• Sonuç bulunamadı

Mübeccel Kıray sosyolojisinde toplumsal yapı anlayışı

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2023

Share "Mübeccel Kıray sosyolojisinde toplumsal yapı anlayışı"

Copied!
95
0
0

Yükleniyor.... (view fulltext now)

Tam metin

(1)

TC.

İSTANBUL TİCARET ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ

UYGULAMALI SOSYOLOJİ ANABİLİM DALI

MÜBECCEL KIRAY SOSYOLOJİSİNDE TOPLUMSAL YAPI ANLAYIŞI

(YÜKSEK LİSANS TEZİ )

Hatice SINAR 100036494

İstanbul

Temmuz 2017

(2)

T.C.

İSTANBUL TİCARET ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ

UYGULAMALI SOSYOLOJİ ANABİLİM DALI

MÜBECCEL KIRAY SOSYOLOJİSİNDE TOPLUMSAL YAPI ANLAYIŞI

(YÜKSEK LİSANS TEZİ

)

Hatice SINAR 100036494

Danışman: Prof. Dr. Ahmet Korkut TUNA

İstanbul

Temmuz 2017

(3)

T.C.

İSTANBUL TİCARET ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ

ONAY SAYFASI

Yüksek lisans Öğrencisit î . < K ..İn 77^iC & .y .A ? ? ....

&u:a£?.n£ri.\c?te,.. !/2 p * • • • ...

konulu tez çalışması jürimiz tarafından Sosyal Bilimler Enstitüsü Yüksek Lisans tezi olarak (oybirliği □ / oyçokluğu X ) ile başarılı bulunmuştur.

Tez Danışmanı

Jüri Üyesi

Jüri Üyesi

Adı - Soyadı

p>~ 0ya. oks1*-'

:YD- 04 .&'- M* 6e*Lf,

Hazırlamış olduğum tez özgün bir çalışma olup YÖK ve İTİCÜ Lisansüstü Yönetmeliklerine uygun olarak hazırlanmıştır. Ayrıca, bu çalışmayı yaparken bilimsel etik kurallarına tamamıyla uyduğumu; yararlandığım tüm kaynaklan gösterdiğimi ve hiçbir kaynaktan yaptığım ayrıntılı alıntı olmadığını beyan ederim. Bu tezin ihtiva ettiği tüm hususlar şahsi görüşüm olup İstanbul Ticaret Üniversitesinin resmi görüşünü yansıtmamaktadır.

(4)

ÖZET

Yüksek lisans tez çalışmamız, doğumu Cumhuriyetin kuruluşu ile aynı tarihi taşıyan, ülkenin daha modern “dönüşmüş” batısından bir sosyoloğun, Mübeccel Kıray’ın (doğum 23 Şubat 1923,İzmir-ölüm 7 Kasım 2007, İstanbul) yaşamını, eserlerini, etkilerini, etkilendiklerini ve bilimsel gelişim sürecini incelemeye ilişkindir. Çalışma mekanları, zamanı, “kadın” kimliği ve öznel etkileri ile günümüze kadar süren bir sıra dışı bilim öyküsüdür. Kıray özelinde Türkiye’de sosyolojinin değişimine etkilerini ve çalışma yöntemlerinin araştırılmasına yöneliktir.

Milliyetçi üniter devletin oluşturduğu Türkiye merkez sosyolojisine karşı hocası Behice Boran’ın yanında başlayan ülkemizdeki bilimsel hayatında, çıkış noktası tüketim ekonomisi ve yansımalarıdır. Mübeccel Kıray, Behice Boran’dan aldığı toplumsal yapı çalışmaları geleneğinin yılmaz savunucusu olmuş, kendi çalışmalarında da bu yöntem ve teknikleri kullanmıştır. Ülke genelinde alanda ABD’li bilim adamlarının yaptığı çalışmalara paralel ve uyumlu özgün bir alan sosyoloğu olarak çalışmaları toplumsal değişim süreçleri ve tabakalaşma ile yakından ilgilidir. J. Hinderink ile birlikte sanayi tarımı ve Çukurova özeli, Türk Sosyal Bilimler Derneği’nin, Ankara Okulu ile yaptığı çalışmalar, Chicago Okulunun kent sosyolojisi çalışmalarının Ford Vakfı tarafından finanse edilen İzmir Sosyal Değişme Araştırması.

Ve toplumsal yapı araştırmalarında bir ara çözüm olarak getirdiği özgün tampon mekanizmalar kavramı önemlidir.

Çalışmamız, Kıray döneminde etkileşimde bulunduğu bilim insanları ve öğrencileri üzerinden eserlerinin tümünün araştırılması, okunması, dönemsel karşılaştırılmaları ile gerçekleştirilmiştir. Sonucunda ulaşılabilen bütün eserleri kitap ve makaleleri toplu bibliyografya olarak tezimizin son bölümünde sunulmuştur.

Anahtar Kelimeler: Mübeccel Kıray, toplumsal yapı, Ankara Okulu, Chicago Okulu, tampon mekanizma

i

(5)

ABSTRACT

This postgraduate thesis is about the life, works, affects and scientific development process of a sociologist from more modern, “transformed” part of Turkey, Mübeccel Kıray (February, 23 1923, İzmir - November, 7 2007, İstanbul) who was born in the same year of the foundation of the Republic of Turkey. It is an extraordinary scientific story with the spaces and times of her study, her identity as a “woman” and her specific influence. This thesis is specifically about the influence of Kıray on the transformation of sociology in Turkey and her methodology.

Kıray began to work with Behice Boran against the mainstream sociology which had been formed by the nationalist and unitary state; her point of departure consumer economy and its repercussions. Mübeccel Kıray became the dauntless defender of the social structure concept which she adopted from Behice Boran and employed this very concept in her methodology.

Her studies are closely related with social change processes and stratification, synchronically with the social scientists from Anglo-Saxon sociology tradition: industrial agriculture that focused on Çukurova region together with J. Hinderink; her studies with Ankara ecole and İzmir social change studies which was financed by Ford Foundation.

Her original conception of “buffer mechanisms”, which is an intermediary solution in social structure studies, is essential in her carrier.

This thesis has been realised with the close reading and comparison of the works of scientists and her students who had been interacted with Kıray. Her works are gathered as a collective bibliography at the end of this text.

Keywords: Mübeccel Kıray, social structure, Ankara ecole, Chicago ecole, buffer mechanisms

(6)

TEŞEKKÜR

Çalışmamda desteğini, yönlendirmelerini benden esirgemeyen başta tez danışmanım Prof. Dr. Ahmet Korkut Tuna olmak üzere, hocalarım Yrd. Doç. Dr. Mehmet Bedri Mermutlu, Prof. Dr. Güliz Erginsoy ve Doç. Dr. Oya Okan’a teşekkür ederim.

(7)

İÇİNDEKİLER

Sayfa No.

Özet... i

Abstract...ii

Teşekkür... iii

İçindekiler... iv

Giriş... 1

1.Birinci Bölüm: Bir Bilim Kadının Entelektüel Portresi...7

1.1.Hayat Hikâyesi...7

1.2.Türkiye’deki Toplumsal Yapı Çalışmalarına Kısa bir B a k ış... 22

1.2.1. Orhan Türkdoğan...24

1.2.2.Niyazi Berkes... 25

1.2.3.Behice Boran... 27

1.3...Farklı Bir Yaklaşımla Amerika Birleşik Devletleri’nin Türkiye ile ilgili Toplumsal Yapı Çalışmalarının Tarihsel Seyri... 30

2..İkinci Bölüm: Mübeccel Kıray Sosyolojisi... 36

2.1. Mübeccel Kıray Sosyolojisinde Farklılıklar ve Katkılar (Chicago Okulu ve Ankara Ekolü Etkileşimleri)... 36

2.1.1.Chicago Okulu Etkisi... 37

2.1.2..Ankara Ekolü Etkisi... 38

2.1.3. Mübeccel Kıray Sosyolojisinde Farklılıklar ve Katkılar... 39

2.2. Mübeccel Kıray’ın Sosyolojisinin Kavramsal Çerçevesi...41

2.2.1.Toplumsal Yapı Kavramı...41

(8)

2.2.2. Tampon Mekanizma Kavramı... 42

2.2.3. Saçaklanma Kavramı... 45

3. Üçüncü Bölüm: Mübeccel Kıray’ın Toplumsal Yapı Çalışmaları...46

3.1. Mübeccel Kıray’ın Toplumsal Yapı Çalışmaları... 48

3.1.1. Kıray’ın Ege, İzmir Toplumsal Yapı Çalışmaları... 48

3.1.2.Ege Bölgesinde Yedi Yerleşim Noktasında Turizmle İlgili Sosyal Yapı Analizi 56 3.1.3...Karadeniz Ereğlisi’nde Sahil Kasabasından Sanayi Kentine Dönüşüm ve Toplumsal Yapı Araştırmaları... 59

3.1.4 Çukurova’da Sosyo-Ekonomik Hayatın Değişen Düzeni: Dört Köyün Monografik Karşılaştırılması...63

3.2. Mübeccel Kıray’ın Çalışmalarını Etkilediği Önemli Sosyologlar... 66

3.2.1.İsmail Beşikçi... 66

3.2.2..Bahattin Akşit... 67

Sonuç... 69

Kaynakça...71

Ek.1. MübeccelKıray Bibliyografyası... 77

v

(9)

GİRİŞ

Çalışmamız, doğumu Cumhuriyetin kuruluşu ile aynı tarihi taşıyan, ülkenin daha modern “dönüşmüş” batısından bir sosyoloğun, Mübeccel Kıray’ın yaşamını, eserlerini, etkilerini, etkilendiklerini ve bilimsel gelişim sürecini incelemeye ilişkindir. Çalışma mekanları, zamanı, “kadın” kimliği ve öznel etkileri ile günümüze kadar süren bir sıra dışı bilim öyküsüdür.

Türkiye Cumhuriyeti, bir imparatorluğun ardından sancılı bir geçişle üniter, ulus devlet kuruluşunu gerçekleştirmiştir. Modern cumhuriyetin kurucuları, yeni rejimi sert bir şekilde savunan bir “milliyetçi” sosyolojik yapı tercih etmiştir. Geleneksel çerçeveden taşınan değerler, inanç ve toplumsal yapı, yeni rejim tarafından sert bir şekilde sorgulanmıştır. İnkilab anlamında devrimler, ardı ardına sadece imparatorluğun toplumsal yapısının kurumlan ile değişimini değil, kurulan cumhuriyetin getirdiği yeni kurumların korunmasını da gerektirmektedir.

Sistemin sağlam bir sanayi süreci yaratamaması, güçlü sermaye birikimine sahip olamaması, savaş sonrası gelir kaynaklarının kaybı, l.Dünya savaşı ve İstiklal Savaşı’nın yıkımı, işgaller, ateşkes ve milletlerarası antlaşmalar sonrası büyük etnik göçler, genç Türkiye cumhuriyetinde meydana gelen ekonomik politik güçlüklerin varlığı toplum hayatında zaman içerisinde farklı değerlendirmelere neden olmuştur.

Sosyoloji bir yanıyla bu dalı çalışan insan unsuru olarak sosyologlarla, diğer yanıyla ortaya konan düşünsel tarzlarla bu değişimin içerisinde sürekli yer almış, milliyetçi, liberal, sosyalist, alternatif, karşıt yaklaşımlar aynı yapının içerisinden çıkarak gelişimi ve evrim sürecini açıklamaya çalışmıştır.

Ziya Gökalp sosyolojisinin İstanbul özelinden ülkeye yayılan milliyetçi yapısının ve bu güne kadar süren; özellikle düşünce bazında katılan, bilim insanlarıyla milliyetçi ekolüne karşı, zaman içerisinde ciddi ve evrimsel gelişmeler, değişmeler olmuştur. Özellikle 1. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşında erkek nüfusunun aşırı kaybı iş gücü ikamesinde kadının yerinin eskiye göre çok yukarı çekmiştir. Bu konuda özellikle Selanik ve Rumeli taraflarında aydın, okumuş, rehber kadın nüfusunun artmasına da neden olmuştur. Osmanlı padişahlarının modern ve kadına değer veren görüşleri son dönemde açık olarak ortadadır. Buna paralel olarak Mustafa Kemal Atatürk kadının toplum içerisindeki yerini Batı dünyasının da önüne geçecek şekilde bir atılımla tayin ettiğini kabul etmemiz gerekir. Bu gelişim modern sosyolojide ilkler arasında örneklerini Behice Boran ve Mübeccel Kıray da göstermiştir.

(10)

Muhafazakar ataerkil aile anlayışından gelen okumuş modern kadının, merkezi sosyolojiyle çatışması kaçınılmazdı ve nitekim Anadolu’da kadın haklarının tanınması toplumun yönetim kesiminden geleneksel kitleye yansıması sırasında ciddi sancılar yaşandığı bilinmektedir. Bu bağlamda, genç cumhuriyet yönetiminin kurduğu özgün “milli sosyoloji”

kavramına, farklı görüşteki aydınların özellikle okumuş kadın aydınların ( Mübeccel Kıray gibi) belki göreceli olarak zayıf, ama hatırı sayılır bir kavganın izleri günümüze kadar görülecektir. Fakat bu hareket muhafazakar sosyolojinin kadın bilim insanı örneklerinin yetişmesinin önünü de kesememiştir. ( Amiran Kurtkan Bilgiseven örneğinde olduğu gibi)

Ziya Gökalp l.Dünya Savaşı’ndan yeni çıkmış imparatorluktan milli devlete dönen ve çok kültürlülükten baskın milli kültüre dönen bir yapının kurucu sosyoloğudur. Ayrımını toplumsal olarak kültürden ve medeniyetten farklı değerlendirebileceğimiz hars üzerine kurar.

Aslında algılama biçimleri farklı olsa da korumak istediği, kurulan devletin temel kültürel ve toplumsal yapısıdır. Bir yangın sonrasının yeniden inşası için mevcut olan kültürün yenilenerek yapılanması Ziya Gökalp için çok önemlidir. İşte bunun için sosyolojiyi Türkiye açısından milli devlete bağlı ve onu düzenleyen, onu araştıran, geliştiren bir milli sosyoloji kavramı kurmuştur.

“bu bakımdan topluma yön verebilme konusunda sosyolog “vaaz ve tesis’ yerine’’ tespit etmelidir. Çünkü “sosyal realitedeki müesseseler fertlerin keyif ve arzuları üstünde” yer almaktadır. Sosyologdan ve sosyolojiden beklenilen ve sosyal gerçekliğin temel özellikleri göz önüne alınınca milli sosyolojinin de metodu, ele alacağı konulara bağlı programı ile diğer adı geçen sosyolojik ele alışlar yanında özellikleri ortaya çıkmaktadır.’’ (Tuna,2013;159-160) Ziya Gökalp’a göre milli sosyoloji kavramı “bir millete ait harsın mensup olduğu medeniyetlerden ne suretle temayül ederek nasıl hususi bir renk aldığını ve kendi şahsiyeti dairesinde nasıl tekâmül ettiğini arayan bir marifet” dir. (Tuna, a.g.e;160)

Milli sosyoloji kavramı, Osmanlı’dan arta kalanları reddeden ulus devlet kuruluşunda yönetimce yapılan seçime dayandırılmaktadır. Kurtuluş hareketine dayalı kuruluş, asker kökenli olmakla birlikte toplumun tüm güçlü toplumsal insan kaynaklarına dayanmıştır. Etnik ayrışmalar olsa da özellikle okumuş ve etkin tüm kimliklerin destek verdiği bir harekettir.

Bunun içerisinde İttihat ve Terakkinin devrimci izlerinin, ardışık savaş yıkımları içerisinde edindiği kötü tecrübeler ve sert toplumsal refleksler yadsınamaz.

Günümüze kalan izlerden Saray ve Hilafetin bile politik olarak karşı olmakla birlikte olmasına rağmen modern insan görünümlerinden gelişimde cumhuriyetle birlikte kurulan toplumsal yapıyı desteklediği, çizginin çok da farklı olmadığını kabul etmek gerekir.

2

(11)

Konuyu açmak gerekirse, Sultan ikinci Abdülhamid de dâhil olarak devrinin içerisinde bireysel ve toplumsal modernlik konularında cumhuriyet dönemindeki yaklaşımlardan çok farklı hareket etmediklerini aile fotoğraflarından kolaylıkla gözleyebilmek mümkündür.

Genç cumhuriyet, bu konuya da sert biçimde tepkisel yaklaşacak ise de, sosyal devrimlerin çoğunun daha önce saray tarafından değerlendirilmiş olduğunun kabulü gerekmektedir.

Çevre/ülke koşulları, cinsiyete yaklaşım, aile ve ahlaki değerlendirmelerin kısıtlamaları üzerine İstanbul temel milli sosyolojisine karşı, İzmirli, Ankara’da okuyan ve Anglosakson eğitimi almanın bütün özellikleri olan bir bilim insanı olarak Mübeccel Belik Kıray’ı çalışmaktayız. Liberal bir sosyolog olmasına rağmen Marksist düşünceyle hareket etmesi aynı konuyu benzer yöntemle farklı değerlendirmesi onu “tek” olmasa da “özgün” kılıyor. Başka bir deyişle bilimsel ve düşünsel olarak hocası Behice Boran olmasına rağmen, ideolojik bakış açısının çok farklı olduğunu kabul etmek gerekir.

İngiliz ve Amerikan etkisi, Cumhuriyet öncesi “mandate”1 konusunun gündeme geldiği günleri yaşamıştır. Hem Saltanat, hem Cumhuriyet döneminde kötü hatıralar ve tepkiler yaşanmış olsa da, bilimsel bakımdan Anglosakson etkileri ülkemiz üzerinde olmuştur.

Mübeccel Kıray özellikle eğitimin de büyük katkısı olan ABD üzerinden, orada almış olduğu bu eğitimin etkisini çalışmalarında her zaman dışarı vurmuştur. Gerek hocalarının yetişmesi açısından kendisi üzerinde olumlu etkisi, gerekse ABD’de almış olduğu antropoloji eğitiminin çalışmaların da, farkındalığı her zaman gözle görülür bir etken oluşturmuştur. Gerek yalıtılmış bir ada kıta olarak ABD’nin gerekse kurucusu olan ada İngiltere’nin, kendi kültürlerini kara Avrupası’ndan farklı bir biçimde korudukları, ilişkilerin kendi toplum yapıları açısından etken olduklarının kabul edilmesi gerekir. Bu durum “ adalar sosyolojinin” daha farklı ve özgün karakterler taşımasına da yol açmıştır. Bunun doğal sonuçlarından biri kilisenin daha az kuralcı olması ve Protestan yapının verimlilik peşinde olmasının kabulü gerekir (Weber,1997). Küresel yapıda da Anglosakson toplumsal yapı ve kültür benzerlerinden farklı özellikler gösterir (Giddens, 2012). İşte Mübeccel B. Kıray’ın eğitiminin ve aldığı sosyolojik alt yapının bir Amerikan tabanı olmasını, bir demokrat ABD’li gibi konulara yaklaşımını, ülke yansımasını kendisinde izlemek mümkündür.

Bilimsel olarak Mübeccel Kıray’ın bu süreçte hayatına dönersek, doktora tezi 1946 yılına özel bir görünüm sergilemektedir Hem mekân olarak başkent işlenmiş, hem de konusu;

Ankara tüketim normlarıdır. Akademik kariyere, 1946 yılında tüketim olarak girmek aslında

1İngilizce bir kavram olup "m a n d a '' o larak Türkçede y e r alm aktadır.

(12)

öznel karakteri son derece güzel niteliyor. Toplumsal hayatı insanların kullandıkları üzerinden çözmek alışkanlıkları ve yapılarının da en iyi izlenme sürecini gösterir.

Bir akademisyenin doktora tezi, kendisi için bilimsel nitelikte kırılma noktasıdır.

Kıray’ın tüketim üzerine çalışmaları ve toplumsal doku incelemeleri sorun saptamalarında sonraki dönemlerde hep bu taban ardından gelecektir.

Anglosakson liberal ekonomi için tüketim çok önemlidir. Sosyalist ekonominin tüketime akılcı yaklaşımına karşın özellikle Keynesyen liberal kapitalist ekonominin, üretimin artırılması gayreti sosyal araştırmalarla desteklenmeli düşüncesi sanki Mübeccel Kıray için düşünülmüştür.

Dört farklı kültürde gösterişçi Tüketim Eğilimlerinin 2nci doktora tezi olması çalışmalarındaki evrimi açıkça göstermektedir.10 yıl sonra 1960 da “Gösterişçi Tüketim ve Tabakalaşma’nın doçentlik tezi olması bu saptamalarımızı açık biçimde doğrulamaktadır.

Hazırlık döneminin Keynesyen ekonomi ile paralellik taşıdığı düşüncesindeyiz. Savaş bitmiş, ülke Batı dünyası ve Anglosakson yapı yanında yerini almış, ekonomik gelişmenin kendi kaynakları içerisinde değişmesinin örgütlenmesi/planlanması gerekmektedir.

Mübeccel Kıray diğer meslektaşlarından farklı, disiplinli ve iyi bir görev bilim insanı olarak çok açık bir biçimde konumunu belirlemiş, yerini almıştır.

Türkiye özelinde 1960 darbesinden sonra 1961 anayasasıyla çok sayıda kurum ve kuruluş önemli görevler üstlenmiştir. Bunlardan birisi geleceği öngörmek ve dönemsel konsolidasyonu2 sağlamak üzere Devlet Planlama Teşkilatı kurulmuştur. Sanayiden eğitime, ekonomiden devlet yapısına temel yönlendirmeleri yapmak üzere hazırlanan bu kuruluş aynı zamanda toplumsal yapıyı da incelemekte ve geleceği buna göre programlamaktadır.

1960’da kurulan Devlet Planlama Teşkilatı kuruluşu itibarı ile sadece kentsel planlama yapmakla kalmamış aynı zamanda kent çalışmalarını da finanse etmiştir. Özellikle uygulamalı kent çalışmaları DPT’nin desteği ile yaygınlık kazanmakta ve yürütülen planlama çalışmalarına mekânsal çözümlemeler ile yol gösterilmektedir. Aynı zamanda kentin, köyden ayrılan özellikleri kent sosyologlarının ölçütlerine uygun olarak tanımlamaktadır. Kıray da Türkiye’deki planlama anlayışını desteklemekte, denetlemekte ve hatta yetersizlikleri nedeniyle eleştirmektedir. Üstelik kendi yaptığı uygulamalı kent çalışmaları da DPT tarafından finanse edilmektedir. (Azman, 2006; 808)

2Fr,"b ir borcun vad esini uzatma, ö te le m e .''

4

(13)

Hoca/Öğrenci Behice Boran/Mübeccel Kıray ikilisinde de yakın planda bir kontrolün olduğu düşüncesi oluşmuştur. Mübeccel Kıray’ın Behice Boran’ın yanında görev yapmasının etkenlerinin tesadüf mü, yoksa bir takım etkilerin mi sonucu olduğunu kaynakların değerlendirmesi ile anlayabilmek ve saptayabilmek mümkün olmasa da aradaki görüş farklılığının pek tesadüf olmadığı çıkarımının göz ardı edilmemesi gerektiği düşüncesindeyim.

Bunu nedensiz kabul etmek de pek mümkün görünmemektedir.

Çatışma daha sonra Ortadoğu Teknik Üniversitesinin Anglosakson etkisine karşın Marksist dünya görüşüne yakın bir mekanizma kurulmasındaki paradoks ile de gözlenmektedir.

Modern insanların, batı tarafından planlanmış bir düzenek içerisinde Marksist bir dünyanın oluşumuna yönelmesinde devletin algılaması ile okumuş modern burjuva refleksinin okunamadığını söylemek de mümkündür.

Çalışmamızda, giriş, yazarın biyografisi ve etkileşim koşulları ve Türk Sosyolojisi içerisindeki yeri ile başlamaktadır. Girişin sonrasında, çalışmamız iki bölüm olarak devam etmektedir. Birinci Bölüm, iki alt başlıktan oluşmaktadır. Öncelikle, “Hayat hikayesi” ile başlıyor biyografi ve etkileşim koşulları, bir kadın bilim insanı olarak entelektüel kişiliği bu bölümde incelenmektedir. İkinci olarak Türkiye’deki Toplumsal Yapı Çalışmalarına Kısa bir Bakış İstanbul Ekolü-Ankara Ekolü; Orhan Türkdoğan, Niyazi Berkes, Behice Boran seçilmiş örnekler özelinde ele alınmakta ve ABD’nin Türkiye özelinde gerçekleştirmiş olduğu dönemsel toplumsal yapı çalışmalarına kısa bir bakış yer almaktadır.

İkinci Bölümde, çalışmaların sistematik incelenmesine girilmektedir. İki alt başlığı bulunmaktadır. Öncelikle Mübeccel Kıray sosyolojisinde farklılıklar ve katkılar özellikle Chicago ve Ankara Ekolü etkileşimleri ele alınmaktadır.

Uluslararası ve ulusal etkiler karşısında toplum algılamaları, yani yazarı eğiten, geliştiren, yönlendiren doğrudan etkiler ve kendisinde meydana gelen değişimin izlenmesi yine bu bölümün içerisindedir.

İkinci başlık Mübeccel Kıray’ın Sosyolojisinin kavramsal çerçevesidir. Ana hatlarıyla iki önemli başlık değerlendirilmektedir: Toplumsal Yapı, Tampon Mekanizma ve Saçaklanma Kavramı.

Üçüncü Bölüm Mübeccel Kıray’ın önemli toplumsal yapı çalışmalarının incelenmesinden oluşmaktadır ki bu alanda ülke ve dünya sosyolojisine ek olarak verdiği katma değer ürünler ve etkilediği sosyologlardan İsmail Beşikçi ve Bahattin Akşit ikinci başlık olarak sunulmaktadır.

Devamında ise Mübeccel Kıray’ın tüm bibliyografyası yer alıyor. Kıray’ı etkileyen ve yazarın eserlerinin tümünün incelenmesi irdelenmesi yolu ile inceleme planı çerçevesinde

(14)

kendisi ve olumlu / olumsuz tüm etkilerinin objektif anlatımından oluşan sonuç kısmı ile tezimiz tamamlanmaktadır.

6

(15)

BİRİNCİ BÖLÜM:

BİR BİLİM KADINININ ENTELEKTÜEL PORTRESİ

1.1.Hayat Hikâyesi ve Yaşamına Dair Anlattıkları:

Dostları arasında “Beco” (Atacan,2001;100) diye çağrılan Mübeccel B. Kıray Cumhuriyetin ilan edildiği 1923 yılında İzmir’de doğdu. O’nun öyküsü Cumhuriyet’in öyküsüyle içiçe gelişmiştir. Ailesi İzmir’e Girit’in elden çıkması üzerine göçmüştür. Babası Mehmet Hilmi Belik, eğitimini İstanbul Mühendis Mektebi’nde ve Fransa’da yapmış bir inşaat mühendisidir. Annesi Fatma Belik bir süre ilkokulda öğretmenlik yapmıştır. Belik ailesinin biri oğlan, ikisi kız üç çocuğu olmuştur. Mübeccel ailenin en küçük çocuğudur. İyi eğitilmiş böyle bir ailede ve Türkiye’nin Avrupa’yla ilişkilerinin en yoğun olduğu kentlerinden biri olan İzmir’de doğan Mübeccel Belik, ilk ve orta eğitimini, bu kentte, Cumhuriyetin coşkusunun en yoğun olarak yaşandığı yıllarda yapmıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarında lise eğitiminde gerçekleştirilen bu atılımın en önde gelen kuruluşlarından biri de İzmir Kız Lisesi olmuştur.

(Tekeli, 2000; 10) Kıray’ın yetişmesinde yadsınamayacak olan modern bir aile ortamında yetişmesidir. Ve tabi ki bunun yanında da “ İzmir kız lisesinde biçimlenen analitik düşünme yeteneği DTCF’deki hocaları tarafından keşfedilecekti. 1940’lı yıllarda Türk Sosyal Bilimine büyük katkı sağlayan hocaların bulunduğu DTCF’de okuyacak, onun için bu ilk etapta bir zorunluluk da olsa Türk sosyal bilimi için büyük bir şans olacaktır.’’ (Kurtuluş,2008; 78) Bu zorunluluğu Kıray, kendisi ile yapılan bir söyleşide şu sözlerle ifade etmektedir:

Gene aile şartlarından dolayı ben Ankara’da üniversiteye gitmek mecburiyetinde kaldım ve bana dedikleri şey “buradan bir şey seç, başka yere gidemezsin ”. Şimdi buradan bir şey seç diye benim gözümde hep kimyalar, doktorlar falan var; olur, olmaz bilmiyorum ama onlar İstanbul’da. Ankara’da o zaman böyle şeyler yok. Fakülteler açılmamış. Yalnız D il Tarih Coğrafya Fakültesi var, bir de hukuk var. Siyasal Bilgiler, Mülkiye henüz kız talebe almıyor. İlk defa kız olma, kadın olma meseleleriyle karşılaştığım yerdi o. “Pekâlâ, ben bu sene burada felsefeye gideyim d e,” dedim, “belki gelecek seneye ailenin işleri başka türlü olur, İstanbul’da F e n ’e yönelik bir yerlere giderim belki.” Ve ben 1940 senesinde, yani harbin tam ortasında başlamıştım D il Tarih

(16)

Coğrafya Fakültesi’ne...) felsefe talebesi olarak. Felsefe bana hiçbir şey söylemedi, çok garip geldi. (Tüzün, 2012;36)

Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi 1939 yılında Mübeccel Kıray’ın bu okulda eğitim almaya başlamasından bir yıl önce, ABD’de eğitimlerini yapmış olan Behice Boran, Muzaffer Şerif Başoğlu, Niyazi ve Mediha Berkes fakültenin sosyoloji bölümünde derse başlamışlardı.

Bu hem üniversitenin adını duyurması adına, hem de Kıray’ın ileriki eğitim ve gelişim hayatında büyük bir katkı sağlayacaktır.

Ayrıca bu fakültede Orta Asya üzerinde uzmanlaşmış tanınmış bir etnolog olan W.

Eberhart, Pertev Naili Boratav gibi bir folklor araştırmacısı, Muzaffer Şenyürek gibi önemli fiziki bir antropolog, Nusret Hızır gibi bir bilim felsefecisi bulunmaktaydı. (Tekeli,2012; 221) Mübeccel Kıray, ders aldığı hocalarını anılarında şu şekilde anlatmaktadır:

Felsefe bölümüne girdim. Yüksekten uçuyoruz. Sosyoloji değil, felsefe böyle, sanki çok derin bir şeymiş gibi. Ama Aydınlanma zamanının felsefesini çok iyi anlamıştık; yani bilimin kuruluş, bilimsel düşünce tarzının kuruluş yıllarında, bilimsel düşünce tarzının skolastik düşünceden yani inanç sistemlerine bağlı düşüncelerden nasıl kurtulduğunun çok iyi anlatan bir hocamız çıktı oraya; Nusret Hızır. İnanılmaz bir insandı Nusret Bey. Sosyoloji ve Psikolojiye gelince; Muzaffer Şerif, Niyazi Berkes, Behice Boran ve Mediha Berkes var. Niyazi Bey Sosyoloji Fikirleri Tarihi veriyor.

Behice Hanım, genç bir hanım, Am erika’dan yeni gelmiş, o kadar güzel ders anlatırdı ki, bir kelimesini dahi kaçırmak istemezdik. O, teorilerle değil gözlemlenen kültürlerde nasıl birbirinden farklı fakat nasıl hepsi komplekslik ve kurumlaşma aksi üzerinde yerleştiklerini anlatırdı. Ondan sonra nasıl bir toplum var, ama bundan ona nasıl geçildiği çok belli değil. Benim tampon kurumlar kavramı yoktur Behice H anım ’da.

Ama bunun komplekslik düzeni içinde bir yerden öbür yere gittiği var. Derslerde çok kır, köy sosyolojisi diye bir şey anlatmazdı. Çünkü, evrimsel bir çizgi üzerine oturtulabilecek toplum türlerini anlattı. Sonra da şehir sosyolojisi diye modern toplumu anlatıyordu. Bu bitti toplumsal değişmeye geçti. Ben de hep aynı kalıbı kullandım aslında. Öğrenciler hocalarının omuzlarına basarak yükselirler. Eberhard’ın antropoloji dersi bizim için çok önemliydi. Hemen bize, üçüncü sınıfa geçer geçmez antropolojiyi alın dediler. Ç in ’i ve Asya kültürlerinin kullanarak, Behice H anım ’ın anlattığı tarzda evrim gibi bir şey anlatıyor. (Atacan,2001;53-56,60)

8

(17)

Kıray, Ankara ekolü olarak bilinen DTCF sosyoloji anlayışı ile İstanbul ekolünün farklılıklarını şu şekilde sıralamaktaydı; “olgular arasındaki ilişkileri anlamak için probleme dönük, analize önem veren bilgi oluşturmak, görgül temelli bilimsel alan oluşturmak ve toplum bilimlerinde ayrışmanın (Tekeli, a.g.e; 221,222) olduğunu kabul etmektir. O yıllarda İstanbul Üniversitesi’ndeki sosyal bilim anlayışı Avrupa toplumunun kendisi için bilgi edinmek amacıyla geliştirdiği hümanistlik anlayıştı ve bu anlayış da sosyal bilim olmaktan uzak sosyal- siyasal felsefeydi.

Mübeccel Kıray’ın öğrencisi olan Bahattin Akşit, Kıray için yapılmış olan bir sempozyumda DTCF’deki toplumsal yapı alanında yapılan çalışmaları şöyle anlatır: “ Kırklı yılların başında Behice Boran, Manisa köylerinde toplumsal yapı araştırmalarını yürüttü.

Niyazi Berkes 1942’de bazı Ankara köylerinde yaptığı sosyoloji araştırmasını yayınladı.

Muzaffer Şerif şu sıralarda küresellik araştırmalarında temel kavramlar olarak üzerinde durulan

“zaman” ve “mekân” kavramları üzerine araştırmalar yapıyor, geleneksel zaman ve mekân algılayışından modern zaman ve mekân anlayışına geçişi inceliyordu. Ama ampirik olarak çalışıyor, olaylara deneysel açıdan bakıyordu. 1930’lu yılların sonunda, Amerika’da bile henüz bu tür araştırmalar pek yapılmadığını söyleyebiliriz. Boratav da “halk bilgisi”ni topluyordu.

’’(Akşit,2010;59).

Kıray, sosyoloji bölümündeki lisans eğitimini 1944 yılında ve danışmanlığını hocası Behice Boran’ın yaptığı “Ankara Tüketim Normları” konulu doktorasını da 1946 yılında tamamlar. İkinci Dünya Savaşı sırasında Ankara’da çok canlı bir entelektüel yaşam vardır.

Türkiye savaşa girmemiş olmasına rağmen, savaşın yarattığı olumsuz ekonomik koşullarla mücadele etmek için bir nevi kültürel atılımlar içine girmiş. Bir yanda Alman yandaşları, öte yanda demokrasi cephesinde Anglosaksonların yandaşları bulunmaktadır. DTCF’de ise Muzaffer Şerif Başoğlu, Niyazi-Mediha Berkes’ler, Behice Boran gibi sosyal bilimciler “Yurt ve Dünya’’ ile “Adımlar’’ dergisi çevresinde birleşip, demokrasi cephesinde yer almışlardır.

Mübeccel Belik, Ankara’da doktorasını tamamladıktan hemen sonra hocalarından Muzaffer Şerifin yardımıyla bir burs bularak Northwestern Üniversitesi’ne dönemin tanınmış sosyal antropologlarından Herskowits’ in yönetiminde ikinci doktorasını “Dört Farklı Kültürde Gösterişçi İstihlak Eğilimleri” konusunda 1950 yılında tamamlar. Ve Antropoloji Ph.D derecelerini alır. Kıray, 2. doktorası için Amerika’ya gitme nedenlerini ve doktora çalışmalarını şu şekilde anlatıyor:

Sosyal Bilimler okuyacaksanız oraya gideceksiniz. Ne doğru dürüst Alm anya’da sosyal bilim var, ne Fransa’da. Fransa’da sosyoloji bir felsefe meselesidir. Ve hala

(18)

1910’ların, sosyal felsefecilerinin yeni fikirlerini oluşturur. Muzaffer Şerif ve Behice Boran ikisi de bilinen insanlardı orada. “ Siz eğer yapacaksanız Am erika’ya gidin, biz size burs buluruz’’ Parola da oydu yani. Doktora tezi; Dört kültürün tüketim düzeninin mukayesesiydi ve tabakalaşma. Tüketim düzeni ve tabakalaşma. Tabakalaşmayı alınca, tüketim bir göstergeler silsilesi oluyor. Tabakayı gösteren silsileler. En basit kültürde - bu ilkel dediğimiz kültürlerde nasıl oluyor? Yalnız şeflerin tüketeceği, yalnız bilmem onların yardımcılarının tüketeceği şeyler. Balık çıkıyor mesela, balığı eşit olarak Polinezyalılar paylaşıyor. Ama içinde eğer - sözgelişi- barbunya varsa, o yalnız- zaten çok nadirdir- şefe gidiyor. Ş e f yalnız onu yese aç kalır. O gösterge işte. Ev düzenleri vesaire. Onu alıp Ankara’ya kadar getirmiştim. Ankara’nın düzenine kadar.

(Atacan,a.g.e;97,102)

İlhan Tekeli, kitabında 1946 yılında eğitim camiasında yaşanan olayları şöyle anlatmaktadır: “Türkiye çok partili bir demokrasiye geçerken, 1946 yılında kaynatılmaya başlayan bir cadı kazanıyla aydınları susturuyor, Muzaffer Şerif, Behice Boran, Niyazi Berkes’i tasfiye ediyordu. Türkiye demokrasiyle tanışırken, entelektüel yaşamını büyük ölçüde suskunluğa itiyordu. Mübeccel Belik 1950 yılında ikinci doktorasını tamamlayarak Türkiye’ye döndüğünde akademik yaşamı kendisine kapalı bulur. İstanbul Edebiyat Fakültesi’ndeki ve İktisat Fakültesi’ndeki sosyoloji bölümleri onu almazlar. Onun üzerine Amerikan ilaç şirketinde sekreter olarak çalışmaya başlar. 1952 yılı başında Dr. İbrahim Kıray ile evlenir ve üç ay sonra da “ 1951 Tevkifatı” sürecinde ikisi birden tutuklanırlar. DP hükümeti NATO’ya giriş süreci içindedir, Amerikalılara Türkiye’de bir komünist ihtilal tehdidi olduğunu ispat etmek amacıyla bütün solcu aydınlar birkaç gün içinde toparlanır. Kıray’lar yirmi ay, mahkemeye çıkarılmadan tutuklu kalırlar. Sonra da ilk celsede tahliye olur ve beraat ederler.’’

(Tekeli,a.ge.;223) Amerika’dan Türkiye’ye dönüşünce yaşadıklarını kendinden dinleyelim:

Am erika’da bana iş teklifleri gelmeye başladı. Gelen iş teklifleri içerisinde akademik kariyerle ilgili bir şey olmadığı için hepsini reddettim. Benim işim geri dönmekti, Memlekette bir şeyler yapmaktı-bir şeyler yapmak ya da üniversite de çalışmak... Ama

ben gelmeden bir sene önce hocalarımın hepsini dağıttılar. Okula dönemedim. Nasıl iş bulacağım? Amerikan haberler bürosunda tercümanlık müşavirlik arası bir garip iş buldum. Sonra uzun bir ara geçti. Bir Amerikan ilaç şirketinde iş buldum tekrar. Bu arada sene 58 ya da 59 olmalı. Geçen süre içinde İbrahim K ıray’la evlendik, çocuğumuz oldu, babasına çok benzeyen, büyük, iri yapılı bir hatun. 5 7 ’ de doğdu bebeğimiz, o doğduktan sonra yazdım doçentlik tezimi (Gösterişçi İstihlak ve Tabakalaşma)1960

10

(19)

yılında doçentliği aldık. Üniversitelerarası kuruldan, ağırlığı Siyasal Bilgiler Fakültesi oluşturmak üzere... Bunun üzerine ben Hilmi Z iya’ ya gittim... “Aaa, sen Behice B oran’ın talebesi değil miydin?” dedi, ardından da hemen “olmaz” dedi. Nereye gitsem aynı şey; bizim kadromuz vardı da yoktu da, kıvranıyorlar. Ne yapalım, olmadıysa olmadı. Tam o sırada birisi ODTÜ’nün kurulduğunu söyledi, oraya başvurmamı tavsiye etti. Şubatın ortasıydı. Martın ilk haftasında bir telgraf geldi bölüm başkanından:

“Pazartesi derslere başlamak üzere gelin.” Ben on seneden sonra notlarımı çıkardım.

Derslere başladım, herkes beni yüz senelik hoca zannediyor, hâlbuki ben ilk defa talebe karşısına çıkıyorum (Koçak vd, 2001;4-13).

Ayhan Aktar, Kıray’ın o yıllarını şöyle anlatmaktadır: “ .. ,1961’de Ankara’da ODTÜ’de ders vermeye başladığı zaman Mübeccel Kıray 38 yaşındadır. O güne kadar hiçbir eğitim kurumunda ders vermemiş, yani ders verme tecrübesi sıfır. ODTÜ’de adeta tek başına, sosyoloji bölümünü kuruyor. Neredeyse, bütün dersleri o veriyor. Bir zaman geliyor ki farklı konularda altı tane ders veriyor, haftada toplam 14 saat. Aynen lise öğretmeni gibiydi. ’’

Ama şimdi düşündüğüm zaman onu çok iyi anlıyorum, bu noktaya gelebilmek yani bir öğrenci grubu karşısına çıkıp ders verebilmek için yıllarca beklemiş bir insan. Bunu ancak Prof.

Kıray gibi ders verdiği zaman mutluluk duyan bir kişi yapabilir. (Aktar,2010;84). Mübeccel Kıray, ODTÜ’deki yıllarını şu sözlerle ifade etmektedir:

Şimdi Ortadoğu böyle çok hareketli, dinamik falan bir yer. Başka hocalar da var.

Sosyal bilimlerde zor gelişen bir yer. Bir aralık, ben tek başınayım, sosyal bilimler bölümünde tek hoca, orada öğrendim tabiî hocalığı. Böyle on dört saat ders veriyorum haftada falan. Necat Erder vardı, hem planlamada [DPT], hem kamu idaresi [bölümünde]. Tek kadın şovu, “one woman show ” derdi İngilizce tabirle. Derken işte şey başladı; bölüme 2-3 insan geldi. Hepsi benden sonra geliyorlar. Benim davetimle ve benim ismimle geliyorlar falan. Benden sadece 5 yaş küçük olan ve eğer bir jenerasyon 20 sene ise, aynı kuşaktan sayılacağımız bir başka hoca geldi bana ‘siz şöylesiniz, böylesiniz, zaten annemin kuşağı sizler’ dedi. 5 yaş var aramızda, annesinin kuşağı oldum ben.(...) Pekâlâ, onu da kabullendim. Derken bir yaşlılık balyozu daha indi. Beni çok meşhur eden aslında, (...) Emre Kongar, Türk Sosyal Bilimcileri diye bir kitap çıkardı tamam mı. Ziya Gökalp vesaire ve ben. Yani yaşlılığın da bir derecesi var.

Ve böylece ben çok müseccel (tescil edilmiş, sicilli) bir yaşlı hocayım, başından sonuna kadar. Evet, böylece(...) devam etti gitti Orta D oğu’daki yıllar. Ben özellikle evrimi

(20)

anlattığım giriş dersi, sonra şehri anlattığım, dolayısıyla bütün modern toplum ve basit tarıma dayalı toplumların evrimini ele alan bir sosyal değişme dersi verdim. Ve öyle bir şey oldu ki Orta D oğu’da o devirde eğer bir insan sosyal değişmeden bahsetmiyorsa sanki “dilsizdi ” gibi bir hava oldu ve ben birden baktım bir ekolden söz etmeye başladık.

Sosyal hadiseleri belirli bir şekilde ele alış (...) (yani) değişme hâlinde alıp, değişime götüren, oluşturan ara süreçleri izlemek, analiz etmek, tespit etmek ve izah etmek meselesi birinci plana çıktı (Tüzün, 2012;33-34).

Sezgin Tüzün, makalesinde Kıray’ın ders verdiği üniversitelere de değindiği bölümde, ODTÜ’deki çalışmalarını ve oradan ayrılma sürecini kısaca şöyle anlatmaktadır: “Hem kendisi, hem de bölümdeki diğer öğretim üyeleri sürekli araştırmalar yapıyor ve bu araştırmalara öğrenciler de katılıyordu. Ancak bu uzun sürmedi. 12 Mart 1971 darbesi Türkiye'de tasfiyeciliği yeniden hortlatarak; ODTÜ'de Kıray'ın bölüm başkanlığından ayrılmasını, kendi aldığı genç akademisyenlerin önemli bir kısmının Boğaziçi Üniversitesi'ne transferlerini ve 196l'de başlayan sürecin 1973'de emeklilikle noktalanmasını getirdi. Ne yazık ki emeklilikle noktalanan bu 12 yıllık akademik yaşam, aynı zamanda Kıray'ın en verimli döneminin de sona erdirilmesi anlamına geliyordu. Çünkü bu kısa sürede Kıray, Türkiye açısından çok önemli bir sosyoloji bölümü oluşturmanın yanı sıra Ereğli, yedi yerleşim noktasında turizm, Adana ve İzmir araştırmalarını gerçekleştirmiş, bunları kitaplaştırarak sosyoloji literatürüne de önemli katkılarda bulunmuştu.” (Tüzün, a.g.e;15)

Kıray, 1960-1970 yıllar arasında üç önemli saha çalışması yapmıştır. Bunlardan ilki, Karadeniz Ereğli’sinde Türkiye’nin ikinci demir çelik fabrikasının kurulması öncesinde yaşanılacak olan toplumsal değişmeyi gözlemek amacıyla DPT’nin isteği üzerine yapılmıştır.

Kıray’ın daha sonraki yıllarda klasikleşecek olan bu çalışması 1964 yılında DPT tarafından

“Ereğli: Ağır Sanayiden Önce Bir Sahil Kasabası” adıyla yayınlanmıştır. Kıray, anılarında Ereğli araştırma sürecini şöyle anlatmaktadır:

Ben gelince hakkımda şöyle birisi gelmiş hikayesi yayılmış, özellikle Siyasal Bilgiler’de ve Planlama’da. Türköz'ünplanlama içindeki çalışmalarıyla ortaya çıkan bir şey. Bir gün çat kapı birisi geldi eve. Benim adım Edwin Kohn dedi, biraz konuşsak? " Ha, tabi, buyrun. " “Planlama'da bir araştırma yapılmasını istiyoruz " dedi. Ben martta başladım, bu bana söylenen mayıs falan, o kadar yakın zamanda. " Biz bir araştırma yapılmasını istiyoruz, fabrika kurulmadan evvel buradaki toplum yapısı nedir, bu nasıl etkilenecek? Sonra bunu bir daha yapabiliriz. Böyle bir şeyi üstlenir misiniz? Acaba bir

12

(21)

sinopsis3 hazırlar mısınız bunun hakkında?" "Peki, bir hafta sonra görüşelim, mektepte görüşelim’’ dedim. Çok etraflı bir çerçeve çizdim. Bölümleri belli temel kavramları belli, alt taraf belli, üst taraf belli. Yani hakikaten çok düzgün bir araştırma projesi olarak "Bu yönden böyle araştırılabilir ” diye koydum. Şu kadar insan da çalışabilir diye bir bütçe temeli vardı. Edgeldi, sonradan ahbap olduk onunla. "Casus kohn"

derdi yalnız çocuklar ona. (Atacan, a.g.e;136) Ereğli benim ilk kitabım ama arkasında on sene üniversite, iki doktora tezi, on senelik çalışma hayatı var. Onlar hepsi birden Ereğli'yi besledi. Ereğli, sadece bir topluluğun durumunu tespitten çok öte bir şeydi benim için. Orada bütün bir toplumsal yapı ve yeni özgün bir değişme teorisini oluşturmaya çalışmıştım. (Atacan, a.g.e; 143)

Ege bölgesinde yaptığı saha çalışması “Yedi Yerleşme Noktasında Turizmle İlgili Sosyal Yapı Araştırması” adıyla 1965 yılında yayınlanır. 1966 yılında ODTÜ’de profesör olur.

Kıray, turizmle ilgili yaptığı bu saha araştırmasını anılarında şu sözlerle ifade etmektedir:

Daha Ereğli çıkmadan ben bir de Söke ’ye araştırma için gittim. İlhan’lar, Tansu’lar hem girişi aldılar, hem de şehir sosyolojisinin aldılar. Master tezlerini verdiler. İmar İskan Bakanlığı’na uzman olarak gittiler. Onların da derdi;“ Mübeccel H anım ’a araştırma yaptıralım, para bulalım.’’ İmar Bakanlığından bir arkeoloğun müşahit olarak katıldığı on iki kişiyle sahaya gittik. Bunların içinde kimler vardı; Ayşe Öncü, Işık Ataman, Aın Atauz, Atıl Öncü. Birlikte Söke civarındaki yedi yerleşim yerine gittik.

Bir değişme ve dışarıya açılma endeksi geliştirmeye çalıştık. Bu Turizm Bakanlığı'nın yaptırdığı bir araştırma olduğu için Turizm Bakanlığı'na dönüktü. Konusu: turizm bakımından yedi yerleşim yerinde yapı analizi üzerineydi. Ve genel model; yerleşme dışarıya açık olduğu kadar, dışarısı ile İlişkisi çok olduğu kadar turizm için daha etkin olabilir mi? Olmadığı zaman ne yapıyor, nelerle karşılaşıyor, hatta ne yapılabilir gibi de bir şey var. (Atacan, a.g.e;141)

Kıray, London School of Economics’e misafir hoca olarak gittiği 1968 yılında Moutons yayınevinden basılan“ Social Stratification in Medditerranian B asin’’ başlıklı kitabı derlemiştir. Londra’dan döndüğünde ise yeni kurulmuş olan Sosyal Bilimler Derneği çerçevesinde çok sayıda akademisyenle beraber İzmir araştırması yapmıştır. Derneğin kurucuları arasında yer alan araştırmacı sosyal bilimciler şunlardır; Tunç Yalman, Ruşen Keleş, Şerif Mardin, Fredirich Shorter, Mete Tunçay, Oğuz Arı ve Çiğdem Kağıtçıbaşı.

3 İn g ," M etn in özet hali''

(22)

(Kurtuluş,a.ge.;82) Bu çalışma 1972 yılında “Örgütleşemeyen Kent: İzmir’de İş Hayatının Yapısı ve Yerleşme Düzeni” adıyla yayınlanacaktır. Bundan sonra Hollandalı bir coğrafyacı Jan Hinderinck’Ie birlikte Adana köylerinde kırsal dönüşüm araştırmasına başlar. Bu çalışma

“Social Stratification as an Obstacle to Development’ adıyla 1970 yılında Praeger Yayınevi’nce yayınlanır. (Tekeli, a.g.e; 228) Bu araştırma Kıray’ın ODTÜ’de iken yapmış olduğu son çalışmadır. Kıray, Çukurova ve İzmir araştırmalarını anılarında şu sözlerle ifade anlatır:

II. Dünya Harbi'nden sonra sadece Türkiye'de değil, bütün dünyada sosyal bilimleri yeniden, doğru dürüst canlandırmak diye, bir hareket var. Amerikalı akademisyenler çok aktif, Amerikan sosyal bilimler çevreleri de çok aktif. Bunlar oturmuşlar, ben daha yokken akademik çevrede, " Mediterranian Social Science Research Council" diye bir şey kurmuşlar, Akdeniz Sosyal Araştırmalar Konseyi diye bir şey kurmuşlar. Ellerinde para da var sanıyorum Ford Foundation'ın parası idi araştırma da yaptırabilecekler.

Zaman zaman orda burda "konferansçıklar" topluyorlar. Konferans demek doğru değil, hep bunlar "workshop". Çalışma gruplan davet ediyorlar. ODTÜ'den buna ben ortalığa çıkmadan evvel, A r if Payaslıoğlu katılmış. Hoşuna gitmemiş ordaki hikaye. Bir gün böyle ODTÜ'nün koridorlarında dolaşıyordum, "A, Mübeccel" dedi, "bana böyle bir davetiye geldi, bu hep gelir, ben gitmeyeceğim, istersen sen git" dedi.(...) Oraya girdim, üniversitenin içinde toplantılar. Bütün mesele de bu Akdeniz Sosyal Bilimler Araştırma Konseyi. Büyük adamlar var. Hollandalısı var Fransız’ı var. Niye Hollanda var, Hollanda Akdenizli değil ama; olmuş. Derken genç ten Hollandalı bir delikanlı: Jan. O, oturalım da bir kahve içelim dedi. Beraber yapalım mı bir şey, vesaire. " Para isteyelim, bu araştırına komisyonu verir. " Eh, ben gözüme kestirdim, çünkü genç bir adamdı.

Ukala Amerikalılara benzemiyor. Her neyse, döndüm Ankara'ya. Erdal Bey dekandı;

ODTÜ'nün odalarını kullanmama, sömestr tatilinde üç hafta Adana'ya gitmeme hemen izin verdi. Yarı yaşımızdaki Jan geldi, çok az tecrübeliydi, bütün Avrupalı sosyal bilimciler gibi. Biz beraber sahaya çıktık. Planlamayı yine referans olarak kullandık.

Planlamanın misafirhanesinde yerleştik. Ve onların araçları ile Çukurova'yı gezdik.

Dört tane köy seçtik, sonra geldik, tekrar sahaya çıktık. Yine aynı ekip. Akın Atauz, Raşit Gökçeli ve diğer tecrübeliler; Verileri topladık, gayet güzel geri döndük, ayrı ayrı yazdık Kitap bir geldi, Hinderink'in ismi birinci, benimki ikinci. Halbuki her şeyi ben öğrettim o zıpçıktıya (Atacan, a.g.e; 155-157). İzmir araştırmasına gelince, Amerikan akademisyenlerinin tesiri ve telkini ile bir Sosyal İlimler Derneği kuralım

14

(23)

dendi. Amerikan sosyal bilimler camiasının bir bölümü para yatırmaya hazır, yalnız araştırmaları kabul eden, denetleyen bir yer olsun isteniyordu: Bir tür "clearing hause".

Bu sosyal bilimleri de geliştirsin. Başına da Kıray geçsin. "Böyle işler yapamam ben "

dedim.(...) F. Shorter geldi, " Düşünmez misin?" dedi. Çünkü Shorter kanalıyla parayı verecekler. Hem parayı sa rf edenleri kontrol edeceğim, • hem de bu parayı verenlere rapor vereceğim. Ben öyle şeyi kabul etmiyorum. " Olmaz, kimi bulursanız bulun, yapmam!" Sonunda Şerif Bey kabul etti, herhalde rapor vermek şartı da kaldırıldı.

İzmir' e böyle dört beş ana araştırmacı gittik. Deniz Baykal siyasal olarak nerelere bakılacağına odaklanacaktı. Ama sonra bitiremedi çalışmasını. Mete Tunçay da İz­

mir'in hayatında etkili olmuş ailelerin tarihçesini ve bugünkü durumlarını analiz edecekti. Ben hemen 'merkezi İş alanı ve çalışma düzeni'dedim. Ruşen, " Gecekondulara gideyim " dedi. Şefik Uysal vardı, bak o çok iyi bir araştırmacıdır, şimdi İzmir' de, eğitimle ilgili bir şeyler aldı. Böylece herkes işin bir tarafını aldı. Oğuz Arı ve Çiğdem Kağıtçıbaşı da vardı galiba. Böyle on, on iki kişi oldu. Benim tek şartım, hiçbirinize bağımlı değilim, ben kendi başıma yaparım. Ben verileri topladım, döndüm, oturdum, dediğim gibi, beş hafta evden hiç çıkmadan onları yazdım. Onun için İzmir'in bibliyografya tarafı biraz zayıftır. Daha önce topladığım bibliyografyalar iyi, fakat yazmaya başladıktan sonra bibliyografya kıt. Eh, ne yapalım o da böyle diyelim. Ve İzmir hemen çıktı. Ben bitirdim, Oğuz Bey biraz topladı, bitirdi. Ne Deniz bitirdi, ne Mete bitirdi. Çiğdem bitirdi galiba. Emre o zaman dönmüştü bak. (Atacan, a.g.e;151-

153)

Mübeccel Kıray’ın öğrencilerinden birçoğunun katıldığı Cuma toplantılarının kendileri için büyük katkısı olan bir eğitim ve gelişme süreci olduğunu Tekeli, anılarında şu sözlerle belirtmektedir: “Ankara’da etkinliğini sadece akademik çevredeki öğretim üyeliğiyle ve araştırmalarıyla anlatmaya çalışmak bu etkinliğin en renkli en çekici yönünün ihmali olacaktır.

Mübeccel Kıray ve eşi evlerini cuma geceleri genç akademisyenlere açarak Ankara’da çok yararlı bir karşılıklı etkilenme platformu yaratmışlardır. Cuma toplantıları Kızılay’daki ilk evlerinde başlamıştır. Önce İmar ve İskân Bakanlığı Bölge Planlama Dairesi’nde çalışanların ve ODTÜ’lü öğrencilerinin bazılarının her hafta cuma gecesi Mübeccel Kıray ve eşini ziyaretleriyle başlayan bu bir araya gelmeler, zaman içinde Ankara’da katılmanın bir ayrıcalık hâline geldiği, katılmak için can atılan toplantılara dönüşmüştür. Türkiye’nin 1960’lı yıllardaki düşün yaşamının canlılığı, her an ortaya çıkan yeni görüşler bu platformu her an canlı bir hale getiriyordu. Bu toplantıların katılımcıları arasında; Yaşar Kemal, Ruhi Su, İ, Balaban, Çetin

(24)

Altan, Nusret Hızır, Nermin Abadan ve Behice Boran’ı sayabiliriz.” (Tekeli, a.g.e; 229) Ankara’da çok verimli geçen bu akademik ve keyifli yaşamda 1970’li yılların başlarında sıkıntılar yaşanmaya başlıyordu. Bu dönemi Kıray bir söyleşisinde şöyle anlatmaktadır:

“ 70’ler geldi. 1969’daki anti-Amerikan gösteriler Ankara’da, ben yokken oldu. Ben London School o f Economics’e gitmiştim ders vermek için. Behice H anım ’ın kırmızı kalemle imtihan kâğıtlarını incelemesinin ‘kızıllıkla suçlanmasına yol açması gibi, rivayet oymuş ki (Hasan Bey ve başkalarının da sözünü ettiği üzere) ben öğrenci liderleriyle telefonla haberleşiyorum ve ben yönlendiriyorum olayları! Yani, inanılmaz bir hikâye. Ama 73 ’te iş çığırından çıktı. İhbarlar, bilmem neler. Sınıfa teyp getirip anlatılanları kaydetmeler -teknolojiden ‘faydalanm a’ meselesi değildi o, daha çok casusluk gibi bir şeydi’ (Koçak vd. 2001; 4-13).

Hatice Kurtuluş, hocası Mübeccel Kıray’la ilgili yazmış olduğu makalesinde çok önemli bir tespitte bulunmuştur: “Kıray’ın akademik yaşamında, Türkiye’de sosyal bilimin refah-kriz evreleri çok belirleyici olmuştur. DTCF’de 1935-1945 yılları arasındaki bilimsel evreyi refah evresi, 1946-1960 yılları arasındaki baskı dönemini kriz evresi,1960-1970’lerin ortasına kadar olan dönemde ikinci refah evresi olarak kabul edilebilir.’’(Kurtuluş, a.g.e; 83)

12 Mart 1971 askeri müdahalesi yapıldıktan sonra engellenmesi gereken yerlerin başında ODTÜ geliyordu. Üniversite yönetimi değişti ve bu yapılanlar üzerine Mübeccel Kıray, önce sosyal bilimler bölümünden, daha sonra da 1973 yılında emekli olarak ODTÜ’den ayrılır.

Böylece Kıray’ın akademik en verimli dönemi bu şekilde kapanıyordu. Kıray, Ankara’daki öğretim hayatından ayrılış hikayesini şöyle anlatır:

1971 darbesiyle beraber işler bozulmaya başladı. Bölümün içinde ekstrem sağ diyebileceğimiz unsurlar çıktı. O kadar çok hadise oluyordu ki, gece yarısı, saat 12'de, bizim bir akademik konseyimiz vardı, üniversite senatosu ile öğretim üyeleri kurulunun birleşimi, gece yarısı evlerden alınıp, akademik konseyi toplardık; ne yapalım diye.

Kampüsün içinde dolaştığınız zaman polis her şeye müdahale ediyordu. Hepimiz iyi niyetliydik, rektör ise hepimizden daha iyi niyetli; Erdal İnönü. Mesele bir disipline oturtabilmek. Çocuklara anlatabilmek ise olanaksız. "İzmir" kitabı çıktı nihayet. ODTÜ o aralık resmen kapandı. Hasan Bey mütemadiyen peşimde, çocukların eline teyp verip, sınıfa sokuyor ve nasıl Marksist propaganda yaptığımı tespit etmeye çalışıyor. Bir yerde bıkıverdim. Çok zor geldi, kime ne okutacağım da ne olacak burada, ne yapacağım diye.

Ben emekliliğimi isteyeyim dedim, elli yaşım dolmuştu. Bari o hakkı kaybetmeyeyim

(25)

dedim, çünkü Bahri Savcı'yı filan aldılar biliyorsunuz emeklilik hakkını elinden aldılar, sonra geri verdiler ama, böyle bir takım tatsızlıklar. Mete Tunçay tevkif edildi, Ozankaya da onunla beraber girdi içeri. Yaptıkları da bir İngiliz'in -son derece konservatif bir adamın- kitabını tercüme etmek! Ama kitapta, büyük sosyal teoriler derken Marx da var, eh, Spencer de var, Durkheim de var ama Marx var. İçeriye aldılar.

Böyle garip garip haller. Çok çalkantılı zamanlardı. Ben de hakikaten bıktım. Kimseye söz anlatamıyorsun, kimseyi sakinleştiremiyorsun. Bir yanına geliyorlar, " Ne zannediyorsunuz MübeccelHanım, iç harp olacak". Biliyorum, iç harp olacak, ama kim kazanacak? Bugünü gösteriyordum işte. Kimse kazanmaz bu harbi. Ben de bıraktım ODTÜ'yü, müthiş bir hışımla, bıraktım. Emekliliğimi istedim, bıraktım geldim. (Atacan, a.ge.; 158-161)

Kıray ailesi yeniden kısa bir süreliğine London School of Economics’e gider ve döndüklerinde İstanbul’a yerleşirler.(Kurtuluş, a.g.e; 84) Kıray, İstanbul’a döndükten sonra tekrar akademik anlamada çalışmak istemektedir, fakat beklediği davetleri almaması onun için hayal kırıklığına sebep olmuştur. Bu günlerde yaşanılanları öğrencisi İlhan Tekeli’den dinleyelim: “ ODTÜ’deki bölümden ayrılan öğretim üyelerinin çoğu yeniden yapılanmakta olan Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’ne girmişlerdi. Buradan beklediği daveti almadı.

Ona ilk sahip çıkanlar sosyoloji bölümleri değil şehir ve bölge plancıları oldu. ODTÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü üzerinde etkisini bilen İTÜ onu ders vermeye çağırdı. Ama burada O’na tam zamanlı bir görev önerilmedi, yarı zamanlı statüde tutuldu. Burada da öğrencileri üzerinde çok etkili olur. Öğrencileri etrafında bir sevgi çemberi oluştururlar.’’ (Tekeli, a.ge;

230) Burada yarı zamanlı olarak ders verdiği sırada İTİA’ nın (daha sonra Marmara Üniversitesine bağlanacak olan)müdürü Kıvanç Ertop’ tan tam zamanlı çalışma teklifi alır.

1980 yılında tam zaman öğretim üyesi olarak akademik hayatına döner. (Kurtuluş, a.g.e; 84)

Kıray Teknik Üniversite’deki yıllarını şöyle anlatıyor:

Konser gibi bu, tiyatro gibi. Eğer öğrenci iyiyse hoca da daha verimli oluyor ama öğrenciler laçkaysa, ikiye bölseniz kendinizi yine de hiçbir şey olmuyor. Teknik Üniversite’de öğrencilerin bu tarafı çok mühimdir. Teknik Üniversite’de 74’ten itibaren bayağı uzun bir süre ders verdim. 81-82’ye kadar zannederim. Uzun bir zaman tabii...

Yüksek lisans programlarının iki sene olduğu düşünülürse üç kuşak demek bu... (Koçak vd, 2001)

(26)

Mübeccel Kıray, İstanbul’daki akademik hayatında, Ankara’daki çalışma temposuna yakın bir koşuşturma evresine girmesi ve yaptığı çalışmalarını İlhan Tekeli’den dinleyelim:

“ 1977 yılında Norveç’e güz döneminde konuk profesör olarak gider. 1978 yılında İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’nde Sosyoloji Kürsüsü Başkanlığı’na gelir. Bu dönemde bir süre daha İTÜ’de yarı zamanlı olarak derslerine devam eder. Bu dönemde İstanbul Merkezi İş Alanı üstüne İTÜ’de öğrencilerine yaptırdığı bir araştırmanın onun dışlanarak ve yüzeysel bir biçimde yayınlanması üzerine derslerine son verir. 1978 yılında Yalova yakınlarında Taşköprü köyünde bir saha araştırması yapar, bir büyük metropoliten kentin yakınındaki köyde yaşanan dönüşümü araştırır. Bu araştırmasında özellikle değişen patronaj kalıpları üzerinde durur.’’ (Tekeli, a.g.e; 231) Hatice Kurtuluş, Kıray’ın Yalova Taşköprü kasabasında yaptığı patronaj ilişkilerini sorguladığı bu çalışmanın Türkiye’de bu konuda yapılmış en özgün çalışma olduğunu ve bu şekilde toplum bilim yazınına girmiş olduğunu belirtmektedir. (Kurtuluş, a.g.e;

85)

Mübeccel Kıray, Yalova Taşköprü’de yapmış olduğu çalışmasını şöyle anlatmaktadır;

1970’li yıllarda Türkiye’nin bir numaralı problemini yine Türkiye’nin bir numaralı profili olarak görülen Yalova’nın bir tek köyünde araştırmıştır. Araziye dönük patronaj ilişkileri yani ağalık, himaye ve istismar müessesesi, toprak alım satımına ait, meyveciliğe ait, hatta fabrika işçiliğine ait çeşitli patronaj meseleleri. Eski düzen ağalıktan, tarımsal düzendeki ağalıktan farklı 3-4 ağalık düzeni çıktı. (Tüzün, a,ge;48)

Kıray o dönemde öğrencileri ile MİA4 ’sında yaptığı çalışmayı öğrencileriyle yaptığı söyleşisinde şu sözlerle ifade etmektedir:

Teknik Üniversite Şehircilik’in en az ayırım yaptığı konu; üniteleri alıyorlar, yani banliyöleşme, sanayi yerleşmesi, bir sayfiye şehrinin düzeni, İstanbul’un korunması, tarihi eserler gibi konular. Benim anlayışıma göre şehri en etkileyen şey, şehrin iş hayatında ve onun yerleşmesinde olagelen değişmelerdir. Bütün bir şehir nasıl işler?

Bir MİA kavramı bile eksikti gördüğüm kadar. Ben o Merkez İş Alanı kavramını yerleştirmek için bir de araştırma yapalım dedim. Peki dendi. “İstanbul MİA ’ sında bir sayım yapalım, bu sayımda ne kadar eskiye dönük küçük işletmeler, ne kadar yeniye dönük büyük işletmeler, ne kadar üretim, ne kadar işletme meseleleri, nasıl yayılıyor ve bunun sayımını yapalım ” dedim. Kapalıçarşı ve civarı, Galata ve civarı, her yerde.

4M erkezi iş alanları

18

(27)

Cumhuriyet caddesi ve civarı. O sıralar ben Belediye Başkanı Ahmet İsvan ’ı tanımıştım, o da çok açık destek verdi. “Belediyedeki kayıtlara göre yığılmalar, sokaklardaki numaralara göre, belediye tasnifine göre, örneğin kunduracı, marangoz, vesaire gibi, onları çıkaralım” dedim. O da yarım kaldı. Çünkü belediye memurlarını çalıştıramadım, Hoca olarak, amir sıfatı olmayınca olmadı. Çok uzadı, uzayınca - A hm et’i hiç rahatsız etmedik- bıraktım orada. Ama kendi topladığımız veriler - çocuklara bütün İstanbul MİA ’sını dolaştırmışım- elimizdeydi. Bunları tasnif etmeye de başladık. Tasnifi de yaptık. Ben makinede tasnif etmek istemiyordum, çünkü hipotezlerim tamam değil. Olguya bakacağım, oradan hipotez oluşturacağım, belki sonra tekrar sahaya çıkılır diye düşünüyordum. Bunları da yaptık orada. Ama o arada bölüm başkanı olan insan, “Peki bu burada dursun, sonra işleriz bunları” dedi ve topladı aldı materyali elimden. Çocuklar da onun talebeleri ve ortada kaldı. Ben aynı çocukları aldım, Taşköprü köyüne (Yalova) gittim, Taşköprü, Ahmet İsvan’ın meyve bahçelerinin olduğu yerdir, modern bir işletme. O köyde değişme ve modernleşmeyi işledik. O materyale iki ayrı makale yazıldı. O makale yazıldığı zaman, birinci sınıf bir Amerikan tenkidinde çıkan bir yazıda; “it is a g em ” diye anıldı, “Bu bir mücevher parçası” diyordu. Ben İstanbul MİA ’sı için çok daha etraflı bir yapı analizi yapmaya hazırlanıyordum. Bütün o materyal Teknik Üniversite’de kaldı. (Atacan vd. a.g.e;167-

168)

Ayhan Aktar,12 Eylül döneminde Mübeccel Kıray’ın İstanbul’da, Ankara’daki gibi ev seminerleri düzenleyememesini yine de öğrencileri için uğraş vermesini, Kıray’ın İstanbul yıllarını anlatırken şöyle değinmektedir: “Çoğumuzu üniversitede, akademik kariyerde tutmaya çalıştı. Çünkü İstanbul’daydık, dayanamayıp istifaları basıp yeni kurulan araştırma şirketlerine, reklam şirketlerine ve gazetelere kaçabilirdik. Birçoğumuzun eli kalem tutuyordu. O asistan grubundan bazı isimleri size sayayım: Gazeteci yazar Dr. Ali Bayramoğlu, daha sonraları Virgül D erg isini çıkaran edebiyat eleştirmeni Orhan Koçak, ANAP milletvekili ve eski Meclis Başkanvekili Dr. Yüksel Yalova, Prof. Erol Katırcıoğlu. Böyle delişmen bir grubu Hoca tuttu orada. Tutmak için çok da çaba sarf etti. Hatırlıyorum, İstinye’deki ve daha sonra Yeşilyurt’taki evlerinde ara sıra yemek davetleri yapılırdı. Çok güzel Girit yemekleri pişirirdi Mübeccel Hanım. Prof. Kıray bizleri “aman ne olur bu işleri bırakma tezinle uğraş, şu makaleni yaz”

şeklinde yüreklendirdi ’’ (Aktar, a.g.e;80)

(28)

“İTİA’5 nın 1982 yılında Marmara Üniversitesi’ne dönüşmesiyle birlikte kamu yönetimi bölümünde şehircilik anabilim dalı başkanı olur. Ama içinde bulunduğu kamu yönetimi bölümü öğretim üyelerinin bir bölümü, âni olarak, Marmara Üniversitesi’nde Fransızca eğitim yapan bir kamu yönetimi bölümü açar ve Kıray’ın içinde bulunduğu bölümden ayrılırlar.’’ (Atacan vd., 2000;204). Bu olanlar maalesef yine Kıray’ın kendisini yalnız hissetmesine yol açar, hemen okuldan ayrılmayı düşünse de doktora tezini hazırlamakta olan öğrencileri (Ayhan Aktar, Fulya Atacan) onun ayrılmasına engel olur. Onların doktoralarını bitirip derecelerin almalarından sonra “ 1989 yılında ikinci kez emekliliğini isteyerek ayrılır. Ereğli araştırmasının ikincisinin yapılarak değişmenin saptanmasına ilişkin sürecin sonuçlandırılmasını beklemektedir.

MEAwards’6 dan fon bulunur, tekrar sahaya gidilir, araştırma yapılır, bilgiler toplanır fakat değişik nedenlerle bir yayına dönüşemez.’’(Atacan vd.,2000;204).

Ayhan Aktar 2. Ereğli araştırması ve Kıray’ın bu araştırma sonucunda yaşadığı hayal kırıklıklarını şöyle anlatıyor; “Mübeccel Hoca ikinci araştırmadaki iki başlılığın, araştırmanın istediği gibi gitmemesinin ve aile konusunun Ferhunde Özbay tarafından yazılacak olmasının ikinci Ereğli araştırmasını yazamamasına sebep olduğunu düşünüyor. İkinci Ereğli araştırmasında tampon kurumların ve ara formların silinmek yerine daha da çeşitlenip karmaşıklaştığının gözlemlendiğini düşünüyorum. Ereğli şehrinin büyük bir sanayi şehri olmasıyla birlikte sendikalaşma çok ilerlemiş durumdadır. Ancak daha önce olmayan veya yaygın olmayan tarikatlar ve siyasal İslamcılığa yönelmiş partiler ve sivil toplum kuruluşları da en az sendikalar kadar hatta daha fazla gelişmiş durumdadır. Siyasal İslam'ın patronaj ilişkileri içinde gelişmesi ve rasyonel sanayi toplumunun bir parçası olması Kıray'ın beklemediği bir şeydir. ’’( Tüzün, a.g.e;96-97)

Ayhan Aktar, Ereğli araştırmasından sonra Kıray’ın yaşadıklarını şöyle anlatmaktadır:

“Ereğli araştırmasından hemen sonra ben askere gittim. Döndükten bir süre sonra da Mübeccel Hanım kalp krizi geçirdi ve maalesef o araştırma yazılamadan kaldı. Ama ben çok şey öğrendim.1989 yılında Mübeccel Kıray emekli oldu ve artık onu evinde ziyaret ediyorduk.

Marmara'dan eski asistanları ve öğrencileri olarak onu yalnız bırakmamaya gayret ettik. Eşi İbrahim Bey'in ölümünden sonra geçen yıllar biraz sıkıntılı oldu. Günde iki gazete okuyup, TV izleyerek toplumu takip etmeye çalışıyordu. Ama ona yaşam enerjisi veren sokaklardan uzak kalmıştı. ’’( Aktar,a.g.e;116) Kıray Ereğli çalışmanın yayına dönüştürülememesini şöyle anlatır:

5İk tis a d i v e T ic a ri ilim le r A k a d e m is i

6 M ü b eccel Kıray a nılarında, M ısır'd a yeri olan Population C ouncil'le O rtadoğu Araştırm aları grubunun birlikte finanse ettikleri, bütün O rtadoğ u 'd a sosyal araştırm aları d estekleyen bir fon olduğunu belirtiyor.

20

(29)

Ben elimden geldiği kadar düzgün işi hazırladım gittim. Ayhan Aktar, Raşit Gökçeli, Akın Atauz eskiden beri benimle çalıştılar, böyle hep beraber biz gittik. Ferhunde de Boğaziçi’nden on-on iki çocukla geldi. Ben anketleri ilkokul öğretmenleriyle toplamıştım. Garip bir şeydir büyük grupla sahaya çıkmak. Böyle iki başlı ve anlamsız bir şekilde gitti. Malzeme toplamanın onuncu günü Boğaziçi talebeleri yani anketörler için zaman çok uzun gelmeye başladı. Topladındı, toplamadındı falan derken pekâlâ yarı topladık, yarı toplamadık bitti bu dedik. Ama ben hep böyle bir eksiklik duyarak topladım o materyali. Ekip çalışmasında birisinin hâlâ lider olması lazım. Evet, katılımcı tamam, bir yere kadar, fakat kontrol eden, koordine eden tek birisinin olması lazım eğer o ben değilsem, tekliyorum. O zaman ikinci Ereğli’yi yazmadım. Düşünün ki biz 8 2 ’de materyali topladık, 8 3 ’de Ferhunde YÖ K ’ten dolayı Sivas’a gitti, bir sene kaldı geldi, 8 4 ’te materyali aldık “Yahu ne yapılır bu materyalle, ne yapılm az” diye bakıyorduk, 1985’de bir kalp krizi geçirdim ve sekiz ay devre dışı kaldım. Böylece ikinci Ereğli ’nin yazılması olanaksız hâle geldi (Atacan vd., 2000;204).

1982 yılında Kıray’ın yazıları toplanarak Gazi Üniversitesi’nce Toplum Bilim Yazıları adı altında yayınlanır. Bu kitap daha sonra 1991 yılında Indiana Üniversitesi’nce de yayınlanır.

1991 yılında Mustafa Parlar Bilim Ödülünü, Eskişehir Anadolu Üniversitesi Fahri Doktor unvanı ve Aydınlanma Kadınları ödülünü alır. 1995 yılında Türkiye Bilimler Akademisi’ne (TUBA) Şeref Üyesi seçilir. Bu süreci Mübeccel Kıray’dan dinleyelim:

Bildiğiniz gibi benim meslek hayatını çok dalgalı, üniversitelere giriyorum, bir dalgalanma oluyor. En iyi makalelerimi hep üniversitelerin dışındayken yazdım, yani akademik çevre ile organik bir ilişkim yokken. Ama her zaman da bir basan bulundu.

Her zaman onu birisi aldı, kitabına koydu ve yayımladı falan. Taşköprü ile ilgili himaye sistemlerinin değişmesini irdeleyen makaleyi -ben onu en iyi makalelerimden biri sayıyorum- hiçbir yere bağlı değilken yazdım. Marmara'ya da bağlı değildim. Sonra

"Yaşam Stratejileri" ni HABİTAT için yazmıştım. O zaman da artık hiçbir yerle ilgim kalmadığı bir zamandı ve nasıl oldu bilmiyorum beni TÜBA'ya şeref üyesi seçtiler.

Kurumlara üye olmuyorsunuz ama kurumdakiler sizin yaptıklarınızın farkına varıyorlar. (Atacan, a.g.e;214)

Öğrencisi H. Ünal Nalbantoğlu, Kıray’la ilgili yaptığı konuşmasında: “üstat değildi ve istemezdi de öyle düşünülmeyi belki; ama sonuna dek iyi Hoca’ydı. İyi hoca da sıradanlar için

Referanslar

Benzer Belgeler

Örneğin ülkemizde Dokuzuncu Beş yıllık Kalkınma Planı’nda Gelir Dağılımının İyileştirilmesi, Sosyal içerme ve Yoksullukla mücadele başlığı altında yoksulluk

İlkçağ Anadolusu ve çevresindeki uygarlıklarda kütüphane kurumunun toplumsal yaşam içinde varlık bulduğu ve dolayısıyla ona gereksinim yaratan kültürel unsurlardan birinin

Rekombinant pcDNA4-G ile transfekte edilen ve 21 gün 60 µg/mL zeosin içeren hücre kültür vasatında tutulan Vero hücrelerinde hazırlanan preparatlarla

ö te yandan Beyoğlu Kitap Günleri kapsamında bugün saat 13.00’te Beyoğlu ilkokul­ larından seçilmiş 200 öğrenci­ ye Beyoğlu Belediye Başkanı Hüseyin

Bunun için gençliğin ahlâkî terbiyesinde aile, millet, memleket, insanlık, -iyilik, güzellik sevgileri gibi mefhumları canlandırmak çoğumuzun öğrensek bile

ve beklentileri iyileştirmekti. Uygulanan liberal politikalar yerini sıkı bir devlet müdahalesine bıraktı. Daha önce yürürlükten kaldırılan Millî Korunma Kanunu

Toplumsal yapının fiziksel yanını nüfus ve yerleşim yerlerinin coğrafi özellikleri oluştururken, kültürel yanını ise sosyal ilişkiler, statüler,

1992 yılında tekrar büyük bir deprem geçiren Erzincan için deprem, geçmişten bugüne ve de geleceğe uzanan, coğrafi temele dayanan ancak çok güçlü sosyal etkileri