UYANIK ÝNANÇ
LEY HATLARI
DOÐRU YOLUN YOLCUSU
ÝÇÝNDEKÝLER
Aylýk Kültürel ve Siyasi Dergi
Onur Baþkaný:
Dr. Refet Kayserilioðlu Sevgi Yayýnlarý Tic.Ltd.Þti. adýna
Sahibi ve Genel Yayýn Müdürü:
Ayþegül Kayserilioðlu Yazý Ýþleri Müdürü:
Güngör Özyiðit Yayýn Kurulu:
Güngör Özyiðit Nelda Bayraktar
Hale Ürkmezgil Haberleþme Sorumlusu ve
Okur/Abone Ýliþkileri:
Kazým Erdemoðlu 0542 676 83 47 fax: (0212) 872 74 01 P.K: 227 Beyoðlu/Ýstanbul
Yönetim Yeri:
Ceylan Sk. No: 9/bod.kat Güzelyalý, Pendik/Ýst.
Baský:
Hedef Dijital Baský Taksim Cad. No: 19/A
Taksim/Ýstanbul Fiyatý: 5 TL Yýllýk Abone: 60 TL
Yurt Dýþý: 70 TL Cilt: 43 Sayý:505 Ocak 2011
Uyanýk Ýnanç ... 2
Dr. Refet Kayserilioðlu
Materyalizmin Devasý
Parapsikoloji ... 6
Ahmet Kayserilioðlu
Doðru Yolun Yolcusu ... 16
Güngör Özyiðit
Tanrý, Fizik ve
Yaratýlýþ ... 22
Zuhal Voigt
Özgürlük Üzerine - I ... 27
(Osho’dan Görüþler)
Özetleyen: Nihal Gürsoy
Ley Hatlarý ... 32
Þule Kayserilioðlu
“Ama Ulusumuz
Öylesine Saðlam ki...” ... 37
(Eski Günýþýðýnýn Son Saatleri)
Thom Hartman/Arýn Ýnan
Depremler:
Ne Yükseliyor Þimdi ... 41
(Kirael Celsesi)
Dergimizin internet sitesini www.sevgidunyasidergisi.com
www.dostluk.org
adreslerinden ziyaret edebilirsiniz
Sevgili Dostlar
Günümüzde teknolojik geliþmelerin birbirimizin gizliliðine ve özelliðine daha rahat ve kolay girebilme, bunlarý ortaya çýkarýp meydana verme yol- larýný gösteriyor olmasý, “Siz kimsenin gizliliðine el vurup kulak verici olmayýnýz” önerisini artýk geçersiz mi kýlmaktadýr? Bu konuda durup derin düþünmekte yarar çoktur. Akýl, imkânlarý ve fýrsatlarý eriþilir bulunca, ondan yararlanmayý söyler durur bize. Düþüncelerimiz aklýmýzla gönlümüzü, vic- danýmýzý bir etme yönünde olursa, o zaman “dur” diyebiliriz kendimize;
ilkelerimizi, en baþta “kendimize yapýlmasýný istemediðimiz bir þeyi baþkasý- na yapmama” ilkesini hatýrlarýz, uygulamaya koyarýz. Bir insanýn önce kendinden utanmasý, kendine dürüst olmasý ne erdemli bir tutum... Ýnternette gizli çekilmiþ mahrem görüntüler, insanlarýn baþkalarý hakkýnda tek yanlý yorumlarý, her gün dolaþýp duruyor aðda, onlara el atýp, izlenmesi için. Her þeyin ortada olmasý, o þeyler hakkýnda herkesin bir sözünün olmasý, hüküm- ler, zanlar, senaryolar, gizli açýk alaylar, “ölü eti yemek gibi” diye nite- lendirilen dedikoduyu normal bir eylem haline getirir mi, onu aklar mý sizce yoksa o veriler saklanýp kalabileceði, akýllara iyice yerleþeceði için eskisin- den daha da sorunlu ve tehlikeli durumlara mý yol açabilir? Ýmkânlarýmýz geliþtikçe, iyi ile kötü, doðru ile yanlýþ, güzel ile çirkin arasýndaki sýnýrý gözetmemiz daha bir incelik, hüner, daha bir nezaket, daha bir soyluluk gerektirir hale gelmekte. Aslýnda bu dünyanýn dýþýnda “lûzumlu lûzumsuz her þeyin çýrýlçýplak ortada olduðu” bir yer var elbette ve biz insanlarýn emellerimizden biri de dünyamýzý o yer haline getirmek; ama orada iyi insanlar, bir olmayý çoktan baþarmýþ olanlar yaþayacak. Yoksa bugünkü gibi yüze gülerken gizliden yumruðunu sýkmýþ, ilk fýrsatta ötekinin kafasýna indirmek için hazýr bekleyen, kendi ile uðraþýp geliþeceðine, hoþuna git- meyen ne varsa onun sebebini baþkasýnda arayan gergin ve korku dolu insanlarýn elinde o dünyanýn imkânlarý çok yaralayýcý olabilir. Öylesine özgür dünyaya lâyýk olabilmek için, gönlümüzdeki, ne kadar cilalayýp par- latsak bile, apaçýk görünen kini, öfkeyi, tüm olumsuzluklarý sevgi ve iyilik sularýyla yýkama hünerini bir an önce edinebilmeliyiz.
En Derin Sevgilerimizle SEVGÝ DÜNYASI
Dr. Refet Kayserilioðlu
Uyanýk Ýnanç
ÖZDEN ÝLE ERDEM KONUÞUYOR
Uyanýk inanç sahibi, daima mantýðýný, aklýný iþletmekte, edindiði yeni bilgi ve tecrübelerle
inancýnda devamlý rötuþlar yapmaktadýr. Uyanýk inanç, insanýn eskiye veya bir noktaya baðlanýp kalmasýný önler, þahsýn devamlý
ilerlemesini ve yükselmesini saðlar. Çünkü inançlar ruhumuzun benimsediði bilgilerdir. Yapýlacak tecrü- beler benimsenen bilgilerin ýþýðýnda yapýlýr.
O tecrübeden elde edilen yeni bilgiler aklýmýzý geliþtirir. Akýl aldýðý yeni bilgileri ruha
benimsettirerek ruhumuzu
yükseltir. Bu böylece devam
eder gider.
Erdem - Ýnanmaktan, iman etmekten bahset- miþtik. Ýnanmadýðýmýz þeyleri düþünerek, araþ- týrarak ve elde bulunan delilleri deðerlendirerek bir inanca varacaðýmýzý söylemiþtiniz. Ben bu sözleriniz üzerine düþündüm. Fakat inan- manýn, iman etmenin mahiyeti hakkýnda tam bir hükme varamadým.
Ýnanmak nedir? Ýnanç nedir? Lütfen bana bun- lar hakkýnda biraz bilgi verir misiniz?
Özden - Ýnanmak dey- ince sadece manevi âleme, üstün idareci var- lýklara ve bir ölüm ötesi hayata, en büyük olarak Allah'a inanmayý deðil, hayatýmýzda peþinden gittiðimiz her fikre baðlanmayý da kabul etmek lâzýmdýr. Ýnanmak hayatýmýzýn en önemli kararlarýndan birisidir.
Biz ancak inandýðýmýz þeyi istekle, kudretle ve sürekli olarak yapabili- riz.Ýnanamadýðýmýz þeylere dýþtan uyar görünsek de içten uymayýz. Ýnanmadýðýmýz þeyleri ne zorla, ne de gösteriþ için yapmaya
uzun süre devam edeme- yiz. O halde inanmak nasýl bir þeydir?
Erdem - Tamam ben de bunu rica ediyorum.
Özden - Ýnanmakta önce, zihnen yapýlmýþ bir akýl yürütme neticesinde vardýðýmýz bir hüküm vardýr. Bu hükme bizim bir inanç diye baðla- nabilmemiz için de þu dört þartýn olmasý lâzýmdýr. Evvela vardýðýmýz hüküm doðruluk yönünde olmalýdýr.Yani biz 'bu bilgi, bu söz veya bu adam doðrudur' diye- bilmeliyiz. Vardýðýmýz hüküm yanlýþtýr yolunda olursa o þey bizim inanç konumuz olmaktan der- hal çýkar. Ýkinci olarak, evet bu doðrudur, ayný zamanda benim için fay- dalýdýr dememiz gerekir.
Üçüncü olarakyalnýz faydalý ve doðru deðil, ayný zamanda benim için lüzûmludur diyebilme- liyiz. Dördüncü olarak da'Bu þey yalnýz doðru, faydalý ve lüzûmlu deðil, ayný zamanda benim için zaruridir ve hayati ehem- miyeti haizdir' diye-
bilmemiz icap eder. Ýþte o þey bu takdirde bizim için gerçekten inanýlan ve peþinden gidilen þey olur. Sadece doðruluðu- nu veya sadece faydalý olduðunu kabul etmemiz o þeye inanmamýz için kâfi gelmez. Ýnanmak için dört unsurun bir arada bulunmasý lâzým- dýr. Doðru olmasý, fay- dalý olmasý, lüzûmlu olmasý ve zaruri olmasý lâzýmdýr.
Erdem - Peki inan- madýðýmýz þeylerde de bunun dört zýddý mý vardýr, yoksa iþimize gelmediði için mi inan- mayýz?
Özden - Ýþimize gelmemesi demek, onu faydalý görmememiz demek deðil midir?
Erdem - Ama Rehber varlýðýn "Ýnanmayanlar, doðru olmayanlardýr"
diye bir sözü var.
Bununla onu nasýl izah edersiniz?
Özden - Orada bahsedilen inanma, manevi âleme, Rehber varlýðýn bilgilerine (ki o
bilgiler yüksek idare mekanizmasýnýn, yüce âlemin bilgileridir) ölüm- den sonra bir hayat olduðuna ve o hayatýn, dünya hayatýndaki davranýþlarýmýza uygun bir þekil aldýðýna inan- maktýr. Bunlara inanmak doðru olmayanlarýn iþine gelmez. Çünkü onlar eðri ve kötü yollardan
kazançlar, menfaatler saðlamaya alýþmýþlardýr.
Bu kazançlarýnýn geçici olduðunu, huzur verici olmadýðýný düþünmezler bile. Ýnanmakla hem ayýplarýnýn ortaya dökülmesinden ve onlarýn cezalarýna çarp- týrýlmaktan, hem de kârlý yollarýnýn kapanacaðýn- dan korkarlar. Onlar doðru ve iyi yollarýn daha kazançlý, daha huzur verici ve daha devamlý olduðunu idrak edemeyenlerdir. Biz burada þimdi genel olarak inanmaktan bahsediyoruz.
Genel olarak inanýl- mayan þeyler için de yine dört unsur rol oynar.
Bu þeyler yanlýþtýr, fay- dasýzdýr, lüzûmsuzdur ve hattâ zararlýdýr. Kesin
olarak sakýnýlmasý gere- kir. Ýþte gerçek inanmayý ve gerçek inanmamayý oluþturan dört unsur bun- lardýr. Bu bilgilerin ýþýðýnda, gerçek inanç sahibinin inandýðý þey peþinde, neden hayatýný fedâ edercesine koþuþu- nun mânâsý, gerçek inan- mayanýn da inanmadýðý þeyden vebadan kaçar gibi kaçmasýnýn nedeni anlaþýlýr.
Ýnanýlan þeyler bizim hayatýmýza yön veren, davranýþlarýmýzý þekil- lendiren þeyler olduðu için onlarýn üzerinde ti- tizlikle durmak herkesin hakkýdýr. Ýnanýlacak þey- leri ince eleklerden ele- mek, düþünce ve mantýk tezgâhlarýnda en ince tahlillere tabi tutmak, herkesin hem hakký hem de vazifesidir. Böyle ya- pýlmadan, acele hükümle varýlan inançlar ömürsüz olurlar. Bir de inanmýþ görünmeyi çýkarlarýna uygun bulan ikiyüzlüler vardýr ki, bunlar önce kendilerine, sonra da etraflarýna kötülük yapan kimselerdir.
Erdem - Kendilerine
ne kötülüðü olur bu inan- mýþ görünmelerinin, bilâkis menfaat saðla- maktadýrlar.
Özden - Ýnanarak ulaþacaklarý neticelerden, yüksekliklerden ve mer- tebelerden uzak kalmak- tadýrlar. Kendilerine zaman kaybettirmekte- dirler. Ayrýca hiçbir zaman huzur ve mutluluk içinde olamamaktadýrlar.
Çünkü ikiyüzlülük baþlý baþýna huzursuzluk kay- naðýdýr. Etraflarýna zararý ise onlara bel baðlayan- larý, vazife verenleri, peþinden gidenleri hüs- rana uðratmaktadýrlar.
Çünkü gerçek inanma- yanýn inançsýzlýðý birgün bir yerden mutlaka pat- lak verir.
ESKÝ VE YENÝ ÝNANÇLAR
Erdem - Eskiden inan- lar inandýklarý bilgilere onlarýn doðruluðunu iyice inceleyerek mi inanmýþlardýr?
Özden - Eski devirdeki insanlar olaylara ve mu- cizelere bakarak verilen bilgilerin üstün bir kay-
naktan verildiðine, onlarýn doðru olduðuna inanmýþlardýr. Onlarýn inançlarý da idrakli ve þuurlu bir inançtýr.
Sadece atalarýnýn taklidi olarak yapýlan þeyleri bir inanç kadrosuna soka- mayýz. Onlar alýþkanlýk- lardýr, otomatizmalardýr.
Ýnanç olabilmesi için doðru, faydalý, lüzûmlu ve zaruri olduðuna inanýlmasý gerekir. Onlar, olaylarla, etraflarýnda cereyan eden mucizelerle yetinmek, delil olarak o olaylara ve mucizelere sarýlmak zorunda idiler.
Çünkü o zaman ilim iler- lememiþti. Bilgilerin doðruluðunu
tahkik etme imkânlarý onlar için azdý.
Hâlbuki bugün ilim geliþmiþ, bilgilerin deðer- lendirilmesi için elimizde yýðýnla materyal birik- miþ haldedir. Bu sebeple bizim bugünkü inan- cýmýz olaylardan, mucizelerden çok, bilgilerin deðerlendirilme- siyle olacaktýr.
Böyle bir inanç, þuuru- muzu, mantýðýmýzý ve idrakimizi daima uyanýk bulundurmayý, her okuduðumuz, her öð- rendiðimiz þeyi o güne kadar edindiðimiz bil- gilerle ölçüp biçmeyi emreder. Böyle bir inanç, her an geniþlemek, geliþmek, büyümek isti- dadýnda olan canlý, dinamik bir inançtýr.
Onun için ben bu tarz inanca "UYANIK ÝNANÇ" diyeceðim.
Uyanýk inanç sahibi, daima mantýðýný, aklýný iþletmekte, edindiði yeni bilgi ve tecrübelerle inancýnda devamlý
rötuþlar yapmaktadýr.
Uyanýk inanç, insanýn eskiye veya bir noktaya baðlanýp kalmasýný önler, þahsýn devamlý ilerle- mesini ve yükselmesini saðlar. Çünkü inançlar ruhumuzun benimsediði bilgilerdir. Yapýlacak tecrübeler benimsenen bilgilerin ýþýðýnda yapýlýr.
O tecrübeden elde edilen yeni bilgiler aklýmýzý geliþtirir. Akýl aldýðý yeni bilgileri ruha benimsetti- rerek ruhumuzu yüksel- tir. Bu böylece devam eder gider.
Materyalizmin Devasý Parapsikoloji
Ahmet Kayserilioðlu, Psikolog
Daniel Dunglas Home
HAYIR ÇEÞMESÝNÝN
SUYUNU HAZIRLAYANLAR ABD Kaliforniya'da bir medyum aracýlýðý ile 21 yýldan beri mesajlar veren rehber varlýk Kryon, dünya insanýnýn olgunluk düzeyinin her 25 yýlda bir, ruhsal yönetici varlýklarca ölçüldüðünü söyler. 1987 ölçümünde, ön tahminleri aþan öyle parlak bir sonuç elde edilmiþ ki, neredeyse sevinçden ruhsal âlemde þölenler yapýlmýþ. Artan bunca kötülüklere raðmen, aramýzdaki iyi insanlarýn gayretlerinin boþa gitme- diðini, pek farkedilmese bile 1987'den önceki 50 yýlda, bu dip dalgasýnýn dün- yamýzda çok olumlu deðiþimler saðla- dýðýný, Kryon mesajlarýnda sýk sýk tekrarlar. 1987 ye 25 yýl eklediðimizde o týlsýmlý 2012'ye ulaþýrýz. Kryon en son ölçümün 2012'de yapýlacaðýný ve artýk sonraki yýllarda tekrarýnýn olmayacaðýný belirterek, o yýlýn insan tekâmülünde yepyeni bir yýl olmasý dileðinde ve tah- mininde bulunur. Kryon mesajlarýnýn 9 çeviri kitabý yurdumuzda da çok okuyu- cu bulmuþ ve yeni baskýlarý yapýlmýþtýr.
Çok yaklaþtýðýmýz 2012'nin insanlýða yeni bir atýlým döneminin kapýlarýný açmasý için elbette hepimiz Kryon'un dileðine tüm gönlümüzle katýlýyoruz.
Ancak bu sonuca dünyanýn her tarafýn- daki iyilik çabalarýnýn artmasýyla, sani- yelerin gün gibi deðerlendirilmesiyle ve gönül birliðiyle ulaþabileceðimizi unut- mamamýz gerektiðinin de farkýndayýz.
Kryon 1987'den önceki 50 yýlda yapýlanlarý övgüyle dile getirir. Hayýrlý insanlarýn doðrulukla, iyilikle, çalýþ-
mayla, bilgiyle ve sevgiyle yaptýklarý- nýn, ölçümdeki o parlak sonucun elde edilmesindeki payýný sevinçle tekrarlar.
Ýyi ama, bunca materyalist, inkârcý, her þeyin boþ olduðu nihilist inançlarýn dört bir tarafý sardýðý o 50 yýlda, ümidini yitirmeden gayretlerini sürdüren iyi yürekli insanlarýn hayat görüþlerinin temellerini oluþturan taþlarý, daha önce- den kimler döþemiþti acaba diye sor- mayacak mýyýz hiç?! Bu sorunun ceva- býnda gözümüzü 19. yüzyýlýn ikinci yarýsýnda parapsikolojinin geliþmesinde büyük emekleri geçen insanlara ve yýl- larca büyük ruhsal denemeler yaparak ömür geçirmiþ büyük bilim adamlarýna çevirmemiz son derece doðal.
Biz onlarýn yaptýklarýnýn büyük öne- mini ne kadar biliyor ve alkýþlýyor olsak da, günümüz tarihçilerinin, bunlarý bir o kadar az dile getirdiklerinin de kuþku- suz farkýndayýz. Ýþte iki örnek:
Server Tanilli "Yüzyýllarýn Gerçeði ve Mirasý" kitap dizisinin 5. Cildinde 19.
yüzyýlýn ikinci yarýsýný anlatýrken nere- deyse sadece tek bir satýrla yetinir:
"Teozofi ve spiritüalizmin arkasýndan bir çok insan gider" (S.337)
Eric Hobsbawm, o âbidevi 3 ciltlik
"19. Yüzyýl Tarihi" kitabýnýn ikincisinde biraz daha uzun yazar. Ama hepsi iþte o kadar:
"Ýlk kez 1850'lerde moda halini alan tinselciliðin (ruhçuluðun) halktan gördüðü büyük raðbet de, büyük olasýlýkla din özleminden kaynaklan-
maktadýr. Özellikle, baþlýca yayýlma merkezi olan Amerika Birleþik Devlet- lerinde ilerlemeyle, reformla ve radikal solla olduðu kadar, kadýnlarýn kurtuluþu hareketi ile de siyasi ve ideolojik yakýn- lýðý bulunmaktaydý. Fakat baþka çekici- liklerinin yanýnda, ölümden sonra yaþa- mayý, deneysel bilimin hattâ belki de yeni fotoðraf sanatýyla gösterilmeye çalýþýldýðý gibi nesnel imgenin temelleri üzerine görünürde yerleþtirmek gibi önemli bir üstünlüðü de vardý. Muci- zeler artýk kabul görmediðinde, para- psikolojinin potansiyel dinleyicileri çoðalýr." (S.297)
3. Cilt’te ise bugünlerde o çalýþmalarý görmezden gelmemizin itirafý var:
" Bugün bizler, batý kültürünün kýyýla- rýnda dolanan ezoterizmi, ruh çaðýr- mayý, büyüyü, önde gelen bazý Bri- tanyalý aydýnlarýn zihinlerini meþgûl eden parapsikolojiyi ve doðu gizemci- liðinin ve sofuluðunun çeþitli yorum- larýný, moda olarak nitelendirip görmez- den gelme eðilimindeyiz." ( S.284)
Ama ne gam. Kimse aldýrýþ etmese bile bahçývan için önemli olan tohumun varolmasýdýr. Verimli topraðý bulur bul- maz her yanýn meyvelerle dolacaðýna inancýndandýr bu. Günü geldiðinde, þimdi kimse ilgilenmese de, kitaplýklarý dolduran onlarýn eserlerinin, yeni nesil- lerce nasýl deðerlendirileceðine insanlýk tanýk olacak.
Hatýrlayacaksýnýz: Tanrý inancý konu- sundaki yazý dizisinde Türkiye'deki parapsikoloji çalýþmalarýndan uzunca
söz etmiþtim. Ancak o çalýþmalarýn da temellerini oluþturan 19. yüzyýlýn ikinci yarýsýndaki büyük deneyleri anlat- mazsak hem tarihi inkâr etmiþ hem de onlara olan övgümüzü ve þükrümüzü dillendirmemiþ oluruz. Ýþte birkaç sayý- da bunu yapacaðýz
TEK GERÇEÐÝ GÖREN GÜLYÜZLÜLER
Geçip giden kervanýn ayak izlerini ve kalýntýlarýný inceleyerek, kervan hakkýn- da önemli bilgiler elde edebiliriz. Ýþte bilimsel çalýþmalarýmýzda da yaptýðýmýz tamamen bu. Ama ya kervaný yola koyan sahibine ulaþýp bilgiler alsak, elde ettiklerimiz hem daha kesin hem de daha detaylý olmaz mý?.. Hele sahibin- den ilerideki planlarýný da öðrenirsek, bilgilerimizin çerçevesi daha da geniþ- leyip büyümez mi? Deneysel bilimde sadece izlerinden hareketle kýsýtlý bilgi almamýzýn yanýsýra, gelecekte olacak- larla ilgili yalnýzca tahminlerde bulu- nabiliriz ancak.
Ýþte gülyüzlü peygamberlerin Âlem- lerin yaratýcýsý ve sahibinden aldýklarý öz bilgilerden ve Tanrýnýn gelecek plan- larýndan doðrudan haberdar olmalarýn- dan, bu onlarý kati bilginin sahipliði ayrýcalýðýna yükseltmiþtir. Ýþte bundan dolayýdýr ki Hz. Ýsa, kendisinden 600 yýl sonra gelecek son nebinin müjdesini Ahmet adýyla verirken, Yaradan'dan aldýðý bilginin ýþýðýyla bunu müjdelemiþ ve aynen de gerçekleþmiþtir. Kuran'da Saf sûresinin 6. âyetinde bundan söz edilir.
Ayný olay bizim celselerimizde ne güzel dile getirilir:
“...Ýsa, kendinden sonra gelecek gül- yüzlünün AHMET adýyla müjdesini verdiði bir yerde, hayýrdan uzak, belâ çukuruna yakýn biri çýktý ve sordu. Dedi ki: 'Sen ey her þeyi haber veren, her þeyi bildiðini söyleyen, bilir misin ki, þimdi þu anda benim evimde ne vardýr, bana ait olan? Ve bilir misin ki, þimdi þu anda ne vardýr benim evimde, senelerdir biriktirdiðim kendim için?' Bir çýrpýda söyledi onlara ismini bildiðiniz, o adamýn evinde olaný. Ve o adamýn evin- de olanýn, aslýnda o adamýn olmadýðýný.
O adam öylece dondu, öylece kaldý, soru sorduðu yerde piþman...”
Kuranda Kehf sûresinde yaptýklarý uzun uzun anlatýlan Zülkarneyn'i peygamberler tarihinde hiçbir yere yer- leþtiremiyoruz. Sanki önceki Âdemin neslinden bir gülyüzlü gibi anlaþýlýyor.
Onun dökme demir kullanarak inþa ettiði ve üzerini koruyucu bakýrla kapladýðý set'in ileride ortaya çýkacaðý ve insanlarý Yecüc Mecüc'ün yapacaðý þerre karþý uyaracaðý da Kuran'ýn Enbiya sûresi 96. âyetinde bir gelecek haberi olarak, altý çizilerek anlatýlýr.
Âlemlerin Sahibinden baþka kim bun- larý bilebilir ve söyleyebilir? Günü gelip bu olay gerçekleþir, bakýr kaplý demir- den duvar ortaya çýkarsa kutsal bildiri- lerin deðeri bir kez daha anlaþýlmaz mý?
Bütün bunlarýn ýþýðýnda bizim celsele- rimizde gülyüzlü peygamberlerin þu sözlerle anýlmasýný nasýl garip karþýlaya- biliriz:
“Ýnsanlar gözlerini kullanmayý öðrenselerdi, görüleceklerin hepsini göreceklerdi þüphesiz bugüne dek. Ýþte yalnýz baþlangýçtan bugüne tek gerçeði gören gülyüzlülerdir. Her þeyi alan sizler onlara benzemek dururken kendi- nizi topraða çakýp durmaktan vaz- geçiniz. Hayra dönünüz, O'na el açýnýz ki, elleriniz dolsun, her þey sizin olsun.”
"ALLAH ÖLDÜ" SANILIRKEN!..
Ýnsan aklý, tecrübe edebildiði, görüp, duyup, düþünebildiði kadarýna eriþe- bildiðinden, kendi baþýna býrakýldýðý zaman yanlýþ yollara, çýkmazlarla dolu labirentlere dalmakta gecikmez. Ama eline, her zaman doðru yönü gösteren pusulasýný, gülyüzlülerin Yaradan'dan aldýklarý öz sözleri alýp yoluna kýlavuz edince, hedefe varmak için yan yollarda vakit kaybetmez. Artýk ondan sonrasý onun aklýna, azmine, gayretine kalýr. Ne yazýk ki insanoðlu gönlüne ibadet etmeyi, Yaradan'ýna ibadetten daha önde tutma kolaylýðýna kaçtýðýndan, her defasýnda gülyüzlü peygamberlerin getirdiði saf gerçekleri deðiþtirmekte, çarpýtmakta gecikmez. Nesilden nesile, bozula - daðýla, bir de bakýlýr ki birliði, sevgiyi, kardeþliði ve barýþý emreden din; ayrýlýðý, bencilliði, kavgayý, kini körükler olmuþ. Ýnsan soyunun en zor çaðý baþlar böylece.
Doðruyu gösterdiðini sandýðý pusulasý onu çýkmazlarda, çöllerde, bataklýklarda oyalar durur. Akýl ve bilgi sahipleri ise yanlýþlarý göre göre bu kör kýlavuzlarý neden izlesinler? Adým adým terk eder-
ler. Bir de görülür ki din, düþünce dünyasýndan sürülüp atýlmýþ. Sonra ne mi olur? Yanlýþ pusulanýn esaret zincir- lerinden kurtulmuþ olmanýn sevinci, tamamen pusulasýz yola koyulmanýn korkusu... Bu iki duygu arasýnda bocalar durur insan. Ýþte 150 yýl kadar önce, o zamanlar dünyanýn düþünce merkezi olan Avrupa, böyle bir büyük bocalamayý yaþýyordu. Kilisenin asýrlar süren baðnazlýðý ve zulmü, büyük mücadelelerle, hayat sahnesinden geri dönmemecesine sürülüp atýlmýþtý. Tabii ki Allah, öbür dünya, ruh ve maneviyat gibi kavramlarý da beraberinde götür- erek. Tabuta son çiviyi "Allah öldü" di- yerek çakan filozof Nietzsche olmuþtu.
Doðu'da Ýslâm dünyasýnda ise eski nesillerin sözlerine, yorumlarýna bir virgül ilavesi bile büyük günah sa- yýldýðýndan, hür düþünce sahibi aydýn- lar, yavaþ yavaþ dine sýrt dönmekteydi.
Allah'ýn ve O'nun gerçek sözlerinin batý- dan da, doðudan da kovulmakta olduðu bir acayip dönemdi bu!. Yaradanýn'dan bu denli kopmuþ insanoðlu, sadece aklýyla ve deneye dayanan bilgisiyle gerçekleri nasýl bulacak, vesvese verenin üstesinden gelip kardeþliði, barýþý, üzerinde rahatça yürüdüðü dünyasýnda nasýl tesis edecekti?
Yanlýþlarý ortadan kaldýrýrken, yeni yan- lýþlara düþmemeyi nasýl becerecekti?.
Kapitalist sömürünün karþýsýna haklý olarak çýkarken, sosyalizm adý altýnda yine kavgayý ve ayrýlýðý esas alýp,
"Tanrýsýzlýðý" bir de ekonomik doktrinin temeli yaparak, saðdaki çýkmaz sokak- tan, soldaki çýkmaza mý sapacaktý?
Darwin'in hayvanlar dünyasý için haklý olarak saptadýðý "türlerin evrimi" teo- risini, tamamen tesadüflere baðlayarak, canlýlardaki bu olaðanüstü düzeni, kör bir doðaya teslim edecek, insaný da bu kör zincirin halkasýna mý oturtacaktý?
Ýste o zamanlar dünyanýn efendisi Av- rupa'da bütün bunlar olmakta ve tüm dünya düþünürleri de körükörüne onlarý izlemekteydi. Dinsel düþüncenin ve manevi kavramlarýn sýðýnacak delik aradýðý böyle bir dünyaya, üst âlemin yardým eli elbette uzanacaktý. O günün bilim adamlarýna, düþünürlerine, aydýn- larýna uzanacak bu yardým elinin, her þeyden önce onlarýn dilinden konuþmasý gerekiyordu. Öyleyse önce gözleme, deneye, delile, ispata dayanacak bir metotla insanlara, dinlerin temelini oluþturan ruhun ölmezliði, öbür âlemin varlýðý, ruhun madde üzerindeki etkileri gösterilmeliydi. Bunlarýn benimsetilme- sinden sonra ise üst âlemin yüce rehber varlýklarýnýn, insanlara doðru yaþam kurallarýný, ahlâki prensipleri yeniden duyurmasý, insanýn kendine, diðerlerine ve Yaradaný'na görev ve sorumlulukla- rýnýn iyice belirtilmesi gerekiyordu.
Üst âlemin bu yüce planýnýn ilk þimþeði, 1848 yýlýnda yeni dünyada Amerika'da New York yakýnlarýnda Hydeswille köyünde küçük bir evde çakmaya baþlamýþtý. Fox ailesinin iki kýzýyla birlikte bu eve taþýnmasýndan üç ay sonra bütün aile deðiþik zamanlarda, sebebi belirsiz darbe ve benzeri sesler duymaya baþlamýþlardý. Daha sonra darbe sesleri gecelere de taþmýþ, aile zaman zaman geceyi uykusuz geçirir
olmuþtu. Nihayet darbelerin bilinçli bir varlýðýn eseri olduðunu keþfettiler.
Ellerini kaç kere çýrparlarsa darbe de o sayý kadar tekrarlanýyordu. Madem ki bilinçli idi, bu darbeleri yapan her kimse onunla konuþmak kolaydý artýk. Hemen formülü buldular: a=Bir vuruþ, b= iki vuruþ. c= Üç vuruþ... Zahmetli de olsa arada diyalog böylece baþlamýþtý. Ve sistematik darbe seslerinden bu davetsiz misafirin kimliðini, hayattayken ne yap- týðýný mesleðini öðrenmiþlerdi.
Davetsiz misafir sandýklarý; aslýnda bu evin eski sakini olduðunu, cinayete kurban gittiðini, cesedinin bodruma gömüldüðünü de onlara söylemiþti.
Bodrum kazýldýðýnda bulunan insan kemik- leri söylediðini doðru- luyordu.
Ýnsanoðlu yeryüzün- de çoðalmaya baþladý- ðýndan beri spiritüel olaylarý yaþaya gel- miþti. Bunlar çokça bireysel, kesintili, sis- temsiz olduðundan ve çevrede duyulmasý sakýncalý olduðundan unutulup gidiyordu. Ama bu defa ruh gücü geri dönmemek üzere dünyaya temel atacaðýndan, eskisi gibi olmaya- caktý. Olay hýzla tüm Amerika'ya yayýldý. Fox kardeþler þehir þehir dolaþarak ayný olayý herkesin önünde tekrarladýlar. Gazeteler, kurulan kulüp- ler, dernekler bu olayý ve benzerlerini hararetle tartýþmaya baþlamýþlardý bile.
Yeni dünyada ilk köprübaþý kurulmuþtu.
Her tarafta pýtrak gibi ruhsal kökenli benzer olaylar sergilenmeye baþlamýþtý.
Madem ki bilim çaðýna girilmiþti, öyleyse insanlarýn beþ duyusuna hitap edilecekti. Devir fizik medyumlarýn devriydi. Evet, bunca olayla kamuoyu- nun dikkati öte âleme çekilmiþ, ilk
Fox kardeþlerin evi, Hydeswille, New York
düþünce ýþýklarý kafalarda çakýlmýþtý. Ama sadece beþ duyuya hitapla kalýnýrsa, üst âlemin esas amacý toz duman arasýnda kaybolur giderdi. Ýþin fikriyatýnýn da bununla atbaþý gitmesi gerekirdi. Nitekim Fox kardeþler olayýnýn baþlamasýndan üç yýl sonra 1851 yýlýnda Andrew Jackson Davis'in "Ruhlarla iliþki kurmanýn felsefesi" isimli eseri bu boþluðu dolduruyordu. Bütün Amerika'da üstün güçleri ve medyumluðuyla tanýnan Davis, bu kitabýný, 60 sene önce ölmüþ olan Amerikan devlet adamý ve paratoneri icat eden bilgini Benjamin Franklin'in ruhundan aldýðý bilgilerle derlediðini, sakýnmadan söylüyordu.
Spiritüel gözlemlerin ve yorumlarýnýn temel taþlarýnýn yerli yerine konmasýyla olay, tahminlerin üstünde yayýlmasýný sürdürdü. 1855'de ülkede iki milyona yakýn spiritüalist olduðunu dergiler yaz- maktaydý.
Spirit olaylar Amerika'nýn dýþýndaki diðer uygar ülkeleri de etkilemekte gecikmedi. Amerika'da deðer kazanan medyumlar, Avrupa'ya da geçip gösteri- lerini tekrarladýlar. Sýký kontrol þartlarý altýnda ve seçkin izleyiciler arasýnda yapýlan bu denemelerde yine beþ duyuya hitap eden fizik olaylar ön plan- daydý. Özellikle Amerikalý Daniel Dunglas Home'un, Avrupa'ya geçip 20 yýl boyunca yaptýðý fizik medyumluk gösterileri ve öte âlem varlýklarýyla görüþmeleri, izleyenleri hayretten
hayrete düþürüyordu. Aðýr masalar havalanýyor, müzik âletleri el dokun- madan çalýyor, medyumun kendisi yerinde yükselerek boþlukta duruyor ve hattâ bazen üst katýn penceresinden dýþarý, boþluða doðru süzülüyordu.
Bunlar sahnede olmuyordu, oturumda bulunanlarla iç içeydi medyum. Top- lantýlarda devrin ünlü bilginleri, aydýn- larý, zenginleri, hattâ zaman zaman Fransa kralý III. Napolyon, Alman imparatoru, Rus Çarý bulunuyordu.
Bunlar arasýnda sihirbaz hilelerini, göz boyama hünerlerini bilen ve hattâ bizzat yapan kiþiler de vardý. Ancak 20 yýl boyunca Avrupa'nýn hemen bütün ülkelerinde ve Amerika'da, sýký denetim altýnda bunca akýl almaz olaylarý sergileyen Home'un, bir tek defa olsun aldatmacasýna rastlanmamýþtý.
BÜYÜK BÝLÝM ADAMLARI ÝÞE EL ATIYOR
Home'la deney yapanlar arasýnda ünlü Ýngiliz bilgini Sir William Crookes da
Daniel Dunglas Home
(1832- 1919) vardý. Kimyasal element Thallium'u keþfeden, maddenin radyant halini ve kendi adýyla anýlan Crooks tüplerini bularak X ýþýnlarýnýn incelen- mesini kolaylaþtýran bu büyük bilgin, yýllarca ruhsal seanslara katýlmýþ, bizzat deneyler yapmýþ ve bu arada medyum Home'un celselerinde de bulunmuþtu.
Bakýnýz, çaðdaþýmýz ünlü kristal bilgini J. D. Bernal "Materyalist Bilimler Tarihi" kitabýnda onun bu bilimsel buluþunu kahinlik diye vasýflandýrarak nasýl övmektedir: "Crookes bu katod ýþýnlarýný maddenin ýþýn gibi saçýlan yeni bir biçimi olarak adlandýrdý. Bu, kahince bir görüþtü. Çünkü yeni fizik bilimi böyle yüksek hýzlý ya da ýþýn gibi saçýlan parçacýklarýn incelenmesi sonu- cu kuruldu." (S.479)
Crookes dilimize 'Ruh Kuvveti' adýyla çevirisi yapýlan kitabýnda medyum Home'u defalarca kendi evine davet
ederek baþka bilginlerin de misafir olarak bulunduðu ruhsal deneyleri detaylý olarak anlatýr. Keþif yapmýþ bir bilim adamýnýn titizliði içinde hileyi önleyecek her türlü þüpheyi önleyecek önlemleri alarak yaptýðý medyumluk denemelerinde kesin sonuçlara ulaþýr.
Satýn alýp eve getirdiði, medyuma elini bile dokundurmadýðý müzik aletinin seans esnasýnda kendi kendine melodik bir þekilde çalmasý, bir ara havalanarak çalmaya devam etmesi herkes tarafýn- dan gözlemlenir. Bu esnada medyumun elini tutuyorlar ve ayaklarý üzerine de kendi ayaklarýný koyuyorlardý.
Medyum Home'un odanýn döþemesin- den kendi kendine yükselerek boþlukta bir süre durduðunu, yine kendi evinde üç ayrý zamanda gözlemlediðini de Crookes bu kitabýnda bizlere anlatmak- tadýr.
Ayrýca diðer medyumlarla yaptýðý deneylerde de masa, sandalye, kanepe gibi aðýr eþyalarýn hiçbir el temasý olmadan kendi kendine hareket edip odada dolaþtýklarý da kitabýnda yazdýðý ruhsal olaylar arasýndadýr.
Kendi kurduðu bir bilim dergisinde Home'un medyumluk yetenekleri ile ilgili olarak vardýðý þu sonucu açýkla- maktan çekinmemiþti: "Home'un medyumluk yetenekleri üzerinde yapýlan laboratuar araþtýrmalarý, henüz bilinmeyen tarzda insan organizmasýyla iliþkisi bulunan ve ruhsal güç diye adlandýrýlabilecek yeni bir kudretin var- lýðýný göstermektedir."
Sir William Crookes
Sir Wil- liam Croo- kes yaka- ladýðý bir gerçeði ya- rýda býraka- cak may- mun iþtah- lýlardan de- ðildi. Zaten öyle olsaydý bunca fizik- sel buluþu nasýl ger- çekleþtirebilirdi. Ruh gücünün ortaya koyduðu bu normal dýþý olaylarý ve onlarýn arkasýnda yatan asýl gerçeði araþtýrmaya hiç ara vermedi. Zaten devir de öyle bir devirdi ki, özellikle fizik medyumlar, üstelik büyük güçlerle donatýlmýþ olarak her tarafta faaliyet halindeydiler. Bunlar arasýnda Miss Florence Cook adýnda deðiþik biri vardý.
Transa girdiði zaman vücudundan
"Ektoplozma" dediðimiz akýþkan, þekil- siz, çok ince bir madde çýkýyor ve yavaþ
yavaþ katýlaþýp þekillenerek, medyum- dan ayrý, deðiþik bir kadýn hayali olarak beliriyordu. Medyum, kabin içinde derin trans uykusundayken kabinin dýþýnda beliren bu ikinci varlýk, kendisi- ni "Katie King" diye tanýtýyordu. Ken- disinin daha önce Kraliçe Katharine zamanýnda yaþadýðýný söylüyordu. 1873 yýlýnda "Katie King'in" materyalize olarak göründüðü böyle bir spiritizma seansýnda beklenmedik bir olayla karþýlaþýldý. Konuklar arasýnda bulunan þüpheci bir adam, aniden yerinden fýrla- yarak Katie King'in üstüne atýlýp, orasýný burasýný ellemeye baþladý. Katie King bu ani saldýrýya ayný þiddetle karþý koydu. Nihayet diðer konuklarýn da yardýmýyla adam etkisiz hale getirilebil- di. Sonradan anlattýðýna göre Katie King'i tamamen maddesel bir insan vücudu gibi hissetmiþ. Saldýrýdan birkaç dakika sonra kabinin perdeleri açýlýnca, medyum Florence'in iskemlesinde otur- muþ inlemekte olduðu görüldü. Kendi- sini baðlayan ipler yerli yerindeydi ve düðümlerdeki mühürlü mumlarda hiçbir deðiþiklik yoktu.
Bütün bu olanlar Sir William Crookes'un kulaðýna gidince, medyuma beraber çalýþma teklifinde bulundu ve çeþitli evlerde deðiþik kiþiler arasýnda seanslar düzenlemeye baþladýlar. 1874 Mart'ýnda yapýlan bir seansta Katie King, üstünde beyaz bir elbise ve baþýn- da bir türbanla ortada belirip bilginle konuþmaya baþladý. Kendisine kabine girip Florence'a yardým etmesini, çünkü kanepeden devrildiðini söyledi. Croo- kes, hayaletin önünden geçerek kabine
Florence Cook
Katie King
girdi ve Florence'ý yerden kaldýrdý. Yeni yeni seanslar yapýlýrken Crookes, akla gelebilecek her kuþkuyu önleyecek deðiþik önlemler almaktaydý. Bir defasýnda, medyumun telle baðlý elerini çözme giriþimini anýnda gözlemleye- bilmek için tellere hafif bir elektrik akýmý verilmiþ ve bir galvanometreye baðlanmýþtý. Seans boyunca galvanome- trede en ufak bir kýpýrdanma görülmemiþti. Crookes bunlarla da ye- tinmeyip, göz yanýlmasý kuþkusuna ce- vaben Katie King'le fotoðraf da çektir- miþti. Bir baþka deneyde ise, her ikisinin ayrý ayrý nabzý ölçüldü.
Florence'ýnki dakikada 90 atýyordu.
Katie King'inki ise ondan hayli düþüktü:
Dakikada sadece 75.
Deðiþik kontrol koþullarý altýnda yapýlan bu sürekli seanslar sonun- da Crookes, iyice anlamýþtý ki, medyumun beden maddelerinden yararlanarak materyalize olup görünen öte âlemdeki bir ruhsal varlýk Katie King adý altýnda ken- dini tanýtýyordu. Eskilerin hayalet hikâyeleri bu suretle deneylerle doðrulanýyordu. Crookes bu sonu- cu açýklýkla söylüyordu: "Miss Florence Cook ile Katie King'in iki ayrý varlýk olduðuna kesinlikle inanýyorum."
Gelecek sayýda dünya çapýnda ünlü baþka bilim adamlarýnýn en kuþkucu yaklaþýmlar ve olaðanüs- tü kontrol koþullarýyla yaptýklarý deneylerden ve aldýklarý dört dörtlük delillerden, vardýklarý so- nuçlardan söz edeceðiz.
Thallium elementini keþfeden, radyo- metreyi bulan, ismiyle anýlan tüpleri in- sanlýðýn yararýna sunan, katot ýþýnlarý üzerinde deneyler yapan, ünlü Ýngiliz fi- zik bilgini Sir William Crookes'un, ko- nuk olarak bulunduðu veya bizzat yö- nettiði yýllar süren ruhsal araþtýrmalarý sonucunda eriþtiði kanaati, kendi aðzýn- dan naklederek yazýmýzý noktalayalým:
“Gerçekliðine inanmýþ olduðum spiri- tizma olaylarý hakkýndaki tanýklýðýmý inkâr etmek ahlâki bir alçaklýk olur..
Ben bunlarýn mümkün olabileceðini söylemiyorum, BUNLAR VARDIR DÝYORUM..”
Katie King (ayakta duran) ve medyum Florence Cook
Dünyayý tanýmak ve keþfetmek için, nasýl yolculuklar yapmak, dünyayý gezip görmek gerekliyse, kendini daha
derinden tanýmak, tanrýsal tarafýnýn farký- na varmak için de ayný þey geçerlidir.
Tasavvuftaki "seyr u sülük" insanýn içine yönelik bu erdirici yolculuðunu tanýmlar.
Ve yolunca yürünürse, kiþiyi cehaletten ilme, düþük ahlâktan yüce ahlâka, kendi geçici varlýðýndan Hak'kýn mutlak var- lýðýna ulaþtýrýr. Ne var ki, bu yolculuða çýkan kiþinin, yolundan sapýp þaþmamasý için, daha önce yolunu tamama erdirmiþ bir erin eteðini tutmasý gerekir. Ýþ bu
kývama geldiðinde, Hak yolcusundan, iradesini kendi rýzasýyla Hak'ka ve þeyhe (manevi eðitmene) teslim etmesi istenir.
Yolculuðun en zor ve zarif tarafý budur.
Zira O'nun yolunda, varlýðýný ve istekle- rini O'na satmadan yol alýnmaz. Bu, en kârlý ticarettir ayný zamanda. Çünkü ego- sundan vazgeçen, gerçekte asýl kendini ve kendinde Tanrý'yý bulur. Ýradesini þeyhe, yani Hak'ka baðlayan anlamýnda mürit, manevi eðitmenin bir dizi sýnavýn- dan geçerek, kendi ile cenge girerek, içini yýkayýp temizleyerek gönlünü Yaratan'ýn belirmesine hazýr hale getirir. Ve O'nun
Doðru Yolun Yolcusu
Güngör Özyiðit, Psikolog
yeryüzünde eli, dili olur. Dünyaya böyle kutlu bir yazgýyý yaþamak için gelenler vardýr. Ýþte 1545'te Bursa'ya yakýn Koç- hisar'da doðup Sivrihisar'da çocukluðunu geçiren Aziz Mahmud da bunlardan biridir.
Gençliðinde daha çok okuyup öðren- mek, ilim ve irfanýný artýrmak için, zama- nýnýn en iyi öðretim kurumlarýndan Ýstan- bul'daki Küçükayasofya medresesinde tahsilini tamamlar. Ve müderris (ders veren hoca) olur. Diðer yandan fýkýh (Ýslam hukuku) da okuyarak kadý (hâkim) payesi de alýr. Mýsýr ve Þam'da kadýlýk yapar. Oradan hem kadý, hem müderris olarak Bursa'ya atanýr. Törenle karþýlanýr.
Hizmetlerine karþýlýk, kendisine 30 akçe- lik maaþ baðlanýr. Öylece adaleti uygula- mada etkili ve yetkili bir hâkim görevini yerine getirirken, hoca olarak da medre- sede gençleri eðitir. Daha otuzlu yaþlarda bilgili bir hoca, adil bir hâkim (yargýç), mevki sahibi, varlýklý bir insan olarak toplumda saygýn bir yer yapar. Ancak bütün bunlar ona yetmez. Ýçinde doldura- madýðý bir eksiklik hisseder. Yunus'un
"Gitmez gönülden darlýk / Var iken bunca varlýk" dizelerini anýmsar. Herkesin ha- yalini süsleyen kadýlýk ve hocalýk bile ona "gam ve belâ" mesleði olarak görü- nür. Öte taraftan gönlünde hiç sönmeyen ilâhi aþkýn ateþi ve itiþiyle þu sözler dökülür dilinden:
"Ezelden aþk ile biz yana geldik Fukikat-i semine (mumuna) pervane geldik"
MÜRÞÝTLE BULUÞMA
O sýrada Bursa'da gönüleri Þeyh Üfta- de'nin sohbetlerine katýlýr. Ve onda için- deki aþký tutuþturacak nuru görerek, ona
pervane olur. Sonunda Þeyh Üftade'nin huzuruna çýkarak onun manevi eðitimine girmek istediðini belirtir. Ve iradesini onun iradesine teslim ederek, kendini onun mübarek ellerine býrakýr. Daha doðrusu Þeyh'in müridi olma isteðini dile getirir.
Þeyh Üftade, Aziz Mahmud'u þöyle tepeden týrnaða süzdükten sonra, sarsýcý bir uyarýda bulunur: "Yanlýþ kapý çaldýn Kadý Efendi! Burasý yokluk kapýsý. Biz o kapýnýn kuluyuz. Sen ise varlýk kapýsýnýn adamýsýn. Týka basa varlýkla dolusun.
Ýkimiz nasýl baðdaþýrýz. Senin bilgin var, yetkin var, þanýn, þerefin, mevkiin var;
dahasý malýn mülkün var. Kýsaca Al- lah'tan baþka her þeyin var. Bizim ise Allah'tan baþka hiçbir þeyimiz yok.
Varlýðýn yükünden kurtulup özgürleþ- miþiz biz."
Aziz Mahmud, bu yaman söyleme þu sözlerle karþýlýk verir: "Her þeyimi bu kapýnýn dýþýnda býrakýyorum. Malýmý- mülkümü, ünümü ünvanýmý, her þeyi boþluyorum. Yeter ki siz, elinizi üzerim- den çekmeyin."
Þeyh Üftade "Þartlarýmý kabul edersen, ben de seni müritliðe kabul ederim" di- yerek þartlarýný sýralar:
"Mal ve mülkten vazgeçip, fakirlere daðýtacaksýn. Memuriyetleri (kadýlýk ve hocalýk) býrakacak, öylece payelerden paklanacaksýn. Ve en önemlisi nefsini ayaklar altýna alacaksýn."
Aziz Mahmud, asýl dileði olan Mevlâ'- sýna ermek için, söylenilenleri aynen ye- rine getirir. Malýný-mülkünü, fakir fuka- raya, ihtiyaç sahiplerine daðýtýr. Hocalýk ve kadýlýktan bir çýrpýda istifa eder. Nefsi ayaklar altýna almaya gelince, Üftade'nin emri, nefsin baþýna balyoz gibi iner ve onu yere serer: "Sen artýk bu kapýnýn
kulu oldun. Haydi, evladým, þu üzerinde ciðerler asýlý sarýðý omzuna alýp, mahalle mahalle dolaþarak satmalýsýn. Aziz Mah- mud, sarýðý omuzlayýp, mahalle mahalle dolaþarak "ciðerci" diye baðýrarak sat- maya baþlar. Bunu gören halk "Kadý kafayý üþütmüþ" diye dedikodu yaparak, alay eder, dalgasýný geçer. Bir süre bu böyle sürer gider. Ciðer satma iþini bitir- dikten sonra, Üftade öðrencisine tuvalet- leri temizleme görevini verir. Günün birinde tuvaleti temizlerken, dýþarýdan kulaðýna davul-zurna sesleri gelir. Mah- mud, bunun yeni kadýyý (hâkimi) karþý- lama töreni olduðunu bilir ve nefsinin kýþkýrtmasýna kapýlarak "Vay canýna!
Yeni hâkim geliyor ha! Biçare Mahmud, sen böyle þerefli bir mesleði býraktýn, burada helâ temizleyicisi oldun" diyerek hayýflanýr. Sonra birden toparlanýr ve kendine çýkýþýr: "Mahmud! Hani sen, nef- sini ayaklar altýna alacaðýna dair þeyhine söz vermiþtin ya?!" Hemen tövbe edip, bir daha böyle yapmamak üzere baðýþlan- mak diler. Ve nefsini iyice aþaðýlayýp, yere yapýþtýrmak için, elindeki süpürgeyi atýp, taþlarý sakalýyla süpürmeye kalkar ki, tam o anda þeyhi Üftade, Hýzýr gibi yetiþir ve: "Evladým, sakal mübarek þey- dir, onunla böyle bir þey yapýlmaz. Amaç bu nefis sýnavýný atlatmaktý ve sen bunu baþardýn" der. O arada ilk dersini de verir: "Hakký sevmek, halký sevmek ve ona hizmet etmekle gerçekleþir. Her zerrede Hakký göreceksin ve her zerre- ye Hak muamelesi yapacaksýn. Bunun baþka bir yolu yok."
Aziz Mahmud, nefsinden sýyrýlýp özgürleþtikçe, tanrýsal esine açýk olur ve dili þiir okur:
"Su gibi arýnmazsan Yerlere sürünmezsen
Taþlara urunmazsan Umman eline geçmez"
Esas muradýnýn Mevlâ'sý olduðunu anlar da "Bana seni gerek" diyen Yunus gibi söyler:
"Dertli dermanýn ister Kullar sultanýn ister Âþýk cananýn ister Bana Allah'ým gerek"
Gönlüne anlayýþlý (arif) olmasýný, olgunlaþýp kemâle ermesini ve ben demekten utanmasýný öðütler:
"Arif ol ey dil (gönül) Ola gör kâmil Ben diyen gafil Utanýr yarýn"
Þeyh Üftade, Mahmud'daki ilâhi cevhe- rin günden güne parladýðýný, ýþýk saçtýðýný görür. Bunu diðer öðrencilerine de göstermek ister. Ve öðrencilerini bir kýr gezintisine göndererek "Dönüþünüzde bana doðanýn güzelliklerinden armaðan- lar getirin" der. Her biri ellerinde demet demet, mis kokulu çiçeklerle döner. Ve bunlarý þeyhlerine sunarlar. Mahmud ise dalý kýrýk bir çiçek getirir sadece. Üftade
"Oðlum, arkadaþlarýn demet demet çiçek- ler getirdiler. Sen bize dalý kýrýlmýþ, yaþam enerjisi solmuþ bir tek çiçeði mi lâyýk gördün" der. Boynu bükük Mahmud
"Efendimiz, her dediðinizi yapmak bize farzdýr. Ve size ne yapsak azdýr. Ancak, koparmak için hangi çiçeðe el uzattýmsa, orada hayatýn akýþýný, canlýlýðý gördüm.
Ve yaþayan her canlýyý caným gibi aziz bildim. O nedenle dalý kýrýlmýþ, öksüz kalmýþ bu çiçeði sizin merhametli kalbi- nize sundum. Lütfen kabul edin" diye ricada bulunur. Þeyh Üftade'nin yüzü aydýnlanýr, anlamlý bir þekilde gülümser ve öylece müritlerine Mahmud'un manevi derecesini göstermek ister. Þu dizeler
Aziz Mahmud'un Mevlâ'sýna olan baðlý- lýðýna tanýk, nereden gelip nereye gide- ceðini bilen âþýklarýn kulaðýna küpe olur:
"Âþýklar, sadýklar iþitmiþ olun Haktan geldim, yine Hakka giderim!
Mevlâ'sýndan gayrý kimi var kulun Haktan geldim, yine Hakka giderim!"
Aziz Mahmud, nefsini iyice terbiye edip, ruhaniyetini daha çok ortaya çýkar- mak için sýký bir riyazata soyunur. Üç yýl boyunca az yer, az içer, az uyur ve az ko- nuþur. Sýk sýk halvete girer, yani tenhada Hak ile baþ baþa kalýr. Öyle ki riyazat sýrasýnda bir elmayý koklayýp, üç günde bir iftar ettiði söylenir. Kendisi riyazat günlerinde sadece kuru ekmekle yetindi- ðini dile getirir. Ve bu yüzden çarþýda dirilerden çok ölülerle karþýlaþtýðýný þey- hine söyler. Þeyhi de "Riyazatla bedenini boþlayýp, ruhunu öyle kuvvetlendirdin ki, dirilerden çok ölülerin ruhlarýný görür oldun. Ayný þey, daha önceleri benim de baþýma geldi" der.
Ruhunun derinliklerine indikçe, gönül aynasýný parlattýkça baktýðý her yerde Tanrý'nýn nurunu görür, kendinde ve evrende O'nun eserini ibretle seyreder, þaþkýnlýkla hayranlýk arasýnda gidip gelir:
"Nedir bu ellerle ayak Nedir bu dillerle dudak Aç gözün ibretle bak
Âlem bir temaþa-gâh (seyir yeri) imiþ"
MÜRÝTLÝKTEN ÞEYHLÝÐE
Aziz Mahmud, üç yýllýk bin bir günlük çile döneminde ciðer satmaktan tuvalet temizliðine, çamaþýr yýkamaktan bu- laþýða, odun taþýmaktan soba yakmaya, yemek piþirmekten sofra kurup kaldýr- maya, çarþýda alýþ-veriþ yapmaya kadar her türlü hizmeti hiç gocunmadan en iyi
þekilde yerine getirir. Öylece hem her türlü yaþam pratiðini ve becerisini kazanýr, hem de kibir, gurur gibi benlik kirlerinden arýnýr. Bir de þunu öðrenir:
Ýnsana hizmete yönelik iþlerin büyüðü küçüðü yoktur. Ýyi yapýlan veya yapýl- mayan iþ vardýr. Ve bir iþ yapýlacaksa, en iyi yapýlmaya deðerdir.
Þeyh Üftade, Mahmud'u kendisine da- ha yakýnlaþtýrmak için, son iþ olarak onu, kendisine abdest suyu hazýrlamakla görevlendirir. Aziz Mahmud, þeyhine abdest suyunu ýsýtarak hazýrlar. Bir gün suyu ýsýtmakta gecikince, ibriði kalbinin üzerine koyar ve Allah'ý anar. Su fokur fokur kaynamaya baþlar. Isýnan suyu þey- hinin eline dökünce Üftade "Oðlum, bu su ateþ ile ýsýnmýþ deðil. Bundaki sýcaklýk kalbindeki Allah aþkýnýn harareti. Haydi, artýk senin zamanýn göründü. Bir post iki aslana dar gelir. Sana Üsküdar tarafý gö- ründü" buyurur. Üç yýlda þeyhinden icazet ve hilafet, yani yol göstericilik izni ve yetkisi alarak Üsküdar'a doðru yola koyulur. Þeyhi ona gider ayak, Hüda'ya mensup, doðru yolun yolcusu anlamýna Hüdayi ismini verir. O günden bugüne, bu Hak yolcusu Aziz Mahmud Hüdayi olarak anýlýr. Ve Üsküdar, onun manevi varlýðý ile taçlanýr. Dergâhýnda, aklýnda ve gönlünde biriktirdiði tüm zenginlikleri insan kardeþleriyle paylaþýr. Her þeyin gerçek sahibinin, her þeyi Yaratan oldu- ðunu bilir. Ýnsanlarýn O'nun hayrýný bir- birine taþýyan vasýtalar olduðunu görür.
Ve dili þükürle çiçeklenir:
Senindir kuvvet ve kudret
"Arada gayriler alet Bulunmaz lütfüne gayet Þükür ya Rab, þükür ya Rab"
Artýk yol gösterme, aydýnlatma makâmýndadýr. Öncelikle dünyaya bel
baðlayanlarý, aymazlýk uykusundan uyandýrýr:
"Sakýn dünyaya aldanma Aç gözün gafletten uyan Bunda kimse kalýr sanma Aç gözün gafletten uyan"
Gerçek sevginin VERMEK olduðunu, sevdiðinin varlýðýnda kendini eritmek gerektiðini belirterek, O'ndan baþkasýn- dan yardým dilememe konusunda Hak yolcularýný uyarýr:
"Gerçek seven cananýný Verir tenini canýný Derdi odur ki dermanýný Hak'tan gayrý bilmez ola"
Ýyiliðin de kötülüðün de dönücü olduðunu, kötülüðe bile iyilikle karþýlýk vermenin deðerine deðinir:
"Býrak kötülüðü, yasakla onu kendine Ýyilik et sana kötülük edene"
Kötülük iyilikle yenilir ve kul bilmese de Tanrý onu bilir:
"Edip iyiliði suya eyle ilka (býrak) Balýk bilmezse bilir onu Mevla"
Dünya büyük bir denge ve uyum içindedir. Her þey yerine ve mevsimine göredir. Þöyle ki:
"Karpuz mu muteberdir, kar buz mu derler ise
Kýþ günlerinde kar buz, yaz günlerinde karpuz"
PADÝÞAH DOSTLUÐU
Aziz Mahmud Hüdayi'nin yüzyýla yak- laþan ömrü sekiz Padiþah (Kanuni Süleyman, II. Selim, III. Murad, III.
Mehmed, I.Ahmed, I.Mustafa, II. Osman (Genç Osman), IV. Murad,) dönemini kapsamaktadýr. Bunlardan III. Murad, I.
Ahmed, Genç Osman ve IV. Murad'ýn, kendisine büyük bir hürmetle baðlý
olduklarý bilinmektedir. Dost olduðu Padiþahlarý yerine göre uyarýr, öðüt verir ve hep doðruya çeker. Rüyalarýný doðru yorumlayarak yollarýna ýþýk tutar.
Sultan I. Ahmed, rüyasýnda Nemçe (Avusturya) kralý ile güreþ tutup, ken- disinin arka düþüp tuþa geldiðini görür.
Zamanýn yorumcularý, bu rüyayý tabir etmekte çekimser kalýr. Sonunda Padiþah bir mektupla, Aziz Mahmud Hüdayi'den rüyasýnýn yorumu için yardým ister.
Hüdayi, rüyaya þöyle bir yorum getirir:
"Toprak kuvvettir. Üzerinize oturan ve sizi tuþa getiren Kral ise, ikinci bir kuvvettir sizin için. Siz, bu iki kuvvet arasýnda bulunduðunuza göre, yakýnda büyük bir zafer kazanacaksýnýz demek- tir." Gerçekten bir süre sonra Estergon geri alýnarak Avusturyalýlar'a karþý büyük bir zafer kazanýlýr. Daha sonra Hüdayi'ye daha yakýn olan I. Ahmed, onun sadýk bir bendesi olur. Sultan Ahmed Camii'nin temel atma töreninde duasýný Hüdayi yapar, Sultan da eteðiyle toprak taþýr. Ve o camide her Cuma düzenli olarak vaaz verir.
KERAMETLERÝ
Hüdayi güç gösterisi olan keramete karþýdýr. Zira dünyevi bir çýkarla keramet göstermek, Hak yolcusunu yolundan eder. Hüdayi bir kitabýnda þu hikâye ile konuya açýklýk getirir: "Adamýn birisi Þeyh Ebü Said'e 'Filan kiþi havada uçu- yor' deyince Þeyh 'Kuþlar da havada uçuyor' der. Adam bu sefer 'Filan kiþi denizin üstünde yürüyor' der. Þeyh de 'Balýk ve kurbaða da bunu yapar' der.
Adam bu kere 'Filan, bir anda Doðu'yu ve Batý'yý katediyor' der. Þeyh 'Ýblis de böyle yapýyor' deyince adam 'Peki, sizce
Kâmil kiþi kimdir?' der. Þeyh de þu karþýlýðý verir: 'Ýçinde Hak ile dýþýnda halk ile olandýr.'"
Keramete meraklý biri, Hüdayi'ye kim- ya bilip bilmediðini sorarak onu sýnamak ister. Hüdayi yanýt olarak altýnda oturdu- ðu asma aðacýndan üç yaprak koparýp üfleyerek onlarý altýna çevirir. Ayný þeyi yapmaya çalýþan meraklý, bunu baþara- mayýnca, þeyh Hüdayi ona "Oðlum kim- ya öðrenmek, nefsini kimya etmektir"
der. Gerçekten insan öfkesini anlayýþ ve merhamete, korkusunu sevgiye dönüþtür- düðünde, düþmanýný dost haline getirdi- ðinde kimyacýlýktan da öte, simyacýlýðýn sýrrýna erer.
Sultan Ahmed, Üsküdar'a gittiði bir gün çarþýda dolaþýrken Hüdayi'ye rastlar.
Derhal atýndan inerek yerine Þeyhini oturtur, kendi de ardýndan yaya olarak yürür. Hüdayi biraz atýn üzerinde gittik- ten sonra "Sýrf Þeyhim'in (Üftade'nin) 'Padiþahlar arkanda yaya yürüsün' duasý yerini bulsun diye ata bindim" der ve hemen attan iner.
Hüdayi, sarayda konuk olduðu bir günün sabahýnda abdest alýrken, suyunu bizzat Sultan Ahmed döker, havlusunu da Padiþah'ýn annesi (Valide Sultan) tutar.
Valide Sultan havluyu verirken "Þeyh'i- min bir kerametini görseydim" diye için- den geçirir. Bunun üzerine Aziz Mahmud Hüdayi ona doðru dönerek "Hayret ki hayret, bazý kimseler bizden keramet isterler. Cihan Padiþahý elimize su dökü- yor, valideleri de havlu tutuyor; bundan büyük keramet mi olur?!" buyurur.
Hiçbir kayýkçýnýn denize açýlmaya cesaret edemediði bir kasýrga sýrasýnda Hüdayi, Sultan Ahmed Camii'nde Cuma vaazýna yetiþmek üzere bir kayýða biner ve denize açýlýr. Kayýðýn dört bir yaný süt
liman kesilir. Bu olaydan dolayý kayýk- çýlar Üsküdar'dan Sarayburnu'na giden özel bir yolun varlýðýna inanarak; söz konusu yola "Hüdayi yolu" derler. Ayný gün Topkapý Sarayý'nýn Sultan Kasrý'na bir yýldýrým düþer. Kasrýn bir süre yýkýl- mayýp, o sayede Sultan Ahmed'in canýný kurtarmasý da Hüdayi'nin kerameti sayýlýr.
Aziz Mahmud Hüdayi, çýktýðý iç yolcu- luðunda Mevlâ'sýný bulur, akýldan gönüle inen neþe'nin bayramýný yaþar ve bunu dostlarýna da yaþatýr. Hak'tan aldýðýný halka taþýr. Bir ve hür olmanýn mutluluðu ile coþar taþar:
"Bayrama ol âþýk erer Kim Hak cemalin görer
Dost bezminin (meclisinin) zevkini sürer
Pür-nur olur dil-hanesi (gönül evi)"
Gönül ehline göre Hak, halkýn görün- meyen yüzü, halk ise Hakkýn görünen yüzüdür. Ne var ki, görünüþ, görünene perde olur bir yerde. Çoðu kez gün ýþýðý gözümüzü kamaþtýrýr da güneþi görme- mize engel olur. Týpký Hüdayi'nin dediði gibi:
"Zuhuru perde olmuþtur zuhura Gözü olan delil ister mi nura!"
Aziz Mahmud Hüdayi, uzun ömrünün sonunda dostlarý için, þöyle bir dilekte bulunur Mevla'sýndan:
"Benden olanlar denizde boðulmasýn, benim yolumdan gelenler fakirlik nedir bilmesin, beni tanýyanlar imanlarýný kur- tarmadan ölmesin…"
Ne güzel bir dilek ve ne temiz bir yürek!..
Bilim Adamlarý ve Ýnanç
Bilim Adamlarýnýn ve Teologlarýn Tanrý konusundaki tartýþmalarý yüzyýllardýr bit- mek bilmiyor. Son olarak günümüzde, ünlü Ýngiliz fizikçisi Stephen Hawking geçtiðimiz Eylül ayýnda yayýmlanan
"Büyük Taslak - Evrenin Yeni Açýklamasý"
adlý kitabý ile tartýþmalarýn yeniden alevlen- mesini saðladý. Çaðýmýzýn en tanýnmýþ fizikçisi sayýlan Hawking bu kitabýnda, evrenin kendi kendisini meydana getirmiþ olabileceðini savunuyor ve yaratýlýþ için bir
"Tanrý"nýn gerekli olmadýðýný ifade ediyor.
Bir ateist olduðunu itiraf eden Hawking'e karþý tabii ki çeþitli çevrelerden derhal iti- razlar yükseldi. Ýngiliz Piskopos Lee Ray- field: "Bilim Tanrý'nýn var olmadýðýný hiçbir zaman ispat edemez" diye fikrini ifade etti ve devam etti: "Aynen var olduðunu hiçbir zaman ispat edemeyeceði gibi." Bilim adamlarý tarih boyunca, araþtýrdýklarý bilim dalýnýn sýnýrlarýný aþarak, zaman zaman teolojiye el attýlar ve Tanrý ile yaradýlýþ konularýnda edindikleri kanaati de dünya ile paylaþtýlar. Bunlar içinde tabii ki, sadece ölçüp tartabildiklerini gerçek olarak kabul edenler olduðu gibi, düþünceleri ölçülüp tartýlabilenin ötesine geçenler ve maddi
evrenin perde arkasýný sezebilenler de oldu.
Bilim adamlarýnýn "Tanrý" fikrine karþý takýndýklarý tavýr genelde iki görüþte topla- nabilir:
1) Tanrý evreni yarattý ve evren, aþaðý yukarý 13,7 milyar sene önce kozmik bir patlama ile meydana geldi. Bu patlama öncesinde hiçbir þey yoktu. Tanrý önce zamaný ve mekaný yarattý. Büyük patlama öncesinde zaman da olmadýðýndan, "patla- ma öncesi"nden de söz edilemez. Bu gö- rüþteki bilim adamlarýný kýsaca "Tanrýya inananlar" olarak tanýmlayabiliriz.
2) Doða kendiliðinden meydana geldi, yani sebepsiz netice olarak. Tanrýsal bir kaynaðý yoktur. Bu gruptakilere de, Haw- king gibi ateist olanlar, yani "bir Tanrý'nýn mevcudiyetine inanmayanlar" diyebiliriz.
Birinci gruba dahil edebileceðimiz bilim adamlarý arasýnda, örneðin Isaac Newton 300 yýl önce þöyle söylüyordu: "Evrenin þahane kurgusu ve harmonisi ancak, her þeyi bilen ve her þeye kadir olan bir varlý- ðýn planý dahilinde meydana gelmiþ olabi- lir. Bu benim edindiðim en son ve en ileri
Tanrý, Fizik ve Yaratýlýþ
Zuhal Voigt
seviyedeki idrakimdir." Bu sözlerle New- ton, fizik biliminin kendisini getirmiþ oldu- ðu son noktayý, açýkça ortaya koyuyordu.
Günümüz fiziðinin tartýþýlmaz temel taþlarýndan sayýlan Albert Einstein yaratýlýþ ve Tanrý konusundaki fikirlerini þöyle ifade ediyordu: "Benim ateist olduðum konusun- daki inanç tamamen yanlýþtýr. Benim teori- lerimden bu sonucu çýkaran her kim ise, teorilerimi hiç anlamamýþ demektir.
Kavranmasý güç olan evrende, sýnýrsýz biçimde üstün olan bir akýl, kendisini ifade etmektedir."
Tesadüf ve Yeni Konumu
Ayný Einstein, evrenin tesadüfler neticesi oluþtuðunu savunanlara karþý , tesadüfün yaratýcý olamayacaðýný söylüyor ve "Eðer öyleyse, fizikçi olmak yerine, bir ayak- kabýcý ya da kumarhanede çalýþan biri olmayý tercih ederdim" þeklinde eðlenceli bir cevap da veriyordu. "Tanrý'nýn elindeki kartlara bakabilmek zordur ama O'nun zar attýðýna bir an için bile inanamam" diyen de yine kendisiydi. Einstein, tesadüf de- nen þeyin arkasýnda, henüz ortaya çýkarýla- mamýþ sebep ve netice prensiplerinin bu- lunduðuna inanýyordu. Einstein Tanrý'nýn varlýðýna kanaat getirdiðini, çeþitli biçim- lerde dile getirmiþti. Onun zamanýnda henüz yeni geliþmekte olan Kuantum fi- ziðinin keþiflerine de þüpheci gözlerle bakýyor, örneðin birbiriyle çarpýþan iki elektronun farklý yönlerde birbirlerinden uzaklaþtýktan sonra bilinmeyen sebepler- den ayný özelliklere bürünmesi fenomeni (uzaktan etki) karþýsýnda da, ayný fikirde olmadýðýný belirtiyordu.
Kuantum fizikçisi Anton Zeilinger ise bir adým daha ileriye giderek, tesadüfü, Tanrý'nýn planýnda olmayan bir olgu þek- linde tanýmlamýyor, tersine "tesadüf"
kavramýna yepyeni bir anlayýþ getirerek
"Eðer dünyanýn gidiþatýna müdahale eden bir Tanrý varsa, o takdirde "tesadüf" Tan- rý'ya doða kanunlarýyla çeliþkiye düþme- den aktif olabilmesi imkânýný saðlayan bir seçenektir" açýklamasýný yapýyor.
Bu yeni bakýþ açýsý gerçekten de,
"Tesadüf"çüler ile "Tanrý"cýlar arasýnda bir uzlaþma saðlanmasýný gerçekleþtirebilecek kapasitede. Olaylar arasýndaki sebep netice baðlantýlarýný görmeyen veya görmek iste- meyen, mevcut evrenin büyük bir akýl tara- fýndan tasarlanmýþ olmayýp, kendiliðinden ve tesadüfen meydana gelmiþ olabileceðini iddia edenlere karþý, "tesadüf" denen olgu- nun da aslýnda Tanrý'nýn planýnýn bir par-- çasý, yani tabiri caizse, büyük makinenin küçük diþlilerinden biri olduðunu göstere- bilmek, aslýnda yüzyýllardýr süregelen bir çeliþkiyi bitirebilecek bir imkân olabilir.
Olaylar arasýndaki baðlantýlardan ve sebep netice zincirinden kopuk olarak, birden
Anton Zeilinger
ortaya çýkan deðiþiklik veya etkenlerin de, aslýnda büyük makinenin arýzasýz iþleye- bilmesi için özenle düþünülmüþ ve tüm planýn içine yerleþtirilmiþ olan püf nokta- larý olabileceklerini düþünmek ve hattâ Tanrý'nýn bu baðlantýlarý, kendisinin doða kanunlarýna iliþmeden olaylara müdahale edebilmesi için doðanýn dokusuna bizzat yerleþtirmiþ olduðunu düþünebilmek de, her þeyi yepyeni bir açýdan görebilmeyi saðlayabilir.
Konu üzerinde biraz daha düþünürsek,
"tesadüf" diye nitelediðimiz olgularýn, bizim görüp anlayabildiðimiz ya da teþhis edebildiðimiz olaylar zinciri arasýnda, baðlantýlarýný göremediðimizden teþhis edemediðimiz "birleþtiriciler" þeklinde iþlev yaptýðýný farkedebiliriz. Bu anlaþýlmasý ve tasavvur edilmesi zor olan konuyu, basit bir örnek ile açýklamak istersek, örneðin uzun zamandýr görmediðiniz bir tanýdýðýnýzý bir sebepten aramak istiyorsunuz ama adresini, telefonunu filan bilmiyorsunuz. Bir top- lantýda ya da bir alýþveriþ esnasýnda bu tanýdýðýnýz birden bir köþeden karþýnýza çýkýyor. Tesadüf iþte! Çünkü ne sizin ondan ne de onun sizden ve yapmak istediðiniz- den haberi var. Ona ne bir haber yollaya- bilmiþ, ne de nerede olduðunu öðrenebilmiþ deðilsiniz. Olayý açýklayabilecek, bizim anlayýþýmýza göre, mantýki bir konum olmadýðýndan, sebepsiz bir netice olarak kalýyor ortada. Oysa acaba perdenin arkasýný görebilsek, durum böyle mi? Belki tesadüf dediðimiz olgular da, çok ince bir hesapla olaylarýn dokusuna yerleþtirilmiþ ve þimdiye kadar açýklanamamýþ mutasyon olaylarý gibi dahiyane iþlevi olan fenomen- lerdir ve Zeilinger tamamýyla haklýdýr.
Iþýk Hýzýndan Hýzlý Hýz
Einstein'ýn ölümünden sonra, araþtýrma- cýlar modern Laser ýþýnlarýyla gizemli
"uzaktan etki" olayýný daha derinlemesine araþtýrma olanaðýný buldular. 2008 senesi yazýnda,
Ýsviçre'li fizikçi Nicolas Gisin
Cenevre'de bir deneme yaptý ve mavi bir ýþýk demetini bir kristalden geçirerek,
"çaprazlanmýþ protonlar"
denen ve bir- birlerinin ikizi
olan ýþýk çiftini elde etti. Bu çiftten biri, cam lifinden kablo içinde Cenevre'nin doðusunda bir köye, diðeri de, tamamen aksi bir yöne, yani batý yönüne gönderildi.
Her iki parçacýk da Cenevre'den eþit olarak 17.5 km. uzaða gönderilmiþti. Nicolas Gisin ve araþtýrmacý takýmý, her iki parçacýðýn, geldikleri yerdeki özelliklerini ölçtükle- rinde, bu özelliklerin tamamen ayný olduðunu gördüler. Ýþin ilginç yönü, par- çacýklar baþtan itibaren ayný özellikleri almýþ deðildiler, ama tam ölçmenin yapýldýðý anda, parçacýklardan biri, diðerinin özelliklerine bürünüvermiþti.
Araþtýrma ekibi, bunu bekliyordu ama bu
"uzaktan etki" olayýnýn ne kadar zaman içinde gerçekleþtiðini ölçtüklerinde ise, asýl þaþkýnlýkla karþýlaþtýlar. Olay ýþýk hýzýndan en az on binlerce defa daha hýzlý olarak ve hattâ belki de ayný anda gerçekleþmiþti.
Nicolas Gisin
Araþtýrmacýlarý hayretler içinde býrakan bu yeni gözlem, þu soruyu dikiyordu karþýlarýna: Birbirlerinden bu kadar mesafe uzaklýktaki iki parçacýk, bir diðerinin duru- munu nereden biliyordu? Ve daha da önem- lisi de bunu ýþýk hýzýndan kat kat üstün bir hýzda nasýl öðreniyordu? Hem de rölativite teorisine göre, evrende hiçbir þey ýþýk hýzýn- dan daha hýzlý olamazken?
Aklýmýzýn bilinen þemalarýna göre böyle olaylarý açýklamak olanaksýzdý. Böyle olay- lar acaba biz insanlarýn giremediðimiz, tan- rýsal bir ortamda mý gerçekleþiyordu? Aca- ba bu tarz olaylar, Tanrý'nýn gizemli fizik kanunlarýna kýsacýk bir göz atabilmemizi saðlayan anahtar delikleri miydi? Kuantum fizikçileri þu anda bunlarý kendilerine soru- yor ve bu sorulara bir cevap bulamýyorlar.
Hiper Uzay ve Reenkarnasyon Ancak aralarýnda bazýlarý, yepyeni bir teori üzerinde düþünmekten kendilerini alamýyorlar: Bu teoriye göre, üç boyutlu evreni de içine alan dört veya daha fazla boyutlu ve araþtýrmacýlarýn þimdilik
"Hyperraum" (Hiper Uzay) diye tanýmla- dýklarý bir mekân var. Bu uzay öyle yapýl- mýþ ki, onun içinde hareket edenler, üçten fazla boyut kullandýklarý için, bir yerden bir yere ulaþmak için ýþýk hýzýndan daha hýzlý gitmek zorunda deðiller. Bir baþka Kuan- tum Fizikçisi Michael König, "Hiper Uzay yapýsýnýn merkezinde, her þeyin kendisin- den yaratýlmýþ olduðu bir kaynak barýndýrýr.
Her þeyin, yani dünyanýn, evrenin, paralel dünyalarýn ve hattâ hiper uzayýn kendisinin de yaratýldýðý bir kaynak, bu kaynaðý ben
"Tanrý" olarak nitelendiriyorum" diyor.
Kuantum fizikçiler düþün-meye devam ederek, eðer Hiper Uzay varsa, bu takdirde Hawking'in düþüncelerinin bile bu açýkla- malara ters düþmeyeceðini söylüyorlar. Bu durumda, þu kendisinden çok bahsedilen
"Ýlk Patl-ama"nýn daha önceki bir evrenden bu evrene geçiþ durumu olabileceðini ilave ediyorlar. Hattâ bu önceki evren, gitgide geniþlemek yerine, gitgide küçülmüþ ve sonunda tasavvur edilemeyecek bir yoðun- lukta bir nokta haline dönüþmüþ ve sýfýr noktasýna varýldýðýnda, ters istikametteki geliþme baþlamýþ olabilir diyorlar.
Hattâ bazý kuantum fizikçiler, insanýn birçok paralel dünyalarda, ayný anda yaþa- yabileceði ihtimalini bile artýk imkânsýz olarak görmüyorlar. Örneðin Volker J. Bec- ker, "Tanrýnýn Gizli Düþünceleri" adlý kita- býnda þöyle devam ediyor: "Eðer böyleyse, o zaman insan ölümsüzdür ve istediði sayý- da ve istediði sýklýkta, deðiþik dünyalarda reenkarne (defalarca bedenlenme) olabilir."
Kuantum fiziðinin vardýðý bu noktalar, bugünün insaný için gerçekten de yepyeni bir çýðýr açacak kalitede. Bu sayfalarda, bunu sýk sýk dile getiriyoruz ve þu an için henüz bilimin bütün bunlarý tam olarak kabul edemediðini görsek bile, yakýn bir gelecekte insanýn dünya ve dünya ötesi, yaþam ve ölüm hakkýndaki düþüncelerinin kökünden deðiþeceðini de.
Nasýl Bir Tanrý?
Bugün birçok bilim adamlarý, yaratýcý bir gücün, yani Tanrý'nýn varlýðýný artýk kabul etme noktasýna gelmiþ görünüyorlar. Ancak birçoklarý, din kitaplarýnda sözü edilen,
yani insaný yaptýðý iþlere göre cezalandýrýp mükafatlandýran, dualarýna kulak veren ve her insanýn kaderiyle yakýndan ilgili bir Tanrý düþünmek yerine, onu her þeyin ilk sebebi ve çýkýþ noktasý olan, her þeyi kap- sayan ve her þeyi kendi içinde birleþtiren bir yüce akýl olarak tanýmlamak eðilimin- deler. Bazýlarý ise onu "doða" olarak adlandýrýyorlar.
Yazýmýzýn baþlarýnda sözünü ettiðimiz Einstein, kendi Tanrý anlayýþýnýn, Spinoza'- nýn anlayýþýyla örtüþtüðünü ifade ediyor:
"Spinoza'nýn, kendisini tüm var olanlarýn varoluþlarýndaki harmonik kanunlar halinde ifade eden Tanrýsý'na" inandýðýný söylüyor.
Filozof Baruch de Spinoza 1650'de bunu þöyle açýklamýþtý: "Tanrý sonsuz; kendi özellikleri içinde daimi, eþit ve ilelebet bir mevhumdur." Bununla Spinoza, Tanrý,"Her þeyi kapsayan, her þeyin sebebi olan ve tek ve sonsuz olandýr" demek istemiþtir.
Tüm varlýðýn ve evrenin yapýsýnda gör- dükleri müthiþ zekanýn, doða kanunlarýnda- ki þaþmazlýðýn ve mükemmelliðin, araþtýr- dýkça karþýlarýna çýkan muhteþem sistemin karþýsýnda, bütün bunlarýn bir yapýcýsý ve yaratýcýsý olmasý gerektiði gerçeðini artýk inkâr edemeyen bilim adamlarýnýn bir kýs- mý, "Tanrý" demek yerine "doða" demeyi tercih ediyor ve tabii ki bununla bir yerde yapan ile yapýlmýþ olaný ayný tutmuþ olu- yorlar. Bununla birlikte, yaþamda ve var olandaki gerçeðe bu kadar yaklaþmýþ ol- malarý elbet ki sevindirici ve bilimin
"gerçek" yolunda bir hayli mesafe katetmiþ olduðunu da göstermekte. Yalnýzca ölçüp tartabildiðini varsayan bir anlayýþýn, bugün asýl gerçeðin aralanan kapýlarýný çalmakta
olduðu, olaylara ve var olana baþka açýlar- dan bakanlarý tabii ki memnun ediyor ama, bilimin, Spinoza'nýn Tanrý anlayýþý ile dualara kulak verip, en küçük ve önemsiz gibi görünen bir yaratýðýn bile yaþamý ve kaderiyle, aracýsýz ve mesafesiz doðrudan baðlantýlý bir Tanrý düþüncesinin, aslýnda ayný yüce ve kadir zekayý betimlemekte olduðunu þimdiden kavramasýný beklemek de, þu an için herhalde çok fazla þey iste- mek olurdu. Ama, bilimin gidiþini gözlem- ledikçe, o zamanýn da mutlaka geleceðini düþünebilmek, gerçekten çok umut verici.
Günümüzün bilimi son hýzla asýl gerçeðe doðru yol almakta ve dünyamýzýn bilmedi- ðimiz baþka bir kaderi yoksa þayet, yakýn bir gelecekte ona ulaþabileceðini de kolayca tasavvur edebiliriz. Kuantum Mekaniðini keþfeden ve bununla, 1932'de Nobel bilim ödülünü almýþ olan Werner Heisenberg, aþaðýdaki cümlesiyle, bunu tam ifade ede- bilmiþti:
"Bilimin kasesinden alýnan ilk yudum, ki- þiyi ateist yapar, ama kasenin dibinde insaný Tanrý bekle- mektedir."
Alýntýlar: PM Welt des Wissens Bilim Dergisi/ Martin Tzschaschel
Resim: Werner Heisenberg
Özgürlük Üzerine - I
Osho’dan Görüþler
Özetleyen: Nihal Gürsoy
Filozoflar hep özün varoluþtan önce geldiðini, insanýn kaderinin doðmadan belli olduðunu düþünmüþlerdir. Týpký bir tohum gibi insan tüm programýný içeriyor; sorun o çiçeðin açýlmasýnda.
Özgürlük diye bir þey yok. Geçmiþteki filozoflarýn eðilimi böyleydi, insanýn deðiþ-mez bir kaderi olduðuna inaný- yorlardý. Senaryo önceden yazýlmýþ olduðu için insan önceden belirlenmiþ bir rolü oynamaya mahkûmdu. Sen bunun farkýnda deðilsen, bu ayrý bir sorun, ne yaparsan yap senin elinde deðil. Bunu sana Tanrý veya baþka bi- linçdýþý doðal güçler yaptýrýyor.
Bu tavýr determinizme, kaderciliðe aittir. Ýnsanlýðýn büyük çoðunluðu bun- dan dolayý büyük zarar gördü, çünkü bu yaklaþýma göre köklü deðiþiklikler yaþanmasý imkânsýz. Ýnsanýn deðiþimi adýna hiçbir þey yapýlamaz; ne olacaksa zaten olacak. Doðu, bu tavýrdan daha çok zarar gördü. Hiçbir þey yapýlama- yýnca insan her þeyi kabullenmeye baþlýyor. Kölelik, açlýk, fakirlik, çirkin- lik insan bunlarý kabullenmesi gereki- yor. Oysa bu ne anlayýþ ne de farkýnda- lýk deðildir. Bu bazý kelimelerin arkasý- na saklanmýþ çaresizliktir, ümitsizliktir.
Sonuçlarý felâket derecesinde oluyor.