Devletin, Toplumun ve Bireyin Yeni Tasarımı: 1980 Darbesi

In document Türkiye'de 1980 sonrası yaşanan liberalleşme sürecinin siyasal ve sosyal etkileri (Page 97-103)

1980 Darbesi Türkiye’de otoriterleşme ve askeri vesayetin güçlendiği bir dönüşüm hayata geçirmiştir. Hukuk devleti ilkeleriyle bağdaşmayan siyasal ve toplumsal değişiklikler, devlet ve birey arasındaki ilişkiyi de zedelemiştir. Ekonomik alanda ise darbe, ithal ikameci sanayileşme modelinden vazgeçilmesini desteklemiştir.

Amerika ve İngiltere’de güçlenmeye başlayan Yeni Sağ akım, Türkiye’yi de etkisi altına almıştır. Bu etkiye bağlı olarak devletin yeniden yapılandırılma sürecinde, liberal ekonomi politikaları hayata geçirilmeye çalışılmıştır.

Türkiye’de ekonominin yeniden yapılandırma sürecinde, neoliberal politikaların esas alınması, Milli Güvenlik Konseyi’nin, IMF programınıuygulamaya devam edeceklerine yönelik taahhütle somutlaşır(Kocabaş, 1996: 287). Darbe, Türkiye’de ekonomik istikrarın sağlanmamasından duyulan rahatsızlıkları da içerdiğinden, devletin ekonomik yeniden yapılandırılmasında, liberalleşmenin yöntem olarak benimsendiği ifade edilmelidir. Dünyada neoliberal akım etkili olurken Türkiye, liberalleşme sürecini tamamlayamadığından, Batı’yı eşzamanlı taklit etmiştir. Bu nedenle de Türkiye’de neoliberalizm değil, liberalizm egemen görüş haline gelmiştir.

Türkiye ekonomik krizlerde IMF’ye başvurarak, sonuç almayı denemiştir. IMF, yapısal istikrar programları ile ülkelerin serbest piyasa ekonomisine geçişini sağlamak adına, liberal ekonomi politikalarını hayata geçiren bir kurumdur. Bu durum Türkiye’de ekonomik liberalleşmenin önemininanlaşıldığını ancak, uygulanamadığını göstermektedir. Türkiye tek partili dönemden sonra, uluslararası siyasette Batı’nın yanında yer alan bir ülkedir. Batı hem ekonomik hem de siyasal tercihlerde örnek alınmıştır.Batı’da yaşanan ekonomik gelişmelerde kullanılan ekonomik model, serbest piyasa ekonomisidir. Türkiye de darbenin ardından serbest piyasa ekonomisini uygulamaya geçirmiştir.

24 Ocak Kararları’yla hedeflenen ekonomik liberalleşme deneyimi, IMF’nin ekonomik reçeteleriyle somutlaşmaya başlamıştır. IMF’nin izlediği politikalar arasında kamu sektörünün küçülmesi, dış ticaret ve finans piyasalarının serbestleştirilmesi, uluslararası sermayenin giriş çıkışındaki sınırlamaların kaldırılması yer almaktadır (Eroğlu, Eroğlu, 2009:128; Kahraman Akdoğu, 2012: 190). Türkiye de 24 Ocak Kararları’yla,bu yöntemleri tercih etmiştir. Darbenin ekonomik liberalleşme tercihinin yansıdığı alanlardan biri de Özal’ın, ekonomiden sorumlu kişi olarak atanmasıdır

84 (Ahmad, 2014: 217). Bu durum 24 Ocak Kararlar’nın devlet politikası haline geleceğinin göstergesi kabul edilebilir. Ordu da ekonomik sorunların nedeni, ithal ikameci sanayileşme modeline yüklemiştir.

Darbenin 24 Ocak Kararları’yla uzlaşan tavrını, farklı bir bakış açısıyla yorumlamak da mümkündür. Bu bakış açısına göre 1980 Darbesi, 24 Ocak Kararlarının sonucudur ve darbeyle, sermayenin çıkarlarına hizmet adına üst yapı kurumları ortadan kaldırılmıştır(Savran, 1986:153; Ekzen, 2009: 114). Bu paradigmaya göre darbe burjuvazinin çıkarlarına hizmet ederek, sermaye birikim sürecindeki tıkanıkları açmanın yoludur. Yüzde 30 kapasiteyle çalışan bir ekonomide (Kocabaş, 1996: 283), grev ve lokavtların ertelenmesi söz konusu bakış açısının temel dayanağıdır. Sınıfsal temelli yapılan değerlendirmede, sendikaların kapatılması ve mal varlıklarına el konularak, sendikal hakların ortadan kaldırılması ordunun işçi sınıfının tarafında olmadığını gösteren kanıtlar olarak değerlendirilmektedir. Diğer yandan darbenin, 24 Ocak Kararları’na karşı oluşabilecek protesto gösterilerinin önüne geçebilmesine vekararların uygulanabilmesine yardımcı olduğu düşüncesi de söz konudur (Aktaran Hatipoğlu, vd., 2011: 22). Bu görüşe göre de darbe, 24 Ocak Kararları’nın uygulanmasına aracılık etmiştir.Darbe ve 24 Ocak Kararları arasındaki ilişkiyi, üç farklı paradigma üzerinden değerlendirmek mümkündür. Ancak her üç paradigma da darbe ve kararlar arasındaki ilişkiyi yadsımaz. Bu bağlamda darbe Türkiye ekonomisinin liberalleştirilmesini desteklerken, mevcut siyasal ortam dolayısıyla liberalleşme deneyiminde muhalefetin oluşmasını da engellemiştir.

Devletin yeniden tasarlanmasında bir araç olarak kullanılan liberalizm, ekonomik alanda uygulanabilse de siyasal liberalizmi uygulamak mümkün olmamıştır. Hukukun üstünlüğü ilkesi ortadan kaldırıldığı için, siyasal alanda otoriterizm egemen olmuştur.

Türkiye’de siyasal alan ordunun otoriter tutumu, muhalefetsizlik, toplumun depolitizasyonu çerçevesinde oluşturulmuş ve darbe devletin yeniden yapılandırılmasında kolaylaştırıcı bir rol üstlenmiştir (Erdost, 1989: 178; Ahmad, 2014:

212).Çünkü bu ortam, kararların daha hızlı alınmasına ve uygulanmasına olanak tanımıştır.

1980 Darbesinin etkilediği alanlardan biri de sivil toplumdur. Tek parti döneminde homojen toplum yaratma ideali dolayısıyla çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmada engel olarak görülen, çok partili dönemde devlete hakim olma düşüncesinin

85 egemen olduğu, 1960’larda gönüllü üyeliklerle ve girişimci yönüyle, 1970’lerde siyasal kutuplaşmalarla iç içe geçen sivil toplum, darbe sonrasında hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasıyla karşı karşıya kalmıştır (Karadağ, Aslan, 2013: 304-306).Bu bağlamda tarihsel açıdan Türkiye’de sivil toplumun, devlet karşısında sivil alanı güçlendiren bir özelliğe sahip olamadığı iddia edilebilir. Sivil toplum kuruluşları devletle organik bir ilişki içindedir. Özellikle 19870’li yıllarda siyasi partiler ekseninde örgütlenen STK’lar, ülkedeki kutuplaşmanın faturasını, örgütlenme özgürlüğünün sınırlandırılması biçiminde ödemişlerdir. Bu nedenle de 1980 sonrası dönemde Türkiye’de STK’ların demokratikleşme sürecine katkısı tartışılmaya başlanmıştır.

Yeniden yapılandırma süreci ekonomik düzenlemelerle başlamış ve yasal, politik adımların atılmasıyla ordu, bu sürecin aktörü haline gelmiştir (Kaya Özçelik, 2012: 75;

Ercan, 2004: 22-23, Kazgan, 2005: 200; Savran, 1992: 109, Yılmaz, 2005: 123).

Ekonomi politikasından taviz verilmemesinin dışında, ordunun iktidarda olduğu 3 yıllık dönemde 535 kanun ve 133 KHK yapılarak, yeniden yapılandırmanın yasal temeli oluşturulmuştur (Kurnaz, 2007: 143). Ekonomik liberalleşmeyi sağlayan adımların yanında, ordu hem yeni anayasanın yapılmasında hem de kanunlaştırma sürecinde yer almıştır. Bu durum ordunun her alanda değişikliği istediğini göstermektedir. Temel hak ve özgürlüklerden, kamu politikalarının oluşturulmasına kadar her yasal düzenleme, ordunun istediği toplumsal tasarımı yaratmak amacına hizmet etmiştir. Bu tasarımın en önemli dayanaklarından biri de ordunun etkisiyle hazırlanan 1982 Anayasası’dır.

Yasama ve yürütme dengesinin yasama aleyhine değiştiği 1982 Anayasası, Türkiye’de insan haklarının son derece sınırlandırılmasına neden olmuştur.

Erdoğan (2014: 173) 1982 Anayasası’nın siyaset felsefesinin, insan haklarına en uzak noktada durduğunu, devlet merkezli bir toplum ve birey anlayışına sahip olduğunu, resmi ideolojiye bağlılığın devam ettiğini, milleti türdeş ve homojen tanımlayarak milliyetçi korporatist bir yaklaşım sergilediğini ifade etmiştir. Koçak (2006: 239) da 1982 Anayasası’nın milleti homojen gördüğü için çoğulculuktan uzak olduğunu, birey ve toplumun devlet merkezli tanımlandığını savunur.Bu yönüyle ordu ekonomik gelişme açısından liberal politikaları uygulama kararlılığını gösterse de siyasal ve toplumsal alanda liberal değerlerin hayata geçirilmesi mümkün olmamamıştır. Demokratikleşme, çoğulculuk, temel hak ve özgürlüklerin genişletilmesi ve hukukun üstünlüğü gibi ilkelerden uzaklaşılmıştır. Birey ve toplum, kamu

86 güvenliğinin sağlanması amacıyla gözden çıkarılmış gibi görünmektedir. Kamu güvenliğinin sağlanması adına temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanması, yasal düzenlemelerle gerçekleştirildiğinden, meşruiyete sahip görünebilir. Ancak devlet otoritesinin yeniden tesisinde kullanılan bu yöntem, hangi sebeple olursa olsun hukuk devleti ilkesiyle uzlaşmamaktadır.

Aydın ve Taşkın (2016, 340-344) darbeyle birlikte devletin restorasyonunda Sağ Kemalizme yakınlaşıldığını, ekonomik alanda muhafazakar kadrolara sıcak bakıldığını, kültürel alanda milliyetçi muhafazakar seçkinlerle (Aydınlar Ocağı) Türk İslam sentezinin uygulandığına dikkat çekerler. Yazarlar 1961 Anayasası’nın sosyal adaletçi bakış açısının, darbeyle ortadan kaldırıldığını ifade ederek bu durumu 24 Ocak Kararları’yla ilişkilendirmektedirler. Diğer yandan Atatürkçüğün de revizyona uğradığını ve Türk İslam sentezi bağlamında değerlendirerek, kültürel alandaki atamalarla (Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu gibi) da bu sürecin pekiştirildiğini iddia ederler. Kiriş (2011: 50) de 1980 sonrasında siyasal İslam’ın yükselişinde, Türk İslam sentezinin resmi bir politika olarak uygulanmasının payı olduğunu belirtir. Bu yönüyle Türk İslam sentezi, Türkiye’de toplumsal tasarımın önemli bir boyutu olarak ele alınabilir.

Darbenin ardından Evren’in bir radyo konuşmasında, “Sadece demokrasiye inanlar, demokratik özgürlükleri hak eder” şeklinde temel hak ve özgürlüklere yaklaşımı, ordunun bu konuyu çok önemsemediğini göstermektedir (Ahmad, 2012:

216). Temel hak ve özgürlükleri, doğal hak olarak tanımayan otorite, bu ifadeyle aynı zamanda siyasal düşüncelere göz dağı da vermiş görünmektedir. 1970’li yılların ideolojik bölünmüşlüğünün, devleti zayıflattığı düşünülmektedir. Bu nedenle de devletin gücünü etkileyen her türlü siyasi görüşün, tasfiyesi zorunlu görülmüştür Öğün (2004: 27), ise bu durumu metapolitik yani siyasetin siyaset dışı konularla belirlenmesi olarak tanımlar. 1980 Darbesi de siyasete uzak tavrıyla metapolitik bir duruş sergileyebilir.

Darbe sonrasında siyasi partiler kapatılarak, malları hazineye devredilmiş ve eski siyasetçilerin ülkenin hukuki ve siyasi geçmişi ve geleceği hakkında demeç vermeleri yasaklanmıştır (Karpat, 2015: 213). Böylelikle siyaset metapolitik bir düzleme çekilirken, siyasi partiler de toplumsal bölünmenin paydaşı olarak değerlendirilmiştir.

Demokratik değerlerle uzlaşmayan bu tutum, darbenin otoriterliğinin yansıdığı

87 alanlardan biridir. Ancak Karpat (2013: 285-287) darbenin siyasi bir ihtiyaca dönüştüğünü, radikal ideolojilerin Türkiye’de demokratikleşmenin önünde engel oluşturduğunu, geleneksel devlet ve otorite anlayışlarının yerine bireyci ve çıkarcı yönetim ve otorite anlayışının getirilmesiyle, Türkiye’de demokrasinin zayıfladığını savunur. Bu bağlamda Türkiye’de yaşanan siyasal kutuplaşmaların devlet geleneğiyle uyuşmadığını düşünen yazar, Batı’nın demokratikleşme sürecinin Türkiye’de de aynı şekilde gerçekleşmesinin beklenemeyeceğini ifade etmektedir. Çünkü karşılaştırılan ülkelerin tarihsellikleri birbirinden farklıdır.Türkiye’nin demokratikleşme süreci ve düzeyi kendine özgü niteliklere sahip olsa da demokratik devletlerin bazı ortak özellikleri vardır. Bu bağlamda demokrasi, farklı ideolojilerin siyasal alanda var olmasına olanak tanıyarak, çoğulculuk niteliğine kavuşabilir ve özgürlükler korunabilir.

Karadağ (2005: 335) Türkiye’de demokratikleşmenin en önemli sorununun, antidemokratik zihniyetin dönüştürülememesi ve demokratikleşmenin içselleştirilememesi olduğunu belirtir. Bu bağlamda demokratikleşme pek çok siyasal düşünce tarafından savunulan ancak, Türkiye’de anlam kaybına uğrayan bir yönetim mekanizmasıdır. Çünkü demokratik değerler, demokrasinin olmazsa olmaz koşulları olarak değerlendirilmemekte vedemokrasi araçsallaştırılmaktadır. Sivil siyaseti ortadan kaldıran tüm girişimler, demokrasiye aykırıdır. Bu nedenle 1980 Darbesi de demokratikleşme sürecini kesintiye uğratmıştır.

Öğün (2004: 30) darbe sonrasında ordunun ve ardından ANAP’ın, siyaseti ideoloji dışı alana taşımasını Türk Siyasal Kültürü’nde muhafazakârlığın ve popülizmin başladığı dönem olarak da değerlendirilmiştir. Benzer biçimde Göle (1995: 517) de dönemde pragmatizmin hayata geçirildiğini ve muhafazakârlığın sosyal mühendislik amacıyla kullanıldığını ifade etmiştir. Yeni Sağ siyasetin siyasal temelinde, muhafazakarlık vurgusu bulunmaktadır.Aynı zamanda devletin birliğinin sağlanmasında, ideoloji dışı bir alanın (din olgusu) yardımına ihtiyaç duyulmuştur.

Yeni sağ ve yeni muhafazakârlığın, hem toplumun hem de bireyin tasarımındaki en önemli rolünü, devletin ideolojik aygıtlarından biri olan eğitim kurumu gerçekleştirmiştir. 1950’lerden itibaren seçmeli olan din dersi, 1982 Anayasası’yla zorunlu hale getirilmiştir (Kap, 2014: 59). Din derslerinin ilk ve ortaöğretimde zorunlu olarak okutulması, yetişen yeni kuşakların İslami değerleri benimsemesi açısından önemli bir gösterge olmakla birlikte, din ve vicdan özgürlüğü açısından da problemli bir

88 görünüme sahiptir.2011 yılında zorunlu din dersi için AİHM’e dava açılmış ve zorunlu din dersinin eğitim hakkını ihlal ettiği yönünde karar verilmiş olmakla birlikte bu uygulama günümüzde de devam etmektedir.

Eğitim politikasının yeniden düzenlendiği alanlardan biri de üniversitelerdir.

Nitelikli insan gücü yetiştiren üniversiteler, bağımsız ve bilimsel eğitimin en önemli halkasıdır. 1980 Darbesi, üniversitelerde de revizyona gitmiştir. TBMM Darbeleri Araştırma Alt Komisyonu’nun raporuna (2012: 390) göre; 1981’de YÖK kurularak, 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunuyla 338 öğretim elemanının görevden alınma, uzaklaştırılma, istifa vb. sebeplerle üniversitelerden ayrılmış ve anayasada eğitim hakkı

“…milletin ve ülkenin ihtiyaçlarına uygun insan gücü…” şeklinde düzenlenmiştir.1982 Anayasası kabul edilmeden, YÖK Kanunu yürürlüğe girmiştir. Bu durum üniversitelerin öncelikle düzenlenmesi gerektiği fikrini yansıtır. Üniversitelerin ordunun istediği biçimde örgütlenmesi, bağımsızlığını yitirmesine neden olmuştur.Öğretim elemanlarının tasfiyesiyle birlikte ise, üniversiteler ordunun gözetiminde çalışan kurumlara dönüşmüştür. Zira eğitim millet ve ülkenin ihtiyaçlarına göre düzenlenirken, kurumlarda çalışanların da aynı amacı taşıması ve yeni kuşakların da belirtilen amaçlar çerçevesinde yetiştirilmesi hedeflenmiştir.

Özetle, 1980 Darbesi ekonomik liberalizmin hayata geçirilmesini destekleyen bir niteliğe sahiptir. Bunedenle darbe sonrasındakidönüşümler ilk olarak ekonomik alanda kendini göstermiştir. Ekonomi politikasıyla uyumlu siyasal ve toplumsal tasarımlar da yasal, politik adımlarla desteklenmiştir. Ancak darbenin ekonomik liberalizm konusundaki tavrı, siyasal liberalizm konusundaki tavrıyla tezatlık göstermiştir.

Özellikle darbe sonrasında temel hak ve özgürlüklerin askıya alınarak, toplum ve siyasetin belirlenmesinde vesayetçi tutum, 1982 Anayasasıyla güçlendirilmiştir. Siyasal liberalizmin değerleri arasında yer alan hukukilik, temel hak ve özgürlüklerin genişletilmesi, demokratik katılım ve çoğulculuk gibi değerler, darbe sonrasında önemsenmemiştir. Bu nedenle 1980 Darbesi liberalizmi, bütünsel bir kavrayışla ele alamamıştır. Darbe dönemi ve sonrasında etkili olan yeni sağ siyaset, Türkiye’de yeni insan tasarımının esas alındığı ideoloji olarak karşımıza çıkar. Yeni Sağ siyasetin söz konusu etkisi ise alt başlıklarda ele alınmıştır.

89 2.4. Özal Dönemi Liberalizasyon Süreci: Siyasetin İktisadından İktisadın

In document Türkiye'de 1980 sonrası yaşanan liberalleşme sürecinin siyasal ve sosyal etkileri (Page 97-103)