1.2. Liberalizmin Temel İlkeleri

1.2.3. Hoşgörü ve Farklılık

24 Özgürlük, başka bir bireye ve birey haklarına zarar verdiği durumda müdahale edilebilir niteliktedir. Çünkü liberal özgürlük anlayışı, tüm bireylerin eşit özgürlüğe sahip olduğu düşüncesinden yola çıkmaktadır. Tüm bireylerin eşit özgürlük haklarının korunmasında yapılan müdahale, yasal zeminde ve yine özgürlüğü korumak adına olmalıdır.

Özgürlük tartışmasının boyutlarından birini oluşturan devlet müdahalesi, sosyal liberalizm anlayışı çerçevesinde ve adaletin sağlanması konusunda olumlu bir nitelik taşımaktadır. Klasik liberalizmin aksine sosyal liberalizm, bölüşümde adaletin sağlanması görevini devlete yüklemektedir. Sosyal adaleti ahlaki bir ilke olarak gören sosyal liberalizm, aynı zamanda pozitif hukuk açısından demokrasinin olmazsa olmaz şartı; sosyolojik açıdan ise üretim ve bölüşümün topluma yayılarak, sosyal tabakalar arasındaki farkı azaltan bir değer olarak ele alır(Topakkaya, 2009: 97).Bu yönüyle devlet müdahalesi özgürlüğü ortadan kaldıran bir etken değil, özgürlüğe katkı yapan bir değerdir.

Özetle liberalizm, özgürlük felsefesidir (Çaha, 2010: 118). Özgürlük bireyin düşünce ve davranışlarında, kendi tercihleri doğrultusunda hareket edebilmesi ve bağımsızlaşabilmesidir. Bireyin kendi tercihleri doğrultusunda karar verme yeteneği ise, onun rasyonelliğinden kaynaklanır. Bu durumda özgürlük bireysel bir durumyaratır. Söz konusu bireysellik, bireyin toplumdan bağımsızlığını niteler. Özgür birey aynı zamanda sosyal bir varlık olduğundan ve toplumsallık içinde özgürlüğünün anlamı anlaşılabildiğinden, başkalarının haklarına da zarar vermemelidir.Bireylerin özgürlüğünün sağlanmasında ve korunmasında hukuksal sınırlara ihtiyaç duyan liberalizm, bu konudaki görevi sınırlı devlete yükler. Devlet keyfi ve kasti olarak birey özgürlüğünü sınırlandırmadığı takdirde, özgürlük var olabilecektir.

25 öznesi olarak kabul görüyorsa ve özgün bir değerse o zaman farklı tercihleri olabilir. Bu durumda hem devletin hem de diğer bireylerin üzerine düşen, saygı duymaktır.

Liberal hoşgörü ve farklılıklara saygı ilkesi bağlamında liberalizme katkı yapan düşünürlerden biri John Locke’tur. John Locke “Hoşgörü Üstüne Bir Mektup” adlı kitabında hoşgörü kavramını din ve vicdan özgürlüğü bağlamında ele alır ve laik bakış açısıyla durumu değerlendirir. Locke (2012: 42) kitabında şu ifadeleri kullanır:“Ne kiliselerin dünyevi konularda herhangi bir yargılama yetkisi vardır ne de ateş ve kılıç, insan aklını “yanlış” konusunda ikna etmek ve hakikatin bilgisini vermek için uygun araçlardır”. Locke’un ifadeleri değerlendirildiğinde, kilise ve siyasal iktidarın birbirinden ayrıştırıldığı göze çarpar. Bu durum laiklik düşüncesine atıf yapar. İkinci olarak, doğruluk ve yanlışlık kanıtlanabilir nitelikte değildir. Sonolarak insan aklı yanılabilir ancak yine de düşünceleri yönlendirilmemelidir. Aksi halde bireysel özgürlükten bahsedilemez.

Bireysel özgürlüğü ortadan kaldırmadan, düşüncelere müdahale gerekebilir mi?

Bu soruya liberalizm, bazı durumlarda düşüncelere müdahale edilebileceğini ancak her konuda müdahalenin mümkün olamayacağını vurgulayarak cevap vermektedir.

Liberalizme göre bireyin düşünceleri, toplumsal iyi adına feda edilmemelidir.Doğru ve haklı bir yönlendirme sadece bütün insanların şefkate, tevazuya, hoşgörüye teşvik edilmesi ve nefret eğiliminin hafifletilmesi konusunda olabilir (Locke, 2012: 44). Bu bağlamda hoşgörü, toplumsal barışın da tesisinde önemli bir rol üstlenir. Hoşgörü şiddet ve çatışmayı engelleyebilen bir özelliğe sahip kabul edilmektedir. Ancak her düşünce hoşgörüyle karşılanabilir mi?

Liberalizm, sınırsız özgürlük tanımı yapmamaktadır. Bu nedenle hoşgörü, bizzat hoşgörüden uzak fikirlerle sınırlandırılabilir (Heywood, 2007: 46). Çünkü totalitarizm, şiddet savunuculuğu vb. düşünceler, toplumsal barışı ve güvenliği tehdit eder ve özgürlüğü ortadan kaldırır. Bu konuda Locke (2012: 69-71) hoşgörülmemesi gereken konuları, ahlaksız davranışlar ve ateizm olarak belirlemiştir. Locke, ahlaksız davranışların toplumsal barış ve güvenliği zedeleyeceğini düşünür.

Ahlak, bireyin kendi iyi/kötü, doğru/yanlışçözümlemesidir. Dolayısıyla ahlaklı veya ahlaksız davranışların ne olduğu rölatiftir. Ancak buna rağmen Türkiye örneğinde olduğu gibi “genel ahlakın” korunması, toplumsal düzenin tesisinde önemli görülerek, devlete yüklenen görevler arasında yer alabilmektedir. Bu bağlamda Türk Medeni

26 Kanunu’da yakın akrabalar arasında veya eşcinsel evlilikleri yasaklaması, ahlakın korunmasına ve toplumsal düzenin sağlanması düşüncesine katkı yapmaktadır.

Türkiye’de benimsenen söz konusu kanun maddelerinin, doğru olduğu veya doğru bir amaca hizmet ettiği iddiası ise savunulamaz. Zira toplumlar da aynı bireyler gibi birbirinden farklıdır. Türkiye’de onaylanan bir davranış, başka bir ülkede onaylanmayabilir. Dolayısıyla Locke’un hoşgörüyle karşılanmaması gereken “ahlaksız”

davranışların ne olduğunu ölçemeyeceğimiz için, günümüzde geçerlilik iddiası savunulamamaktadır. Aynı şekilde din ve vicdan özgürlüğünün bir parçası olan, inanmama özgürlüğü de günümüzde geçerlilik iddiasından uzak durmaktadır.

Liberal düşünce sistemi genel olarak şiddet ve özgürlük alanını sınırlayan düşüncelerin hoşgörüyle karşılanmaması gerektiğini savunurken, bireyler arası hoşgörünün sağlanabileceğine dair öneriler de sunar. Liberal düşünürlerden Isaiah Berlin (1998: 94-103) “İdeal Arayışı Üstüne” adlı makalesinde, hayatın nasıl yaşanması gerektiği, insanların ne olması gerektiği hakkındaki inançların ahlaki bir bakış açısını yansıttığını belirtir. Toplumların ideal biçimde yeniden kurgulanabilir olduğunu belirten yazar, değerlerin birbirinden farklı olması nedeniyle, diğerlerini hiç anlamıyor gibi davranmanın yanlış olduğuna dikkat çekmekte, kamusal işlerde yaşanabilecek değer çatışmasında aşırıya kaçmaktan uzak durmayı önermekte ve toplumların tek doğru çerçevesinde “idealize” edilemeyeceğini belirtmektedir (Berlin, 1998: 103). Bu yönüyle hoşgörü, hem bireyler hem de toplum açısından barışın tesisinde önemli bir yere sahiptir. Hoşgörünün hayata geçirilmesinde, farklı düşüncelerin varlığı kabul edilmeli ve farklılıklara saygı duyulmalıdır. Çünkü değer çatışması, hangi değerin doğru veya yanlış olduğuna karar vermeyi sağlayamamaktadır. Aynı zamanda değer çatışması her konuda tekrarlanbilir niteliktedir. Önemli olan toplumsal uzlaşının sağlanabilmesidir.

Gerek bireyler arasında gerekse de devlet tarafından herhangi bir fikrin “ideal” olarak sunulması, liberalizm açısından doğru bulunmamaktadır. Çünkü bireyin herhangi bir ideale yönlendirilmesi, birey iradesini ortadan kaldırmaktadır. Devletlerin “ortak iyi”,

“ortak doğru” biçiminde toplumu kodlamaları, liberalizm açısından kabul görmemekte ve liberalizm “resmi ideolojilere” kuşkuyla yaklaşmaktadır.

Liberalizmin hoşgörü ve farklılığa yaptığı vurgunun siyasal yansıması, demokrasidir. Yayla (1999: 61), demokrasi denildiği zaman günümüzde artık liberal demokrasinin anlaşıldığını ifade ederek, demokrasilerin liberalizm sayesinde var

27 olduğunu belirtir. Hukukunüstünlüğü, genel oy hakkı, sınırlandırılmış özgürlük gibi değerler liberalizm ve demokrasinin ortak değerleri arasında yer almaktadır. Siyasal kararlara bireyin katılımı, kamusal alanda fikirlerin ifade edilebilmesi, çoğulculuğun ve tarafsızlığın önerilmesi de farklılıkların temsilini kolaylaştırmakta ve bireylere hoşgörülü davranmanın pratiğini yaşatmaktadır.

Yayla gibi Çaha (2010: 117-118) da liberalizmin ekonomik projesinin serbest piyasa ekonomisi, siyasi projesinin ise demokrasi olduğunu belirtir. En genel anlamıyla

“halkın halk tarafından halk için yönetimini” ifade eden demokrasi, zorbalığı önlemeyi, temel hak ve özgürlükleri güvence altına almayı, kendi kaderini tayin etme hakkını, insani gelişme ve temel kişisel çıkarların korunmasını, siyasal eşitliğin, barışın ve refahın sağlanması amacını taşır (Dahl, 2010: 48-56). Söz konusu amaçlara ulaşmanın yolu isebireyin, devlet karşısında hukuk aracılığıyla korunmasıdır (Holden, 2007: 15).

Aynı zamanda bireyin kendini gerçekleştirmesine izin veren, düşünce ve ifade özgürlüğünü garanti altına alan ve toplumsal açıdan dışlanmasına yol açmayan hukuksal bir siyasal ortamın varlığıdır.

Taşkın (2014: 213) demokrasinin liberal bir paradigması olduğunu belirterek, demokrasinin belli bir iyi hayat anlayışına dayanmamasına, özgürlük kriterini sağlamasına, bireyi özne görmesine ve iyi hayat anlayışının göreceliliğini kabul etmesine dayandırır.Liberalizm hukukun üstünlüğü ve halkın devlet yönetimine katılması bağlamında demokrasiyi en uygun yönetim olarak görür. Halkın yönetime katılması ve farklılıkların temsili, liberalizm için temel değerlerdendir ve meşruiyet kaynağıdır. Dolayısıyla yönetim süreci, bireylerin tercihlerini özgürce ifade etmesine izin vermediği, çoğunluk iktidarı adı altında azınlık haklarını göz ardı edip, çoğunluk diktatörlüğüne yol açtığı müddetçe meşruluğunu yitirir. Demokrasinin herkesi mutlu edecek karar alması mümkün olmasa da çoğulculuk temelinde toplum kurgusu, farklılıkların birlikteliğini sağlayabilir.

Liberalizm ve demokrasi birbirini destekleyen yönetim biçimleri olmakla birlikte,birbirinden farklı özelliklere de sahiptir. Sartori (1996: 415) liberalizm ve demokrasi değerlerinin oluşmasında ikisinin de birini etkilediğini ancak demokrasinin eşitliğe, liberalizmin özgürlüğe indirgenerek farklılıklarının yansıtıldığına değinir.

Eşitliğin yatay bir dürtüye, özgürlüğün de dikey bir dürtüye sahip olduğunu ifade eden Sartori (1996: 416), demokrasinin sosyal bir birlik ve dağıtıcı eşitliğe; liberalizmin ise

28 üstünlük ve kendiliğindenliğe önem verdiğini belirtir. Yazar demokrasi için çoğulculuğun çok az değeri varken, liberalizmin çoğulculuğun ürünü olduğuna bu yüzden de demokrasinin topluma, liberalizmin bireye dayandığını savunur. Özgürlük ve eşitlik liberalizm açısından değerlendirildiğinde, özgürlüğün eşitliğe önceliği söz konusudur. Eşitlik, liberalizm açısından hukukidir. Dolayısıyla adaletin tesisinde klasik liberalizm dağıtıcı adalet anlayışını reddeder. Kendiliğinden düzen, klasik liberalizm için adil düzeni de yaratır.

Rasyonel bireyin, toplumsal rolüne dikkat çeken liberalizm, farklılıkları zenginlik olarak görür ve çoğulculuğu sağlayacağına inanır. Toplumsal çoğulculuk, farklılıkların temsili açısından liberal demokrasilerin vazgeçilmez özelliklerindendir. Liberalizmin ve demokrasinin temel değerleri hukuk devleti perspektifinden, eşit ve özgür yurttaşların yönetime katılma hakkının güvence altına alınmasıdır. Bu süreçte meşru bir otorite olan devletin, alanının yasa ile belirlenmesi her ikisi açısından da önem taşır. Liberalizme göre, devlet ne kadar sınırlı olursa, bireysel özgürlük o kadar sağlanır. Bu noktada özgürlük, rızaya dayanan bir iktidar ilişkisi şeklinde de ele alınabilir. Rızaya dayanan yönetim ise meşrudur. Toplumsal rızayı savunan Burke ve İngiliz muhafazakar hareketi de liberal değerleri benimseyerek, Yeni Sağ akıma katkıda bulunmuştur.

Muhafazakarlığı reformcu bir kavrayışla ele alan Burke, ne devletin ne de bireyin tarafında yer almamış ve Kıta Avrupası muhafazakarlığını eleştirmiştir (Heyvood, 2013:

97). Bu durum özellikle Yeni Sağ akımın ekonomik ve siyasal değerleriyle pratikte yer almış ve liberalizme katkı sunmuştur.

Liberalizm ve demokrasi arasındaki ilişkiyi açıklayan yazarlardan biri de Benhabib’tir. Benhabib (1999: 15) liberal yönetimlerde, sivil toplumun çıkarlarının siyasal aygıta aktarılmasında demokratik sürecin kullanıldığınıifade etmektedir.

Seçimler yoluyla gerçekleştirilen söz konusu süreç, siyasal iktidarın varlığının da garantisini oluşturmaktadır. Habermas (1999: 39) ise devletin varlık nedeninin eşit özel hakların korunması olmadığını belirterek, devletin kapsayıcı görüş ve irade oluşumunun güvence altına almasının onu ortaya çıkardığını iddia eder ve müzakereci demokrasi anlayışını önerir. Gerek Habermas gerekse de Benhabib, liberal demokrasilerin farklılıkları kapsayan rolüne dikkat çekmektedir. Zira farklılıkların varlığı, demokratik yönetimlerde uzlaşmayı zorunlu kılmaktadır. Bu bağlamda Habermas, farklılıkların uzlaşması ve sistem dışında kalmamasını devletin varlık nedeni olarak görmektedir.

29 Yönetimin meşruluğunu sağlayan diğer alan da siyasal kurumların, değerler temelinde kurularak liberal hoşgörünün sağlanmasına bağlıdır. Kukathas, her zaman tüm bireyleri memnun etmek mümkün olmasa da ve bazen bireylere bir şey dayatmak zorunlu olsa da “Liberalizm, liberal olandan yanadır” görüşü çerçevesinde hareket edilmesi gerektiğini belirtir (www.liberal.org.tr,14.12. 2014). Bu görüş perspektifinden Freeman (2011: 7) toleransın kurumsallaşmasında, siyasal süreçlerin önemine değinir.

Öncelikle hoşgörü, bireylere herhangi bir düşünceyi dayatmakla kurulamamaktadır. Bu yönüyle liberalizm, her düşüncenin özgün ve değerli olduğu görüşünü benimsemekte ve her görüşün ifade edilebileceğini kabul etmektedir. Ancak bir düşüncenin ifade edilmesi, onun doğru veya haklı olduğu sonucunu doğurmamaktadır. Liberal bir devletten beklenen ise, farklı düşüncelerin kendilerini ifade etme olanağına sahip, siyasal ortamı oluşturmaktır. Devletin farklılıklara tarafsız bir tutum sergilemesi ve hoşgörüyle yaklaşması, toplumsal açıdan hoşgörü kültürünün oluşmasını da sağlar.

Toplumsal hoşgörünün sağlanmasında, devletin öncü olması gereklidir. Her birey özgün bir değer olarak görüldüğü, kamusal alanda kendini ifade etmeyi başarabildiği ölçüde ve devletin bireyi yönlendirme gerekçesi sınırlandırıldığı ölçüde hoşgörü gerçekleştirilmiş ve birey özgürleşmiş olabilecektir.

In document Türkiye'de 1980 sonrası yaşanan liberalleşme sürecinin siyasal ve sosyal etkileri (Page 38-43)