Ekonomik Liberalizmin Taçlandırılması: 24 Ocak Kararları ve

In document Türkiye'de 1980 sonrası yaşanan liberalleşme sürecinin siyasal ve sosyal etkileri (Page 110-119)

2.4. Özal Dönemi Liberalizasyon Süreci: Siyasetin İktisadından İktisadın

2.4.1. Ekonomik Liberalizmin Taçlandırılması: 24 Ocak Kararları ve

24 Ocak Kararları, Türkiye’nin serbest piyasa ekonomisini uygulamaya başladığı ekonomi paketidir. Söz konusu kararlar ekonominin, siyasetin ve toplumun yeniden yapılandırılmasıyla sonuçlanmıştır. 1970’lerin sonundan itibaren yaşanan ulusal ve küresel krizlerin atlatılması için bulunan çözüm, Türkiye’nin serbest piyasa ekonomisine geçişidir. Bu sürecin yürütülmesindeki sorumluluk ise Turgut Özal’a verilmiştir. Özal’ın hem ekonomik hem de siyasal hayatımızdaki dönüştürücü etkisi iktidarın kişiselleştirilmesi sonucunu doğurmuştur (Yayla, 1994: 123). Bu nedenle yaşanan dönüşümlerde ANAP’tan ziyade, Özal ön plana çıkmıştır.

Özal’ın ekonomik liberalizmin hayata geçirilmesi konusunda gösterdiği irade ve ekonominin siyaset üzerindeki belirleyiciliğine yaptığı vurgu, onun ayırt edici özelliklerindendir. Bu nedenle 1980 sonrası tarihsel açıdan, yeni bir dönemin başlangıcı olarak yorumlanabilir. Türkiye ekonomik model değişimine giderken, siyasal ve toplumsal alan da bu değişimden etkilenmiştir. Türkiye, 24 Ocak Kararlarıyla birlikte ekonomik ve siyasal politikalarını değiştirmiştir. Değişimin rotası ise Batı merkezlidir ve Türkiye Batı ile rekabet edebilir duruma gelmeyi hedeflemiştir.Bu hedefler çerçevesinde Türkiye, uluslararası finans kurumlarıyla yakın ilişkiler kurulmuştur. 24 Ocak istikrar programıyla, başta IMF ve Dünya Bankası olmak üzere -IMF onayını alarak- OECD ve İslam Kalkınma Bankası kredilerine ulaşmak hedeflenmiştir (Kazgan, 2013: 98). 1947 yılında IMF ve Dünya Bankası’na üye olan Türkiye, 1958 yılından itibaren yaşadığı ekonomik krizlerin çözümününde uluslararası finans kuruluşlarının reçetelerini uygulamaya çalışmıştır.

24 Ocak Kararları ile ulaşılmak istenen hedefleri Turgut Özal 1982 yılındaki konuşmasında şu şekilde özetlemiştir (İTO, 1982: 14): ekonomik kalkınma sağlamak, çalışanların ekonomik durumlarını düzeltmek, işsizliği önlemek ve Türkiye’yi güçlü ülkeler arasına dahil etmektir. Özal, kalkınmanın devamlı bir hedef olduğunun altını çizerek, söz konusu problemlerin kısa vadede çözülemeyebileceğini ifade etmiştir.

Yaşanan problemlerin çözüm sürecinde üç temel prensibin hayata geçirilmesini öneren

97 Özal, bu prensipleri millete güven duyarak onun yeteneklerini sürece dahil etmek, müdahaleci ve bürokratik devlet anlayışından vazgeçerek düzenleyici, teşvik edici devlet anlayışını benimsemek ve ekonominin tabii kanunlarına müdahale etmemek olarak belirlemiştir. Bu bağlamda Özal, yönetim sürecinde devletin rolünü yeniden tanımlamış ve devleti düzenlememe, teşvik etme ve yönlendirme görevleriyle sınırlandırmıştır. Vesayetçi ve bürokratik devlet yapısından vazgeçerek, ekonominin toplumsal bir politika olarak değerlendirilmesini istemiştir. Bu nedenle de Özal, liberal bir tavır sergilemiştir. 24 Ocak Kararlarıyla hedeflenen ekonomik istikrarın hareket noktası şu şekilde özetlenebilir (Kılıçbay, 1994: 164):

- Enflasyonu ve enflasyonun kamu sektöründen kaynaklanan etkisini yavaşlatmak ve fiyat istikrarını sağlamak.

- Üretim çarkını harekete geçirmek, bunun için de döviz, enerji ve ona bağlı olan/olmayan öteki girdilerin arzını artırmak.

- Ekonominin döviz kazanma gücünü harekete geçirmek için ihracatı hızlı teşvik etmek ve öteki döviz kazanan aktiviteleri güçlendirmek.

- Zorunlu ithalat dışında döviz harcamalarını minimum düzeye indirmek.

- Serbest teşebbüs gücüne destek olan kıtlıkları azaltarak, arz-talep dengesini sağlayarak piyasa mekanizmasını işletmek.

- Tasarruf, faiz ve kambiyo politikalarını uygulamak.

İthal ikameci sanayileşme modelinin yarattığı sorunların aşılmasında, Türkiye’de köklü bir değişime ihtiyaç duyulmuştur. Bu nedenle de devletin yönlendiriciliği üzerinde durularak, piyasayı işler bir hale dönüştürmek istenmiştir. Türkiye’de yaşanan kronik enflasyon sorunu ve dış ticarette bağımlılık istikrar programının önemli konuları arasındadır. Üretimi artırarak, ithalata bağımlılığı azaltmak ve böylelikle döviz kıtlığının önüne geçmek hedeflenmiştir. Modern olmak üretim kapasitesini artırmak olarak yorumlandığından, Batı dışı toplumların Batılılaşması, kendi değişimlerinin Batı toplumlarının değişim kodlarına tabi hale gelmesiyle sağlanmaktadır (Sarıbay, 2004:

103). Bu nedenle çağ atlamak ve Batı ile rekabet edebilmek için, Türkiye’nin de Batılı toplumların ekonomik modelini uygulaması zorunlu görülmüştür. Türkiye’nin dünya ile bütünleşebilmesi için revizyona gitmesi gerekse de birikim sürecinin tarihsel koşulları göz ardı edilmemelidir. Bu nedenle de 24 Ocak Kararları gerekli radikal kararlar olmasına rağmen, deneme-yanılma etkisinden kurtulamamıştır.

98 İstikrar programıBatı gözetiminde hayata geçirilmiş ve uygulama başarısı tartışılmıştır. Devlette revizyon gerektiren 24 Ocak Kararlarının yapısal özelliklerini Parasız (1998: 198)şu şekilde değerlendirir:

- İstikrarı sağlamak için konjonktürel olarak şok stratejisiyle, kısa vadeli hedeflere ulaşmak istenmiştir.

- IMF tipi ortodoks istikrar politikalarıyla para arzının kontrolün sağlanması ve kamu harcamalarının kısıtlanması hedeflenmiştir.

- Para arzı artış hızının azaltılması, nominal çapa olarak seçilmiştir

- IMF ile imzalanan stand-by anlaşmalarıyla dış kredi sağlanmasının planlanlanmıştır.

Söz konusu yöntem ekonominin, dünyaya uyum sağlamasının yolu olarak belirlenmiş ve yapısal problemlerin çözümünde kullanılmıştır. Bu bağlamda 24 Ocak Kararlarının iki boyutu bulunduğu belirtilmelidir. Öncelikle yüksek enflasyon ve ekonomik krizle mücadele edebilmek, sonrasında ise yapılan reformlarla istikrarı sağlamaktır.

1970’li yılların verileri göz önüne alındığında, Türk parasının değer kaybettiği gözlemlenmektedir. Paranın değer kaybını önlemek adına bu yıllarda sıklıkla devalüasyonlara başvurulmuştu. Devalüasyon yönteminde,döviz suni olarak düşük değerlendirilirek, ithalat ucuz ve karlı, ihracat ise karsız hale gelmektedir (Hiç, 1994:

85). Bunun sonucunda Türkiye’de ithalat oranı, ihracat oranından yüksek olmakta ve dış ticaret açığı artmaktadır. 1970’li yıllarda yaşanan dış ticaret açıklarının temelinde de söz konusu uygulamanın payı fazladır.Bu sorunun çözülmesi çerçevesinde, istikrar programıyla paranın değer kaybetmesini önlemek adına Türkiye’nin para politikası değiştirilerek, sabit kurdan esnek kura geçişi planlanmıştır. Esnek kur sistemine göre döviz kuru, piyasadaki döviz arz-talebine göre şekillenir (Karagöz, 2009: 1).Esnek kur sisteminde devletten ziyade piyasanın rolü artmaktadır. Bu nedenle de esnek kur politikası, ekonomik liberalleşmenin somut bir uygulaması olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu uygulamayla Türkiye’nin dış ticaret açıkları azaltılmaya çalışılırken, para politikası serbestleştirilirken, ekonomide de devlet müdahaleciliği sınırlandırılmış olmaktadır. Ancak esnek kur sistemi 1989 yılına kadar uygulanmaya çalışılmış ve 1989 yılında, tam tersine dönerek ithalatın teşviki, ihracatın caydırılması amacına hizmet

99 etmiştir (Köse, 2000: 49).Para piyasasının liberalleşme deneyimi, kısa soluklu bir uygulamaya dönmüş ve başarısız olmuştur.

Para piyasalarına ilişkin ikinci düzenleme, sermayenin etkin kullanılmasını sağlamak adına tasarruf ve kredi oranlarının bankalarca serbestçe belirlenmesidir. Söz konusu düzenleme sonucunda piyasaların alt yapı eksikliğinden faydalanan bankerlerin piyasaya girmesi sonucunda 1982’de Bankerler Krizi ortaya çıkmıştır.Para piyasalarında liberalleşme uygulamaları kapsamında TMSF kurularak,özel bankaların artması teşvik edilirken; bankalar zayıf bir mali yapıya sahip olmuş ve faiz oranlarını belirleme yetkisi yeniden Merkez Bankası’na verilmiştir(Köse, 2000: 32-51). 1989-1991 yılları arasında para piyasasının serbestleştirilmesi, kur ve faizlerde hassas ayar dönemini başlatmış ve sıkı para ve maliye politikası uygulamaya geçirilse deekonomik belirsizlik ve TL’ye karşı güvensizlik ortaya çıkmıştır (Köse, 2000: 32-51). 24 Ocak Kararları McKinnon-Shaw tezi doğrultusunda finansal serbestlik, tasarruf ve yatırım davranışlarını uyaracak ve kalkınmayı hızlandıracaktı fakat, Türkiye’de mali serbestlik deneyimi ekonomiyi dışa bağımlı kılmıştır (Yeldan, 2004: 129). Para politikaları bağlamında 24 Ocak Kararlarının, ekonomik açıdan başarılı olduğu söylenemez. Çünkü para piyasalarında serbestleşme deneyimi yasal düzenlemeler yapılmaksızın hayata geçirildiğinden, istismara uğramıştır. Uygulananpolitikalar sürdürülemediğinden, atılan adımlar zaman içinde yürürlükten kaldırılmış ve bunun sonucunda para politikasında belirsizlikler ve istikrarsızlıklaryaşanmıştır. Bu nedenle de ekonomik düzenlemeler, deneme-yanılmayla sürdürülebilmiştir.

Ekonomik serbestleşme sürecinin önemli adımlarından biri de ihracat ve ithalatta serbestleşme sürecidir. Türkiye 24 Ocak Kararlarıyla, ihracatı artırarak dış ticaret açığını ortadan kaldırmayı hedeflemiştir.Dış ticarette uygulanan politikalar şu şekilde özetlenebilir (Karagöz, 2009: 47): İhracatçıların döviz tutma yetkisi genişletilmiş, ihracata yönelik üretilen malların ithalatında gümrük vergisinden muafiyet tanınmış, İhracatı Teşvik Fonu oluşturulmuş, ihracat artışını sağlamak adına serbest bölge, gümrüksüz antrepo kurularak, işlemleri kolaylaştırıcı önlemler alınmıştır. İhracatı artırma konusunda devlet, yönlendirici ve kolaylaştırıcı bir rol üstlenmiştir.Ancak ihracat teşvikinde yüksek vergi iadeleri yolsuzluğa ve hayali ihracata neden olmuş ve 1985’te ihracatta vergi iadesi indirilmeye başlanmış 1989’da ise, bu uygulamaya son

100 verilmiştir(Hiç, 1994: 89). Esnek kur sisteminde olduğu gibi, dış ticaretin serbestleştirilmesi de kısa süreli bir uygulamadır.

İhracat gibi ithalatta bu dönemde serbestleştirilmiştir. İthalatın serbestleştirilmesi amacıyla ithalattan alınan damga vergisi yüzde 25’ten 1’e düşürülmüş; ithalatçıların 20 bin, sanayicilerin 40 bin, imalatçı-ihracatçıların ise 10 bin dolara kadar olan taleplerinin ithalat izni olmadan, doğrudan yetkili bankalarla yapılmasına imkan sağlamıştır (Kepenek ve Yentürk, 2009: 207).Bu uygulama sonucunda ithalat artış göstermiş ve dış ticaret dengesi kurulamadığından, Türkiye’nin vergi giderlerinin artmasına neden olmuştur. Bu deneyim ise Türkiye’de kamu açıklarının artmasına neden olmuştur.

Tablo 2.6, 24 Ocak Kararları’nın ekonomik hayat üzerindeki etkisini gözlemlemeye yardımcı olacaktır.

Tablo 2.6: 1980-1990 Yıllarına İlişkin Bazı Ekonomik Veriler

1980 1981 1982 1983 1984 1985 1986 1987 1988 1989 1990 GSMH reel artış hızı (%) -1,1 4,1 4,5 3,3 5,9 5,1 8,1 7,5 3,6 1,9 9,2 Enflasyon oranı (%) 107,2 36,8 27 30,5 50,3 43,2 29,6 32 70,5 63,9 52,3 Cari işlemler açığı(milyon

dolar)

-3408

-1936

-952 -1923

-1439

-1019

-1465

-806 1596 961 2625

Dış borç/GSMH (%) 39,7 41,3 48,9 63,4 64 72,6 81,7 88,5 85,6 78,5 60,4 İhracat (milyar dolar) 2,9 4,7 5,7 5,7 7,1 8 7,5 10,2 11,7 11,6 İthalat (milyar dolar) 7,9 8,9 8,8 9,2 10,8 11,3 11,1 14,2 14,3 15,8 İhr./ith. (%) 36,7 52,8 64,8 62 65,7 70,8 67,6 71,8 81,8 73,4

Kaynak: Aktan, C.C., (1994). Gerçek Liberalizm Nedir?, T Yayınları, İzmir, ss.127.; Yalınpala Çokgezen, J., (2010). 1980’den Günümüze Türkiye Ekonomisi Krizler, Politikalar ve Makroekonomik Dönüşüm, Beta Yayınları, İstanbul, ss.14.

24 Ocak Kararları doğrultusunda tablo 2.6 değerlendirildiğinde, 1980-1983 döneminin görece başarılı olduğu gözlenmektedir. Bu dönemde Türkiye’nin askeri rejimle yönetildiği ve herhangi bir toplumsal/siyasal muhalefet olmaksızın kısa vadeli planların gerçekleştirilmeye çalışıldığı belirtilmelidir. 1980-1983 yıllarında, para arzı ve MB kredileri kontrol altına alınmaya çalışılarak iç talep kısılmış ve sıkı para politikasıyla enflasyon düşürülebilmiştir (Şahin, 2002: 198). Cari işlemler açığının da döviz dar boğazının aşılması ve dış ticarette serbestleşme sonucunda azaldığı belirtilmelidir. Bu iki alanda kısa vadeli planlara ulaşıldığı söylenebilir. Dış ticarette yaşanan serbestleşme ve ihracatta artış olumlu bir durum yaratmakla birlikte, 1983’te ihracat sabit kalırken ithalatın artması ve ihracatın ithalatı karşılama oranının azalması olumlu bir gelişme olarak yorumlanamaz. 1980-1983 yılları arasında GSMH’nin

101 yükselmesine rağmen, maaş ve ücretlere enflasyon oranında zam yapılması sonucunda gelir dağılımı da bozulmuştur (Karluk, 2009: 420; Tekerek, 2013: 211). Bu dönemde para piyasasında dengesizlikler sürmüş ve devletin ekonomideki yeri daraltılamamıştır (Şahin, 2002: 198). 24 Ocak Kararlarının başarısız olduğu bu alanlar, sonraki süreçte yapısal sorunlar haline gelmiştir.

Tablo 2.6’ya göre enflasyon ve GSMH’deki artış ve azalışların ani değişiklik gösterdiği dönemlerden biri de 1988 yılıdır. 1987 yılında yapılan seçimlerin de etkisiyle para ve maliye politikalarında gevşeme olduğunu ifade eden Kaya (2013: 12), bu dönemde devalüasyon beklentilerinin oluştuğunu, resmi ve serbest kur arasındaki makasın açıldığını ve enflasyon artışının, kamu açığını artırarak Türkiye’nin yeni bir ekonomik kriz yaşadığını belirtmiştir. Bu krizin yaşanmasında borç ertelemelerinin payı olduğu belirtilmelidir.1980 öncesinde tercih edilen ithal ikameci sanayileşme modeliyle amaçlanan ithal edilen malları Türkiye’de üreterek, ithalatı azaltıp ihracatı artırmaktı.

Tablo 2.6 değerlendirildiğinde ithalatın da ihracatında her yıl arttığı gözlemlenmektedir.

Ancak temel girdilerin dışa bağımlı olması ithalatı artırarak döviz darboğazına sebep olmuş ve geri teknoloji kullanımı nedeniyle kalkınma sağlamamıştır (Yıldırım, 2006:174). Dolayısıyla ihracatı artırma ve amacına ulaşılamamıştır. Ancak ihracatın bileşenlerinin sanayi ürünleri lehine dönüşmesi ve dış ticaret hacminin GSMH’ye oranının artması dışa açılmanın belli oranda gerçekleştirilebildiğini de göstermektedir (Tecer, 2005: 91).

Para ve dış ticarette yaşanan serbestleşme politikasından sonra, finansal serbestleşme politikası da hayata geçirilmiştir. Finansal serbestleşme bağlamında 1984 yılında ülkede döviz tutmayı, ithal etmeyi engelleyen kısıtlamalar kaldırılmış, 1988’de özel kesimin, yurtdışından borçlanması ve yurtdışındaki tasarruflarını Türkiye’de değerlendirmesi olanaklı kılınmış, 1989 yılında Türkiye’de ve yurtdışında yerleşik kişilerin bankalar ve özel finans kurumları aracılığıyla TL’nin ihracı ve ithali, döviz tevdiat hesabı ve altın depo hesabı açmaları serbestleştirilmiştir (Köse, Şenses ve Yeldan, 2003, 323-325).Finansal serbestleşme dolayısıyla 1980-1985 yılları arasında ihracat 2,9 milyar dolardan 7,9 milyar dolara çıkmış ancak, 1987 yılında imalat sanayisindeki sabit yatırımlardaki gerileme sonucu ihracattaki artış hızı yılda yüzde 36,8’den 11,7’ye gerilemiştir (Çeçen, Doğruel ve Doğruel, 1996: 115).24 Ocak

102 Kararlarının başarıya ulaştığı alanlardan biri ilk yıllarda sağladığı ihracat artışıdır.

Ancak bu başarı izleyen yıllarda sürdürülememiştir.

24 Ocak Kararlarıyla birlikte kamu sektöründe de düzenlemeler yapılmıştır. Özal, devletin konumunun ve görevlerinin belirlenmesi konusuna önem vermiştir. Ekonomik liberalleşmeyi sağlayabilmek için, kamu harcamalarının azaltılması ve kamu sektörünün daraltılması gerektiği fikri benimsenmiştir. Bu nedenle de maliye politikasında düzenlemeler yapılarak, vergilendirme, KİT zamları ve özelleştirmeler uygulanmaya başlamıştır. 1983 yılından itibaren hızlı bir yasalaştırma sürecine girilmiş, İDT ve KİT arasında ayrım yapılarak 32 adetle sınırlandırılmıştır (Karluk, 1999).

ANAP hükümeti, KİT’lerin hazineye olan yüklerini azaltarak enflasyona sebep olmalarını önlemeyi ve fon yaratarak bütçeye kaynak sağlamayı hedeflemiştir (Kılıçbay, 1994: 184).Özal dönemi ekonomi politikalarında, fonların özel bir önemi vardır. Herhangi bir kurumdan izin almaksızın ve denetlenmeksizin harcama yapılabilen fon hesapları tartışmalı bir alandır. Aktan (1994: 134-135) fonları, politikacıların zekalarının ürünü olarak nitelemiş ve Özal’ın fon kanalıyla “arka kapıdan harcama”

yaptığını ifade etmiştir. Fon uygulamasının kamu yararı doğrultusunda kullanıldığına yönelik iddia ispatlanamayacağından, Özal’ın imajı olumsuz etkilemiştir. Çünkü bu fonlama yöntemi kamu harcamalarını artırmıştır.

1980-1982 yılları arasında KİT’lere yapılan aktarımların azalması ve ücret artışlarının baskı altında tutulması nedeniyle kamu harcamalarının GSMH içindeki payı düşmesine rağmen, artan borç ve anapara faiz ödemeleri, vergi iadeleri sebebiyle diğer harcamaların payı yükselmiştir (Köse, 2000: 33). 1983-1988 yılları arasında para ve maliye politikaları gevşetildiğinden kamu harcamaları ve kamu kesimi borçlanma gereği artış göstermiş yeni vergiler yürürlüğe konulmasına rağmen, yüksek enflasyon ve vergi denetimindeki yetersizlikler dolayısıyla başarıya ulaşılamamıştır (Köse, 2000:

40).Ekonomide oluşan dengesizlikleri gidermek amacıyla 1987 yılı sonunda kamu tarafından üretilen mal ve hizmetlerin fiyatları önemli ölçüde yükseltilmiştir (Karagöz, 2009: 47).

24 Ocak Kararlarıyla birlikte fiyatlar piyasa koşullarında belirlenmeye başlanmış, kamunun ürettiği malların fiyatı yüzde 100 ila 400 arasında arttırılmış ve temel malların kapsamı sınırlandırılmıştır(Karagöz, 2009: 47). Fiyat artışları yoluyla özellikle KİT’lerin kamu harcamalarındaki yükü azaltılmaya çalışılsa da, bu politikanın başarıya

103 ulaştığı söylenemez. Zira 24 Ocak Kararları, kamu harcamalarını azaltmayı hedeflese de bu dönemde kamu harcamaları artmıştır.

İstikrar programı kapsamında gübre, kömür, elektrik, demir ve denizyolu yük taşımacılığı dışındaki tüm mal ve hizmetlerin fiyatları, ilgili kamu kuruluşunca serbestçe saptanabilecekti (Karagöz, 2009: 47). Fiyatın piyasa şartlarında belirlenmesi, liberalleşme bağlamında önemli bir uygulamadır. Ancak bu düzenleme Türkiye’de enflasyonist baskıyı artırarmıştır. Devlet enflasyonist baskıyla mücadele edebilmek için borçlanmaya yönelmiş ve Türkiye’de dış borç artışı yaşanmıştır. 1980-1990 yılları arasındaki dış borçlanmaya ilişkin veriler Tablo 2.7’de belirtilmiştir:

Tablo 2.7:1980-1990 Dış ve İç Borçları (Milyon Dolar)

1980 1981 1982 1983 1984 1985 1986 1987 1989 1990 Toplam Dış Borç Stoku 15709 16559 17857 19238 20823 25660 32206 40722 41751 49035 Dış Borç Stoku/GSMH 22,2 22,7 26,9 30,8 34,2 37,7 42,1 44,9 38,4 32,2

İç Borç Stoku 3173 4634 6972 10514 17218 28458 41934

İç Borç Stoku/GSMH 22.7 20,9 19,7 20,5 22,9 22 18,2

Kaynak:Aydın, Ü., (2006). Türkiye’de 1980 Sonrası Dönemde Yaşanan Ekonomik Krizlerin Analizi, İktisadi Araştırmalar Vakfı Yayınları, İstanbul, ss.107; Takım, Abdullah; Arslan Ramazan, “Türkiye’de Bütçe Görüşmeleri Üzerinden 1983-1989 Yılları Arasında Uygulanan Maliye Politikaları İle İlgili Tartışmalar”, Bartın Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, 2016/7, (14),ss.477.

Tablo 2.7 incelendiğinde, dış borcun her yıl arttığı göze çarpmaktadır. Ayrıca 1979-1982 yılları arasında toplam 12 milyon dolarlık dış borç ertelemesi gerçekleştirilmiş ve buna bağlı olarak 1980’de toplam 100 olan borç stok indeksi, 1984’te 119,6’ya 1989’da 265,4’e yükselmiştir (Köse, Şenses ve Yeldan, 2003: 321-331). Söz konusu borçlanma Türkiye’nin dışa bağımlılığını artırmanın yanında, ekonomide kronik bir sorun oluşturmuştur. İç borçlanmada aynı şekilde 1983 yılından itibaren Türkiye’de artış göstermiştir. Türkiye borç ertelemelerinin ödeme zamanı olan 1989 yılında ciddi bir ekonomik darboğazla karşı karşıya kalmıştır.

1980-1988 yılları arasındaki ekonomik durumu Oyan (1998: 6-13) şu şekilde özetler: düşük ücret ve düşük tarımsal fiyat politikalarıyla iç talep azaltılmaya çalışırken sosyal dengesizlikler artmış, TL’nin yabancı paralar karşısında değerinin düşük tutulması dış pazarda rekabet kapasitesi sağlarken, ithalatın pahalı olmasına neden olmuş, serbest faiz politikası birikim modeliyle zıtlık taşımış, vergi politikasının ihracatı artırmaya yönelik tutumu kamu özel fonuna dışa açılma ve rant aktarma işlevi kazandırmış, yüksek gelir gruplarının vergi yükleri hafifletilerek artan tasarrufların özel

104 yatırımlara kaydırılması hedeflense de kamu yatırımlarının payı artmış, vergi yüklerinin büyüttüğü kamu açıklarının fonlarla finansı söz konusu olmuş ve KİT’ler yüksek faizle piyasadan kaynak sağlamaya itilmişlerdir.Söz konusu maliye politikası bağlamında üzerinde durulması gereken konulardan biri de, bu dönemde kamu ve özel sektör yatırımlarının niceliksel değeridir.Tablo 2.8’de bu durum daha net gözlemlenebilir.

Tablo 2.8: 1981-1988 Yılları Arasında Sabit Yatırımlarda Kamu ve Özel Sektör Payları

Kaynak: Hiç, S. (1994). Türkiye Ekonomisi Cilt I, Filiz Kitabevi, İstanbul, ss.94.

Tablo 2.8 doğrultusunda sabit yatırımlar içinde kamunun payının yıllar içinde düştüğü gözlenmektedir. Bu dönemde kamusal yatırımların altyapı yatırımı biçiminde gerçekleştiği belirtilmelidir. 1980-85 ve 1986-90 yılları arasında sabit sermaye yatırımları incelendiğinde (yüzde), tarım sektöründe 9,5’ten 5,9’a, madencilikte 4,3’ten 2,4’e, imalatta 26,3’ten 18’e, enerjide 10,2’den 9,7’ye düştüğü; turizmde 0,8’den 3,1’e, konutta 19,6’dan 31’e, eğitimde 2’den 2,3’e, sağlıkta 0,8’den 1,1’e yükseldiği ifade edilmelidir (Aydın, 2006: 90).1980-1990 yılları arasında en fazla yatırımın yapıldığı sektörlerin konut, ulaştırma ve imalat olduğu göze çarpar. Bu dönemde devletin alt yapı yatırımlarına yöneldiği söylenebilir. Söz konusu oranlar çerçevesinde konut, eğitim ve sağlık haricinde tüm sektörlerdeki yatırımların düştüğü de belirtilmelidir. Ekonomik kalkınma ve gelişme açısından önem arz eden yarı kamusal hizmetlerin, yatırımlar içindeki payının da görece düşük olduğu söylenebilir.

24 Ocak Kararlarının hedefleri değerlendirildiğinde, Türkiye’nin yapısal problemlerinin çözülmesinde önerilen düzenleme, liberal ekonomi politikasına geçiş olarak belirlenmiştir. Bu bağlamda devlete ilişkin bakış açısının, sınırlı devlet perspektifli olması önerilmekte ve kurumsallaşma eksikliğine dikkat çekilmektedir.

Özal, kalkınma politikasının sürekliliğine vurgu yaparken, dışa açılma sayesinde Türkiye’nin güçlü ülkeler arasında yer alabileceğini savunmuştur. Ancak Türkiye’de yasal adımlar, kurumsallaşma çabalarının gerisinde kaldığından hedeflenen gelişme düzeyine erişilememiştir. Para, finans ve dış ticarette serbestleşme kısa süreli uygulanan

Yıllar 1981-1983 1984-1986 1985 1987 1988

Sabit yatırımlar içinde kamunun payı (Yüzde) 60 58 53,5 48,3 45

105 politikalardır. Çünkü hesaplanmayan ekonomik değişimler, liberal politikaları uygulamayı zorlaştırmıştır.

Özal, 24 Ocak Kararları’yla Türkiye’de radikal bir dönüşümün mimarıdır.

Türkiye’nin ekonomik olarak gelişmesini ve dünya ülkeleriyle rekabet edebilmesini istemiş ve bu konuda ekonominin liberalleştirilmesini çözüm olarak görmüştür. 24 Ocak Kararları’yla para, maliye, finans ve dış ticarette serbestleşme gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Bu dönemde devletin ekonomideki yeri sınırlandırılırken, piyasaya alan yaratılmak istenmiştir. Ekonominin liberalleştirilmesi yoluyla, Türkiye’nin güçlü ekonomiler arasında yer alabileceği düşünülmüştür. 24 Ocak Kararları 1980-1983 yılları arasında siyasal ve toplumsal muhalefetin etkisizliği nedeniyle kısa vadeli planların başarıya ulaşmasını sağlasa da uzun vadede başarı sağlayamamış ve sorunlar kronik hale gelmiştir. Bu dönemde kurumsallaşmaçabaları önem kazanırken, ekonomik hedefler öncelenmiştir. Kısa süreli de olsa Türkiye’de ihracat artışı yaşanmış ancak, yasal adımların suistimale uğraması sonucunda dış ticarette serbestleşme politikasından vazgeçilmiştir. İthalat artışı gerçekleşirken, Türkiye’de enflasyonist baskı artmıştır.

Enflasyonla mücadele dış borçlanmayı artırırken, kamusal hizmetlere yapılan zamlar, sosyal adaletsizliğe neden olmuştur.

Yenilikçi ve reformcu bir imaja sahip olan Özal, ekonominin yeniden organizasyonunda kararlı bir duruş sergilemiştir. Ancak Özal’ın bu yenilikçi imajı, fonlar ve hayali ihracat nedeniyle sarsılmıştır. Aktan (1994: 150) Özal dönemini rant ekonomisi olarak adlandırmakta ve bürokratik yozlaşma ve rüşvete dikkat çekmektedir.

Liberalleşme sürecinin birey ve toplum üzerinde yarattığı etkiye alt başlıkta yer verilecektir.

In document Türkiye'de 1980 sonrası yaşanan liberalleşme sürecinin siyasal ve sosyal etkileri (Page 110-119)