....____ Editörler _ _ __,
. Niyazi Akyüzlhsan Çapcıoğlu
Ankara 2012
1
El KiTABI
i
1
-ı Bünyamin
Solmaz
. .
Din ve eğitim ilişkilerini ortaya koyabilmek için öncelikle bu iki kavramın
yeterince aydınlatılması gerekmektedir. Aşağıda da vurgulayacağımız gibi,
insanlık tarihi boyunca, insanla ilgili, insan toplumlannın en eski ve en temel kurumlan olan diiı ve eğitim arasındaki çok yakın ve iç içe ilişkiler,
401 Din Sosyolojisinin de ilgi alanlan içinde bulunmaktadır.
Öncelikle ele alacağımız Eğitim kavramını açıklayabilmek için de, araların
daki yakııi ilişkiler sebebiyle, gerek Eğitim Bilimleri ve gerekse Sosyoloji ve Eğitiıİı Sosyolojisi literatürüne sık sık yan yana ve birlikte yer verilen
.,.. . Toplumsaliaşma ve Kültürleme kavramlannın ve Eğitimle benzer ve farklı
. taraflarının, ilişkilerinin ortaya konulması gerekmektedir. Bunun için de öncelikle, tüm bu kavramlarm ve olgulann insan için ifade ettiği önemin;
genel anlamda insanın eğitime olan ihtiyacının gösterilmesi uygun olur.
ı. Eğitim, ToplumsaDaşma ve Kültürleme Kavramları ve İlişkileri 1.1. Antropolojik Anlamda İnsanın Eğitim ihtiyacı
''Morfolojik olarak insan, özelleşmemiş, gecikmiş ve fetal (cenin halinde) kalmış bir yaratık olarak tarif edilebilir" (Gehlen, 1973: 18). İnsan, bütün hayvanlardan farklı olarak gecikmiş bir uzviyet, yani cenin balinde (fe- tal) ve biyolojik bakımd~n kendine en yakın varlı.klardan çok zayıf olarak dünyaya geliyor. Bir "yetenekler varlığı" olarak yaratılan insanın "varlık Şartlan" olan nitelikleri, dünyaya geldiği zaman insana hazır olarak veril-
miş değildir; ancak o, bu nitelikleri gerçekleştirebilecek bir yapıda yara-
~ştır. Fakat bu yetenekierin istenilen yönde geliş~esi ve böylece
BONYAMIN SOLMAZ
insanın doğuştan sonraki gelişmesi de çok uzun zamanda gerçekleşiyor.
Kültür çevrelerine göre değişmekle beraber, özellikle modem toplumlarda bu süre 20-25 yaşlanna kadar uzuyor. Ortalama insan ön:uii.oün yetmiş beş yıl olduğunu varsayarsak, hayatın neredeyse üçte biri, bireyin "yetişkin"
sayılmadığı çırakl.ık, acemilik döneminde geçiyor. Bu açıdan insan, çocuk- luk devresi en uzun süren canlıdır.
İşte bunun için, onun yetiş.tirme (dressage), çıraklık (apprentissage) ve eğitime (education) özel ihtiyacı vardır. "Hayvanlann özelleşmiş ve sa- bit içgüdülerine yalnızca bazı dressage'lerle şekil verildiği halde; insanda müphem ve belirsiz (indefim) kabiliyerin içinden bütün güçlerin meydana çıkması, onun belirli ve aydın özel kabiliyetler halini alması için uzun süre- li bir yetişme safhasından geçmesi lazun geliyor ki, işte bundan dolayı in- sana, eğitimle kendini tamamlayan varlık ve eğitime de insanın en önemli vasfı demek lazun gelir" (Ü1keıı. 1967: 97-99). Kant da bu manada olmak üzere, "insaw insan yapan terbiyedir'', "insan, terbiyenin meydana getirdi- ğinden başka bir şey değildir" (Egemen, 1965: 59) diyor.
Evet, insan, önce biyolojik bir varlık, bir organizmadır ve bir takım tabii ihtiyaçlar ve kalıtsal güçlerle donanmış ve sınırlı olarak belli bir toplum ve kültür içinde doğar. Havasızlığını, susuzluğunu, açlığını, yorgunluğu-
402 nu, uykusuzluğunu, fiziki emniyetsizliğini ve cinsel arzulannı gidermek gibi, insanın tabü ihtiyaçlar ve kalıtsal güçlerinden bir kısmı, onun varlığı
w sürdürebilmesi için, organizmayı harekete geçirici güdüler, dürtülerdir.
Doğuştan sahip olduğu bu özellikleri ile insan, diğer yaratıklara nispetle pek de ayrıcalık gösterm~z (Ertürk, 1972: 3-5). Üstelik birçok hayvanın, kendilerine has faaliyetlerini yapmak için doğuştan yetenekli olmalanna, bütün organ ve kabiliyetlerini doğuştan kullanabilmelerine karşılık insan, fetal varlığı sebebiyle, hayvanlardan farklı olarak intibaksız veya geç inti-
baklı bir şekilde hayata girer.
Fakat insan için "biyolojik bakımdan aşağılık gibi görünen bu hal, psikolo- jik ve sosyolojik bakımdan üstünlük sebebi olur" (Ülkeıı. 1967: 98). Çünkü
insanda bir bakıma çekirdek halinde bulunan bu müphem ve belirsiz kabili- yetler, çeşitli yönlerde eğitilebilir. İnsanın bu eğitilebilme özelliğine, onun
"plastisite" si denir ki, bu onun eğilip bükülebilmesi, bir form kazanması ve
kazandığı bu formu hayatı boyunca geliştirip işleyebilmesi demektir.
Ayrıca insanın, yukanda saydığımız tabü ihtiyaçlar ve kalıtsal güçleri- nin yaw sıra, yüksek seviyede gelişmiş bir sinir sistemi ( celebral cortex), dik durma ve yürüme gücü, karşılayabilici bir başparmak ve zihinsel güç vs. gibi, yine doğuştan getirdiği diğer bir kısım özellikleri de vardır. Bu özellikleri insana, yukanda sözünü ettiğimiz birinci tipteki özelliklerini
yüceltecek biyolojik temeli sağlar. Yıne bu güçler sayesinde insan, tabü ihtiyaÇlanru gidermede i~güdüden gelen davranışiann yerine, sonradan kazanılına davranışlan geliştirir. Yeni birtakım araçlar bu1ur. İhtiyaçlanru gidermede etkili bulduklan bu kazanılmış davranışlan ve araçlan, diğer insanlarla paylaşır ve nesilden nesil e intikal ettirir. Böylece her yeni doğan
insan, kendinden öncekilerin bıraktığı ve kendisinin de katkıda bulunabi-
leceği bir miras devralır. Giderek zenginleşen bu mirasın içinde teknolo- ji, adetler, gelenekler, değerler, inançlar vb. her şey vardır. Buna "kültür"
diyoruz (Ertlirk, 1972: 5-6). Böyle hazır bir muhtevada doğan insan, onu
alıp benimsemek:le, ona uymakla ve onu da aşabilecek faaliyetleri ile artık,
hayvan ve bitki tabiatını aşar. Çünkü insan, sahip olduğu zeka sayesinde,
istediği herhangi bir çevrede, o çevreye intibak ederek yaşayabilir veya
zekasıyla bu çevreyi kendi ihtiyaçlarına uygtıı?. olabilecek şekilde değiş
tirebilir (Gehlen, 1973: 18). Bu, çevreye basit bir uyuş değildir. Çevreyi meydana getiriştir ve çevre şekillerine göre değişmekle birlikte uzun sü- relidir. "Bunun için, hayvanın kendi kendine geliştirdiği içgüdülerine kar-
şı, insanda bu uzun süreli intibak devresi, hiçbir canlıda olmayan yeni bir süreç meydana getirir. Bu süreç, çocuktan erişkine doğru uzayan eğitim, insanlık tarihi boyunca uzayan k:ültürdür. Bunun için insanı 'eğitim alan varlık' veya 'kültür yaratan varlık' diye tarif edebiliriz (Ülken, 1967: 116).
1.2. Eğitim Kavramı ve Eğitim Tanımları
"Eğitim", henüz çok yakın bir zamandan beri dilimize yerleşen bir kelime- dir. Daha önce "eğitim" yerine, Arapça asıllı olan "Terbiye" kelimesi kul- lamlırdı. "Terbiye" kelimesi Arapça' da, lügat yönünden r.b.v. kökünden tü- ... retilmiştir. Bu madde Kamus'a göre, "bir nesne neva bulup artmak, yüksek
yere çıknıak ve bir nesne şişip kabarmak" anlamlarına gelir (Fırüzabadi,
1272H: 819). Buna göre tef'il babmdan olan ''terbiye" de, lügat b~
dan, bir şeye neşvü nema vermek, büyütmek, yükseltmek anlamlarına ge- lir. Bu açıdan dilimizde ''terbiye"nin yerine konmaya çalışılan "eğitim, ke- limesi, "terbiye" kelimesinin taşıdığı bazı anlamlan (ahlak gibi) tam olarak
karşılayamamaktadır. ·
Türkçe sözlükte eğitim, "eğitmek işi" olarak tanımlanmakta; eğitmek ise,
"bir kimse veya bir şeyi, üzerinde işleyerek güdülen amaca göre geliştir
mek, terbiye etmek" olarak açıklanmaktadır (Ağakay, 1966: 230).
Çok geniş bir alanı ve zengin bir muhtevası bulunan eğitim kavramına çok
değişik açılardan yaklaşmak mümkündür. O bir eylem ve faaliyet, bir sü- reç, bir olgu ve bir toplumsal kurum olarak ele alınabilir. Onun için hemen her eğitimcinin, eğitimle ilgilenen hemen her bilim adamının eğitime yak- laş~ ve kendi eğitim anlayışını yansıtan ve kendine has değişik sözlerle
403
404
BÜNYAMIN SOLMAZ
yaptıklan eğitim tarifleri vardır. Bütün bu tarifler, eğitim sürecinin değişik açılardan ve· değişik amaçlarla ele alınışllll yansıtırlar. Bazı tarifler eğiti
min muhtevasllll, bazılan metotlarllll, bazılan yeri ve zamanını, bazılan da
eğitimin önemi ve gücünü belirtirler.
Eflatun, "eğitim, bedene ve ruha yetenekli olduğu güzelliği vermektir" di- yor. Çiçeron eğitime, "çocuğu insan baline getirme sanatıdır" demektedir.
J.J. Rousseau eğitimi, "doğaya göre insan yetiştirmektir" diye tarif ediyor.
Stein'e göre eğitim, ''yetileri, hep birden ve uyumlu olarak geliş~ek
tir". James Mill, "eğitim, ferdi, önce kendisi, sonra başkalan için mutluluk
vasıtası yapmaktır" diyor. Stuart Mill ise, "eğitim, tabiatımızın mükem-
melliğine yaklaşmak için gerek bizzat kendimizin gerekse diğer insaniann bizim için yaptıklan şeylerin tümüdür" diyor. Ona göre eğitim, "en ge-
niş anlamıyla kanunlar, hükümet şekilleri, endüstri sanatlan, hatta insan iradesi dışında olan iklim, toprak, çevre durumu gibt, amaçlan bambaşka olan tabü olayiann insan karakteri, yetileri üzerinde yaptığı do lay lı etkileri de kapsar". Böyle en geniş anlamı ile düşünecek olursak, ferdin kahtım
yoluyla getirdiklerinin dışında kalan her şey eğitimdir veya bir eğitimin
mahsulüdür. E. Durkheim'e göre de eğitim "yetişkin nesillerin, henüz sos- yal bayata intibak edecek kadar olgunlaşmamış olan genç nesiller üzerinde
yaptıklan etkidir." Gayesi ise, çocukta (veya fertte) hem bir bütün olarak \
siyasi cemiyetin, hem de özel ol~rak bağlı olduğu hususi çevtenin ondan istediği belli bir takım bedelli, zl.hni ve ahlaki dwumlan basıl etmek ve
geliştirmektir (Binbaşıoğlu, 1977: 35; Savard, 1976: 6-11; Smith, 1967:
7). E. Krieck de, ''Terbiye Felsefesi" adlı eserinde, "zihill çevreden gelen etkilerin meydana getirdikleri her çeşit şekillendirme ve yetiştirmeye" eği
tim adllll veriyor (Egemen, 1965: 69). "Ansiklopedik Eğitim SÖzlüğü"nde ise eğitim şu şekillerde tarif edilmektedir: 1. "Yeni yetişen kuşaklan top- lum hayatına hazırlamak amacıyla onların gerekli bilgi, beceri ve anlayış kazanmalarına ve kişiliklerini geliştirmelerine yardım etme etkinliği?'. 2.
''İnsan davranışinda, yetenek, istidat, karakter ve bilgi bakımından belli
gelişmeler sağl~ak amacıyla yürütülen etkiler sistemi". 3. "Her kuşağa, geçmişe ait bilgi ve tecrübeleri planlı ve sistemli bir biçimde verme veya
kazandırma eylemi, terbiye" (Alaylıoğlu ve Oğuzban, 1976: 82).
Eğitimin taritindeki bu çeşitliliklere rağmen birçok eğitimci, eğitim için şu
özellik veya öğeleri gerekli görürler: 1. kişinin yeti ve yeteneklerinin geliş
tirilmesi, 2. toplumun kültür birikiminin, değer yargıl~ aktanlması, 3.
kişide bir gelişme ve davranış değişikliğinin olması. Bunlar aynı zamanda
eğitimin amaçlarllll da belirtmektedir.
Eğitim olgusunu daha iyi anlayabilmek için, aralarındaki benzerlikler ve
ilişkiler yüzünden sık sık birlikte zikredilen, Sosyoloji ve Eğitim Sosyolojisi
literatürünün önemli kavramlan olan Toplumsaliaşma ve Kültürleme kav- ramlan ve olgulanndan da bahsetmek yararlı olacaktır.
1.3. Toplumsaliaşma
Yukanda da belirttiğimiz gibi, insan yavrusunun kendisine hazır davrawş
modelleri sunan içgüı;l.ülerden mahrum bir biçimde dünyaya gelmesi ve bu yüzden uzun süre başta annesi olmak üzere başkalanna fiziksel olarak bağtİnlı kalması, onun toplumsaliaşmasını zorunlu kılarken; buna karşılık en önemli biyolojik potansiyellerinden birisi olan zekası sayesinde sahip
olduğu öğrenme kapasitesi ve dil yeteneği de onun toplumsaliaşmasını
mümkün hale getirmektedir.
Toplumsallaşma, en geniş anlamıyla çocuğun eğitimi demektir. 1925'lere kadar toplumsaHaşma süreci ile fazla uğraşılmamış; toplumsaHaşma kav-
ramı daha çok 1930'lardan bu yana önem kazanmıştır (Dönmezer, 1994:
123). Toplumsaliaşma kavramını ilk defa kullanan Durİdıeim'ın eğitimi,
"daha yaşlı kuşaklann toplumsal hayata henüz hazır duruma gelmemiş
genç kuşaklar üzerindeki eylemi" şeklinde tanımlayışı da bir bakıma top-
lumsaliaşmayı ifade etmektedir: yetişkin kuşaklann yetişmekte olan ku-
şaklan toplumsallaştırması, toplumsal hayata alıştırması, ruhsal, zihinsel
ve ahliHd yönden yetiştirmesi. O, eğitime metotlu toplumsaliaşma (socia- 405 lfzation methodique) diyordu. Toplum içinde bilinçsiz, plansız ve kendili-
ginden gerçekleşen toplumsaliaşma de, metotsuz toplumsaHaşma idi.
Dünyay~ geldiği andan başlayarak, başta içinde yer aldığı ailesinin bireyle- ri olan annesi, babası ve kardeşleriyle girdiği karşılıklı toplumsal etkileşim
süreci neticesinde, bireyin davranışlan, içerisind~ yer aldığı aile, oyun ve -arkadaş gruplan gibi birincil gruplarm istek ve beklentileri doğrultusunda
biçimlenir. Yaşının ilerlemesine bağlı olarak, bireyin davranışlan, yeni ka-
tıldığı ve gittikçe genişleyen okul, dini kuruluşlar, kulüpler, dernekler, iş
grup laf!. ve yerel topluluklar gibi ikincil grupların ve nihayetinde içerisinde yer aldığı ulusal toplumun talep ve beklentileri istikametinde şekiilenerek
birey toplumsallaşmış; bir başka ifadeyle birey, toplumun bu etkileşim sü- recinde kendisine sunmuş olduğu değerleri, duygulan ve toplumsal dav-
ranış örneklerini öğrenmiş, içselleştirmiş ve kişiselleştirmiş olur. Bu bağ
lamda toplumsallaşma: bir kimsenin içinde birtakım işlevleri olabileceği
belirli bir toplum ya da toplumsal grubun tarzlannı öğrenmesi sürecidir veya "sosyal davranış örüntülerinin kabulü ile sonuçlanan bir süreçtir"
(Fichter, 1990: 21).
Toplumsanaşmaya iki farklı açıdan yaklaşmak mümkündür: 1. Toplum
açısından, yani nesnel bakımdan toplı.imsallaşma, 2. Birey açısından, yani
BONYAMIN SOLMAZ
öznel bakımdan toplumsallaşma. Nesnel bakımdan toplu.msallaşma, toplu- mun kültürünün bir kuşaktan diğeriDe aktanldığı ve bireyin, örgütlenmiş
sosyal hayatm kabul edilmiş ve onaylanmış yoUanna uyarlandığı bir sü- reçtir. Burada, toplumun birey üzerindeki etkisi söz konusudur. Öznel ba-
kımdan toplumsallaşmada ise, bireyin içinde bulunduğu toplumsal çevreye
uyarlanması söz konusudur. Bu süreçte birey, içinde yaşadığı toplumun kabul edilmiş ve onaylanmış davranış tarzlannı ve alışkanlıklarını ögre- nir ve alır (Fichter, 1990: 21). Böylece birey, yaşadığı topluma benzemiş,
onun renkleriyle boyanmış olur. Kısaca, toplumsaJJaşma sürecinde, top-
lumsallaşhran en geniş anlamda toplumdur; toplumsallaşan ise, ister do-
ğum yoluyla isterse göç vb. yollarla topluma yeni katılmış olan bireylerdir.
Toplum toplumsallaştınr, birey toplumsallaşır. Bir başka ifadeyle, aslında
bir öğretim sürecinde gerçekleşen toplumsallaştırmada, öğretici, yani top-
lumsallaştıncı genel olarak toplumdur; öğrenen, yani toplumsallaşan ise bireydir.
Toplumsallaşmanın gerçekleşmediği bir zaman dilimi, bir yer, bir toplum, bir kültür düşünmek mümkün değildir. Her toplum, kendine mensup olan- larm daha çocukluktan itibaren cinsiyetlerine, yaşlarioa, ailelerine göre uyacaklan genel ve özel normlan ortaya koyar; sahip olduğu kendine has 406 ödül ve ceza mekanizmalan vasıtasıyla bireylerin bunlara uymalannı sağ
lamaya çaLışır. Her toplum, kendine y~ni katılan bireylere, lisan-ı hill ile adeta ''ya bu d~veyi güdeceksin ya da bu diyardan gideceksin" der, onlan kendine benzetmeye çalışır. Böylece bireyler, toplumun onayladığı ortak özellik ve davranışlara sahip 9lmuş olurlar ki, bunlar da toplumsal yardım
laşma ve dayawşma için, toplumun ve kültürün devarnlılığı için son derece önemli olan davrawş örüntülerini sağlar. Toplumlar bu yolla toplumsal de- netimi veya kontrolü de sağlamış olurlar. Yani toplumsallaşma, toplumsal kontrolün de önemli bir aracıdır.
Toplumsallaşma, daima bireyin içinde yaşadığı belli bir foplum için söz konusudur. Toplumlann kültürlerinin farklı oluşu sebebiyle toplumsallaş
ma süreci, bireyi bir Türk, İngiliz veya Fransız yapar; soyut ve belirsiz bir dünya vatandaşı yapmaz.
Toplumsallaşma, bireyin bayatıwn sadece belli bir döneminde veya sadece bir kere olup biten bir süreç değildir. Toplumsallaşma, doğuştan başlayarak
ömür boyu devam eden bir süreçtir. Bebeklik, çocukluk, ergenlik, genç- lik, yetişkinlik, orta yaşlılık, yaşlılık gibi gelişim dönemlerinin birinden
diğerine geçtikçe; bir iş veya meslekten diğerine, bekarlıktan evliliğe ve oradan dulluğa, bir sosyal statüden diğerine, bir şehirden başka bir şehre,
bir ülke veya kültürden başka bir ülke veya kültüre geçtikçe, içerisinde
bulunulan her toplum veya toplumsal grup, kendi beklentileri ve davranış
tarzlan doğrultusunda kendisine katılan bireyin yeniden toplumsaliaşması
nı bekler. Hayatını tek bir ülkede sürdürmüş, çocukluk ve gençliğinde top-
lumsaliaşmış olsa bile, toplumsal hayatta meydana gelen hızlı değişimler, yetişkin bireyleri de yeni durumlara uyum sağlamaya zoİlar; yani onlan
yetişkin toplumsaliaşması denilen süreçlere tabi tutar.
Toplumsaliaşma, en geniş anlamda, bireyin içinde yaşadığı toplumla gir-
diği etkileşim süreci neticesinde, öğrenme yoluyla g~rçekleşen bir "top- lumsal öğrenme" veya "toplumsal yetişme"dir. Toplumsallaşmada taklit, telkin, rekabet gibi ikincil süreçler de etkilidir.
Toplumsallaşma, bu sürece tabi tutulan kişilere aynı ortak özellik ve davra-
nışlar kazandırarak onlan, aralannda hiçbir farkın bulunmadığı, tamamen birbirine benzer veya birbirlerinin aynısı olan insanlar haline getirmez.
Bireylerin doğuştan getirdikleri kişilik özelliklerinin, bireylerin sahip ol-
dukları ilk toplumsal deneyimlerin farklı oluşu ve bu yüzden her bireyin toplumsal bakış açısı veya çerçevesinin farklı oluşu sebebiyle böyle bir şey
mümkün değildir. Toplumsallaşma, ortak özellikler kazanciırarak bir yan- dan bireyleri birbirine b~nzeştirirken, diğer yandan da bireyselleşme süreç- leri devam eder. Aynı özelliklere sahip topraktan ve sudan beslenmelerine
rağmen, bitkilerin farklı biçim, renk ve kokuda çiçek açmalan gibi, birçok ortak toplumsal deneyimlere sahip olmalarına rağmen, "her kişinin hem biricik hem de sosyal olduğunu söylemek doğrudur'' (Fichter, 1990: 26).
1.4. Kültürleme
Meşhur İngiliz antropologu E.B. Tylor, Alman kültür tarihçilerinden aldığı
kültür kavramını, "bilgi, inanç, sanat, ahlak, hukuk, örf ve adetlerden ve
insanın toplumun bir üyesi olarak elde ettiği bütün yeteneklerden oluşmuş .
karmaşık bütün" şeklinde tanımlamıştı. Ralph Linton'a göre de kültür, öğ
renilmiş davranışlar ve bu davranışların sonuçlanndan meydana gelen bir bileşimdir. ·Onu meydana getiren unsurlar, belirli bir toplumun üyeleri ta-
rafından paylaşılır ve aktanlır. Allport ise kültürü, "hayat problemlerinin
hazır cevaplan" olarak tanımlar (Dönmezer, 1994: 99-100).
Kültür, insan ~üdür ve insanın yaptığı her şey kültürün bir parçasıdır.
Bu bağlamda tüm grup bayatının ve tüm toplumun birer kültürel ürün oldu-
ğunu söylemek mütnldindfu::. Kültür ile toplum, birbirinden ayniamayacak biçimde birbirine bağlıdır. Çünkü toplum, kültürün ürünüdür. Bunun tersi de doğrudur; yani kültür de toplumun ürünüdür. Kültür, sosyal bir varlık olan insan içindir sadece; insanoğlu dışında başka hiçbir yerde bulunmaz.
İnsanu;ı bulunduğu her yerde de vardır; kültürsüz bir toplum düşünülemez.
407
408
BÜNYAMIN SOLMAZ
Kültürün en küçük parçası bir davramş örüntüsü, en geniş parçası da ku- rumdur. Bu çerçevede kültür, toplumdaki kişilerin ortaklaşa paylaştığı top- lam kurumların bir bileşkesidir. Kurumlar, birbirleriyle ilişkili ve koordine
edilmiş bir sistem bütünlüğü içerisinde işievde bulunurlar; kişiler de bu kültürel sistemi paylaşırlar.
Kurumlar, çok sayıdaki kişileı:in yıllar boyunca edindiği deneyimlerinin
katkılanyla oluşturulur. Bireyler bir kültürün içinde doğarlar, yaşarlar ve ölürler; fakat kültür kalıcıdır, süreklidir, dayanıklıdır ve değişerek varlığını
hep sürdürür.
Kültürün temel işlevi, kişilerin sosyal ihtiyaçlannın karşılarunasını siste- matize etmektir. Kültür, sosyal ihtiyaçlan, kendini oluşturan aile, eğitim, ekonomi, siyaset, din ve boş zamanlan değerlendirme gibi temel kurumlar ve diğer yardımcı kurumlar vasıtasıyla karşılar. Her bir kurumun kendine has bazı amaçlan vardır. Fakat bir bütün olarak kültür, kendisini oluşturan kuru.ı'nlann toplam hedeflerinin ötesinde, bazı işlevleri de yerine getirir:
a. Kültür, toplumda bir yaşama şeması, yaşama deseni sağlar; böylece topluma katılan kişiler, kültürün sunduğu hazır cevaplar veya davranış
kahplan sayesinde, njisıl davranacaklannı keşfetmek veya yeniden öğ•
renmekten kurtulurlar.
b. Kültür, bir topluma ait olan değerleri bir araya getirir ve yorumlar.
Böylece insanlar kültür vasıtasıyla sosyal ve bireysel hayatın anlamını ve amacını keşfederler.
c. Kültür, sosyal dayamşmanın temellerinden birini oluştumr.
d. Kültür, toplumlan birbirinden ayırt etmeye yarayan bir "alameti !arika"
işlevi de görür. İngiliz'i Fransız'dan veya İskoç'tan farklı kılan, kültür-
dür. .
e. Kültür, toplumsal kişiliğin oluşumunda en temel faktörd_ür; bireyleri "ti- pik" bir İngiliz, Alman veya Rus yapar (Fichter, 1990: 125-126).
"Kültür içine doğarız, kültürce çevreleniriz. Bir başka deyişle doğduğumuz
andan başlayarak kültürün içine daldınlınz ... Çünkü kültür hem öğrenilir
hem öğretilir. Birey, kültürü yaşlı kuşaklardan ve yaşıdanndan kazanır"
(Fichter, 1990: 123). İnsan, kültürün hem yapıcısı, hem de ürünüdür. Oysa hayvanın, bir önceki nesilden alacağı bir kültür h.azinesi olmadığı gibi;
kendinden sonrakine bırakacağı bir şeyi de yoktur. ·
Kültür, bireyin doğuştan getirdiklerinin dışında, sonradan kazamlan, insan davranışının öğrenilen kısmıdır. Perdin içinde yaşadığı kültürdeki özellik- leri kazanmasına "kültürlenme" diyoruz. Ayın süreç toplum veya kültür
açısından düşünüldüğünde de "kültürleme"den söz edebiliriz. Kültürlenme,
kişinin doğuştan itibaren kendi kültürünü öğrenmesi, benimsernesi ve bu kültürün bir ''iiyesi" olması demektir. Kültürlenmenin en önemli yaru, gru- ba veya tabakaya has olan dilin öğrenilmesidir.
Kültürleme, hayatın ilk günlerinden itibaren başlar. Çocuğun emzirilmesi, memeden kesilmesi, beslenmesi, temizlik alışkanlıklannın kazandınlması;
çocuğun ağlamasına, konuşmasına ve hareketlerine karşı vaziyet alışlar,
her aile içinde kendiliğinden olmaktadır. Ancak kendiliğinden olan bu şey
ler doğal değil, kültüreldir; anne-babanın bütün davranışları kültürel özel- likler taşımakta, çocuk da bunları aynen almaktadır.
Kültürleme, formal eğitimin yapıldığı yerlerin genel adı olan okullarda veya diğer kontrollü ortamlarda, kültürel muhteva ve tekniklerin amaçlı,
bilinçli, planlı ve programlı olarak öğretilmesi biçiminde gerçekleşebile
ceği gibi; bayatın günlük akışı içerisinde bireyin ilişki kurduğu kişilerle
karşılıklı etkileşimi yoluyla amaÇsız, kasıtsız, bilinçsiz, plansız ve prog-
ramsız olarak öğrenmesi ile de mümkün olmaktadır. Birincisine "kasıtlı
kültürleme", ikincisine de "kendiliğinden kültürleme" veya "kasıtsız kül- tiirleme" diyoruz.
1.5. Bir Topl~msal Olgu Olarak Eğitim-Toplumsallaşma-Kültürleme 409
İlişkileri
Eğitim Sosyolojisini ilgilendiren önemli bir konu ve toplumsal bir olgu olarak ilg!li literatürde, çoğu kez yan yana, birlikte ve iç içe kullamlan,
Eğitim, Toplumsaliaşma ve Kültürleme kavramları arasında yakın ilişkiler
·· ve benzerlikler bulunmaktadır. Şöyle ki, bunların üçü de bir eylem, teme- linde öğrenme veya öğretim süreçleri bulunan bir yönlendirme ve yetiştir
me faaliyetidir; ister çocuk isterse yetişkin olsun, neticede insan içindir~
içinde yaşanmakta olan belli bir toplumun talep ve beklentileri doğrultu
sunda gerçekleştirilir. Teorik ve pratik yönleri bulunan bir yönlendirmedir;
kendiliğiİıden ye kasıtsız olarak meydana gelebilseler de, amaçlı, kasıtlı ve
planlı bir öğretim yoluyla gerçekleşmelen arzu edilir; hepsi de birbirine
bağlı bir dizi etkinlik neticesinde gerçekleşen süreçlerdir. Toplum içinde insanlar arasında akışan toplumsal olaylardır; hayatın ilk günlerinden baş
layarak ömür boyu devam eden süreçlerdir; insanlık tarihi boyunca her dönemde ve her toplumda var oldukları, toplum tarafından benimsenen,
yaşattlan, hatta kurumsallaştırılan bir olay ve ilişki biçimi oldukları için de bir toplumsal olgudurlar.
1925'lere kadar toplumsaliaşma süreci ile fazla uğraşılmamış; toplumsal-
laşma kavramı daha çok 1930' lardan bu yana önem kazanmıştır. Kluckholin
410
BONYAMIN SOLMAZ
ve Herskoirts, toplumsallaşma kavramını dar bularak kültürleme ( culturili- zation, enculturation) kavramlarını önermişlerdir {Dönmezer, 1994: 123).
Aslında problem, toplumla kültür arasındaki karşılıklı ilişki ve birliktelik- ten, bunlan birbirinden kesin olarak ayırt etmedeki güçlükten de kaynak-
lanmaktadır. Toplumsal hayatını çeşitli etkeniere bağlı olarak sürdüren bi- rey, bir yönden kültüre, diğer yönden topluma bağlı bulunmaktadır. Başka
bir ifadeyle kültür ve toplum, birey fizerinde kesişen, birey sayesinde varlik kazanan ve onun üzerinde ortak alanlara sahip bulunan iki çember gibidir.
Bundan dolayı bazı yazarlar toplumsallaşmayı, bireylerin içinde doğdukla
n toplumun sosyal ve kültürel değerlerini, gelenek ve göreneklerini, rol ve
davranışlannı ve bilgi birikimini öğrenme süreci şeklinde tanımlamışlar
dır. Bu açıdan bakıldığında, eğitim, toplumsallaşmanın hem bir aracıdır ve bem de toplumsaliaşma sürecinin bizzat kendisidir denilebilir.
Bazı yazarlar da tam tersine, çok karmaşık olan toplumsaHaşma olayını
parçalara ayırarak basitleştirmeye çalışm.ışlar; bireyin sosyal normlar, de-
ğerler ve davranış örneklerini öğrenmesine toplumsaUaşma; kişiye top- lum kültürünün öğretilip benimserilmesine de kültürleme demişlerdir.
Kültürlernede bilhassa kültürel sembol ve geleneklerin oluşumu önemlidir;
meselii, yiyecek hazırlama, \ grup diline ait gramer ve sentaksın öğrenilmesi
gibi. .
·,.
Bu yüzden sosyalleştierne ile kültürleme kavramlan arasındaki fark da pek belirgin değildir; çünkü sosyal normlar, toplumsal davranış örnekleri ve kültürel muhtevalar sık sık. birbirlerine kanşmaktadır. D. Claassens, bu nedenle kültürlemeyi, toplumsaliaşma olgusunun bir bölümü saymış; top-
lumsallaşmanın temel oluşumu olarak toplumsallaşabilme ve toplumsal-
laştırabilmeyi kabul etmiştir ki, bu da genellikle aileler içinde olmaktadır
(Ergun, 1994: 62-63).
Bu kavramlar arasındaki farklar, daha çok, bunların hangi açıdan ve hangi boyutta ele alındıklarından kaynaklanmaktadır. Mesela sosyolojik açıdan yaklaşarak ve toplumsaliaşmayı merkeze alarak bakacak olursak eğitim, toplumsallaşmanın özel bir görünümü, özel bir şekli olarak anlaşılıyor.
Çünkü eğitim, toplumun amaçlan doğrultusunda kişide belirli davranış yatkınlıklannı geliştirmek veya istenmeyen bazı davranış ve alışkanlıklan değiştirmek "davranış modifikasyonu" olarak görülmektedir. Aynı şekilde
sosyolojik açıdan yaklaşarak kültürlerneyi merkeze alırsak eğitim, bu sefer de kültürlemenin özel· bir şekli olmakta ve bireyin davranışlannın belli bir toplumsal kültürün talep ve beklentileri doğrultusunda biçimiendirilmesi
olmaktadır.
Bazı yazariann kültildeme ve toplumsaliaşmayı "kasıt" ve hatta "plan" un- suruyla sırurlandırarak ona ''Eğitim" adını verdiklerine şahit oluyoruz ki, bu açıdan eğitim, kültürlemenin ve toplumsaUaşmanın özel bir biçimi olu- yor: "bireyin davranışında kendi yaşantısı yoluyla ve kasıtlı olarak is tendik değişme meydana getirme sürecidir" (Ertürk, 1972: 12).
Tersine, kavramiara Eğitim Sosyolojisi açısından yaklaşıp, Eğitimi merke- ze alarak bakacak olursak ve eğitimi de, formal ve informal biçimlerini de kapsayacak şekilde en geniş anlamda ele alırsak, toplumsaliaşma ve kül- türleme, eğitim sürecinin özel bir biçimi olarak görünür. Çünkü ister amaç- b, planlı ve kasıtlı, isterse kasıtsız olsun, toplumsaliaşma ve kültürleme süreçlerinin temelinde, bu süreçler içinde yer alan birey veya grupların öğ
renmeleri gerçeği söz konusudur. Eğitim ve öğretimin temelinde öğrenme vardır. Diğer bir ifadeyle toplumsaliaşma ve kültürleme, eğitim-öğretim süreçleri neticesinde, toplumun ve kültü.rün talep ve beklentilerinin birey
tarafından öğrenilmesi ve içselleştirilmesi sayesinde gerçekleşir. Bu açı
dan aslında toplumsaliaşma ve kültürleme ile öğrenme, öğretim ve eğitim arasındaki fark, sadece öğrenilen şeyden ibarettir (Dönmezer, 1994: 132).
Zaten her toplumda eğitimin temel amaçlanndan ve işlevlerinden biri- si, toplumun kültürel mirasının birikimini ve aktanlmasını sağlamaktır.
Burada kültürün unsurlan olan telaıiklerin ve değerlerin, belli bir dil va- 41 I sıtasıyla, teorik bilgi ve uygulama yoluyla, formal veya infomıal, örgün
veya yaygın biçimde genç kuşaklara aktanlması söz konusudur ki, böylece kültürlerne de gerçekleşmiş olur.
Eğitimin her toplumdaki temel amaçlarından ve işlevlerinden ikincisi de, toplumun değerlerinin, kurallannın ve toplumda yapılması istenen ve is- tenmeyen davranışları belirleyen normların öğretilmesiyle bireyin toplum- sallaştınlmasıdır. Neticede birey, içinde yaşadığı toplumun kabul edilmiş ve onaylanmış davranış tarzlarını ve abşkanhklarını öğrenir ve alır.
Eğitimin bütün amacı ve işlevi sadece toplumsaliaştırma ve kültürlerne- den ibaret değildir; açık veya gizli daha birçok amaçlan ve işlevleri vardır.
Netice olarak, bir faaliyet, bir süreç ve bir olgu olarak kasıtlı veya kasıtsız, formal veya informal yolla gerçekleşebilmeleri açısından eğitim olgusu ile toplumsaliaşma ve kültürleme olguları arasında benzerlik bulunmasına karşılık, başka farklı amaçlara ve işlevlere sahip olması sebebiyle eğitim olgusunun, toplumsaliaşma ve kültürleme olgulanndan daha geniş bir kap- sama sahip olduğunu rahatlıkla ifade etmek mümkündür. Çünkü eğitim, insan toplumlarında var olan evrensel altı temel kurumdan birisiyken, top- lumsaliaşma veya kültürleme bu kurumlar arasında zikredilmez. Diğer bir ifadeyle, toplumsaliaşma ve kültürlemede birey veya grupların özellikle
BONYAMIN SOLMAZ
sadece içinde yer aldıklan muayyen bir toplumun istek ve beklentileri doğ
rultusunda şek:illenmeleri söz konusuyken, eğitimin bireye kazandıracakla
n sadece içinde bulunulan toplumun talepleriyle sınırlı değildir.
1.6. Bir Toplumsal Kurum Olarak Eğitim
Sosyal kişilerin temer ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla ortaya çılanış,
süreklilik kazanmış, eşgüdümlei:ımiş, geniş çapta onaylanmış ve yaygın
laşmış sosyal örüntü, rol ve ilişki yapısı olan kurumlan (Fichter, 1990:
lll) "evrensellik", "zorunluluk" ve "önemlilik" açısından, 1. Temel ku- rumlar, 2. Yardımcı veya alt kurumlar şeklinde ilciye ayırmak mümkündür.
Bu özelliklerin tamamını yüksek düzeyde taşıyan temel kuruıniann aile,
eğitim, din, ekonomi, siyaset ve boş zamanlan değerlendirme kurumlan
olduğu, hemen hemen tüm sosyologlarca kabul edilmektedir.
Her kurum toplumun ihtiyaçlannın bir parçasını karşılar. Toplumsal siste- min unsurlan olan kurumlan birbirlerinden ayrı düşünmek mümkün değil
dir. Kurumlar arasında karşılıklı bir bağımlılık ilişkisi vardır. Dolayısıyla
bütün kurumlar doğrudan veya dolaylı olarak birbirlerini etkiler ve de-
ğiştirirler. Kurumlardan birisinirı işlevini yerine getiremernesi veya eksik bir biçimde yerine getinbesi,
diğer
kurumlan da olumsuz yönde etkiler.412 Kurumlar üstlendikleri işlevleri yerine getiremezlerse, bazen bu işlevler ya
başka bir kuruma yüklenir veya yeni bir. kurum oluşturulur. Mesela, eğitim kurumlarının yaygınlaştırıtmasına yol açan etmenlerden biri, aile kurumu- nun çocuğun eğitiminde yetersiz kalmasıdır (Fidan, Erden, Taribsiz: 61 ).
Eğitim, evrensel, zorunlu ve önemli bir kurum olarak altı temel kurumdan biridir. Gerçekleştirilme biçimi yere ve zamana göre değişse de, insanlığın başından beri her toplumda var olagelmiştir. Bir temel kurum olarak, diğer
leri gibi, onlarca alt kurumu ihtiva eder: sınav, not verme, mezuniyet, dip-·
loma, ev ödevi, öğrencilik, ögı-etmenlik, onur listesi, yatay-dikey geçiş vb.
1.7. Eğitimin İşlevleri
Eğitimin işlevleri, eğitimin amaçlaoyla bağlantılıdır. Yani bir toplumda
eğitimin amaçlan, eğitimin işlevlerini belirler. Ancak eğitimin, toplurnlara göre değişmeyen genel işlevleri de vardır. İnsanlık tarihi içerisinde günü- müze doğru yaklaşıldıkça, sadece birey ve onun da özellikle çocukluk dö- nemindeki ve okuldaki davranışlan üzerinde yoğunlaşan bir mikro eğitim anlayışından, birey ve okulun dışına da taşarak eğitimi ömür boyu devam eden bir süreç ve hayatm tüm alanlanyla ilişkili bir faaliyet olarak ele alan makro eğitim anlayışına doğru ilerlendiğine, buna bağlı olarak eğitimin kapsamının ve işlevlerinin de genişleeliğine şahit olunmaktadır.
Birey üzerinde gerçekleştirilen ve onun fiziksel, zihinsel ve ahlaki varlı
ğında bir değişim ve gelişimle· sonuçlanan her türlü eyleme eğitim adını verdiğimize göre, eğitim sayesinde bireyin kişisel ve toplumsal gelişimi söz konusudur. Burada eğitimin işlevi sadece "bireysel" gibi görünse de, aslında "sosyal" bir işlev söz konusudur; çünkü birey, toplumun istek ve beklentileri doğrultusunda biçimlendirilınektedir.
Eğitim Sosyolojisi literatüründe eğitimin toplumsal işlevleri "açık" ve
"gizli" olarak ikiye aynlmaktadır. Eğitimin açık işlevleri: 1. Toplumun
kültürel mirasının aktanlarak korunması ve geliştirilmesi, 2. Çocuğun top- lumsaUaştınlması, 3. Yenilikçi ve toplumun kültürünü geliştirecek bireyler yetiştirilmesi, 4. Siyasal işlev: Mevcut siyasal sisteme sadakatin sağlan
ması ve siyasal liderlerin seçilmesi ve yetiştirilmesi, 5. Seçme işlevi, 6.
Ekonomik işlev (Tezcan, 1981: 42-50).
Eğitimin toplumsal olarak üstlendiği görev, diyalektik bir yapı arz etmek- tedir; eğitim bem çocuklan ve gençleri içinde yaşayacaklan topluma uyan birer şahsiyet olarak yetiştirmek için toplum dÜZenini ve kültürünü onlara aktamıakta, bem de bu çocuklara ve gençlere, toplum yapısını değiştirici, düzeltici ve ileriye götürücü, eleştirici düşünceyi vermeye çalışmaktadır.
Aslında kurumların iç içe olduklan ve herhangi bir kurumun diğer kurum- ların işlevlerinden bir lasmım da yürüttüğü veya yerine getirdiği düşünü
lürse,. her temel kurumun az-çok bir eğitim işlevinin bulunduğu söylene- bilir. Buna göre eğitimin, ailesel, ekonomik, dini, siyasal ve boş zamanlan
değerlendİrn!e işlevleri bulunduğu gibi; aile, din, ekonomi, siyaset ve boş
zamanlan değerlendirme kurumlannın da eğitsel işlevlere sahip olduklan rahatlıkla söylenebilir (Aydın, 1997: 192).
Eğitimin, açıkça hedeflenınediği halde, temel görevlerini yerine getirirken
dotaylı bir biçimde ortaya çıkan saklı veya "gizli" işlevleri de: Eş seçme, statü kazandırma, tanıdık sağlama, istihdam sağlama veya işsizliği bir süre geciktirme, çocuk bakıcılığı, suçu önleme veya toplumu suçlulardan arın
dırma vb. 'dir.
Eğitimin işlevleri, içinde yer aldıklan toplumsal sistemlere ve yapılara
göre de değişmektedir. Şöyle ki, işbölümünün fazla gelişmediği, farklı
laşma düzeyi düşük, Durkbeim'ın ifadesiyle "mekanik dayanışmalı" gele- neksel toplumlardaki işlevi, bireyleri bir birine ve topluma ''benzeştirmek"
iken; "organik dayanışmalı" toplumlardaki işlevi ise tam tersine bireyleri
"farklılaştırmak''tır. Ivan Illich'e göre, kendisi de bir tüketim biçimi olan eğitimin, günümüzün modem toplumlannda en önemli gizli işlevlerin
den birisi de, insanlan tüketim sürecine uyarlamasıdır (Illich, 1990: 12).
"Okulsuz Toplum" adlı eserinde aynca o, Bourdieu gibi, eğitim sisteminin
413
- -
BONYAMIN SOLMAZ
ve bu sistemin kurumu olan okulların, eşitsizlikleri ürettiğini ve sürdürdü-
ğünü ileri sürmektedir.
2. Din-Eğitim İlişkileri
Evrensel, zorunlu ve önemli anlamında temel kurumlardan olan din ile eği
tim arasındaki ilişkiler de, diğer bütün sosyallki.iltürel ilişkilerde olduğu
gibi, karşılıklı dır; din eğitimi, eğitim de dini etkiler. Dolayısıyla, d inin sırf
dini işlevleri yawnda eğitsel işlevleri bulunduğu gibi, eğitimin sırf eğitsel işlevleri yawnda dini alanla ilgili birtakım işlevleri de bulunduğu rahatlıkla
söylenebilir. Din ile eğitim arasındaki ilişki o kadar yalan, sık ve iç içedir ki, bu durum diğer kurumlar arasmda pek görülmez.
2.1. Din Bir Eğitim Olgusudur
Telıanevi'ye ait olan ve İslam bilginleri arasmda en çok kabul gören tanıma
göre din, "akıl salıibi insanlan kendi irade ve arzulaoyla dünyada saadete, ahirette de ebedi kurtuluşa götüren ilahı bir kanundur" (A.ksek:i, 1966: 53).
Peygamberlere valıiy dediğimiz özel bir iletişim yoluyla ulaştınlan ilahi me- sajlann ve kanunların, insanlara tebliğ edilerek öğretilmesi, benimsetilmesi ve insaniann davranışlannda dinin beklentileri doğrultusunda biltün anlam- lanyla değişimler meydana getirilmesi, her şeyden önce bir eğitim-öğretim
414 meselesidir. Bir başka ifadeyle, RudolfOtto'nun tanım.ıyla, "kutsalın tecrü- besi" olan dinde, kutsalı tecrübe eden pe,ygamberin "sübjektif' dininin anla- tılarak "objektif' hale gelmesi ve başkalannca da "tecrube" edilerek payla-
şılması, tamamen öğrenme-öğretim süreçleri içerisinde gerçekleşmektedir.
Dinin yaygınlaşarak bir cemaat ve ümınet oluşturmasının, eğitim sUreç- lerinin dışında başka bir yolu bulunmamaktadır. Arapçada "Rabb" kavra-
mının türediği "r-b-b" kökü ile "Eğitim" kelimesinin dilimizdeki eski kar-
şılığı olan"terbiye" kavramının türediği "r-b-v'' kökünün tertı ve tefa'ul
kalıplan arasmda bir ~am benzerliğinin, hatta aynılığın mevcut olmas4
dolayısıyla "Rabb" kavramının aynı zamanda"mürebbi" anlamını da içer- mesi oldukça dikkat çekicidir. Bu bağlamda İslam inancına göre, insawn ilk öğretmeni ve eğitimcisi, onun yaratıcısı olan Allalı'tır. O, Ademi ya-
rattığında her şeyin ismini de ona öğretmiştir. Daha sonra onu kendi nes- Iine peygamber olarak göndermiş; peygamberleri de eğiticilik-öğreticilik,
muallimlik hizmetiyle görevlendirmiştir. Hz. Muhammed, "ben ancak muallim olarak gönderildim" (İbni Mace, 15) buyurarak, peygamberlik kurumunun önemli fonksiyonlanndan birinin "öğretmek/öğretmenlik"
olduğunu ifade etmiştir. Dolayısıyla Yaratıcı Rab'den sonra insanlığın ilk
öğretmenleri peygamberler olmuştıır. Bunlar da dinin, eğitim-öğretimden ayrı ve bağımsız düşönülemeyeceğini göstermektedir.
Aynca, insanda doğUştan tabii ve fıtıi olarak mevcut olan din duygusu, dı
şan dan herhangi bir etki olmaksızın istenilen şekilde kendi ken~e gelişe
mez ve olgunlaşamaz. Onun eğitilmesi ve tatmin edilmesi gerekmektedir.
Nitekim Hz. Peygamber de "Her çocuk (İslam) fıtratı üzerine doğar. Sonra
anası-babası onu Yahudi, Hıristiyan veya Mecusi yapar'' (Sahih-i Buhari, Cenaiz, 80, 92; Sahilı-i Müslim, Kader, 22, 23, 24, 25) buyurmakla, dirıin
hem fıtıi ve hem de kes bi yönlerinin bulunduğuna işaret ederek, dinde eği
tim ve öğretimin mutlak önemini en güzel bir şekilde dile getirmektedir.
Dinin anlaşılması, kavranması da bir eğitim işidir. Herkes dini kendi eğitim
düzeyine uygun biçimde anlar, kavrar. Bir dlnl inanışa bağlı olmada tabii ve gayri şuuri bir taraf olduğu gibi, bir de isteyerek ve bilerek inanma hali, yani eğitsel bir yolla işieniş yönü vardır. ·
Netice olarak, dirıin toplumda tanınması ve yaygınlaşması, toplumu oluş
turan bireylerin dini yönden de sosyalleşerek dini kişiliklerini kazanabil- meleri, ilahi mesajiann ve dini öğretilerin, sosyo-kültürel sistemin önemli bir unsuru olan dini ve manevi kültürün insanlara aktanlması ve benimse- tilmesi, dar anlamda toplumsaliaşma ve kültürleme yoluyla, geniş anlamda
da ancıik eğitimle mümkündür. ·
Başlıktaki ifade, dirıin eğitime ihtiyacını vurguhiması anlamında geçerli
olduğu gibi; ondan bağımsız olarak, dinin bizatihi bir eğitim işi, faaliyeti veya olgusu olduğu anlamında da geçerlidir.
Ç\i.nkii
dinin, başlı başına bi- reyi ve toplumu terbiye edici bir otorite olduğu rahatlıkla söylenebilir. Bu anlamda din, insanın, Tanrısına olan inancı, ibadeti ve onun ahlak buyruk- lan yoluyla terbiye edilişi veya insanoğlunu bu yolla terbiye eden, eğiten·· bir sistemdir. İnsanı daha iyi olana, daha güzele ve en doğru hedefe yö-
~eltmek ve vardırmak ister. Bu hedefe ulaşabilmeleri için de insanlara, bu yoldaki engelleri ve onlardan kUrtulma yollannı bildirir. Neyin iyi neyin.
kötü, neyin güzel neyin çirkin veya neyin doğru neyin yanlış olduğunu,
hedefe nasıl ulaşılacağını haber verir. Burada bir seçim söz konusudur ve amaç, seçimi iyi yapmaktır. Dini eğitim veya din eğitimi de, bu seçimin iyi
yapılmasında etkili bir araçtır.
Nitekim bütüı;ı bu sebepler yüzünden dinler ve özellikle de İslam dini, eği
timi bizatihi dini bir iş, faaliyet ve görev olarak telakki etmiştir. Eğitim adına bireye ve topluma yönelik yapılan bütün faaliyetler ve düzenlemeler, İslam dini bağlamında hep birer dini faaliyettirler ve dini bir anlama sahip- tirler. Bu yüzden yakın zamanlara gelinceye kadar, Batı da dahil neredeyse
tiliiı dünyada ~ğitim, bizatihi dini ve ahlaki bir değer. olarak kabul ediliyor- du (İslam dininin "oku"maya, bilmeye, öğrenmeye, öğretmeye, eğitime, ilme •. hikmete verdiği önem ve örnekleriçin bkz. Solmaz, 1987: 43-44).
415
BONYAMIN SOLMAZ
Eğitimin temel konusu din idi; Eğitim mekanlan ve ortamlan dini mabetler ve kurumlardı; yukanda da belirttiğimiz gibi, eğitenler-öğretenler, öğret
menler peygamberler idi; eğitilenler de din adamlan idi; elinin kutsal kitap- lan ve onlann yorumlan olan tefsirler, eğitimin temel kaynaklanru teşkil ediyor ve eğitim-öğretim programlarını oluşturuyordu. Eğitim-öğretim sü- reçlerini yönetenler·çoğunlukla din adamlan idiler.
2.2. Din ile Eğitimin Benzer Yanlan
Dine ve eğitime ihtiyacın olmadı~ bir dönem ve bir toplum mevcut olma-
mıştır; yani her zaman ve her toplumda din ve eğitim, birey ve toplumlar için en temel ihtiyaçlardan biri olmuştur.
Dinin de eğitimin de muhatabı insandır; insanın dışında, canlı veya cansız başka herhangi bir varlık için din sözkonusu olmadığı gibi, eğitim ihtiyacı ve eğitilebilme ihtiyacı insan kadar yüksek başka bir varlık ta yoktur; insan hem eğiten hem de eğitilen bir varlıktır.
Dinin de eğitimin de temel amacı, insanın ve toplumun her iki dünyada
iyiliği ve mutluluğudur (Solmaz, 2012: 73-75).
D inin de eğitimin de aracı, vasıtası insandır; peygamber, tebliğci, öğretmen 416 dediğimiz insanlar tarafından aktanlır; başan veya başansızlık şözkonusu
insaniann gayret, çalışma ve yetene.klerine bağlıdır.
\
Din de eğitim de, birey ve toplum üzerindeki etkilerini zaman içinde ortaya koyarlar; uzun süreli faaliyet ve süreçlerdir.
Din de eğitim de, insan hayatı boyunca devam eden, insan hayatını kuşatan faaliyetler ve süreçlerdir.
Dindeki yaratan ve terbiye eden Rab ile insan arasmda kesintisiz ilişki gibi, eğitimde de eğite~e eğitilen arasında sürekli bir ilişki vardır.
İnsan ve toplumlann dine olduğu gibi, eğitime de ihtiyaçlan vardır; insan- Iann ve toplumlann dinsiz ve eğitimsiz mutlu olmalan mümkün değildir.
Bu yüzden din ve eğitim, insanlık tarihinde en eski ve en temel toplumsal kurumlann başında yer alırlar.
Din de eğitim de, bireyi ve toplumu biçimlendirirken ödül-ceza, cennet- cehennem gibi olumlu veya olumsuz pekiştireçler kullanırlar ve her ikisi de birer toplumsal denetim veya kontrol aracıdırlar.
Din de eğitim de, din-eğitim ilişkileri de, içinde yeraldıklan toplumlardan, sosyo-kültürel sistemlerden ve modernleşme, küreselleşme gibi büyük de- ğişim süreçlerinden ve oluşumlanndan etkilenirler ve onlan da etkilerler.
2.3. Dinin Eğitim Üzerindeki Etkileri
Bir temel kurum olarak dii1, diğer toplumsal kururolann düzenini ve sü-
rekliliğini sağlamaya çalıştığı gibi, insanlık tarihi boyunca eğitim ile de
yakından ilgilenerek, eğitim faaliyetlerini ve süreçlerini düzenlemeye ça- lışmıştır. Çünkü dünyaya önem veren bütün dinler için olduğu gibi; İslam açısından da eğitim, aynı zamanda dini bir faaliyet ve görevdir; dinin is-
tediği insan tipinin yetiştirilmesi ve bu insanlardan oluşan toplumsal_yapı
lann oluşturulmasının yolu eğitimden geçer. Nitekim bu yüzden, insanlık
tarihinin ilk yapılan olan mabetler, aynı zamanda bir okul işlevi görerek formal eğitimin ilk defa verildiği yerler olmuş; ilk formal eğitim kurumlan da din tarafından oluşturulmuştur. Eski Sümer, Eti; Mısır uygarlıklannda
mabetierin aynı zamanda birer eğitim kurumu olarak işlev gördükleri bili- nen bir gerçektir.
Sonraki dönemlerde de Hıristiyan ve İslam dünyasında kiliseler ve camiler,
aynı zamanda birer eğitim kurumu olarak yüzyıllarca hizmet vermişler ve hala da. vermektedir ler. Hıristiyan ülkelerde, mesela laikliğin kalesi sayılan
Fransa' da bile, devlet okullannın dışında, anaokullarından üniversitelere kadar çeşitli düzeylerde kiliselere bağlı eğitim kurumlannın varlığı ve et- kileri gayet iyi bilinmektedir. İslam dünyasında ve Türkiye'de dini grupla-
rm ve çeşitli cemaatterin eğitim faaliyetleriyle de ilgilendikleri bilinen bir 417 durumdur.
Aslında d~ ikinci türden işlevlerinden birisi de eğitimdir. İnsanlık tarihi boyunca t~plumlar din tarafından eğitilip olgunlaştırılmışlardır. Din ve dini kurumlar, çocuklar, gençler ve yetişkinlerin genel anlamda ve dini anlam- .. da toplumsallaştırılmalarının ve eğitilmelerinin en önemli araçlarından biri
olmuştur (Fichter, 1990: 25). Sekülerlik üzerine inşa edildiği varsayılan
günümüz modem toplumlannda bile camiler, Kur'an Kurslan, cemaatler,..
tarikatlar gibi pek çok dini alt kurum, toplumsallaştırma ve eğitim işlevle
rini yerine getirmeye devam etmektedir. Cemaat olgusu, toplu olarak yeri- ne getirilen dualar ve ibadet uygulamalan, hutbe ve vaaz gibi öğüt verme
şekilleri, dini işlem olduklan kadar, aynı zamanda birer eğitim tarzlan ve faaliyetleridir.
Hatta farklı dini grup ve cemaatler, tarikatlar tarafından uygulanan eğitim
tarzlan, zaman içinde değişik eğitim anlayışlarının, modellerinin, metot ve tekniklerinin oluşumuna da yol açmıştır: Hıristiyan dünyasında "mistik",
İslam dünyasında "tasavvufi" eğitim anlayışlan gibi. İslam dünyasında
"Medrese"ler, daha çok dini eğitimin yapıldığı yerlerin genel adı olarak
kullanılırken; "mektep" veya "okul" ise seküler eğitimin yapıldığı yerler için kullanılmaktadır. Yıne İslam dünyasında "medrese"lerdeki eğitimin