....____ Editörler _ _ __,
. Niyazi Akyüzlhsan Çapcıoğlu
Ankara 2012
1
El KiTABI
i
1
"
.
".
ALEVILIK-BEKTAŞILIK
-ı
Ramazan Uçar
ı. Tarihi Arkaplan
Türkler, İslamiyet ile Müslümanların İran'ı ele geçirip Maveraünnehir'e kadar ilerlemeleri sonucunda karşılaşmışlardır. Bu dönemde (61 O) bölgede
yaşayan Türklerin çok güçlü bir siyasi yapılannın olmadığı görülmektedir. 539 Göktürk devleti batı ve doğu olmak üzere ikiye bölünmesinin ardından,
Özellikle Batı Göktürkler iç ve dış çekişmeler sonucunda zayıf düşmüş ve bölge mahalli idareler tarafından yönetilmeye başlamıştır (Belazuri, 2002:
589; TUran, 1993: 137). Mahalli idareler ülkelerini Müslümanlara karşı
.. - koruma yönünde çaba göstermişlerse de; Ahnef b. Kays ve Kuteybe b.
Müslim önderliğinde gerçekleştirilen fetihler sonucunda Tobaristan, Soğd, Buhara, Semerkand, Harezm ve Fergana Müslümanlar tarafından ele geçi- rilmiştir (.Kitapçı, 1994: 102vd; Yazıcı, 1992: 14-15). Fetih hareketleriİı.in kalıcı olabilmesi için buralarda yaşayan balkın İslamlaştınlması yönünde özendirici adımlar atılırken. çok sert tedbirlerin de alındığı bilinmekte- dir (Kitapçı, 1994: 101-161). Ancak tüm bu çabalara rağmen Türklerin
İslam'a girmelerinin kolay ve çabuk olduğunu söylemek oldukça zordur (Uçar, 2012: 44). Çünkü TÜrklerin Müslüınanla~la karşılaşmadan ö~ce be- nimsedi.kleri farklı bir inanç sistemlerinin olduğu bir gerçekli.ktir.
1.1. İslam Öncesi Türk İnançlan
.. Türkler, İslam ile tanışmadan önce siyasi açıdan olduğu gibi dini açıdan da bölünmüşlerdir. Türkler arasmda en yaygın inanç Gök-Tanrı'yı merkeze alan inanç sistemidir (Küçük-Tümer, 1993: 80). Ancak yerleştiideri bölgele- rjn çeşitli din ve kültürleri banndınyor olmasından dolayı Türkler, Budizm,
540
. RAMAZAN UÇAR
Zerdüştlük, Hıristiyanlık, Manihaizm, Yahudilik gibi farklı dinlerle temas halinde olduklan bazılannın da bu dinlı:;ri kabul ettikleri görülmüş ve arala- nnda din kaynaklı savaşlar dahi çıkmıştır (İnan, 1976: 165). Fakat Türkler bu dinlerin hiçbirini tam olarak kendi inanç ve değer sistemleri ile bağdaştı
ramarnış ve hiç birinde devamlı olarak karar kılmarnışlardır. Bu dinler, özel- likle de Budizm Türklerin geçmişten beri yaşadıklan hayata, benimsediideri inanç, örfve adetlere aykın bulunmuştur (Küçük-Tümer, 1993: 78).
Türk boylannda bazılan yukanda adı geçen diniere yönelmiş olsalar da,
"Tanrı tektir, ezeli ve ebedidir, her şeyin yaratıcısıdır, öldürücüdür, kainatın
efendisidir, görülmez ve sonsuzdur, insanların ne kadar yaşayacağını tayin eden O'dur, Tanrı'nın yaratmış olduğu yer ve su kutsaldır, Atalara saygı vardır, ahiret inancı ve öldükten sonra yeni bir hayatın olduğu düşünce
si" (Küçük-Tümer, 1993: 82) esaslarını barındıran Türk inanç sistemi olan Şaman kültürünün etkisinden kurtulamamışlardır (İnan, 1986: 1). Ti~kle
rin uyguladıklan ayinleri yürüten ve ruhlarta iletişim kurduğuna inanılan
"Kam" (Şaman) adı verilen şahsiyetler vardır ki, sistemin merkezinde yer
almaktadırlar (Günay-Güngör, 1998: 98; Küçük-Tümer, 1993: 82; Bröz, 1990: 254; Kalafat, 1990: ll; Bliade, 1999:. 24vd; Kafesoğlu, 1980: 34 vd.).
Türkler arasında yıldız,\ay, güneş kültlerinin merkezde yer aldığı inanç- Iann varlığı da bilinen bir gerçeklikri!. Bazı Türk boylannın yıldıZ, ay ve güneşe kutsiyet atfederek onlara taptıklan ifade edilmektedir (Esin, 1978:
125). Özellikle Hunlann, herhangi bir işe başlaQJ.adan önce yıldız ve ayın durumuna baktıklan ve ona göre hareket ettikleri bilinmektedir (Günay- Güngör, 1998: 50-51).
Türk inanç sistemi _içinde öne çıkan bir diğer husus ise atalar kültüdür (Eröz, 1992: 67). Türklerin, atalannın ruhlannın kendilerine yardım ede-
ceği düşüncesinden hareketle resimlerini çeşitli malzemeler üzerine yapıp
onlan duvarlarına astıklarına ve önemli yolculuklar öncesi onlardan yar-
dım isteyip üzerlerine saçı saçtıklarına dair bilgiler bulunmaktadır (Gü- nay-Güngör, 1998: 63vd.). Siyasi ve dini açıdan·bölünmüşlük içerisindeki Türkler, Müslümanlarla temas etmişlerdir.
1.2. Türklerin İslamiaşması
Türklerin Müslümanlada ilk temaslan Hz. Ömer dönemine kadar geri git- se de, ilk ciddi karşılaşmanın Bıneviler döneminde· olduğu bilinmektedir.
Bu dönem Türklerin Müslümaİılara direndiği, İslam'ı kabulleurneye fazla
·yaklaşmadıldan bir süreç olarak bilinmektedir. Bmevllerin güçlü ordula-
n karşısında zaman zaman k.ısınl başan elde eden mahalli Türk hakanlan Müslümanlarm üstünlüğünü kabul etmiş ve İslam'a girmişlerdir. Bıneviler
ALEVILI K-8 EKTA$ 1 Ll K
fetbettikleri Türk bölgelerini çoğu kez bir gani.met yatağı olarak görmüş,
oralarda yaşayan halka mevati muamelesi yapmışlardır. Bu dwıım. tüm halk ilzerinde olumsuz etki yaratmış ve özellilde Türklerin Erneviiere
karşı düşmanca tavırlar sergilemelerine sebebiyet vermiştir (Turan, 1993:
10vd.). Türklerin Erneviiere karşı olumsuz tavırları Abbasilerin ·iktida- ra geliş sürecinde açık bir şekilde ortaya çılanıştır. Abbasilere en büyük destek Horasan bölgesinden gelmiş ve ihtilal hareketi büyük oranda on- lan.n desteğiyle başanya ulaşmıştır (Bozkurt, 1999: 43; Yazıcı, 1992: 16).
Abbasilerin iktidara geliş sürecinde mevalinin desteğini alması ve onlara insanca muamelede bulunması Türklerin bem Abbasilere hem de İslam'a karşı düşüncelerinin değişmesine neden olmuştıır.
Abbasilerin iktidara gelmesiyle birlikte Türklerin İslamiaşma süreci yeni bir boyut kazanmıştır. Başlangıçta kendilerinin iktidara gelmesinde etki- li olan çeşitli güçlere makamlar vererek onları ödüllendiren Abbasiler, bu nüfuzun etkisinden kurtulmak için birçok tasfiye hareketi başlatmış ve bu da Türklerin etkin görevlere getirilmesi sooucunu doğumıuştıır. Böylece Türkler, İslam'a karşı ön yargılanndan kurtulmaya ve daha olumlu yaklaş
maya başlamışlardır (Şeşen, 1960: 11-19; Fığlalı, 1991: 77). Tüm bunların yanıoda Türk-Abbast ilişkilerinin barış ve kardeşliğe dönüşmesine vesile
olan badise ise Talas (75 1) savaşıdır. Savaşta Türkler ve Abbasiler işbirliği 541 yaparak büyük bir tehdit durumundaki Çin güçlerini mağlup etmişlerdir
(Cahız, 1988: 59vd.). Elde edilen başarının ardından Abbasi halifesi Türk yurtlanndaki reisiere mektuplar yazarak onları İslam'a davet etmiş birço- ğundan olumlu yanıtlar almış ve böylece Türklerin İslam 'ı kabul etme sü- .. reci lıız kazanmıştır (Turan, 1993: 139).
Türklerin İslam'a giriş sürecine etki eden bir diğer faktör ise, ticari faali- yetler ve bu bağlamda gelişen sıcak ilişkilerdir. Bu sıcak ilişkiler Türkle- rin İslam'ı yakından tanımalarma vesile olmuştur. Diğer yandan Türkler arasmda İslam'ı yaymak için görev yapan şeyh ve dervişterin katkısı da
unutulmamalıdır (Sümer, 1982: 52; Caben, 1994: 25). Tüm bu gelişmeler
Türklerin İslam'a giriş sürecine katkı sağiasa da, tekdOze bir din anlayı
şının benimsenmediği görülmektedir. Taribi süreç içinde yaşanan bilafet mücadelesinin etkileri Türklerin İslam anlayışının şekillenmesinde büyük rol oynamıştır. Hz. Peygamberin vefatını müteakip ortaya çıkan siyasi içe- rikli bilafet mücadelesi Hz. Ebu Bekir, Hz. ömer, Hz. Osman, Emeviler ve Abbasiler dönemlerinde devam ederek Müslümanların fraksiyonlara ay- nlmasma sebebiyet vermiş ve bu durumun siyasi, sosyal ve dini sonuçlan ortaya çıkmıştır. Özellikle Emeviler, daha sona da Abbasiler döneminde
Alioğullarına yönelik şiddet olaylan bütün Müslümanların vicdanlannda
RAMAZAN UÇAR
silinmeyecek yaralar açmıştır. Erneviierin siyasi muhaliflerine özellikle de
Alioğullan ve Hancilere yönelik yaptığı takip ve imha hareketleri, muhalif- lerin merkezi otoritenin takip ve zulmünden kurtulmak ve taraftar bulİnak
·için otoritenin daha zayıf olduğu bölgelere yönelmelerine sebep olmuş; en
elverişli yer olarak Horasan ve Maveraünnehir seçilmiştir. Bu bölgelerde
yaşayan Türkler kendilerine de olumsuz bir yaklaşım sergileyen Emevi ida- resine karşı muhaliflerin yanında yer almıştır. Erneviierin özellikle Peygam- ber ailesine yaniAlioğullarına yönelik şiddet içerikli yaklaşımlan Türklerin
hoşuna gitmemiş ve mazlum durumundaki Alioğullarına karşı peygambere olan sevgi, hürmet ve bağlılıktan dolayı muhabbet beslemişlerdir.
Hilafet meselesi üzerinde yaşanan siyasi çekişmelerin bir müddet sonra dini içerik kazandığı görülmektedir. Hilafetin nas ve tayinle Hz. Ali ve onun soyuna ait olduğu düşüncesi oluşmuş ve bu düşünce etrafında Müslü- maniann bir bölümünün toplandığı görülmektedir. Doğal olarak bu anlayış
Türkler arasında da yayılmış ve taraftar bulmuştur.
Türklerin İslam' ı kabul ediş süreci hızlı gelişmiş gibi gözükse de, yüzyıllar
boyu devam eden eski inanç ve düşüncelerini bir anda silip atmalan kolay olmamıştır. İslam'a girdikten sonra bile etkisinden kurtulamadıkları birçok inancı İslamileştirerek y..aşamışlardır (Onat, 1994: 3~0). Her ne kadar 542 Türkler, Sünn.i anlayış çerçevesinde İslam'ı kabul etmiş görünüyorlarsa da, daha çok Hz. Peygamber ve Ehl-i· B~yt sevgisini ön planda tutan sUfilik akımının etkisinde kalmışlardır. Türklcir arasında eski inançlarından gelen
şaman kül~ün de etkisiyle sUfi (Köprülü, 1991: 15-20) anlayış yay-
gınlaşmıştır (Ayas, 1991: 35). Bu dönemde Horasan ve Maveraünnehir'de Hoca Ahmet Yesevi başta ol.ıİıak pek çok mürşid görmek mümkündür.
Tasavvuf merkezli din anlayışı, göçebe bir hayat süren 'J;'ürklerin hayat fel- sefeleri ile örtüşmüş ve büyük bir itibar görmüştür. Bu konuda Türkler ara- sında İslam'ı anlatmak içiıi dolaşan şeyh ve dervişterin rolü büyük olmuş
tur. Şeyh ve derviş kesimin bu kadar etkin olması, Türklerin eski inanç-
larında "kam"lara büyük itibar etmeleri ve bu derviş grubunu "kam"larla
özdeşleştirmelerinden kaynaklanmaktadır. Böylece Türklerin son derece esnek, zengin hoşgörü ve sevgi anlayışından doğan bu yaklaşım, onları
tasavvufi fikirler altında yeniden şekillenen ve gelişen Ehl-i Beyt ve Hz.
Ali sevgisinin hakim olduğu bir dini anlayışa sevk ederken, bir yandan da Hanefilik olarak yaygınlaşmış esasları kabule yöneltmiştir.
Dönemin sosya~ ekonomik, kültürel ve eğitim şartlan ile birlikte İslam'ın, ilk tebliğ sürecinin kurumsallaşmadan uzak olarak bireysel merkezli bir tarzda yürüdüğü görülmüştür. Kurumsallaşma süreci mescitlerle başla
mış, "ribat" adı verilen dini-askeri merkezlerle devam etmiş ve buralar-
AL E VI LIK-BEKTAŞI LIK
da İslam'a yeni giren Türkler dini bilgileri öğrenme ve özümseme imkanı bulmuşlardır. Oluşturulan kurumlar aracıhğıyla Türkler arasınd~ İslam 'ın yayılış süreci devam ederken Karahanlılar, Gazneliler sonra da Büyük Sel- çukluların iStam'a girmeleri Türklerin kitleler halinde İslam ile bir daha aynlm.amak üZere gerçekleşen birlikteliğinin en önemli unsurunu teşkil
etmiştir. Özellikle Büyük Selçukluların sınırlarının oldukça genişlemesi Türklerin Anadolu kapılarına kadar dayanmalanna ve bir müddet sonra Anadolu 'ya girmelerine vesile olmuştur.
1.3. Anadolu'nun Türkleşmesi
Türklerin Anadolu ile temaslannın erken dönemlere dayandığı yönünde bilgiler verilse de bu temasların yurt edinme bağlamında olmadığı askeri görevler gereği olduğu bilinmektedir (Yıldız, 1978:.134). Büyük Selçuklu- lar, Gazneliler ile yaptildan Dandanakan savaşını (1040) kazanınca kendi- lerine rakip olabilecek engelleri ortadan kaldırmiş ve sınırlan Anadolu 'ya kadar dayanmıştır. Selçuklu hakanlanndan Çağrı Bey, bölgeyi Türkler için bir yurt baline getirebilmek için Anadolu'ya seferler yapmaya başlamış
(Turan. 1993: 33-34), birçokTürk boyununAnadolu'ya yerleşmesi sağlan
mıştır. Alpaslan'ın 1071 Malazgirt zaferi ile birlikte Türklerin Anadolu 'yu yurt edinmeleri perçinlenmiş ve Anadolu'ya yönelik ~öçler artmıştır.
Türklerin Anadolu'ya yönelmelerinde devletin yayılma politikasının ya- nında Orta Asya bozkırlarından gelen biiyük kitlenin sınırlar içinde her- hangi bir olumsuzluğa neden olmadan yerleştirerek bem Bizans' a karşı güç kazanma h!!m de bu göçebe olarak hayatlarını sürdüren soydaşlarına yurt temin etme düşüncesi ağır basmıştır (Turan. 1993: 34). Yapılan akın ve
···göçler sonucu bir daha çıkmamak üzere TürklerinAnadolu 'ya yerleşmeleri 1075 yılında Anadolu Selçuklu Devleti'nin kurulmasıyla siyasi anlamda da bir güç olduklarının göstergesi olmuştur. Anadolu Selçuklulan güçle-·
rine güç katan 'göçebe Türklerin Anadolu'ya gelişlerini büyük bir mem- nuniyetle karşılamış ve onları kontrollü bir şekilde boş arazilere yerleştir
miştir (Barkan. 1942: 280; Sarıkaya, 2003: 124). Bu yerleşme sürecinde Orta Asya' dan Anadolu 'ya kendileri ile birlikte yaşadıklan yerlerin örf ve adetlerini, din! adap ve erkanını getiren dervişler, kafilelerin reisieri olarak göçlerin sevk ve idaresinde aktif rol almışlar ve sürece katkı sağlamışlardır (Barkan, 1942: 284).
Anadolu'nun Türkleşmesi amacını güden bireysel faaliyetlerin yanında sosyal oluşumların da varlığı bir gerçektir. Gaziyan-ı Rum, Ahiyan-ı Rum, Abôalan-ı Rum, Bacıyan-ı Rum gibi çeşitli sosyal zümrelerden söz edil- mektedir (Aşık Paşaoğlu, 1992: 164). Moğol istilasıyla birlikte yeniden artan söç dalgası Anadolu'ya daha önce gelip yerleşen toplumun hayatla-
543
544
RAMAZAN UÇAR
nnı olumsuz etkilemiş (Ocak, 1996: 40), yerleşik hayata geçen Türkler ile konar-göçer yaşayan Türkler arasmda ilk iktisadi, siyasi, sosyal ve kültürel anlaşmazlıklar başlamıştır. ı İktisadi, siyasi, sosyal ve kültürel olarak or- taya çıkan bu aynlıklarm bir müddet sonra din anlayışmda da farklılığa dönüştüğü görülmüştür (İnalcık, 1998: 135; Ocak, 1996: 40vd.). Böyle- ce yerleşik hayata geçerek devlet desteğini arkasma alan medrese islam anlayışını (Sünni) benimseyen yerleşik Türkler ile İran (Köprülü, 1991:
20) üzerinden etkilenerek gelen tasavvuf ağırlıklı Ehl-i Beyt temayüllü
anlayışı benimseyen göçebe Türklerin din anlayışı olmak üzere iki farklı anlayış ortaya çıkmıştır (Ocak, 1996: 76). Din anlayışmda ortaya çıkan bu
yaklaşım farklılığı iktisadi, siyasi, sosyal ve kültürel alanlarda ortaya çıkan çatışmalarm meşruiyet kaynağını oluşturmuştur. Çatışmalarda özellikle Baba İlyas Horasani'nin ön plana çıktığı ve kendisini peygamber olarak ilan ettiği yönünde bilgilere dikkat çekilmektedir (Ocak, 1996: 88; Ayas, 1991: 42). Bu iddia, dönemin siyasi ve sosyal ortamından kaynaklanan ve göçebe Türkleri ve onların dini liderlerini zaafa uğratma ve etra:finda toplanan kitleleri kendisinden uzaklaştırma adına ortaya atılmıştır. Muh- temeldir ki, Baba İlyas, etrafinda toplanan kitlenin büyük değer verdiği ve güvendiği bir şahsiyettİf. Bu da Türk kültüründen gelen "kam" ve Ehl-i Beyt düşüncesi bağlantılı imarnet fikrinin birleşerek kendisine manevi bir değer atfedilmesinden kaynaklanmaktadır. İşte Anadolu Selçuklular 'döne- minde yaşanan bu olaylar; Türk toplunib.nun din anlayışının oluşmasmda ve şekillenm~sinde etkili olmuş ve gÜnümüzde süren yaklaşım farklılıkla
rının temelini oluşturmuştur. Kitabi kültürden uzak olması dolayısıyla dış
etkilere açık, eski inançlan (Birge, 1991: 142vd.; Hasluck, 1995: 189vd.) ile İslam'ı meczeden göçebe Türkler, tasavvuf merkezli hoşgörü, sevgi,
saygı ve Ehl-i Beyt fikrinin merkezde yer aldığı, Ahmet Yesevi (Köprülü, 1991: 27vd.) dergahmdan kopup gelen dervişler etra:finda bir İslam anlayı
şı geliştirmişler ve günümüzde heterodox (Ocak, 1996: 66) olarak da isim- lendirilen toplum kesimleri ve dervişleri o dönemlerde Kalenderi, Yesev1, Haydari ve Vefiii isimleri ile anılır olmuşlardır (Bkz. Ocak, 1999). Burada öne çıkan isim Hacı Bektaş Veli'dir (Aşık Paşaoğlu, 1992: 164).
2. Alevilik-Bektaşiliğin Ortaya Çıkışı
Alevi kavramı, Anadolu' da 19. yüzyılın sonlarına doğru kullanılmaya baş
lanmış olup, "Ali" merkezli bütün topluluklan kapsaması ~çin tasarlanmış
ı Anadolu'ya sootaeian geleiı göçebe Türkler için, Etrak-i bi-İd.rak (Akılsız Tllrkler), Etrak-i Mütegallibe (Zorba Tllrkler), Etrak-i na-pak (Pis Türkler), Etrak-i Harici (Dinsiz TOrlder) gibi isimler kullanılır olmuştur. Bkz. Ocak, ag.e., s. 43; Melikotr,lnme, Uyur idik Uyardılar, çev.
Tuı:anAlptekin, İstanbul, 1993, s. 31.
ALEVILI K-B EKTASI LIK
bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır (Baba Sait Bey, 2000: 163vd.).
Tarihi süreç içerisinde Bektaşi,. Kızılbaş, Rafizi, Zındık, Batıni vb. şekil
de tanımlanan bu sosyal kesimler, bugün yaygın olarak Alevi veya Alevi- Bektaşi şeklinde tanımlanmaktadır.
2.1. Hacı Bektaş Veli ve Alevilik-Bektaşilik
Hacı Bektaş Veli (1209-1270), vefatından sonra bUyük ün kazanan ve Anadolu'nun dini ve siyasi hayatmda önemli etkileri olan bir Türk dervi- şidir. Kendisi Horasan hükümdan İbrahimü-s'Sani Seyyid Muhammed ile Nişaburlu alim bir zatm kızı Hatem (Hatun)'in oğludur (Gölpınarlı, 1958:
4; Fığlalı, 1991: 137; Güzel, 1998: 16-33; Güzel, 2002: 23).
Hacı Bektaş Veli, Hoca Ahmed Yesevi'nin talebesi ve balifesi olan Lokman Perende'nin yanında eğitimini tamamlayarak icazetini alıp irşad göreviyle Anadolu'ya gönderilmiştir. Hacı Bektaş Veli Anadolu'ya gelmeden önce hacca niyet ederek Necef, Mekke, Kudüs, Halep, Elbistan, Sivas gibi böl- geleri dolaştıktan sonra Anad~lu'ya gelir (Fığlalı, 1991: 144 ). Elbistan' da Dede Garkın ile görüşen Hacı Bektaş Veli, kardeşi Mintaş ile birlikte Dede Garkın'ın halifelerinden Baba İlyas ile görüştir (Melikoff, 1999: 92; Öz- türk, 1990: 51; Fığlalı, 1991: 147; Caben, 1970: 195). Kardeşi Mintaş'ın
Sivas'ta öldürülmesinden sonra Sulucakarahöyük'e (Ocak, 1996: 174; 545 Ocak, 1995: 169vd.) KadıncıkAna (Noyan, 1987: 22; Krş. Çelebi Cema-
lettin Efendi, 1994; 40; Yıldının, 1994: 81) olarak bilinen kadın dervişlerin önde gelen ismi olan Fa tma Bacı 'nın yanına yerleşmiş ve aralannda Abdal Musa, Ahl Evren, Şeyh Edebali, Cemal Seyyid,
s · an
İsmail, Hacım Sultan gibi isimlerio olduğu müridier yetiştirmiş {Güzel, 1998: 33; Fığlalı, 1991:183vd.; Öztürk, 1990: 144), bunlar Anadolu'nun birçokyöresine dağılarak onun çizgisinin toplumsal temellerini oluşturmuşlardır. Anadolu'daki hoş- görü ve sevgiye dayalı sufi gelenek bir müddet sonra onun ismi etrafında birleşmiş ve böylelikle, Hacı Bektaş Veli, Anadolu'da Türk dini hayatında
tasavvufmerkezli hoşgörü, sevgi, saygı ve Ehl-i Beyt'e muhabbet esasına
dayalı din anlayışının en büyük temsilcisi olmuŞ ve efsaneleri dilden dile dolaşır bale gelmiştir (Baba Sait Bey, 2000).
2.2. Osmanlı Dönemi ve Alevilik-Bektaşilik
Siyasi, iktisadi, sosyal alanda yaşanan birtakım olumsuzluklar sonucu yıkı
lan Anadolu Selçuklu Devleti'nden sonra Anadolu'da birçok Türk beyliği kurulmuştur. Bunlardan biri de Anadolu Selçuklu Devleti zamanında bir uç
beyliği durumunda olan yavaş yavaş yıldızı parlayan Osmanlı Beyliği'dir.
Osmanlı Beyliği Oğuzlann Kayı Boyıın'dan ve Türk sOfi geleneğine men- sup dervişlerin ön planda olduğu bir beyliktir (Barkan, 1942: 285vd).
R~MAZAN UÇAR
Anadolu'da yaşanan istikrarsızlık ortamında Osman Bey önderliğinde 1299
yılında devlet kurulmuştur. Devletinkuruluşunda ve topraklannın genişleme
sinde siyasi ve dini özellikleri olan dervişterin (Geyi.kli Baba, Abdal Murad, Abdal Mehıned, Abdal Musa vb.) payının büyük olduğu görülmüştür (Me- likoff, 1993; 21vd.; Barkan, 1942: 285vd.; Köprülü, 1988: 89vd.; Bardakçı,
1999: 8). Osman Gazi, babası vefat ettikten sonraKayı Boyu'na lider oiunca
Hacı Bektaş Veli'nin ona Elifi tae giydirdiği, kılıç kuşandırdığı ve kuşak bağladığı yönünde bilgiler verilmektedir (Melikoff: 1999: 121; F ığlalı, 1991:
140). Ancak Hacı Bektaş Veli'nin 1272 'de vefat ettiği düşünülecek olursa bu bilgilerin tarihi gerçeklerle örtüşmediği görülmektedir (Öztürk, 1990: 63).
Burada özellikle üzerinde durulması gereken isim Abdal Mfısa'dır. Abdal Musa Hacı Bektaş Veli'nin müridi olarak Osmanlı Beyliği'nin sınırlan için- de faaliyetlerini sürdünnüş ve Bektaşiliğin kurumsallaşmasına büyük hizmet
etmiştir (Melikoff, 1993: 22; Çamuroğlu, 2000: 25).
Anadolu'da süregelen bu sılfi geleneğin Osmanlılar ile birlikte Bektaşi şemsiyesi adı altında birleşmesi ile ilgili olarak Hacı Bektaş Veli'nin men- sup olduğu boy ile Osmanlıların mensup olduğu boyun aynı kökten geli- yor olmasını ilişkilendireoler bulunmaktadır (Aksüt, 2002: 124vd..). Her ne olursa olsun Bektaşilik ilkidönemlerde Osmanlı' da büyük itibar görmüş bir 546 tarikattır ve Yeniçeri Ocağı ile yakın ilişki içerisindedir (Melikoff, 1993:
22-24). 2 Osmanlılarm topraklarının genişlemesi ve Anadolu 'nun büYük bir bölümüne hakim olmalan ile birlikte Anadol~'aa bulunan sUfi geleneğe mensup tüm sosyal kesimlerin ortak a<;lı Bektaşi olmuştur. Bektaşiliğin Os- manlı içinde ineşru bir zemininin olması Anadolu' da varlığını sürdüren ve heteredoks olarak nitelendirilen Kalenderi, Haydari, Ve:fiii, Abi gibi toplum kesimlerinin kendilerini bu isim altmda meşrulaştırmalannın önünü açmış
tır. Zaten bu toplum kesimleri ile Bektaşilik arasmda inanç ve ritüeller açı
smdan fazla farklılıklarm olmadığı bilinmektedir (Melikoff, 1993: 22, 23, 29). Ancak bir müddet sonra bu toplum kesimleri arasmda sadece sosyal nitelikli farklılaşmaların ortaya çıktığı görülmüştür. Bu durÜro şehirleşme ve göçebelik olarak kendiili göstermiştir. Kent merkezlerinde kurulan tek- kelerin daha eotelektüel kesime hitap eder hale gelmesi, göçebe kültüre mensup kesimleri bunlardan uzak.laştırmıştır. Sonuçta, Şehir Bektaşileri ve Köy Bektaşileri olmak üzere iki sosyal grup ortaya çıkmıştır (Eröz, 1990:
52; Yörükan, 2002: 451). Göçebe olan bu toplum kesimleri (Köy Bekta-
şileri) uzun bir süre R.afizi, Zmdık, Mülhid, Kızılbaş gibi küçük düşürücü
isimlerle anılmak durumunda kalmışlardır (Melikoff: 1993: 25-33).
2 Farklı bir yaklaşım için blcz. Öztilrk, a.g.e .• s. 83-91; İ. Zeki Eyuboğlu, Barı/n Yönleriyle Bektô.şilik, İstanbul, 2000, s.l29.
ALE V iLI K-BEKTAŞ iLI .K
Osmanlı Devleti, kurumsallaşma sürecinin bir uzantısı olarak, kitabi kültü- re yönelmiş ve Anadolu Selçuklulan'nda olduğu gibi medresenin kuplllara dayalı din anlayışını ön plana çıkarmaya başlamıştır. Medrese İslam an-
layışı, devlet desteğini de arkasına alarak yayılma yönüne gidince, Alevi-
Bektaşiler yaşam biçimleri ve anlayışlan dolayısıyla buna tepki göster-
mişlerdir. Diğer yandan devletin izlediği eğitim, kültür, sosyal ve iktisadi. politikalan gücünü aldığı iradeye yabancılaşmış ve Türk nüfus bundan büyük bir rahatsızlık duymaya başlamıştır {Öztürk, 1990: 90). Dolayısıyla Türkmenler kendilerinin dışlandığını hissetmeye başlamışlardır (Vergin, 2000: 66). Bu noktada merkez-çevre anlaşmazlığı baş göstermiş (Savaş,
2002: 48vd.) ve kendisi de bir Türk olan Şah İsmail {öl. 1524) faktörü dev- reye girmiştir.. Eğitimli ve iyi bir propagandacı olan Şah İsmail, Osmanlı Devleti'nde Türkmen unsurların merkezi idareden memnuniyetsizliklerini
anlamış, yaşanan rahatsızlıklara işaret ederek onların gönüllerini okşayıp
fiili durumu kendi lehine çevirme yönüne giderek Osmanlı topraklarına
göz koymuş {Uğur, 2001: 56; Öztürk, 1990: 185-186), propaganda faali- yetlerine başlamış hatta zaman zaman küçük saldınlar yapmıştır. Osmanlı Sultanı II. Beyazıt losmen durumun farkına varmış, Anadolu'da yaşanan
bu memnuniyetsizliği giderebilme adına Bektaşi Ocağı'nın başına Balım Sultan'ı (Bkz. Baba Sait Bey, 1994: 129vd.; Melikoff, 1999: 203; Fığlalı,
1991: 196) görevlendirerek durumu lehine çevirmeye çalışmıştır (Türk-
doğan, 1995: 350). Balım Sultan Bektaşiliğin ikinci.kurucusu olarak ni- telendirilmektedir (Öztürk, 1990: 157). Anadolu'da yürütülen propaganda
faaliyetlerind~n haberdar olan Yavuz Sultan Selim, durumun ciddiyetini fark etmiş sorunun çözümü için önünde engel olarak gör4üğü babasını if.başından uzaklaştırmıştır. Anadolu'da yaşayan göçebe Türk unsuru- na yapılan zulüm ile Ehl-i Beyt'e yapılan zulüm arasında ilgi kuran Şah İsmail'in propagandalan karşısında Yavuz Sultan Selim harekete geçmiş ve Şah İsmail'e savaş ilan etmiştir.
Şah İsmail'in propagandalan (Sümer, 1992) Anadolu'da büyük yanlo uyandırm.ış ve birçok yöreden binlerce Türkmen, Şah İsmail'e destek ol-
muştur (Onat, 2003: 111-126). Ancak Çaldıran Ovası'nda yapılan savaşı
(1514) (Uğur, 2001: 69) Yavuz Sultan Selim kazanmış ve binlerce Türkmen
kılıçtan geçirilmiştir. Kılıç savaşını Yavuz Sultan Selim kazansa da gönül fetbini Şah İsmail kazanmıştır (Öztürk, 1990: 188). Şah İsmail'e gönülden
bağlanıp, ordusuna katılan bir_çok Türkmen aşireti merkezi otoritenin taki- binden ve baskılarından kurtulmak için Doğu Anadolu' da kalarak yöredeki Kürt aşiretlerine entegre olmuştur. Türkmenler zamanla asimilasyon süreci geçirerek dillerini ve benliklerini unutınaya başlamışlar, ancak ibadetlerini yerine g~tirirken kuUandıklan dilin Türkçe oluşu sebebiyle Türkçe dua-
547
548
• RAMAZAN UÇAR
lar ve gülbankları unutmamışlardır (Bnıinessen, 2000: 104). Bu dönem, Anadolu'ya özellikle Şii ve farklı birçok dini akımın girmesine uygun zemin oluşturmuştur. Savaştan sonra Osmanlıların uyguladığı politikalar çevre (Alevi-Bektaşi) ile merkez (Sünni) arasında çizginin keskinleşmesi
ne yol açmış, Bektaşiler bir noktada devletin kontrol mekanizması içinde, Aleviler (Kızılbaşlar) genel anlamda bunun dışında kalmışlardır.
Alevilik-Bektaşiliğin döni.irİı noktalarından bir diğeri, 1826'da Yeniçe- ri Ocağı ile birlikte Alevi-Bektaşi Tekkeleri'nin kapatılmasıdır. Yeniçe- ri Ocağı'nın tarihi süreç içinde geçirdiği dejenerasyon ilişkilendirildiği Alevi-Bektaşi Tekkeleri'nin de büyük zarar görmesine sebep olmuş, Tek- keler yakılıp yıkılarak kapatılmış, buralarda bulunan birçok değerli eser tahrip edilmiştir (Öztürk, 1990: 192- 196).3 Böylece Bektaşilik de yıllarca yasaklaDIDlş ve Alevi-Bektaşiler yer altına çekilmek durumunda kalmış
lardır. Alevi-Bektaşi Tekkeleri Nakşibendilere devrediise (Soyyer, 1999:
38vd.) de Alevi-Bektaşllerin faaliyetlerini sürdürmeleri engellenememiştir
(Melikoff, 1993: 227vd.; Öztürk, 1990: 197).
Il Meşrutiyet döneminde Alevi-Bektaşllerin yenileşme hareketleri içinde yer almalarının yanında hem İttihatçılarla hem de Il Abdülhamit ile iliş
kilerini iyi tutup öneıhli idari görevler aldıkları görülmüştür (Lewis, 1996:
403vd.). Ancak bu bireysel ilişkiler Alevi-Bektaşllerin merkezi otorite kar-
şısındaki konumlarının değişmesirie. pek fayda sağlamamıştır.
2.3. Cu~uriyet Dönemi-Alevilik-Bektaşilik
Osmanlı Devleti 'nin, yaşa~an olumsuz siyasi gelişmeler sonucundaAnado- lu da dahil olmak üzere toprakları ~şgal güçleri tarafından paylaşılmış, Türk Milleti kendi kaderini yeniden çi.zıılenin telaşı içerisindeyken Mustafa Ke-
mal Atatürk, büyük bir ileri görüşlülükle bunun millet iradesiyle gerçekle- şeceğini anlamış ve Anadolu yollarına koyulmuştur. İlk olarak Erzurum' da sonra da Sivas'ta ·olmak üzere kongreler toplayarak Türk Milleti'nin ba-
ğımsızlık meşalesini yakmış ve tüm işgal güçlerinin Anadolu' dan atılma
sına karar vermiş, bu bağlamda Anadolu' da yaşayan tüm sosyal kesimlerle diyalog içinde olmuştur. Mücadelenin Türk Milleti'nin kendi içind~ sağla
yacağı birlik ile başanya ulaşacağının bilinci içerisinde olan Atatürk, Sivas Kongresi sonrası Türk Milleti içinde büyük bir saygınlığı olan Hacı Bektaş
Tekkesi'ne uğrayarak Çelebi Cemaleddin Efendi (Dedegan-Çelebi) ve Sa- lih Niyazi Baba (Babagan) olmak üzere her ikisiyle de görüşmüş (Öztürk,
3 Farldı bir yaklaşım ve değerlendirmeler için bkz. Reha Çaınuroglu, Yeniç~rilerin Bektaşiliği
ve Vaka-i Şerriye, istanbul, 1 994; Gülağ Öz, Yeniçeri-Bektaşi ilişkileri ve ll. Mahmut, Ankara, 1997, s. 60; Melikoff; Uyur ldik ... , s. 227.
ALE VI Ll K-8 EKTA$1LI K
1990: 1999; Şapolyo, 1964: 284vd.; Schüler, 1999: 161) ve kendilerine dergabtan yardım yapılmıştır (Kaosu, 1988: 492; Küçtik, 2003: 130).
Yapılan ilk seçimlerde Çelebi Cemaleddin Efendi Kırşehir milletvekili seçilerek Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkan vekilliğine getirilmiştir.
Bu görüşmeden sonra Anadolu'da yaşayan tüm Alevi-Bektaşller, Çelebi Cemaleddia Efendi ve Salih Niyazi Baba'nın işaretiyle tarihteki kuruluş
misyonlanoda olduğu gibi (Büyük Selçuklu, Anadolu Selçuklu ve Osman-
lı devletlerinin kuruluşu) Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunda da kendi üzerlerine düşen görevi yerine getirmek üzere Milli Mücadele'nin en bü- yük destekçisi olmuşlardır (Bozkurt, 2000: 76). Osmanlı döneminde gör- dükleri olumsuz yaklaşı.mlann neticesi olarak merkeze karşı gönül kınklığı
içinde olan Alevi-Bektaşilere, Atatürk'ün yaklaşımı onlan beyecanlandır
mış ve onlar in.kılaplano en büyük destekçisi olmuşlardır (Noyan, 1987:
84vd.; Mardin, 1993: 96; Bozkurt, 2000: 76). Alevi-Bektaşilecin Atatürk' e olan bu sevgilerini bir kurgu olarak görenler (Babadır, 2002: 20vd.) olsa da onlano büyük çoğunluğunun Atatürk' e olan bağlılıklan ve onunla bütün-
leşmeleri bugün bilinen blr gerçektir.
Cumhuriyet ve Atatürk ilkelerini özümseyen Alevi-Bektaşiler, Cumhuriyet ilkeleri ile Alevilik-Bektaşilik ilkeleri arasında aynilik görmüşler (Birge, 1991: 20), ancak çok partili dönemle birlikte siyasi eğilimlerde ortaya çı
kan farklılıklar onlan da etkilemiş, yeni bir değişim s.ürecine girmişlerdir (Şener, 1996: 87vd.).
Türkiye'deki demokratikleşme süreci ile birlikte Alevi-Bektaşiler bir dönem Demokrat Partiye destek vermişler, ancak daha sonra Demokrat Parti'nin izlediği politikalardan memnun kalmayınca, Atatürk'Un parti- sine yönelmişlerdir. Bu partide de zamanla kendilerini ifade etme adına umduklanoı bulamayınca Türkiye Birlik Partisi'ni kurmuşlardır {Scbüle~,
1999: 163; Bozkurt, 2000: 81). Ancak partinin beklenen hedefleri gerçek-
leştirememesi Alevi-Bektaşileri yeniden Cumhuriyet Halk Partisi'ne yön-
lendirmiştir. Bu durum, Türkiye'de Marksist ideoloji yanlılannı Alevilik-
Bektaşiliğin tarihi süreçten gelen merkez-çevre ilişkileri bağlamında bazı değerlere atıflar yapmaya yönlendirmiştir. Sonuçta Alevi-Bektaşiliği radi- kal unsurlarla bezenmiş azınlık gruplarm desteklediği bir yaklaşıma doğru itmiştir (Mardin, 1993: 125).
Siyasi ve sosyal alanda yaşanan değişim süreci Alevi-Bektaşllerin kendile- rini daha iyi ifade etmelerine imkan sağlamış, kurulan demek ve vala:flarla birlikte Alevi-Bektaşiler gündemde kalmayı başarmışlar, yeni söylem ara-
yışianna girmişler (Krş. Yörükoğlu, 1992; Şener, 1994; Dierl, 1991; Ben- der, 1991) ve kendilerini Türkiye'de laikliğin savunucusu ve koruyucusu olarakgörmeye başlamışlardır(Ocak, 1994: 119; Çamuroğlu, 1999: 96vd.).
549
RAMAZAN UÇAR
3. Alevilik-Bektaşilikte İnanç, ibadet ve KurumJar
Türk insanının İslam'ı bir çeşit algılama biçimi olarak bilinen Alev"ılik
Bektaşllik, sözlü bir geleneğe dayanması dolayısıyla tarihi süreç içerisinde Eski Türk inançlan başta olmak üzere değişik inanç sistemleriyle etkileşim içinde olmuş, ancak bu etkileşimler hiçbir zaman bu yapının İslam kimli-
ğinin önüne geçmemiştir. Durum böyle oluncaAlevi-Bektaşilerde İslam'ın temel inanç ve ibadet esaslanni görmek mümkündOr.
3.1. İnanç Esasları
Alevi-Bektaşiler, bir takım algılama ve yaldaşım farklılıklan olsa da, İslam 'ın temel inanç esaslarına genel anlamda uymaktadırlar. İslam dininin tevhid esasına dayalı olması dolayısıyla ele alınması gereken hususların başında Allah, Peygamber ve Ahiret inancı gelmektedir.
3.1.1. Allah inancı
Tevhid dini olması dolayısıyla İslam'ın merkezinde Allah inancı vardır ve her şey ona iman etmekle başlar. Dolayısıyla Müslüman ilk olarak yüce Allah'a iman etmelidir. Alevi-Bektaşiler de her şeyi yoktan var eden yüce bir yaratıcının varlığuia iman etmektedirler (Eyüboğlu, 2000: 33; ÜzÜm, 2002: 33). Ancak onlar· yüce yaratıcının tüm isim ve sıfatlarının insanda
550 ~evcut olduğu düşüncesinden hareketle insana büyük değer atfetmekte- dirler (Eyüboğlu, 2000: 288vd.; Fığtalı, 1991: 220). Bu değer zamanla Allah'ın kendini insanda gösterdiği (Ocak, 1983: 146; Atalay, 1991: 68vd.) şeklinde algılanıp yorumlansa da hiçbir zaman Allah'ın varlığına ve birli- ğine olan inancı zedelememi_ştir.
3.1.2. Peygamber İnan cı
Allah, insanlan doğru yolu bulmalan için içlerinden seçtiği peygamber- lerle uyarmıştır. Hz. Muhammed İslam dininin tebliğeisi ve soo peygam- berdir. Tüm Müslümanlar buna inanır ve iman ederler. Aynı şekilde Alevi- Bektaşiler Hz. Muhammed' e büyük bir sevgi ve aşkla bağlıdırlar (Eyüboğ
lu, 2000: 157; ÜzÜm, 2002: 33-34). Hz. Muhammed İslam dininin tebliğ
eisi ve aynı zamanda çok büyük sevgiyle bağiandıldan Hz. Ali'nin kayın
babasıdır. Hz. Ali'nin adını anarken onun adını anmayı ihmal etmezler ve Hak-Mubammed-Ali şeklinde ifade ederler. Hz. Ali sevgisinin peygamber sevgisinden önde geldiği yönünde yaldaşımlar olsa da Hz. Mubammed'i peygamber olarak Hz. Ali'yi de "Allah'm Aslaw" olarak severler. Bu iti- barta Alevi-Bektaş"ıler, Hz. Muhammed' e büyük bir sevgiyle bağlanarak iman ederler. Peygamber' e iman, doğal olarak Kur'an-ı Kerim'e de imam beraberinde getirmektedir. Ancak tarihi süreç içinde yaşanan siyasi olaylar ve bu olayiann yansımalan o kadar ileri boyutlara gitmiştir ki, ortay~ çıkan
ALEViLIK-BEKTAŞILİK
.siyasi görüş farklılıklan Müslümanların temel inanç akidelerini bile etki-
lemiştir. Dolayısıyla bazı Alevi-Bektaşiler, Kur'an-ı Kerim'in d~ğiştirilip değiştirilmediği konusunda şüphe duyabilmektedir. Bu anlayışın oluşma
sında Şii yaklaşımların izlerini görmek mümkündür. Ancak genel anlam- da Alevi-Bektaşller Kur'an-ı Kerim'i kutsal kitaplan olarak görmekte ve iman etmektedirler (Eyüboğlu, 2000: 158; Zelyut, 1991: 30vd.).
3.1.3. Ahiret inancı
Ahiret inancı İslam'ın temel prensiplerinden biridir. İnsanlar doğarlar, yaşarlar ve ölürler. Öldükten sonra Ahiret hayatı l:ıaşlar, burada insanlar dünyada yapmış olduklan tüm iyilik ve kötülüklerin karşılığını görürler,
cezalandırılır veya mükafatlandırılırlar. Alevi-Bektaşiler de buna iman ederler (Üziim, 2002: 33), ancak burada eski inançların izlerini de gör- mek mümkündür. Öldükten sonra insan ruhunun bir başka bedende yeni- den dünyaya gelmesi (Tenasüh) düşüncesini görmek mümkündür (Ocak, 1983: 133). Hz. Ali'nin Hacı Bektaş Veli, Abdal Musa (dona girmek) şek-.
linde görünmesinde olduğU gibi (Ocak, 1983: 138-139). İyilik ve kötülük konusunda da Alevi-Bektaşller iyilik ve kötülüğün kaynağı Allah 'tır genel
inamşından biraz daha farklı bir şekilde iyiliğin kaynağını Allah olarak görürken kötülüğün kaynağını da şeytan olarak görmektedirler. Bu da on-
ların Allah 'ı tüm güzelliklerin ve iyiliklerio kaynağı olarak görmelerinden ileri gelmektedir.
3.1.4. TeveUa ve Teberra
İslam'ın ilk dönemlerinde yaşanan siyasi ve sosyal olayların toplum üze- .•. rindeki etkisinden doğaı:i bir yaklaşımdır. Bilindiği üzere Hz. Ali'nin bila- feti ile ilgili tartışmalar sonucu İslam Ümmetini derinden yaralayan olay- lar yaşanmış; Hz. Ali ve Hz. Fatıma soyundan gelenlere büyük zulümler
yapılmıştır. Bu bağlamda Ehl-i Beyt'e bağWığın ön planda olduğu Alevi-
Bektaşller, zulümlere karşı tavır alarak Ehl-i Beyt'e büyük sevgi duyar (TevelHi). ve Ehl-i Beyt düşmanlanndan da yüz çevirir (Teberra) onlardan uzak durur (Ulusoy, 1986: 2llvd.).
3.1.5. Dört Kapı, Kırk Makam
Sufi bir gelenek olması dolayısıyla Alevilik-Bektaşilikte Allah'a yakınlaş
manın yolu Dört Kapı (Baba Sait Bey, 2000: 11 5), Kırk Makam düşünce
sinden geçmekte ve bunlar şu şekilde sıralanmaktadır (Fığlalı, 1991: 295).
Şeriat Kapısı; İman etmek, İ1im öğrenmek, İbadet etmek, Haramdan uzak-
laşmak, Ailesine faydalı olmak, Çevreye zarar vermemek, Peygamberin
emir~erine uymak, Şefkatli olmak, Temizliğe dikkat etmek, Yaramaz işler-
551
552
_ RAMAZAN UÇAR
den salanmak. Tarikat Kapısı; Tövbe etmek, Mürşidin isteğine uymak, Temiz giyinmek, İyilik yolunda savaşmak, Hizmetli olmak, Haksızlıktan korkmak, Ümitsizliğe düşmemek, İbret almak, Nimet dağıtmak, Özünü fa- kir görmek. Marifet Kapısı; Edep, Kötü duygu ve düşüncelerden uzak ol- mak, Perhizkarlık, Sabır ve Kanaat, Haya, Cömertlik, İlim, Hoşgörü, Özü- nü bilmek, Ariflik Hakikat Kapısı; Tevazu, Kimsenin ayıbını görmemek,
Yapabileceği hiçbir iyiliği esirgeınemek, Allah'ın her yarattığını sevmek, Tüm insanlan bir görmek, Birliğe yönelmek ve yöneltmek, Gerçeği gizle- memek, Manayı bilmek, Sım öğrenmek, Allah'ın varlığına ulaşmak.
3.2. ibadetler
İbadetler, dinlerde inançların ritüellere dönüşerek Tann 'ya yaktaşma adma
yapılan davrawşlardır. Bu davranışlarda Tann'ya sevgi ve bağlılık vardır.
Alevi-Bektaşiler de Yüce Allah' a olan bağWıklarını çeşitli şekillerde ifade ederek onun sevgisini kazanmaya ve ona layık olmaya çalışırlar. Alevi-
Bektaşilerde Allah'a yakınlaşmanın yolu ferdi ibadetlerin yaw sıradinin
sosyal boyutunuh ön plana çılanası dolayısıyla birlik ve dirilikten geçmek- te bu bağlamda Cem (Birlik) ayinleri ayrı bir önem taşımaktadır.
3.2.1. Cem Ayini
\ .
Alevilik-Bektaşilikte Cem, en önemli ibadetlerden biridir. Ibadetin yeri- ne getirilmesi için ayinde görev yap;m tüm hizmet gruplannın bulunması
gerekmektedir. Bu hizmet gruplannin her biri ayinin sağlıklı bir şekilde yapılmasından sorumludurlar.
Şunlardan.oluşmaktadır. 1. Dede (Pir), 2. Rehber, 3. Gözcü, 4. Çerağcı, 5.
Zakir, 6. Süpürgeci, 7. Saka; 8. Sofracı, 9. Pervane, 10. Peyik, ll. İznikçi,
12. Kapıcı (Fığlalı, 1991: 336vd.; Eröz, 1990: 106-152).
Cem ayinine ancak üç grup insan katılabilir. Bunlar; Dede: topluluğun dini lideri konwnundadır ve ayini yörietir, Rehber: Dede ile Talip arasındaki
bağı sağlar ve Talibin eğiticisidir, Talip: Topluluğa girmek isteyen kişidir
(Eröz, 1990: 106-107).
Cem Ayinleri, geniş bir mekanda yapılır. Burada "Pir" için ayrılmış bir makam bulunur. "Pir" bu makama geçer oturur ve tüm hizmet gruplan ve talipler "Pir"e hürmetlerini bildirerek onun duasını alırlar. Cem'e giren her talip tüm kötü duygu ve düşüncelerden uzak ve her biri birbirinin kardeşi konumundadır. Diğer yandan namusuna leke getiJ:en erkek ve kadın, na- muslu bir kadını kaçıran erkekler Cem' e alınmaz.
Cem'e katılacak tatipierin topl~nmasından sonra Rehber, katılımcılar ara- smda küslüğün olup olmadığını sorar, varsa küsler barıştınlır. Böyle bir durumu söz konusu olanların ve gizleyenlerin günahkar olacağı uyarısında
ALE V i Ll K·B EKTA $1 LIK
bulunarak topluluk arasında birbirinden şikayeti olanın olup olmadıgı sor- gulanır, varsa problemler çözülür ve hizmet gruplan teker teker Dede'den dua alarak hizmetlerine başlar. Dede bir gülbank okuyarale çeragı yakar ve ayin başlar. Saz eşliğinde Türkçe deyişler söylenir, semah dönülür, yemek yenilir. Sonunda Dede uzunca bir gülbankla ayini bitirir.
Genel anlamda bu çerçevede cereyan eden Cemlerin; İkrar Verme Cemi, Görgü Cemi, Abdal Musa Kurbanı (Cemi), Musahip Tutma Cemi, Kerbela Ayini, Koldan Kopan Erkanı, Dardan İndirme Erkanı, Baş Okutma Erkanı gibi çeşitleri bulunmaktadır.
3.2.2. Namaz
Namaz, Müslümanların Tann ile iletişimlerini kuran, AJiah'ın Kur'an'da emretti~ İslam'in temel ritüellerinden biridir. Müslümanlar sıklık derecesi farklılık gösterse de bu ibadeti yerine getirirler. Alevi-Bektaşiler arasında da bu ibadeti yerine getirenler olduğu gibi çeşitli sebeplerle4 yerine getir- meyenler de bulunmaktadır.
3.2.3. Oruç
Oruç, Müslümanların kutsal kitabı Kur'an'da emredilen, ifası belli esaslara baglanmJş bir ibadettir. Müslümanlar genel olarak Ramazan ayı içinde otuz
gün oruç tutarlar. Alevi-Bektaşilecin bazılan Ramazan ayı içinde Sünni- 553 lerle birlikte oruç tutarken birçoğu da bu ibadeti Muharrem ayında Hz.
Hüseyin'e yapılan zulüm dolayısıyla ve ona hürmet için on iki gün olarak yerine getirirler. Ayrıca üç gün Hızır orucu, babann gelişinin müjdecisi Nevruz'dadokuz gün olmak üzere oruç tutarlar .
.. 3.2.4. Hac
Hac, Müslümanlar için kutsal sayılan Kabe'nin belli esaslar çerçevesio- de ziyaret edilmesidir. Alevi-Bektaşilerden bazılan Kabe'yi ziyaret ederek- Hac ibadetini yerine getirdikleri halde, bazılan da Kerbela, on iki İmam ve onların soylarından gelenlerin kabirierinin yanı sıra, Alevi-Bektaşi yo- lunun ululannın kabirierini ziyaret ederler (Yaman, 1993: 128vd.; Ulusoy, 1986: 205vd.).
3.2.5. Zekat
Zekat, Müslümanlar arasmda sosyal dayanışma ve yardımlaşmanın sağ
lanmasında önemli yeri olan bir ibadettir. Bu baglarnda İslam'ın sosyal bo- yutunun ön plana çıktıgı Alevi-Bektaşiler de yardımlaşma adına bu ritüeli
gerçekleştirir ler.
4 Namazı "ni yaz" olar.ı.k görüp sadece dua ve yakanştan ibaret olduAunu ifade ederele kılmayan
lar oldu~ gibi, namazı bir ibadet olarak görüp kılanlar da buluıı.maktııdJr.
554
RAMAZAN UÇAR
3.2.6. Kurban
Kurban, imkfuıı olan Müslümanlara Kurban Bayramı dolayısıyla yapılması
emredilen bir ibadettir. Alevi-Bektaşiler Kurban Bayramı'nda yerine ge- tirdilderi bu ibadeti, yılın belli dönemlerinde yaptıkları Cem ayinlerinde de gerçekleştirirler. Özellikle tekke ve türbe ziyaretleı:lnde kurban keserek yoksullarla paylaşırlar. Aynca Muharrem ayının on ikinci ve Mayıs ayının altıncı günü Kurbanlar kesilerekAllab'a dua edilir.
3.3. Kurumlar
Alevi-Bektaşilerde sosyal hayata yön veren belli başlı kurum ve kurallar vardır. Sosyal hayatın düzeni ve insicamı bu kurum ve kuralların işletilme
siyle sağlanır ki, bunlar Alevi-Bektaşiler için çok büyük önem taşımaktadır.
3.3.1. DedeUk
Alevllik-BektaşiLikte toplumun önderi Dede'dir. O, toplumu eğiten yol gösterendir, Üstattrr, Pirdir, Mürşid'tir. Mürşidini hak bilmeyenin imanı yok gibidir. Dedeler, Türkiye'nin belli yerlerindeki ocaklara bağh olup her yıl düzenli bir şekilde kendilerine bağlı taliplerini ziyaret ederler (Eröz, 1990: 106). Böylece dini hayat canlanır, arilaşmazhklar giderilir ve daya- nışma sağlanır.
Dedeler, Hz. Peygamber'4ı soytindiın gelmektedir. YaniDedelik soy takip etmektedir. Ancak Bektaşilikte "yol"un en bilgitisi "dede" seçilmektedir.
Toplumun her açıdan lideri durumunda olan Dede, inanç ve ibadetlerle il- gili bilgilerin aktanlınasında, sosyal ilişkilerin düzenlenmesinde her za- man kendisine m~acaat edilen konumdadır. Dede olmadan Alevi-Bektaşi
ritüellerini yerine getirmek mümkün değildir. Bu itibarla Alevi-Bektaşi ge-
leneğinin merkezinde Dede bulunmaktadır.
Ülkemizde yaşıinan değişim süreci Alevi-Bektaşilerçle Dedelik kurumunu da etkilemiş, Dedelerin toplumda var olan statülerinde bir gerileme mey- dana gelmiştir. Bunda iki husus etkili olmuştur. Birincisi; değişim süreciyle birlikte Dedelerin kontrolü altındaki toplum kesimleri çeşitli sebeplerle yer değiştirmek durumunda kalmış, Dede ile olan irtibatları kopmuştiır. Bu du- rum Alevi-Bektaşilerio Dede olmadan da dini bayatın sürdürebUeceği dü- şüncesine yönelmesine sebep olmuştur. İkincisi; yine bu değişimle ilişkili olarak dini hayatta meydana gelen rasyonelleşme ve dini bilgilerin sorgu- tanır bale gelmesi, kitabi kültürden uzak sözlü gelenek üzere olan Dedele- rin bilgilerinin tartışılır hale gelmesi ve talipleri ikna etmede zorlanması,
nihayet Dedelerin bu durum karşısında kendilerini yenileme ve geliştirme imkfuıı bulamaması onların statülerini tartışılır hale getirmiştir.
ALEVi Ll K-B EK TAŞ i LIK
3.2.2. Musahiplik
Musabip; yol kardeşi, yol arkadaşı, ahiret kardeşi vb. anlamlara gelir. Yol ve düşünce birliği içinde olan iki aileninkederdeve sevinçte birlik olacak- lan anlamına gelir ve özellikle Köy Bektaşllerinde bireyin toplumun üyesi
olmasının ilk şartıdır. Musahibi olmayan toplumun üyesi olamaz.
Nasip alarak toplum üyesi olan evli çift, Musahibiyle birlikte güçlü bir birliktelik oluşturarak kardeş olurlar. Her iki tarafbirbirinin acısını acı, se- vincini sevinç bilir. Böylece kan kardeşliğinden daha güçlü bir yapı oluşur.
Musahip olan erkeklere "kardeş"; kadınlara ise ''hacı" denir. Aile fertleri- nin geleceklerinin hazırlanmasında ortak hareket edi~ir.
Alevi-Bektaşilerde önemli kurumlardan biri olan Musahiplik toplumda
yardımlaşma ve dayanışmanın en üst düzeye ulaşmasını sağlayarak bir sosyal kontrol mekanizması işlevi görmektedir. Ancak son zamanlarda ül- kemizin içinde bulunduğu değişim süreci, Alevi-Bektaşiliğin bu kurumunu da etkilemiştir. Bireyselliğin ön plana çıkması ve kurumun şartlarının ağır
sorumluluklar getirmesi onun işlevsizleşmesine neden olmaya başlamıştır.
3.2.3. Düşkünlük
Düşkünlük, Alevi-Bektaşilerde gruba üye olmuş bireyin, grubun değer ve
normlarına muhalif davranması ve bunda ısrar etmesi durumunda toplum- dan ihraç edilmesidir. Birey, üyesi olduğu topluluğun tüm değer ve normla-
rına istisnasız uymak durumundadır. Eğer muhalif olur ve bunda da ısrarcı
olursa gruptan uzaklaştırılır ve grup içinde hiç kimse onunla konuşmaz,
selam_ alıp vermez.
Düşkünlük, geçici ve sürekli olmak üzere iki çeşittir. Geçici düşkünlük,
bireyin işlemiş olduğu suç dolayısıyla geçici bir süre toplumdan uzaklaştı
nlmasıdır. Birey bu süreç içinde gözlenir ve cezasını çekip af dilerse tekrar gruba girebilir. Bu iş için Kurban kesilerek Cem düzenlenir, düşkün birey grubun tüm fertleri ile helalleşir. Sürekli düşkünlüğe ise bir noktada ''yol- dan çiüşme" denir.
Yoldan düşme şu hallerde gerçekleşir. 1. Kur'an-ı Kerim'de evlenilmesi yasak olan kişilerle evlenilmesi, 2. İkrardan dönülmesi, 3. Zina yapılması.
Bu üç suçtan birini işleyen bireyin, Alevi-Bektaşiler içinde yaşaması im-
kansız hale gelir ve hiçbir erkana katılamaz.
Alevi-Bektaşlleı-de çok önemli· bir sosyal kontrol fonksiyonu gören düş
künlük, değişim süreci ile birlikte işlevini yitirmeye başlamıştır. Tarihi süreç içinde kapalı bir toplum olma özelliği taşıyan Aı.evi-Bektaşilerde uy- gulanan bu sosyal yaptırım, şehirleşme, modernleşme ve göçler sebebiyle toplumun geleneksel özelliklerini kaybetmesiyle birlikte fonksiyonelliğini
yitirmeye başlamıştır.
555
RAMAZAN UÇAR
Kaynaklar
Aksüt, H. (2002). Anadolu Aleviliğinin Sosyal ve Coğrafi Kökenleri, Ankara.
Aşık Paşaoğlu (1992). Aşık Paşaoğlu Tarihi, nşr. Hüseyin Nihai Atsız, İstanbul.
Atalay, B. (1991 ). Bektaşilik ve Edebiyatı, (Sad. Vedat Atila), İstanbul.
Ayas, R. (1991). Türkiye'de İlk Tarikat Zümreleşme/eri Ozeline Din Sosyo/ojisi
Açısından Bir Araştuma, Ankara.
Baba Sait Bey (1994). İttihat-Terakki 'nin AlevilikBektaşilik Araştırması, Yay. Haz.
Nejat Birdoğan, İstanbul.
Baba Sait Bey (2000). Türkiye'de Alevi-Bektaş~ Ahi ve Nusayri Zümreleri, Yay.
Haz. İsmail Gö*em, Ankara.
Babadır, İ. (2002). Atatürk ve Aleviler; Ankara.
Bardakçı, M. N. (1999). "Osmanlı Devleti'nin Kuruluş Sürecinde Tasavvufve Ta- rikatlar", Arayışlar, Isparta, S. 2.
Barkan, ö. L. (1942). "Osmanlı İmparatorluğunda Bir İskan ve Kolenizasyon Metodu Olarak Vakıflar ve Temlikler", Vakıflar Dergisi, II. (ayrı basım),
Ankara.
Belazuri, Ahmed b. Yahya b. Cabir (2002). Fütuhu-1 Buldan, çev. Mustafa Fayda, Ankara.
Bender Cemşid (1991 ).,Kürt Uygarlığında Alevilik, İstanbul.
556 Birge, J. K. (1991). Bektaşilik Tarihi, çev. Reha Çamuroğlu, İstanbul. . Bozkurt, F. (2000). Çağdaş/aşma Sürec~nde Alevflik, İstanbul.
Bozkurt, N. (1999), Oluşum SiirecindeAbbtisi İlıtilali, Ankara.
Bruinessen, M. (2000). Kürt/ii/c, Türk/ük, Alevilik, Etnik ve Dinsel Kimlik Mücade- leleri, çev. Hakan Yuı:dak:ul, İstanbul.
Cahen, C. (1970). ''Baba İshak, Baba İlyas, Hacı Bektaş ve Diğerleri", çev. İsmet Kayaoğlu, A.Üİ.F.D., Ankara, C. 18.
Caben, C. (1994). Osmanlılardan 6nce Anadolu'da Türkler, çev. Yıldız Moran, İstanbul.
Cabız, Ebu Osman
Amr
b. Bahr (1988). Hilafet Ordusunun Menlahe/eri ve Türkle- rin Fazilet/eri, çev. Ramazan Şeşen, Ankara.Çamuroğlu, R. (1994). Yeniçeri/elin Bektaşiliği ve Vaka-i Şerriye, İstanbul.
Çamuroğlu, R. (1999). "Türkiye'de Alevi Uyanışı", Alevi Kimliği, Ed. T. Olsson, E. Özdalga, C. Raudvere, İstanbuL
Çamuroğlu R. (2000). Değişen Koşullarda Alevilik, İstanbul.
Çelebi Cemalettin Efendi (1994). Müdafaa, Yay. Haz .. Nejat Birdoğan, İstanbul.
Dierl, A. J. (1991). Anadolu Aleviliği, çev. Fahrettin Yiğit, İstanbul.
Eliade, M. (1980). Şamanizm, çev. İsmet Birkan, Ankara.
Elvan Çelebi (1995). Menakıbu'l-Kudsiyye Fi Menasıbi'l-Ünsiyye, Yay. Haz. İs
mail E. Enınsaı. Ahmet Y. Ocak, Ankara.