• Sonuç bulunamadı

1. TÜRKİYE’DE MODERNLEŞME SÜRECİ

1.2. Türkiye’de Modernleşmenin Görünümleri

1.2.1. Osmanlı İmparatorluğu Döneminde Modernleşme Hareketi

1.2.1.1. Osmanlı’nın Toplumsal ve Zihinsel Yapısı

Adanır, 13. yüzyılda Anadolu’nun tam bir karışıklık içinde olduğunu belirtmekte, bu yüzyıl boyunca burada en çok eksikliği duyulan şeyin huzur, güven

ve insana emniyet telkin eden bir düzen ortamı olduğunu ifade etmektedir. Anadolu’da yaşanan bu kargaşa insanları din, dil, ırk ayrımı yapmadan birbirleriyle dayanışmaya itmektedir. Bunun asıl nedeniyse gerek Türkler, gerekse Anadolu’da yaşayan Bizanslı ya da başka ırklardan olan insanların temelde aynı kültürü paylaşmalarıdır. Bu yaşam biçiminin adıysa Potlaç, Armağan, Karşılıklı Yükümlülük ya da Simgesel Değiş Tokuş’tur (Adanır, 2004, 254 s.). Yine Adanır, potlacın liberalizmden çok daha önce dünyada evrensel olabilmeyi başarabilmiş bir düzenin kültürünün ürünü olduğunu ifade etmektedir.

Potlacın ne kadar geriye gittiği tam olarak bilinememekle beraber kabaca M.Ö.X. yüzyılla M.S.X. yüzyıla kadar, dünyanın büyük bir bölümünde belki de en saf halini sürdüğü, zaman içinde eski etkinliğini yitirdiği, Avrupa’da 19. yüzyıl sanayi kapitalizmi ile o ilk halinin tarihe karıştığı ileri sürülebilmektedir (Adanır, 2004, 26-27 ss.). Bireylerin gönüllü olarak katıldıkları bir karşılıklı yükümlülük düzeni olan potlaç temel olarak vermek, almak, fazlasıyla iade etmek üzerine kurulu bir düzen, bir sistem, bir yaşam biçimidir. Daha geniş olarak da şölen, tören, vb. yapmak anlamlarına gelmektedir. Böylece son noktaya kadar, geriye bir şey bırakmamacasına yok etmek, rakibine meydan okumak, şan, onur, güç, itibar, saygınlık ya da servet sahibi olmak anlamlarına gelmektedir. “Toplumsal yapının sinir sistemini, toplumsal ilişkinin sürekliliği oluşturur. Bu çerçevede, armağan ilişkisi, bütünsel bir toplumsal olgu olarak, toplumsal var oluşu düzenler” (Godbout, 2003, 11 s.). Adanır armağan toplumunun mantığı hakkında şöyle demektedir:

“Bu evrende toplumsal yaşamın tüm alanları -çağdaş yaşam açısından- irrasyonel denilebilecek bir mantık tarafından belirlenmektedir. Hiçbir eylem, nesne ve davranış bu –salt metafizik düşünceye dayalı- mantığın dışına çıkamamaktadır. Çıktığı zamansa simgesel anlamda ölmüş olmaktadır, yani anlamını ve içeriğini yitirmektedir” (Adanır, 2004, 26 s.).

Potlaç bir hukuk sistemi olduğu kadar aynı zamanda bir ekonomi sistemidir. Günümüzdeki liberalizm bu düzenin tersine dönmüş hali olarak da tanımlanmaktadır. Adanır (2004, 30 s.) liberalizmi, “potlaçın tersini yapan, aldığını daha azıyla iade eden bir düzen olarak” tanımlamaktadır. Polanyi (2001, 51 s.) yeniden dağıtım düzenindeki ekonomik kuralları ve mantığını şöyle açıklamaktadır:

“Bu düzende herhangi bir bireysel ekonomik dürtüye de bir kişisel çabaya da gerek yoktur. İş bölümü otomatik olarak sağlanmaktadır. Böylece ekonomik sorumluluklar gerektiği gibi ortaya konacaktır. Tüm bunların ötesinde tüm toplu ziyafetlerde verimli bir şekilde materyalin sergilenmesi sağlanacaktır. Kar fikri böyle bir toplulukta

yasaklanmaktadır. Bu konuda pazarlık edilemez. Bir lütuf olarak bunlar verilir. Sanılan takas ve değişim görülmez. Bu ekonomik sistem aslında sadece bir sosyal organizasyonun fonksiyonudur.”

Görüldüğü gibi bu sistem iktisadi bir olgu değildir. Çünkü potlaç düzeninde maddi tarafa nazaran manevi taraf daha önemli durumda bulunmaktadır. Mauss Armağan (1967, 6 s.) adlı kitabında Samoa’daki sözleşmeli armağan sisteminin evlilikle sınırlı olmadığını, ayrıca çocuk doğumu, sünnet, hastalık, kızların buluğ çağı, cenaze törenleri ve ticaretin de bir hediye haline gelebildiğini ifade etmektedir. Mauss’a göre doğum törenlerinde karı-koca oloa ve tongayı aldıktan sonra eskisinden daha zengin olmamakta, böyle bir durumdan dolayı onurlandırıldıkları için tatmin olmaktadır.

“Genelde, bilinen bir şekilde ekonomik sistemler Batı Avrupa’da feodalizmin sonuna kadar karşılıklılık ilkesine göre ya da yeniden dağıtım veya ev yönetimi ya da bu üçünün kombinasyonu üzerinde organize edilmiştir. (…) Bu çerçevede malların düzenli üretilmesi ve dağıtılması, genel davranış ilkeleri tarafından şekillenen türlü bireysel dürtüler tarafından korunuyordu. Bu dürtüler arasında kazanç çok önemli değildi. Adet, yasa, büyü ve din ekonomik sistemin işleyişini sağlayan davranış kuralları çerçevesinde bireyi ikna etme konusunda birlik oluyorlardı” (Polanyi, 2001, 56 s.).

Adanır (2004, 28 s.) doğanın, armağan toplumları için gizemli bir evren modeli görevi yapmış olduğunu söylemektedir. Potlaç her şeyden önce zihinsel bir olgudur ve güncel yaşamda geçerliliğini değişime uğramış veya bozulmuş olsa da belli ölçülerde korumaktadır. Potlaca özgü zihniyet yapısının izlerini günümüzde Batı dahil birçok ülkede görmek olasıdır. Hyde (2008, 94-95 ss.), nikah sırasında verilen armağanlar, uçakta yan koltuktakine ikram edilen yiyecekler, adaklar, arkadaşa ikram edilen içkiler gibi güncel potlaç örneklerine Armağan adlı kitabında yer vermektedir.

Eski Türklerin potlaç adlı örgütlenme biçimine sahip olduğu, bunun Osmanlı dönemine de aktarıldığı bilinmektedir. Ancak bu potlaç, Osmanlı usulü potlaçtır. Bu durumdaki en temel sebep, Osmanlı düzenindeki “iktidar, servet ve toplumsal yapı” arasındaki ilişkilerin kendine özgü oluşudur (Adanır, 2004, 256-263 ss.). Adanır, Osmanlı yaşam biçiminde potlaca ait tüm verilerle karşılaşmanın mümkün olduğunu ifade etmektedir.

Diğer yandan Osmanlı İmparatorluğu’nda önemli olanın düzen olduğunu belirten İnsel, bu düzenin bozulmasının istenmediğini, değişimlerin geleneğe dönmek üzere yapıldığı saptanmaktadır (1990, 40 s.). Timur, Osmanlı’nın son

dönemine kadar Osmanlı kültüründe egemen olan düşüncenin akılcılık olmadığını aksine şüphe ve inanç olduğunu dile getirmektedir. İnanç kutsal iken, şüphe insanları küçülten, toplumun dışına itilmelerini sağlayan ve cezalandıran bir duygu olarak ifade edilmektedir. Bu düşünce tarzı, Batı geleneğindeki skolastik düşünceye denk gelmektedir (Timur, 1979, 12 s.). Bu yüzden Osmanlı’da düzen ve nizam üzerine kurulu bir toplumsal yapı söz konusudur. Öyle ki Adanır, Türklerin Müslümanlığının biçimsel olduğunu, geleneksel yaşam biçiminde radikal bir değişiklik yapılmadan, inanç birliği üzerine oturduğu varsayılan bir kardeşlik düzenine geçilmiş gibi olduğunu belirtmektedir (Adanır, 2004, 336-349 ss.). Türklerde dini inancın (Müslümanlığın) bile değiştirilmeden, var olana (Şamanizm) uyum sağladığı ölçüde alındığı saptanmaktadır.

Kanuni Sultan Süleyman dönemine kadar Osmanlı’yı inceleyen Timur (1979, 282 s.), “(…) bu dönem içinde, Osmanlı toplumu iç dinamiğiyle kendi kendini yenileme olanağına kavuşamamıştır. Bu yüzden giderek çevresindeki ve kendi kontrolü dışındaki toplumsal evrimin etki alanı içine girmiştir” demektedir. Bunun kökeninde geleneksel yapı ile değişime karşı olan potlaç kültürü yatmaktadır. Adanır’ın saptadığı gibi: veren el durumunda olan Osmanlı’nın alan el durumuna geçmesinin, imparatorluğun sonunu hazırlayan en önemli etmen olduğu görülmektedir.

Ülgener, çözülme devri insanının zihinsel tanımını yaparken gerçekte Osmanlı İmparatorluğu’nun duraklama dönemi insanının zihinsel tanımını yapmaktadır. Çözülme devrinin iktisat ahlakı ile iktisat zihniyeti arasında bir uyumsuzluk ve hatta birbirine ters düşme olduğunu ifade eden Ülgener (2006a, 57 s.), “Bir yanı zapt edilmez bir hırsla önünü açmaya çalışırken, öbür yanı kendi içinde o derece katı bir müsamahasızlığa gömülüyor” diyerek durumu ifade etmektedir. İktisadi Çözülmenin Ahlak ve Zihniyet Dünyası adlı eserinde bir portre denemesi yapmaya çalışan Ülgener (2006a, 269 s.), “Çözülme Devri” insanının özelliklerini şu şekilde saptamaktadır: Eşyaya bakışta üreten ve üretilen arasındaki ilişkinin içten ve şahsi olduğu, ürün kalitesinin sayı ve miktarın önünde olduğu, sayı ve hesabın kalitenin gerilerinde olduğunu belirtmektedir. Çevreye Bakış ise:

“1. Üretici ve “üst”: Üretici ve üst iç içe olma alışkanlığı içerisindedir. Özellikle devlet: savaşılacak ve mücadele verilecek bir kuvvet veya daha sık olarak; desteğinden yararlanılacak ve “sağılacak” bir güç.

2. Yabana ve yabancıya mesafe: Kişisel ve aile bağlılığı, yabancı pay sahibi olamamakta ancak yardımcı ya da yönetici durumunda

Geleceğe bakış

Yıl boyu: Monoton ve devri Yıl üstü ve ötesi: Belirsiz

Kuruluşun ömrü: Kurucunun ömrü ile ölçülü”

Zihniyet okumaları bir ülkenin sanat eserlerinde kolaylıkla saptanabilmektedir. Osmanlı İmparatorluğu’nda 13. ve 18. yüzyılda yazılan divan beyitleri 13. ve 18. yüzyıllardaki zihniyet yapılarının benzerliğini ortaya koymaktadır. Ahmet Paşa’nın (D. K. 19, 25-35/70’den akt. Can, 2001, 123 s.). Fatih Sultan Mehmet’in (1451-1481) düşmanlarına yazdığı beyit şöyledir: “Felek, düşmanlarını senin uğurlu bayramının için kurban etsin. Sen dostlarına eli açıklık suyu ve cömertlik ekmeği ikram et. Düşmanın ömrü tarih gibi sona ersin. İkbal mektubu senin namına bir cömertlik unvanı olarak kullansın.” Sultan III. Ahmet’in (1703-1730) düşmanlarına Nedim’in yazdığı beyit ise şöyledir: “Huda, dünyayı emrine versin. Devamlı zevkle sefa süresin. Sultanım izzet ve şanın devamlı artsın; düşmanların ise devamlı hor ve hakir olsun” (Nedim D. M.46 (III)-1,2/270’den akt. Can, 2001, 122).

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e, bir asırdan bir başka asra Anadolu toplumunun zihniyet yapısının devredildiği görülmektedir. Timur, 19. yüzyılda Batı üstünlüğünün çok net olarak ortaya çıktığını, Osmanlıların Batı’ya takdir ve hayranlıkla baktıklarını ancak onu sevmediklerini ifade etmektedir. Diğer yandan Osmanlı, Batı’ya karşı antipati duyarken Batılı gibi davranmayı denemektedir (Timur, 1979, 13 s.). Osmanlı İmparatorluğu’nun geleneksel yapıdan kopamadığı, Batı’ya özgü akılcılığı temel alan, her şeyi hesaplanabilir kabul eden ve verimlilik ilkesinden hareket eden rasyonaliteyi sahiplenemediğini göstermektedir. Bu yüzden “19. yüzyılın sonlarına gelindiğinde geleneksel ve modern kurumlar, değerler ve tahayyül dünyaları arasındaki çatışmalar, kamusal hayatın hemen her kesitinde kendisini hissettirir olmuştu” (Kaliber, 2004, 107 s.). Görülmektedir ki zihniyet değişimi olmadan özgün bir çağdaşlaşmaya geçilemeyecektir.