Alemlerin Rabbi Olan Allah’a Hamdolsun
İslam Akaidi – Allah’ın İsimleri (Esmaü’l-Hüsna) 1996 – Ders (01-99):
Allah’ın “Melik” İsmi
“Melik” ismi, Allah Teâlâ’nın doksan dokuz isminden bir tanesidir. Kim bu isimleri sayarsa, cennete girer. Zira Cenab-ı Hak şöyle
buyurmaktadır:
( ِ ﱣ َنﺎَﺣْﺑُﺳ ُرِّﺑَﻛَﺗُﻣْﻟا ُرﺎﱠﺑَﺟْﻟا ُزﯾز َﻌْﻟا ُن ِﻣْﯾَﮭُﻣْﻟا ُنِﻣْؤُﻣْﻟا ُم َﻼﱠﺳﻟا ُسوﱡدُﻘْﻟا ُكِﻠَﻣْﻟَا َوُھ ﱠﻻِا َﮫٰﻟِا َٓﻻ يذﱠﻟا ُ ﱣ َوُھ َنوُﻛ ِرْﺷُﯾ ﺎﱠﻣَﻋ)
(٢٣ :ﺔﯾﻻا رﺷﺣﻟا ةروﺳ)
“O, kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan Allah’tır. O, mülkün gerçek sahibi, kutsal (her türlü eksiklikten uzak), barış ve esenliğin
kaynağı, güvenlik veren, gözetip koruyan, mutlak güç sahibi, düzeltip ıslah eden ve dilediğini yaptıran ve büyüklükte eşsiz olan
Allah’tır. Allah, onların ortak koştuklarından uzaktır.”
(Haşr Suresi: 23)
( ِنﯾّدﻟا ِم ْوَﯾ ِكِﻟﺎَﻣ)
( :ﺔﯾﻻا ﺔﺣﺗﺎﻔﻟا ةروﺳ٤ )
“(O), din gününün sahibidir.”
(Fatiha Suresi: 4)
Şafi Mezhebi âlimlerine göre, namazın birinci rekâtında “mâliki yevmi’d- din (Din gününün sahibidir)” şeklinde, ikinci rekâtında ise, “meliki
yevmi’d-din (Din gününün meliki, hükümdarıdır)” şeklinde okumak vaciptir. Bu isim başka bir ayette de şu şekilde zikredilmektedir:
( ٍرِدَﺗْﻘﱡﻣ ٍكﯾِﻠَﻣ َدﻧِﻋ ٍقْد ِﺻ ِدَﻌْﻘَﻣ ﻲِﻓ)
(٥٥ :ﺔﯾﻻا رﻣﻘﻟا ةروﺳ)
“Kudret Sahibi Melik’in (hükümdarın) huzurunda, sadıklar makamındadır.”
(Kamer Suresi: 55)
Bu ismin geçtiği dördüncü ayet şöyledir:
( ءﺎَﺷَﺗ نَﻣ ﱡلِذُﺗ َو ءﺎَﺷَﺗ نَﻣ ﱡزِﻌُﺗ َو ءﺎَﺷَﺗ نﱠﻣ ِﻣ َكْﻠُﻣْﻟا ُع ِزﻧَﺗ َو ءﺎَﺷَﺗ نَﻣ َكْﻠُﻣْﻟا ﻲِﺗْؤُﺗ ِكْﻠُﻣْﻟا َكِﻟﺎَﻣ ﱠم ُﮭﱠﻠﻟا ِلُﻗ ٌرﯾِدَﻗ ٍءْﻲَﺷ ِّلُﻛ َﻰَﻠَﻋ َكﱠﻧِإ ُرْﯾَﺧْﻟا َكِدَﯾِﺑ)
(٢٦ :ﺔﯾﻻا نارﻣﻋ لا ةروﺳ)
“De ki: “Ey mülkün sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin. Dilediğinden de mülkü çeker alırsın. Dilediğini aziz edersin,
dilediğini zelil edersin. Hayır, senin elindedir. Şüphesiz sen her şeye hakkıyla gücü yetensin.”
(Al-i İmran Suresi: 26)
Beşinci ayet ise, şu şekildedir:
( َنوُﻌَﺟ ْرُﺗ ِﮫْﯾَﻟِإ َو ٍءْﻲَﺷ ِّلُﻛ ُتوُﻛَﻠَﻣ ِهِدَﯾِﺑ يِذﱠﻟا َنﺎَﺣْﺑُﺳَﻓ)
(٨٣ :ﺔﯾﻻا سﯾ ةروﺳ)
“İşte O, Sübhan’dır. Her şeyin melekûtu (mülkü ve hükümdarlığı) O’nun elindedir. Ve O’na döndürüleceksiniz.”
(Yasin Suresi: 83)
“Melik” İsminin Tanımı
Melik; Her türlü davranış ve fiile gücün yetmesidir. O zaman, Allah Teâlâ’nın bu ismi zatî ve fiilî isimlerindendir. Zatî isim olması açısından manası, her türlü davranış ve fiile gücü yetmek anlamına gelirken, fiilî isim olması açısından, tasarrufta ve davranışta bulunan, manasına gelmektedir.
Bir Kutsi hadiste şöyle buyrulmaktadır:
(( مﮭﯾﻠﻋ مﮭﻛوﻠﻣ بوﻠﻗ تﻟوﺣ ﻲﻧوﻋﺎطأ دﺎﺑﻌﻟا نﺈﻓ ،يدﯾﺑ كوﻠﻣﻟا بوﻠﻗ ،كوﻠﻣﻟا كﻟﺎﻣو ،كوﻠﻣﻟا كﻠﻣ ﺎﻧأ مﻛﺳﻔﻧأ اوﻠﻐﺷﺗ ﻼﻓ ،ﺔﻣﻘﻧﻟاو طﺧﺳﻟﺎﺑ مﮭﯾﻠﻋ مﮭﻛوﻠﻣ بوﻠﻗ تﻟوﺣ ﻲﻧوﺻﻋ ُدﺎﺑﻌﻟا ِنإو ،ﺔﻣﺣرﻟاو ﺔﻓأرﻟﺎﺑ
ﻣﻟا بﺳﺑ مﻛﺣﻼﺻﺑ مﮭﺣﻼﺻ ّنﺈﻓ ،حﻼﺻﻟﺎﺑ مﮭﻟ اوﻋداو ،كوﻠ ))
“Ben hükümdarların hükümdarıyım, onların da sahibiyim, o kralların kalpleri benim elimdedir. Kullarım bana itaat ederlerse, başlarındaki hükümdarların kalplerini, onların lehine çevirir, lütuf ve
merhamet ile doldururum, eğer bana isyan ederlerse, o zaman da hükümdarlarının kalplerini, onların aleyhine çevirir, öfke ve gazap
ile doldururum. Başınızdaki hükümdarlar sebebiyle üzülmeyin,
onların ıslahı için dua edin, zira onların ıslahı sizin ıslahınızla, mümkündür.”
Allah: Meliktir yani hükümdardır, hatta hükümdarların da hükümdarıdır.
Bunun manası, mülk edinilen, sahip olunan her şeyin asıl sahibi Allah Subhanehu ve Teâlâ’dır. Bazı âlimler der ki: Melik, hükmeder, ama sahip olmaz; Malik ise, sahiptir, elde edendir ama hükmedemez. Allah Teâlâ ise, hem Melik, hem de Maliktir. İnsan bazen bir şeye sahip olur ama ondan faydalanamaz, onun üzerinde tasarruf yetkisi olmaz. Bazen de bir şeyden faydalanır, onu kullanmaya yetkisi vardır ama onun sahibi
değildir. Bazen ise, bir şeye sahip olur, ondan faydalanır ve onu kullanır da, fakat sahip olduğu şey tamamen, hayatının sonuna kadar onun değildir. Mesela, bir kişinin dinen de hukuken de sahip olduğu, içinde yaşadığı bir evi vardır, bir gün ev ile alakalı istimlâk yani kamulaştırma kararı çıkar ve sonuçta artık ev, bu kişiye ait olmaktan çıkar. O zaman, Allah Teâlâ Melik ve Maliktir dediğimiz zaman, kastımız şudur; Allah Teâlâ varlığa sahiptir, onun üzerinde tasarruf yetkisi vardır ve bu varlık sonsuza kadar yine O’na aittir. Yani mülkiyet yani sahibiyet derecelerinin en üst makamı, Allah Teâlâ’nın malik oluşudur.
Bedevinin birine sahip olduğu koyunlar kastedilerek “Bunlar kimin?”
diye soruldu. O ise şöyle cevap verdi: “Allah’ındır, şimdilik benim elimdedir”. Nitekim gerçek mümin: Evinin, dükkânının, arabasının, deneyimlerinin, makamının ve diplomasının Allah’a ait olduğunu
düşünür. Mesela; alanında en iyi olan doktor, beyin damarlarından biri tıkandığı zaman, hafızasını kaybeder ve sonu akıl hastalıkları hastanesi olur. O zaman, kimdir mülkün sahibi? Tabi ki yüce Allah’tır.
Görmeni sağlayan bu gözün sahibi kimdir? Allah Teâlâ’dır. Bu kulaklar, bu dil, bu hareket, bu kuvvet ve evet ihtiyaç duyduğun, sahip olduğunu düşündüğün her şey, Allah Azze ve Celle’nin mülküdür, O’na aittir.
Cenab-ı Hak, bunu kullanmana izin verir. Ey filanca kişi, bu yığınla şey kimindir? Allah’ındır, ama benim elimdedir. Evin Allah’ındır, ama sen de emanettir, dükkânın, itibarın, aklın, zekân, bunların hepsi Allah’a aittir ama sana emanettir.
Şimdi, “Filanca meliktir, yani bir nesneye veya bir mala sahiptir”
dediğimiz zaman, gerçeği de kastediyor olabiliriz, mecazen de bu sahibiyeti o kişiye yüklemiş olabiliriz. Burada âlimler der ki: Allah’tan başka hiçbir varlığın bir şeye gerçek manada sahip olması mümkün değildir, yani mülkiyet vasfı sadece Allah’a aittir. O kişi ise yalnızca mecazi manada malının sahibidir. Çünkü melik, zatında ve sıfatlarında yaratılmış olan hiçbir şeye ihtiyaç duymaz. Peki, melik diye
vasıflandırdığımız bir insan, diğer varlıklara ihtiyaç duyar mı? Yemez mi, içmez mi, nefes almaz mı, uykuya ihtiyaç duymaz mı, korkmaz mı,
üzülmez mi, çokça yardımcısı olsun istemez mi? Ama insan, zatında ve
sıfatlarında her zaman bir başkasına ihtiyaç duyar. Dolayısıyla gerçek manada Melik olamaz. Gerçek Melik ancak Allah’tır. O halde birini Melik, sahip diye vasıflandırdığımız zaman kastımız mecazi manadır.
Gerçek manada Melik, zatında ve sıfatlarında hiçbir varlığa ihtiyaç duymaz, tüm varlıklar O’na muhtaçtır. Hiçbir şey O’ndan müstağni kalamaz. O, zatında, varlığında, sıfatlarında Melik’tir, hiçbir şeye de muhtaç değildir, her şey O’na muhtaçtır. İşte bu ince özellik Allah’tan başkası için kullanılamaz. Dolayısıyla gerçek Melik Allah’tır. Kendisini bir evin, dükkânın, ticaretin veya şirketin Meliki yani sahibi olarak niteleyen kişi, mecazi manada bir mülkiyeti kastetmektedir. Yerini ve büyüklüğünü iyi bil, zira Allah Teâlâ bir kuluna merhamet ederse, o kul haddini bilir ve orada durur, sınırı aşmaz.
Allah Subhanehu ve Teâlâ Maliktir ve mülkiyetini devredendir. Sana bir mülkü devredemeyen kişi zaten Melik olamaz. Bu isme sahip olan varlık aynı zamanda Malik ve Mümellik (Mülkiyetini devreden) isimlerini de taşımaktadır. Bunun delili ise, şu ayettedir:
( ءﺎَﺷَﺗ نَﻣ ﱡلِذُﺗ َو ءﺎَﺷَﺗ نَﻣ ﱡزِﻌُﺗ َو ءﺎَﺷَﺗ نﱠﻣ ِﻣ َكْﻠُﻣْﻟا ُع ِزﻧَﺗ َو ءﺎَﺷَﺗ نَﻣ َكْﻠُﻣْﻟا ﻲِﺗْؤُﺗ ِكْﻠُﻣْﻟا َكِﻟﺎَﻣ ﱠمُﮭﱠﻠﻟا ِلُﻗ ٌرﯾِدَﻗ ٍءْﻲَﺷ ِّلُﻛ َﻰَﻠَﻋ َكﱠﻧِإ ُرْﯾَﺧْﻟا َكِدَﯾِﺑ)
(٢٦ :ﺔﯾﻻا نارﻣﻋ لا ةروﺳ)
“De ki: “Ey mülkün sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin. Dilediğinden de mülkü çeker alırsın. Dilediğini aziz edersin,
dilediğini zelil edersin. Hayır, senin elindedir. Şüphesiz sen her şeye hakkıyla gücü yetensin.”
(Al-i İmran Suresi: 26)
Gerçek Melik, mülkü dilediğine veren, dilediğinden ise çekip alandır.
Kendini kurtaramayan kişi, kendine bile sahip değildir. Zira Allah Tela şöyle buyurur:
( ﺎَﯾُﻧﱡدﻟا ﻲِﻓ ﻲِّﯾِﻟ َو َتﻧَأ ِض ْرَﻷا َو ِتا َوﺎَﻣﱠﺳﻟا َر ِطﺎَﻓ ِثﯾِدﺎَﺣَﻷا ِلﯾِوْﺄَﺗ نِﻣ ﻲِﻧَﺗْﻣﱠﻠَﻋ َو ِكْﻠُﻣْﻟا َنِﻣ ﻲِﻧَﺗْﯾَﺗآ ْدَﻗ ِ ّب َر َنﯾ ِﺣِﻟﺎﱠﺻﻟﺎِﺑ ﻲِﻧْﻘ ِﺣْﻟَأ َو ﺎًﻣِﻠْﺳُﻣ ﻲِﻧﱠﻓ َوَﺗ ِة َر ِﺧﻵا َو)
(١٠١ :ﺔﯾﻻا فﺳوﯾ ةروﺳ)
“Rabbim! Gerçekten bana mülk verdin ve bana sözlerin yorumunu öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratan! Dünyada ve ahirette sen benim
velimsin. Benim canımı Müslüman olarak al ve beni iyiler arasına kat.”
(Yusuf Suresi: 101)
Bu ayet çok ince bir manaya sahiptir: Yusuf (a.s.), Allah Teâlâ’nın kendisine mülk verdiği bir peygamber olarak nitelenir. Peki, bu mülk nasıldır? Sanırım zannettiniz ki, O, yeryüzünün hazinelerine sahipti.
Fakat tefsir âlimlerinin çoğu der ki: Hayır, Allah O’na gerçek mülkü verdi.
Bu mülk, Allah Teâlâ’nın dilediğine verdiği geçici bir mülktü, onunla övünülecek bir üstünlük değildi. Peki, gerçek mülk nedir? Gerçek mülk, nefsine sahip olmaktır. Şöyle ki, güzellik ve makam sahibi bir kadının O’nu davet etmesine karşın, Allah Teâlâ Yusuf (a.s.)’ı korumuştur. O kadın ‘yanıma gel’ dediğinde Yusuf (a.s.), ‘bundan Allah’a sığınırım’
demiştir. Tefsir âlimleri şöyle diyorlar: İşte gerçek mülk budur, bu mülk geçici değildir, ebediyen kişiyi mutlu eder, nefsine sahip olmak ve onu kimseye vermemektir. hevan ve hevesinin sana uyması, senin ona uymamandır. Arzuların sana uyduğu zaman, sen onu yönetirsen Melik olabilirsin, yine nefsine hâkim olabildiğin, nefsinin dizginlerini eline alabildiğin, şehvetlerine sahip çıkabildiğin, nefsini hayırlı ve seni mutlu edecek olan yola yönlendirebildiğin zaman Melik vasfına erişebilirsin.
Ama nefsin seni, dalalete, şehvetlere, günahlara ve hatalara doğru götürebiliyorsa, o zaman melik değil ancak Memlük yani yönetilen (yani nefsin tarafından yönetilen) bir varlık olursun. O zaman aklın seni
yönetiyorsa Melik, hevan seni yönetiyorsa Memlük olursun. Yöneten ve yönetilen olmak arasında ne kadar da büyük bir fark var!
Geçtiğimiz asırda, İkinci Dünya Savaşında ezici bir zafer kazanan Avrupalı büyük bir liderin söylediği sözü unutamam: “Dünyaya hâkim olduk ama nefislerimize hâkim olamıyoruz. Biz, nefislerimiz karşısında hep zayıfız.” Büyük bir şahsiyet, bir kadın kendisine kötü niyetle
yaklaştığı zaman, onun fitnesi karşısında yenilir, teslim olur. O zaman, memlük olur. Dünyadaki her varlığın iki yok edici zayıf noktası vardır:
Mal ve kadın. Yani kişi çok şeye sahiptir ve geniş bilgisi vardır, değişik güçlere sahiptir ama bir kadın, bir de dinar ve dirhem yani mal, ona sahip olur. O zaman da işte memlük olur. Bunun için Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
((مھردﻟا ُدﺑَﻋ و رﺎﻧﯾِدﻟا ُدْﺑَﻋ َسِﻌَﺗ :مﻠﺳ و ِﮫﯾَﻠَﻋ ﷲ ﻲﻠَﺻ ﷲ لوﺳر لﺎﻗ :لﺎﻗ ةرﯾرﺧ ﻲﺑا نﻋ...))
(ﺔﺟﺎﻣ نﺑا نﻧﺳ)
“Ebu Hureyre, Rasulullah (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu rivayet ediyor: “Dinar ve dirheme kul olanlar ne kadar da bedbahttırlar…”
(İbn Mace-Sünen)
Memlük yani kendisine sahip olunan kişi, malın hizmetindedir, malı ona hizmet etmez. Aslında mal senin hâkimiyetindedir ama sen onun emrine girdiğinde, ona kul olursun.
(ﺔﺻﯾﻣﺧﻟا دﺑﻋ سﻌﺗ نطﺑﻟا دﺑﻋ سﻌﺗ جرﻔﻟا دﺑﻋ سﻌﺗ.))
“Cinsel organına, karnına ve açlığına kul olan kimse ne kadar bedbahttır.)
O zaman memlük olursun. O zaman şu ayeti okumalı ve söylemelisin:
( ِكْﻠُﻣﻟا َن ِﻣ ﻲِﻧَﺗْﯾَﺗآ ْدَﻗ ِ ّب َر)
“Rabbim, gerçekten bana mülk verdin”
Gerçek Mülk, nefsine sahip olman, ona esir olmaman, hevanı
yönetmendir, onun seni yönetmemesidir, şehvetlerine sahip çıkman, nerde olursan ol, hak ile beraber olmandır, Allah Teâlâ’nın kitabını koruman, başkalarına acı da olsa hak olanı itiraf etmendir. İşte asıl kahramanlık budur. Müfessirlerin çoğu şu ayette işaret etmektedir:
( ﺎَﯾُﻧﱡدﻟا ﻲِﻓ ﻲِّﯾِﻟ َو َتﻧَأ ِض ْرَﻷا َو ِتا َوﺎَﻣﱠﺳﻟا َرِطﺎَﻓ ِثﯾِدﺎَﺣَﻷا ِلﯾِوْﺄَﺗ نِﻣ ﻲِﻧَﺗْﻣﱠﻠَﻋ َو ِكْﻠُﻣْﻟا َنِﻣ ﻲِﻧَﺗْﯾَﺗآ ْدَﻗ ِ ّب َر َنﯾ ِﺣِﻟﺎﱠﺻﻟﺎِﺑ ﻲِﻧْﻘ ِﺣْﻟَأ َو ﺎًﻣِﻠْﺳُﻣ ﻲِﻧﱠﻓ َوَﺗ ِة َر ِﺧﻵا َو)
(١٠١ :ﺔﯾﻻا فﺳوﯾ ةروﺳ)
“Rabbim! Gerçekten bana mülk verdin ve bana sözlerin yorumunu öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratan! Dünyada ve ahirette sen benim
velimsin. Benim canımı Müslüman olarak al ve beni iyiler arasına kat.”
(Yusuf Suresi: 101)
Bazıları şöyle der: Melik, kulların kalplerine sahip olan ve onları tedirgin edendir. Geçek şu ki, insan Allah’ı bildiğinden, Allah’ı tanımaya
başladığından beri, aşkın girdabına girmiş, onunla meşgul olmuş, önemsiz olduktan sonra yücelmiştir. Yani mümin endişelidir, ta ki Allah kalbinden bu endişeyi söküp atana kadar. Hep Allah’ın kendisinden razı olup olmadığını, amelinin O’nun rızasına uygun olup olmadığını,
amelinin samimi mi yoksa boş mu olduğunu düşünür. Der ki, “Acaba ondan başkasından bir şey umuyor muyum?”
Melik olan Allah ariflerin kalplerini yakar, Melik, dilediğinde mülk veren, dilediğinde de alandır:
( ٌدﯾِدَﺷَﻟ َكِّﺑ َر َشْطَﺑ ﱠنِإ)
(١٢ :ﺔﯾﻻا جورﺑﻟا ةروﺳ)
“Şüphesiz, Rabbinin yakalaması çok çetindir.”
(Buruç Suresi: 12)
Verdiğinde, dehşete düşürür, sorumluluk verdiğinde, teftiş eder. Bize seneler önce bol yağmurlar verdi, onunla hayrete düştük ki bu yağmurlar geçtiğimiz senelerde yetmiş kat fazla buğday üretmemize sebep oldu.
Yağmurlar kesildiği zaman, yeryüzündeki hangi varlık yağmurun
yağması ile ilgili bir karar çıkarabilir! Bütün milletler toplansa, meclisler bir araya gelse, tüm yönetimler çaba harcasa da böyle bir şeyi
gerçekleştirmeleri mümkün değildir. Yağmur yağmadığı zaman ise ekinler yok olur, arkasından benzer varlıklar, arkasından da insan yok olur.
Bizler küçük kullarız, Çünkü göklerin suyuna, yağmuruna muhtacız:
( ٍنﯾِﻌﱠﻣ ءﺎَﻣِﺑ مُﻛﯾِﺗْﺄَﯾ نَﻣَﻓ ا ًر ْوَﻏ ْمُﻛُؤﺎَﻣ َﺢَﺑْﺻ َأ ْنِإ ْمُﺗْﯾَأ َرَأ ْل)
(٣٠ :ﺔﯾﻻا كﻠﻣﻟا ةروﺳ)
“De ki: “Söyleyin bakalım: Suyunuz çekiliverse, size kim temiz bir akarsu getirir?”
(Mülk Suresi: 30)
Tabi ki de Allah Azze ve Celle. Melik, dilediğinde verir, dilediğinde de söker alır. Hak olan Melik’e, muhalifleri karşı gelemez, gerçek manada düşmanlık edemez, muhalefet olamaz, eleştiremez, hiçbir eleştiri yapan kişi, onu engelleyemez. Her şey onun takdirinde, tek elindedir. Onun emirleri ve hükümleri reddedilmez. Melik, gökcisimlerinin hükmü ile döndüğü varlıktır.
Allah Teâlâ bir ayette mülkiyet yani bir şeye sahip olabilme ile ilgili beş madde zikretmiştir:
( ءﺎَﺷَﺗ نَﻣ ﱡلِذُﺗ َو ءﺎَﺷَﺗ نَﻣ ﱡزِﻌُﺗ َو ءﺎَﺷَﺗ نﱠﻣ ِﻣ َكْﻠُﻣْﻟا ُع ِزﻧَﺗ َو ءﺎَﺷَﺗ نَﻣ َكْﻠُﻣْﻟا ﻲِﺗْؤُﺗ ِكْﻠُﻣْﻟا َكِﻟﺎَﻣ ﱠمُﮭﱠﻠﻟا ِلُﻗ ٌرﯾِدَﻗ ٍءْﻲَﺷ ِّلُﻛ َﻰَﻠَﻋ َكﱠﻧِإ ُرْﯾَﺧْﻟا َكِدَﯾِﺑ)
(٢٦ :ﺔﯾﻻا نارﻣﻋ لا ةروﺳ)
“De ki: “Ey mülkün sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin. Dilediğinden de mülkü çeker alırsın. Dilediğini aziz edersin,
dilediğini zelil edersin. Hayır, senin elindedir. Şüphesiz sen her şeye hakkıyla gücü yetensin.”
(Al-i İmran Suresi: 26)
Âlimler buradaki mülk kavramını, dünya mülkü olarak tefsir ettikleri gibi, ahiret mülkü olarak da tefsir etmişlerdir. Eğer müminsen, doğru yolda ilerlemekteysen, sadıksan, ihlâslıysan ve iyi amellerde bulunuyorsan Melik vasfına sahipsindir. Fakat malın ve çocukların fayda vermediği o ahiret gününün mülkü, ancak Allah Teala’nın verdiği selim bir kalptir.
İmam Ali (r.a.) şöyle söylemiştir: “Zenginlik ve fikirlik Allah Teala’nın sunduğu kadardır.” Zira Allah Teala da şöyle buyurmuştur:
( ُءﺎَﺷَﺗ ْنَﻣ َكْﻠُﻣﻟا ﻲِﺗؤُﺗ)
“Mülkü dilediğine verirsin”
Fakat kimi dilersin? O zaman da Cenab-ı Hak şöyle buyurur:
( ٍمﯾِﻘ َﺗْﺳُﻣ ٍطا َر ِﺻ ﻲﻟا ُءﺎَﺷَﯾ ْنَﻣ يِدْﮭَﯾ ُﷲ َو)
“Allah dilediği kimseyi doğru yola iletir.”
Dilediğini doğru yola iletirsin ne demektir? Yani, Allah Teâlâ hidayet isteyeni doğru yola iletir.
“Dilediğini de yoldan saptırır.”
Kim dalaleti, yoldan sapmayı istiyorsa, Allah Teâlâ onu yoldan çıkarır.
Zira hidayet ve dalaletin aslı, karşılık manasındadır, tercihe dayalı bir hidayet veya dalalet vermesi meselesidir. Nitekim Cenab-ı Hak
buyuruyor ki:
( ُ ﱠ َغاَزَأ اوُﻏاَز ﺎﱠﻣَﻠَﻓ ۖ ْمُﻛْﯾَﻟِإ ِﱠ ُلوُﺳ َر ﻲِّﻧَأ َنوُﻣَﻠْﻌَﺗ ْدَﻗ َو ﻲِﻧَﻧوُذ ْؤُﺗ َمِﻟ ِم ْوَﻗ ﺎَﯾ ِﮫِﻣ ْوَﻘِﻟ ٰﻰَﺳوُﻣ َلﺎَﻗ ْذِإ َو َنﯾِﻘِﺳﺎَﻔْﻟا َم ْوَﻘْﻟا يِدْﮭَﯾ َﻻ ُ ﱠ َو ۚ ْمُﮭَﺑوُﻠُﻗ)
( :ﺔﯾﻻا فﺻﻟا ةروﺳ٥ )
“Bir zaman Musa kavmine: Ey kavmim! Benim, Allah´ın size gönderdiği elçisi olduğumu bildiğiniz halde niçin beni
incitiyorsunuz? demişti. Onlar yoldan sapınca, Allah da kalplerini saptırmıştı. Allah, fâsıklar topluluğunu doğru yola iletmez.”
(Saf Suresi: 5)
( ُءﺎَﺷَﺗ ْنَﻣ َكْﻠُﻣﻟا ﻲِﺗؤُﺗ)
“Mülkü dilediğine verirsin.”
Allah Teala hidayeti isteyene verir, mülkü de dilediğinden çeker alır:
Çünkü o dini terk etmiş, Allah’ın rahmetine, büyük vadine yüz çevirmiş,
dünyayı, arzularını istemiştir, insan eğlenceye, arzularına, eğlence mekanlarına, günahlara ve kendisini mahvedecek işlere yönelmiştir.
Dünya mülkü ile ilgili de; Allah onu isteyene de istemeyene de verir, fakat ahiret mülkünü sadece isteyene verecektir.
İkinci mana: Dünya mülkü ile ilgili Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur:
( ُﻊﯾ ِرَﺳ َكﱠﺑ َر ﱠن ِإ ۗ ْمُﻛﺎَﺗآ ﺎَﻣ ﻲِﻓ ْمُﻛ َوُﻠْﺑَﯾِﻟ ٍتﺎَﺟ َرَد ٍضْﻌَﺑ َق ْوَﻓ ْمُﻛَﺿْﻌَﺑ َﻊَﻓ َر َو ِض ْرَ ْﻷا َفِﺋ َﻼَﺧ ْمُﻛَﻠَﻌَﺟ يِذﱠﻟا َوُھ َو ٌمﯾ ِﺣ َر ٌروُﻔَﻐَﻟ ُﮫﱠﻧِإ َو ِبﺎَﻘِﻌْﻟا)
(١٦٥ :ﺔﯾﻻا مﺎﻌﻧﻻا ةروﺳ)
“O, sizi yeryüzünde halifeler (oraya hâkim kimseler) yapan, size verdiği nimetler konusunda sizi sınamak için bazınızı bazınıza
derece derece üstün kılandır. Şüphesiz Rabbin, cezası çabuk olandır. Şüphe yok ki O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”
(Enam Suresi: 165)
Bu evi sana kim verdi? Allah Teâlâ tabi ki. Bu ev kimindir? Filanca kişinindir. Onu nasıl sattı? İşleri konusunda sıkıntı yaşadı ve sattı. Bu eve onu kim hâkim kıldı, kim emanet olarak verdi? Tabi ki Allah Celle Celaluhu. Peki, bu işi sana kim nasip etti? Onu da Allah Teâlâ nasip etti.
Falanca kişi neden işinden atıldı? Allah Teâlâ’nın hikmeti ve belirlediği kader böyleydi. O zaman başka bir mana da şöyle oluyor: ‘Dilediğine mülkü verirsin’, dünyevi manadadır. Zira Allah Teâlâ ayette şöyle buyuruyor:
(ض ْرَ ْﻷا َفِﺋ َﻼَﺧ ْمُﻛَﻠَﻌَﺟ يِذﱠﻟا َوُھ َو)
“O, sizi yeryüzünde halifeler (oraya hâkim kimseler) yapandır) Buradaki hikmeti nedir? Neden filancaya mülk verir de, filanca kişiye vermez? Filancaya mülk verir de, diğerinden neden çekip alır? Niçin birini yüceltirken, diğerini düşürür? Cevap şudur:
( ًﻼَﻣَﻋ ُنَﺳﺣأ مُﻛﱡﯾأ مُﻛ َوُﻠْﺑَﯾِﻟ)
“ Hanginizin amelinin daha güzel olduğunu görmek için”
Allah seni fakirlik ve zenginlikle, sağlık ve hastalıkla, zayıflık ve kuvvetle imtihan eder. Eğer kul isyankâr ise ona olan cevap şudur:
( ِبﺎَﻘِﻌﻟا ُﻊﯾ ِرَﺳ َكﱠﺑ َر ﱠنإ)
“Muhakkak ki rabbin, süratle cezalandırandır.”
Eğer itaatkârsa da şöyle bir cevap verilir:
(ىَدَﺗْھا ﱠمُﺛ ﺎًﺣِﻟﺎَﺻ َلِﻣَﻋ َو َنَﻣآ َو َبﺎَﺗ نَﻣِّﻟ ٌرﺎﱠﻔَﻐَﻟ ﻲِّﻧِإ َو)
(٨٢ :ﺔﯾﻻا ﮫط ةروﺳ)
“Şüphe yok ki ben, tövbe edip inanan ve salih ameller işleyen, sonra da doğru yol üzere devam eden kimse için son derece
affediciyim.”
(Taha Suresi: 82)
O zaman, sizi yeryüzünün halifeleri kıldı, size dünyada imtihan vesilesi olarak birçok şans verdi. Ahirette de bu seçimlerinizin karşılığını
dağıtacaktır. O, mülkün sahibidir: İster ahiret mülkünü versin, ister dünya mülkünü, ister ikisini birden kullarına versin, o her zaman bu mülkün asıl sahibidir:
Dünya ve din bir arada, imanla geçirildiğinde ne güzeldir Küfür ve kişinin iflas etmesi ise ne kötüdür.
(ءﺎﺷﺗ نﻣ لذﺗ و ءﺎﺷﺗ نﻣ زﻌﺗ و)
“Dilediğini yüceltir, dilediğini de zelil eder, alçaltırsın”
İzzet ve zelil olma konusuna girdik. Burada ince bir nokta vardır: Allah Teala sana izzet verir, yüceltirse, düşmanlarını senin emrine verir. Eğer zelil olmanı, alçalmanı isterse de, sana en yakın insanların gözünde bile seni alçaltır.
(م ِرﻛُﻣ نﻣ ﮫﻟ ﺎﻣﻓ ﷲ نﮭُﯾ ْنَﻣ و)
“Allah kimi alçaltırsa, artık ona saygınlık kazandıracak kimse yoktur.”
Tüm izzetini Allah’a tahsis et, zira o bunu lütfetmiş, sabit kılmıştır.
Ölmüş biri ile iftihar edersen bil ki, izzetin de ölmüştür
O zaman, Allah Teala’nın Melik olma özelliği, içinde yüceltmeye ve alçaltmaya kadir olmayı da barındırır, öyleyse aziz olan Allah ile beraber ol!
Emrimize uy, senin için gizlediklerimizi ortaya çıkaralım, şüphesiz, bizi sevenlere rızayı lütfettik
Bizim korumamıza sığın ki, seni yaratılanların şerrinden koruyalım.
(رْﯾَﺧﻟا َكِدَﯾِﺑ)
“Hayır senin elindedir (senin kudretindedir)”
O zaman zelil olma yani alçaklık hayırdır, zira mülkün dağıtılması hayırdır. Ama insan nazarında şer olarak adlandırılır.
( ِرﺎَﮭﱠﻧْﻟا ﻲِﻓ َلْﯾﱠﻠﻟا ُﺞِﻟوُﺗ)
“Geceyi gündüze sokarsın.”
Evrenin yönetilmesi, yürütülmesi, dünyanın güneşin etrafında elips şeklinde belirli bir yörüngede dönmesi, bunların hepsini kim yapıyor?
Evrende olan cisimlerini yörüngelerinden çıktıkları zaman aynı yörüngede döndürmeye devam edecek bir güç var mıdır? Bu
yörüngeden çıktıkları zaman işleri biter ve diğer gezegenlere doğru çekilmeye başlarlar.!!
( ﺎًﻣﯾِﻠَﺣ َنﺎَﻛ ُﮫﱠﻧ ِإ ِهِدْﻌَﺑ نِّﻣ ٍدَﺣَأ ْنِﻣ ﺎَﻣُﮭَﻛَﺳْﻣَأ ْنِإ ﺎَﺗَﻟا َز نِﺋَﻟ َو َﻻوُزَﺗ نَأ َض ْرَ ْﻷا َو ِتا َوﺎَﻣﱠﺳﻟا ُكِﺳْﻣُﯾ َ ﱠ ﱠنِإ ا ًروُﻔَﻏ)
(٤١ :ﺔﯾﻻا رطﺎﻓ ةروﺳ)
“Şüphesiz Allah, gökleri ve yeri, yok olup gitmesinler diye (kurduğu düzende) tutuyor. Andolsun, eğer onlar (yörüngelerinden sapıp)
yok olur giderlerse, O’ndan başka hiç kimse onları tutamaz.
Şüphesiz O, halimdir (hemen cezalandırmaz, mühlet verir), çok bağışlayandır.”
(Fatır Suresi: 41)
Allah onları yörüngelerinde tutar. Bir tren raydan çıktığında, annesini emen bir çocuğun, küçük bir karıncanın veya sineğin onu tekrar rayına oturtması mümkün müdür?
( ِهِدْﻌَﺑ ن ِّﻣ ٍدَﺣَأ ْن ِﻣ ﺎَﻣُﮭَﻛَﺳْﻣَأ ْنِإ ﺎَﺗَﻟا َز نِﺋَﻟ َو)
“Andolsun, eğer onlar (yörüngelerinden sapıp) yok olur giderlerse, O’ndan başka hiç kimse onları tutamaz.”
Yeryüzünü saniyede 30 km kim yürütebilir? Onu saatte kim 1600 km hızda döndürebilir? Kim onu bu büyüklükte yaratabilir ve güneşe belirli mesafede tutabilir? İşte bunları, Melik ismi ile yapan Allah’tır.
( ُق ُز ْرَﺗ َو ِّﻲَﺣْﻟا َنِﻣ َتﱠﯾَﻣَﻟا ُج ِرْﺧُﺗ َو ِتِّﯾَﻣْﻟا َنِﻣ ﱠﻲَﺣْﻟا ُج ِرْﺧُﺗ َو ِلْﯾﱠﻠﻟا ﻲِﻓ َرﺎَﮭﱠﻧﻟا ُﺞِﻟوُﺗ َو ِرﺎَﮭﱠﻧْﻟا ﻲِﻓ َلْﯾﱠﻠﻟا ُﺞِﻟوُﺗ ِﺣ ِرْﯾَﻐِﺑ ءﺎَﺷَﺗ نَﻣ
ٍبﺎَﺳ )
(٢٧ :ﺔﯾﻻا نارﻣﻋ لآ ةروﺳ)
“Geceyi gündüze sokarsın, gündüzü geceye sokarsın. Ölüden diriyi çıkarırsın, diriden ölüyü çıkarırsın. Dilediğine de hesapsız rızık
verirsin.”
(Al-i İmran Suresi: 27)
Bitkilerin, insanların ortaya çıkışı, doğumu, hayvanların ve bitkilerin çoğalması.
( ِتِّﯾَﻣْﻟا َنِﻣ ﱠﻲَﺣْﻟا ُج ِرْﺧُﺗ)
“Ölüden diriyi çıkarırsın.”
Bir zeytin tohumu sana odun parçası olarak görünüyor ama onun içinde bir ağaç gizlidir. İşte hayatın şekli, hayatın devri böyledir. Kışın kupkuru bir odun gibi olan ağaç, bahar gediğinde yemyeşil oluveriyor.
Bir seferinde Hz. Ömer, Hz. Amr b. As’tan Mısırı tarif etmesini istedi ki Amr b. As güzel hitabeti olan biriydi. Şöyle dedi: Ey Müminlerin Emiri, Mısırın yürüme mesafesi ile uzunluğu bir aylık, genişliği ise on günlük bir mesafedir. Ortasından gündüz ve gece yolculukları mübarek olan bir nehir geçmektedir. Müminlerin Emiri, orası simsiyah manzara (toprağı siyahtır ve bereketlidir), beyaz inci (Nil nehrinin etrafı) ve yeşil süstür.
Dilediğini yapmaya kadir olan Allah Teala bu mekanı bereketli kılmıştır.
Mısır kışın başka, Nil nehri taştığında başka, yazın ve bahar aylarında başka güzeldir.
O zaman mülkün manası, günlerin ardı ardına gelmesi, dirinin ölüden, ölünün de diriden çıkmasıdır. Ölünün diriden, dirinin de ölüden çıkması ayetinin manalarından biri de, kafir birinin mümin, mümin bir kimsenin de kafir çocuğunun olmasıdır:
( ُﮫﱠﻧِإ ُحو ُﻧ ﺎَﯾ َلﺎَﻗ - َنﯾ ِﻣِﻛﺎَﺣْﻟا ُمَﻛ ْﺣَأ َتﻧَأ َو ﱡﻖَﺣْﻟا َكَدْﻋ َو ﱠنِإ َو ﻲِﻠْھَأ ْنِﻣ ﻲِﻧُﺑا ﱠنِإ ِ ّب َر َلﺎَﻘَﻓ ُﮫﱠﺑﱠر ٌحوُﻧ ىَدﺎَﻧ َو ِﻣ َنوُﻛَﺗ نَأ َكُظِﻋَأ ﻲِّﻧِإ ٌمْﻠِﻋ ِﮫِﺑ َكَﻟ َسْﯾَﻟ ﺎَﻣ ِنْﻟَﺄْﺳَﺗ َﻼَﻓ ٍﺢِﻟﺎَﺻ ُرْﯾَﻏ ٌلَﻣَﻋ ُﮫﱠﻧِإ َكِﻠْھَأ ْنِﻣ َسْﯾَﻟ
َنﯾِﻠِھﺎَﺟْﻟا َن )
(٤٦-٤٥ :ﺔﯾﻻا دوھ ةروﺳ)
“Nuh, Rabbine seslenip şöyle dedi: “Rabbim! Şüphesiz oğlum da ailemdendir. Senin vaadin elbette gerçektir. Sen de hükmedenlerin
en iyi hükmedenisin. Allah, “Ey Nûh! O, asla senin ailenden değildir. Onun yaptığı, iyi olmayan bir iştir. O hâlde, hakkında hiçbir
bilgin olmayan şeyi benden isteme. Ben, sana cahillerden olmamanı öğütlerim” dedi.”
(Hud Suresi: 45-46)
Mülkiyet ile alakalı başka bir madde:
(بﺎَﺳ ِﺣ ِرْﯾَﻐِﺑ ُءﺎَﺷَﺗ نَﻣ ُقُزرَﺗ و)
“Dilediğine hesapsızca rızık verirsin”
Allah Teâlâ bazen güçsüz bir kişiye rızık verir, bazen de güçlü ve zeki bir insanı fakirleştirir. Bu yüzden ticaretle uğraşan kişiler ‘Allah katında zeki tüccar yoktur’ derler. Müminlerin kâfirlere bedduası şöyledir:
“Allahım onları, tedbirlerinde yok et.” Kafir, tedbir alır ama kendini yok eder.
Burada bir soru karşımıza çıkar: Kul bir malın kendisine verilmesi ile o mala sahip olabilir mi? Eğer bir kişi sana bir malı devretse, sen o malın sahibi olur musun? Bu düşünceyi nasıl tartışırız? ‘Bu evin sahibi, bu aracın sahibi, yirmi dört ayar tam otomatik makine senindir.’ Bu sözler bizim sözlerimizdir ve bunlarda büyük bir yanlış yoktur. Âlimler derler ki:
En doğrusu, insan sahip olamaz demektir! Neden? Çünkü bir başka şeyi kullanma özgürlüğü, kendi varlığını müstakil olarak kullanabilmenin bir parçasıdır. Kul elbette kendisi ile alakalı tam bir özgürlüğe sahip değildir.
Dolayısıyla başka bir şeyi kullanmaya nasıl kadir olabilir. Bu yüzden Rabbimiz önce Rasulullah (s.a.v.)’e, sonra da tüm kullarına hitaben şöyle buyurmaktadır:
( َﻲِﻧﱠﺳَﻣ ﺎَﻣ َو ِرْﯾَﺧْﻟا َن ِﻣ ُت ْرَﺛْﻛَﺗْﺳَﻻ َبْﯾَﻐْﻟا ُمَﻠْﻋَأ ُتﻧُﻛ ْوَﻟ َو ُ ّ ءﺎَﺷ ﺎَﻣ ﱠﻻِإ ارَﺿ َﻻ َو ﺎًﻌْﻔَﻧ ﻲِﺳْﻔَﻧِﻟ ُكِﻠْﻣَأ ﱠﻻ لُﻗ َنوُﻧ ِﻣ ْؤُﯾ ٍم ْوَﻘِّﻟ ٌرﯾِﺷَﺑ َو ٌرﯾِذَﻧ ﱠﻻِإ ْﺎَﻧَأ ْنِإ ُءوﱡﺳﻟا)
(١٨٨ :ﺔﯾﻻا فارﻋﻻا ةروﺳ)
“De ki: “Allah dilemedikçe ben kendime bir zarar verme ve bir fayda sağlama gücüne sahip değilim. Eğer ben gaybı biliyor olsaydım, daha çok hayır elde etmek isterdim ve bana kötülük dokunmazdı.
Ben inanan bir kavim için sadece bir uyarıcı ve bir müjdeciyim.”
(Araf Suresi: 188)
Eğer peygamberin kendisine bir fayda veya zarar verme gücüne sahip değilse, diğerleri sahip olabilir mi? Cevap, Tabi ki hayır. Daha doğrusu, eğer oğluma hidayet vermekten acizsem! Senin oğluna hidayet verebilir miyim? İmkânsız! Öyleyse kesin ve sabit olan şudur ki, Allah
Subhanehu, gerçek Melik’tir, her şeyin asıl sahibidir. İnsanın bir şeye sahip olması ise mecazi bir mülkiyettir. Mesela, Dışişleri Bakanlığında çalışan bir memur şöyle dese: “Filanca kişiyi büyük elçi olarak atadık” Bu söz mecazi bir sözdür. Zira onu tayin eden, o memur değil, bakandır.
Aslında hakikat de şudur: Bu kişiye, o makamı veren, yine Allah Teala’dır.
Mesela, bir köle ne zaman seferi (yolcu) olur? Efendisi seferi olduğu zaman. Peki, ne zaman mukim (yolcu olmama durumu) olur? Yine efendisi mukim olduğu zaman. Bu kölenin, efendisinden ayrı olarak hareket etme özgürlüğü var mıdır? Hayır. O zaman, bir eve sahip olduğuna dair, evraklara sahipsen, o evin Allah Teala’ya ait olduğunu hissetmen gerekir. Çünkü beklenmedik bir anda onu satabilirsin.
Vücudunda bir hastalık belirse ve sana “bu ameliyatın maliyeti, 800000 lira, artı yolculuk ve konaklama ücreti ve bunu döviz ile ödeyeceksin.”
deseler, neticede o ev senin ameliyat paran olacak ve sen onu
satacaksın. Çünkü asıl mülkün sahibi Allah’tır. Diğer taraftan mesela tüm masraf 100000 lira tutsa, kalp kapakçığı 500000 liraya mal olsa, bu
ameliyat için, sahip olduğun her şeyi feda etmen gerekebilir. Yani insan, Allah afiyet ve selamet verdiği sürece zengindir, gerçek manada zengin olan ise Allah’tır. Bu konuda çok önemli bir nokta vardır. Ona gelmeden önce Cenab-ı Hak buyuruyor ki:
( ا ًرْﮭَﺟ َو ارِﺳ ُﮫْﻧِﻣ ُﻖِﻔﻧُﯾ َوُﮭَﻓ ﺎًﻧَﺳَﺣ ﺎًﻗ ْز ِر ﺎﱠﻧ ِﻣ ُهﺎَﻧْﻗ َزﱠر نَﻣ َو ٍءْﻲَﺷ ﻰَﻠَﻋ ُرِدْﻘَﯾ ﱠﻻ ﺎًﻛوُﻠْﻣﱠﻣ اًدْﺑَﻋ ًﻼَﺛَﻣ ُ ّ َب َرَﺿ ُوَﺗْﺳَﯾ ْلَھ
َنوُﻣَﻠْﻌَﯾ َﻻ ْمُھ ُرَﺛْﻛَأ ْلَﺑ ِ ّ ِ ُدْﻣَﺣْﻟا َنو )
(٧٥ :ﺔﯾﻻا لﺣﻧﻟا ةروﺳ)
“Allah, hiçbir şeye gücü yetmeyen ve başkasının malı olan bir köle ile, kendisine verdiğimiz güzel rızıktan gizli ve açık olarak Allah
yolunda harcayan kimseyi misal verir. Bunlar hiç eşit olur mu?
Hamd Allah’a mahsustur, fakat onların çoğu bilmezler.”
(Nahl Suresi: 75)
Kul, köle olduğu zaman hiçbir şeye gücü yetmez, o zaman malik olabilir mi? Yani diğer insanların sahip olduğu şeylerde herhangi bir tasarruf hakkı var mıdır? Tabi ki bu imkânsızdır. Fakat ayet-i kerime de şöyle buyruluyor:
( َنوُﻧ ِﻣ ْؤُﻣْﻟا ُح َرْﻔَﯾ ٍذِﺋَﻣ ْوَﯾ َو ُدْﻌَﺑ نِﻣ َو ُلْﺑَﻗ نِﻣ ُرْﻣَ ْﻷا ِ ﱠ ِ َنﯾِﻧِﺳ ِﻊْﺿِﺑ ﻲِﻓ)
( :ﺔﯾﻻا مورﻟا ةروﺳ٤ )
“Birkaç yıl içinde. Bundan önce de, sonra da emir Allah'ındır. Ve o gün müminler sevineceklerdir.”
(Rum Suresi: 4)
Sabret Mümin kardeşim, emir her zaman Allah’ın kudretindedir. Yoksa bu ayeti nasıl tefsir ederiz:
( ِﱠ ِ ٍذِﺋَﻣ ْوَﯾ ُرْﻣَ ْﻷا َو ﺎًﺋْﯾَﺷ ٍسْﻔَﻧِّﻟ ٌسْﻔَﻧ ُكِﻠْﻣَﺗ َﻻ َم ْو)
(١٩ :ﺔﯾﻻا رﺎطﻔﻧﻻا ةروﺳ)
“O gün kimse kimseye hiçbir fayda sağlayamayacaktır. O gün buyruk, yalnız Allah’ındır.
Şimdi, Emir, buyruk yalnız Allah’a aittir. Başka bir ayette de Allah buyuruyor ki:
(دْﻌَﺑ ْن ِﻣ َو ُلْﺑَﻗ ْن ِﻣ ُرْﻣﻷا )
“Bundan önce de, sonra da emir Allah’a aittir.”
Yine başka bir ayetlerde şöyle buyuruyor:
( َنﯾِﺑِﺳﺎَﺣْﻟا ُع َرْﺳَأ َوُھ َو ُمْﻛُﺣْﻟا ُﮫَﻟ َﻻَأ ِّﻖَﺣْﻟا ُمُھَﻻ ْوَﻣ ِ ّ ﻰَﻟِإ ْاوﱡدُر ﱠمُﺛ)
(٦٢ :ﺔﯾﻻا مﺎﻌﻧﻻا ةروﺳ)
“Sonra hepsi, gerçek sahipleri Allah’a döndürülürler. İyi bilin ki hüküm yalnız O’nundur. O, hesap görenlerin en çabuğudur.”
(Enam Suresi: 62)
( َنوُﻌَﺟ ْرُﺗ ِﮫْﯾَﻟِإ َو ُمْﻛُﺣْﻟا ُﮫَﻟ َو ِة َر ِﺧ ْﻵا َو ﻰَﻟوُ ْﻷا ﻲِﻓ ُدْﻣَﺣْﻟا ُﮫَﻟ َوُھ ﱠﻻِإ َﮫَﻟِإ َﻻ ُ ﱠ َوُھ َو)
(٧٠ :ﺔﯾﻻا صﺻﻘﻟا ةروﺳ)
“O, Allah’tır. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Dünyada da ahirette de hamd O’na mahsustur. Hüküm yalnızca O’nundur. Kesinlikle
O’na döndürüleceksiniz.”
(Kasas Suresi: 70)
Dünyada hüküm kime aittir? Allah’a ait değil midir? Başka bir örnek şudur:
( َنوُﻠَﻣْﻌَﺗ ﺎﱠﻣَﻋ ٍلِﻓﺎَﻐِﺑ َكﱡﺑ َر ﺎَﻣ َو ِﮫْﯾَﻠَﻋ ْلﱠﻛ َوَﺗ َو ُهْدُﺑْﻋﺎَﻓ ُﮫﱡﻠُﻛ ُرْﻣَﻷا ُﻊَﺟ ْرُﯾ ِﮫْﯾَﻟِإ َو ِض ْرَﻷا َو ِتا َوﺎَﻣﱠﺳﻟا ُبْﯾَﻏ ِ ّ ِ َو)
(١٢٣ :ﺔﯾﻻا دوھ ةروﺳ)
“Göklerin ve yerin gaybını bilmek Allah’a mahsustur. Bütün işler O’na döndürülür. Öyle ise O’na kulluk et ve O’na tevekkül et.
Rabbin yaptıklarınızdan habersiz değildir.”
(Hud Suresi: 123)
Yine Allah Teala’nın buyurduğu gibi:
( ُروُﻣﻷا ُرﯾ ِﺻَﺗ ِ ﱠ ﻰَﻟِإ َﻻَأ ِض ْرَ ْﻷا ﻲِﻓ ﺎَﻣ َو ِتا َوﺎَﻣﱠﺳﻟا ﻲِﻓ ﺎَﻣ ُﮫَﻟ يِذﱠﻟا ِ ﱠ ِطا َر ِﺻ)
(٥٣ :ﺔﯾﻻا يروﺷﻟا ةروﺳ)
“(O yol) göklerin ve yerin sahibi olan Allah’ın yoludur. Dikkat edin, bütün işler sonunda Allah’a döner.”
(Şura Suresi: 53)
O zaman her şey kimin kudretiyle olur? Burada alimler mükemmel bir noktanın üzerinde durur ve şöyle derler: Gerçek şu ki, Emir önceden de, sonra da Allah’ın kudretindedir. Hüküm her zaman Allah’a aittir, bütün emirler de hep O’na döndürülecektir. Fakat gafil, korkak, zayıf kâfirler, dünyada emrin, buyrukların Zeyd’in, Ubeyd’in, yani herhangi bir kulun elinde olduğunu, hükmün filanca kişiye ait olduğunu zannediyorlar. Ama ahiret günü gelip çattığında, bütün yaratılmış varlıklar, emrin de, hükmün de Allah’a ait olduğunu ve her şeyin O’na döndürüleceğini görecekler.
Fakat marifet bunu doğru zamanda görmek ve fark etmektir.
O zaman, o başıboş kâfirler ve küfrü sıradan bir şey olarak görenler, asıl o gün emir ve hükmün Allah’a ait olduğunu, her şeyin O’na
döndürüleceğini görecekler. Fakat onlar dünyada bunu Allah’a değil, Allah’tan başka evliyalara, güçlü merkezlere atfederler, onlara taparlar.
Fakat kıyamet günü gerçekleri görecekler.
Öyleyse, mesele sadece zaman meselesidir. Ya bu dünyada ölüm gelip çatmadan gerçekleri uygun zamanında görecekler, ya da kıyamet günü mecburen anlayacaklar ama bu onlar için büyük bir hüsran olacak. O zaman marifet, diğer hakikatlerle birlikte bunu da görmek için kıyamet gününü beklemek değil, ondan istifade edebilmek için gerçeği doğru zamanda görebilmektir.
Başka bir şey daha var; Kul neden mutlak malik olamaz? Denir ki, çünkü o her şeye muhtaçtır. Farz edelim ki, büyük bir serveti var ve bakmakla yükümlü olduğu kişiler ile ilgili bir sorunu yok. Peki, havadan, sudan, yemekten, evlenmekten de kendini müstağni sayabilir mi, yani bunların zorunlu olmadığını düşünebilir mi? İşte bunun için Abbasi Halifesi Harun Reşid, devletini dünyanın en uzak mesafesine kadar genişlettiği zaman, bir bardak su istemişti. Zeki bir veziri şöyle dedi: “Ey Müminlerin Emiri, bu bardak alıkonsa, onu satın almak isteseniz, kaç paraya alırsınız?” Halife de: “Mülkümün yarısına” dedi. Vezir: “Peki, içtiğiniz o suyu vücudunuzdan çıkarmanız, hacet gidermeniz
yasaklansa?” diye sorunca Halife, “mülkümün diğer yarısını veririm”
buyurunca, vezir şöyle söyledi: “O zaman servetiniz bir bardak suya eşittir.”
Kahire Müzelerinden bazılarında, Tutankhamun isimli Mısır
Firavununun serveti bulunmaktadır ve kabrinin tamamı açılmıştır. Tabi tanınması için yanında altın, takı, malı mülkü de gömülmüştür. Fakat bir noktada duralım: Bu Firavun on sekiz yaşında gençken vefat etmişti ama tabut ve ceset çok kısaydı. O zaman dedim ki Subhanallah! İnsan isterse kral olsun, yığınla serveti olsun, Allah’ın izni ile hayatta kalabiliyor. Bu firavunun Mısır’ın tamamı, Mısır’ın tüm serveti elindeydi. Bununla beraber Allah onun canını daha on sekizinde aldı. Kabri altından inşa edilmiş, her türlü göz alıcı ziynetle süslenmişti. Ama o daha on sekiz yaşında vefat etmişti. Malı ona fayda vermemiş ve ölüm onu almıştı.
Evet, mülkü vardı ama boştu.
Bazı krallar, Salih kimselerle görüştükleri zaman, “neye ihtiyacın varsa bana söyle” derlerdi. Bir gün bir Salih kimse, hükümdara, “Bana söyle mi diyorsun!” diye sorunca, O da “evet” dedi. Bunun üzerine Salih kimse,
“benim iki kulum var ki, onlar senin efendin olmuşlar” dedi. Hükümdar bunların ne olduğunu sorduğunda da, onların hırs ve uzun emel, beklenti olduğunu söyledi ve devam etti: “Hırs, dünyaya karşı heves ve
arzulardır, emel ise uzun beklentilerdir. Bunlar benim kölemdir, fakat senin efendindir. Ya onlara galip gelirsin, ya da onlar sana galip gelirler, ya sen onlara sahip olursun, ya da onlar sana sahip olurlar.” İşte, insan arzularına hâkim olabildiği zaman ancak hükümdar olabilir.
Salih kullardan biri şöyle anlatıyor: Asvan’da da bir iş için
bulunuyordum. Güzel bir kadın gözüme çarptı, kalbim de ona meyletti. O sırada Allah’tan yardım istedim, bu haramdan sakındım ve geçip gittim.
O gece uyuduğumda rüyamda Hz. Yusuf’u gördüm. Ona “Sen Yusuf musun?” dedim. O, “Evet” deyince “Seni yüce bir kadına karşı koruyan Allah’a hamdolsun” dedim. Bunun üzerine Yusuf (a.s.) da bana şöyle buyurdu: “Seni de Asvan’lı kadına karşı koruyan Allah’a hamdolsun.” İşte asıl mülk, Allah Teala’ya itaat etmektir.
Yusuf (a.s.) saraya ilk girdiğinde köleydi, sonra hükümdar oldu. Onun bir zamanlar köle olduğunu bilen bir cariye onu, sarayda servet ile koruma altında görünce şöyle dedi: “İtaatinden dolayı bir köleyi
hükümdar yapan, isyanından dolayı da bir hükümdarı köle yapan Allah’ı tüm noksan sıfatlardan tenzih ederim.” Gerçek şu ki, efendisinin bir emrini yerine getiren kul, sanki tüm emirlerini yerine getirmiş bir hükümdar gibi olur.
Şefik el-Bahli’nin şöyle anlattığı rivayet edilir: “Yeni tövbe ettiğim sıralarda, bir çocuk gördüm. O sene kuraklık vardı ve bu çocuk sürekli şakalar yapıyordu. Kuraklıktan dolayı da insanlar üzüntü ve keder içindeydi. Ben de çocuğa “Bu rahatlık nedir böyle, utanmıyor musun, görmüyor musun ki insanlar nasıl bir imtihan içindedir?” dedim. O da
“Benim üzülmeye hakkım yok, benim efendim, bu kuraklığın bulunduğu köyün sahibidir. O malike’l-mülk iken, her türlü mülkün sahibi iken, benim kederlenmem nasıl doğru olur?” deyince, o an kendime geldim ve tövbe ettim. – Bu çocuk ona tövbe ile ilgili bir ders vermişti- O zaman insanlar tedbir alsa da, almasa da asıl tedbir alan, her şeyi düzenleyen Allah Teala’dır:
Sıkıntılarını dile getirmeyi bırak, bütün her şey olacağına varır
Hayırlı olana hemen sevin, böylece yaşadığın kötü şeyleri unutursun Rabbini kızdıracak bir şey yaptığında, cezasına razı ol
Çünkü o belki sıktıkça sıkar, belki de fezayı genişletir Allah dilediğini yapar, itiraz etme
Allah güzel şeylere seni döndürür, geçirdiğin kötü zamanları unut.
Nice felaketler vardır ki, zenginlik onları iyice daraltır
Onlar sana doğru gelir, ama Allah sana çıkış yolunu gösterir Çemberi sağlamlaştıkça seni sıkmaya devam eder
Ama hiç bitmeyecek sandığın anda Allah seni ferahlatır
Geçen yıl İtalya’ya gittiğimde, bir gece yağmur yağıyordu. Duydum ki yılın bütün yağmuru bir anda yağıyormuş. Allah Teala bizi sağanak bir yağmurla rızıklandırmaya kadirdir, zira bu rızıklandırma olağan üstü de olabilmektedir. Yağmur gecikse bile bu böyledir. Çünkü emir Allah’ın kudretindedir. Fakat unutmayın ki, Allah Teâlâ’nın kanun koyması,
edeplendirmek içindir, acziyetinden dolayı değildir. İmanın edeplerinden biri de, Allah Teâlâ’nın Melik olduğuna inanmaktır. Allah’ın kudreti, kulun elinde olan şeylerden çok daha sağlamdır. Eğer insanların en zengini olmak istiyorsan, Allah ile beraber ol ki, O’nun gücü senin kudretinden çok daha sağlamdır. Eğer insanların en güçlüsü olmak istiyorsan da, Allah’a tevekkül et. İnsanların en değerlisi olmak istiyorsan eğer, o zaman da Allah’a karşı takva sahibi ol, O’ndan sakın.
Bir gün Hatim el-Assam oruçluydu. Akşam olduğunda, iftar yemeği getirildi. O sırada bir dilenci geldi ve bu zat iftar yemeğini ona verdi.
Ardından kendisine renk renk yemeklerin bulunduğu başka bir tabak getirildi. Yine bir dilenci geldi, o yine yemeğini verdi. Sonra gözlerini bir açtı ki, önünde dinarlar duruyor. Kendine hâkim olamadı ve bağırdı: “el- gavsu mine’l-Halef (Bu yardım hemen iyiliğin arkasından geldi)”
Komşuları arasında da Halef adında biri vardı. Bunu duyan insanlar, Halef’i kastettiğini düşünerek, koşarak ona gittiler ve dediler ki:
“Kardeşim, neden şeyhe eziyet ediyorsun” Daha sonra da onu el- Assam’a getirdiler ve “Bu Halef’tir senden özür dilemek için geldi”
dediler. Bunun üzerine Assam şöyle dedi: ‘ben onu kastetmedim. Allah’a bana verdiklerine karşın yeterince şükretmekten aciz kalmıştım, her sadaka verdiğimde Allah bana ondan da daha hayırlısını veriyor”
Abdurrahman b. Avf isimli sahabi hakkında Hz. Aişe şöyle buyurdu:
“Malının çokluğundan dolayı cennete emekleyerek girmesinden korkuyorum” Bunu duyan sahabi ise şöyle buyurdu: “Eğer
yapabilseydim, cennete koşarak girerdim. Ben ne yapabilirim, sabah sadaka olarak yüz veriyorum, akşam Allah bana bin veriyor.”
Allah Teala’nn her şeyin sahibi olduğunu bilen bir kimse şöyle dedi:
“yaratılmış bir varlığa boyun eğeni hor görürüm. Eğer Allah’tan başka bir hükümdar tanımıyorsan, sen de onu hor görürsün.” Bazıları der ki: “Kim bir kula boyun eğmekten hoşlanıyorsa, o kişiyi efendisi olarak bulur. İste, versin bakalım. Benim istediğim gibi ol, ben de sana istediğini vereyim.
Şimdi Allah Teala’nın gerçek hükümdar, ve her şeyin sahibi olduğunu, O’ndan başka kimsenin buna gücü yetmediğini bildiğin halde, böyle düşünmek sana yakışır mı? Allah’ın yaratılmış varlıkların hiçbirinin yardımına muhtaç olmadığını bilen kimse, bu sebeple insanlara muhtaç olmaz, iflas etmesine sebep olacak şeyler için insanlara sığınmaz.
Bişr el-Hafi rüyasında Müminlerin Emiri Ali b. Ebi Talib’i gördü, ona şöyle diyordu: “Ey Müminlerin Emiri bana nasihatte bulun” Hz. Ali de şöyle cevap vermişti: “Sevap umarak zenginlerin fakirlere ikramda bulunması ne kadar hoş ise Allah Teâlâ’ya güvenen fakirlerin
zenginlerden uzak durması da o kadar hoştur.” Sen Allah’ a güvenirsen, o seni asla fakirleştirmez, insanlara muhtaç etmez, “Zengin kimselere boyun eğip, kendini küçük düşüren kimsenin, dininin üçte biri gitmiştir.”
Şeyhlerden birine ‘bana vasiyet et’ dendiği zaman o şöyle derdi:
“Dünyada hükümdar ol, ahirette de olacaksın.” Bu nasıl yapabilirim”
dendiğinde ise şöyle cevap verirdi: “Dünyada zahit ol, o zaman hükümdar olursun, bir kimseye el açmazsan, onunla aynı makamda olursun, ama birine muhtaç olup, ondan istersen, o zaman onun esiri olursun. Senin için en güzeli onun emiri, hükümdarı olmandır. Yani dünyada hükümdar olursan ahirette de mülk sahibi olursun!”
Hasan Basri’ye şöyle soruldu: “Bu makama nasıl eriştin?” O ise şöyle cevap verdi: “Ben insanların dünya ile ilgili işlerine muhtaç olmam, ama onlar benim ilmime ihtiyaç duyarlar.”
Sufyan b. Uyeyne şöyle dedi: “Kabeyi tavaf ederken, bir adam gördüm ve kalbim ona doğru meyletti, Salih kullardan biri olduğunu düşündüm.
Yanına yaklaştım ve “Allah’tan benim için bir şey mi istedin?” dedim.
Ama cevap vermedi. Tavafına devam etti, tamamlayınca Makam-ı
İbrahim’de iki rekât namaz kıldı. Sonra hacerü’l-esvede gitti, oturdu, ben de oturdum. Aynı soruyu bir kez daha sordum. Dedi ki: “Allah Teâlâ’nın ne dediğini bilir misin? Belki de O ilahi varlığın nidasını işitti ve konuştu:
“Ben asla ölmeyen diri bir varlığım, bana doğru gelin, bana itaat edin, sizleri ölmeyen diriler haline getireyim”
(نوُﻗ ُز ْرُﯾ مﮭِّﺑ َر َدْﻧِﻋ)
“Rableri katında rızıklandırılırlar”
İnsan, kabrindeki ilk gecesindeyken, Allah Teala ona şöyle buyurur:
( ﻲﺣﻟا ﺎﻧأو ،ﺎﻧأ ﻻإ كﻟ َﻖﺑﯾ مﻟو ،كوﻌﻔﻧ ﺎﻣ كﻌﻣ اوﻘﺑ وﻟو ،كوﻧﻓد بارﺗﻟا ﻲﻓو ،كوﻛرﺗو اوﻌﺟر يدﺑﻋ توﻣﯾ ﻻ يذﻟا)
“ Ey kulum, dönüp gittiler ve seni toprağa bıraktılar, gömdüler.
Seninle kalsalardı, yine bir faydaları olmayacaktı. Sana benden başka kimse kalmaz, diri olan ancak benim”
Rabbinin şöyle dediğini işitmedin mi:
( ،ضرﻷاو تاوﺎﻣﺳﻟا ﺎﮭﺿرﻋ ﺔﻧﺟ ﻲﻓ نوﺗوﻣﺗ ﻻ ءﺎﯾﺣأ مﻛﺗﻠﻌﺟ ﻲﻧوﻣﺗﻌطأ نﺈﻓ توﻣأ ﻻ يذﻟا ﻲﺣﻟا ﺎﻧأ اذإ يذﻟا كﻠﻣﻟا ﺎﻧأ ةرﺧﻵا رادﻟا كوﻠﻣ نوﻟوزﺗ ﻻ ًﺎﻛوﻠﻣ مﻛﻠﻌﺟأ ﻲﻧوﻌﯾطأ اوﻣﻠھ لوزأ ﻻ يذﻟا كﻠﻣﻟا ﺎﻧأ
ﻲﻧوﻌﯾطأ اوﻣﻠھ ،نوﻛﯾﻓ نﻛ ﮫﻟ تﻠﻗ ًﺎﺋﯾﺷ تدرأ ﻲﻧوﻣﺗﻟﺄﺳ ﺎﻣﻠﻛ ،مﻛﺑﺟأ ﻲﻧوﻣﺗوﻋد ﺎﻣﻠﻛ يأ كﻟذﻛ مﻛﻠﻌﺟأ
ﮫﻧﺑﯾﺟﻷ ﻲﻧﺎﻋد نﺋﻟو ﮫﻧﯾطﻋﻷ مﻛدﺣأ ﻲﻧﻟﺄﺳ نﺋﻟو ":مﻛﻧظ دﻧﻋ ﺎﻧأ مﻛﺗﯾطﻋأ)
“Ben asla ölmeyecek olan diri bir varlığım. Bana itaat edin ki, sizi genişliği yerler ve gökler kadar olan cennette, ölmeyen diriler kılayım. Ben asla kaybolmayan bir hükümdarım, bana gelin, bana
itaat edin ki, sizi de ahirette mülkü yok olmayacak olan
hükümdarlar yapayım. Ben bir şeyin olmasını dilediğimde, ‘ol’
derim ve oluverir. Bana gelin, itaat edin ki, hangi sözlerle dua ederseniz edin, kabul edeyim. Bana her dua ettiğinizde, dilediğinizi
vereyim. ‘biriniz benden bir şey istediğinde, onu veririm, bana dua ettiğinde de, duasına icabet ederim.”
Bunlar Allah Teâlâ’nın Melik ismi ile ilgili bazı tanımlar, edepler ve sınırlardır.