Cihâd-ı Nefsi ve Mevt-i İhtiyârîyi ve Şehîd-i Tîğ-i Aşk Olanın Fazîletini Beyân Eyler.
Ebû Hureyre hazretlerinden Müslim ve Buharî ittifâk edip bu hadîsi rivâyet ederler.
ََبَط َٚ َح َلاَّظٌا ََبَلَأ َٚ ٌُِِٗٛع َس َٚ ِللهبِث ََِٓآ َِْٓ َلاغٌا ٗ١ٍػ يبل ِٟف َظٍََج َْٚا ِالله ًِ١ِجَع ِٟف َذَ٘بَج ِْْا َٚ َخََّٕجٌْا ٍَُٗ ِخْذُ٠ َْْأ ِالله ٍََٝػ بًّمَد َْبَو َْبَؼََِس
بَٙ١ِف َذٌِ ُٚ ِٟزٌَّا ِٗ ِػ ْسَأ Ma’nâ-yı şerîfi: *“Hz. Peygamber (a.s.) buyururlar:”+ “Bir kimse Allah’a ve Resûl’üne îmân getirse ve salâta kāim ve ramazan ayını sâim olsa Allah üzerine lâyık olur ki, onu cennete idhâl eyleye. Ol kimse eğer kâfirle fî sebîlillah mücâhede eylesin. Ve eğer doğduğu yerde otursun ve gazâ-yı zâhire gitmesin.”1 Zîrâ küffarla cihad farz-ı ayn değildir, belki farz-ı kifâyedir. Pes gazâya giderse kāimü’l- leyl ve sâimü’n-nehâr sevâbın bulur.
َلاغٌا ٗ١ٍػ يبل بّو ِذِٔبَمٌْا ُِِئبَمٌْا ُِِئبَّظٌا ًَِثََّو ِ َّاللَّ ًِ١ِجَع ِٟف ِذِ٘بَجٌُّْا ًَُثَِ
[Hz. Peygamber (a.s.) buyururlar: “Allah yolunda cihâd eden kimsenin misâli, (gecelerini ibâdetle ayakda geçiren) kāim, (günlerini oruçla geçiren) sâim ve (Allah’ın emirlerine itâatkâr) kānitlerin misâli gibidir.”]2
Ve eğer gitmezse âsim olmaz, mâdem ki cemâat-ı müslimînden bir cemâat mücâhede ve küffarla mukātele kıla. Ammâ mücâhede-i nefs cümleye vâcib ve lâzımdır. Zîrâ cihâd, a’dâullahla muhârebeye derler. Pes adüvlerin ziyâde adüv-reki insanın kendi nefsidir. َهْ١َجَْٕج َْٓ١َث ِٟزٌّا َهُغْفَٔ َنُِّٚذَػ َٜذْػَا َلاغٌا ٗ١ٍػ يبل بّو [Hz. Peygamber (a.s.) buyurur: “Senin en kötü düşmanın iki yanın arasındaki (içindeki) nefsindir!”]3 Öyle olunca nefisle mücâhede küffarla mücâhededen evlâdır. Zîrâ cihâd-ı ekber nefisle cihaddır. Ve hakk-ı cihad dahi bunda bulunur. ِِٖدبَٙ ِج َّكَد ِ َّاللَّ ِٟف اُٚذِ٘بَج َٚ یٌبؼر الله يبل بّو [Allah uğrunda, hakkını vererek cihad edin.]4 ِٓ ٗػٛجس ٓ١د يبل َلاغٌا ٗ١ٍػ ٟجٌٕا ٓػ ٞٚس بِ ٍٝػ شجولاا دبٙجٌاٛ٘ٚ ٌٜٛٙاٚ ظفٌٕا حذ٘بجِ دبٙجٌا كد نسبجٌّا ٓثا الله ذجػ يبل
يٛعسب٠ شجولاا دبٙجٌا بِٚ اٌٛبل شَجْوَلاا ِدبَٙ ِجٌْا یٌَِا ِشَغْطَلاا ِدبَٙ ِجٌْا َِِٓ بَْٕؼَجَس سبفىٌا دبٙج ظفٌٕا حذ٘بجِ يبل الله
[Abdullah b. Mübârek; “gerçek cihad nefisle ve hevâ ile mücadele etmekdir ki o, “cihad-ı ekber (en büyük cihad)’dır” dedi. Rivâyet olunduğu üzere; Hz. Peygamber (a.s.) küffârla savaştan dönerken; “Küçük savaştan büyük savaşa döndük” diye buyurdu. Yanındakiler, “cihâd-ı ekber nedir yâ Resûlallah?” diye sorduklarında,
“nefisle mücâhededir” buyurdular.”]5
[135] Hz. Mevlânâ bu hadîsin tefsîrinde bu ebyât-ı şerîfeyi îrâd ederler. Mesnevî:
ُ٠شغطلاا دبٙج ِٓ بٕؼجس ذل
ُ٠شجوا دبٙج سذٔا یجٔ بث
ذٕىشث بٙفط ٗو ْاد ٜش١ش ًٙع ذٕىشث اس دٛخ ٗو ْآ ذعا ْآ ش١ش
[En küçük bir savaştan döndük ama, peygamberle berâber en büyük savaştayız. Şunu iyi bil ki, safları bozan, dağıtan arslanla savaşmak kolaydır. Asıl arslan, kendini tutan ve nefsini alt edendir.]6
Hakkā budur ki, pehlivan oldur ki, kendi hânesinde olan düşman-ı pinhân ile sitîz eyleye ve onu kahr kıla. Ve hükmüne alıp müslüman eyleye. Karîb olan düşmanın şerrini def’ baîd olan düşmanın şerrini def’den evlâ ve efdaldir.
الله يبل دبدٛزفٌا ٟف خ١شٌا يبل لاٚ الله ُؼٌٕ طٛفٌٕا ِٓ شفوا لاٚ سبفىٌا ِٓ ُىِٕ ْٛثشم٠ ٞا ُُْىٍََُٔٛ٠ َٓ٠ِزٌَّا اٍُِٛربَل إَُِٛآ َٓ٠ِزٌَّا بَُّٙ٠َأبَ٠ یٌبؼر
١ّذٌاٚ خؼّغٌاٚ ءب٠شٌٍ ذجؼٌا ِٓ غم٠ ذل ٚذؼٌا دبٙج ْلأ ٚذؼٌا دبٙج ُظػاٚ شجولاا دبٙجٌا ظفٌٕا دبٙجف ٗغفٔ ِٓ ٗ١ٌا ةشلا ْبغٔلاا ٍٟ٠ جٚ خ
دبٙ
لله لاا ْٛى٠ لاٚ الله لاا ٗ١ٍػ غٍط٠ لا ٓؽبث شِا ظفٌٕا
*“Şeyh-i Ekber Fütûhât’da buyurur:”+ Hak Tebâreke ve Teâlâ Kelâm-ı Mecîd’inde buyururlar ki,
“Mukātele eyleyiniz ey mü’minler, küffârdan size karîb olan düşmanla!”7 Tefsîr-i Gâyetü’l-Emânî’de böyledir ki;
ةشللابف ةشللاا ُث شثوا ِٕٗ سزذٌاٚ ذشا ٖسشػ ْبف سبفىٌا ِٓ ةشللاا يبزمث شِا [Küffârdan en yakınlarla mukātele emrolundu. Zîrâ, en çok zararı en yakın olan verir ve en çok ondan sakınmak lâzımdır. Sonra daha yakına ve en yakına< (olmak üzere bu böylece devam eder.)+ Ve Şeyh Hazretleri dahi buyurur ki; “İnsana nefsinden akreb yokdur. Ve Allah’ın ni’metine nüfûstan ekfer bir şey yokdur.” Pes cihâd-ı nefs, cihâd-ı ekberdir. Ve adüvvü zâhire mücâhededen bu a’zâmdır. Zîrâ adüvvün cihâdı az olur ki, riyâ veyâ süm’a ve hamiyyet için dahi olur. Ve cihâd-ı nefs bir gizli emirdir
1 Buhârî, Cihad, 4/Tevhîd, 22; Tirmizî, Cennet, 4; Nesaî, Cihad, 18.
2 Buhârî, Cihad, 2; Müslim, İmâret, 29; Nesaî, Cihad, 16.
3 Beyhakî, Zühdü’l-Kebîr, s. 157 (343); Lüma’, s. 29; Sülemî, Âdâbu’s-Sohbe, s. 68 (68); İhyâ, Acâibü’l-Kalb, III, s. 5; Keşfü’l-Hafâ, I, s. 143 (412).
4 Hac, 22/78.
5 Tirmizî, Fezâilü’l-cihâd, 2; Beyhakî, Zühdü’l-Kebîr, s. 165 (373); Câmiu’s-Sağîr, s. 280 (6107).
6 Mesnevî I, (b. 1387, 1389).
7 Tevbe, 9/123.
ki, ona Allah’dan gayrı muttali’ olmaz. Ve hemân bu cihâd Allah için olur.”8 Pes gerekdir ki, sâlik hemân kendi nefsine adâvet eyleye ve onun şerrinden dâimâ Hakk’a istiâze kıla. Nazım:
ِٓ ٟٙف هغفٔ ذػاٚ ب٘اذػبِ عدٚ
خٕج ٓظدبث بِٕٙ زػ ٚ ب٘اذػ
Ya’nî, “Hz. Hak’dan mâ-adâsın terk eyle ve nefsine adâvet eyle. Zîrâ nefsin ol Hazret’in mâ- adâsıdır. Ve ol nefsinden sakın muhkem olan sipere.” “Ahsan-ı cünne”den murâd ya inâyet-i İlâhiyye veyâ şerîat-i nebeviyye veyâ şeyh-i kâmildir. Pes nefisle mücâhede ona derler ki, evvelâ onu hevâ ve müşteheyâtından ve arzu ve lezzâtından nehy edesin. Ve her ne dilerse hilâf-ı murâdı üzere gidesin.
Ondan sonra onu cemî’-i meâsî ve menâhîden kat’ edince mücâhede edesin. Ondan sonra cemî’-i ahlâk-ı zemîme ve ef’âl-i rediyyeden men’ edip onu pâk kılasın. Ondan sonra et’ime-i nefîse yemeden ve elbise-i nâime giymeden onu berî ve ârî edip, ölmezden evvel öldüresin. Ve haşeb-i yâbis gibi kılasın.
الله ٍٝط الله يٛعس يبل بّو الله ْٚشر ُىٍؼٌ حاشػ حبفد اٛشِاٚ اٛجشٛشخاٚ إٛشٛشخا ٍُع ٚ ٗ١ٍػ
[Resûlullah (s.a.v.) buyururlar: “Şâyet Allah’ın sizi görüp-gözetmesini istiyorsanız nefsinize haşin davranın ve onu kurumuş çer-çöp gibi yapın, yalınayak ve üryân olarak dolaşın.”]9
شٛشخا
ًجشٌا ٓ [Adam haşin oldu.] derler, ب٘اٛ٘ خفٌبخّث خٔٛشخٌبث ظفٌٕا اٚذ٘بج ٟٕؼ٠ ٗزٔٛشخ دذزشا ارا [Bir kimsenin sertliği ziyâdeleştiği zaman.Yâni, nefisle onun isteklerine muhâlefet ederek onunla mücâdele ediniz.] [136]
demekdir. بئ١ش بٔلاف تشٛشخا derler, “falan kimse bir şeyi haşeb-i yâbis gibi kıldı” demek ma’nâsın verirler. “İhşîşâb” nefsi amelde mübtezel kılıp ona gılzat etmek ma’nâsında dahi isti’mâl ederler. Pes takdîr-i kelâm, الله خ٠ؤس ٓ١جاس حذ٘بجٌّبث خغثب١ٌا خجشخٌبو ب٘اٍٛؼجا [Rü’yetullahı isteyerek onu (nefis) mücâhede ile kurumuş çer-çöp gibi yapınız!] demek olur. Mesnevî:
ِٝ ٜدبٙج ٛو ْآ هٕخ ٜا ذٕو
ِٝ ٜداد ٚ ٜشجص ْذث شث ذٕو
[Ne mutlu o kişiye ki, nefis ile savaşır, bedenine zahmetler verir, sıkıntılar çektirir de, onu terbiye etmeye uğraşır, adalet gösterir.]10
ب١و ٜا ٓى١ِ ذٙج یٔاٛر بر ب١ٌٚا ٚ ب١جٔا ك٠شؽ سد
ظو ذع ٖدشو ْب٠ص شگ ِٓ َشفبو ظفٔ ه٠ ذػبؽ ٚ ْبّ٠ا ٖس سد
[Ey ulu kişi! Nebîlerin ve velîlerin yolunda çalış, çabala! Bir kimse îmân ve itâat yolunda yürüyüp de bir an bile ziyân etmişse, kâfirim!]11
Evvelâ mücâhedeye üç silah lâzım dır. Ol üç silah olmayınca, nefis salâh bulmaz ve rû-yi felâhı görmez. Nitekim Şeyh Attar hazretleri buyururlar.
عٛج ش١شّشٚ ٝشِٛبخ شجٕخ عٛج٘ نشر ٚ ی٠بٕٙر ءٖض١ٔ
حلاع ٗع شف ٓ٠ا دٛجٔ ِٝاشو ش٘
ش٘ ٚا ظفٔ
گ حلاط بث ذ٠ب١ٔ ض
[Sükût hançeri, açlık kılıcı, halvet mızrağı ve uykuyu terk etmek. Her kimde bu üç silah olmazsa onun nefsi aslâ kurtuluş bulamaz.]
Pes ol mücâhid ki, دبفٌبخٌّا فٛ١غث ُىغفٔا اٍٛزلا fehvâsınca “nefsini süyûf-i muhâlefâtla katl ede.” اُٛرُِٛ
اُٛرَُّٛر َْْأ ًَْجَل [Ölmeden önce ölünüz!]12 mağzâsınca “ölmezden evvel öle.” Cenâb-ı Hak onu hayât-ı ebediyye ile zinde ve saâdet-i sermediyye ile ferhunde kıla. Meşâyıh-ı kibârın; دٌّٛاٟف لاا حب١ذٌبِ [Hayat ancak ölümdedir!] dedikleri buna işâretdir. Ya’nî,حّٛجٌا ظفٌٕا خربِا ٟف لاا حٚشٌاٚ تٍمٌٍ حب١د لا [Kalb ve rûh için âsî nefsin ölümünden başka hayat yokdur.+ demekdir. Ve meşâyıh-ı sûfiyyenin a’zamından Hâtem-i Esamm hazretleri buyururlar ki;
دِٛٚ شؼخا دِٛٚ دٛعا دِٛٚ غ١ثا دِٛ دِٛ غثسا ٗغفٌٕ ًؼج١ٍف ٖز٘ بٕزم٠شؽ ٟف ًخد ِٓ
دٌّٛاٚ عٛجٌا غ١ثلاا دٌّٛا شّدا
ٌٜٛٙاٚ ظفٌٕا خفٌبخِ شّدلاا دٌّٛاٚ خلشخٌا ظجٌ شؼخلاا دٌّٛاٚ طبٌٕا ٜرا يبّزدا دٛعلاا [Bizim bu tasavvuf tarîkimize giren ölümün şu dört nev’ini kendine mâl etsin: Bunlar beyaz ölüm, siyah ölüm, yeşil ölüm ve kırmızı ölümdür. Beyaz ölüm, açlıkdır. Siyah ölüm, bu halkın ezâ ve cefâsına tahammüldür.
Yeşil ölüm, hırka giymekdir. Kırmızı ölüm ise, bu hevâ ve hevese karşı koymakdır.]
Pes bu mevtleri nefse ihtiyâr eylemek rü’yet-i Hakk’a vesîle ve vuslat-ı İlâhiyye’ye zerîa olur.
Mevt-i ihtiyârî ile ölmeyen Hakk’ı bu dünyâda göremez ve visâline eremez.
َدَُّٛ٠ َّٝزَد َُّٗث َس ُُْوُذَدَأ ٜ َشَ٠ ٌَْٓ َلاغٌا ٗ١ٍػ يبل بّو كذٌا ٜش٠ ٌُ ذّ٠ ٌُ ِٓ ٓ٠ذِ ٛثا خ١شٌا يبل ازوٚ
8 Fütûhât, II, s. 108 (69. bâb).
9 İlk kısmı için bkz. İbn Ebî Şeybe, Musannef, VIII, s. 556 (26728); Mu’cemu’l-Kebîr, XIX, s. 40 (84); Mu’cemu’l-Evsat, VI, s. 152 (6661).
10 Mesnevî II, (b. 2473).
11 Mesnevî I, (b. 975, 977).
12 Keşfü’l-Hafâ, II, s. 291 (2669).
[Hz. Peygamber (a.s.) buyurur: “Sizden hiçbir kimse ölmeden rabbini göremeyecekdir.”13 Ve kezâ Şeyh Ebû Medyen buyurur: “Ölmeyen Hakk’ı göremez!”]
Zîrâ Hakk’la abd mâ-beyninde hâciz-i hasîn ve hicâb-ı metîn habs-i nefsdir. Onun mevt ve izâlesi rü’yete ve vuslata besdir. هغفٔ الله ٓ١ثٚ هٕ١ث ةبجد ُظػا [Seninle Allah arasındaki en büyük hicâb nefsindir!]
demişlerdir onun için; Şiir:
ٟٕػصبٕ٠ ٟٔا هٕ١ثٚ ٟٕ١ث
ٓ١جٌا ِٓ ٟٔا هٍؼفث غفسبف
[Ben seninle kendi aramda can çekişip duruyorum, lütfen aradan beni kaldır!+ duâsın kılmışlar ve ba’zı âşıklar dahi bu hayât-ı tayyibeyi memât-ı nefisde gördüklerinden,
دبمث ب٠ ٍٟٔٛزلا ٍٟٔٛزلا دب١د ٟف دب١د ٍٟزل ٟف ْا
[Ey güvenilir insanlar! Beni öldürünüz, beni öldürünüz! Muhakkak benim katlimde can içinde can, hayat içinde hayat vardır!+ sadâsın urmuşlar ve şehîd-i tîğ-i aşk olmayı canlarına minnet bilmişler, *“İbn-i Fârız’ın dediği gibi,”+
ِٓوا َس ِد ٌَّْْٛبِث ِذ٠ِذَّْٙزٌا ٌَِٝا ِِّٟٔا َٚ
ٌِِٗ َْٛ٘ ِِْٓ َٚ
ِدَّذُ٘ َٞ ِشْ١َغ ُْبَو ْس َأ
Ya’nî, “tahkîkan ben mevt ile tehdîd olunmaya mâilim ki, onun hevl ve havfından [137] benden gayrının erkanı tehdîd olunmuşdur.”14
Ruzbihan Baklî hazretleri Arâyis’de bu âyetin tefsîrinde buyururlar ki;
َُْٚشُؼْشَر َلا ِْٓىٌَ َٚ ءبَ١ْدَأ ًَْث دا ََِْٛأ ِ َّاللَّ ًِ١ِجَع ِٟف ًَُزْمُ٠ ٌَِّْٓ اٌُُٛٛمَر َلا َٚ یٌبؼر الله يبل [Allah yolunda öldürülenlere “ölüler” demeyin. Bilakis onlar diridirler, lâkin siz anlayamazsınız.]15 âyetinin tefsîrinde dahi buyururlar:
ذث خ٠ششجٌا حب١د ٓػ ٗئبٕف ذؼث ءبَ١ْدَأ ًَْث دا ََِْٛأ خجذٌّاٚ كشؼٌا ف١غث ِ َّاللَّ ًِ١ِجَع ِٟف ًَُزْمُ٠ ٌَِّْٓ اٌُُٛٛمَر َلا ٞا َٚ خ١ٔبثشٌا حب١
َُْٚشُؼْشَر َلا ِْٓىٌَ
َذؼٌاٚ دٛجٌٛا ٓ١ث ْٛعٛجذِ ُىٔلا [Yâni, Allah yolunda aşk ve muhabbet kılıcı ile öldürülenlere “ölüler” demeyin. Bilakis onlar, beşerî hayattan hayât-ı Rabbânî ile fânî oldukdan sonra diridirler, lâkin siz anlayamazsınız. Çünkü siz varlıkla yokluk arasında mahpus kalmışsınız!]
Ve, ِدبَجِؼٌْا ٍََٝػ ًحَشْغَدبَ٠ [Ne yazık şu kullara!]16 âyetinin tefsîrinde dahi buyururlar:
ٟف ءبٕفٌا ةبثسا دبِبمِ اذغ ذ٘بش ارا ٟرٛف ٍٝػ فعأزٌبث ٗزلشدا ٗغفٔ یٌا ِٟٕ ةش٘ ِٓ الله يٛم٠ یٌبؼر ٌٗٛل ٗ١ٍػ يذ٠
ٍََٝػ ًح َشْغَدبَ٠
خم١مذٌا فٛشو ذلٚ الله ٟف ٚ لله ٗغفٔ ءبٕف ٟف شظل بِ ٍٝػ فعأز٠ فعأزٌا سبٕث قشزذِ لاا ٌٗٛم٠ لا يٛل از٘ٚ ِدبَجِؼٌْا [Cenâb-ı Hak buyurur: “Kim benden nefsine doğru kaçarsa yarın âhiretde fenâ erbâbının makāmını gördüklerinde kaybettiklerinin üzüntüsü onları yakacakdır.” “Ne yazık şu kullara!”17 âyeti bunlara delâlet eder.
Bu söz ancak hakîkatlerin keşfi vaktinde nefislerini Allah’ta ve Allah için fânî kılanların derecelerine ulaşamamanın üzüntüsü ile üzülenler için söz konusudur.”]
Küşte-i tîğ-i aşk olmayan kimseler yarın fenâ fillah olan kimseler makāmâtın gördüklerinde ifnâ- yı nefs etmede taksîr eyledikleri üzere teessüf edeler. Pes saâdet ol kimseye ki, meydân-ı muhabbetde küşte-i tîğ-i aşk-ı yâr ola. Küşte-i şemşîr-i yâr olanın diyeti vuslat-ı yârdır.
ٗز٠د بٔبف ٗز٠د ٍَّٟػ َِٓٚ ٗز٠ِد ٍَّٟؼف ُٗزٍزل َِٓٚ ُٗزٍَزَل ِّٟٕجدَا َِٓ یٌبؼر الله يبل بّو [Cenâb-ı Hak buyurur: “Kim beni severse onu katl ederim. Kimi de katl ederim, onun diyetini veririm.
Kimin de diyetini veririm, onun diyeti ben olurum.]18 Nazım:
ذ٠شث شع ذجذِ غ١ر اشو ش٘
ذ١عس یٔدا ٚا جٚا َبمِ شث
[Muhabbet kılıcı kimin başını kesmişse, “ev ednâ” makāmının zirvesine ulaşmışdır.]
Küşte-i tîğ-i küffâr olanın diyeti dâr-ı karârdır. Pes şehîd-i tîğ-i küffâr bu kadar devlet-i pâyidâr ve niam-ı dâr-ı karâr bulunca şehîd-i gaffâr olan ne kadar envâr ve esrâr ve nice mertebe-i âlî-mikdâr bulmak gerek, kıyâs eyle.
ذٔدشو ذِاشو ْآ ّٓشد ءٗزشو بث ءٗزشک بث ذٕٕک بٙچ ٗوشگٕث
ذعٚد
[Düşmanı tarafından öldürülen kimseye (şehitlikle) ikrâm olununca, dost tarafından öldürülene neler verilir var sen kıyas et!] Pes şart-ı tarîk-i muhabbet nefsi ölmezden evvel öldürmekdir ve rûh-ı azîzi visâl-i yârla güldürmekdir. Cümle vâsılîn böyle kılmışlardır ve ölmezden evvel ölmüşlerdir. Ba’dehû
13 Müslim, Fiten, 19; Tirmizî, Fiten, 56.
14 Dîvân, s. 77 (IV/-Tâiyyetü’l-Kübrâ- b.111).
15 Bakara, 2/154.
16 Yâsîn, 36/30.
17 Yâsîn, 36/30.
18 Ehâdîs ü Kısas-ı Mesnevî, s. 404; benzeri bir rivâyet için bkz. Şuabu’l-Îmân, II, s. 24 (429).
hayât-ı ebediyye ile hayy olmuşlardır. Ölmezden evvel ölen ashâb-ı tahkîkin güzîdesi Hz. Ebû Bekir Sıddîk’dır ki, onun şân-ı şerîfinde Hz. Resûl (s.a.v.) buyurdular:
خَفبَذُل ٟثا یٌا ْشُظَٕ١ٍف ِعسلاا ِْٗج َٚ ٍٝػ ِٟشَّْ٠ ٍذِّ١َِ ٍٗجٚ یٌا َشُظَٕ٠ َْْا داَسَا َِٓ
[Kim yeryüzünde yürüyen bir ölü yüzü görmek isterse, Ebû Kuhâfe’ye baksın!]19
Pes nefsi ölmezden evvel öldürmek ve katl mertebesine ir-görmek, arzusuna muhâlefet ve tevbe ve inâbetle olur. Nitekim Benî İsrâil’in tevbesi zâhiren katl-i nefs etmek oldu. Ammâ bu ümmetin tevbe-i hakîkisi ma’nen katl-i nefs etmekdir. Bu kelâma münâsib İmâm Kuşeyrî bu âyet-i kerîmenin tefsîrinde der ki,
اُٛثُٛزَف ًَْجِؼٌْا ُُُوِربَخِّربِث ُُْىَغُفَْٔأ ُُْزٍََّْظ ُُْىَِّٔإ َِ َْٛلبَ٠ ِِِٗ َْٛمٌِ َٝعُِٛ َيبَل ْرِإ َٚ یٌبؼر الله يبل اٍُُٛزْلبَف ُُْىِئ ِسبَث ٌَِٝإ
ش١غ طٛفٌٕا ًزمث خثٛزٌا ُُْىَغُفَْٔأ
ل اٛرِٛ َلاغٌا ٗ١ٍػ يبل بّو بٕؼِ ُٙغفٔا ًزمث ُٙزثٛر خِلاا ٖز٘ٚ اشٙج ُٙغفٔا ًزل ٌُٙ ْبو ً١ئاشعا ٟٕث ْا لاا خِلاا ٖز٘ ٟف خخٛغِٕ
ْا ًج
خٌبد ٟف ُِٕٙ ْبو هٌر ْبف اّٛ٘ٛر بّو ظجٌ ٚ كشا ً١ئاشعا ٟٕث خثٛر ْا ّْٛ٘ٛز٠ طبٌٕاٚ اٛرّٛر اٍٛزل خِلاا ٖز٘ ِٓ صٛظخٌا ً٘اٚ حذداٚ
ةاشزٌا ذذر ٜسٌٛا سٛجل ٖب١دلاا ذ١ِ ذ١ٌّا بّٔا ذ١ّث حاشزعبف دبِ ِٓ ظ١ٌ ً١ل داٛٙشٌا ٓػ غٌّٕاٚ دبػب٠شٌا فٛ١غث خظذٌ ًو ٟف ُٙغفٔا سٛجل ةب١ثٌا ذذر ٌُٙ يبجس ٜشثٌاٚ
[Musa kavmine demişti ki: “Ey kavmim! Süphesiz siz, buzağıyı (tanrı) edinmekle kendinize kötülük ettiniz.
Onun için Yaradanınıza tevbe edin de nefislerinizi (kötü duygularınızı) öldürün.”]20 [Nefislerin öldürülmesi yoluyla tevbe bu ümmet için mensûh değildir. Benî İsrâil’in nefislerini öldürmesi cehrî idi. Ancak bu ümmetin nefislerini öldürmesi mânen olur. Nitekim Hz. Peygamber (a.s.) buyurur: “Ölmeden evvel ölünüz!”21 İnsanlar Benî İsrâîl’in tevbesini, bu durumun onlara âit bir hâl olduğunu vehmettiklerinden dolayı daha zor ve karmaşık zannederler. Bu ümmetin hasları ise nefislerini şehvetlerden her an riyâzât ve men’ kılıcı ile öldürürler. Bu hususta şöyle denilir: Ölüm ölen için bir istirâhat demek değildir. Muhakkak ki ölümün ölen için kabir hayâtının verâsında ve toprak altında bir hayat olması gibi kişi için de elbisesinin altı bir kabirdir.]
[138] Pes sâlik nefsini öldürünce ve hayât-ı ebediyye ile dîr görünce, mücâhededen hâli’ olmamak gerek ve nefsin hîle ve mekrine aldanmamak gerek. Tâ müşâhedesi kemâle ere ve hakîkati enbiyâ ve evliyâ gördüğü gibi ol dahi dürüst göre. Zîrâ, حذ٘بجٌّا سذمث ًظذر حذ٘بشٌّا [Müşâhede, mücâhede mikdârınca hâsıl olur.] demişlerdir. ُىجؼر سذمث ُوشجاٚ [Mükâfâtınız yorgunluğunuz mikdârıncadır.+ hadîsiyle hoş amel kılmışlardır. İbn-i Fârız hazretleri dahi buraya münâsib buyurmuşlar ki, Nazım:
بَِ َءاَس َٚ َهِِْٕ َه١ِف ْذِ٘بَشَر ْذِ٘بَجَف َٕ١ِىَع ِدُٛج ُٚ َْٓػ بًُٔٛىُع ُذْفَط َٚ
ِخ
Ya’nî, “ey sâlik, mücâhede eyle, tâ müşâhede eyleyesin. Kendi vücûdunda kendinden benim vasf eylediğimin verâsında vücûd-i sekîneden nice sükûn ve itmi’nân müşâhede eyleyesin.”22
Pes tarîk-i Hak’da müşâhede mücâhedesiz ve ulûm ve irfân ve hâl ve kemâl her ne ise mükâbedesiz olmadığı için Hak Sübhânehû ve Teâlâ kelâm-ı Mecîd’inde;
بٍََُٕجُع ََُُّْٕٙ٠ِذٌََْٕٙ بَٕ١ِف اُٚذَ٘بَج َٓ٠ِزٌَّا َٚ
buyurdu. Ma’nâ-yı şerîfi, “şol kimseler ki, bizim tarîkimizde veyâ bizim hakkımızda mücâhede ederler, biz onlara elbette hidâyet eyleriz yolumuzu.”23
يٛطٌٛاٚ بٕ١ٌا ش١غٌا ًجع ٞا بٍََُٕجُع ََُُّْٕٙ٠ِذٌََْٕٙ ٗػاٛٔبث خٕؽبجٌاٚ حش٘بظٌا ٞدبػ لاا دبٙج ُؼ١ٌ حذ٘بجٌّا كٍؽا ٞٚبؼ١جٌا يبل بٕثبٕج یٌا
[Beydâvî der ki: “Mücâhede, zâhirî ve bâtınî cihâda hazırlıklar olarak ıtlâk olunur ve “Cihad edenleri elbette kendi yollarımıza eriştireceğiz” ifâdesinde ise, “bize ulaşan yollara” ve “tarafımıza ulaşmak”] demekdir der.
Ve sâhib-i Medârik, بٕ١ف daki ٟف harfini bi-ma’nâ lâm-ı ecil tutup böyle takdîr eyler ki, بٕٙجٌٛٚ بٍٕجلأ ٞا بٕ١ف بًظٌبخ [“Bizim için” yâni, “Bizim yönümüzden ve bizim uğrumuza hâlis olarak” demek olur.”]
ًجع ٞا بٍََُٕجُع ََُُّْٕٙ٠ِذٌََْٕٙ بٔبػس ٟف ٞا بَٕ١ِف اُٚذَ٘بَج َٓ٠ِزٌَّا َٚ بطػ ٓثا يبلٚ
بٔبمٌ یٌا يٛطٌٛا
[İbn-i Atâ der ki: “Bizim için cihâd edenler” ifâdesinden maksat, “bizim rızamız için cihad edenler” ve
“Cihad edenleri elbette kendi yollarımıza eriştireceğiz”den maksad ise “Cihad edenleri elbette kendi likāmıza eriştireceğiz”dir.”]
Mücâhid olanların ve sa’y ve kûşiş kılanların hakkında ve şânında bu hadîs-i şerîfi İmâm Buhârî Ebû Hureyre’den rivâyet buyururlar ki, Hazret (s.a.v.) buyurmuşlar:
ٍِ١ِجَع ِٟف َٓ٠ِذِ٘بَجٌٍُِّْ ُ َّاللَّ بََّ٘ذَػَأ ٍخَج َسَد َخَئبِِ ِخََّٕجٌْا ِٟف َِّْإ ًُُّو ِٗ
ِع ْسَلاا َٚ ِءبََّّغٌا َْٓ١َث بََّو بََُّْٕٙ١َث بَِ ِْٓ١َزَج َسَد
19 Kenzü’l-Ummâl, XII, s. 508 (35754 vd.). Tasavvufî muhitlerde Hz. Şârih’in aktardığı şekliyle meşhurdur. Bursevî’nin Nisa sûresi 93. âyeti sadedindeki îzâhları bu bakımdan bir numûne teşkîl etmektedir (II, s. 263; bu bölümün tercümesi için bkz.
IV, s. 193)
20 Bakara, 2/54.
21 Keşfü’l-Hafâ, II, s. 291 (2669).
22 Dîvân, s. 90 (IV/-Tâiyyetü’l-Kübrâ- b.236).
23 Ankebût, 29/69.
Ya’nî, “tahkîkan cennet içre yüz derece vardır ki, Allah Teâlâ onu yolunda mücâhede kılanlar için i’dâd ve ihzâr eyledi. Her derecenin mâ-beyni arz ve semâ mâ-beyni mikdârı ola.”24
هٍِ ٓثا يبل صٛج٠ دٚبفزٌا از٘ٚ
ا
ٗٔٚد ِّٓ خجسد غفسا ْٛى٠ الله یٌا ةشللابف خجرشٌّا خجسذٌا ِٓ داشٌّا ْٛى١ف ب٠ٕٛؼِ ٚا ب٠سٛط ْٛى٠ ْ
[İbn Melek der ki: “Dereceler arasındaki bu farklılığın maddî yâhut mânevî bir mâhiyet arzetmeleri mümkündür. Şu takdirde Allah’a en yakın olan mertebe, bütün diğer derecelerin en yükseği ve en yücesidir, demek olur.”]
Pes [139] bu cennet-i âcilede olan yüz derecenin aslı cennet-i sülûkde olan merâtib ve derecâtdır ki, mücâhid fî sebîlillah bu dünyâda bu derecelere vâsıl olur. Kimisi cemî’-i derece ve mertebeleri mücâhede edip görür ve bir hâletden bir a’lâ hâlete dahi nakl kılar.
بِٕٙ غفسا خٌبد یٌا خٌبد ِٓ ًمزٕ٠ ذجؼٌا ذ١ٕجٌا يبل بّو [Cüneyd der ki: “Kul bir hâlden ondan daha yüksek bir hâle intikāl eder.”]
Ve ba’zısı merâtib-i sülûkden bir mertebede ikāmet kılar ve ol mertebeden lezzet alır. Pes ol mertebe ona makām olur. Eğer ol mertebeden terakkî kılmazsa ol mertebenin denâetin bilmez ve mâ fevkınde olan merâtib ve makāmâtın fürûuna ve esrârına muttali’ olmaz. Nitekim bu hadîs-i şerîfde bu ma’nâya işâret vardır.
ٍُع ٚ ٗ١ٍػ الله ٍٝط يبل
ِٟف َ َّاللَّ ُشِفْغَزْعَ َلأ ِِّٟٔإ َٚ ِٟجٍَْل ٍََٝػ ُْبَغُ١ٌَ َُِّٗٔإ یزد َبمِ ٌٗ خٍظ٠ لا ذجؼٌا ْا ك١مذزٌا ً٘ا غؼث يبل ٍح َّشَِ َخَئبِِ ٍَ َْٛ٠ ًُِّو
د یٌا ٝمرسا ارا َلاغٌا ٗ١ٍػ ْبوٚ يلاجٌا دبجسد یٌا ءبمرسلاا ٟف يبّىٌا خ٠بٙٔ ٟف َلاغٌا ٗ١ٍػ ٟجٌٕا ْبوٚ ٗذذظ١ف غٍط٠ ُث ٕٗػ غفرش٠ لاٚ خٌب
ٕٗػ شفغزعا ضمٌٕا ِٓ یٌٚلاا ٗزٌبد ٟف بِ عد Ma’nâ-yı şerîfi; “tahkîkan şân budur ki, benim kalbim üzere bir perde-i rakîk bürünür. Ve tahkîkan ben her günde yüz kere Allah’tan mağfiret taleb eylerim.”25 İbn-i Melek ba’zı ehl-i tahkîkden nakl edip der ki; ba’zı ehl-i tahkîk dediler: Tahkîkan abde makām ıtlâkı sahîh ve sâlih olmaz, hattâ ol makāmdan mürtefi’ ola ve terakkî kıla. Ondan sonra makām-ı evvele muttali’ ola ve onu tashîh kıla.
Ve Nebî (a.s.) derecât-ı azamet ve celâle irtikā’ eylemekde kemâl mertebede idi. Ve her gâh ki, bir hâletden bir hâlet-i uhrâya irtikā eyleselerdi ve hâlet-i ûlâda olan naksı mülâhaza kılsalardı ol mertebeden istiğfâr ederlerdi.” Ve onu gûyâ zenb addederlerdi. Eğer ki ol mertebe-i ûlâ dahi -fî hadd- i zâtihî- gayra nisbet olunsa bir şerîf mertebedir. Velâkin himmet-i âliyeleri ol mertebeyi dûn addedip dahi a’lâsına himmet kılarlardı. Onun için Hasan ol Hazretin himmet-i aliyyesin medh edip der ki;
Nazım:
ب٘سبجىٌ ٝٙزِٕ لا ُّ٘ ٌٗ
ش٘ذٌا ِٓ ًجا ٜشغظٌا خّ٘ٚ
[Onun himmetinin büyüklüğüne nihâyet yokdur. Onun küçük bir himmeti dehrden daha yücedir!]
Kezâlik onun vârisi olan mukarrebler dahi her mertebeye ki ereler, ondan güzâr ederler, tâ
“mertebe-i fenâ”ya ve “makām-ı ev-ednâ”ya varınca ve tevhîd-i sıfât ve zâta erince irtikā kılarlar.
Nitekim Hz. Mevlânâ bu terakkîlere terğîb ve tahrîz edip, buyururlar: Mesnevî:
ذغ١ٙگ سد ذ٠بٙٔ یث سداشث ٜا للهبث یعش١ِ ٗچٔآ ش٘ شث
ذغ٠بِ
[Dostum, dergâha nihâyet yoktur. Her neye erişirsen bil ki o nihâyet değildir.]
Pes gerekdir ki sâlik tâ fenâ ender fenâ bulunca ve bekā ender bekāya erince ve gayret mürtefi’
olunca ve vahdet-i zât zuhûra gelinceye dek himmet-i âliye-birle mücâhede [140] kıla ve derecât ve merâtibden yerine aldanmaya. Tâ ki hakîkaten kâmil ve mükemmil ve vâsıl-ı Hak ola. Pes ol derecât ve merâtibi birer birer ale’t-tertîb -min evvelihi ilâ âhirihî- beyân edelim. Tâ sâlik merâtib-i sülûke vâkıf ola ve makām ve menzileti bile. Ba’zı sâlik ilmen bu cümle merâtibi bilir ve müşâhede kılar. Ve lâkin vicdânen kendinin hâli olmayınca mücerred bu merâtibe ilim fâide vermez. Zîrâ bu merâtibi bilmeden murâd amele getirmekdir. Ve eğer amele getirmezse bu mertebelerden birisine vâsıl olmamış olur. Meselâ bir kimse Ka’be’nin menâzilini ilimle bilse ve lâkin vatanından ayrılıp sefer kılıp ol makāmları bi-aynihî görmese ve amele getirmese onun menâzil-i râh-ı Ka’be’yi bilmesine i’tibâr olunmaz. Çok kimse görürüz ki, meâsî ve menâhîden dahi tevbe ve inâbet eylemezden evvel kendini tevhîd-i zât mertebesine vâsıl zu’m eyler. Maa-hâzâ, sülûkün evvel mertebesi tevbe ve âhir mertebesi tevhîd-i zâtdır. Pes böyle kimse kıyâs eyler ki, sülûk amelsiz hemân ilim ile ola. Halbuki, ilim amele mukārin olmak şartdır. Pes şart bulunmayınca meşrût hâsıl olmaz. İmdi lâzımdır ki, evvelâ sâlik-i râh- ı Hak cemî’-i meâsîden tevbe ede. Ondan sonra inâbet ede. Ondan sonra her demde olan ahvâlini muhâsebe eyleye. Nitekim, ale’t-tertîb dereceten ba’de derece zikrolunan derecât-ı mie’yi on bâba
24 Buhârî, Cihad, 4/Tevhîd, 22.
25 Müslim, Zikir, 12; Ebû Dâvûd, Salât, 361.
taksîm ve tahrîr ve takrîr kıldım. Zikrolunduğu üzere amele getire. Tâ ki kendini mertebe-i kemâle yetire. Pes bu yüz dereceyi ki sâlik ele getire ve esrâr ve ulûmuna vâkıf ola. Beyne’l-abd ve beynallah ne kadar nûr ve zulmetden makāmât ve merâtîb var ise, onlara cümle ârif olur. Eğer ki, Ebû Bekir Kettânî hazretleri,
ٍّظٚ سٛٔ ِٓ َبمِ فٌا كذٌاٚ ذجؼٌا ٓ١ث ْا يبل بّک خ
“Beyne’l-abd ve beyne’l-Hak bin makām vardır nûr ve zulmetden” buyurmuşdur. Lâkin bu bin makām zikr eylediğimiz yüz makāmın fürûudur. Pes usûl-i makāmâta âlim olan furûuna dahi âlim olur. Onun için tatvîl-i kelâmdan hazer edip, yüz derece üzere ihtisâr kıldım. Ve her bir dereceye münâsib kelimât-ı sikātı buldum ve istişhâd kıldım. Tâ sâlik, pîrler kelâmıyla fâide-mend olalar.
Vallahu a’lem bi’s-savâb.
***