• Sonuç bulunamadı

F i a t ı 2 O O Kuruş 1938

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2021

Share "F i a t ı 2 O O Kuruş 1938"

Copied!
67
0
0

Yükleniyor.... (view fulltext now)

Tam metin

(1)

1938

F i a t ı 2 O O K u r u ş

(2)

AYLIK YAPI SANATI, Ş E H İ R C İ L İ K ve D E K O R A ! İF S A N A T L A R D E R G İ S İ A ft K Î I £ K I " E Ş R E D E N L E R : « ' « A R A B İ D İ N M O R T A Ş ve M İ M A R Z E K İ S A Y A R İ D A R E Y E R İ : A N A D O L U H A N No. 32-33 İ S T A N B U L . T E L E F O N : 21337

D E R A R C H I T E K T : MONATSHEFT FÜR BAUKUNST, STAEDTEBAU u. DEKORATıON

L ' A R C H I T E C T E : R E V U E M E N S U E L L E D ' A R C H I T E C T U R E , D ' U R B A N ı S M E e t d e D E C O R A T ı O N

T H E A ' R C H İ T E C T : MONTHLY PUB.ICATİON ON ARCHITECTURE, C ı T Y P L A N N ı N G A N D D E C O R A T ı O N

SAYıSı ALTı AYLıĞı YıLLıĞı

EıNZELPREıS, HALBJAHRABONNEMENT, JAHRESABONNEMENT,

PRIX D'UN NUMERO

„ pour 6 MOIS

„ „ UN AN

A r k i t e k t l n k o l l e k s i y o n l a r ı : 1931 y ı l ı c i l t l i k o l l e k s i y o n u 1 9 3 2 „ „

1 9 3 3 \ 1 9 3 4 J 1 9 3 5 >,, 1 9 3 6 | 1 9 3 7 /

Muhabirleri : Mimar Necmettin Emre (İzmir) Mimar Sezai ErgUç (Tahran) Mimar Kemalt Söylemezoğlu (Almanya) CelAlettln Üzer (İngiltere) Mimar Halit Femlr ( İsveç )

Bütün yazılar, resimler, reklam ve abone bedelleri Posta ile ARKİTEKT'in idare yerine gönderilmelidir. Ankara mUmessil ( Dr. Nihat Sayâr ) dır. Memleketin diğer yerlerinde ve dışında, başka vekilimiz yokdur. Reklâm sayfaları tarifesi

İsteyenlere gönderilir.

SchriftstUcke, Drucksachen, Anzeigen, Post-u. Bankanweisungen sind an die Schriftleitung zu richten. Keine Vertretung im In-u. Ausland. Auf Wunsch kostenlose Probehefte u. Anzeigenpreisliste.

annonces, bibliographie â inserer s'adresser â la Direction, No, 24 Anadolu Han, Eminönü1 İstanbul

(3)

A R K I T E K T

Monatsheft für BauKunst, Staedtebau und Dokoration Herausgeber: Architekt Abidin Mortaş u. Zeki Sayâr.

Anadolu Han 24. İstanbul, 8. Jahrgang - No. S-6 - 1938.

Villa auf elner Ioscl Ateh Sedat Hakkı S. I33 Tabaklager gebâude İn Üsküdar „ • Selim Zeki I38 Das Türkische Wohohaus Prof. A bert Gabriel 149

Kunstaussıellung im Volkhaus von Ankara 155 Der t'lughafen voo Milano Arch. Cianlulgl Giordani 158

Aestbetlk in der "aukuost » Naci Meltem 164 Was ist die Baukunst? Prof Bruno Tan! if>5 Altes Wohntıaus Dr. A Süheyl Ünver 169 Stadtplan von Yalova Arch A. Sabri Oran 171 Archltektur und Dekoratlon Walter Gropuis 173

(Archıtekıural Korum)

Bauen in Ausland '74 Vorschriften für Raaunternchmungen 175

Neues gesetz für Ingenleure u. Architekteıı 177

Nachrichten 179 Bücherbesprechung: ( l)e L'Architecture) Louis Haute Coeur 179

A R K I T E K T

Revue Mensuelle d'Architecture, d'Urbanisme et d'Art Decoratlf Arch. Abidin Mortaş et Arch. Zeki Sayâr.

Anadolu Han No. 24. istanbul. 8 âme Annee. No. 5-6 - 1938

Un maison â Büyük Ada (istanbul) Arch. Sedat Hakkı P.

Un entrepût de tabac (Üsküdar) • Selim Zeki La maison Turque Prof. Albert Gabriel L'Expositions de peinture de maison de peuples â Ankara

L'AĞroport civil de Milano (De Casa ella) Arch. Gianluigi Giordani La baute en arehiteeture • Naci Meltem ' Qu'est-ce que c'est l'architecture ? ' Prof. Bruno Taut

L'une des anciennes ouvres arehiteeturales turque :

la maison â ibrahim Papha Dr. A. Süheyl ünver Le plan d'amĞnagement de Yalova et son rapport Arch. A. Sabri Oran L'Architecture et la Decoration > Walter Gropuis

(De l'architectural Forum) L'Activite de construction â l'Ğtranger

La lois sur les ingfinleurs et les arehiteetes diplom^s Le rĞglement pour les permis de entrepreneurs Nouvelies

gibliographie: (De l'architecture) par Louis Haute-Coeur

(4)

B ü y ü k a d a d a b i r v i l l a

M i m a r S e d a t H a k k ı E l d e m

Bu bina mevcut eski bir bağ evine yapılan ilâveler ve tâ- öilâtla meydana gelmiştir. Büyükadada çamlıklar arasında bulunan ev her taraftan geniş bir manzaraya hâkimdir, in- şaatın mühim bir kısmı ahşap olan binaya geniş bir otur - ma salonu ile önündeki ve üç cephesini çerçeveleyen balkon ilâve edilmiştir.

Resimlerden de anlaşılacağı veçhile, Heybeliadasına doğru denize hâkim bir halde bulunan ev tek katlı olup beş

oda ile yeniden ilâve edilen büyük oturma salonundan iba-

Mimar manzaraya hâkim olan cihetlere yaptığı geniş balkonlar ve çatıya verdiği az ve tatlı meyille binaya cam bir istirahat evi karakteri vermeğe muvaffak olmuştur.

Bina tadilâtta tatbik edilen basit bir inşa usulile ve mas- rafsız olarak meydana gelmiştir.

(5)
(6)
(7)
(8)
(9)

T ü t ü n b a k ı m e v i üsküdar

M i m a r S e l i m Z e k i ; İ n h i s a r l a r f e n h e y e t i

İnhisarlar idaresinin geçen sene üsküdarda, Şemsipaşada inşa ettirdiği büyük tütün debosunun inşaatı bitmiştir. Depo, sahildeki büyük imalâthanenin tamamen arkasına tesadüf et- mektedir.

Her katı takriben 3500 metre murabbaı olan bu bina, iciaı enin şimdiye kadar muhtelif yerlerde ayrı ayrı depo- larda bulundurduğu bütün stoklarını bir araya toplamıştır.

Zemin kat döşemesinden maada diğer kat döşemeleri

(10)

(mantar döşeme) sistemindedir. Kolonların mesafeleri aks- dan aksa dört metredir. Binada iki kat merdiveni ve üç yük asansörü vardır. Bina dilatasyonları beş yerden yapılmış- tır. Bu itibarla bina beş kısımdan ibarettir. Dilâtasyonlar bakır levhalarla yapılmıştır. Depo katlarının irtifaları tü - tün denklerinin üst üste konulacağı azamî irtifaa göre, yani 265 metredir. Etraf duvarları 0.35 metre kalınlığındadır.

Pencereler kat irtifalarile mütenasip eb'adda ve tütüne lüzum- lu olan rutubet için, küçüktür.

Binanın zemin katında muhtelif servisler toplanmıştır.

Amele matbahı ve yemekhanesi, amele çocukları için ba - kımhane. dispanser, doktor odası, idare kısmı, amele halâ ve lavaboları vardır. Diğer dört kat tamamen tütün deposu halin- dedir. Her katta esas merdivenin karşısına gelen kısımlar camekânla bölünmüş, buralarda depoları bekliyen memur- lar için yer yapılmıştır. Depoya gelen tütünler denkler halinde esas antre merdiveninin yanındaki yük asansörleri ile katlaı-n çıkarılır. Katlardaki depolar yekdiğerinden tuğla duvarlarla ayrılmıştır. Depo kapıları demirden ve sürmeli olarak yapıl-

inhisarlar idaresi bu büyük tütün -deposu ile yeni ve modern bir bina kazanmış olmaktadır. Memleketimizde muh-, telif istihsal maddelerinin muhtaç oldukları, bu kabil bi- naların noksanlığından mahsullerimizin evsafı ne kadar bo- zulmakta olduğu ve bu suretle kıymetlerini kaybetmekte ol-

dukları - malûmdur. İstihsal maddelerinin nefasetlerini muhafaza edecek olan depolardır. Bu itibarla inhisarlar ida- resinin bu çeşit binaları inşada devam etmesini temenni ede-

(11)
(12)
(13)

Arka cephe

(14)
(15)
(16)
(17)

İ b r a h i m K a r a A h m e t o ğ l u k i r a e v l e r i Ankara

M i m a r N l z a m e t t i n D o g u

Bu kira evleri Ankaranın en mühim ticaret mıntakası yeni hal ile Anafartalar caddesi arasındaki arsalarda inşa e- dilmiştir. Zemin katı şehir plânı mucibince bütün arsayı iş- gal ederek dükkân ve mağaza olarak tertib edilmiş ve üst katları kira evi olarak inşa edilmiştir. Bina beton arme kar-

ön cephede zemin kat beyaz mermer kaplanmış ve üst

kısımlara 1 kısım çimento + 2 kısım Ankara taşı pirinci har- cile sun'i taş sıva yapılmıştır. Her iki bina ayni projeye göre inşa edilmiş, yalnız caddenin meyli dolayısile ve şehir plânı mucibince iki bina arasına 1 - 20 m. lik bir kademe yapıl - mıştır. Binalardan beheri kalorifer ve diğer bütün iesisatile 50,000 liraya mal olmuştur.

(18)
(19)

(

i

Devletin her yıl Ankaradaki memur sınıfına verdiği mesken buhranı zamları şimdiye kadar birkaç milyon lirayı çoktan geçmiştir.

Orta halli ailelerin ikameti için müsait kira ile ucuz blok halinde apartımanlar inşa etmek zarureti vardır. Bu işe tahsis edilecek birkaç milyon ile Ankarada mesken pahalı- lığı ortadan kalkacak ve memurlara devlet tarafından veri- len mesken parasından iktisat edilecektir.

Hususî şekilde yapılan şahsî gayretler, Ankarada mesken buhranını ortadan kaldıramıyacaktır. Organizasyonlu bir şe- kilde sür'atle inşa etmek elzemdir.

i t i

J •

(20)

T ü r k e v i

P r o f e s ö r A l b e r t G a b r i e l

Mimarî bir mecmuada, Pierre Loti gibi eski ahşab evlerin hasret kalınan zarafetini medh ve sena etmek maksadında değiliz. Bizim gayemiz; tetkikile kıymetli malûmat elde edile- bilecek bazı eski Türk evlerinin tipleri üzerine mimarların nazarı dikkatlerini celb etmektir.

Türkiye geniş hududlara malik, mütenevvi iklim ve istih- sal mıntakalarını ihtiva eden büyük bir memlekettir. Bu itibar- la Türk evleri, istihsal ve iklim değişiklerine tâbi olarak, muh- telif şekiller arzeder. Eski (Cilicıe) yaylasında inşa edilen ikametgâhlarla Boğaziçi sahillerinde yapılanlar bir olmıyaçağı gibi, şark vilâyetlerinin dağlık mıntakalarındaki evlerle A- dalaı- denizi sahillerindeki evlerde birbirinden bittabi pek fark- lıdır. Dicle boyunca uzanan kalkerli yayla üzerindeki Karaca- dasın mermerli ve taşlık arazisinde kâin, faraza Silvan civa - rında inşa edilen bir evi alalım. Bu mıntakada kışlar çok şid- detli. yazlar da çok sıcak geçer. Bu itibarla inşa edilecek e- vin kışın şiddetli souğuna, yızın tahammülfersa sıcağına elve- rişli olması icab eder. Bu mıntakada yapılan evlerde, sıcak yaz gecelerinde serinlemek için, geniş daraçalar yapılmıştır. Buna mukabil, kışın şiddetli souğundan fazla müteessir olmamak için pencetelerin adedi asgarî haddine indirilmiştir. Dıvarlar

kalın kalkerli bloklardan yapılmıştır. Geniş taraçalarile bal- kon çıkmaları, mukavim potreller üzerine oturtulmuştur. Bu tip evler, şüphesiz pek eski tradisyonların mahsulü olarak cezri ve ekonomik ihtiyaçlara cevap verecek bir şekilde, mal- zemesi bizzat bulunduğu araziden tedarik edilerek meydana getirilen mantıki bir inşa tarzının tezahürüdür.

Bugün bile Silvan'da yapılacak bir evin yine bu tip üze- rine inşa edileceğine şüphe etmemelidir. Zira, bu evler, müte- vazı bir inşa tarzına malik olmakla beraber, bugün dahi isti- fade edilebilecek iyi bir düşünüş ve güzel bir zevkin mahsu-

Diyarıbakır'da, ticaret ve endüstrinin en mütekâmil bu - lunduğu XVIII inci asır içinde inşa edilmiş olan evleri alalım;

Bu büyük evler, ağaçlarla çevrilmiş geniş ve çiçekli bahçelerin ortasında yapılmıştır. Ekseriyetle, yaz ortasında bile tatlı bir serinlik temin eden büyük salonlarının şimale nazır olan kı- sımlarından iki veya üç girişle çıkılan (Ivan)lara maliktirlar.

Bunlar Diyaı-ıbakır evlerinin karakteristik bir elemanını teş-

Diyarıbakır evleri yalnız sağlam bir şekilde inşa edilmekle kalmamış, ayni zamanda (Kara Amid) denilen siyah mermer

(21)

taşının karanlık tesirini izale etmek için de dikkat ve itina e - dilmiştir. Osmanlıların fethinden sonra temel dıvarlarında siyah mermerle beraber yine yerli malzemeden açık renkli kakler taşının kullanılmasına itina gösterilmesi renklerin te- nevvüü bakımından güzel bir netice vermiştir.

Mardin, taştan evlerile Türkiyenin vahdet ve asaleti tem- sil eden en güzel manzaralı şehirlerinden birini teşkil eder.

Mardin, taş yontuculuğundaki tradisyonunu taşçıların te- şekkülleri ve ustaları vasıtasile muhafaza etmiştir. Bugün bun- lar ince taneli kalkerler üzerine, X I I nci asırda (Ortkides) Prensleri için yapılan motifleri işlemektedirler. Mardindeki yontma taş tradisyonu o derecede kuvvetlidir ki X I X uncü asırda yapılmış bazı binalar tezyinatları itibarile ilk nazarda insana kurunu vüstada yapılmış olduklar* zehabını vermek- tedirler. Mardin evlerinin hususiyetlerinden biri de yalnız taştan yapılmış olmalarıdır.

Mardinde ikamet ettiğim müddetçe içinde oturduğum sa- rayın -zira hakikî bir saraydı- kapı ve pencere kasalarından başka ahşap kısmı yoktu. Zemin katta birinci kattaki salon- ların kubbeleri vardı.

Zemin katı da birinci kat gibi bütün salonların kubbesi (Voute) 1ar ile örtülmüş ve bunların üzerlerini ise kil döşen- miş teraslar teşkil ediyordu.

tnşa malzemesinin esası taş olan Şarkî Anadolu yanı ba- şında eski zamanlarda büyük ormanların mevcudiyeti dola- yısile yapı malzemesinin esasını kereste teşkil etmekte idi.

Bugün dahi cenubu garbî mıntakalarında (Lycie) merkezî Anadolu yaylası mıntakasında olduğu gibi, ahşab evlere tesa- düf edilmektedir. Bu evler asırların devam ettirdiği teknik usullere tebaan meydana getirilmiştir. Hepsinde taştan bir subasman üzerine amudî, ufkî ve mail tahta (yan) 1ar yük- selir. Bunların araları kırpılmış saman ve çamurdan yapılmış

bir harçla doldurulur. Terasları tutan (Solivaye) haricî dı- varlardan gözüken kalın kirişlerle temin edilir.

Bu kirişler üzerine sık sıralar halinde yontulmamış yuvar- lak odunlar dalları ile beraber konulur ve üzerleri harçla sıvanarak örtülür.

Firijyalıların mezarları tetkik edilecek olursa, kârgir ve ahşabın birleştirilmesinden hasıl olan bu inşa tarzının 2500 sene evvel tatbik edildiği müşahede edilir.

Bazan evlerin hemen antreyi takib eden bir veya iki o - dadan ibaret basit şekillerine rastlanır. Fakat bununla beraber bu evler serbest ve hendesî bir kompozisyona maliktirler. Mi- marî tesirleri bunların hakikî bir araştırma mahsulü olduğu- na delâlet eder. Firijya'daki köy evleri bunlara bir misal teşkil eder. Bunları sıvanmış taşlardan yapılan ahır ve ara- balık olarak kullanılan zemin katlarının üzerine binanın asıl kısmı çıkılır. Bu katta muhtelif odalar ve haricî bir merdi- venle çıkılan bir nevi veranda vardır. Cephelerden birine kapalı bir balkon ve ayni zamanda veranın içine de açık bir balkon eklenmiştir. Balkon ve verandaların proporsiyonunu, ziyalar ve gölgeler hem basit ve hem de pitoresk bir kompo- zisyon teşkil eder. Şehirlerde ise bina dıvarlarına tuğladan muhtelif desenler yapılır. Müteaaddid pencereli kapalı bal- konlar birinci katlarda çıkıntılar teşkil eder.

Kapalı balkonlar gâh müstatil şekilde, gâh maili mün- harif, bazan da müdevver olarak —Tokadda son asra aid olup relövesini yaptığım ev gibi— binanın fasadinin durumuna gö- re şekillendirilmişlerdir. Netice itibarile, ahşab ev inşasında müteamil prensipler, dülgerlik, doğramacılık, tekniğin ma- kul bir şekilde tatbiki demek olduğuna, bu prensiplerin ser- bestçe tatbik edilebildiği mütenevvi şekillerde müteaddid misaller görülmektedir.

İstanbul şehri, yalnız Türkiye için değil, bütün şark mem- leketleri için mimarî âlemde bir nümune olmuştur. Camilerile,

(22)

F İ r

medreselerile, Osmanlı İmparatorluğu san'atına mahsus mima- rî tiplerinin gerek memleket tiplerine ve gerekse civar mem- leketlere sirayet eylediği görülmüştür. Bununla beraber Istan- buldaki ev inşaatı asırlarca Anadolu şehirlerine mahsus inşa tarzlarından mülhem olmuştur.

Ancak 1453 te, stanbulun fethinden sonra Osmanlı İmpa- ratorluğu san'atı inkişaf etmeğe başladı. Şehir içinde sık bloklar halinde, sayfiyelerde güzel bağlar ve bahçeler içeri- sinde sevimli ahşab binalar yükseldi. Yangınlarla harab olan mahalleler hemen akabinde yeniden inşa ediliveriyordu. Bu- gün bile, son zamanlarda inşa edilen ahşab binalar ayni karak- teri taşımaktadırlar. Bu evler, birbirine benziyen seriler ha- linde inşa edilmemişlerdir. Her birinin kendine mahsus bir fizyonomisi vardır. Bu evleri yapan kimseler ne estetik teori- lere ne de inşa formüllerine vâkıf değillerdi. Bununla beraber bu mütevazi evler, vâzih plânlarile, umumiyetle geniş sa- lonlarile, mantıkî taksimatile güzel bir zevkin mahsulüdürler.

Haricî şekilleri vuzuh ve samimiyete malik, ziya ve göl- gelerin iyi intibak eylediği hacımları müdevver ve armonili, çatıları genişçe çıkıntılı, kapı ve üzerinde sağlam konsüller- le takim edilmiş cumbalar.. İşte bu evlerin esaslı inşa eleman- ları... En ziyade nazarı çeken cihetlerden biri de bazan ifrat derecesine varan pencere bolluğudur. Pencereye verilen bu büyük ehemmiyet, evin bütün odalarına bol ziyanın nüfuzunu ayni zamanda, güzel manzaralardan istifade temin etmektir.

Şehir ve hatta kasabalardaki nüfus kalabalığı evlerin da- ima sıkışık olarak inşa edilmesi mecburiyetini hasıl etmiştir.

Yalnız Boğaziçi sahillerindeki eski yalılar bu mecburiyetten âri kalmış, sahihlerinin nüfuzlu kimselerden olması kâfi de- recede bir arazinin binaya tahsis edilmesini temin eylemiştir.

Mütevazi görünüşlü bu yalılar mükemmel bir konforu ihtiva etmektedirler. Meselâ, II nci Mustafanın büyük veziri Köp- rülü Hasan Paşanın 1697 de inşa edilmiş yalısı bunların en eski ve en meşhurlarındandır. Bugün endişe verici bir şekilde denize doğru eğilmiş, harab bir halde bulunan bu yalının da- hilinde nefis ve nükteli yağlı boya resimler her gün biraz da- ha aşınıp dökülmekte ve maalesef tamamen mahvolmağa mah-

kûm bulunmaktadır. Buna rağmen tatlı bir yaz gününde içe- risine girildiği vakit, dıvarlarının eski ve harab dekorları içerisinde, derin ve manidar bir inşa armonisinin tesiri altın- ds kalınmakta ve bu mükemmel solusyonun fevkinde bir bu- luş tasavvur edilememektedir. T şeklinde olan büyük salonun içinde yekdiğerini kaimen kateden, denize müteveccih yedi oda tevali etmekte ve bu odalar boyunca geniş sofalar bulun- maktadır. Salonun her köşesinden, maniasız bir surette, mu- azzam panoramayı seyrettiren geniş bir camekân mevcuttur.

Ortada, müzeyyen bir kubbe altında, kıymetli mermerden ke- silmiş küçük bir çeşmenin tatlı gürültüsü, sahile çarpan dalgaların seslerile ahenktar bir musiki teşkil etmektedir.

Mimaride muvaffakiyet hiç bir zaman tesadüfi değildir.

Parlak neticeler daima bir arzu neticesi olarak meydana ge- lir. işte bu köşkte de tabiatile mimarinin samimî imtizacın- dan tahassul eden zevk verici muvaffakiyet mimyrın hassas vc ihtimamlı arayışlarından mütevelliddir. Bununla beraber, bazı mimarî kitaplarda, bu derece vâzih bir şekilde izhar e- dilmiş olan niyet ve arzular anlaşılmamış veya anlaşılmak ve takdir edilmek istenmemiştir. Boğaziçinin yalılarında, Kahi- redeki Arap evlerinin karakteristik elemanlarının mevcu- diyetinden bahsedilmek istenmiş, T şeklindeki salonların Arapların Ka'alarile ayni cinsten olduğu ileri sürülmüştür.

Bu benzetiş tamamen gayri makuldür. Zira Araplar, sokağın sıcağından, tozundan ve gürültüsünden uzaklaşmak maksa- dile Ka'aları evlerin tam ortasına koyarlar. Ve bu mahallerin hariçle alâkası tamamen kesilir. Halbuki yalılarda T şeklin- deki salonların kendisini ihata eden tabiatle alâkası daima bakidir. Birbirinden tamamen aykırı olan bu iki noktai na- zarı mükayese etmek doğru değildir.

Plânları büyük bir itinâ ile yapılmış olan Köprülülerin yalısı, her zaman için tatbik edilebilecek nümunelik bir inşa tipi teşkil eder. Dıvarlarının, tavanlarının altın fon üzerine canlı renklerle dolu tezyinatile, narin konsüllerile eski ihti- şamını göz önüne getirmek için hafifçe tahayyülâta dalmak kifayet eder. Pencerelerin üst kısımlarında, ve dıvarlar üze- rinde, beyaz ve mavi dekor içinde, fayans vazolarda açılan çı-

(23)
(24)
(25)

çek demetleri, plakaı- kapılar ve panolar üzerine mahirane yapılmış zanbaklar, fildişi, sedef ve kayın ağacından çok iti- nalı işlenmiş bordürlerin husule getirdiği hendesî dekorlar, or; sekizinci asırdaki Türk mimarisinin bu mükemmel timsa- linin henüz harab olmamış kısımlarını muhafaza altına ala- mamanın, hüzün verici bir hâdise olduğunu söylemek mec- buriyetindeyim. Bunun müşkül olduğunu çok iyi düşünmek- le beraber gayri kabil olamıyacağı kanaatındayım. San'at seven, zevk sahibi kimselerle teknisyenlerin bu güzel yalının

•jekil ve karakterini muhafaza edebilmesi için pek alâ lâzım gelen tedbirleri alabileceklerini zannediyorum.

İstanbul evleri, Boğaziçi yalıları ve hattâ Anadolunun mütevazi köy evlerine aid yapılacak etüdlerin bugünkü Türk mimarisi için faidebahş olduğu kanaatindeyim. Bazı kimse- lerin eski mimariye yeni estetik formüllerin tatbik edileceğini iddia eylediklerini biliyorum, istikbale atd san'at formülleri gibi geçen asrın sonlarındaki yeni san'at hareketleri de ser- best düşünüşe istinad etmekte idi. On sene kadar devam eden bıı hareket bugünün mimarlarına maziye rücu bakımından endişeli ve telâşlı bir mevzu teşkil etti. Modern mimarinin son bir kaç sene zarfında elde ettiği ehemmiyeti en başta takdir edenlerdenim. Karakterinde ciddiyet, sarahat ve bazan

asalet de vardır. Fakat, bu güzel misaller yanında, bütün dün- yada evleri tipleştirmek, bir nevi ev standardizasyonu vü - cude getirmek gibi mübalağalı bir inhimak -modern mimar." • yi suiistimal demektir.

İnsanların mimari hakkındaki düşüncelerinin son tekâmül safhasına vâsıl olduğunu kabul etmek mümkün müdür? Bazı İstanbul evlerindeki modern karaktere hayran olmamak kabil değildir. Bu ahşab yapıların .şekillerinden istifade ederek tahta akşamı çimentoya kalbetmek suretile bugünkü (mono- tom kübizm) den daha makul, daha estetik mezayayı haiz neticeler elde edilebilir. Dayanıksız bir malzeme ile yapılmış olmasına rağmen el'an karakterini muhafaza eden Köprülü- lerin köşkü tam bir mükemmeliyetle bugün mimarî bir ders timsali olarak duruyor..

Bu muvaffakiyetin sebeblerini araştırmak, elemanlarını tahlil etmek, modern bir mimar için, başka memleketlere aid standar ev tipleri üzerinde çalışmaktan daha çok faydalıdır.

Mimarinin en makul ve en mantıki hal tarzlarının en iyi şe- killerle tatbik edildiği bu mütenevvi ve müteaddid eserler arasında yaşayan Türk mimarları bu bakımdan büyük bir mazhariyete maliktirler.

(26)

A n k a r a s e r g i s i

Kültür Bakanlığının himayesinde tertip edilen büyük re- sim ve heykel sergisi bu sene Ankara Halkevinde açıldı. Ku- şat resmi, vekiller, saylavlar ve san'at muhiplerinden mü - rekkep güzide davetlilerin huzuru ile yapıldı. Kültür Bakanı Saffet Arıkanın güzel bir nutkunu müteakip Kamutay Baş- kanı Abdülhak Renda sergiyi açtı.

Sergi şimdiye kadar Ankarada açılan plâstik sergilerin en kuvevtlisidi. Muhtelif ekollerde olgun ve geniş arayışlar sanatkârlarımızın bir . hamle arifesinde olduklarını göste-

Güzel San'atlar Birliği müstakil ressamlar ve heykel -

traşlar birliği, D. gurubu ve serbest san'atkârlar gurubu bu sergide dört yüzden fazla tablo teşhir ettiler.

Güzel san'atlar birliğinden Fikret Muallânın, General Ha- lilin, ibrahim Çallının, Ayetullah Sumerin, Şevket Dağinin, müstakillerden Arif Bediinin, Hakkının, Mahmut Cüdanın, Nurettin Ergüvenin, Refik Epikmanın, Seyfi Torayın, Şeref Akdinin, Şefik Bursalının; D. gurubundan Cemal Tollunun, Bedri Rahminin, Nurullah Berk'in, Eren Eyüpoğlunun; ser- bestlerden eserleri binlerce ziyaretçinin takdirine mazhar ol- muş ve bu sergiden külliyetli mikdarda tablo satın alınmış-

(27)
(28)
(29)

M i l a n o s i v i l t a y y a r e i s t a s y o n u

M i m a r G i a n l u i g i G i o r d a n i

Bu istasyon Milânoda, (Porto Vittoriada) dan takriben üç kilometre uzakta inşa edilmiştir, istasyon, gerek büyük- lüğü ve gerekse modern tertibatı itibarile Avrupanın sayılı ve mühim tayyare istasyonlarından biri olmuştur. Her iki tarafında muhtelif servislere mahsus bir çok müştemilâtı vardır. Bu binalar yolculara mahsus tayyare istasyonu ile memurlara mahsus ikametgâhlar ve saireyi, keza tayyare ka- rargâhı kumandanlığına mahsus bir binayı, tayyareciler ile karabinerlere mahsus koğuşları, bir idare merkezini, yolcu tayyarelerine mahsus büyük bir tayyare hangarını ihtiva e- diyor. Projesi mimar Gianluigi Giordani tarafından tanzim edilmiş olan bu binalar şöyle tasnif edilebilir.

— Tayyare istasyonu, mesken ve saireyi teşkil eden bi-

— Tayyare meydanı kumandanlığına mahsus binalar.

— İdare merkezi.

istasyon binası karakteristik bir mahiyeti haizdir. Çün- kü kara tayyareleri karargâhı olduğu gibi deniz tayyareleri- ni de barındıracak mahiyettedir. Bu itibarla yolcu, eşya, posta gibi muhtelif servis tayyareleri seferlerine tahsis edil- diği için sirkülasyonunda ve diğer muamelâtında husule ge- lecek zorluklar ve karşıklıklara meydan vermemek üzere, istasyonun muhtelif servislerini ayrı yerlerde muhtelif plân- lar üzerinde tertip etmek icap etmiştir. Bu suretle husule gelecek bir takım mahzurlar ortadan kaldırılmıştır.

Yolcu salonları birinci katta o suretle tertip edilmiştir ki, yolcular ancak, tayyareye binecekleri zaman kendilerine tahsis edilen sahaya inerler. Bu sahaların başka servislerle kat'iyen hiç bir alâkası yoktur.

Posta ve eşya tayyarelerinden, yüklerin alınması ve oto- mobillere konulması daima muayyen bir saha içinde yapıl- maktadır. Bu saha yolculara mahsus salonların altında bu- lunmaktadır. Yolcuları tayyare meydanına getiren otomobil- ler antreden iç sahaya bir geçit vasıtasile bekleme salonları- nın önüne gelirler. Antredeki meydan bir çok otomoil ala- cak büyüklüktedir.

Yolcular, bekleme salonlarından, meydana üzeri kap - lı iki geçit vasıtasile inerler. Deniz tayyarelerine tahsis edil- miş olan rıhtım iskelesine yolcular, meydan kumandanlığı ile istasyon binaları arasında yapılmış olan üzeri kapalı bir geçit vasıtasile gelirler. Bu geçidin her iki tarafı camla kapatıl-

Bekleme salonları önündeki meydandan ayrı olan istas- yon meydanı çok geniş ve her zaman için kalabalık bir yer- dir. Meydanın her tarafından yollar açılmıştır. Bu yollardan tayyare hangarına, istasyon yolcu salonlarına, bagaj ve posta dairelerine, diğer bir yoldan yolcu otomobillerine, gidilir.

Bunlardan başka, idare binalarına, ikmetgâhlara, spor yer-

(30)

lerinc giden müteaddid yollar vardır. Halka tahsis edilen mey- dan lokantasile beraber tayyare karargâhına doğru tesis edil- miştir. Bu meydanda her zaman uçuşlar yapılır.

Yolcular, bir geçitten geçerek büyük salona girerler.

Yolculara mahsus bilet gişeleri, posta ve telgraf daireleri, istihbarat odası, gazete dükkânı, bagaj ambarı ye saire bu salondadırlar.

Tenvirat, dağınık ışık sistemindedir. Ve bütün ışık terti- batı camdan cidarlar arkasında yapılmıştır, tnsan boyunda kristalden bir camlık bütün tayyare meydanının panorama- sını gösterir. Bu camekân garb tarafında yapılmış olduğun- dan güneşten mahfuzdur.

Tayyareye binecek olan yolcular, bekleme salonunu ter- kettikten sonra evvelâ bir galeriden ve sonra gümrük kont- rol dairesile umumî emniyet dairesinden ve diğer resmî dai- relerden geçmeğe mecburdurlar. Yolcular bu dairelerde lâ- zım gelen resmî muamelelerden sonra doğru binecekleri tay- yareye giderler.

Bekleme salonunun sağ tarafından lokanta ile bir mut- fak, bir istirahat salonu ve otele giden bir merdiven vardır.

Mütalea salonu posta ve telgraf dairesine merbuttur. Otelin hariçten de methali vardır.

üç katlı istasyon binasında hava seyriseferi şirketinin o- fısleri, banka ve sair bürolar vardır. Bu ofisler bir taraftan salonlardaki yolcular ile diğer taraftan idare kısmı ile mü- nasebettardır.

İstasyonun zemin katındaki daireler şunlardır:

Gündelik otelin mutfağı, eşya dairesi ve ambarları, o - tomobillere mahsus bekleme yerleri.

Büyük tayyare uçuşlarını görmek için halka ayrıca geniş bir saha tahsis edilmiştir. Bü gibi uçuş zamanlarında lokan-

tada çift servis tertip olunur ve bu servislerden biri için is- tasyonun birinci katındaki salon, diğeri için de zemin katın- daki kahve salonu altında bulunan saha tahsis edilir. Halka mahsus meydan ile birinci kattaki lokanta ve büfe bir mer- diven ile birbirlerine bağlıdırlar. Gerek ahali ve gerek yol- cular için şark ve garb cihetlerinden tayyare karargâhına bakan büyük pencereler tertip edilmiştir. Bu pencereler çift katlıdır.

Posta ve eşya servisleri zemin katındadır. Yalnız posta gişesi mütalea salonuna bitişiktir. Yük, posta ve bagajların tahmil ve tahliyesi gümrük memurlarının nezareti altında icra olunur. Bütün bu servisler bir merdiven ve iki yük a- sansöı-ü vasıtasile en üst kattaki servislerle daimî münase- bettedirler.

Bütün servisler, dar bir köprü vasıtasile doğrudan doğ- ruya ikamet ve yemekhane binasının birinci katında bulu- nan kumandanlığa bağlıdırlar. Birinci katta garsonlara mah- sus bir daire bulunduğu gibi zemin katında da karargâh me- murlarına mahsus bir yemek odası ve bunun önünde göle bakan bir terase yapılmıştır. Bunlardan başka bu katta mut- fak, kiler ve kardroplara mahsus ikinci bir daire tertip edil-

Kumandanlık binası, sivil müdürlük dairesile en son sis- temde radyotelefonik tertibatla beraber tayyarelerin uçuş esnasında uğrayabilecekleri her türlü tehlikelerden muhafa- zasına mahsus tesisatı ve elektrikle işaret veren meteorologi cihazlarını ihtiva etmektedir.

Keza burada, gece servislerine mahsus istirahat odaları, gardroplaı- ve pilotlar için daireler tertip edilmiştir. Tay- yarelerin hareket ve muvasalatlarında kumandanlık kule- sinden icap eden işaretler verilir.

(31)

Meydandan bir görünüş

(32)

Kumandanlık binası

(33)

1 — R. U N. A. nin Tayyare hangarı , 2 — Otolara mahsus meydan 3 — R. U. N. A. nın merkez dairesi 4 — Yüzme havuzu 5 Spor meydanı , 6 — Tayyare meydanı , 7— Otomubiller için ağaçlı meydan , 8 — Halk için meydan , 9 — Tayyare istasyonuna çıkan ğeçit , 10 - is- tasyondan inen ğeçit ,11 — Tayyare istasyonu , 12 • Tayyare istasyonunun iç meydanı , 13 — Kumandanlık , İkamet ve yamekhane binaları , 14 - Tayyarecilerle . karabinerlere mahsus koğuş, 15 — Gölün iskelesi 16 - Tayyare karargâhı kumandanlığına mahsus bina 17 - Tayyareye binmeye mahsus kaldırımlı meydan 18 Tayyare binmeğe mahsus köprü 19 — Tayyarelerin uçmalarına mahsus meydan, 20 — Tayyare hangarı .

(34)

Zemin kat plânı: 1 — Bar ve lokanta dairesi, 2 — Ahaliye mahsus meydan, 3 — Mutfak, 4 — Depo, 5 — Bulaşıkhane, 6 — Berber dairesi, 7 — Günlük otel, 8 — Posta ve eşya dairesi, 9 — Galeri, 10 - 11 — Yük anbarı, 12 — Garaj, 13 — Vesti- bül, 14 - 18 — Ofisler.

ikinci kat plânı: 1 — Teras, 2 — İstirahat salonu, 3 — Gardrob, 4 — Yatak odası, 5 — İki kişilik yatak odası, 6 — Salon boşluğu, 7 — Memurlar için toplantı salonu.

Birinci kat plânı: 1 — Lokanta, 2 — Bar, 3 — Ofis, 4 — Tuvalet, 5 — Bekleme salonu, 6 — Posta - Telgraf, 7 — Gazete lentiği, 8 — Hareket galerisi, 9 — Gelenler için geçit, 10-11-12 - Kontrol servisleri, 13 — Salon, 14 — Yolcular için geçit, 15 — Seyrüsefer şirketi büroları, 26 — Bürolar

(35)

M i m a r î d e g ü z e l l i k

M i m a r N a c i M e l t e m

Muayyen meslekler sırasındaki ziraat ve sanayiden baş- layarak tıp ve sanaatten felsefe sınıfına geçerken mimarlık mesleğinin mutavassıt bir mevkide yer aldığını görürüz. Yani mimarlık mesleğini icra ederken sarf olunacak faaliyete zi- raat ve sanayi gibi maddeye taallûk eden meslekler ile fik- rin inkişafına hadim hakimlik ve felsefe gibi mesleklerin ik- tisabı için lâzım gelen faaliyeti fikriyeye artistin kendine has olan duygu ve hassasiyetinin inzimamı lâzımdır.

Ferdlerin çalışma ve istirahat imkânlarını, vücud ve fi- kir terbiyesini, beden kuvvetlerinin tecdidi, manevî kuv - vetlerinin arz ve iktisap etmeleri ve saire gibi insanların faa- liyette bulundukları mahaller için en uygun şekillerin dü- şünülmesi, ve bunların latbik mevkiine konarak meydana ge- tirilmesi yalnız mimara ait bir keyfiyet olduğu gibi, yine in- sanlar içinde - toprağın bize verdiği. muhtelif cinsdeki mal- zeme ile insanların meydana getirdikleri bir çok mamûl mal- zemeyi bir araya getirerek tek bir eser ortaya koymak va-

Işte bu iki mecburiyet mimarın mesleğini icra sırasında tam bir verim ile cemiyete nafî olabilmesi için kendisine lâ- zım olan kültür ve fikir inceliği derecesinin lüzumunu mey- dana koyar.

Mimarın meydana getireceği eser maddi veya manevî bakımdan mutlak surette insanların ihtiyacı için olacağından yalnız güzellik düşüncesi ile meydana gelmiş mimarî bir e- ser tasavvur olunamaz. Şu halde mimarın meydana getire- ceği eser insanlar için olacağından, diğer tarafdan fertlerin fikrinin hayat düşünce ve kaygusundan ayrılamıyacağına gö- re mimarın da eseri basma kalıp formüllerden ziyade, ta - biat ve hayat şartlarından öğrenilmiş olması lâzım gelir.

Mimarinin tezahürü faide verici eserde göründüğü gibi mimarinin hikmeti vücudü de yine nafî olmakta münde -

Mimarîde nafî (utile) kelimesi ile ifade etmek istedi- ğimiz cihet üç muhtelif safha arzeder.

a — ilk devirlerde insanlar sıhhatlerini muhafaza et - mek için kendilerini korumak istedikleri müessiratı havaiye ile tesirleri kendilerine zararlı olabilecek diğer haricî müessi- rattan mâda mimarîden gündelik işlerinin kolay, hattâ zevk verici bir şekilde tanzimini beklediler.

b — Fakat medeniyet bu ilk ihtiyacın temin edilmiş ol- ması ile iktifa edemedi. Bu ilk ihtiyaçların giderilmesi için bulunmuş olan çarelerin yeknesaklığına tahammül edemi- yerek mimarînin kendi düşünce ve tahayyülâtına da işti- râk etmesini istedi.

c — İnsanların maddî ihtiyaç ve ruhi temayüllerini te-

min eden mimarî bu defa zaman ve mekâna göre değişen ru- hî duyguları da tatminden geri kalmadı.

İşte burada armoni dediğimiz, madde ve ruhun ihtiyaç- larının bir arada bir san'at eserinde toplandığını buluyo -

Mimarîde güzelliğin ne olabileceğini tayin etmeden evvel mimar olacak bir kimsenin kendisi için iki cazibe kutbu»

nun bulunduğunu kabul etmesi lâzım gelir. Bunlardan biri in- şaat bilgisi olan faal kutup, diğeri ise kendisine bir çok ve- cibeler, mesuliyetler tahmil eden ve ibda vazifesi olan Pasif kutuptur.

Yalnız inşa düşüncesi ile hareket eden mimar cisimlerin gözle görünen aksi tesirlerine, cazibe kanunlarının mevzua- tına, muhtelif inşaat aksamı için fennî bilgilere kuvvet verir.

İbda etmek düşüncesi ile hareket eden mimar ise cisim- leri ve kütleleri bilgi ile tevzi ve tertip ederek onların ataleti- ni bize hafifletilmiş olarak gösterir ve inşa düşüncesi ile hareket eden mimarın göremiyeceği aksi tesirleri hisseder.

§u halde fikrin hassasiyet ile tezahürü demek olan gü - zellikte fikir ve şekil yekdiğerinden ayrılamaz şekilde bir»

leşmiş olmalıdır. Burada fikir dediğimiz mefhum; ihtiyaca uygun derin bir sadakat, şekil ise haricî görünüştür. ,

Güzel bir eserde her ikisinin bulunması şarttır. Bunlar- dan birinden birini kaldırdığımızı farzedersek güzellik de kaybolmuş olur. O ancak her ikisinin imtizaç ve vahdetinden

Fikir haricî şekli ile tezahür ettiği vakit güzellik mey- dana gelir. Güzellik muhakemenin idrak ile kabul edeceği bir mevzu değil tefekküı-at ve tahayyülâta dalarak vasıl o- lunacak bir gayedir.

Tabiatta eşkâlin güzelliği intizam ve tenazurudur. San'- atın vazifesi ise hissiyat ve fikrin serbest bir surette inkişafı- nı bediî şekillerle tebarüz ettirmektedir.

Küçük bir tahlil neticesinde görülüyor ki mimari tah- siline başlıyacak olan kelimenin içtimaî ve insani manâsın- da anlaşılmak üzere evvelâ fennî ve felsefî bir müktesibata- hazırlanmalıdır. Felsefî riyazî, fizik ve tabiî bilgilerinin ta- biat kanunlarına makul bir şekilde intibakı ile doğacak o- lan öz mimarî san'at cereyanı herhangi bir şeyi nŞrede ve nasıl olursa olsun inşa edivermek görenek ve alışkanlığına ] bir nihayet verecektir. Şimdi mimarî eserde güzellik dedi - ğimiz ve asırlardan beri ve halâ da bediiyat müntesiblerinm | güzelliği tarif için yaptıkları araştırmalarda en ziyade" ek- seriyetle vardıkları neticeyi şöyle izâh edebiliriz: Bir mi - mari eserde muhite ve kendinden beklenen gayeye tam ve mükemmel bir şekilde mutabakatı varsa o eser güzeldir. -jj

(36)

M i m a r î n e d i r ?

P r o f . M i m a r B r u n o T a u t

i içinde yaşadığımız kültür devresini insanlık tarihinin İbir devresi olarak gözden geçirmeğe çalışalım. Fakat bunu yaparken umumî felsefî görüşlere, kültürün muhtelif tezahür- lerine, ressamlık, heykoltraşlık, tezyini san'atlar veyahut şiir, tiyatro, musiki, dans, filim ve saire gibi muhtelif güzel san'- atlara dalıp kendimizi kaybetmiyelim. Sadece bir sahada, u- mumi sahasında kalalım.

Bu takdirde gözümüzün önünde şu levhayı görürüz:

Dünyanın bütün memleketlerinde çok, pek çok inşaat ya- pılmaktadır. Mimarî eserlerini hayranlıkla seyrettiğimiz başka birçok tarih devrelerine nazaran şimdi daha fazla inşaat ya- pıldığı anlaşılıyor. Bugünkü mimarînin ne büyük kütleler ve ne büyük ölçülerde işler başarmak durumunda bulundu- 'ğu bellidir. Fakat acaba gelecek nesiller bugün kurulan bi- İnaları keyfiyet itibarile takdir edecek mi? işte burası hiç te

okadar belli bir şey değildir. Gelecek zamanın insanları şunu veya bunu takdir etseler bile nesini takdir edeceklerini bil- miyoruz. Bugünkü medeniyetin modern adamı, yaratmış ol- duğu şeylerle nekadar övünürse övünsün, biraz düşününce ..büyük bir tavazu duyacaktır. Çünkü; büyük bir meçhul kar- cısında bulunuyor: Bütün bu yaptığımız binalardan acaba bir

tanesi olsun gelecek zamanlarda -güzel» görülecek mi?

Bu şüphnin temelini, zamanımızda mükemmel mimarların, mimariyi seven inşaat sahiplerinin yahutda halkın alâkasının yokluğunda aramak elbette doğru olmaz. Bunların hepsi şüp- hesizki kâfi miktarda vardır. Yok olan şey, herhalde, mimari

: güzelliğin «ne» olduğu hakkındaki fikir birliğidir. Nazariyeler ve fikirler okadar çok ki, herkes artık kendi zevkine uymadan başka çare bulamıyor. Şu veya bu üslûbu tercih ediyor. San- ki sofrada şu veya bu yemeği seçer gibi...

Birçok muharrirler ve mütefekkirler, ve bunların arasın- da bilhassa azçok ehemmiyetli olan her mimar, 19 uncu asrın Rrtalarındanberi mimarî için bir esas bulunması ve dolayısile de artık üslûb denilen şeyin meydana çıkabilmesi için uğraş- mışlardır. Bugün kanaatlerde hiç bir birlik bulunmadığını gördüğümüz zaman bütün bu uğraşmalar boşa gitmiş gibi geliyor. Fakat boşa gitmemiştir. Yalnız, bunu anlamak için, Idevrimizi bir tarih devresi olarak görmeliyiz. Viollet-le-duc.

yahut gottfried Semper esasları kurmuşlardır, ve bizi, Berlage yahut Perret gibi, bu esaslar üzerinde çalışmalara devam et- mekle mükellef tutuyorlar ki maksad yavaş yavaş ortaya bir yirminci asır mimarisi çıkmasını mümkün kılmaktır.

Yukarıda dediğimiz isimler hatırlanınca, gözümüzün önü- ne birçok mimarî eserler gelir.öyle binalar ki bize, kendile- rini yaratmış olan adamların yaptıkları hamleleri anlatır-

Güzel san'atlar akademisi mimarî profesörü mimar Bru- no Taut (Mimarî bilgisi) ünvanlı bir kitap neşretmek üze- redir. Yazıcı bir mimar ve bir estet görüşü ile kitabında sı- rasile, proporsiyon, teknik, inşaat, fonksiyon ve sair bahis- leri tahlil etmektedir. Bu yazı kitabın ilk faslıdır. Diğer ba- hisleri de sırasile neşredeceğiz.

lar, yüreklerimizde saygı uyandırırlar. Bundan dolayı da o eserler her zaman büyük bir kıymeti haiz olarak kalacak - lardır. Fakat, bu büyük başarıların da, zamanımızın mimarî bakımdan görünüşünü yeknasaklaştırmak ve karmakarışıklığı giderip sakinleştirmek hususunda, hem san'at seven halkın mümkün kılacak kadar bir yardımı olmamıştır.

Bu nazariyelere dayanılarak, bir dereceye kadar hususî bir kostüm giyinmiş binalar inşa olundu. Bu kostüme üslûb denildi. Mimarî hakkındaki münakaşalar da zamana göre ya- ratılacak üslûba, zamanın üslûbuna, taallûk ediyordu. Bu, şüphesizki pek lâzımdır. Ancak, şimdiye kadar alınan neti- celer bakınca, pek erken yapılmıştır, demek icap ediyor.

En basit meselelere dönmek ve ilk önce «mimarî» nin ne demek olduğu hakkında azçok bir fikir edinmeğe çalışmak daha lüzumludur. Hiç tereddüt etmeden ben bu suale şimdilik şöyle cevap veriyorum:

Mimarî bir san'attır.

Bu san'atın diğer san'atlardan farkı ve istinad ettiği esas şartlar nedir?

Teknik, bir binaya onu havanın tesirlerine karşı koruyan sağlamlığı; konstrüksiyon, binanın tabiî kuvvetlere karşı da - yanması için lâzım olan mukavemeti verir. Bina içinde oturul- masına ve binanın kullanılmasına hoş, gönül ferahlatıcı bir hal temin eden, bütüıı vasıfları veren şey de fonksiyon'dur.

Düşünecek olursak mimarî hakikaten bu üç birlikten, bu tislisden, başka bir şeye dayanmıyor gibi görünür: Teknik, fonksiyon.

Fakat, düşüncelerimizi daha ileriye götürmek istersek bu üç esastan gidemeyiz. Eğer mimarî hakikaten bir san'at ise, böyle yavan mefhumlara dayanması kabil olamamalıdır. Mi- marînin teknik'e, konstrüksiyon'a veya fonksiyon'a bağlı bu- lunacak kadar, hele bunlarla mimari meydana getirilebilecek kadar, bu üç birliğe dayandığı hiç de kabul olunamaz.

Gerçi normal surette bunların yardımlarile bir ev mey- dana gelirse de yalnız bu üç unsura istinad eden bir evin mut- laka bir mimarî eseri olması icab etmez. Teknik, konstrük- siyon ve fonksiyon tam manasile kusursuz olduğu halde mi- marîden eser bile bulunmayabilir.

Görülüyor ki, bu üç şey olsa olsa birer vasıtadır ve mi- marî hayata bu vasıtalarla girer, daha doğrusu, girebilir.

Bu üç şey ayni zamanda mimarînin sadece kendisine mah- sus yardımcı vasıtalardır. Çalışma vasıtalarıdır. Bu vasıta- larla yalnız mimarî çalışır; başka hiçbir güzel san'at bun- larla çalışmaz. Bunu söylerken teknik, konstrüksiyon ve fonksiyon kelimelerini ilk ortaya çıkardıkları zamanki

(37)

dar manalarile alıyoruz, yoksa ressamların ve heykeltraş- ların atölyelerinde benimseyip kullandıkları mecazi artis- tik manada değil. Meselâ, profilleri, kapama tertibatı ve sürgülerile iyi bir pencere bir mimar! teknik mevzuudur ve ressamın resminden başka bir şeydir. Tavanı tutan bir sütun, profilleri, tezyinatı ve sairesile, bir mimarî konstrük- siyon parçası olup bir heykeltraş plâstiği değildir. İçine gi- rilen, içinde yaşanılan bir evin edaları mimarî fonksiyon te- zahürleridir ve bunların ressamlık ve plâstik ile hiçbir a- lâkası olmadığı ise büsbütün bellidir.

Bu üç esas mefhumu önce mümkün olduğu kadar basit

olduğu kadar ayrı tutmak pek mühimdir. Çünki, bu mef- humları sadece hakikaten inşa edilmiş şeylerde, yani yapı işlerinde, kullansak bile yine karşılıklardan kurtulmak güç-

Mimarî hakkında açık ve sarih düşünceler edinmemizi bilhassa güçleştiren şey zamanımızın morden buluşlarıdır.

Meselâ: Görüyoruz ki teknik, konstrüksiyon ve fonksiyon- dan ortaya birçok şeyler çıkmıştır. Bunlar belki pek iyi şey- lerdir. İyi yapılmış mükemmel fonksiyon'lu, yani mükemmel işliyen, ve yine mükemmel bir teknik ve konstrüksiyon mahsulü bütün âletler ve makineler bu meyandadır. Bun- ların bir çokları insana yüksek estetik bir zevk verirse de mimarî ile zerre kadar münasebetleri yoktur.

Ya mühendislerin yaptığı güzel inşaat!... Büyük köprü- ler, radyo kuleleri, yüksek tevettürlü elektrik cereyenlarını nakleden direkler vesaire?!. Bunlar da acaba öyle mi? Ba- zan bu işlere bir dereceye kadar mimar da karışır. Fakat bu karışması sadece mühendisi ikna edip lüzumsuz dekorasyon- ları kaldırtmak ve yapıdaki esas kuvveti lisana getirtmek, yani kısacası, mühendisi eserinin zaten ihtiva etmekte "bu- lunduğu proporsiyon'u, yani tenasüb'ü, zayıflatmamak için- dir.

Bu hale bakınca iyi bir mimar herşeyden önce porpor- siyon'la, yani tenasüb'le, uğraşan bir adam gibi görünüyor Mimarı mimar yapan ilk şey proporsiyondur ve teknik, konstrüksiyon, fonksiyon ise ancak proporsiyon sayesinde mimarînin birer san'at vasıtası haline geliyorlar gibidir. Yu- karıda da söylediğimiz gibi teknik, konstrüksiyon ve fonk- siyon mimarîden başka sahalarda da kendilerini göstermek- tedirler. Fakat, bunlara proporsiyon vasıtasile tahakküm edilmesi işidir ki mimarinin hakiki sahası gibi görünüyor.

(Mühendisin yaptığı eser ile mimarın yaptığı eser arasın- daki farka dair daha kat'î malûmat ileride verilecektir.)

Acaba proporsiyon, yani tenasüb, nedir? Niçin mimarînin kendisine mahsus bir şeydir? Görüyoruz ki dünyada herşey zaten proporsiyonlar, yani tenasühler, {halinde bulunuyor.

Her bir şeyin muayyen nisbetleri ve bu nisbetler dahilinde bütünlük, kendini teşkil eden kısımlarla, kısımlar da birbir- lerile mütenasibdirler. Bu tenasühler çok kerre pek güzel oldukları gibi, çok defa da pek çirkindirler. Bu hal yalnız san'at eserlerinde değil, proporsiyon'larını ekseriyetle güzel bulduğumuz tabiatta da böyledir. İnsanlar arasındaki müna- sebetlerde de proporsiyon görüyoruz. Evlilikte, ailede, okulda, devlet dairelerinde, devlette ve devletler arasındaki müna- sebetlerde, her zaman güzel olmakla beraber, hep proporsiyon vardır. Şu kavrayabildiğimiz cihandaki herşey, bütün kâinat bize gayet muayyen proporsiyonlar gösterir. Ancak propor- siyonlar sayesindedir ki gerek bütünü, gerekse onu teşkil e- den kısımları kavrıyabiliriz ve kendimize mâlederiz.

Bütün bunlara rağmen, proporsiyon mefhumu daha zi- yade mimarî sahasına aid gibidir. Bugün birçok mefhum-

lar vuzuhsuz bir hale gelmiş ise, bunun içinden çıkmak için ilk yürünecek enbasit yol, normal konuşma dilinde o mef- humların ne manada kullanıldığına bakmaktır. Bunu yapa- cak olursak görürüz ki her memleketin insanları, tıpkı eski zamanlarda olduğu gibi bugün de görüşürken, buldukları teşbihlerde mimarîye aid kelimeleri, tamamen mimariye has münasebetlerle ve pek hususî mimarî manada kullanır- lar. Şairlerin, peygamberlerin, din kurucularının ve filo- sofların kullandıkları «dünya denilen bu bina» tabiri ilk akla gelen bir misaldir. En büyük ve her şeyi ihata edenbir mefhumu, kâinat mefhumunu, kısaca anlatmak için kullan- dıkları sözü insanlar işte mimarîden almışlar ve bu sözü kullanırken çok kere doğrudan doğruya kâinatın mimarî- sini kasdetmişlerdir. Fakat bu hal sadece, tanrının .dünya- yı kuran mimar., «gök kubbesinin yaratıcısı, gibi ünvanlar aldığı büyük felsefe ve din âleminde görülüyor değildir.

Realitenin insanlara yakın ve büyükçe ölçüdeki her şeyinde, yani insan cemiyeti içindeki muhtelif şekillere verilen isim- lerde de ayni müşahedeyi yapmak mümkündür. Devletlerin

«yapısı, deriz. Bütün devlet adamları, politikacı hatibler vesaire, söyledikleri sözleri, yazdıkları emirnameleri, yap - tıkları kanunları ve bütün konuşmalarını mimarîden alın- mış kelimelerle süslemeyi severler. Devletin «temeli., dev- letin dayandığı «temel dıvarları., «sütunlar, vesaire, derler.

Herhangi bir devletin yapısını gösteren anayasanın neka- dar iyi olduğunu anlatmak istediğimiz zaman çok kere dola- yısile ve ekseriya açıktan açığa söylediğimiz sözlerden biri- si de o devletin yapısını teşkil eden kısımların birbirine nekadar güzel proporsiyonlarla, yani tenasühlerle, çatılıp kurulmuş olduğu tarzındaki ifadelerdir. Diğer içtimaî mü- esseselere ve teşkilâta dair olan bütün nutuklar ve sözler de böyledir. Okadar ki küçük cemiyetlerde söz süyliyen ha- tibler bile sözlerini mimarîden alınmış kelimelerle bezerler.

Bu kelimelerle anlatmak istedikleri şeyin proporsiyon olduğundan şüphe edilemez. Yani güzel ve imtizaçlı bir ter- tib, kısımlara bölüşte düzğtin bir ölçülük kasdediyorlardır.

Demek oluyor ki musiki, şiir ve hele dram, sonra dans eser- lerinde, ressamlık veheykeltraşlık eserlerinde bunların «mi- marîsi. diye birşeyden bahsedildiği zaman, onların propor- siyonundan, tenasübünden, başka birşey kasdediliyor değil- dir.

Bazan ressamler atölye dilinde şöyle derler: Bu resmin yapısı iyidir.. Halbuki ortada kelimenin sadeliği içinde gizli bulunan manada bir heykel, bir şiir, bir dram, bir senfoni, bir anayasa, bir cemiyet nizamnamesi vesaire için de, eğer iyi iseler, «yapı. kelimesi kullanırlar, fakat bunlar da yapı değildir. Hakikatte heykel yontulmuştur, şiir yazılmıştır, senfoni bestelenmiştir, kanun isabetli düşünülmüştür ve- saire. Bunların hepsinin mimarî ile alâkası güzel bir bina- nın musiki ile, ressamlıkla, heykeltraşlıkla. bir dramla yahut bir devlet nizamnamesi ile olan alâkası kadar azdır. Çok kere güzel bir binadan bahsederken onun bir musiki gibi olduğunu, bir resim gibi güzel göründüğünü, kuvvetli bir ifadesi bulunduğunu, tıpkı bir devlet gibi uygun taksimatlı olduğunu söyleriz. Bunun da sebebi iyi birşey için doğrudan doğruya bir tarif bulunamayışıdır. Duygularımız lisana gel- mek istiyor ve işte böyle birtakım lirik ve şairane tabirlerde ifade buluyor. Bunlar iyi bir niyetle söylenir ve hoş şeyler olmakla beraber ıstılâhları, mefhumları yeniden karmakarı- şık ediyorlar. «Mimarî donmuş musikidir!, demişlerdi.. Hiç bir mana ifade etmiyen nekadar kuru bir söz!

Anlaşılan, mefhumların böyle silinip gitmesi bizim kâ- inat ve tabiat karşısında basit davranamayışımızdan ileri

(38)

geliyor. Kâinat ve tabiat karşısında basit kalabilseydik man- tıkimiz ve duygumuz ayni suretle sükûnetli ve basit ka - lirdi. Halbuki böyle olmıyor. Hassaslaşıyoruz, romantikleşi- yoruz. Gerçi böylece tabiatte herşeyi, her istediğimizi gö- rüp işitebiliriz. Fakat, tabiati hakikaten seviyorsak, sevgi- mizin aktif harekete, yani işleyiciliğe, inkılâp etmesi lâzım- dır. Bu olmadıkça sevgimiz sadece bulanık bir hayranlık ve tapınıştan, yani hassaslık ve romantiklikten ibaret kalır.

Bazan «hoşuma gidiyor, diyecek yerde «işte bu bana birsey veriyor!, deriz. O zaman sevgimiz kendiliğinden, yani oto- matik olarak, işleyici, faal bir hale geçmiş demektir. Eser- ler yaratmak şeklinde canlanmıyan duygu bir hiçtir, işte, güzel san'atlarımızın meydana koyup isbat etmemize yarayan bir büyük malzemeden ibarettir. Tabiat sadece bir ham mad- de olup bir güzel san'at değildir.

Şimdi tekrar mimarîye dönelim:

Görülüyor ki, umumiyetle alışılmış konuşma dilinde

«proporsiyon - tenasüb. kelimesinin mimarî ile hususî bir münasebet halinde kullanıldığı oldukça bellidir. Fakat aca- ba bu dil alışıklığı bizi aldatmiyor mu? Görüşümüz bulanık değil mi? Ya sadece artık âdet haline gelmiş, cansız bir alış- kanlıktan ileri geliyorsa...

Bunun için, bir kerre de negatif yoldan giderek berrak- lığa varmağa çalışalım:

Acaba mimarî ne değildir? Neleri yapamaz?

Esas itibarile mimarî renklerle tesir yapmağa çalışmaz.

Hele muhakkak ki renk, mimarînin başlarında değil, olsa olsa sonunda yer alır. Mimar, yapacağı bina bir resim ol - sun, yahut resimde iyi görünsün diye çalışmaz. Demek ki mi- mari ressamlık değildir. Heykeltraşlık da değildir. Gerçi işin sonunda, yapılmış bir gövde heykelinin plâstik tesiri gibi bir tesir mimarîde de vardır. Fakat bu da renklerde olduğu gibi sonunda gelir, başta değil. Mimarî, ressamlık ve heykeltraş- lığa mahsus bulunan tesir vasıtalarını kullanarak başka bir incelik, hususî bir şarm, bir güzellik, elde edebilir; mimarın hünerine ve zamanın gidişine göre ressamlığı ve heykel - traşlığı kendi amacına çekip kullanabilir, işte iki büyük mi- sali: Avrupanın barok üslûbu ve Hind mimarîsi. Fakat bu, bir nevi haut - gout, yani bozulmuş bir yemek yemektir, de- jenerasyon alâmetidir, ki bu dejenerasyonu en sarih olarak Atina civarındaki Akropolde Erechteion mabedinin Kar - yathyd'lerinde görebiliyoruz. Bu eski Yunan Bayanları sü - tun mudurlar, yoksa heykel midirler? Plâstik üslûbundaki naturalisme bakarak onları bir mimarî eseri olarak değil, serbest plâstik heykelleri olarak görüyoruz. Fakat tabiî şe- kilde yapılmış olan bu Bayanların nazik başları ağır bir taş yük taşıyorlar. Okadar ağır ki, canlı bir kadının o yüke da- yanabileceğini düşünmek bile imkânsızdır. Nitekim o yük bu taştan kadınlara bile fazla geliyor. Yükleri hafiflesin diye aralarına demir çubuklar dikilmiş. Orada mimarî ile heykeltraşlığı en anlaşamıyacakları bir ittifak halinde görü- yoruz. Klâsik Yuanan güzel san'atı orada pek dejenere ol- muştu. Tabiat ile güzel san'at arasındaki hudud silinmişti.

Onunla birlikte mimarî ile heykeltraşlık arasındaki hudud da silinmişti.

Mimarî mefhumlarında berraklık elde etmek için hâlis klâsik olan eserlere bakmalıyız. Onun için şu bahsetmekte olduğumuz meselede meselâ Erechteion karşısındaki Part- henon mabedine, yahut da (Propylee) ye bakmamız icabeder.

Bu meseleler hakkında bir hüküm verebilmek için ancak ve ancak hâlis klâsik mimarîyi miyar tutabilir.

Fakat Dresden şehrinde von Pappelmann tarafından ya- pılmış olup Zwinger denilen binada ve Viyanada Fischer Von

Erlach tarafından yapılmış olan kütüphanede olduğu gibi, heykeltıraşlıkla ressamlığın mimarlıkla tam bir imtizaç ha - linde bulunduğu yerlerde bile, ressamlıkla heykeltraşlık, mi- marî tarafından, sadece şen bir ifade vermek maksadile kullanılmışlardır. Mimarî bunlara müstakil bir canlılık sa- hası kat'iyyen vermez. Hakim olan kendisidir, mimarîdir.

Hem de çok defa okadar hakimdir ki, ressamlık ve heykel- traşlık eserleri sadece bir hizmetkâr menzilesine düşer ve mimarî müstebit bir diktatördür, işte, mimarî, her şeye hük- meden mücerred bir proporsiyonlar san'atıdır. (Mücerred, yani abstrait, proporsiyonları yahut verici surette imtizaç etmiş olup, çatı sahasında ve frizlerinde müstakil plâstikler bulunan dorique mabede, o muhteşem görünüşe, ne mana verileceğini kitabımızın (7) nci faslında tetkik edeceğiz.

Renkleri ve şekilleri zengin, birçok figürler ve dekoras- yonlarla bezenmiş olan barok üslûbundaki binaların güzel- liği, mimarînin içinde insanı âdeta serhoşlaştıracak bir renk- ler ve şekiler çağlayanı bulunan bir cihan olup mücerred proporsiyonlarla dolmuş soğuk bir cihan olmadığı tarzında yanlış bir anlayış doğmasına sebeb olmuştur.

Bugünün son mimarî teorileri, bu anlayışın tamamen ak- sine saplandılar. Mimarînin tamamen, pratik hayatta faideli olup «real. denilen hakikî esaslara dayanarak ortaya çıktı- ğını, yani teknikten, konstrüksiyondan ve fonksiyondan doğ- duğunu söylediler. Bu sözler, muhtelif tarihi üslûbların moda gibi değişen kostümlerinden kurtulmak istenildiği bir za - manda belki lâzım gelmiştir. Bu yavan teoriler sanki, yu- karda dediğimiz serhoşluğun arkasından gelen, baş ağrısı gib idiler. Fakat bunlar da yine mimarinin sadece haricî kostümü ile uğraşann teorilerdi, önceki teori ile mücadele edi- yorlardı ve her döğüşen gibi onlar da döğüştükleri şeyle bir seviyede durmak mecburiyetinde idiler, işte böylece, bu te oriler dahi bir sarhoşluk halini aldı ve bugün yerlerine baş ağrısı hâkim olmuş bulunmaktadır. Bu yoldan ilerlenemiye- ceğini duygularımız bize gösteriyor. Bu vaziyet karşısında artık ayni oyuna devam etmek, yeni bir sarhoşluğa uğramak ve, bugün kısmen Sovyet Rusyada yaptıkları gibi, tarihî üslûblara hayran olmak doğru birşey değildir.

Bütün bu düşünce ve nazariyelerin esası mimarinin bir süsleme ve dekorlama san'atı olduğu fikrine dayanmakta o- lup tezyinat ve figürlerle zengin bir tesir veyahut düz satıh- lar halinde bırakarak sade bir tesir hasıl edilmesi mesele- leri bu meyanda bir rol oynamaz. Bütün bunların hiçbirisi- mimarî ile alâkadar değildir. Dediğimiz gibi, tezyinat ve süs şekillerini bir tarafa bırakarak da bir makine veya köprü pek iyi olarak yapılabilir. Böylelikle bu iki iş henüz mimarî olmuş değillerdir. Esas itibarile bir makine olan gemi için de vaziyet aynidir. Mefhumların nekadar karışık olduğunu in- gilizlerin, harb gemisi mühendislerine, Naval - architect, yani deniz mimarı, demelerinden anlayabiliriz.

Yukarda efsanevî bir mahiyet halinde gördüğümüz bu proporsiyon denilen şey esrarlı hayatını acaba nerede yaşı- yor? Onu gizlendiği bucaklardan bulup meydana çıkarmak herhalde mümkün olsa gerektir., işte onu bulacağımız yer:

Modern olan bugünkü yaşayışımız, şimdiye kadar yapıl- dığından çok daha fazla teknikleştirilebilir. Tekniğin, kons- trüksiyonun ve fonksiyonel doğruluğun terakkisini hayali - mizde nekadar süsleyip genişletirsek genişletelim, mimarî eserlerde yine de tam bir surette istifade edilemiyen köşe bucaklar, tam bir lüzum karşılamakta olduğu iddia oluna- mıyacak ölçüler daima bulunacaktır. Fransızca tabiri ile (marge) diyebileceğimiz bu inhiraf miktarları isterse birkaç santimetreden ibaret küçücük miktarda olsun, mutlaka kala- caktır. işte zaten bu inhiraf paylarıdır ki keyfiliğin önüne

(39)

geçer ve onun yerine daha yüksek bir nizam ve intizam kaim olmasını, yani proporsiyonun hüküm sürmeğe başlamasını, mucib olurlar; keyfîlikle yüksek bir nizam arasında bir dö- nüm noktası teşkil ederler, öyle değil mi?.. Zannediyorum kl bu suale evet demek lâzımdır.

Teknik .konstrüksiyon ve fonksiyonu bir binada birbir- lerile en güzel surette imtizaç ettirmek mümkün bir şeydir ve bu hiç şüphe götürmez. Bu imtizaç ve ahenk ise, artık hem teknik, hem konstrüksiyon ve hem de fonksiyon unutulur:

artık mimarî vardır, artık san'at vardır ve bu, diğer iptidaî şeylerden üstündür, Okadar üstündür ki, onlara hükmetmesi ve onları sevk ve idare etmesi hakikaten mümkündür. Böyle bir san'atın ise menşei ve vatanı başka olsa gerektir.

Bu hususî san'at acaba nereden gelebilir?

Tabiat bizim karşımızda renkleri, şekileri, sesleri, koku- ları ve sairesile dile gelir. Bunu yapması da bizim bu şey- leri sezecek uzuvlarımız bulunmasındandır; gözlerimiz, ku- laklarımız, dokunup anlama duygumuz vesaire... Şu halde, tabiat bizim karşımızda dile gelir demek doğru değildir.

Tabiat dilsizdir. Onu içimizde dillendiren bizleriz, iptidaî se- viyelerde iken içimze sadece duygular, az veya çok derecede silik sezişler doğar. Sonraları bunlar şekil alır. Görüp işit - tiklerimizi renklerle, plâstik şekillerle, sesler ve kelimelerle ifade ederiz; böylece ressamlık, heykeltraşlık, musiki, şiir vesaire meydana gelir. Kendisinde bunları yapacak kabili- yet olmıyanlar da bunların yapılmasına muhtaçdırlar. Çün- kü; san'at olmazsa tabiat onlar için bir chaos, bir hercümerç, sanki bir kötü rüya gibi vahşî ve korkunç birşey olarak kalır;

hatta bu rüyadan da müthiş olurdu. Çünkü; dehşetli kudret- lerile her an korkutan ve her gönül rahatını yok eden şey bir rüya değil hakikattir. Bir kısım insanların san'at yarat- mak kabiliyetini elde etmiş olmaları, diğer kısım insanların san'at yapamamakla beraber onu sevmek kabiliyetinde bu- lunmaları kadar lâzım ve faideli bir tecellidir, bir mu- kadderat tezahürüdür.

San'at .tabiatın bir aynasıdır. Fakat gördüğünü düşün- meden, olduğu 'gibi aksettiren, mutlaka objektif olması icab eden bir ayna değil. Bu aynanın vazifesi, mevcut şeyleri bize bir objektif doğruluğunun soğukluğu ile aksettirmek olmayıp onun gayet muayyen bir maksadı vardır ve bu maksad tabi- atta yol gösterici bir âlet olmaktır. Tabiatın insan üzerinde yaptığı intihalardan doğup, önce mahiyeti belirsiz bir halde bulunan duygular, insanın duygu unsurlarına göre sabit bir şekil alacaklardır. Bu şekil, birbirile iştiraki olan şeylerden, yani association'lardan. kendinde mümkün olduğu kadar çok bulundurmalıdır ve şekil nekadar basit olursa bu okadar daha çok mümkündür. «Sembol» kelimesi bu gibi şekillere, remeglere verilen isimlerden birisidir.

Bu şekiller birbirlerinden ayrı olan karakteristiklerini insanların duygu uzuvlarına göre alırlar. Kompoze edilmiş sesler, kelimeler, renkler, resimler, plâstikler vesaire haline gelirler. Kısacası muhtelif san'atlar meydana çıkar.

Şüphesiz ki muhtelif san'atlar birbirlerinden bir şema halinde ayrılmamışlardır. Kelime seslerden ve renkler plâs- tikten, vesaire, tamamen ayrı değildir. Fakat esas itibarile san'atlar insanın duygu uzuvlarına göre • inkisam eder ve ferdler bu san'atları, kulaklarının veya gözlerinin veya di- ğer duygu uzuvlarının daha ziyade inkişaf etmiş bulundu - ğuna göre icra ederler ve o san'atı ileri götürmekle meşgul

İşte böylece, tabiîdir ki her san'atın yarattığı şekiller kendi proporsiyonlarmı da ihtiva ederler. Fakat buna rağ- men, yukarıda da dediğimiz gibi, halkın kullandığı her günkü dilde bile görüldüğü üzere, insanlar güzel tertib ve taksim

edilmiş bir şeyin muntazam ölçülülüğünden bahsettikleri zâ- man, teşbih olarak mimarîye aid kelimeler kuullanıyorlar.

insan, resimleri, heykelleri sever. San'ata aid olmıyan daha bir çok şeyleri de sever. Fakat nekadar yüksek kaliteli şeyleri seversek bu şeylerin gerek birbirlerile, gerekse et- raflarındaki şeylerle doğru bir nisbet ve tenasüb halinde bu- lunmalarına, yani proporsiyonlu olmalarına, okadar daha çok dikkat ederiz, bu noktada okadar daha duygulu oluruz.

Bu hale göre, insanlarda göz, kulak, burun vesaire dediği- miz duygu uzuvlarından başka hususî bir uzuv daha var- dır ve bu uzuv kütlelerin ve nisbetlerin intizamına karşı uya- nıktır, hem de aktif, yani harekete gelüp işleyici, yaratıcı o- larak uyanıktır.

işte buudlar, ölçüler ve taksimat karşısında duygulu bu- lunmamıza yarayan bu hususî uzuv sayesindedir ki bir ye- rin, bir odanın, bir salonun zeminini, dıvarlarını ve tavanını hep birden ve bir birlik halinde kavrayabiliyoruz. Bu kavra- dığımız şeye Alman nazariyecileri mücerred bir mefhum olarak «Raum», yani «mahal» yahut «hacim», ismini ver - mişlerdir. Fakat bu kelime mücerred bir mahal yani boş - lukta nazarî bir hacim mefhumunu kasdeder, bir abstı-aksi- yon tazammun eder. Bu sebeple daima matematikçilerin dü- şünüşüne uyan bir tariftir. San'atçılara asla uygun gelemez.

San'atkârı alâkadar eden abstrait yani mücerred şeyler ol- mayıp concret denilen hakikî, yani duygularımızla anlamak- lığımız kabil bulunan, şekildir, formdur. «Raum» yani mev- hum mahal san'atkâr için mahiyetsiz bir hiçliktir. Biz san'- atkârları alâkadar eden şey bir odanın veya bir salonun mücerred, abstrait, bir mahal oluşu değildir. Biz, o oda veya salon ile ancak, onun içine bürünmüş olduğu şeyin, yani dı-

iyi bir proporsiyon halinde bulunduğunu gördüğümüz za - man alâkadar oluruz. Bir «mahal» in büründüğü, yani içine girdiği şeyi iyi bir tenasüb haline getirmek için, âşikârdır ki, tabiat da ilk işaretleri veriyor; bize gök yüzünün uçsuz bucaksız varyasyonlarile yukarısını tehdid ettiği birçok güzel şekiler gösteriyor. Daha bu şekiler karşısında bile içimizde, kuvvetini kütleleri ve proporsiyonları sezişimizden alan, bir duygunun harekete geçirdiği pek kolay anlaşılabilecek bir keyfiyettir. Bu hale göre, insanların proporsiyon için ayrı bir tenasüp duygusu bulunduğundan şüphe edilemez.

Bu duygu uzvu gıdasını ilkönce tabiatten alır. Duygula- rını kendi hususî san'atı haline inkılâp ettirerek tabiata ce- vab verr. Bu san'at «mimarî» dir. Bu duygunun belki müva- zene duygusu ile büyük bir yakınlığı vardır. Belki de ba- zan tamamen müvazene duygusudur. Çünkü, kütlelerin im- tizacı ve ahenği bize tam müvazeneli bir durumda bulun - makta olduğumuz hissini de verir. Ancak, müvazene duy- gumuz fizik ve mekanik tezahürlerle pek alâkalı bulundu- ğundan onu proporsiyon, yani tenasüb, duygularımızla ka- rıştırmamız doğru olmaz.

Mimariyi yaratan işte bu duygumuzdur. Mimarîye karşı uyanık bulunan da yalnız bu duygumuzdan başka birşey de- ğildir.

Proporsiyon!... Renk, şekil, ses, güzel koku, tat, lems duygusu vesaire gibi kelimeler yanında nekadar soğuk ve ya- van kalan bir kelime!...

Buna baktıkça, insana mimarî de soğuk ve yavan bir san'- at gibi geliyor. Acaba hakikaten öyle mi? öyle olması icab eder mi?.. Bunu ileride göreceğiz.

«Mimarî nedir?» tarzında umumî mahiyette bir suale karşılık olmak üzere şimdilik şu cevabı bulmuş oluyoruz:

Mimarî proporsiyon san'atıdır.

Çeviren: A. Kolatan

(40)

Tarih köşesi :

İ b r a h i m P a ş a s a r a y ı h a k k ı n d a bir k a ç r e s i m v e m i n y a t ü r

Y a z a n : A . S ü h e y l Ü n v e r

[ İbrahimpaşa sarayı Istanbulda vaktile kurulmuş âyaıı

; saraylarından, Topkapı sarayı müstesna, hemen yegâne elde kalanıdır. Bu sarayın şimdiye kadar unutulmasına ve hattâ harap olmasına onu örten ve saraya nazaran hiç de bedii gü- : zelllği olmayan binalar sebep olmuştur. Maafafih gözden

kaybolmasıdır ki bu sarayı yıkılmaktan kurtarmıştır. imar plânında bu sarayın kadro haricî kalmasına sebep bir takım binaların etrafını sarmasıdır. Orasının bu gibi hiç de güzel olmayan binalardan kurtarılacağı zehabile plândan çıkarıl- bıştır. Plândan çıkarılmasına diğer bir sebep içine girilip bu- rasının görülmemiş olmasıdır.

Dahilî tertibatı itibarile pek mühim olan bu sarayı yık- mağı değil, yıkılmasını bile hatıra getirmemek ve hattâ im- kân varsa bunu rüyada bile görmemek lâzımdır.

Sarayın yıkılmasını istemiyenler burasının tanzimi hak- kında şayani temenni bir takım tamir ve ihya plânları terti- bini de düşündüler. Biz İstanbullular zaten böyle yerleri çok defa harap görmeğe alışmışızdır.

Zaten sarayın harabe halinde kıymeti bilininciye ka - dar bu halde bırakılması da orası için emsalsiz bir lûtuftur.

Sarayı yıkmak istemek, Türkün Istanbuldaki tapu se- netlerinden birisini daha yıkmak demektir. Merkezi sikletini Türk eserleri teşkil eden bu şehirde şimdiye kadar yıkılan eserleri de yeniden yerine koymalıdır ki bu müvazene biz- den kaybolmasın.

İbrahimpaşa sarayı yeri şehrimizin en mutena bir köşe- sidir. Vaktile Sultanahmet camii ile tam bir tenazur halinde yaşamıştır. Sonra Sultanahmet camii yerindeki Sokullu Mehmetpaşa sarayı ile arkadaşlığı ve ihtimal ki benzerliği de vardı. O sarayın yerine kaim olan cami sarayla bir mey- dan etrafını süslemişlerdi.

İbrahimpaşa sarayında diğer Mimarî devirlerimizin bi- rer parçası vardır. O sarayın arasında ve önünde süslü bah- çelerde bir takım ahşap daire ve kasırlar vardı. Bunlar da hâlen kalmamıştır. Hele bunlardan biri Beyazıt imareti ka- pısı üzerindeki Balahaneye benzer.

İbrahimpaşa sarayının eski vaziyeti hakkında bize en küçük malumatı veren surnamei Vehbidir. Eeyevm Tarih sergisinde teşhir olunan bu Türk minyatürile süslü eserde İbrahimpaşa sarayı ve müştemilâtı ve onun önünde yapılan merasim ve geçit resimlerine ait saymakla tükenmez bir çok minyatürler vardır.

Bu minyatürler o devir millî ve mahallî san'atlarını te- cessüm ettirmekle beraber sarayın kasrı hümayonunu, diğer ufak kasırlar ve köşkleri, ahşap ve kârgir müştemilâtı gös- termektedir. Sed üzerinde sıralanan bu parçalı daireler pek mükemmel ve Türk üslûbunda eserlerdir. Topkapı sarayı ka- dar mühim bir binadır.

Eski Atmeydam ıtlak olunan Sultanahmet meydanında, bütün askerî ve sivil merasimin seyredildiği bu saray Türk teşrifat tarihinde bu noktadan mühim bir yer alır.

Bu sarayın tarihî olup olmadığına dair bir çok münaka- şalar yapılmıştır. Bunda şüphesiz idarî ve tarihî mülâhazalar vardır, idarî noktai nazar Adliye sarayı plânında yapılacak ufak bir tâdil ile düzelir ve saraya dokunulmaz.

Tarihî mülâhazaya gelince; bu binanın yalnız tarihî de- mekle tarihî olması mutlak icap etmez, tarihi bilinmeyen bir çok binalar da tarihidir. Esasen ibrahimpaşa sarayı gibi her veçhile ve hattâ taşı toprağı ile tarihî bir bina bile... Ora da gizli kalmaktan başka bir kabahati olmayan bu asil yüzlü Türk eserinin tarihi yalnız binası değil, ta kendisidir. O ta- rihî bile olmasa bediî ve mimarî bir eserimizdir. ibrahim- paşa sarayı yıkılmamalıdır.. Ziyanı yok yine bir asır harabe

(41)

Referanslar

Benzer Belgeler

Zeki üayâr - Neşriyat müdürü

Harp dışı memleketlerde sulh iktisadı 1941 de yerini biraz daha harp iktisadına terketmiş bulunuyor.. Müstahsil efradın bir kısmı silâh altına alınmakta,

Hematologic, biochemical and immune biomarker abnormalities associated with severe illness and mortality in coronavirus disease 2019 (COVID-19): a meta-analysis, Clinical Chemistry

II. Fatih döneminden itibaren devşirmeler, devlet yöneti- minde daha etkili duruma gelmişlerdir. padişaha sadık olmaları, II. Türk ailelerden gelmemeleri, III.. Eski

Ödül alan fotoğraflar sergi dışında çeşitli yöntemlerle çoğaltılmış olarak yarışma sergisinde ve sergi duyurusunda, ayrıca Nuh Naci Yazgan Üniversitesi düzenleyeceği

A) Ekvator çizgisine paralel olarak doğu ve batı yönünde uzanır. B) Ardışık iki paralel dairesi arasında bir derecelik açı vardır. C) Ardışık iki paralel dairesi arası

Engelli oda: Giriş kat, iki tek kişilik yatak ve sofa, LED TV, uydu yayını, TV’den müzik yayını, minibar, direkt hatlı telefon, klima (hava şartlarına göre), elektronik

A) Gaye ve nizam delili B) Dinî tecrübe delili C) Ekmel varlık delili D) Temanu delili E) Ahlak delili.. Allah’ın, akıl ve duyularla bilinip bilinemeyeceği konusu