Klasik liberalizm 19. yüzyılda ortaya çıkan ve feodaliteden sonra etkili olmaya başlayan siyasi ve ekonomik akımdır. Klasik liberalizm sanayi devriminin yarattığı kapitalistleşme sürecinin ürünüdür. Klasik liberalizm, liberal ideolojinin ilk biçimi olduğundan birey, toplum, devletanlayışı sosyal liberalizme göre daha rijittir. Tarihsel süreç gözetildiğinde, modernizmin etkilerini klasik liberalizmde bulmak mümkündür.

Bireyin kiliseye, krala veya otoriteye karşı mücadelesi, özgürlüğün daha gür bir sesle savunulmasına katkı yapmıştır. Bu bağlamda klasik liberalizm bencil bireyciliği, atomistik toplum yapısını, negatif özgürlük anlayışını savunarak, devleti zorunlu kötülük,sivil toplumu ise özgürlük alanı olarak görür (Heywood, 2007: 58).

Heywood’un belirttiği özellikler klasik liberalizmin ana ilkeleri olarak adlandırılabilir. Aydınlanma dönemi, bireyin özgürleştiği bir dönemdir. Rasyonel birey anlayışının ortaya çıkması, bireyi özneleştirirken cesaret de vermiştir. Klasik liberalizmde birey, aklı sayesinde faydalı olanı tercih edebilmektedir. Faydalı tercih, bireyin ekonomik çıkarlarını da içermektedir. Bu yönüyle bireysel çıkar her zaman toplumsal çıkardan öncelikli ve toplumsal çıkarın kaynağı olarak değerlendirilir.

Liberalizmin ilk türü olan klasik liberalizmde doğal haklar oldukça önemlidir.

Doğal haklar, klasik liberalizmin ontolojik varlığına atıf yapar. En genel tanımıyla doğal hak, doğadan kaynaklanan, devletin var olmadığı dönemlerde var olan temel haktır.

Klasik liberalizm, doğal haklara dayanan doğal hukuku önermektedir. Bu bağlamda doğal hakka ve doğal hukuka değinmek faydalı görünmektedir.

Doğal hukuk kavramsallaştırmasının ilk öncülleri Antik Yunan filozofları olmakla birliktesözleşmeci teorisyenler,doğal hakka önemli katkılar sağlamışlardır. Hobbes, Locke ve Rousseau modern ideolojilerin anlaşılmasında öncü isimlerdir.Doğal hakka ilişkin değerlendirmelerde Strauss, Hobbes’u Locke’a göre önceliklendirir. Strauss (2011: 119), Hobbes’un doğal hak kavramsallaştırmasındaki özgünlüğü “hedonist geleneğe siyasal idealizmin ruhunu üflemeyi denemek” olarak ifade eder. Bu bağlamda Hobbes, doğal yasayı sezgilerden ve genel iradeden bağımsızlaştırarak, insanın kökeninde aramakta ve akıldan ziyade tutkuların insan doğasını belirlediği iddiasını taşımaktadır.

41 Hobbes (2010:136), tutkuların en güçlüsünü ölüm korkusu olarak belirlemekte ve doğal hakkın korunmasında “iktidar” olgusunu merkeze alarak, yasallığı otorite ile ilişkilendirmektedir. Bu bağlamda ölüm korkusu var olduğunda, bireyin varlığını devam ettirme hakkı, en doğal hak olarak karşımıza çıkmaktadır. Ölüm korkusunun yaşanması durumu ise doğa durumunda barışın hakim olmadığını gösterir ve “Ölümlü Tanrı” barış içinde yaşamanın koşulu haline gelir. Dolayısıyla Hobbes’a göre, barışın tesis edilmesi ve güvenlik devletin varlık nedenini oluşturur.

John Locke isedoğal hak kavramsallaştırmasında, doğal yasayı “Tanrı’nın sesi”

olarak ele alır ve ödül-ceza sistemine dikkat çeker (Strauss, 2011: 260). Bu yönüyle doğal hukuk, Tanrı vergisi olarak ele alınmaktadır. Tanrıya duyulan saygının doğal hukuka da duyulması gerektiği düşüncesi savunulmaktadır. Locke’un tasviri klasik liberalizmin, kendiliğinden düzen savunusunda da “görünmez el” metoforuna benzetilebilir.Locke doğa durumunda insanı,kendi benliğinin ve mülkiyetinin mutlak hakimi olarak görmekte ve özgürlüğü keyfi, mutlak güç karşısında kendini koruma hakkının kalkanı olarak tasvir etmektedir (Strauss, 2011: 260-266).Locke, doğal hakların belirlenmesinde mülkiyet kavramını ön plana çıkararak, özgün bir konuma sahip olur (Acar Savran, 2003: 30).Bu nedenle mülkiyet üzerine yapılan tartışmalarda, Locke’a başvurulur. Devletin olmadığı dönemde mülkiyetin hak olarak tanımlanması, Locke’u liberalizmin en önemli temsilcilerinden biri haline getirmiştir. Mülkiyet ve insan benliğinin müdahaleye kapalı bir alan olarak ele alınması ve siyasal topluma geçişle bu alanın özgürlükle ilişkilendirilmesi, klasik liberalizme dayanak oluşturmuştur.

Locke mülkiyeti mutluluk kaynağı olarak görürken, mülk edinme konusunda emeğe atıf yaparak bu süreçte bireylerin, diğer insanları düşünmek zorunda olmadığını-

“Hepimiz kendimiz, Tanrı hepimiz için”- savunur (Strauss, 2011: 272). Locke, mülkiyeti bireysel bir beceri olarak görmektedir. Eğer amaç mutlu olmaksa, diğer bireyler gözardı edilebilir iddiası ortaya çıkmaktadır. Acar Savran (2003:30), Locke’un doğa durumuna ilişkin bu bakış açısını kapitalist mübadele biçiminine benzetmekte ve bunu, Locke’un emeği mübadele aracına dönüştürmesiyle açıklamaktadır. Yazar emeğin bir meta olarak değerlendirilmesini ve alınıp satılabilmesini kastetmektedir.

Dikkat edilmesi gereken bir konu da doğa durumunda mülk edinme süreci eşit değildir ve siyasal topluma geçişte eşit olmayan bu durum aynen korunmaktadır.

42 Klasik liberalizmin hukuksal dayanağını doğal hukuk oluştururken, ekonomik dayanağını ise klasik ekonomi anlayışı oluşturmaktadır. Klasik ekonominin en belirgin özelliği, sınırlı devlet ilkesidir. Siyasal alanda olduğu gibi ekonomik alanda da yasayla sınırları belirlenmiş bir devlet önerilir. Çünkü devlet müdahalesi, ekonomik alanda da özgürlüğü sınırlandırır. Adam Smith, “Milletlerin Zenginliği” adlı kitabında her malın üretilebileceği, satın alınabileceği veya piyasaya sürülebileceği miktarın, ülkedeki etkin talep tarafından, kendiliğinden ve doğal şekilde düzenleneceği iddiasını taşır (Smith, 2014: 462). Adam Smith “kendiliğinden düzen” kavramıyla, klasik liberal ekonominin en önemli tezini oluşturmuştur. Bu bağlamda arz ve talep arasındaki ilişkinin yönetilmesinde, devlete ihtiyaç olmadığı iddia edilir.

Smith’in devlet müdahaleciğine karşı çıkma nedenlerini Yay (2010: 82-83) şu şekilde özetler: servet ve istihdam artışı sermaye birikimine bağlı olduğundan devletin, bu birikimi bireyden daha rasyonel yönetebileceğine itiraz edilebilir, bilgi yetersizliği, güç sarhoşluğu ve kamu israfı nedeniyle yoksullaşabilme tehlikesi yaşanabilir. Yapılan açıklama çerçevesinde, Adam Smith’in ekonomik tezlerinde, liberal felsefenin izlerini bulmak mümkündür. Smith, bireysel çıkarlaraın devlet tarafından daha iyi korunabileceğine inanmamakla birlikte, ekonomiye yapılan devlet müdahalesiyle, devletin güçlenebileceğini savunur. Devletin ekonomik alanda var olmasının ikinci sonucu ise, piyasaların öngörülmez olduğunun gözden kaçırılmasıdır. Bu bağlamda klasik liberalizm, ekonomik düzenin korunmasında ve dengesinde kendiliğindenliğe dikkat çeker. Devletin kendiliğinden dengelenen ekonomiye müdahalesi ise, risk yaratabilecektir.

Smith (2014: 480) zenginliğin kaynağını ticaret olarak belirler. Ticaret yoluyla sağlanan gelir artışını yöneten güdü ise, kişilerin kendi çıkarları doğrultusunda hareketi ve görünmez bir elin yönlendirmesidir (Smith, 2014: 485). Dolayısıyla bireyler kamusal çıkar niyetiyle değil, kendi çıkarlarını gözeterek aslında kamusal fayda sağlamış olurlar. Çünkü bireyin faydası, kendi çıkarlarının korunmasına bağlıdır. Her birey, kendi faydasına gözeterek mutlu olabilir. Görünmez el ise Smith’in kullandığı bir metafordur.Görünmez el piyasaların kendiliğinden düzenlenerek,aslında niyetlenilmeyen bir hedefi gerçekleştirir. Bu hedef ise her bireyin ayrı ayrı kendi faydasına olan davranışların topluma da fayda yaratabilmesidir. Bu nedenle de klasik ekonomi devlete ekonomiyi düzenleme ve yönetme görevi yüklemez.

43 Klasik ekonominin önemli temsilcilerinden biri olan Ricardo da Adam Smith gibi dış ticarette ödemeler bilançosunun kendiliğinden dengelendiğini, bunun için devlete ihtiyaç duyulmadığını ifade eder ve “Laissez Faire” düşüncesinin ticari ilişkilerde egemen olması gerektiğini savunur (Hamitoğulları, 1982: 128). Bu düşünceden hareketle serbest piyasa ekonomisi sayesinde, ekonomik düzenin kendiliğinden dengelendiği savının, klasik liberalizmin en önemli tezlerinden biri olduğu söylenebilir.

Ricardo’nun klasik liberal ekonomiye olan katkılarından biri sermaye birikimi ve bölüşüm arasında kurduğu ilişkidir. Bölüşüm teorisinin temel özellikleri şu şekilde açıklanabilir (Akyüz, 2009: 23): malların değişim oranının belirlenmesinde değer oranın belirleyiciliği; ücret artışlarının karı etkilediği; tarım istihdamındaki artışın verimliliği azaltıp işgücünün değerini artırdığı ve rantın toprağın kıtlığından kaynaklandığıdır.

Bahsi geçen değişim değeri kavramı Adam Smith (2014: 485) tarafından, bir malın diğer malları satın alabilme gücünü ifade ederken, Ricardo emek-değer teorisinde mallara değerini veren şeyi, çalışma olarak belirler (Hamitoğulları, 1982: 126). Smith’e göre emek, sermaye ve toprak değeri oluştururken; Ricardo’ya göre değer kıtlıktan veya emekten doğar ve Ricardo kar oranı artıran bir değer olarak çalışmayı ele aldığından, kar oranını sanayi kapitalizminin itici gücü olarak değerlendirir. (Bocutoğlu, 2012: 93-99). Yapılan açıklamalar irdelendiğinde, çalışma karı artırır ve kapitalizmin büyümesini sağlar. Kar oranı arttıkça ekonomik büyüme söz konusu olur. Ancak karı etkileyen faktörler (tarım arazilerinin kıtlığı ve nüfus artışı) düşünüldüğünde, çalışan ücretlerindeki artış, karı azaltan bir değerdir ve çalışanların korunması noktasında Ricardo da Adam Smith gibi devletin ekonomiye müdahalesini önermez.

Klasik ekonominin gelişmesinde etkili olan bir diğer isim de Jean Babtiste Say’dır. Say, üretici ve tüketici sınıflar arasındaki aracıyı müteşebbis olarak belirler ve onu üretimin ve gelir dağılımının motoru olarak adlandırır (Hamitoğulları, 1982: 138).

Say’ın üretim ve sanayileşmede müteşebbise yüklediği değerden dolayı, teşebbüs hürriyetine önem verdiği belirtilmelidir. Bu noktada, “Mahreçler Yasası” olarak ifade edilen “Her arzın kendi talebini yaratabilmesi” için Say serbest rekabet, serbest piyasa ve teşebbüs hürriyetinin var olabilmesi gerektiğini iddia eder (Aydın, 2013: 4-15).

Say’ın klasik iktisadi düşünceye en önemli katkısı “Mahreçler Yasası”dır. Bu yasaya göre Say, her arzın kendi talebini yaratacağını yani üretimin tüketimle karşılık bulacağını belirtir. Say da Smith gibi doğal düzen içinde üretim ve tüketimin

44 kendiliğinden dengeleneceğine inanır. Kendiliğinden düzen, serbest piyasa ekonomisi olarak tasvir edildiğinden, Say da ekonomiye devletin müdahale etmemesi gerektiğini düşünür. Öyleyse, klasik liberalizmde devletin işlevi ne olmalıdır sorusu gündeme gelir.

Bu soruya Adam Smith (2014: 804) devletin sorumluluk alanlarını savunma, adalet ve bayındırlık işleri olarak cevap verir ve kurumların işlevini ticareti kolaylaştırmak ve halkın eğitimini sağlamak olarak ifade eder.

Devletin ekonomi üzerindeki rolü konusunda Hayek de Smith’le benzer görüşü paylaşır. Hayek “Kölelik Yolu” eserinde, planlı ekonomik modeli totaliterlikle eş değer kabul eder. Bu bağlamda yazar (Hayek, 1999: 125) iktisadi karar alma konusunda bireyin seçme hakkına sahip olduğunu vurgulamakta, aksi takdirde her şeyin devlet kontrolü altına alınabileceği uyarısında bulunmaktadır. Zira yazara göre bugün bireysel ekonomik karara müdahale, yarın tüm kararlara müdahaleye neden olabilir. Bu nedenle bireyler tercih hürriyetine sahip olmalıdırlar.Benzer biçimde Ludwig Won Mises (2004: 278) de, özgürlüğü bölünmez bir değer olarak ele alır ve konserve yiyecek veya sabun markaları arasında seçim yapabilme becerisini kaybeden birinin, siyasi partiler arasında tercih yapabilme gücünden mahrum kaldığını belirtir. Yazara göre özgürlük, kabul etmek veya muhalefet etmek arasında tercihte bulunabilme hakkıdır. Bu bağlamda, her iki yazar da tercih edebilmeyi özgürlük olarak değerlendirirler.

Klasik ekonomi, dönemi içinde kabul görmekle birlikte sosyalistler ve modern liberaller tarafından eleştirilmiştir. Bu eleştirileri paylaşmak faydalı olabilir. Marx’ın klasik iktisada yönelik en büyük eleştirisi kapitalist ekonomik sistemin evrensel değil tarihsel olduğudur (Savran, 1979: 33, Akyüz; 2009: 4). Bu bağlamda Marx ilk olarak kapitalist ilişkilerininsan doğasına uygun olduğu varsayıldığından, evrensel kabul edilmesini eleştirir. Marx kapitalist üretimin üretimi ve yeniden üretimi üzerinde durarak meta üretiminin toplumsallığına dikkat çeker (Savran, 1979: 35-36).

Dolayısıyla Marx, insanların doğayı kullanarak yeniden üretim araçları üretmesine genel olarak “üretim” demekte ve bu sistemle kapitalist ekonomik modelde üretim ilişkilerinin yeniden üretildiğine dikkat çekmektedir. Marx’ın Adam Smith’le ayrıştığı önemli konulardan biri de meta üretiminin bireysel değil toplumsal boyut taşımasıdır.

Çünkü birey toplumdan bağımsız değildir. Tarihsellik konusunda ise Marx, tarihsel materyalizm iddiasını savunur. Bu bağlamda kapitalist dönem, feodalite ve sosyalist dönem arasındaki bir aşamadır.

45 Marx (2010: 188) emek sürecini, kapitalist açısından satın alınmış bir metanın tüketilmesi olarak görmüş ve emek üretim araçlarıyla donatıldıktan sonra tüketimin gerçekleşebileceğini belirtmiştir. Bu noktada Marx, emeğin işçiye ait olmasına rağmen işçinin kapitalistin gözetiminde çalıştığını ve ürünün de kapitaliste ait olduğunu anlatmak ister. Yani emek kapitalist tarafından satın alındığında metalaşmakta, tüketilebilir hale gelmekte ve değersizleşmektedir.

Marx (2010: 352) manifaktürü (kapitalizm öncesi sermaye birikimi), toplumsal üretim sürecinin özgül kapitalist biçimi olarak, göreli artık değer yaratmanın (bunu Ulusların Zenginliği olarak ifade ediyor) özel yönetimi olarak ele alır. Marx’ a göre manifaktür sermayenin emek üzerindeki egemenliğinin yeni koşullarını üretir ve sömürü aracı olarak aynı emekle daha fazla meta üreterek sermaye birikiminin artmasını sağlar.

Klasik liberalizme yönelik eleştiriler sadece iktisadi alanda değil, felsefi ve siyasal alanda da varlık gösterir. Örneğin Alman sosyalist Lasalle, liberal doğal hak ve faydacılık doktrinini, devletin sadece “gece bekçisi” olarak ele alınması noktasında eleştirir (Taşkın, 2014:114). Çünkü liberal faydacılık, bireyin kendi için faydalı olana kendisinin karar verebileceği noktasında devleti dışlarken; doğal hak düşüncesi ve bireysel özgürlük bağlamında devleti dışlamaz. Dolayısıyla devlete yüklenen en önemli misyon bireyin ve bireysel çıkarın korunmasıdır.

Lichtman da doğal haklar çerçevesinde John Locke’un mülkiyet hakkını eleştirir.

Yazara göre, Locke doğa durumunda insanların eşitliğine vurgu yapmakla birlikte devletin oluşmasında mülkiyeti ön plana çıkarır. Litchman (2012: 229) Locke’un tasvirinde, herkesin mülkünü korumak için siyasal topluma geçtiğini bu nedenle de mülk sahibi olmayanların siyasal topluma geçmekte isteksiz olduğunu veya sadece mülk sahiplerinin sivil toplum halinde yaşadıklarına yönelik anlam bulunduğunu belirtir. Litchman’a (2012:232) göre diğer çelişki ise, insanlar siyasal topluma mülkleriyle geçtiğinden, mülkiyetin sınıfsal bir boyut kazanması ve mülkiyet edinmedeki eşitsizliğin siyasal toplum tarafından korunmasıdır. Dolayısıyla yazar, yasa tarafından korunan değerin sadece özgürlük ve insan değil aynı zamanda mülkiyete dayanan eşitsizlik olduğunu belirtir. Mülk sahipliğinin korunmasını ise sınıfsal bir bakış açısı olarak değerlendirir.

46 McNally (2013: 98) piyasa düzeninin sistematik biçimde kapitalistlerin yararına işlediğini savunur ve mülksüzlerin, işgüçlerini satacak kimse bulamadıkları sürece açlık ve yoksulluk riskiyle karşı karşıya olduklarını iddia eder. Bu noktada yazar yapısal toplumsal eşitsizliğin, sömürüye yol açması nedeniyle “piyasanın görünmez elinin”

dünyanın yoksulları açısından sıkılı bir yumruk olduğunu belirtmektedir (McNally, 2013: 98). McNally’nin değerlendirmesi sınıf temellidir. Bu nedenle “görünmez el”

metaforu, piyasanın aracı şeklinde ifade edilmiştir. Kapitalist sistemde işçi sınıfının kendini var etme yolu sadece emek temelli değerlendirildiği için, kişinin çalışmaması halinde yoksullukla karşı karşıya gelmesi kaçınılmaz olacaktır. Bu noktada yazarın tahlilinde- devlet müdahalesi olmadığı durumlarda- haklılık payı bulunmaktadır.

Özetle klasik liberalizm, 19. yy’da etkili olmaya başlayan siyasal ve ekonomik bir modeldir. Tarihsel açıdan feodal sistemden kopuşu temsil ettiği için, ilerlemeci bir yöne sahiptir. Klasik liberalizmin en önemli vurgusu birey, özgürlük ve sınırlı devlettir.

Rasyonel bireyin, kendi çıkarlarını en iyi kendisinin koruyabileceğini kabul eden klasik liberalizm, bireysel kararlara devletin müdahalesini doğal hak doktrini çerçevesinde özgürlüğü kısıtlayan bir durum olarak eleştirir. Devletin, bireyin ekonomik kararlarına müdahalesi de benzer biçimde özgürlüğü ortadan kaldırdığı gerekçesiyle reddedilir. Bu noktada Jefferson’ın (Roskin vd, 2012: 60) “en iyi devlet, en az yöneten devlettir”

görüşü klasik liberalizmi en iyi anlatan ifadelerden biridir. Çünkü klasik liberalizme göre siyasal ve ekonomik düzen kendiliğinden, görünmez bir el aracılığıyla yönlendirilmekte ve devletin müdahalesine ihtiyaç duyulmamaktadır. Ancak klasik liberalizmin iktisadi boyutu 1929 Ekonomik Kriziyle, siyasal boyutu da modern liberalizmin ve sosyalizmin eleştirisiyle bugün geçerliliğini yitirmiştir.

In document Türkiye'de 1980 sonrası yaşanan liberalleşme sürecinin siyasal ve sosyal etkileri (Page 54-60)