• Sonuç bulunamadı

İkinci göğüs yarma hâdisesi de, bu sıralarda, Efendimiz 10 yaşına girdiği zaman olmuştu... Efendimiz bu ikinci göğüs yarma hâdisesini şöyle anlatmıştı;

“İki kimse gelip, beni arka üstü yatırdılar, göğsümü yardılar.

Yanlarında som altından bir leğen vardı. Birisi su döktü, diğeri de içini yıkadı. Sonra kalbimi yararak içinden bazı şeyler çıkardılar.

Arkadaşı da bir kan pıhtısını dışarı attı.”

Efendimiz 13 yaşına bastığı sene Şam yolculuğuna çıktı. Bu seyahat gerçekten çok önemliydi... Şöyle oldu:

Ebu Talib maişetinin biraz daha artması için ticaretle meşgûl olmaya başlamıştı. Bu sebeple o sene Şam’a gidecek ticaret kervanına katılmaya karar verdi ve hazırlıklara başladı... Nihayet hazırlıklar bitmişti, yola çıkma vakti gelmiş çatmıştı... Ebu Talib, Efendimiz’in hem yolda yorulmaması, hem de bir şey olmaması düşüncesiyle yalnız gitmeye kararlıydı. Ayrıca yolda karşılarına eşkiyalar da çıkabilirdi ki, bu da bir tehlikeydi. Kervan yola çıkacağı zaman Efendimiz de aralarında olmak üzere bütün hane halkı onu geçirmeye gelmişti. Ebu Talib devesine binmiş, neredeyse hareket etmek üzereydi.

Bu sırada Efendimiz’in Ebu Talib’in devesinin yularına yapıştığı ve yaşlı gözlerle şöyle konuştuğu görüldü:

− Amca, amca beni nasıl bırakıp gidiyorsun? Benim ne anam var, ne de babam? Sen de mi bırakıyorsun beni yalnız?..

Efendimiz’in bu sözleri Ebu Talib’i can evinden vurmuştu... Bir anda gözleri doldu, heyecanlandı ve devesinden atlayarak Efendimiz’e sarıldı...

− Vallâhi hayır, Yâ Muhammed! Ne ben seni bırakırım, ne de yanımdan ayırırım! Sen benim gözlerimin nûru, gönlümün sürûrusun!

Ve Ebu Talib’in aldığı bu karar üzerine Efendimiz de amcasıyla birlikte Şam yolculuğuna çıktı...

13

ŞAM YOLUNDA

Mekke’den çıkıldı... Medine’ye geçildi...

Efendimiz, Medine’den geçerken babasının ve daha sonra annesinin defnedilmiş bulunduğu yerleri, oralardaki hâdiseleri hatırladı ve kalbi acıyla burkuldu. Kervan günbegün kuzeye çıkıyor, Hicaz’dan ayrılıyor, Şam’a yaklaşıyordu... Çöller, rüzgârlar, her gün yer değiştiren kum dağları artık çok geride kalmaya başlamıştı...

Geceleri mola verildikçe, tecrübeli kervan halkı çeşitli hikâyeler, masallar anlatıyor; eski kervan yolculuklarından ve onların başlarına gelenlerden misaller veriyorlardı...

Medyen geçildi... Vadi ül Kırra gerilerde kaldı... Nihayet Şam topraklarına girilmiş, Basra’ya gelinmişti... Basra da konak mahallerinden biriydi... Burada Bahira adında bir rahibin manastırı vardı ki, onun geniş avlusunda mola verilirdi. Bahira’nın asıl adı, Sercis idi ve kendisi de eskiden yahudi dinine mensuptu... Yahudilerin ileri gelen âlimlerinden biriydi... Manastırda çok kıymetli ve geleceğe dair kuvvetli haberler veren bir kitap mevcuttu. Bu kitaptaki bilgilerde de Hazreti İsa AleyhisSelâm’ın öğrettikleri ve geleceğe ait bazı bilgiler yer alıyordu.

Bahira, günlerden bir gün gene tapınağın en kuytudaki odasına çekilmiş, özel çalışmalarına devam ediyordu...

Birden dışardan gelen çan sesleriyle irkildi... Gelen tüccar kervanlarından biri olmalıydı...

Elindeki kitabı bıraktı ve pencereden baktı... Büyük sayılacak bir kervan manastıra doğru yaklaşıyordu... Bir süre dalgın dalgın kervanı seyretti... Sonra birden dikkatini bir şey çekti!

Kervan ilerledikçe, kervanı bir bulut takip ediyordu! Şaşırdı ve dikkatle bakmaya başladı... Hani, gözü aldanıyor muydu acaba? Yok yok hakikatten bir bulut kervanı takip ediyordu...

Kervan yaklaşınca bir süre durdu, nereye konaklayacağını tespit için; bulut da durdu... Kervan ağaçların altına doğru hareket etti, bulut da hareket etti...

Bunda büyük bir iş vardı!..

Derken kervandan ayrılan birisi, ağaçlardan birinin altına koştu ve uzandı... Ve o anda olağanüstü bir şey oldu... O kimsenin uzandığı yerdeki ağaçların dalları bir anda yeşermiş, dallarını birleştirerek gölgelik meydana getirmişti...

Bunda elbette büyük bir hikmet vardı... Ki o da Bahira’nın uyanıp, oradakileri ikaz etmesiydi...

Evet bundan sonra Bahira, kervandaki o şahısla görüşmek bahanesi için bütün kervan halkına bir ziyafet vermeyi düşündü...

Bu arada odasındaki çok eski bir kitabı eline alarak karıştırmaya başladı... Bu kitap, Dünya’nın son devrinde gelecek olan bir Nebi’ye ait baş bilgiler bulunuyordu... Bir süre kitabı karıştırdıktan sonra aradığı bahsi buldu. Ve heyecanla o bölümü okumaya başladı...

İstediği bütün bilgileri edinmişti kitaptan...

Kitabı tekrar yerine koyduktan sonra aşağıya indi ve kervana haber yollatarak bu akşam hepsini büyük bir ziyafete davet ettiğini bildirdi...

Kervanda bulunan herkesin de bu davete icabet etmesini ayrıca ilave

Şam Yolunda ettirdi...

Kervan halkı bu daveti alınca, oldukça hayret ettiler... Zira buradan defalarca geçmelerine rağmen, bir defa bile olsun, Rahip Bahira’nın böyle bir davranışına muhatap olmamışlardı...

Ebu Talib, bu dünya işlerinden uzaklaşmış olan rahibin davetine çok şaşırmakla beraber, gene de daveti kabul etmekte bir sakınca görmedi ve kabul ettiğini haber verdi.

Nihayet yemek vakti gelip çatmıştı... Ebu Talib, kervandaki bütün şahısları yanına alarak Bahira’nın sofrasına geldiler. Bahira onları hoş bir şekilde karşıladı... Hepsinin teker teker ellerini sıktı ve sofraya oturttu... Sonra da kendisi yerine geçti... Bahira sofraya oturduktan sonra, hepsinin yüzlerini uzun uzun süzdü... Hayret!.. Hiçbirisinin yüzünde de risâlet nûru gözükmüyordu.

Yanlış mı görmüştü acaba, diye gene baktı. Yok, yoktu kimsede O nûr!..

Bir an için yüzünü kervana çevirdi; kervan gelirken gördüğü, bulut gene aynı yerde duruyordu!

Bunun üzerine sordu:

− Ey Kureyşliler... Kervanda olup da, bu yemeğe gelmemiş birisi mevcut mudur aranızda? Kureyşliler cevap verdi.

− Ey Bahira, kervanda olup da, senin davetine icabet etmemiş hiçbir erkek yoktur. Ancak gördüklerinin en ufağı olan bir çocuk vardır ki O da kervanın yüklerinin yanında kaimıştır. Ağacın altındadır.

Bahira bu duruma çok üzülmüştü. Uğrunda ziyafet verdiği şahıs bir çocuktu demek! Ve üstelikte yemeğe getirilmemişti! Rica etti:

− Lütfen O’nun da kısmetine mâni olmayın... O’nu da getirin! O da nasibini alsın... Unutmayın ki herkes bu dünyadan nasibi kadarını alabilir!..

Kervanda bulunan Haris bu söz üzerine yerinden kalktı ve yürüdü:

− Lât ve Uzzaya andolsun ki, Abdulmuttalib’in torunu Abdullah’ın oğlu Muhammed’in aramızda bulunmaması bizim için yüz karasıdır!

Ben O’nu alıp getireceğim işte buraya... diyerek kervana gitti.

14