Rahmân ve Rahîm Olan Allah ın Adıyla

120  Download (0)

Full text

(1)
(2)

ِﻢﻴ ِﺣﱠﺮﻟا ِﻦ َﻤ ْﺣﱠﺮﻟا ِ ّ� ِﻢ ْﺴِ�

Rahmân ve Rahîm Olan Allah’ın Adıyla…

Hanefi fakihlerinden Ebu Nasr es-Siczi (v. 444) şöyle demektedir:

رﺮﺿ ﻦﻣ ��ﻛأ ﻢهرﺮﺿو .عﺎﺒﺗﻻا ﻞهأ ﻦﻣ ﻢ��أ نﻮﻋﺪﻳ مﻮﻘﺑ ءﻻﺆه ﺪﻌ� ﺔﻨﺴﻟا ﻞهأ ��ﺑ ﻢﺛ ﻮﺑأو ،ي���ﻼﻘﻟا سﺎﺒﻌﻟا ﻮﺑأو ،بﻼﻛ ﻦﺑ ﺪﻤﺤﻣ ﻮﺑأ :ﻢهو ،ﻢه��ﻏو (ﺔﻟ��ﻌﳌا) يﺮﻌﺷﻷا ﻦﺴح�ا

.

ةﺮﺼﺒﻟﺎﺑ ﺪهﺎﺠﻣ ﻦﺑ ﷲ ﺪﺒﻋ ﻮﺑأو نﺎﺘﺴج�� ﺪ�ﺮﺗ ﻲ�أ ﻦﺑ ﺪﻤﺤﻣ :ﻢهﺪﻌ�و .

ي�ﻴﺋاﺮﻔﺳﻻا قﺎح�إ ﻮﺑأو ،داﺪﻐﺒﺑ ﻲ�ﻼﻗﺎﺒﻟا ﻦﺑ ﺮﻜﺑ ﻮﺑأ :ﺎﻨﺘﻗو ��و

ﻞهأ ��ﻋ نودﺮ�و .ﻢهﻠ�وﺎﻗأ ﺾﻌ� (ﺔﻟ��ﻌﳌا) ��ﻋ نودﺮﻳ / ءﻻﺆهﻓ نﺎﺳاﺮﺨﺑ كرﻮﻓ ﻦﺑ ﺮﻜﺑ ﻮﺑأو ﻌﳌا ��ﻋ ﻩو ّدر ﺎﻤﻣ ��ﻛأ ﺮﺛﻷا

.ﺔﻟ��

“Sonra, ehli sünnet bunların ardından kendilerinin (sünnete) ittiba ehli olduğunu iddia eden bu kavimle imtihan edilmişlerdir

ki bunların zararı Mutezile’nin ve diğerlerinin zararından daha fazladır. Bunlar Ebu Muhammed bin Küllab, Ebu’l Abbas el Kalanisi, Ebu’l Hasen el Eş’ari ve bunlardan sonra ise Sicistan’da Muhammed bin Ebi Turid (Maturidi?), Basra’da Ebu Abdillah bin Mücahid’dir. Bizim zamanımızda ise Bağdad’da Ebubekr bin el Bakillani, Horasan’da da Ebu İshak el İsferayini ve Ebubekr bin

Furek’tir. Bunlar bazı görüşlerinde Mutezile’ye dönerken Mutezile’ye döndükleri konulardan daha fazla konuda ise Ehli

esere (yani Ehli sünnete) dönmektedirler.”

(Risalet’us Siczi ila Ehli Zubeyd fi'r Reddi ala men Enkera’l-Harfe ve's Savt, 344-345)

(3)

EŞARİLER VE MATURİDİLER EHLİ SÜNNETTEN MİDİR?

Abdulhakim Hanif

MUVAHHİD YAYINLARI www.almuwahhid.com

(4)

Mukaddime ... 5

Alimlerin Eşariler Ve Maturidiler Hakkındaki Değerlendirmeleri ... 13

Eşari ve Maturidi alimlerinin kendi kitaplarından itikadi konular hakkındaki görüşleri:... 49

Kelamullah meselesi: ... 66

İman-Küfür Meseleleri: ... 73

Eşarilerin Kelam Sıfatına Bakışı: ... 80

İbnu Furek Hakkında: ... 83

İmam Darakutni'nin Eşari Kelamcısı Bakillani'yi Övmesi Hakkında: ... 93

Eşarilerde Aklın Nakilden Üstün Tutulması Meselesi: ... 101

(5)

ﻢﻴﺣﺮﻟا ﻦﻤﺣﺮﻟا ﷲ ﻢﺴ�

ُﺪْﻌَ� َو ،ُﻩ َﺪْﻌَ� ﱠي�ﻧ ﻻ ْﻦ َﻣ ��ﻋ ُمﻼ ﱠﺴﻟا َو ةﻼ ﱠﺼﻟا َو ،ُﻩ َﺪ ْﺣ َو ِ� ُﺪ ْﻤ َح�ا

Bu risalemizde inşaAllah Ehli sünnet içindeki itikadi mez- hepler olarak tanıtılan Eşari ve Maturidi akidelerinin Ehli sün- nete ne kadar uygun olduğunu muteber kaynaklar ışığında in- celemeye çalışacağız. Günümüzde gerek avamdan ve ilim tale- besi olma iddiasında olanlardan birçok kişi için yazımızın baş- lığı olan “Eşari ve Maturidiler Ehli sünnetten midir?” sorusu abesle iştigal olarak değerlendirilmektedir. Mesela Tür- kiye’deki meşhur hatiplerden birisi -ki Furkan Vakfı’nın ba- şında bulunan Kuytul ünvanlı kişiden bahsediyoruz- kendisine bu soru yöneltildiğinde afallamış ve bunlar Ehli sünnet değilse o zaman geriye Ehli sünnet namına kim kalır, mealinde bir ce- vap verebilmiştir. Çünkü asırlardır insanlara Ehli sünnetin Eşari ve Maturidi olmak üzere iki mezhebi olduğu ve insanın kurtuluşa erebilmesi için mutlaka bu iki mezhepten birisine tabi olması gerektiği aşılanmaktadır. O kadar ki bazı aşırı gi- denler -mesela Hakikat Neşriyat etrafında örgütlenen bazı gu- lat kabirperestler gibi- kabirde dahi kişiye mezhebinin sorula- cağını ve eğer bu iki mezhepten birisine tabi değilse kabir aza- bından kurtulamayacağını ileri sürebilmektedir. Bu anlayışa göre Eşari ve Maturidi mezheplerinin dışında kalan selefiyye mezhebi de bidat mezheplerinden birisidir ve bu mezhebi uy- duran da –haşa- İbn Teymiyye’dir. Bu mutaassıplardan biraz akıllı olanlar –örneğin Kevseri ekolü ve bu ekole mensup Ebu- bekir Sifil gibi davetçiler - İbn Teymiye’den önce de Hanbeliler ve bazı hadis ehli alimlerden Eşari ve Maturidi ekollerine mu-

(6)

halif olanlar olduğunu kabul eder lakin bunların da Ehli sün- netle alakası olmayıp Mücessime ve Müşebbihe olduğunu (!) ileri sürerler. Bütün bunlardan daha mutedil olanlar ise sele- fiyye’nin de Ehli sünnet ekollerinden birisi olduğunu, hatta müçtehid imamların ve mütekaddimun ulemanın birçoğunun selefi anlayışa sahip olduğunu, lakin sonradan bidat ehline karşı cevap verme ihtiyacından ötürü Eşari ve Maturidi kelam ekollerinin doğduğunu ve dolayısıyla hali hazırda Ehli sünne- tin içinde Eşari, Maturidi ve Selefi olmak üzere üç tane ekol ol- duğunu kabul ederler. Tabi iddialarına göre Eşari ve Maturidi- ler selefin yolunu sürdürmekten başka bir şey yapmamıştır!

Halbuki aşağıda delilleri ile geleceği üzere selefin anlayışı ile bu zikri geçen iki kelam ekolünün anlayışları arasında doğu ile batı kadar fark vardır ve bu ekollerin hepsini aynı anda Ehli sünnet dairesinde telakki etmek zıtları cem etmek ve birbirini tekfir eden anlayışlara sahip olan mezhepleri birleştirmek ma- nasına gelir. Bu ise ne halis Eşari ve Maturidilerin, ne de halis selefilerin istemeyeceği bir durumdur. Bunu ileri sürenler an- cak bu mezheplerin mahiyetini bilmeyen birtakım okumuş ca- hillerdir. Bu iddianın çürüklüğü ilerde daha açık bir şekilde an- latılacaktır inşaallah. Bizler bu yazımızda Eşarilik ve Maturidi- liğin Ehli sünnetin iki mezhebinden veya üç mezhebinden bi- risi olmak bir yana Ehli sünnete muhalif bidat fırkalarından ol- duğunu, hatta bundan da öte bizzat mükeffer yani tekfir edilen bidatler arasında yer alan Cehmiye fırkası içersinde mütalaa edildiklerini ortaya koyacağız. Eşari ve Maturidi fırkası men- subu her ferdin muayyen olarak tekfir edilmemesi ise tekfirin manileriyle alakalı sebeblerden kaynaklanan farklı bir durum- dur. Bunun da tafsilatı ilerde gelecektir inşaAllah.

Eşari ve Maturidiler Ehli sünnetten midir, sualine cevap bulabilmek için öncelikle bu sualde geçen üç kavram hakkında bilgi sahibi olmak gerekir. Yani ehli sünnet kimdir, Eşari ve

(7)

Maturidiler kimdir? Öyle zannediyoruz ki çoğu kimsenin bu hususta kafasının karışık olmasının sebebi bu üç kavram hak- kında bilgi sahibi olmamalarından kaynaklanmaktadır. Eş’ari- ler Ebu’l Hasen el-Eş’ari’nin (v. 324) tabileri, Maturidiler ise Ebu Mansur el Maturidi’nin (v. 333) tabileridir. Elbette ki Eş’ari ve Maturidi ile bu alimlere ittiba eden sonrakiler ara- sında da birtakım farklar mevcuttur. Şafii ve Malikilerin çoğu sonraki dönemlerde Eşarilere intisap ederken, Maturidiler ise daha ziyade Hanefiler arasınde revaç bulmuştur. Hanbeliler ise genelde selefe bağlı kalmaya devam etmiştir. Bu iki mezhep ve müntesipleri hakkında ayrıntılı bilgi ilerde verilecektir.

Ehli sünnet ve’l cemaat ise adı üzerinde sünnet ve cemaate tabi olanlar demektir ki bu isim aslında bazı hadislerden ilham alınarak kurtulan fırka yani fırka-i naciye’ye verilmiştir. Daha önce de ifade ettiğimiz üzere Fırka-i Naciye’nin ne olduğu biz- zat Allah Rasulü (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) tarafından tanımlan- mış ve bunun tesbiti bizim içtihadımıza bırakılmamıştır. Tir- mizi ve diğer Sünen ashabının rivayet etmiş oldukları hadiste Allah Rasulü (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “Benim ümmetim 73 fırkaya ayrılacak, bunlardan birisi hariç diğerleri ateşte olacak” buyurmuştur. “Onlar kimdir ya Rasulullah” diye so- rulunca da “Benim ve ashabımın yolu üzere olanlardır”, bir rivayette ise “Cemaattir” cevabını vermiştir. İşte burada Ra- sulullah ve ashabının yoluna tabi olmak Sünnet ile, cemaate tabi olmak ise adı üzerinde cemaat ile tabir edilmiş ve de Ehli sünnet ve’l cemaat tabiri de bu zikredilen hususları ifade et- mek için kullanılmıştır. Keza yine Sünen ashabının rivayet et- miş olduğu İrbad bin Sariye hadisinde “İçinizden yaşayanlar çokça ihtilaflar görecektir. Size düşen benim sünnetime ve de hidayete ermiş raşid halifelerimin sünnetine tabi ol- maktır” buyurmuştur. Bu iki hadis alimlerin bir çoğu tarafın-

(8)

dan sahih addedilmiştir. Buhari ve Muslim’in sahihlerinde İm- ran bin Husayn (Radiyallahu Anh)’dan rivayet edilen hadiste ise

“Ümmetimin en hayırlıları benim çağımda olanlar, sonra onları takip edenler, ondan sonra da onları takip edenler- dir” buyurarak ilk üç hayırlı nesil olan selefi salihinin fazile- tine işaret etmiştir. Görüldüğü üzere Fırka-i Naciye yani kur- tulan fırka ancak sahabenin, raşid halifelerin -ki bunlar Ebube- kir, Ömer, Osman, Ali, Hasan (Radiyallahu Anhum Ecmain) ve onla- rın izinden giden Ömer bin Abdulaziz gibi yöneticilerdir- ve de bunların hepsini ihtiva eden selef yani ashab, tabiun ve etba- uttabiin neslinin izinden gidenlerdir ve bu husus bizzat nassla tayin edilmiştir. İslamı ve İslam tarihini inceleyen akıllı bir kimse çeşitli mezhepler arasında selefin yolunu sürdürme şe- refinin ancak ashab’ul hadis olan Ehli sünnet vel cemaate nasip olduğunu tesbit eder. Başka türlüsü nasıl mümkün olacak ki?

Zaten hadis ilminin kurucusu onlardır ve Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in hadislerini ve selefin asarını nakletmek Ehli sünnete ve’l asara ait bir haslet olmuşur. Diğer kelami fırkalar ise sünnet ilminden mahrum kaldıkları için Kuranı sünnetle değil de kendi reyleriyle tefsir ederek sapmışlardır. Şu halde selefin yolundan gitmeyen, selefin dalmadığı konularda görüş beyan eden hatta selefi küçümseyerek “selefin yolunun din ba- kımından daha muhkem ve sağlam ancak halefin yolunun ise daha akıllıca olduğunu” iddia eden ve bu surette hem selefe tabi olmadıklarını itiraf eden hem de tıpkı Muhammed (Sallal- lahu Aleyhi ve Sellem) ve ashabı hakkında “Onlara insanların iman ettiği gibi siz de iman edin denildiğinde, biz beyin- sizler gibi mi iman edeceğiz”1 diyen münafıklar gibi sahabe- nin ve diğer selefin akıllarını küçümseyen, onların akıllarını kullanmayan kör teslimiyetçi dindarlar oldukları imasında bu- lunan yerilmiş kelam ehline mensup hiçbir fırka ehli sünnet

1 Bakara: 13

(9)

mensubu addedilemez.

Yeri gelmişken şunu belirtelim ki selef asrından sonra Sünni, ehli sünnet gibi tabirler bazen izafi manada kullanılmış- tır. Zira sahabelere ve Hulefa-i Raşidine dil uzatan Rafızi Şia ortaya çıktıktan sonra bu hususta onları tasdik etmeyen ve Ali

(Radiyallahu Anh)’ın Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) tarafından imamete atandığını kabul etmeyen herkes Sünni olarak yad edilir olmuştur. Bu anlamda Mutezile, Mürcie, Kaderiyye hatta kısmen Hariciler dahi Şia mezhebini benimsemedikleri için Sünni olarak adlandırılır olmuştur. Şii olmayan manasında Eşari ve Maturidiler elbette ki Sünni sayılırlar. Fakat hakiki an- lamıyla sünnete tabi olan manasında selefiyye haricinde hiçbir ekolün Sünni olarak kabul edilmesi mümkün değildir. Şunu da not edelim ki Ehli sünnet her zaman hasımlarına karşı dahi iti- dali ve adaleti elden bırakmamış ve hakka isabet ettikleri hu- suslarda onları tezkiye etmişlerdir. Dinin aslını yerine getirmiş olan kıble ehli bir muvahhid birtakım günahlara ve bidatlara dalmış olsa bile onunla velayet bağlarını tümüyle kesmemiş- lerdir. Günahları ve bidatları oranında ona buğzetmiş, imanı ve teslimiyeti oranında da sevgi beslemişlerdir. Şu halde Eş’ari ve Maturidi mezheplerine veya onlara yakın anlayışlara mensup birtakım alimlerin Ehli sünnet uleması tarafından hayırla yad edilmesi, kitaplarında onlardan alıntılar yapılması ve sair hu- suslar, bu alimlerin içine düştüğü bidatların tasdik edildiği veya bunların bidat olarak değil de Ehli sünnet arası ihtilaflı konular olarak addedildiği manasına gelmez. Şu bilinmelidir ki Allah Rasulü (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in hayırla yad ettiği selef asrından sonra, bilhassa 3. ve 4. Asırların akabinde meşhur ol- muş alimlerin hemen hemen tamamı bu kelam ekollerine mensup olup çeşitli bidatlere düşmemiş olanı çok azdır. Bu asırlarda Selef akidesine mensup olanlar birtakım Hanbeliler ve bazı hadis alimlerinden ibarettir ve azala azala günümüze

(10)

kadar gelmiştir. Bu, Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in mu- cizelerindendir ki O (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) müteaddid hadis- lerinde hayrın günden güne azalacağını haber vermiştir. Yani selef asrından sonraki dönemlerde bu yerilmiş kelam ehline tabi olanların sayıca çok olması bunların doğru yolda oldu- ğunu göstermez. Keza bu, ümmetin bu batıl mezheplerde icma ettiği anlamına da gelmez. Zira Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sel- lem)’in de çeşitli hadislerinde haber verdiği üzere kıyamete ka- dar hak bir taife var olacaktır ve nitekim her asırda Eşariler ve emsaline karşı çıkan alimler var olmuştur. Ancak günümüzde bu noktayı ayırd edemeyen ve Ehli sünnete nisbet edilen her- kesi Ehli sünnet sayma gafletine düşen birtakım ilim talebesi ve davetçi ünvanlı zevat, halef alimlerinin eserlerinde selef iti- kadına muhalif şeyleri gördükçe hayrete ve şüpheye düşmüş- ler; nihayet sıfatlar, iman, kelamullah vb konularda selef ve ha- lefin birbirine zıt görüşlerini cem ederek bunların hepsinin Ehli sünnet içindeki farklı görüşler olduğunu iddia edecek hale gelmişlerdir. Bu da akide hususunda büyük bir karmaşa do- ğurmuştur.

Ayrıca son asırlarda Eşari ve Maturidiliğin neredeyse Ehli sünnetle özdeşleşmiş olması bu fırkaların bidatlarının iyice yaygınlaşmasına yol açmış ve öyle ki akideyi öğrenmek isteyen insanlar karşılarında ya Eş’ari akidesini ya da Maturidi akide- sini bulur hale gelmiştir. Bugün Suudi Arabistan ve benzeri birkaç ülke haricindeki diğer ülkelerde bulunan bir ilim tale- besi; tağutların pozitivist, modernist zihniyetine hizmet eden resmi ilahiyat veya şeriat fakültesi ünvanlı okullarından buna- lıp da medrese usulüyle eğitim almaya kalksa sarf nahiv öğren- dikten sonra Yunan mantığıyla alakalı kitaplara çarpılacak, ar- dından ilimlerin en şereflisi olan akaid ilmini de ya Nesefi aka- idi ve Taftazani şerhi gibi Maturidi kitaplarından; ya da Cevhe- ret’ut tevhid gibi Eşari metinlerinden öğrenecek; hatta fıkıh

(11)

usulünü dahi mantık ve felsefe tesirindeki metinlerden okuya- cak ve böylece selef usulünden kopuk bir şekilde öğrendiği dini aynı batıl şekliyle davet ettiği kitlelere aktaracaktır ki öyle olmaktadır. İşte bu şekilde yüzlerce senedir selefe muhalif bir din anlayışıyla yetişen İslam iddiasındaki halklar bir türlü iflah olamamakta ve kelamcıların oluşturduğu kavram kargaşasın- dan kurtulup bir türlü akidevi meseleleri olması gereken şek- liyle fıkhedemektedirler. Zira aşağıda örnekleriyle geleceği üzere kelam ehlinin ilah anlayışı, Allahın sıfatlarına bakışı, iman küfür meselelerine bakışı tamamen Ehli sünnetten fark- lıdır. İşte bütün bunlardan dolayı selef ile halefin farkı, selefin yolunun hak diğerinin batıl oluşu, Eşari ve Maturidi akideleri- nin Ehli sünnetten farkı gibi konuların mutlaka kitlelere anla- tılması gerekmektedir. Bazı kimseler uluhiyet tevhidi hatta daha dar çerçevede hakimiyet tevhidi haricindeki bütün konu- ları gereksiz görürler ve bu bahsedeceğimiz selef akaidine dair meseleler ve tartışmaların geçmişte kaldığını, bunları gün- deme getirmenin faydası olmayacağını ileri sürerler. Halbuki bunlar Ehli sünnet akadinin bizzat kendisidir, kişi ancak bun- larla ateşten kurtulabilir, üstelik dinin aslı olan tevhidi dahi muhafaza etmesi selef menhecine bağlı olmasıyla mümkün olabilir. Selefin metodunu kavramamış olan birisi dinin aslını koruması dahi çok zordur. Bir kişi ilahı yaratıcı olarak, imanı sadece kalple tasdik olarak tanımlayan; Allahı ne yukarda ne aşağıda adeta varlığı imkansız bir şey olarak tasavvur eden ye- rilmiş kelam ehliyle hesaplaşmadıkça tevhidi, şirki, imanı, küfrü nasıl hakkıyla idrak edecektir? Günümüzdeki insanların bu kavramları idrak edememelerinin sebeblerinden bir tanesi de geçmişte kelam ehlinin ektiği bu tür batıllar değil midir? Şu halde kelamcıların din anlayışını deşifre etmek asla gereksiz bir şey veya ihtilafları kaşımak, geçmiş alimlere tan etmek vs olarak değerlendirilemez. Bilakis akidenin sağlam zeminlere

(12)

oturması için bu, belki en başta yapılacak bir iştir diyor ve ko- nunun tafsilatına geçmek istiyoruz. Şimdi Allahın izniyle Eşari ve Maturidiler ve de benzeri Ehli sünnet kelamcısı olarak ad- landırılan kişiler ve tabileri hakkında sırasıyla seleften halefe çeşitli alimlerin değerlendirmelerini nakletmek istiyoruz. Bu nakiller vesilesiyle Eşariler vb’nin hangi yönlerden tenkid edil- diği de Allahın izniyle ortaya çıkacaktır. Ancak yukarda da işa- ret ettiğimiz gibi alimlerin Eşarilere tan eden sözlerinin sebe- binin ve mahiyetinin anlaşılması ancak selef akidesinin iyice bilinmesiyle mümkün olacaktır. O yüzden bu yazıda anlatılan- ları hakkıyla kavramak isteyenlerin önce selef imamlarından nakledilen akide metinlerini iyice anlayıp hıfzetmelerini tav- siye ediyoruz.

(13)

ALİMLERİN EŞARİLER VE MATURİDİLER HAKKINDAKİ DEĞERLENDİRMELERİ

Alimlerin bu mezhepler hakkındaki değerlendirmelerine geçmeden önce bir hususa işaret etmek istiyoruz. Malum ol- duğu üzere gerek Ebu’l Hasen el-Eşari gerekse de Ebu Mansur el Maturidi kelam adı verilen sahada çalışıyorlardı ve kurduk- ları mezhepler de kelam mezhepleridir. Kelam, bazılarının zannettiği gibi tevhid ve akide ilmiyle aynı şey değildir. Kelam ilmi –ilim denirse- Yunan felsefesine dair kitaplar Arapça’ya tercüme edilmeye başlandıktan sonra oluşmuştur ve felsefe ile dini uzlaştırma gayesiyle ortaya çıkmıştır. Kelamcılar, İslam akaidindeki çeşitli meseleleri felsefi metodlarla ve kavram- larla çözmeye çalışmışlar ve bu doğrultuda cevher, cisim, cihet, araz, mekan, tahayyüz ve sair daha önce Kuran, sünnet ve se- lefin asarında geçmeyen bir yığın kavram kullanarak akidevi mevzularda görüş beyan etmişler ve de bu muhdes, bidat esas- lara dayanarak kendi aralarında da çeşitli fırkalara bölünmüş- lerdir. İbn Ebi’l İzz (Rahmetullahi Aleyh)’ın naklettiğine göre Ebu Hanife’ye -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- araz ve cisimler hakkında söylenen sözlere dair soru sorulmuş, şu cevabı ver- miştir: “Allah Amr b. Ubeyd’e lanet eylesin. Bu hususta söz söyleme kapısını ilk açan kişi odur.”

Kelamcılar aklı esas alırlar ve nakli yani şeriatı da akliyat adını verdikleri akli prensiplerle yorumlarlar. Bu durum “akıl evveldir, nass onunla müevveldir” şeklinde ifade edilmiştir.

Kelamcıların dini konuları akla dayalı olarak çözmeye çalışma- larından ötürü selef uleması kelam ehliyle alakalı ağır sözler söylemişler ve kelam ilmini şiddetle yermişler hatta onu ilim

(14)

olarak dahi görmemişlerdir. Daha önce İbn Ebi’l izz (Rahmetul- lahi Aleyh)’dan naklen geçen selef alimlerine ait bu sözlerden bir kısmını tekrar hatırlayacak olursak;

“Ebu Yusuf -Allah’ın rahmeti üzerine olsun-dan nakle- dildiğine göre o Bişr el-Merîsî’ye şöyle demiştir: Kelâmı bilmek cahilliğin kendisidir. Kelâm’ın cahilliği ise ilmin kendisidir. Kişi Kelâm’da ileri dereceye varacak olursa, ona zındık denilir yahut zındıklıkla itham edilir.

Burada Kelâm’ı bilmemek ile onun doğru olmadığına inanmayı kastetmiş olmalıdır; çünkü böyle bir bilgi fayda- lıdır. Ya da bu sözleriyle ondan yüz çevirmeyi ve ona itibar etmeyi terki kastetmektedir. Şüphesiz ki böyle bir tutum kişinin ilmini, aklını korur. Bu bakımdan böyle bir şey de bir ilim olarak değerlendirilir. Doğrusunu en iyi bilen Al- lah’tır.

Yine ondan şöyle dediği nakledilmiştir: Kim Kelâm ile âlim olmayı isteyecek olursa zındıklaşır. Kim de kimya ile servet elde etmeye kalkışırsa iflas eder. Hadisin garib la- fızlarının peşine takılan da yalan söyler.

İmam Şafiî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- şöyle de- miştir: Benim Kelâm ehli hakkındaki hükmüm şudur:

Bunlar kuru hurma dallarıyla ve ayakkabılarla dövülür.

Aşiretler ve kabileler arasında dolaştırılarak teşhir edilir ve: Kitabı ve sünneti terkedip Kelâma yönelenin cezası budur, denilir.

Mezheb alimlerimiz fetvâlarda şunu kaydederler: Bir kimse beldesindeki ilim adamlarına bir vasiyette buluna- cak olursa Kelâmcılar onun kapsamına girmez. Yine bir kimse kitapları arasından ilim kitapları olanların vakfe-

(15)

dilmesini vasiyet edecek olsa selef’in fetvâsına göre o ki- tapları arasındaki kelâm kitapları satılır. Bu anlamdaki fetvalar "el-Fetâvâ ez-Zahîriyye"de zikredilmiştir.”

Geniş bilgi için sözkonusu alimin Tahavi akidesine yazdığı şerhe -ki Türkçede de mevcuttur- müracaat edilebilir.

Günümüzde bazı kimseler selef ulemasının bu sözlerini te- vil etmeye daha doğrusu tahrif etmeye yeltenerek alimlerin kelamcıları yeren bu sözlerinin Mutezile kelamcıları ile alakalı olduğunu veyahut da hasmına üstün gelmek ve sair gayelerle kelama dalan kişileri kınamak için söylendiğini iddia etmekte- dirler. Mesela Taftazani akaidini Türkçeye tercüme eden Talha Hakan Alp sözkonusu kitabın girişinde böyle bir izaha yelten- mektedir. Fakat bu sözde izahların bu şahısların kendi indi mütalaaları olmaktan öte bir dayanağı olmadığı gibi alimler- den nakledilen sözlerin zahiri de böyle tevillere müsait değil- dir. Çünkü imamlar kelamla uğraşan şu veya bu zümreyi değil bizzat kelam ilminin kendisini hedef almışlardır. Eğer hedef- leri Mutezile ve benzeri bir fırka olsa o fırkayı kınamakla yeti- nirler, genel manada kelam ilmini mahkum etmezlerdi. Çünkü yukarda da ifade ettiğimiz üzere kelam ilminin öncelikle usulü batıldır. Zira itikadi meselelerde hakem Allah ve Rasülü olduğu halde kelamcılar aklı hakem edinmekte ve meseleleri akla göre çözmeye yeltenmektedirler. Usul batıl olduğu için böyle bir usulle varılacak netice de haliyle batıl olmaktadır. Tıpkı Allah Rasülü (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in şu hadisinde olduğu gibi:

: َﻢﱠﻠ َـــــﺳ َو ِﮫْﻴَ

ﻠَﻋ ُ ﱠ� � ﱠ� َـــــﺻ ِ ﱠ� ُلﻮ ُـــــﺳَر َلﺎَﻗ :َلﺎَﻗ ، ِ ﱠ� ِﺪْﺒَﻋ ِﻦْﺑ ِبَﺪْﻨُﺟ ْﻦَﻋ ِنآْﺮ ُﻘﻟا � ِ� َلﺎَﻗ ْﻦَﻣ»

َﺄَﻄ ْﺧَ

أ ْﺪ َﻘ َﻓ َبﺎ َﺻَ ﺄ َﻓ ِﮫِﻳْ

أَﺮِﺑ ٌﺐ�ِﺮَﻏ ٌﺚﻳ ِﺪَﺣ اَﺬَه : «

Cundub b. Abdillah (Radiyallahu Anh)’den rivâyete göre, Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

(16)

“Her kim Kur’ân hakkında kendi reyine göre konu- şursa isabet etse bile kesinlikle hata etmiştir.”2

Kelamcılar da din hakkında kendi reyleriyle konuştukları için velev ki her konuda isabetli de olsalar hatalı sayılırlar.

Bundan dolayıdır ki İmam Ahmed bin Hanbel (Rahmetullahi Aleyh) “Usul’us Sunne” adlı kıymetli eserinin girişinde şöyle de- mektedir:

“Şüphesiz; Kader, Rü’yet, Kur’an ve diğer başka mese- lelerde Kelam'a dalmak hoşlanılmayan ve yasaklanan hu- suslardandır. Bunu yapan kimse, söylediği ile Hakk'a isa- bet etse dahi, bu şekilde tartışmayı Terkedinceye ve Asar'a (rivayetlere) Teslim olup İman edinceye kadar Ehli Sünnet Ashab'ından olamaz.”

Yani kişi kelam metodunu bırakıp, hadis ve eserlere teslim olmadığı müddetçe her konuda Ehli sünnet gibi inansa da Ehli sünnet sayılmaz. Çünkü gerçek sünnet ehli olsa sünnete ittiba ederdi. Şu halde işin füruatında Eşari ve Maturidilerin neye inandıklarının da çok fazla bir önemi yoktur. Keza çoğu ko- nuda Ehli sünnetle mutabık olup hatta Ehli sünnetin düşman- larıyla mücadele etmelerinin de bir önemi yoktur. Zira onlar bu neticelere kelami ve felsefi tartışmalar sonunda ve kendi akıllarına dayanarak varmışlardır. Ama şurası da bir vakıadır ki Ehli sünnete intisap eden bu kelamcılar birçok meselede de Ehli sünnete muhalefet etmekten kendilerini alamamışlardır.

Çünkü hasımlarıyla tartışırken ihdas ettikleri akli kaideler çoğu zaman onları sünnete muhalif olmaya zorlamış ve uy- durma kaidelerini terk etmek yerine nassları ve selefin asarını tevil etmeyi tercih etmişlerdir.

İşte bu ve benzeri sebeblerden ötürü selef uleması, Ehli

2 Tirmizî, Tefsir:1 no: 2952’de “Bu hadis hasen garibdir.” Kaydıyla. Ayrıca bkz.

Ebû Dâvûd, İlim: 27

(17)

sünnet kelamcıları veya sıfatiyye kelamcıları denilen zümre- nin ilk ortaya çıktığı günlerden itibaren bu gruba cephe almış ve Ehli sünnet akidesini müdafaa adına da olsa bidatçılarla on- ların fasit felsefi usullerini esas alarak tartışmalarını hoş kar- şılamamışlardır. İmam Ahmed bin Hanbel (Rahmetullahi Aleyh)

(v. 241) bu babtan olmak üzere –Ehli sünnetten olduğu ve hatta bidat ehlinden olan babasının mirasını almayı –iki farklı dinden olanlar miras alamaz gerekçesiyle- reddedecek kadar sünnete bağlı olduğu halde az bir şey kelama dalıp kelamla ala- kalı kitaplar yazdığı için Haris el Muhasibi’yi terk etmiştir.3 Bu minvalde Lalekai’nin rivayetine göre meşhur muhaddis Ebu Hatim er-Razi (v. 277) Kerabisi, Davud ez-Zahiri ve emsalin- den sakınılmasını tavsiye etmiştir.4 Ahmed bin Hanbel, hadis, fıkıh gibi ilimlerle meşhur olmasına ve Ehli sünnetin arasında bulunmasına rağmen Kerabisi’yi “Bizim Kuranı telaffuzumuz mahluktur” sözünden dolayı terk etmiş ve de o ve ashabı hak- kında kelam kitapları yazmalarını kınama sadedinde şöyle de- miştir:

ُه ُؤﻼَﺑ ﺎ َﻤﱠﻧِإ َرﺎَﺛﻵا اﻮُ�َﺮَﺗ َو ،ﺎ َهﻮُﻌ َﺿ َو ي ِ�ﱠﻟا ِﺐُﺘُﻜﻟا ِﻩِﺬَه ْﻦِﻣ ﻢ

“Bunların belası asarı terk edip uydurdukları bu kitap- lardan kaynaklanmaktadır.”5

Bu ismi geçen Haris el Muhasibi’nin ve de Davud ez-Zahiri ve başkalarının meşhur kelamcı İbn Küllab’ın öğrencileri ol- duğu söylenmiştir. İbn Kullab ise Kullabiye kelam ekolünün kurucusudur.6 Kullabiye, Ehli sünnete intisap edenler içinde kelam metodunu kullanarak muhaliflere cevap vermeye çalı- şanların başını çeker.

3 Zehebi, Siyer, 12/110 vd.

4 Lalekai, Sunne, 1/ 180

5 Zehebi, Siyer, 12/82

6 Zehebi, Siyer, 11/174

(18)

Ebu’l Hasen el Eşari de Mutezile’den tevbe ettikten sonra Küllabiye mezhebine meyletmiştir. Sonrasında ise ehli sün- nete intisap ettiği söylenir. İbn Teymiye (Rahmetullahi Aleyh)

şöyle diyor:

َنﺎَ� ُﮫﱠﻧ ِﺈَﻓ ، َبﺎَﺗ ﱠﻢُﺛ ِﺔَﻟِ�َ�ْﻌُْﳌا ِةَﺬِﻣ َﻼَﺗ ْﻦِﻣ َنﺎَ� ْنِ�َو ،ﱠيِﺮَﻌ ْــــــــــــﺷﻷا ﱠنَ ْ َ أ ُنِّ�َﺑُ َلﺎ َﻣ َو ﻲئﺎﺒج�ا َﺬﻴ ِﻤْﻠِﺗ أ َو

َدا َﺪْﻐَ� َم ِﺪَﻗ ﺎﱠ َﳌ ﱠﻢُﺛ ،ِةَﺮْــﺼَﺒْﻟﺎِﺑ ِﺚﻳِﺪَحْ�ا َلﻮُــﺻُأ ��ﺎــﺴﻟا ﺎﱠ�ِﺮَﻛَز ْﻦَﻋ َﺬَﺧَأَو ٍب ﱠﻼُﻛ ِﻦْﺑا ِﺔَﻘ�ِﺮَﻃ �َ�إ َﺬ َﺧَ

أ

ْ�َ

أ َو َﻮ ُه ُﻩَﺮ َﻛ َذ ﺎ َﻤ َﻛ ِﻩِﺮ ْﻣَ

أ ُﺮ ِﺧآ َﻚِﻟَذَو ،ىَﺮْﺧُأ اًرﻮُﻣُأ َدا َﺪْﻐَ� ِﺔﱠﻴِﻠَﺒْﻨَﺣ ْﻦَﻋ

ْﻢ ِ�ِ�ُﺘ ُﻛ �ِ� ُﮫُﺑﺎَح .

“Eş'ari, Cübbai'nin öğrencisiydi. İbni Kullab'ın yoluna eğilim gösterdi. Basra'da Zekeriyya es-Saci'den hadis usulü öğrendi. Sonra Bağdat'a geldi ve Bağdat'taki Hanbe- lilerden başka şeyler aldı. Onun ve ashabının kendi kitap- larında zikrettiğine göre, bu, ömrünün sonunda olmuş- tur.”7

Doğrusunu Allah bilir.

Ebu’l Kasım el-Asbahani’nin Ebu Hatim er-Razi’den sene- dini zikrederek naklettiğine göre o şöyle demiştir:

ﺎ َﻧ ،ﻢﻴ ِهاَﺮْﺑِإ ﻦﺑ ﺪ ﱠﻤ َﺤ ُﻣ ﻦﺑ ﺪ َﻤ ْﺣَ أ ﺎﻧَ

أ ،يﺪ ِﻟاَو ﺎَﻨَﺛ ﱠﺪ َﺣَو :َلﺎَﻗ م َ

ﻼ َﻛ ﻦﻣ : َلﺎ َﻗ ّيِزاﱠﺮﻟا ﻢِﺗﺎ َﺣ ﻮُﺑَ أ نآْﺮ ُﻘﻟا نْ َ

أ َو ،قﻮُﻠ ْﺨ َﻣ نآْﺮ ُﻘﻟا ْﻢهﻈﻔْ ﻟ نَ َ

أ ّ�� َﻋ ﻦْﺑا د ُوا َد َو ،ي ِ�ـــ�يِﺑاَﺮَﻜْﻟا ن�ـــﺴﺣو ،ناَﻮْﻔ َـــﺻ ﻦﺑ ﻢهﺟ ﺎَﻨيﺒَﻧ ��ﻋ ل�نﳌاْ َ ﻢﱠﻠ َــــﺳ َو ِﮫْﻴﻠَﻋ ُ ﱠ� � ﱠ� َــــﺻَ -

- ُﻘْ

ﻟا ﺔَﻳﺎ َ� ِﺣ ن�ﻣ ْ

ﻷا ﻞﻳِ�ْ� ِﺟ ِﮫِﺑ َءﺎ َﺟ ﺎ ﱠﻤِﻣ ﻮُﺑَ

أ ﻢهﻤهﺠﻓ نآْﺮ

َﻻ ، َنﻮُﻌ َﻤ ْﺟَ

أ اﺮﻃ رﺎ َــــــــــــﺼ ْﻣﻷا ءﺎ َﻤَ ْ ﻠُﻋ ﻢهﻤﻴهﺠﺗ � َ� َﻋ ﮫﻌ�ﺎ َﺗ َو ،ﻞ َﺒ ْﻨ َﺣ ﻦْﺑا ﺪ ﱠﻤ َﺤ ُﻣ ﻦﺑ ﺪ َﻤ ْﺣَ َ

أ ﷲ ﺪﺒﻋ َﻚ ِﻟَذ �ِ� ﺮﺛَ ْﻷا ﻞهأ ن�َﺑ فﻼﺧ .

ﺎَﻨيﺒَﻧ ��ﻋ ل�نﳌا نآْﺮ ُﻘْ ﻟا نْ َ أ َو -

َ ﻢﱠﻠ َــــــــــــﺳ َو ِﮫْﻴﻠَﻋ ُ ﱠ� � ﱠ� ََ ــــــــــــﺻ ِﺟ ِﮫِﺑ َءﺎ َﺟ ﺎ ﱠﻤ ِﻣ-

ﺔَﻳﺎ َ� ِﺣ ن�ﻣ ْ ﻷا ﻞﻳِ�ْ�

رﺎ َﺼ ْﻣﻷا ءﺎ َﻤَ ْ ﻠُﻋ ﻢهﻤﻴهﺠﺗ � َ� َﻋ ﮫﻌ�ﺎَﺗ َو ،ﻞَﺒْﻨ َﺣ ﻦْﺑا ﺪ ﱠﻤ َﺤ ُﻣ ﻦﺑ ﺪ َﻤ ْﺣَ َ

أ ﷲ ﺪﺒﻋ ﻮُﺑَ

أ ﻢهﻤهﺠﻓ نآْﺮ ُﻘﻟاْ َﻚ ِﻟَذ �ِ� ﺮﺛَ ْﻷا ﻞهأ ن�َﺑ فﻼﺧ َﻻ ، َنﻮُﻌَﻤْﺟَأ اﺮﻃ .

“(Sözün Ebu Hatim'e ulaşan senedini zikrettikten

7 Fetava, 3/228

(19)

sonra) Cehm bin Safvan, Huseyn el Kerabisi ve Davud bin Ali’nin sözlerinden (birisi de) Kur’an’ı okuyuşlarının (te- laffuzlarının) mahluk olduğu ve de onun peygamberimiz

(Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e Cibril-i Emin (Aleyhisselam) tarafın- dan Kur’an’ın hikayesi olarak indirildiğini iddia etmeleri- dir. Bundan dolayı Ebu Abdillah Ahmed bin Muhammed bin Hanbel onları Cehmiyelikle suçlamıştır. Çeşitli bölge- lerdeki alimler onları Cehmilikle itham etmesi hususunda tümüyle ona tabi olmuşlardır. Eser ehli arasında bu hu- susta ihtilaf yoktur.”8

Görüldüğü üzere Eş’arilerin dinlerinin temelini teşkil eden hususlardan birisi olan bizim elimizdeki Kur’an’ın Allah’ın kendi orijinal kelamı değil de Allah’ın ezeli kelamının (kelam-ı nefsi) ibaresi, hikayesi olduğu iddiasının Cehmiyelik olduğu hususu bütün Ehli sünnetin icmasıyla tescil edilmiştir. Maturi- dilerin Kur’an’a bakış açıları da bundan çok farklı değildir. Bu kelam-ı nefsi meselesinin bir uzantısı da Allah’ın kelamının harf ve sesle olmadığı ve Allah’ın kelamına ait harf ve seslerin mahluk olduğu iddiasıdır. Biz bu hususta Ehli sünnetin görü- şünü daha önce ifade etmiştik ve Allah kelamının harf ve sesle olduğuna dair delilleri serdetmiştik. Böylece Eşari ve Maturi- dilerin akidelerinin icma ile sapıklık olduğu hususu bu alimler tarafından açıklanmış olmaktadır. Yeri gelmişken şunu belir- telim ki İslam’ın her meselesinde olduğu gibi bu meselede yani Eş’ari ve Maturidilerin hükmü meselesinde de önemli olan isimler değil, o isimlerin ihtiva ettiği manalardır. Dolayısıyla alimlerin bu iki mezhebin ismini taşımasa da onlarla aynı aki- deye sahip olanlar hakkında verdikleri hükümler bu mezhep müntesiplerini de bağlamaktadır. Şu halde selef alimlerinin – kelam yoluyla Ehli sünneti müdafaa etseler dahi- kelam ehlini kınamada ittifak etmeleri, keza Sünni geçinen kelamcıların

8 El-Hucce fi Beyan’il Mehicce, 2/203

(20)

icad ettiği mushaftaki Kur’an Allah’ın kelamının ibaresidir gibi bidatleri yerme hususunda icma etmeleri bu hususlarda müt- tefik olan Eşariyye, Kullabiyye, Maturidiyye ve Zahiriler gibi bütün fırkaların yerilmesi anlamına gelir. Öyle zannediyoruz ki aklı olan birisi nezdinde Eş’ari ve Maturidilerin Cehmiye zın- dıklarının mirasçısı olduğunun ortaya çıkması bu iki fırkanın Ehli sünnetten olmadığına delil olarak yeter de artar bile. An- cak biz yine de delilleri biraz daha güçlendirmek açısından taf- silata gideceğiz ve alimlerin bizzat muayyen olarak Eş’ariler fırkası hakkında dile getirdikleri tenkidleri nakledeceğiz. Yar- dım Allah’tandır.

***

Şimdi Allah’ın izni ve yardımıyla alimlerin Eş’ariler ve ben- zeri kendilerini Ehli sünnete nisbet eden kelami fırkalara yö- nelik tenkidlerini nakledeceğiz. Daha önce Allahın kelamının harf ve sesle olmadığını iddia edenlere reddiye olarak İmam Ahmed, Buhari, Berbehari, Ebu’l Kasım el Asbahani gibi alim- lerden zikrettiğimiz kaviller de bütün bu Ehli sünnete intisap eden Eşari, Maturidi, Küllabi vs kelam ekollerinin bu hususta icma etmelerinden ötürü aynı zamanda bu mezheplere red- diye olarak kabul edilebilir. Burada ise bizzat isim vererek Eş’arileri kınayan alimlerden nakil yapacağız inşaAllah.

1- İmam Ebu’l-Abbas İbni Surayc : (v. 303) –Şafii fukaha- sının büyüklerinden olup kendisine “ikinci Şafii” lakabı veril- miş, bazıları da onun üçüncü asrın müceddidi olduğunu söyle- mişlerdir-9 şunları söylemektedir:

ــــــــــــﺷﻷاو ،ﺔـــﻟ��ﻌﳌا ﻞـــ�وﺄـــﺘﺑ لﻮﻘﻧ ﻻ ،ﺔـــ��ــــــــــــﺸﳌاو ،ﺔـــﻤــــــــــــﺴج�او ،ةﺪـــح�ﳌاو ،ﺔـــﻴﻤهج�او ،ﺔـــ�ﺮﻌ

ﻞﻴﺜﻤﺗ ﻼﺑ ﺎ�� ﻦﻣﺆﻧو ،ﻞ�وﺄﺗ ﻼﺑ ﺎهﻠﺒﻘﻧ ﻞﺑ ،ﺔﻔﻴﻜﳌاو ،ﺔﻴﻣاﺮﻜﻟاو

9 (Hal tercemesi için bkz. Zehebi, Siyer, 14/201)

(21)

“Bizler Mutezile, Eşariler, Cehmiyye, Mülhide, Müces- sime, Müşebbihe, Kerramiyye ve Mükeyyife gibi teville konuşmayız, Aksine biz Allah’ın isim ve sıfatlarını tevilsiz olarak kabul eder ve onlara temsilsiz olarak (hiçbir şeye benzetmeksizin) inanırız.”10

Eş’ariyle muasır olan ve ondan önce vefat eden bu alimin Eş’ari’nin Mutezile veya Küllabiyye mensubu olduğu dönemde bu sözleri sarfetmiş olması mümkündür. Ancak herhalükarda günümüz Eş’arilerinin Allah’ın sıfatlarına yönelik tevilci anla- yışını yerdiği ortadadır.

2- İbn Huveyz Mendad el Maliki el Mısri: Batının Hafızı olarak bilinen İbn Abdilberr (v.463), 4. Asrın sonlarında vefat etmiş olan bu Maliki aliminin, Kitabu’ş-Şehade isimli eserinde, İmam Malik'in bidatçıların şehadetlerinin kabul edilmesinin caiz olmadığı hakkındaki sözünü açıklarken, şöyle dediğini nakletmektedir:

ا ُﻞ ْهَ

أ : َلﺎ َﻗ ِءاَﻮ ْهَ ْ ﻷا ِﻞ ْهَ

أ َو ِعَﺪِﺒْﻟا ِﻞْهَأ ُةَدﺎَه َـــــــﺷ ُزﻮُﺠَﺗ َﻻ ﺎَﻨِﺑﺎ َح ْـــــــ�َ

أ ِﺮِﺋﺎ َـــــــﺳَو ٍﻚِﻟﺎ َﻣ َﺪْﻨِﻋ ِءاَﻮْهَ ْﻷ

ِﺮَﻌ ْــــــﺷَأ َ�ْ�َﻏ ْوَأ َنﺎَ� ﺎ��ِﺮَﻌ ْــــــﺷَأ ِعَﺪِﺒْﻟاَو ِءاَﻮْهَ ْ ﻷا ِﻞ ْهَ

أ ْﻦ ِﻣ َﻮُهَﻓ ٍﻢِّﻠَ�َﺘُﻣ ﱡﻞُ�َﻓ ِم َﻼَﻜْﻟا ُﻞْهَأ ْﻢُه ُﻞَﺒ ْﻘُﺗ َ

ﻻَو ٍّي

� َ� َﻋ ُب ﱠد َﺆُ� َو ُﺮ َج ْ�ُ� َو ِم َ ﻼ ْﺳِْ

ﻹا � ِ� ٌةَدﺎَه َﺷ ُﮫَﻟ ﺎ َ�ْ� ِﻣ َﺐﻴِتُﺘ ْﺳا ﺎَ�ْ�َ

ﻠَﻋ ى َدﺎ َﻤَﺗ ْن ِﺈَﻓ ، ِﮫِﺘَﻋْﺪِﺑ

"Bidat ve heva ehlinin şahitliği bizim nezdimizde geçerli değildir. İmam Malik'in ve bizim diğer ashabımızın nezdinde heva ehlinden kasıd kelamcılardır. Dolayısıyla bütün kelamcı- lar ister Eşarilerden olsun, ister Eşarilerden olmasın heva ve bidat ehlinden sayılır ve onun şehadeti İslam nazarında geçerli değildir. Sonuç olarak böyle bir kimse sürgün edilir/ toplum dışına itilir ve bidati yüzünden cezalandırılır. Eğer bidatinde

10 Ebu'l Abbas ibn Surayc, Cuz'un fihi Ecvibetun fi Usul'iddin, sf 86, Sözkonusu risale Likaul Evahiril Aşr adlı mecmuanın 8. cildinde yer almaktadır. Darul Beşairil İslamiyye, 1426 Bu sözleri ayrıca İbn Kayyım, İctimau'l-Cuyuş’il- İslamiye, 2/174'de az farkla nakletmektedir.

(22)

ısrar ederse tevbe etmesi istenir."11

3- İbn Mendeh (v.395): Hanbeli fakihi ve muhaddis.

Türkçe’ye de bir kısmı tercüme edilen “Kitab’ut Tevhid” adlı eserin sahibi. Herevi, Zemm’ul Kelam adlı eserinde onun ke- lamcıların yerilmesi ile alakalı şu sözünü nakletmektedir:

ﻦﺑ ﺪــﻤﺣأ لﺎـﻗ ﻦﺑ ﺪــﻤﺤﻣ ﷲﺪــﺒﻋ ﺎـﺑأ ﺖــﻌﻤــــــــــــﺳ :سﺎــﺒﻌﻟا ﻮﺑأ يﺮﻓﺎــﻌﳌا ﺮهﺎــﻄﻟا ﻦﺑ ﺪــﻤﺤﻣ

لﻮﻘﻟا نﺎـ� ﻦﻤﻣ مﺪـﻘﺗ ﻦﻋ ��ﺘﻌﻴﻟو ؤﺮﻣا ﷲ ﻖﺘﻴﻟ" :لﻮﻘﻳ ﷲ ﮫـﻤﺣر نﺎـ��ــــــــــــﺻﺄـﺑ ﻆﻓﺎـح�ا ﻩﺪـﻨﻣ ناﺪﻠﺒﻟاو ﺲﻟﺎج�ا ﻦﻣ ًادوﺮﻄﻣ ًﺎﻣﻮﻣﺬﻣ ًارﻮج�ﻣ ﺎﻴﻧﺪﻟا ﻦﻣ جﺮﺧ ﻒﻴﻛ ،ﮫﺘﻟﺎﻘﻣو ﮫﺒهﺬﻣ ﻆﻔﻠﻟﺎﺑ ﻴنــﺸﻟا ﮫﻟﻮﻗو !؟ﺢﻴﺒﻘﻟا ﻩدﺎﻘﺘﻋﻻ ،بﻼﻛ ﻦﺑاو ،طاﻮــﺸﻟاو ،ي�ــ�يﺑاﺮﻜﻟا :ﻞﺜﻣ ﷲ ﻦﻳﺪﻟ ﻒﻟﺎخ�ا ﻊ

ﻞﺟو ﺰﻋ ﷲ ﻦﻳد �� ﮫﻘ�ﺮﻃ مﻼﻜﻟاو لاﺪج�ا نﺎ� ﻦﻤﻣ ﻢهﻟﺎﺜﻣأو ،يﺮﻌﺷﻷا ﻦﺑاو

"

Ahmed bin Muhammed bin Tahir el Meafiri Ebu’l Ab- bas şöyle demiştir: Ben Hafız Ebu Abdillah bin Mende’yi Asbahan’da şöyle derken işittim: “Kişinin Allah’tan kork- ması ve lafız (mahluktur) mezhebine ve görüşüne sahip olanlardan gelip geçmiş olanların halinden ibret alması gerekir. Onlar nasıl da kötü itikadlarından ve Allah’ın di- nine muhalif çirkin sözlerinden ötürü terk edilmiş, kınan- mış ve de meclislerden ve ülkelerden dışlanmış olarak bu dünyadan göçüp gittiler? Mesela Aziz ve Celil olan Allah’ın dininde cidal ve kelam yapmayı yol edinmiş olan Kerabisi, Şevat, İbn Kullab, İbn’ul Eş’ari ve benzerleri gibi…”12

4- Ebu Hamid Ahmed bin Ebi Tahir el İsferayini (v.

406) ve ashabı: İbn Kesir’in Tabakat’uş Şafiiyyin adlı ese- rinde13 belirttiği üzere “Üçüncü Şafii” lakabını almış ve de İbn’us Salah her 100 senede bir ortaya çıkarak dini yenileye- cek olan müceddidleri sayarken 1. Asra Ömer bin Abdilaziz, 2.

11 İbn Abdilberr, Cami Beyani'l-İlmi ve Fadlihi, 2/943 no: 1800'de İbn Huveyzmendad'a ulaşan senedi ile nakletmektedir.

12 Zemm’ul Kelam, 4/424

13 Sf. 345 vd.

(23)

Asra Şafii, 3. Asra –yukarda zikri geçen- İbn Surayc ve de 4.

Asra ise İsferayini isimlerini uygun görmüştür. İlerde Eş’ariler hakkındaki görüşleri ayrıntılı olarak gelecek olan Ebu’l Hasen el-Kerci (Rahmetullahi Aleyh) İsferayini ve diğer Şafii alimlerinin konuyla alakalı görüşlerini şöyle aktarmaktadır:

ِمﻼ َﻜَ ْ

ﻟا ِبﺎ َح ْ�َ

أ َو ِّﻲِ� ﱠﻼِﻗﺎَﺒْﻟا �َ�َﻋ ِرﺎَ�ْﻧِ ْﻹا َﺪﻳِﺪ َﺷ ٍﺪِﻣﺎَﺣ ﻮُﺑَأ ُﺦْﻴ ﱠﺸﻟا َنﺎَ�َو

“Şeyh Ebu Hamid, Bakillani ve kelamcı zümresine karşı şiddetli bir inkar içerisindeydi.”

َنو ُء ﱠ�َ�َﺘَ� َو ،ِّيِﺮَﻌْﺷَ ْﻷا �َ�إ اﻮُﺒ ُﺴْنَﻳ ْنَأ َنﻮُﻔِﻜْﻨَت ْﺴَيَو َنﻮُﻔَﻧْﺄَﻳ ُﺔﱠﻴِﻌِﻓﺎ ﱠﺸﻟا ُﺔﱠﻤِﺋَ ْﻷا ْلَﺰَﻳ ْﻢَﻟَو ىَ�َﺑ ﺎ ﱠﻤ ِﻣ

� َ� َﻋ ، ِﮫْﻴَ

ﻟاَﻮ َﺣ ِمْﻮ َح�ا ْﻦ َﻋ ْﻢُ� َ�ﺎَﺒ ْﺣْ َ

أ َو ْﻢُ� َ�ﺎ َح ْــــــ�َ

أ َن ْﻮَ�ْ�َ� َو ، ِﮫْﻴَ

ﻠَﻋ ُﮫَﺒ َه ْﺬ َﻣ ﱡيِﺮَﻌ ْــــــﺷَ ْﻷا ًة ﱠﺪِﻋ ﺖْﻌِﻤ َــــــﺳ ﺎ َﻣ

ْﻌ ِﻤ َﺳ :َنﻮُﻟﻮُﻘَﻳ ،ﱡ� ِ�ﺎ ﱠﺴﻟا ٍّ�ِ�َﻋ ِﻦْﺑ َﺪَﻤْﺣَأ ُﻦْﺑ ُﻦِﻤَﺗْﺆُْﳌا ُﻆِﻓﺎَحْ�ا ْﻢُ�ْ�ِﻣ ،ِﺔﱠﻤِﺋَ ْﻷاَو ِﺦِﻳﺎ َﺸَْﳌا ْﻦِﻣ ًﺔَﻋﺎ َﻤ َﺟ ﺎَﻨ

ْﺳ ْ

ﻹا ٍﺮ ِهﺎﻃ ُﻦْﺑ ُﺪ َﻤ ْﺣَ َ

أ ٍﺪِﻣﺎ َﺣ ﻮُﺑَ

أ ُﺦْﻴ ﱠﺸﻟا َنﺎَ� :اﻮُ

ﻟﺎ َﻗ ِتﺎ َﻘِّﺜﻟا ِﺦِﻳﺎ َﺸَ ْﳌا ْﻦِﻣ ي ِﺬﱠﻟا ِﺔﱠﻤِﺋَ ْﻷا ُمﺎَﻣإ ّيِ�ﻴِﻳاﺮَﻔ

ُﺧ ْﺪَ� َو ِرﻮ ُـــﺼْﻨَ ْﳌا ِﻊ ِﻣﺎَﺟ �َ�إ ِخْﺮَﻜْﻟا ِﺔَﻌﻴ ِﻄَﻗ ْﻦِﻣ ِﺔَﻌُﻤُجْ�ا �َ�إ �َ� َـــﺳ اَذإ ﺎًﺑﺎَح ْـــ�َ

أ َو ﺎ ًﻤْﻠِﻋ َضْرﻷا َﻖﱠﺒَ ْ ﻃَ ُﻞ

َــــــــــــﻀ َﺣ ْﻦ َﻣ � َ� َﻋ ُﻞ ِـﺒْﻘُ�َو ِﻊ ِﻣﺎَـج ْ�ِﻟ ي ِذﺎ َـحُ ْ�ا يِز ْوﱠﺮﻟﺎِـﺑ َفوُﺮْﻌَ ْﳌا َضﺎَـ�ِّﺮﻟا ﱠنَ

ﺄ ِـﺑ ﱠ�َ�َﻋ او ُﺪَـه ْــــــــــــﺷا :ُلﻮُﻘَ�َو َﺮ

ﱠﺮ َﻜَﺗ َو ﱡﻲِ� ﱠﻼِﻗﺎَـــﺒْﻟا ُلﻮُﻘَﻳ ﺎ َـــﻤَﻛ َﻻ ، ٍﻞَـــﺒْﻨَﺣ ُﻦْﺑ ُﺪ َـــﻤْﺣَأ َلﺎ َـــﻗ ﺎ َـــﻤَﻛ ، ٍقﻮُﻠْﺨَﻣ ُ�ْ�َﻏ ِ ﱠ� ُم َﻼَﻛ َنآْﺮُﻘْﻟا َﻚ ِـــﻟَذ َر

ا � ِ� َﺮ ِـــــــــــﺸَتْﻨَﻳ ىﱠ� َﺣ : َلﺎ َﻘ َﻓ ، َﻚ ِﻟَذ �ِ� ُﮫَﻟ َﻞﻴِﻘَﻓ ، ٍتﺎَﻋﺎَﻤَﺟ �ِ� ُﮫْﻨِﻣ َﻊﻴ ِـــــــــــﺸَي َو ِح َ

ﻼ ﱠـــــــــــﺼﻟا ِﻞ ْهَ

أ � ِ� َو ، ِسﺎﱠﻨﻟ

ْﻟا ٍﺮْﻜَﺑ ﻲِ�َ

أ ِﺐ َهْﺬَﻣ ْﻦِﻣ ٌءيِﺮَ�َو ،ﱠيِﺮَﻌ ْــــــــــــﺷَ ْﻷا يِ�ْﻌَ� ،ِﮫْﻴَﻠَﻋ ْﻢُه ﺎﱠﻤِﻣ ٌءيِﺮَﺑ ﻲِّ�َأ ِد َﻼِﺒْﻟا �ِ� ُ�َ�َخْ�ا ،ِّﻲِ� ﱠﻼِﻗﺎَﺒ

� َ� َﻋ َنﻮُﻠ ُﺧ ْﺪ َـــﻳ ِءﺎ َـــ�َﺮُﻐْ

ﻟا ِﺔ َـــه ِّﻘ َﻔَﺘُ ْﳌا ْﻦِﻣ ًﺔ َـــﻋﺎ َـــﻤَﺟ ﱠنِﺈ َـــﻓ َنﻮُﻨَﺘ ْﻔُﻴ َﻓ ِﮫ ْـــﻴَ

ﻠَﻋ َنو ُء َﺮ ْﻘَﻴ َﻓ ، ًﺔ َـــﻴ ْﻔ ُﺧ ِّﻲِ� ﱠﻼِﻗﺎ َـــﺒْﻟا ﱠﻠَﻌَ� ي ِّ�ِﻣ ْﻢُ� ﱠ�َ

أ ﱞنﺎــﻇ ﱡﻦَ ﻈَﻴ َﻓ ، َﺔُ ــﻟﺎ َــﺤ َﻣ َ َ

ﻻ ْﻢُ�َ� َﻋ ْﺪ ِــﺑ اوُﺮَهﻇْ َ أ ْﻢ ِه ِد َ

ﻼِﺑ �َ

�إ اﻮُﻌ َﺟَر ا َذِﺈَــﻓ ِﮫِــﺒَهْﺬ َــﻤِﺑ ﺎ َــﻧَ

أ َو ،ُﻩﻮ ُﻤ

ﱠﻼِﻗﺎَﺒْ

ﻟا ِﺐ َهْﺬَﻣ ْﻦِﻣ ٌءيِﺮَﺑ ﺎَﻧَأَو ،ﮫﺘْﻠُﻗ ِﮫِﺗ َﺪﻴ ِﻘَﻋَو ،ِّﻲِ�

.

“Şafii imamları Eş’ari’ye mensub olmaktan son derece nefret etmişler ve sakınmışlar ve de Eş’ari’nin mezhebini üzerine bina ettiği şeylerden de teberri edip uzaklaşmış- lardır. Kendi dostlarını ve sevdiklerini de onun (mezhebi) etrafında dolaşmaktan sakındırmışlardır. Bir çok meşa- yih ve imamdan duyduğum şey budur ki bunlardan birisi de güvenilir hafız İbnu Ahmed bin Ali es-Saci’dir. Derler

(24)

ki: Güvenilir şeyhlerden bir cemaatin şöyle dediğini işit- tik: İmamlar imamı, Yeryüzünü ilmiyle ve ashabıyla çev- releyen Ebu Hamid Ahmed bin Tahir el İsferayini, Kerh bölgesinden Cuma için Mansur Camii’ne geldiğinde cami- nin yanında Revz olarak bilinen bahçelere girer, orada ha- zır bulunanlara dönüp şöyle derdi: Bana Kur’an’ın mah- luk olmadığına dair şahitlik edin; ancak Ahmed bin Han- bel’in dediği gibi olsun, Bakillani’nin dediği gibi değil!

Onun bu sözleri cemaatin içinde tekrar edilir ve aynısı kendisine (toplu olarak) söylenirdi. Dedi ki: Ta ki (bu söz) insanlar arasında ve salah ehli kişiler arasında yayılsın, keza benim onların üzerinde bulunduğu yoldan yani Eş’ari’den beri olduğum ve Ebubekr el Bakillani’nin mez- hebinden beri olduğum haberi de yayılsın. Zira (buraya) gurbetçi olarak gelmiş birtakım fıkıh öğrencileri gizlice Bakillani’nin yanına gidiyorlar, ondan bir şeyler okuyup onun mezhebinden fitneye düşüyorlar. Memleketlerine geri döndüklerinde de haliyle bidatlerini açığa vuruyor- lar. Böylece birileri de onların bunu benden öğrendiği ve bu görüşleri benim söylediğim zannına kapılıyorlar. Hal- buki ben, Bakillani’nin mezhebinden de akidesinden de beriyim!”14

Kerci, yine aynı eserde Bakillani’nin bu ismi geçen Şeyh İs- ferayini’nin korkusundan hamama bile gizlice gittiğini naklet- mektedir! Bu ismi geçen el-Bakillani, Temhid ve başka eserle- rin müellifi olan meşhur Eş’ari kelamcısıdır. Kerci onunla ve Eş’arilerle alakalı bu sözleri "el-Fusul fi'l Usul ani'l Eimmet'il Fuhul İlzamen li Zev'il Bidai ve'l Fudul" adlı eserinde zikret- mektedir. Bu kitap günümüzde mefkud yani kayıp olsa gerek.

Kerci’nin bu sözlerini Şeyhulislam ibn Teymiye onun adı geçen

14 Nakleden İbn Teymiye, et-Tis'eniyye 3/880; Feteva el-Kubra, 6/600; Der’u Tearuz’il Akli ve’n Nakl, 2/96

(25)

eserinden nakletmektedir. Kerci yine aynı eserde şöyle de- mektedir:

ْﻦ ِﻣ ِّ� ِ�ِﻓﺎ ﱠــــــــﺸﻟا ِﮫْﻘِﻓ َلﻮ ُــــــــﺻُأ َ�ﱠ�َﻣ ىﱠ�َﺣ ، ِم َﻼَﻜْﻟا ِﻞْهَأ �َ�َﻋ ٍﺪِﻣﺎَﺣ ﻲِ�َ

أ ِﺦْﻴ ﱠــــــــﺸﻟا ُة ﱠﺪ ِــــــــﺷ ٌفوُﺮْﻌَﻣَو ﻷا ِلﻮ ُـــــــــــﺻَ ْ ُ

أ ﻮُﺑَ

أ ُﺦْﻴ ﱠـــــــــــﺸﻟا ى َﺪَﺘ ْﻗا ِﮫِ�َو ،ي ِﺪْﻨِﻋ َﻮُهَو ، ﱡﻲِ�ﺎَﻗَذاﱠﺰﻟا ٍﺮْﻜَﺑ ﻮُﺑَأ ُمﺎَﻣِ ْﻹا ُﮫْﻨَﻋ ُﮫَﻘﱠﻠَﻋَو ِّيِﺮَﻌ ْـــــــــــﺷَ

ِﻷ ﺎ ًه ْﺟ َو ِ ّيِﺮَﻌ ْــــﺷَ ْﻷا ُلْﻮَﻗ َﻖَﻓاَو ْﻮَﻟ ىﱠ�َﺣ " ُةَﺮ ِــــﺼْﺒﱠﺘﻟاَو " ُﻊَﻤﱡﻠﻟا ِﮫْﻴَﺑﺎَﺘِﻛ �ِ� ﱡيِزاَ�� ِّــــﺸﻟا َقﺎَح ْــــ�ِإ ﺎَﻨِﺑﺎ َح ْــــ�

ِﻓﺎ ﱠـــﺸﻟا ِبﺎ َح ْـــ�َ ُﻣ

أ ْﻦ ِﻣ ْﻢ ُه ﱠﺪُﻌَ� ْﻢَ

ﻟ َو ، ُﺔﱠ�ِﺮَﻌ ْـــﺷَ ْﻷا ْﺖَﻟﺎَﻗ ِﮫِ�َو ،ﺎَﻨِﺑﺎَح ْـــ�َ

أ ِﺾْﻌَ� ُلْﻮَﻗ َﻮُه :َلﺎَﻗَو ،َ�ِّ�

ِّ� ِ�

ِﻦﻳ ِّﺪﻟا ِلﻮُﺻُأ ْﻦَﻋ ًﻼْﻀَﻓ ،ِﮫْﻘِﻔْﻟا ِلﻮُﺻُأ �ِ� ْﻢِ�ِ�َهْﺬَﻣ ْﻦِﻣَو ْﻢُ�ْ�ِﻣ اﻮُﻔَﻜْﻨَت ْﺳا .

“Şeyh Ebu Hamid’in kelam ehline karşı şiddetli tavrı bilinmektedir. O kadar ki o, Şafii fıkıh usulünü Eş’ari usu- lünden ayırd etmiştir. Buna İmam Ebubekr ez-Zadekani ta’lik’te bulunmuştur ki bu benim yanımda mevcuttur.

Ebu İshak eş-Şirazi de Lum’a ve Tabsira adlı kitaplarında buna muvafakat etmiştir. O kadar ki Eş’ari’nin görüşü, bi- zim ashabımızdan (Şafiilerden) gelen bir veche uygun düşse bunu ayırd etmiş ve demiştir ki: ‘Bu, ashabımızdan bazılarının görüşüdür, Eş’ariler de böyle demiştir.’ Böy- lece onları Şafii’nin ashabından saymamıştır ve de değil usul’uddin konularında usul’u fıkıh sahasında dahi onlar- dan ve mezheplerinden sakınmıştır.” 15

İşte bunlar günümüzde Eşari akidesi ile Şafii mezhebi adeta iç içe geçmiş gibi gözükse de aslında ilk dönem Şafii alimlerinin bu durumu benimsemediklerini gösteren vesika- lardan bir tanesidir.

5- Ebu Nasr es-Siczi (v. 444): Hanefi fukahasından ve mu- haddis olan bu zat, Zubeyd halkına göndermiş olduğu ve Al- lah’ın Kelamı’nın Harfler ve Ses ile olmadığını iddia edenlere karşı yazmış olduğu reddiyesi "Risale İla Ehli’z Zubeyd" olarak

15 Nakleden İbn Teymiye, et-Tis'eniyye 3/880; Feteva el-Kubra, 6/600; Der’u Tearuz’il Akli ve’n Nakl, 2/96

(26)

bilinen "Risalet’us-Siczi ila Ehli Zubeyd fi er-Red ala men En- kera’l-Harfe ve's Savt" adlı eserini Eş’arilere reddiye olarak ka- leme almıştır. Sözkonusu eserinde Eş’arileri son derece şid- detli bir şekilde tenkid etmiştir. Onun Eş’arilerle alakalı sözle- rinden birkaç tanesini buraya dercediyoruz:

ﺎﻤأو مھرھﺎظﺘ فﻼﺨﺒ

ﺎﻤ ﮫﻨودﻘﺘﻌﻴ ﻌﻔﻜ

ل ﺔﻗدﺎﻨزﻟا ﻔﻓ

ــــــــــ ﻲ ﺒﺜإ ــــــــــ مﻬﺘﺎ نأ ﷲا ﺴ ــــــــــ ﮫﻨﺎﺤﺒ

ﻰﻟﺎﻌﺘو ىوﺘﺴا ﻰﻠﻋ شرﻌﻟا ، نﻤو مھدﻘﻋ : نأ ﷲا ﮫﻨﺎﺤﺒﺴ ﻻ

زوﺠﻴ نأ فﺼوﻴ ﮫﻨﺄﺒ ﻲﻓ

ءﺎﻤﺴ ﻻو ﻲﻓ ضرأ

، ﻻو ﻲﻓ شرﻋ ﻻو قوﻓ

"Onlara (Eşarilere) gelince, zındıklar gibi i'tikadlarına aykırı olanı (kabul ediyormuş gibi) gösterirler ki bu (ör- neğin) onların Allah Subhanehu ve Tea’la’nın arşa istiva ettiğini tasdikleridir. Ancak; Allah Subhanehu’nun ne se- mada ne yeryüzünde ne arşda ne de üstte olduğu şeklinde vasfedilmesinin caiz olmadığı da onların akidelerinden- dir." 16

ﺔﻟ��ﻌﳌاو ﻊﻤ

ءوﺴ مﻬﺒھذﻤ ﻗأ

ل اررﻀ ﻰﻠﻋ ماوﻋ ھأ ل ﻟا ـ ﺔﻨﺴ ﻤـ ن ھـ ءﻻؤ نﻷ ﺔﻟزﺘﻌﻤﻟا دﻗ

ترﻬظأ ﺎﻬﺒھذﻤ

مﻟو فﻘﺘﺴﺘ مﻟو

ﻩوﻤﺘ

"Mu’tezile’nin, mezheblerindeki şerlerine rağmen, Ehli Sünnet’in avamına zararları bunlardan daha azdır.

Zira Mu’tezile mezhebini oldukça aşikar yapmış (gizleme- miştir) ki böylelikle gelecekte kök bağlamaz (ki öyle ol- muştur, halef arasında bulunmamıştır) ne de üstü örtülü- dür."

(Mu’tezile’nin -Allah’ın Sıfatlarının hakikatını reddetme- leri, Kur’an’ın mahluk olduğunu iddia etmeleri, şefa'at vb.,- inançlarına değindikten sonra şöyle devam etmektedir:)

16 Risalet’us Siczi ila Ehli Zubeyd fi'r Red ala men Enkera el-Harf ve's Savt, sf 180

(27)

فرﻌﻓ رﺜﻜأ نﻴﻤﻠﺴﻤﻟا مﻬﺒھذﻤ

مھوﺒﻨﺠﺘو مھودﻋو

ءادﻋأ . ﺔﻴﺒﻼﻜﻟاو ﺸﻷاو

ﺔﻴرﻌ دﻗ

اورﻬظأ درﻟا

ﻰﻠﻋ ﺔﻟزﺘﻌﻤﻟا بذﻟاو

ﻋ ـن ﻟا ـ ﺔﻨﺴ ﻬﻠھأو ـﺎ

"Yani, mezhebleri Müslüman çoğunluk tarafından bi- linmektedir böylelikle (Müslümanlar) onlardan uzak dur- muş ve onları düşman kabul etmişlerdir. Küllabiye ve Eşa- riyye ise Mu’tezileye açıktan reddiye yapmış ve (onlara karşı) Sünnet’i ve Ehli’ni savunmuşlardır."

(Ebu’l Hasan el-Eşari’nin bazı inançlarına değindikten sonra şöyle devam etmektedir:)

ﻚﻟﺬﻛو ��ﺜﻛ نﻤ ﮫﺒھذﻤ وﻘﻴ ل ﻲﻓ رھﺎظﻟا وﻘﺒ

ل ھأ ل ﺔﻨﺴﻟا ﻼﻤﺠﻤ مﺜ دﻨﻋ ﻔﺘﻟا ـــــــــــــــــ رﻴﺴ

ﻴﺼﻔﺘﻟاو ل

ﻊﺠرﻴ ﻰﻟإ وﻗ ل ﺔﻟزﺘﻌﻤﻟا ھﺎﺠﻟﺎﻓ

ل ﮫﻠﺒﻘﻴ ﺎﻤﺒ ﻩرﻬظﻴ مﻟﺎﻌﻟاو ﻬﺠﻴ ـــــــــــــ ﻩر ﻤﻟ ـــــــــــــ ﺎ ﻨﻤ ـــــــــــــ ﮫ

ﻩرﺒﺨﻴ ررﻀﻟاو مﻬﺒ

رﺜﻜأ ﮫﻨﻤ ﺔﻟزﺘﻌﻤﻟﺎﺒ رﺎﻬظﻹ

كﺌﻟوأ مﻬﺘﺒوﺎﺠﻤو ھأ

ل ﻟا ــــــــــــــــ ﺔﻨﺴ ﻔﺨإو ــــــــــــــــ ءﺎ

ءﻻؤھ مﻬﺘطﻟﺎﺨﻤو ھأ

ل قﺤﻟا

"Bunun gibi, onun mezhebinden birçokları zahirde Ehli Sünnet’in görüşüyle mücmel olarak konuşurlar.

Sonra, tefsire (açıklama) ve tafsilata girildikten sonra, Mu’tezile’nin sözüne (görüşüne) dönerler. Cahil kimse za- hir olanı kabul eder ama ilmi olan kimse farkında oldu- ğunu açıktan eleştirir. Onların zararı, Mu’tezile’nin zara- rından çoktur çünkü Mu’tezile, Ehli Sünnet’e karşı tavrını aşikar etmiş ve bunlar (Eşari ve Küllabiye) ise gizlidir ve hak ehli ile karışıktır." 17

�� (ًﺎهﻟإ) ن�ﺘبﺜﻣ ��ﻏ ﻢ��أ ﻢﻠﻌﻴﻟ ،تﺎﻔـــــــﺼﻟا �� ﺔ�ﺮﻌـــــــﺷﻷاو ﺔﻴﺑﻼﻜﻟا لﻮﻗ ﻞﻣﺄﺘﻳ نأ ��ﺒن�و ﮫﻧﻮﻔﻟﺎﺨ�و ﺎهﺮﺋﺎﺳ نﻮ����و ،ﻩودارأ ﺎﻣ صﻮﺼﻨﻟا ﻦﻣ نو��ﺨﺘﻳ ﻢ��أو ،ﺔﻘﻴﻘح�ا .

Küllabiye ve Eş’ariyye’nin sıfatlar hakkındaki görüşü

17 Risalet’us Siczi ila Ehli Zubeyd fi'r Red ala men Enkera’l-Harfe ve's Savt, sf 270-278

(28)

üzerinde düşünüldüğünde onların işin hakikatinde bir ilahın varlığını kabul etmedikleri ve de nasslardan dile- diklerini alıp geri kalanını da –bilhassa kendilerine mu- halif olanları- terk ettikleri bilinmiş olur.” 18

Siczi (Rahmetullahi Aleyh) bununla bu fırkaların savunduğu mezhebin lazımına, neticesine işaret etmiştir. Zira Eş’arilerin savunduğu “Allah ne alemin içindedir, ne dışındadır, ne aşağı- dadır, ne yukardadır” gibi düşünceler ve de diğer sıfatları nef- yetmeleri mevcudiyeti imkansız olan bir ilah tasavvuruna in- sanları götürmektedir. Yoksa Eş’arilerin Allah’ın varlığını in- kar etmeleri sözkonusu değildir, lakin itikadları –haşa- bunu gerektirmektedir.

Siczi (Rahmetullahi Aleyh) bazı bidat ve dalalet ehli fırkalar- dan, Mutezile ve emsalinden bahsettikten sonra şöyle demiş- tir:

ﻢﺛ رﺮﺿ ﻦﻣ ��ﻛأ ﻢهرﺮﺿو .عﺎﺒﺗﻻا ﻞهأ ﻦﻣ ﻢ��أ نﻮﻋﺪﻳ مﻮﻘﺑ ءﻻﺆه ﺪﻌ� ﺔﻨﺴﻟا ﻞهأ ��ﺑ

ﻷا ﻦﺴح�ا ﻮﺑأو ،ي���ﻼﻘﻟا سﺎﺒﻌﻟا ﻮﺑأو ،بﻼﻛ ﻦﺑ ﺪﻤﺤﻣ ﻮﺑأ :ﻢهو ،ﻢه��ﻏو (ﺔﻟ��ﻌﳌا) يﺮﻌﺷ

.

ﻢهﺪﻌ�و ةﺮﺼﺒﻟﺎﺑ ﺪهﺎﺠﻣ ﻦﺑ ﷲ ﺪﺒﻋ ﻮﺑأو نﺎﺘﺴج�� ﺪ�ﺮﺗ ﻲ�أ ﻦﺑ ﺪﻤﺤﻣ : .

��و ي�ﻴﺋاﺮﻔﺳﻻا قﺎح�إ ﻮﺑأو ،داﺪﻐﺒﺑ ﻲ�ﻼﻗﺎﺒﻟا ﻦﺑ ﺮﻜﺑ ﻮﺑأ :ﺎﻨﺘﻗو

ﻮﺑأو ��ﻋ نودﺮ�و .ﻢهﻠ�وﺎﻗأ ﺾﻌ� (ﺔﻟ��ﻌﳌا) ��ﻋ نودﺮﻳ / ءﻻﺆهﻓ نﺎــــﺳاﺮﺨﺑ كرﻮﻓ ﻦﺑ ﺮﻜﺑ

ﺔﻟ��ﻌﳌا ��ﻋ ﻩو ّدر ﺎﻤﻣ ��ﻛأ ﺮﺛﻷا ﻞهأ .

“Sonra, ehli sünnet bunların ardından kendilerinin (sünnete) ittiba ehli olduğunu iddia eden bu kavimle im- tihan edilmişlerdir ki bunların zararı Mutezile’nin ve di-

18 Risalet’us Siczi ila Ehli Zubeyd fi'r Reddi ala men Enkera’l-Harfe ve's Savt, 263

(29)

ğerlerinin zararından daha fazladır. Bunlar Ebu Muham- med bin Küllab, Ebu’l Abbas el Kalanisi, Ebu’l Hasen el Eş’ari ve bunlardan sonra ise Sicistan’da Muhammed bin Ebi Turid, Basra’da Ebu Abdillah bin Mücahid’dir. Bizim zamanımızda ise Bağdad’da Ebubekr bin el Bakillani, Ho- rasan’da da Ebu İshak el İsferayini ve Ebubekr bin Fu- rek’tir. Bunlar bazı görüşlerinde Mutezile’ye dönerken Mutezile’ye döndükleri konulardan daha fazla konuda ise Ehli esere (yani Ehli sünnete) dönmektedirler.” 19

İmam es-Siczi (Rahmetullahi Aleyh) son derece ibretler ve fay- dalar içeren bu kavlinde öncelikle adaletli davranarak Eş’ari, Maturidi, Küllabi vs Ehli sünnete nisbet edilen kelamcı zümre- lerinin diğer bidat fırkalarına nazaran hakka daha yakın ol- duklarını teslim etmiştir. Kitabın muhakkiki Muhammed bin Ebi Turid’den kasdın Ebu Mansur Muhammed el Maturidi ol- duğunu söylemektedir. Müellifin veya kitabı yazan müstensi- hin Maturidi’nin ismini dahi tam tesbit edemeyip yanlış yaz- ması enteresandır. Görüldüğü üzere kendisi Hanefi fakihlerin- den olan es-Siczi, diğer kelamcılarla birlikte Maturidi’yi de yer- mektedir. Bu da günümüzde yaygın kanaatin aksine Hanefile- rin itikadda Maturidi olması gerektiği iddiasını çürüten bir mi- saldir. Bizim mütekaddim alimlerden Maturidi ile alakalı görü- şünü tesbit edebildiğimiz tek kavil bu alime aittir. Bunun hari- cinde Maturidi ile alakalı İbn Teymiye veya az öncesindeki dö- neme kadar ne övgü ne de yergi sadedinde bir şey bulabilmiş değiliz. Maturidi’nin mezhebiyle alakalı bilgi verene pek ras- lanmadığı gibi hayatı hakkında da kaynaklarda çok az bilgi vardır. Semerkand ulemasından olduğu bilinmekle beraber, İmam Maturidi’nin kim olduğu hususunda kaynaklarda ne ya- zık ki doyurucu bir bilgiye rastlamak mümkün değildir. Öyle

19 Risalet’us Siczi ila Ehli Zubeyd fi'r Reddi ala men Enkera’l-Harfe ve's Savt, 344-345

(30)

ki; ilmi gelişimi ve ilim seyahatlerinde bulunup-bulunmadığı, hacca gidip-gitmediği, resmi bir görev alıp-almadığı, talebele- rinin kimler olduğu bilinmemektedir. İslam meşhurları ile ala- kalı en ince ayrıntıyı bile ihmal etmeyen teracim, ensab, tarih, rical ve sair kitaplarda da Maturidi ile alakalı bir bilgiye rasla- namamaktadır. Sadece Sem’ani başka bir zatın biyografisinde ve de Makrizi başka bir konu arasında Maturidi’nin ismini zik- rederler. 20Mezhepler hakkındaki eserlerde de konuyla alakalı bilgi bulunmadığı gibi Şeyh’ul İslam ibni Teymiyye ve İbn’ul Kayyım’ın eserlerinde de -tesbit edebildiğimiz kadarıyla- bilgi verilmemiştir.

Şeyh’ul İslam ibni Teymiyye, Maturidi’nin Küllabiye’nin yolunu takip ettiğini belirtmesi ve çeşitli konulardaki görüşle- rini zikretmesi dışında 21Maturidi hakkında detaylı bilgi ver- memiştir.

İmam İbn'ul Kayyım ise, Esmau Müellefat’iş Şeyh’il İslam isimli eserinde İbni Teymiyye’nin Risale fi Akidet'il Eş’ariyye ve Akidet’il Maturidi ve Ğayrihu min’el Hanefiyye (Eş’ariyye’nin Akidesi ve Maturidi’nin ve Hanefilerden ondan başkasının Akidesi Hakkında Risale) isimli risalesini belirt- mesi dışında 22 İmam Maturidi hakkında bilgi vermemiştir.

Zehebi ise Maturidi’den bir başkasının biyografisini verir- ken bahsetmiştir. 23

Hanefilerin i’tikadda mezheb imamı olarak takdim edilen Maturidi hakkında Hanefilerin eserlerinde de –birkaç menkibe

20 Sem’ani, el-Ensab, 12/3; Makrizi, el-Hutat, 6/241

21 Dar’ut Te’arud, 2/245; 7/441-442; 9/62; Kitab’ul İman, 414; Mecma’ul Feteva, 7/433; Alak Suresi’nin Tefsiri Mecma’ut Tefsir, 209; Daka’ik’ut Tefsir, 5/173; Mecma’ul Feteva, 18/269; Minhac’us Sünne, 2/362

22 İbni Kayyım, Esma Müellefiyet’uş Şeyh’ul İslam, 23

23 Zehebi, Tarih’ul İslam, 8/664

(31)

ve de kitaplarının ismi dışında- fazla bilgi verilmemiştir. Nite- kim Maturidi’nin “Kitab’ut Tevhid” adlı eserini Türkçe’ye ter- cüme edenler de kitabın girişinde Maturidi hakkında kaynak- larda fazla bilgi olmadığından şikayet etmektedirler. Öyle gö- rünüyor ki Maturidi her ne kadar günümüzde Eş’ari ile bera- ber Ehli sünnetin iki imamından birisi olarak takdim edilse de bunun bir aslı yoktur, zira akidesi bir yana şahsı dahi meçhul olan birisidir. Bunda Maturidi’nin İslam’ın merkezlerinden uzak bir bölge olan Mavera’un Nehr (Bugünkü Orta Asya) böl- gesinde yaşamasının etkili olduğu söylenmektedir. Zaten gü- nümüzde de çoğu Türk, Fars, Hint vb acemlerden oluşan Ha- nefi mezhebli toplumlar haricinde Maturidiliğin çok yaygın ol- madığı görülmektedir. Maturidi’nin şöhretini çok sonraki dö- nemlerde bilhassa Osmanlı devleti gibi Türk devletleri saye- sinde kazandığını zannediyoruz. Tıpkı Eşari akidesinin Endü- lüs ve Afrika’da sahte Mehdi İbn Tumert’in kurduğu Muvah- hidler devleti eliyle, doğuda ise önce Gazali ve Cüveyni’nin yö- netimindeki Nizamiye medreseleri daha sonra ise Kudüs ve Mısır fatihi Selahaddin Eyyubi vasıtasıyla yayılmış olması gibi… Selef asrından sonraki yozlaşma döneminde bu batıl aki- deler sultanların da desteğiyle yayılmış ve önceki dönemlerde tahkir edildikleri halde bu yozlaşmaya paralel olarak halk ara- sında destek bulmuşlardır.

Siczi, Eş’ari hakkında hüsnü zan eden bazı alimlerle alakalı ise şöyle demektedir:

نإ دﺮﻟﺎﺑ ﻩﺮهﺎﻈﺘﻟ ،ﮫﺑ ﺎﻤ��ﻇ ﻦــــــــﺴح� ﻩﻻﺎﻗ ﺎﻤﻧﺈﻓ يﺮﻌــــــــﺷﻷا ﺔﻣﺎﻣإ ﻦﻣ ﺎﻤ��ﻋ ﻰ�ﺤﻳ ﺎﻣ ﻻﺎﻗ

اوﺮﻟاو ،ﺔﻟ��ﻌﳌا ��ﻋ ﻢﻠﻋأ ﷲو ﻩﻻﺎﻗ ﺎﻣ ﻻﺎﻗ ﺎﳌ ﻩا��ﺧ ﻮﻟو ،ﮫﺒهﺬﻣ ا��ﺨﻳ ﻢﻟو ،ﺾﻓ

"Bundan açıkça anlaşılan şudur: Eğer bu iki alim (Allah onlara merhamet etsin) gerçekten onların -Eşari’nin imamlığı hususunda- bahsettikleri şeyi söylemişlerse, on- lar bunu sadece, onun hakkındaki hüsnü zannları ve onun

(32)

zahirde Mu’tezile ve Rafizileri (Şia’yı) reddetmesi sebe- biyle söylemişlerdir. Ama onun mezhebi hususunda iyice bilgi sahibi değillerdir. Eğer onun mezhebini iyice biliyor olsaydılar, söylediklerini (iddia edilenleri) söylemez- lerdi." 24

Burada yeri gelmişken şunu belirtelim ki tabilerinin du- rumu ortada olmasına karşın Ebu’l Hasen el Eşari’nin durumu hakkında bazı belirsizlikler sözkonusudur. Yukarda İbn Tey- miye’den naklettiğimiz gibi onun Mutezile, Küllabiyye ve Ehli sünnet olmak üzere üç döneminden bahsedilmektedir. Ancak öyle anlaşılıyor ki Siczi gibi bazı alimler onun hakkında hüsnü zan sahibi değillerdir ve onun tevbe etmesini görüşlerini ka- mufle etmek için bir taktik olarak değerlendirmişlerdir. Bu minvalde Herevi’nin naklettiğine göre Ebu Ömer el Bestami (v.

408) şöyle demiştir:

َنﺎ َــــ�

ُﮫ ُــــﺒ َه ْﺬ َــــﻣ ﺎ َــــﻤﱠﻧِ�َو ْﻢِ�ْ�َﻠَﻋ َﻢﱠﻠَ�َﺘَﻓ َﻊَﺟَر ﱠﻢُﺛ َلاَ�ِ�ْﻋ ِﻻا ُﻞ ِــــﺤَﺘْنَﻳ ًﻻﱠوَ

أ ﱡيِﺮَﻌــــــــــــﺷْ َ ْ

ﻷا ِﻦ َــــــــــــﺴ َح�ا ﻮُﺑْ َ أ ِﮫ�ِﻮ ْﻤﱠﺘﻟا �َ�إ ِﺢ�ِﺮْﺼﱠﺘﻟا ْﻦِﻣ َﻊَﺟَر ُﮫﱠﻧَ

أ ﱠﻻإ ُﻞﻴ ِﻄْﻌﱠﺘﻟا .

“Ebu’l Hasen el Eşari, ilk başta Mutezile’yi savunu- yordu. Sonra bundan döndü ve onların aleyhine konuş- maya başladı. Onun mezhebi ta’til yani sıfat inkarcılığın- dan ibarettir. O sadece bu hususta açıkça ilan etmekten, üstü kapalı konuşmaya dönmekten başka bir şey yapma- mıştır.” 25

Eş’arinin en son eserlerinden birisi olduğu söylenen el- İbane’de sıfatlar ve sair konularda selefin inancını savun- makta, keza Makalat’ul İslamiyyin adlı eserinde hadis ehlinin

24 Siczi, Risalet’us Siczi ila Ehli Zubeyd fi'r Reddi ala men Enkera’l-Harfe ve's Savt, 352

25 Zemm’ul Kelam, 4/ 408

(33)

itikadını naklettikten sonra kendisinin de bu anlatılan şekilde iman ettiğini dile getirmiştir ki bu metinde Allahın sıfatları, iman vb bahislerde günümüz Eşarilerinin akidesine muhalif olarak selefin görüşü dile getirilmiştir. İbn Teymiyye Mecmu’ul Fetava 7/548-550’de bu risalenin bir kısmını nak- lettikten sonra “Bu anlattıklarında Ehli sünnete muvafakat et- mektedir ve burada zikrettikleri Mu’cez adlı eserindekilere muhaliftir.” demiştir. Umarız ki bu akide üzere vefat etmiş ol- sun! Doğrusunu Allah bilir.

6- İbn Abdilberr (v. 463): et-Temhid, el-İstiab gibi ha- cimli ansiklopedik eserlerinin yanı sıra Türkçe’ye yakın tarihte tercüme edilen Cami’u Beyan’il İlm adlı eserin de müellifi olan bu zatın İbn Huveyzmendad’ın Eşariler ve diğer kelamcıların reddine dair sözünü tasvip ederek naklettiğini yukarda belirt- miştik.

7- Şeyhulislam el-Herevi (v. 481) : Bu zat İbn Kayyım’ın Medaric’us Salikin adlı kitabında şerh etmiş olduğu Menazil’us Sairin adlı eserin ve başka eserlerin müellifi olan büyük bir muhaddis, sufi ve Hanbeli fakihidir. O, Zemm’ul Kelam adlı ese- rinde Eşarileri şiddetli bir şekilde inkar etmiş hatta onları red- detme hususunda mübalağa ederek Eşarileri sapıklık ve bidat- çilikle vasfetmenin ötesine geçip tekfir ve lanetleme cihetine gitmiş ve de kendisi gibi düşünen alimlerden de bu doğrultuda nakillerde bulunmuştur. O kadar ki Şeyhulislam İbn Teymiye gibi muhakkik alimler onun bu yaklaşımını tasvib etmemişler- dir. İlerde Eş’arilerin tekfiri meselesini ele alırken Herevi’nin sözleri üzerinde tafsilatlı olarak duracağız inşaallah.

8- Ebu’l Hasen el-Kerci (v. 532): Şafii fukahasından olan bu zatın başka bir Şafii alimi olan Ebu Hamid el-İsfereyani’den Eş’ariler aleyhinde naklettiği sözleri yukarda zikretmiştik. Ko- nuyla alakalı kendi görüşlerini ise yukarda alıntı yaptığımız

Figure

Updating...

References

Related subjects :