YAŞLANMA SORUNUNUN AVRUPA BÜTÜNLEŞMESİNE YAPI VE SÜREÇ AÇISINDAN ETKİLERİ

176  Download (0)

Tam metin

(1)

T.C.

ANKARA ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ

AVRUPA BİRLİĞİ VE ULUSLARARASI EKONOMİK İLİŞKİLER (ULUSLARARASI İLİŞKİLER)

ANABİLİM DALI

YAŞLANMA SORUNUNUN AVRUPA BÜTÜNLEŞMESİNE YAPI VE SÜREÇ AÇISINDAN ETKİLERİ

Yüksek Lisans Bitirme Tezi

İsmail ILGAR (Öğrenci No: 05912810)

(2)

T.C.

ANKARA ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ

AVRUPA BİRLİĞİ VE ULUSLARARASI EKONOMİK İLİŞKİLER (ULUSLARARASI İLİŞKİLER)

ANABİLİM DALI

YAŞLANMA SORUNUNUN AVRUPA BÜTÜNLEŞMESİNE YAPI VE SÜREÇ AÇISINDAN ETKİLERİ

İsmail ILGAR

Tez Danışmanı Doç. Dr. Aykut ÇELEBİ

Ankara–2007

(3)

T.C.

ANKARA ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ

AVRUPA BİRLİĞİ VE ULUSLARARASI EKONOMİK İLİŞKİLER (ULUSLARARASI İLİŞKİLER)

ANABİLİM DALI

YAŞLANMA SORUNUNUN AVRUPA BÜTÜNLEŞMESİNE YAPI VE SÜREÇ AÇISINDAN ETKİLERİ

Yüksek Lisans Bitirme Tezi

İsmail ILGAR (Öğrenci No: 05912810)

Tez Danışmanı: Doç. Dr. Aykut ÇELEBİ

Tez Jürisi Üyeleri

Adı ve Soyadı İmzası

... ...

... ...

... ...

... ...

... ...

Tez Sınavı Tarihi ...

(4)

İÇİNDEKİLER

KISALTMALAR iv

TABLOLAR vi

ŞEKİLLER vii

GİRİŞ viii

BİRİNCİ BÖLÜM

REFAH DEVLETİNİN YÜKSELİŞİ VE REFAH BÜTÜNLEŞMESİ

A. REFAH DEVLETİNİN KÖKLERİ 1

B. TRANSATLANTİK REFAH 8

C. ULUS DEVLETLERİN KURTARICISI OLARAK REFAH 13

D. KEYNES’Cİ UZLAŞI 15

E. REFAH BÜTÜNLEŞMESİ 18

1. FEDERALİZM 20

2. ÇOĞULCULUK 24

3. İŞLEVSELCİLİK 27

4. YENİ-İŞLEVSELCİLİK 31

5. HÜKÜMETLERARASI KARŞI SAV VE GEÇ

DÖNEM YENİ-İŞLEVSELCİLİK 38

6. LİBERAL HÜKÜMETLERARASICILIKTA REFAH BÜTÜNLEŞMESİ 40

(5)

İKİNCİ BÖLÜM

AVRUPA REFAH DEVLETLERİNİN KRİZİ: KÜRESELLEŞME

A. KÜRESELLEŞMEYE TEPKİ OLARAK AVRUPA BÜTÜNLEŞMESİ 43

B. KÜRESELLEŞME VE AVRUPA REFAH DEVLETLERİ 49

C. AVRUPA REFAH BİRLİĞİ 63

D. KÜRESELLEŞMENİN ARACI OLARAK AVRUPA BÜTÜNLEŞMESİ 72

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

AVRUPA REFAH DEVLETLERİNİN SONU: YAŞLANMA

A. REFAH DEVLETİNİN ZAFERİ OLARAK YAŞLANMA? 78

B. REFAH DEVLETİNİN MAĞLUBİYETİ OLARAK YAŞLANMA? 85

C. REFORMUN OLANAKSIZLIĞI 92

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM AVRUPA’NIN GELECEĞİ

A. AVRUPA’NIN AYRIŞMASI 99

1. AVRUPA SİSTEMİNİN ELEŞTİRİSİ 100

2. AYRIŞMA KURAMI 107

3. AYRIŞMA OLGUSU 112

B. BATI’NIN ÇÖKÜŞÜ 125

(6)

SONUÇ 135

KAYNAKÇA 141

ÖZET 156

“ABSTRACT” 157

(7)

KISALTMALAR

AB : Avrupa Birliği

ABD : Amerika Birleşik Devletleri

AKÇT : Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu ASF : Avrupa Sosyal Fonu

ATAD : Avrupa Toplulukları Adalet Divanı ATS : Avrupa Tek Senedi

BAB : Batı Avrupa Birliği

BDT : Bağımsız Devletler Topluluğu BK : Birleşik Krallık

BM : Birleşmiş Milletler

CIA : “Central Intelligence Agency” (Merkezi Haberalma Servisi) COMECON : “Council for Mutual Economic Assistance” (Karşılıklı Ekonomik

Yardım Konseyi)

COMINFORM : “Communist Information Bureau” (Komünist Enformasyon Bürosu)

DTÖ : Dünya Ticaret Örgütü

DINK : “Double Income No Kids” (Çifte Gelir Çocuk Yok) EBRD : “European Bank for Reconstruction and Development”

EDC : “European Defense Community” (Avrupa Savunma Topluluğu) EPC : “European Political Community” (Avrupa Siyasi Topluluğu) EPB : Ekonomik ve Parasal Birlik

(8)

EPU : “European Payments Union” (Avrupa Ödemeler Birliği)

EUMC : “European Monitoring Centre on Racism and Xenophobia”

(Avrupa Irkçılık ve Yabancı Düşmanlığı İzleme Merkezi)

EURATOM : “European Atomic Energy Community” (Avrupa Atom Enerjisi

Topluluğu)

IMF : “International Monetary Fund” (Uluslararası Para Fonu)

NATO : “North Atlantic Treaty Organization” (Kuzey Atlantik Antlaşması

Teşkilatı)

MDA : Merkez ve Doğu Avrupa

OEEC : “Organization for European Economic-Cooperation” (Avrupa Ekonomik İşbirliği Örgütü)

OSCE : “Organization for Security and Cooperation in Europe” (Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı)

PAYGO : “Pay As You Go” (Geçerken Öde)

WASP : “White Anglo-Saxon Protestant” (Beyaz Anglo-Sakson

Protestan)

(9)

TABLOLAR

Tablo I–1 1950–1958 arasında Endüstri Mamullerinde

Batı Avrupa Ticaret ve Üretim Artışı 12

Tablo I–2 II. Dünya Savaşı Sonrası Bütünleşme Kuramları 19 Tablo II–1 Bazı Avrupa Ülkelerinde Aktif Nüfusun İstihdam Oranı 1960–2006 50 Tablo II–2 Ekonomik Açıklık ve Yerel Mukavemet İlişkisi 56 Tablo II–3 AB Ülkelerinde 1995–2006 Dönemi Genel Devlet Harcamaları 59 Tablo II-4 1995-2006 Yıllarında AB-15’te Kadın ve Erkek İstihdam Oranları 71 Tablo II–5 1970–2006 arası Dünya Mal İthalat/İhracat Yüzdeleri 73 Tablo II–6 2005 Yılı Dünyada Bölgeler Arası ve İçi Ticaret Oranları 74 Tablo II–7 Avrupa Aile Modelleri 80 Tablo II–8 1960’lara Nispeten 1990’larda Avrupa Aileleri 80 Tablo II–9 2050 İtibariyle Yaşlı Nüfus Bağımlılık Oranları 84 Tablo II–10 Göç Avrupa’nın Yaşlanma Sorunu için bir Çözüm Olabilir mi? 96 Tablo III–1 Refah Devletinin Eleştirileri 101 Tablo III–2 2004 Yılında AB-15 Ülkelerinde Kurumlara Güven 118

(10)

ŞEKİLLER

Şekil II–1 Avrupa’da Hangi Sorunu Kim Çözmeli? 70 Şekil II–2 2004 Rakamlarıyla OECD Ülkelerinde Kadın Başına

Doğum Oranları 83

Şekil II–3 Üç Büyük Avrupa Ülkesinde Çalışan Nüfusun Emekli

Nüfusu Karşılama ve Katkı Oranları 87

Şekil II–4 ABD ve AB’nin Milyon Kişi Başına Patent Alım Oranları 90 Şekil II–5 Avrupa Demokrasilerinin Yaşlanması 93 Şekil III–1 AB’nin Geleceğine En Çok Neyin Yararı Dokunur? 109 Şekil III–2 AB-15’te Irkçılık (1997 Yılı) 121 Şekil III–3 Dünya ve Avrupa Nüfusunun Nispi Gelişimi 1950–2050 133

(11)

GİRİŞ

Yaşambilim (Biyoloji) bize canlıların, nesillerini sürdürebilmek ve çevrenin kısıtlı imkânlarından yararlanabilmek için birbirleriyle sürekli rekabet1 içerisinde olduğunu göstermiştir (Darwin, 1998: 48-62). Çevresel ve genetik değişimlerin meydana getirdiği çok çeşitli mutasyon ve canlılardan, sadece evrimleri doğru yönde olanlar varlıklarını sürdürebilmeyi başarmışlardır. Böylece, farklılaşmış ve hatta yeni organlar üreterek (Darwin, 1998: 65, 88) rekabet güçlerini korumayı ve artırmayı başarabilmiş canlılar hayatta kalırken, bunu başaramayanlar yeryüzünden silinmiştir.

Yaşambilimsel evrim gibi, sosyo-kültürel evrim de, gelişim ve farklılaşmayla daha basit biçimlerden daha karmaşığa doğru ilerlemiştir (Parsons, 1977: 24).

Yine yaşambilimsel evrim gibi sosyo-kültürel evrimin de temel kavramlarından biri çeşitliliktir. Tarih içerisinde ortaya çıkan pek çok toplumdan sadece evrimleri, döneminin şartlarına bağlı olarak, doğru yönde gerçekleşen toplumlar varlıklarını sürdürebilmişlerdir. Ancak, Yaşambilimsel ve sosyo-kültürel evrim arasındaki benzerlikler bir yere kadar takip edilebilmektedir. Canlılar için şansa ve mutasyona bağlı olarak gerçekleşen evrimin aksine insan toplumları varlıklarını sürdürebilmek için bilinçli bir çaba ve yapılanma içinde bulunmaktadırlar. İşte, çevre ve kendisiyle olan bu bilinçli ve ereksel ilişki (Parsons, 1977: 234) toplumların sibernetik yapısını oluşturmaktadır.

1 Doğal seçimin ve rekabetin sermayeci yorumuna karşı önemli bir eleştiri teşkil eden ve toplumsallığı açıklayabilecek yegâne olgu olan dayanışmanın yaşamda ne kadar önemli bir yer kapladığını gösteren bir çalışma için bakınız (Kropotkin, 1972).

(12)

Bir sistem olarak alınan toplum birbirleriyle sürekli ilişki içerisinde bulunan parçalardan oluşur ve bu parçalar bir araya geldiklerinde toplamlarından öte bir birlik oluştururlar. Toplumsal olgular öylesine iç içe geçmişlerdir ki, çoğu zaman belirli bir olayın müsebbibini tespit etmek neredeyse imkânsızdır. Bir havuzun içine atılan taşlar misali kültürel, sosyal, siyasal ve bireysel olayların yarattığı dalgalar birbirlerine karışırlar. Böylece, her havuzun (toplumun) yüzey biçimi birbirinden tamamen farklı şekillerden oluşur. Kültürel olaylar ekonomik olayları, ekonomik olaylar sosyal olayları ve sosyal olaylar kültürel olayları tetikler. Önceden biçimlenmiş yapılar aynı olaylardan farklı etkilenir ve yine birbirinden farklı olarak yeniden biçimlenirler. Bunun en güzel örneklerinden biri serbest piyasa kültürünün sadece Batı Medeniyetinin bireyci normlarıyla sağlanabileceği iddiası karşısında Japon, Çin ve Singapur gibi doğulu toplumların aynı başarıyı özgeci normlarla yakalayabilmiş olmasıdır.

Böylece, canlılar arasındaki çeşitlilik genler ve mutasyonlarla açıklanabilirken;

toplumlar arasındaki çeşitlilik de maddi ve manevi çevrelerinin farklılıklarıyla izah edilebilmektedir (Parsons, 1977: 25). Canlılarda genler gibi geçmişe dayalı yapılar toplumların yapısal karakterine emsal olurken mutasyon gibi dönemsel gelişmeler de toplumların sibernetik ilişkilerindeki farklılıklara emsal teşkil etmektedir. Bu kapsamda, gerek yaşambilimsel gerekse de sosyo-kültürel evrimin incelenmesinde yapısal tetkikin süreç tetkikinden önce yer alması zaruridir (Parsons, 1977: 232)2.

2 Darwin’in rekabetçi evrim ve Easton’un sistem kuramları, İbn-i Haldun’un devletlerin yükselişi ve çöküşü kuramının güncel yorumuna temel teşkil etmeleri nedeniyle çalışmamız açısından önemlidir. Bu kapsamda, Avrupanın sistemik dışsallıklarının yol açacağı Avrupanın ayrışma süreci

(13)

Parsons, konuya ilişkin çalışmasında, insan toplumlarının günümüzdeki yapılarına erişmelerinde evrimsel basamaklar olarak sırasıyla Toplumsal Katmanlaşma, Açık Kültürel Meşrulaştırma, Yazının Keşfi, İlahi Dinler, Evrensel Kanunlar, Ulus Devletler, Sanayi Devrimi, Demokratik Devrim ve Eğitim Devrimini saymaktadır. Toplumsal Katmanlaşma ve Açık Meşrulaştırmaya ilk olarak hangi millet tarafından erişildiği tam olarak bilinemezken arkeolojik kanıtlar bize Mezopotamya’yı işaret etmektedir. Yazının keşfinin ise kesin olarak Babil’e ait olduğunu bilmekteyiz. İlahi dinlerin kaynağı, köklerini Mısır medeniyetinden alan, Yahudi toplumuna atfedilebilirken; Evrensel Kanunlar Mezopotamya’dan başlayarak yeni bir dirilik katılarak Yunan Medeniyeti ve sonra da Roma İmparatorluğuna kadar takip edilebilmektedir. Ancak, döneminin lideri olan tüm bu toplumlar gün gelmiş başarılarını başka toplumlara devretmişlerdir. Çünkü Parsons’un da dikkat çektiği gibi, evrimsel başarıyı sağlamak bir sonraki sıçramayı gerçekleştirmeyi zorunlu hale getirmemektedir (Parsons, 1977: 25). Aksi halde günümüzün en güçlü yaşam biçimi hala “Tyrannosaurus Rex” (Tiran Kral) olacağı gibi uluslararası siyasanın liderinin de hala Mısır İmparatorluğu olması gerekirdi.

Batı medeniyeti Yunan Felsefesi, Yahudi/Hıristiyan Dini ve Roma Hukukunun mirasına dayanarak bölgesel dinamiklerinin de etkisiyle günümüzdeki liderliğini 150 yıl önce yakalamıştır (McNeill, 1998: 146). Ulus Devletler, Sanayi Devrimi, Demokratik Devrim ve Eğitim Devrimi gibi evrimsel basamakları hızla tırmanan

ve bağlı olarak Batı Medeniyetinin çöküşü İbn-i Haldun’un yükseliş ve çöküş kuramı çerçevesinde

(14)

Batı Medeniyeti kelimenin tam anlamıyla uluslararası beslenme zincirinin en üstüne yerleşmiştir3.

Son 50 yıldır ise Batı Medeniyetinin yeni bir başarısıyla karşı karşıya bulunmaktayız. Bu başarının adı Avrupa bütünleşmesidir. Avrupa, Roma’dan mirası olan hukuk geleneği, sanayi devriminden mirası olan serbest pazar ekonomisi ve bireyci değerlerini temel alarak oluşturduğu kurumlarla, 50 yıl içerisinden savaştan çıkmış yıkıntı halinden dünyanın en büyük ekonomisi haline gelmeyi başarmış; bunun yanı sıra, çatışma halinden bütünleşmiş bir topluluk haline gelmiştir. II. Dünya Savaşı gibi bir yıkımın ardından uluslarüstü bir birliğin kurulması, ulusal siyaset ve egemenlik anlayışlarının bilinenin ötesine, konfederal ile federal yapıların arasında yeni bir noktaya, taşınması anlamına gelmiştir.

Bu başarılı bütünleşmenin yaratılmasında refah devleti uzlaşının temelini oluşturmuştur. Başlangıçta refah devleti, yayılmacı kapitalist ideolojinin Avrupa’da yarattığı dışsallıkların, yani dünya savaşlarıyla sonuçlanan toplumsal huzursuzlukların, çözümü olarak ulusal bir uzlaşıydı. Ancak II. Dünya Savaşı ertesinde yükselen Komünist tehdidin ulusal seviyelerde çözülemeyeceğinin görülmesiyle bütünleşme ulus devletlerin refah yaratma sığasını güçlendirecek bir araç olarak benimsenmiş; refah uzlaşısı bir anlamda uluslarüstü işbirliğinin temelini sağlamıştır. Böylece, Avrupa Bretton-Woods sisteminin mesut çağında küreselleşme ve refah devletinin barışçı beraberliğini yurtta Keynes, cihanda

3 Bu Avrupa başarısının geleneksel Avrupamerkezci anlatımıdır. Batı Medeniyetinin diğer tüm toplumlarla beraber Dünya medeniyetinin eşit bir parçası olarak ele alındığı ve başarısının doğunun teknoloji ve bilgeliğini benimseyen geç yükselen bir güç olarak değerlendirildiği tarafsız bir tarih anlatımı için bakınız (Hobson, 2006).

(15)

Adam Smith politikasıyla idame edebilmiştir. Ancak Bretton-Woods sisteminin çöküşü ve Smith’in Avrupalıların yurtlarına girmesi küreselleşmeden fayda sağlayan seçkinlerin çıkarlarıyla refah devletinden fayda sağlayan yığınların çıkarlarının çatışma içerisine girmesine neden olmuştur.

Her ne kadar, küreselleşme ve refah devleti olgularının ikisinin de Avrupa kökenli olması çözüme Avrupa’nın dinamikleri içerisinde erişilebileceği kanısını yaratsa da, gerçekte Avrupa’nın dinamikleri bu çatışmayı çözebilecek gibi görünmemektedir. Avrupa’nın dinamiklerini bu sorunun çözülmesi için yetersizleştiren ve Avrupa’daki ekonomik, sosyal ve siyasi yapıları sarsmakta olan sorunun adı ise “Yaşlanma”dır. Avrupalı aileler gittikçe daha az sayıda çocuğa sahip olmakta; bu eğilimle birleşen uzun yaşama beklentileri nüfus yapısının gittikçe yaşlanmasıyla neticelenmektedir. Öyle görünmektedir ki, medeniyet mirasıyla etkileşim içerisinde evrimsel sıçramaları gerçekleştiren; Rönesans ve Reformun temel değerlerini sağlayan ve 19. yüzyılda Batı medeniyetinin başarısının müsebbibi olarak ululanan (Sorokin, [1994]: 93) Avrupa’nın bireyci normları günümüzde artık olumsuz etkilerini göstermeye başlamıştır.

Sosyolojinin “Le Play” ekolü tarafından “istikrarsız aile” tipi olarak tanımlanan (Sorokin, [1994]: 90) Batı Avrupa ülkelerinin toplumsal karakterleri, onların kaderi haline gelmiştir (Herakleitos, 2003: 143). “Bireysel aile” tipi olarak tanımlanan Anglo-Sakson halklar ise (ABD ve BK) demografik krizden bir nebze de olsa bağışık kalabilmiş gibi görünmekle beraber, paylaşılan kültürel değerlerin aynı sonucu doğurması aslında sadece bir zaman meselesidir (Huntington, 2004:

(16)

179–182). Çünkü yaşlanma, maddi nedenlerin değil bireyci Batı4 normlarının toplumsal yapıya etkilerinin sebep olduğu bir olgudur. Batılı toplumlarının bireyi yücelten normları, on binlerce hatta milyonlarca yıllık doğal seçiminin sonucu olgunlaşan, toplumsal yapı ve rolleri sanayi ve tüketim toplumunun ihtiyaçlarını karşılama amacıyla yeniden yapılandırmıştır. Toplumsal yapının bozulması, kendini özellikle aile ve cinsiyetlerin toplumsal rollerinin yeniden düzenlenmesi alanında hissettirmektedir. Oysaki “[doğal olarak] mevcut olan her sosyal düzen, son derece güzeldir ve bir adam tarafından icat edilen her usçu (rasyonel) sistemden çok daha iyidir” (Sorokin, [1994]: 222).

Toplumun sibernetik yapısının kaçınılmaz sonucu olarak, yaşlanma sorunu da kendi demografik niteliğinin dışına saçılarak başta ekonomik olmak üzere bir seri sorunları tetiklemiştir. Azalan genç nüfus nedeniyle küçülen emek piyasası ve artan yaşlılığın emeklilik sistemlerine getirdiği yük nedeniyle Avrupa’nın ekonomik büyümesinin bugünkü %2,25 seviyesinden 2040 yılında %1,25’e düşmesi beklenmektedir (AT Komisyonu, 2005: 2). Bu etkiler Avrupa medeniyetinin 150 yıllık üstünlüğünün eseri olarak karşımızda duran toplumsal refah uzlaşını da temellerinden sarsmakta; böylece Avrupa medeniyetinin başarısının tehlikeye girişinin ilk sinyallerini vermektedir. Demografik sorunun uzun süreli tedbirler ve hatta kültürel bir dönüşüm gerektirmesi (Huntington, 2004: 179–182; Kurtz, 2005) siyasi erkin aldığı tedbirlerin görünürlüğünü engellemekte; dolayısıyla da

4 Batı kavramı bilinen Transatlantik anlamıyla tüm Batı Medeniyetini kapsamaktadır. Ancak çalışmamızın AB ile kısıtlı olması ve refah devleti kaynaklı ahlaki yozlaşmanın Batı Avrupa’da daha kuvvetli olması nedeniyle, çalışmamızda kullanılan Batı kavramının odağında Batı Avrupa’nın (AB- 15) yer aldığını söyleyebiliriz.

(17)

başarısızlığın halklar tarafından “çıktı hatası (Easton, 1967: 60-61)” olarak algılanmasına neden olmaktadır. Bu durum, her ne kadar 50 yıllık bir siyasi işbirliğini paylaşmakta olsalar da, Avrupa Birliğini (AB) oluşturan ülkeler arasında bir gerginlik unsuru yaratarak uluslararasılaşma gibi siyasi sorunlara sebep olmaktadır. Tüm bunların yanı sıra, sorunun sosyal/siyasal alana saçılarak Avrupa kültürüne özsel olan ırkçılığı yeniden hortlatması da cabasıdır.

Rousseau’nun da dediği “Roma ve Sparta bile yok olduktan sonra, hangi devlet sonsuza değin sürmeyi umut edebilir ki?” (Rousseau, 1996: 143). En başarılı toplumlar bile bir noktada dâhili ayrışmanın tehdidini hissederler. Ancak, yine de bazı toplumlar varlıklarına karşı ciddi bir tehditle karşılaştıklarında vefatlarını erteleyecek ve ayrışmayı durduracak yapısal frenleyicileri devreye sokabilmektedirler (Huntington, 2004: 12). Bu bakımdan yaşlanma sorununun en önemli niteliği Avrupa uluslarının sosyo-ekonomik direnç sistemini çökerterek küreselleşme ve refah devleti arasında süren çatışmanın bir Kadmos Zaferiyle5 sonuçlanmasını garanti altına almasıdır. Bu Avrupa medeniyetinin yapısal frenlerinin tutmayacağı anlamına gelmektedir. Öyleyse sorularımız şunlardır:

“Küreselleşme, refah devleti ve yaşlanmanın yarattığı bu kısır döngü Avrupa’nın

5 Kadmos’a (Yunan Mitolojisine göre Finike Kralı Agenor’un oğlu ve Avrupa’nın abisi. Aynı zamanda, Thebes şehrinin kurucu kralı.) Delfi Bilicisi tarafından büyük bir şehir kuracağı muştulanmıştır. Kadmos, müstakbel Thebes şehrinin kurulacağı alanı bulduğunda tanrılara şükranını sunmak için kurban hazırlıklarına başlar. Ancak, doğru bir kurban töreni için suya ihtiyacı vardır ve yakındaki su kaynağı bir ejder tarafından korunmaktadır. Kadmos, ejderi öldürmeleri ve tören suyunu almaları için birer birer tüm adamlarını gönderir. Fakat tüm adamları çabalarında başarısız olur. Nihayetinde Kadmos ejderi kendisi öldürmeye karar verir. Nitekim başarılı da olur;

ancak yanındaki tüm adamlar öldüğü için krallığını kuramaz. Bu kapsamda, Kadmos Zaferi mağlup gibi galibin de herşeyini kaybettiği zaferleri ifade etmekte kullanılan bir deyim olagelmiştir.

(18)

evrimsel başarısının sonuna geldiğini mi göstermektedir?” ve “Avrupa şu anda çan eğrisinin neresindedir?”.

Bu çerçeve içerisinde, çalışmamızda küreselleşme, refah devleti ve yaşlanma olgularının sibernetik etkileşiminin Avrupa bütünleşmesine yapı ve süreç açısından etkileri incelenecektir. Önce, Avrupa bütünleşmesinin yapı ve süreci refaha yönelik yanıyla incelenecektir. Buna bağlı olarak günümüzde refah devletine olumsuz etkide bulunan küreselleşme ve yaşlanma sorunlarının Avrupa uluslarını ne yönde etkilediği incelenecektir. Son olarak da, elde edilen sonuçlara bağlı olarak Avrupa bütünleşmesinin gelecekteki yönelimi ve bu yönelimin uluslararası alandaki etkilerinin bir izdüşümü yapılacaktır. Tüm bu inceleme boyunca Avrupa toplum yapısının bahse konu sorunu kendi dinamikleri içerisinde sönümlendireceği mi, yoksa şiddetlendireceği mi sorusuna ayrıca cevap aranacaktır.

Son olarak sistematik tutarlılık endişesiyle belirtilmesi gereken önemli bir husus bulunmaktadır. Her ne kadar, bu incelemede belirleyici unsur olarak Avrupa toplumlarının refah devleti uzlaşısı alınmış olsa da; çözümleme sürecinde ne Marx gibi ekonomik ne de Parsons gibi kültürel gerekirci bir tutum takınmaktan çok, toplumu oluşturan tüm unsurların karşılıklı etkisini kabul eden tüm gerekirci (“pan deterministik”6) bir görüş benimsenecektir. Refah uzlaşısının bütünleşme

6 Sosyal Bilimlerin genel olarak sürdeterministik, yani gerekircilik üstü olduğu kabul edilmektedir.

Sosyal bilimler, gerekircilikten bağımsız oldukları için değil ama olgularının, en azından insanoğlu tarafından kavranıp biçimlendirilemeyecek kadar, çok değişkenin etkileşimi tarafından belirlenmesi nedeniyle doğa bilimleri gibi formülize edilememektedirler. Ancak bu bilim adamlarının çalışmalarını, ki sadece olguları incelemek değil gerekirci bir anlayışla neden sonuç ilişkilerine bağlı öngörüler yapma amacını da taşımaktadır, sona erdirmeleri anlamına gelmemektedir. Yazara göre Tümgerekircilik Sosyal Bilimlerin bu ikircikli bilimsel belirsizliğine son verebilecek bir kavramdır.

Kavram sosyal olguların da, tıpkı doğa bilimleri gibi formülize edilebileceği savına dayanmaktadır.

(19)

üzerindeki etkisinin büyüklüğünün, toplum içi tekil bir yapı olarak belirleyiciliğinden değil toplumun diğer yapılarıyla bağlantılarının (sibernetik ilişkisinin) yoğunluğundan kaynaklandığı tezi benimsenmiştir. Bu kapsamda, olguların doğrusal anlatımı insan dilinin ve yazınsal üslubun kısıtlarından kaynaklanmaktadır. Bu kısıt olguların karşılıklı etkileşim noktalarında ve yeri geldikçe hatırlatma ve tekrarlarla giderilmeye çalışılmıştır.

Elbette kavram sosyal bilimler için bahse konu değişkenler çokluğunu inkar etmemektedir. Ancak tümgerekircilik kavramı açısından değişkenlerin çokluğu formülizasyon (ya da öngörü) süreci için engel teşkil etmemekte, sadece sonuçlarının kesinliğini zayıflatmakta ve (tıpkı meteoroloji gibi) zaman açısından eriminin kısa olmasına neden olmaktadır. Bu kapsamda, Sosyal Bilimler ana değişkenlerini ve karşılıklı etkileşimlerini tümel olarak hesaba katarak olguları formülize edebilir ya

(20)

BİRİNCİ BÖLÜM

REFAH DEVLETİNİN VE BİR REFAH BÜTÜNLEŞMESİ OLARAK AVRUPA BÜTÜNLEŞMESİNİN YÜKSELİŞİ

“Nesneye yüklenenler arasında nesnede bulunanları, özellikler ile ilinekler olarak yüklenenleri, bu sonunculardan da sanı ile doğru olarak yüklenenleri anlamak gerekir. Bunlardan ne kadar çok elde edilirse o kadar çabuk sonuca ulaşabilecek, ne kadar doğru olanları elde edilirse o kadar güçlü bir tanıtlama yapılabilecek.”

(Aristoteles, Birinci Çözümlemeler: 43b 10)

A. REFAH DEVLETİNİN KÖKLERİ

“Bu [insan için iyi] bir kişi için ve bir kent için aynı şeyse, kent için uygun olanını hem elde etmek hem de korumak daha önemli ve amaca daha uygun gibi görünüyor; çünkü o bir tek kişi için de istenen bir şeydir, ama budun için ve kentler için olursa daha güzel ve daha tanrısal olur” (Aristoteles, Nikhomakhos’a Etik, Kitap A, 1094b 6-11). Bu sözlerin sahibi olan Aristoteles insan ve devlet arasındaki bütünleşik mutluluğu ifade ederken henüz bireyin Büyük İmparatorlukların ayaklarının altında yok olduğu değil, Yunan “polis”inin Perslerin Büyük İmparatoru karşısında muzaffer oldukları, barbar denizi içerisindeki bir vatandaşlar toplumunda yaşamaktaydı.

Gerçekten de, Yunan “polis”inin vatandaşından Rousseau’nun Toplumsal Sözleşme muakidine, vatandaş haklarının temeli olan ve gelecekte liberalizm, sosyalizm ve nihayet refah devletine yol verecek olan bireyci düşünce biçimi

(21)

Avrupa medeniyetinin de temel taşlarında birisi olagelmiştir7. Yunan’dan Roma’ya;

Roma’dan Germen Kabileler topluluğuna süzülen bireycilik anlayışı Hıristiyan düşünceyle yoğrularak ulus devletlerin yapıtaşlarından biri olana kadar Avrupa düşüncesinde muhafaza edilmiştir (Telò, 2006: 154). Ancak, bireyin “polis”inde yaşayan Aristoteles’in aksine, bireyin feodal savaşların karmaşasında kaybolduğu 17. yüzyılda yazan İngiliz filozof Thomas Hobbes (1588–1679) Devleti Kutsal Kitaptaki canavar “Leviathan” olarak betimlemiştir. Ona göre “insan insanın kurdudur”; çünkü doğal hali bencillik ve savaş olan insan kendinin kurbanıdır. Bu nedenle insan akdettiği anlaşmayla erkini devlete aktarmış ve böylece barış ve huzuru amaçlamıştır (Schulze, 2005: 54).

Aslında, bireylerin eşitliğinin hüküm sürdüğü Yunan polisinde devletin bireysel mutluluğun devamı olarak görülmesi ne kadar olağansa, çatışma ve sosyal katmanlaşmanın yarattığı eşitsizliklerin hüküm sürdüğü dönemin Avrupa’sında devletin bireyin çatışmasının devamlığı olarak betimlenmesi de o kadar doğaldı. Öyleyse, soru Leviathan’ın bireyle ve bireyin Leviathan’la beraber

7 Aslında tüm toplumlar birey-toplum geriliminin varlığını eşit derecede hissederler. Bu nedenle ne tamamen bireyci bir toplumun varlığı, ki zaten bu bir toplum olmaz, ne de tamamen komünal bir toplumun varlığı, ki insanın insan doğasından sıyrılması gerekir, olanaklı değildir. Tüm toplumlarda bireyci ve toplumsal değerler beraberce bulunurlar. Aynı ilke tüm toplumlar için olduğu için Avrupa için de geçerlidir. Zaten Batı Medeniyeti de günümüz Avrupamerkezci yazının erekselleştirmesinin aksine başlangıcından bu yana bireyci değerler üzerine kurulu değildir. Ancak Avrupa, liberalizm sayesinde kazandığı başarıları kutsallaştırarak zamanla kendini tamamen bireyci bir toplum olarak tanımlar hale gelmiştir. Böylece bireyci söylev Avrupa’da, haddinden fazla güçlenmiş, refah devletleri aracılığıyla kurumsallaşmış ve toplumun hassas birey-toplum dengesini bozmuştur.

Günümüzde Avrupa’nın çöküşünün temelinde yatan neden budur. Denilebilir ki Avrupa, tarih için, toplumsal dengenin birey yönünde ne kadar kaydırılabileceğini gösteren başarısız bir deneyden ibarettir. Dolayısıyla Avrupa’nın erekselleştirilmiş bireycilik söylevinin incelemenin girişine

(22)

varlıklarını uyum içerisinde nasıl sürdürebilecekleriydi. İşte bu soruyu doğa yasası ve bireysel eşitliklerin ilhamı olan Aydınlanmanın doruğundaki Rousseau cevaplandırmıştır. Rousseau’ya göre, bir zamanlar insanlar ilkel hallerinde, mülkün getirdiği mutsuzluklardan azade, altın bir dönem yaşamaktaydılar. Günün devletlerinin dayandığı toplumsal sözleşme ise, “sahip olanlar”ın “sahip olmayanlar”ı aldatarak devlet kurmaya kandırmalarından ibaretti. Yani, çağdaş devletler adil olmayan temeller ve ilkesiz yasalara dayanmaktaydı. Öyleyse, her bireyin haklarını gönüllü bir şekilde mensubu olduğu topluma teslim edeceği yeni bir devlet, bir birlik, bir topluluk, bir siyasi organ kurulmalıydı. Fakat artık en erdemli devletler bile komünist prensiplere dayalı altın çağa dönemeyeceğine göre, ehven-i şer olarak önemli olan zenginliğin tek taraflı birikimine engel olmaktı (Rousseau, 1996). Avrupa’da çalışanların aristokrasiye karşı, sonradan karşı kamplarda yer alacağı, burjuva sınıfıyla ittifak yaptığı bu dönem, modern sosyal kurumların yaratılmasının (sendikalar, demokratik temsil, refah devleti ve siyasi partiler gibi) temellerini sağlamıştır (Crouch, 1999: 28).

Devletin toplumsal sınıflar arasında adaletli bir birliktelik sağlayarak toplumsal uzlaşıyı sürdürülebilir kılabileceğine yönelik inanç Endüstri Devrimiyle daha da güçlenmiştir. Endüstri Devriminin sağladığı refah artışıyla beraber, 19.

yüzyılda kaçınılmaz olarak görülen, fakirlik ve açlık gibi felaketler yüzyılın ikinci yarısında neredeyse ortadan kalkmıştır (Schulze, 2005: 141). Açlık ve fakirliğin ortadan kalkmasının getirdiği nüfus patlaması, endüstri devrimi, gelişen ulaşım teknikleriyle zamanın ve uzaklığın yok edilmesi… Tüm bu etkenler 19. yüzyılın ikinci yarısındaki Avrupa siyasi sistemini daha önce eşi görülmemiş bir dönüşüme

(23)

zorlamıştır (Schulze, 2005: 145–147). Böylece, Amerikan ve Fransız Devrimlerinin vaadi olan özgür olma ve mutluluk peşinde koşma hakkı Avrupa liberalizminin de sloganı haline gelmiştir. Ancak, bu dönemde liberal akımın uçlarından doğan sosyalist söylem de güçlenmekteydi. Alt sınıfların fabrikalarda kullanıma sundukları emeklerinin, bir bütün olarak toplumu zenginleştirdiğini görmesi “sınıf”

mitinin doğumuna neden olmuş (Schulze, 2005: 149) ve liberallerin aksine sosyalistler yönetici sınıfla iktidarı paylaşma konusunda pek de uzlaşmacı olmayan bir tutum takınmışlardır.

Nasıl Rönesans bireyciliğin sanat ve bilim, Reform ise din sahasındaki zaferleriyse liberalizm ve sosyalizm de siyasal zaferleriydi. Liberalizm bireysel haklara devlet müdahalesini asgariye indirmeyi amaçlarken, sosyalist düşünce toplumsal tabakalaşmanın yarattığı eşitsizliklerin devlet eliyle ortadan kaldırılması ve böylece toplumsal birliğin sağlanmasını hedeflemekteydi8. Sosyalizmin yükselmesi, hem toplumsal refahın adaletsiz bölüşümü olarak nedenleri; hem de Avrupa ulus devletlerinde bir iç düşmanın (ileride bir dış düşman olarak da belirecektir) ortaya çıkışı açısından sonuçları açısından çok önemlidir. Çünkü sosyalizmin yükselişi gerek işgücü ihtiyacını karşılamak üzere kırsal alandan şehirlere çektiği nüfus ve buna bağlı olarak geleneksel toplumsal yapının bozulması, gerekse de kâr tutkusuna bağlı olarak, uluslararası alanda yarattığı

8 Daha sonra liberalizm ve sosyalizmin eklektik ürünü olarak ortaya çıkmış olan refah devleti de benzer bir vaat sunmuştur. Ancak incelememizin ileriki aşamalarında ortaya çıkacak önemli gerçek, devletin ekonomik faaliyetlerdeki verimliliğinin düşük olacağı yönündeki liberal görüşün benzeri biçimde devletin toplumsal faaliyetlerdeki veriminin de düşük olduğudur. Planlı bir ekonomi gibi planlı bir toplumsallık da sürdürülebilir ve etkin değildir. Dolayısıyla toplumsal (sosyal) olması

(24)

sömürü düzenine koşut, bir ulusal sömürü düzeni yaratması biçimlerinde ortaya çıkan bireyci kapitalist sistemin dışsallıklarına karşı doğan kaçınılmaz bir tepkiydi.

Muhafazakâr üst ve orta sınıflar için emperyalizm ve ulusçuluk aynı şeydi (Schulze, 2005: 239) ve dönemin Avrupa ulusları için bu destek önemliydi. Ancak fakir emekçi sınıfın sosyalist söylem peşinde bu uzlaşıya karşı bir tutum benimsemeleri önemli bir tehditti. Yaşamlarının başındaki ulus devletler için ulusal dayanışmanın yerini sınıf dayanışmasının alması endişesi (Schulze, 2005: 251), kendini savunma refleksini uyandırmıştır. Doğal olarak tehdidin karşılanmasında olası iki yaklaşım vardı: savaşmak veya benimsemek. Zaten 19. yüzyılın sonundan itibaren Avrupa devletlerinin tümü ekonomik ve toplumsal konularda müdahaleci politikalar izlemeye başlamıştı. Bu alanda öncülüğü Prusya-Alman devleti yapmış, kaza ve hastalıklara kaşı sigorta yasaları çıkartmış, emekli maaşı uygulamasını başlatmış (Weide, 2005: 1144–1145), yerel sanayiinin korunması için gümrük duvarlarını yükseltmiş ve serbest piyasa aşırılıklarını karteller ve sübvansiyonlarla ilgili yasalar çıkartarak dengelemeye çalışmıştı (Schulze, 2005: 267–268). Böylece Alman emperyal devleti yoksul sosyalistleri mütevazı yaşamlara sahip muhafazakâr vatandaşlara dönüştürecek devlet sigortası sistemini getirerek (Schulze, 2005: 241) sosyalizmi emperyal sisteme yedirmeyi tercih etmiş ve tüm Avrupa için geleceğin modelini temsil edecek olan refah devletinin temellerini atmıştır9.

9 Elbette Avrupa’da refah devletinin kuruluşundaki sömürgecilik temeli de unutulmamalıdır. Avrupa ülkeleri 16. yüzyıldan itibaren geniş sömürgecilik faaliyetleri yürütmüşlerdir. Sömürgelerinden ucuz ve sürekli hammadde akışı Avrupa ülkelerinde önemli bir refah artışı sağlamıştır. Artan refah Avrupalı işçi sınıfının istihdamını ve refahını artırmakta kullanılmıştır. Böylece sömürgecilik Avrupa

(25)

Ancak geç ve zayıf gelen bu çaba sanayiiyle tarım, soylularla orta sınıf ve sermayeyle emek arasındaki uçurumları kapatmak için yeterli olamamıştır. Dahası Avrupa devletler sisteminin de ortadan kalkmasının ardından, devletlerin içini korku sarmıştır. Toplumun parçalanması ve en önemlisi işçiler tarafından yapılan grev ve gösterilerin görüntüsü, ulus devletlerin üst sınıflarını uluslararası emperyal rekabet tehdidinden daha az korkutmuyordu (Schulze, 2005: 249). Çatışma kaçınılmazdı; çünkü hem ulusçuluk hem de sosyalizm özleri itibariyle devrimciydiler ama ulusçuluk sosyalizmden daha çok yol almıştı. Sosyalizm gibi ulusçuluk da orta sınıf toplumunun yeni doğmakta olan endüstriyel çağın düzensizliği ve çirkinliğiyle yüzleşebilmesi için gerekli uzlaşıyı; ama henüz sosyalizmden daha eski ve etkin biçimde sağlıyordu. Bismarck bu çatışmayı çok güzel biçimde ifade etmiştir:

“Devlet ulusa ve ulus devletin bütünleştirilmesine karşı olma konusunda birbirine benzer iki görüş tarafından köklerinden tehdit edilmiş ve tehlikeye atılmıştır. Bana göre, devlet unsurunu güçlendirmek, yani devletin kendini savunma kapasitesini yükseltmek isteyen herkes, ona saldırma tehdidinde bulunanlara karşı birleşmelidir.” (Schulze, 2005: 252)

Avrupa tarihinin bu döneminde siyasetin yolu savaşla kesişmiştir (Schulze, 2005: 256). Sosyalizm başta olmak üzere devlete karşı tüm kötülükleri yok etmek

işçilerini, sömürülen dünya halklarına nispeten, sefalet ve işsizlikten korumuştur. Tıpkı Rousseau’nun vurguladığı gibi [Avrupa için] “… özgürlüğünü elde tutmak, ancak başkalarının özgürlükleri pahasına olasıdır ve yurttaşın tam anlamıyla özgür olması, ancak kölenin alabildiğince

(26)

ve toplumu küllerinden yeniden doğurmak için savaş gerekliydi. Kitlelerin, uluslarının rahatsızlıklarını tedavi etmek için savaşa girmeye hazır olmaları ve toplumsal birliğin askeri yapı aracılığıyla sağlanması, I. Dünya Savaşı öncesi Avrupa’sında ortak bir manzaraydı (Schulze, 2005: 257). Ancak, tam tersine bir sonuçla “Pax Britannica”nın ve ilk büyük küreselleşme dalgasının sonunu getiren (Södersten, 2004: 1) I. Dünya Savaşı, yarattığı yıkıma bağlı olarak, bireycilik ve sosyalizmin ellerini güçlendirerek Avrupa’da refah uzlaşısının doğumuna ebelik etmiştir. Çünkü ulusçuluk artık başarısız olmuştu ve döngünün doğal sonucu olarak artık sosyalizm yükselişteydi.

Devlet ve işverenler, sendikaların işçilerin çıkarlarını temsil ettiğini kabul etmek zorunda kalmış ve hemen hemen bütün ülkelerde hükümet mevkilerine sosyalist siyasetçiler gelmiştir. I. Dünya Savaşındaki topyekûn seferberlik, işçilerin yaptıkları fedakârlıklar karşısında devletin korumasına hak kazandıklar düşüncesini uyandırmış ve Avrupa’nın ulus devletlerinin refah devletlerine dönüşümünde işçi sendikaları önemli bir rol oynamıştır (Telò, 2006: 157). Böylece, I. Dünya Savaşının getirdiği dengesiz ortamda Avrupa siyasetine benzer fakat farklı iki ideoloji yön vermiştir: Faşist ve Nasyonal Sosyalist totaliter devletler. Her ne kadar programları birbirinden farklı olsa da bu iki yönelim de halkların dikkatlerini kapitalizmin yarattığı sıkıntılara karşı demokratik ve reformcu taleplerden, yabancılara düşmanlık gibi tali konulara kaydırarak sosyal sorunları ertelemeye gitmekte ortaktılar (Crouch, 1999: 29). Tabii ki, toplumsal gerginliğin asıl odağından saptırılmasına rağmen, çözümsüzlüğün devam etmesi toplumsal gerginliklerin kısa sürede tekrar birikmesi ve II. Dünya Savaşının patlak vermesiyle

(27)

sonuçlanmıştır.

B. TRANSATLANTİK REFAH

II. Dünya Savaşı müthiş bir zarara neden olmuştur. Batı Avrupa’daki insan kaybı tahmini 8 milyondur ki, bunun da tahmini 6 milyonu Almanlardır. Merkez ve doğu Avrupa’da ise 9 milyondan fazla kişi hayatını kaybetmiştir. Sovyet Rusya’nın 20 milyon insan kaybıyla beraber toplam 55 milyon kayıptan bahsedilmekle beraber kesin rakam hiç kimse tarafından bilinmemektedir (Schulze, 2005: 295).

İnsan kaybının yanı sıra bazı ülkeler GSMH bazında 19. yüzyılın sonlarındaki refah seviyesine kadar gerilemişlerdir (Baldwin ve Wyplosz, 2004: 3).

Dünya hâkimiyeti için çarpışan Avrupalı ulus devletler, kendi dünya hâkimiyetlerine kendi elleriyle son vermişlerdi. Avrupa’nın dünyadaki mevkisi, kısmen savaşa kısmen de iki devin, Amerika ve Sovyet Rusya’nın, güçlenmesiyle ciddi zarara uğramıştı (Hallstein, 1962: 5). Seçenekleri tüketen Avrupa artık kendi barışı için iki dış güce minnet etmektedir… Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Sovyetler Birliği (Schulze, 2005: 297). Bu güçlerden biri eşitlikçilik ve sosyalizmin diğeri ise kapitalizm ve demokrasinin savunucusuydu. Yayılmacı Sovyetler ile yeni emperyal ABD arasında doğacak siyasi kutuplaşma nüfuz alanlarının yaratılmasıyla sonuçlanacaktır. Yalta konferansı Batı nüfuzuyla Sovyet nüfuzu arasındaki çekişmeye sahne olmuş (Mally, 1973: 52; Bromberger ve Bromberger, 1969: 57) ve Avrupa’nın bölünmesinin temelleri o günden atılmıştır. Stalin’in Yugoslav komünistleriyle yaptığı bir konuşmada sarf ettiği sözler Avrupa’nın geleceğini açıkça ifade etmiştir: “Bu savaş geçmişteki savaşlar gibi değildi. Kim hangi bölgeyi işgal ederse, o bölgeye kendi toplumsal sistemini verecektir. Herkes

(28)

kendi sistemini ordularının gittiği yere kadar dayatacaktır. Bu böyle olmak zorunda”

(Schulze, 2005: 297).

ABD’nin, I. Dünya Savaşının aksine, geri çekilip Avrupa’yı kendi kaderine bırakmaması ve Sovyet yayılmasına karşı Kuzey Atlantik Paktı Teşkilatı (“North Atlantic Treaty Organization”, NATO) ve Marshall Planı aracılığıyla Avrupa içinde ittifaklar/birlikler oluşturması, Batı Avrupa’nın güvenliğinin10 sağlanması için gerekliydi (Bosco, 1996: 30). Carl Goeder 1943’de yapılan bir barış planında şöyle diyordu: “Ve böylece Avrupa uluslarının bir Avrupa Devletleri Konfederasyonu altında birleşmesi bize zorunlu bir gereklilik olarak gözüküyor. Amacı, Avrupa’yı bir Avrupa savaşı çıkma olasılığına karşı tam anlamıyla güvence altına almak olmalıdır…” (Schulze, 2005: 302). Bu fikir Birleşik Krallık (BK) tarafından da desteklenecek ve Winston Churchill 16 Aralık 1946’da Zurih’de yaptığı bir konuşmasında (Nelsen ve Stubb, 2003: 10) “Avrupa Birleşik Devletleri” çağrısında bulunacaktır. Fakat kendi ulusal birliklerini yeniden pekiştirme derdindeki Avrupalı ulus devletler bu çağrıyı ancak artan Sovyet saldırganlığı nedeniyle soğuk savaşın şiddetlenmesi sonrasında ciddiye alacaklardır (Mally, 1973: 53).

Rusya’nın Marshall planına katılmayı reddetmesi ve yanına doğu Avrupa ülkelerini de katmasıyla başlayan gerginlik aşaması, Sovyetlerin uydu ülkelerine önce Komünist Enformasyon Bürosu (“Communist Information Bureau”, COMINFORM), sonra da Karşılıklı Ekonomik Yardım Konseyi’ne (“Council for Mutual Economic Assistance”, COMECON) katılması için baskı yapması ve Avrupa’da kutuplaşmanın başlamasıyla kriz aşamasına taşınmıştır. Prag darbesi

10 Özellikle ABD’li ve Avrupa’lı liberal ekonomi seçkinleri açısından.

(29)

ise Avrupa bütünleşmesindeki aciliyetin kristalleşmesini sağlamıştır (Mally, 1973:

53; Hallstein, 1962: 9). Böylece Sovyet Rusya bütünleştirici tehdit olarak Avrupa bütünleşmesinin tamamlayıcı bir parçası olmuştur. Bir yanda Doğu Avrupa’nın komünist tasnifi ilerlerken diğer yanda da Batı Avrupa devletlerindeki komünist hareketler de güçlenmekteydi (Mally, 1973: 51–52). Bu durum karşısında Harry S.

Truman başkanlığındaki ABD Avrupa’daki Sovyet yayılmasını durdurmaya karar vermiştir. Truman doktrini ve müteakip Marshall planıyla komünizm tehdidi altındaki Batıda kapitalist ve demokratik değerlerin desteklenebilmesi için eşitlikçi komünist söyleve karşı refah üreten devletler yaratmak amaçlanmıştır. Bu da daha önce sosyalist tehdide karşı geliştirilmiş olan refah devleti uygulamalarının, daha kuvvetli bir tehdit olan Komünizm karşısında yeniden ve doğal olarak daha güçlü biçimde canlandırılması anlamına gelmekteydi. Ancak Avrupa ulus devletleri henüz refah üretemezken refah devleti uygulamalarını güçlendirmeleri beklenemezdi.

Böylece ekonomik canlanmanın sağlanması için ABD ve BENELUX tecrübelerine koşut bir ekonomik birleşme fikri kuvvetlenmeye başlamıştır. Bu kapsamda, II. Dünya Savaşı sonrası Avrupa’daki refahının artırılmasına yönelik ilk çaba, aslen Avrupa’daki yeni düzenin kurulmasına nezaret etmek ve Faşizm ile Komünizme karşı siper olmak üzere ABD ve BK tarafından teşkil edilen

“Organization for European Economic-Cooperation”dır (OEEC)11. OEEC’nin görevlerinden biri Amerikan yardımını Avrupa ülkeleri arasında dağıtmakken, bizim

11 Bu kurum, daha sonra OECD (“Organization for Econumic-Cooperation and Development”) adını alacaktır.

(30)

için çok daha önemli olan diğer göreviyse Avrupa ekonomik bütünleşmesini gözetmekti (Etzioni, 1965: 239). ABD’nin Avrupa ekonomisinin kalkınmasında iki aşamalı çıkarı bulunmaktaydı: kısa dönemde kendi nüfuz alanının güvenliği için gerekli askeri gücü destekleyecek yeterlikte ulusal ekonomiler ve ideolojiler oluşturmak, uzun dönemde ise kendine güçlü bir ticari ortak yaratmak (Mally, 1973: 57). OEEC bu görevini Avrupa içindeki ticarete yönelik engelleri kaldırarak ve Avrupa Ödemeler Birliği’ni (“European Payments Union”, EPU) kurarak gerçekleştirmiştir. OEEC’nin çabalarıyla Avrupa içi özel ticaretin 1950’de %60’ı, 1959’daysa %89’u serbestleştirilmiştir (Baldwin ve Wyplosz, 2004: 6) ki, bu da ticaret ve gelirler üzerinde olumlu bir etki yaratmıştır. ABD’nin liderliğindeki OEEC’ye katılmak Avrupalı katılımcılar için herhangi bir masrafa katlanmadan bütünleşmenin faydalarını tecrübe etme şansını yaratmış, böylece bütünleşmenin

“acısız” gerçekleşebileceği imajı yaratılmıştır (Etzioni, 1965: 239). ABD daha sonra, her ne kadar tamamen bir Avrupa teşkili olsa da, Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğuna (AKÇT) verdiği 100 milyon dolarlık borçla bir kez daha bütünleşmenin etkilerinin hafifletilmesini sağlamıştır (Haas, 1958: 69).

(31)

Tablo I–1 1950–1958 arasında Endüstri Mamullerinde Batı Avrupa Ticaret ve Üretim Artışı

Ülke Yıllık GSMH Artışı Yıllık Mamul İhracı Artışı

Almanya (Batı) % 7,8 % 19,7

İtalya % 5,0 % 9,2

Hollanda % 4,3 % 11,7

Birleşik Krallık % 2,0 % 1,8

Fransa % 4,4 % 3,8

Kaynak: (Baldwin ve Wyplosz, 2004: 7)

Hallstein’ın da belirttiği gibi Marshall planının verdiği cesaret, bilgelik ve cömertliği Avrupalı ülkeler göz ardı edememişlerdir (Hallstein, 1962: 6). Marshall Planı ve OEEC dönemin Avrupa ülkelerinin yarattığı ekonomik mucizenin gerçek temelleridir. 1930’larda ekonomik depresyona karşı geliştirilen, toplumsal ve ekonomik yöntemlerin, Avrupa’nın yeniden kurulmasında, kullanılmasıyla (McNeill, 1998: 563–564); parlamenter demokrasinin muhtemel kırılma noktaları yamanabilecektir. Ancak bu zafer ironik biçimde bütünleşme sürecinin değil, yaratılan refahı meşruiyetlerini artırmak üzere kullanan ulus devletlerin elini güçlendirmiştir (Mally, 1973: 157–158).

Bu dönemde, Avrupa bütünleşmesi lehindeki Amerikan dış politikası Amerikan akademisyenleri tarafından da desteklenmiştir (Milward et.al., 1992: 13;

Pentland, 1973: 100). Deutsch’un uluslararası bir olgu olarak “topluluk” tanımı, Amerikanın Batı Avrupa’daki stratejik çıkarlarıyla denk düşerken, Haas ve Lindberg’in bütünleşme sürecine yönelik İşlevselci açıklamaları da Avrupa’daki

(32)

bağımsız olarak, sürece dayalı ve kaçınılmaz bir gelişme gibi betimlemiştir (Milward et.al., 1995: 10). Böylece, ABD Avrupa’nın yeniden yapılandırılması sürecinde kaynak, inisiyatif ve yönlendirme sağlayan bir seçkin rolünü oynamıştır (Etzioni, 1965: 238; Dougherty ve Pfaltzgraff, 1981: 505).

C. ULUS DEVLETLERİN KURTARICISI OLARAK REFAH

ABD ve BK Avrupa bütünleşmesini Avrupa’da komünizmin yayılmasına karşı bir tedbir olarak görürken; Avrupalı seçkinler Sovyet tehdidi karşısında ulus devletlerini kurtarmanın tek yolu olarak bütünleşmeyi benimsemişlerdi. Gerçekten de, Avrupa bütünleşmesi ve Avrupa Topluluğu tarihinin pek çok saygın isminin (Avrupa federalistleri tarafından “Avrupa’nın babası” olarak adlandırılan Jean Monnet ve Paris Antlaşmasının yaratıcısı Robert Schuman gibi) ulus devletlerin savaş sonrası diriltilmesinde de başat oyuncular olması, bütünleşme sürecinin ulus devletlerin üzerinde değil; ancak ulus devletin devamlılığı olarak görüldüğünün açık bir göstergesidir. Diplomasi tarihi üzerine çalışan tarihçiler Avrupa bütünleşmesinin, bütünleşme kuramlarının savunduğunun aksine, ekonomik süreçten doğan kaçınılmaz bir sonuçtan ziyade ulusal diplomasilerin ürünü olduğunu ortaya çıkartmışlardır. Savaş sonrası Fransız dış politikasına yönelik yürütülen ilk ciddi çalışmalar Fransa’nın Avrupa bütünleşmesini kendi nüfuzunu güçlendirmek için desteklediğini göstermektedir. Almanya’nın bütünleşmeyi desteklemesinin sebebinin ise kendi ulus devletini kurabilmek olduğu artık bilinmektedir (Milward et.al., 1995: 17).

1949’da Federal Cumhuriyetin kurulmasının ardından Alman siyasetinin en önemli hedefi, ulusal birliğinin sağlanmasının yanı sıra, uluslararası alandaki siyasi

(33)

nüfuzun tekrar tesisiydi. Alman Şansölyesi Adenauer’in siyaseti mahir girişimlerle Federal Cumhuriyete tam egemenliğini kazandırmak, müttefikler arasında başat bir mevkie ulaşmak ve böylece Almanya’yı ABD’nin Avrupa kıtasındaki asli ortağı haline getirmek üzerine kuruluydu (Deutsch ve Edinger, 1973: 154). Bu çaba Batılı müttefikler ile Sovyet Rusya arasındaki çatışmanın şiddetlenmesi ve Almanya’nın, büyük oranda ABD kaynaklı finanssal desteğe bağlı olarak, iktisadi açıdan toparlanmasıyla desteklenmiştir (Deutsch ve Edinger, 1973: 155). Alman gücünün hızla toparlandığının farkında olan Schuman güncel gerekliliklerden “erdemli bir fayda” sağlayabilmek ve Alman gücünün, Avrupa’nın Anti-Komünist devletlerini tehdit edeceğine, kendileriyle aynı tarafta yer almasını garanti altına alabilmek için Fransa, Almanya ve diğer Avrupa devletleri arasında organik bir işbirliği önermiştir.

Schuman teklifini geçmişten gelen Fransız-Alman anlaşmazlıklarını sona erdirecek ve karşılıklı taraflara fayda sağlayacak siyasi olarak bütünleşmiş bir Avrupa’nın ilk adımı olarak pazarlamıştır (Deutsch ve Edinger, 1973: 156). Buna karşın,

“Bundestag”ın AKÇT Antlaşmasını onaylaması kamu desteği neticesinde gerçekleşmemiştir. Aksine müzakereler esnasında antlaşmaya karşı olanlar artmıştır. Fakat AKÇT, Alman Federal Cumhuriyetinin galip müttefiklerin vurduğu prangalardan kurtuluş ve Fransa ile eşit mevkie yükselme gibi çok önemli vaatler taşımaktaydı (Deutsch ve Edinger, 1973: 156–157).

Zaten Komünizm tehdidi karşısında ulusal bütünlüklerini muhafaza endişesi içindeki dönemin Avrupa hükümetleri, uluslararası bir bütünleşmeden önce , ulusal seviyede de ekonomik büyüme, tam istihdam ve refah devleti reformlarıyla

(34)

özetlenebilecek, “Keynes’çi Uzlaşı”yı benimsemiş12 ve sosyal adaleti desteklemeye çalışmışlardı. II. Dünya Savaşı sonrasında büyük genişleme gösteren sosyal kamu harcamaları (Moravcsik, 1998: 148) için gerekli kaynak Keynes’çi ekonominin sağladığı gelir artışıyla sağlanmıştır. Keynes ekonomideki istihdam ve üretim seviyesini toplam talep veya etkin talep ile açıklamıştır. Ücretler ve sermaye arasında dengeleyici bir ilişki olduğu öne süren ve bu nedenle hükümet müdahalesinin etkisiz hatta olumsuz etkiler yaratacağını düşünen klasik düşünce yerine, Keynes özel ve devlet sektörlerinin birbirleriyle rekabet eden değil tamamlayıcı unsurlar olabileceğini savunmuştur. Keynes‘e göre hükümet harcamalarının her zaman müsrif olması bir zorunluluk değildir. Böylece, kâr amaçlı özel sektörün yönelmeyeceği kamu mallarına yapacağı yatırımlarla devlet, özel sektörün verimliliğini artırıcı yönde de rol alabilirdi. Bütçe politikasının, daha fazla talep yaratan alt sınıflara yönelik olması gerektiğini savunan Keynes’in fikirleri, tam istihdam politikasıyla genel refahın yükseltilmesinin yanı sıra, refahın yeniden dağıtımı açısından da refah devleti anlayışıyla uyum içerisindeydi.

D. KEYNES’Cİ UZLAŞI

II. Dünya Savaşını izleyen yıllarda, Keynes’çi politikalar, özellikle Avrupa’da, büyük kabul görmüştür. Hükümetler ekonomiyi düzenli istatistiklere bağlı olarak izlemişler ve kendilerine Keynes’çi kuramın sunduğu çözümleri kabullenmişlerdir.

1950’ler boyunca mutedil seviyede hükümet talebiyle desteklenen endüstriyel gelişme ile para ve maliye politikalarının dalgalanma karşıtı kullanımları sürdürülmüştür. Keynes’çi refahın artık kalıcı olduğu düşünülen 1960’lı yıllardaysa,

12 Keynes’ci ekonomik gelişime ABD desteği için bakınız (Telò, 2006: 44, 112).

(35)

Keynes’çi politikalar ve Avrupa bütünleşmesinin sağladığı ivmeyle, Batının kapitalist demokrasileri düşük işsizlik oranları ve enflasyonlarıyla altın bir dönem yaşamışlardır.

Fordizm ve Taylorizmin getirdiği imkânlarla montaj hatlarında etkinlik artmış ve maliyetler düşmüştü. Artan üretim ve yükselen maaşlar sonucundaysa, endüstrileşme öncesi ve erken endüstrileşme dönemlerinde tahmin dahi edilemeyecek biçimde, toplumsal refah hızla yükselmiştir. Refahın yükselişi, I. Dünya Savaşı ve Sovyet ihtilali esnasında totaliter rejimlere yönelmiş olan, toplumsal desteğin ortadan kalkmasını sağlamış ve demokratik kurumlara güven yeniden yükselmiştir13. Böylece, Amerikan örneğindeki gibi hem kitlesel vatandaşlığın hem de eşitlikçi olmayan kapitalist gelir ve refah dağılımının beraber var olabilmesine imkân sağlanmıştır (Crouch, 1999: 37). Ayrıca, Fordizm ve Taylorizmin çalışma şartlarına getirdiği iyileşmeler de işçi hareketlerinin güçlenmesini sağlayarak sendikaların müzakere güçlerini artırmıştır. Çalışan sınıfların kendi birliklerini sağlamaya yönelik çabaları Avrupa’nın en önemli sosyal ve siyasi olgularından birinin, işçi hareketinin, doğuşuna öncülük etmiştir (Telò, 2006: 155). Böylece sendikacılık dünyanın hiçbir yerinde olmadığı kadar başarı sağlayarak Avrupa’nın toplumsal ve kültürel bir parçası haline gelmiş; sendikalar ücret eşitsizliklerinin azaltılması, çalışanların konjonktürel dalgalanmalardan bağımsızlaştırılması ve çalışanlarla işsizler arasındaki birliğin sağlanmasında önemli rol oynamıştır.

Keynes’çi ekonomi, yatırımı artıran istikrarlı yönetimi ve halkın talebini

13 Refahın meşruiyetle doğrudan ilişkisi çalışmamızın ilerleyen aşamalarında Bütünleşmenin

(36)

artırmasıyla Fordist üretim biçimiyle uyumluydu. Dahası, hükümetlerin büyük bütçeler yöneterek talebi kontrol etmesi gerektiğini savunan Keynes’çi ekonomi yönetiminin savları II. Dünya Savaşı esnasında savunma bütçeleri şişen devletlerce denenmiş ve başarıya ulaşmıştı. Böylece, kendisi yığın vatandaşlığının14 bir sonucu olan refah devleti hem ekonomik refah ve gelişmenin hem de toplumsal uzlaşının idamesinin temel yolu haline gelmiştir (Crouch, 1999:

38).

Aslında liberal Weber’ci sosyolojinin refah devletini tetkiki de bu sonuçlarla uyuşmaktadır. Bu görüşe göre refah devletinin genişlemesi aslında kendine yeni meşruiyet temelleri sağlamaya çalışan ulusal seçkinlerin çabalarının bir sonucudur. Ekonominin uluslararasılaşması ve güvenlik işlevinin yeni uluslarüstü kuruluşlarla sağlanması, geleneksel devletin işlevselliğini, dolayısıyla da meşruiyetini, kaybetmesine neden olmuştur. Böylece seçkinler modernleşme sürecinin getirdiği sorunlarla baş edecek hizmetlerin sağlanması için yeni meşruiyet temelleri aramışlardır (Alber, 1988: 183–184).

Böylece bütünleşme dönemin seçkinlerinin hem dış hem de içteki siyasi hedeflerini gerçekleştirebilmeleri için elverişli ortak bir yol olarak görünmüştür.

İçeride ekonomik refahı artırarak ulus devletin meşruiyetini sağlarken, dışarıda da

14 Crouch, ünlü eserinde, yığın vatandaşlığını Endüstriyel devrimin ardından gelen şehirleşme ve şehirleşmenin bir araya getirdiği yığınların siyasal sistemi dönüştürmesiyle oluşmuş bir vatandaşlık biçimi olarak tanımlamıştır. Çalışmamızda kapitalizmin dışsallıklarına karşı tepki olarak tanımladığımız yığın vatandaşlığının ilk siyasal biçimleri Komünizm ve Faşizmdi (Crouch, 1999: 28- 29). Daha sonraki dönemde sosyal politikalarla kapitalist ekonomi sisteminin yeni uzlaşısı olarak yığın vatandaşlığının temsilcisi refah devleti olmuştur. Bu kapsamda Crouch da, refah devleti vatandaşlığının ancak kapitalist ekonomiyle bağlantı içinde kavranabileceğini vurgulamıştır (Crouch, 1999: 367).

(37)

Sovyet yayılmasına karşı konulmasına destek olmuştur. Kısacası “yaratıcı faydacılık” olarak da değerlendirilen (Hallstein, 1962: 17) Avrupa bütünleşmesinin amacı yetersizliği ortaya konan ulus devletinin yerine yeni bir yönetişim biçimi getirmek değil tam tersine Avrupa ulus devletlerinin varlıklarını, yarattıkları refahla, onamalarıdır.

E. REFAH BÜTÜNLEŞMESİ

II. Dünya Savaşının yarattığı yıkım Avrupa’nın böyle bir olayın tekerrüründen nasıl kaçınabileceği sorusunu öne çıkarmıştır. Bir ekol savaşın müsebbibi olarak görülen Almanya’nın cezalandırılmasını savunmuş; Sovyetlerin taraf olduğu ve savaşın suçlusu olarak kapitalizmi savunan diğer bir ekol ise Komünizm çözümünü desteklemiş; son olarak bütünleşme ekolüyse savaşın suçlusunun ulusalcılık, kurtuluşun ise bir Avrupa Birleşik Devletleri olduğunu savunmuştur (Nelsen ve Stubb, 2003: 245). Doğu ve Merkez Avrupa’da Sovyet destekli komünist ekol başarı kazanırken batıda, Amerikan ve BK nüfuz bölgesinde15, ise nihai başarı bütünleşme taraftarlarının olmuştur. Almanya’nın cezalandırılmasını savunan ve özellikle Fransa tarafından desteklenen ekol ise bu formülün daha önce denenerek başarısızlığa ulaşmış olması ve Almanyasız kurulacak bir düzenin kalıcı olmayacağının bilincinde olanlar (Nelsen ve Stubb, 2003: 5) tarafından desteklenmemesi nedeniyle başarılı olamamıştır.

15 II. Dünya Savaşı ertesinde Almanya toprakları, Müttefik güçlerce dört askeri işgal bölgesine ayrılmıştı. Bölgelerin kontrolleri Fransa, BK, ABD ve Rusya’nın elindeydi. Almanya’nın birleştirilip, Avrupa ile bütünleştirilmesi; böylece Rusya karşısına bir güç olarak çıkartılması taraftarı olan BK ve ABD kendi bölgelerini “Bizonia” adı altında birleştirmişlerdir. Daha sonra bu eğilime karşı koyamayan Fransa’nın da katılımıyla 23 Mayıs 1949 tarihinde Federal Almanya kurulmuştu.

(38)

Sovyet tehdidi karşısında bütünleşme yönteminin, Amerikanın da desteğiyle (Hallstein, 1962: 56–59), diğer seçeneklerin önüne geçmesi ve Avrupa’da görülen bütünleşme ve ittifak çabaları bu alandaki akademik ilgiyi de zirveye çıkartmıştır (Pentland, 1973: 14). Bütünleşme alanında ortaya konan kuramsal zenginlik basit bir sınırlandırmaya tabi tutulursa, kuramların genel olarak süreç ve sonuç aşamalarında farklılaştığı görülebilir. Süreç açısından kimileri bütünleşmeyi siyasi bir süreç olarak görürken kimileri sosyo-ekonomik bir süreç olarak görmekteydi;

sonuç açısından ise kimileri devletler arasında bir bütünleşme öngörürken kimileriyse ulus devletin yerine geçecek yeni bir modele inanmaktaydı. Bir şemayla ifade etmek gerekirse dönemin bütünleşme kuramları şu şekilde betimlenebilir:

Tablo I–2 II. Dünya Savaşı Sonrası Bütünleşme Kuramları

Sonuç

Devlet Modeli (Ulus Devletlerin Aşılması)

Topluluk Modeli (Ulus Devletlerin Muhafazası)

DOĞRUDAN

Siyasi Değişkenler Federalizm Çoğulculuk Bütünleşme

Süreci DOLAYLI Sosyo-Ekonomik

Değişkenler

Yeni-İşlevselcilik İşlevselcilik

Kaynak: (Pentland, 1973: 23; Lindberg ve Scheingold, 1970: 8)

19. yüzyıldan önce uluslararası bütünleşme yönündeki tartışmaların neredeyse tamamı pasifizm olarak adlandırılan yazın çerçevesinde gelişmişti (Pentland, 1973: 147). Bu yazından, biri uluslar arasında ahlaki, ekonomik ve siyasi dönüşüm ile daha etkin etkileşim öngören Çoğulculuk; diğeri ise uluslar

(39)

arasındaki ilişkilerin ve ulusların egemenliklerinin yeni bir hukuki ve siyasi teşkil vasıtasıyla düzenlenmesini öngören Federalizm olmak üzere iki görüş doğmuştur.

Siyasi seçimlere dayalı bütünleşme çabalarının başarısızlığının ortaya çıkmasıysa, daha sonraları bütünleşmeyi sosyo-ekonomik süreçlere dayalı gören kuramların doğuşuna neden olacaktır.

1. FEDERALİZM

Bunlardan, klasik federalist kuram bütünleşmeyi Hobbes’in Leviathan’ının oluşumuyla benzer biçimde tanımlamaktadır. Bu görüşe göre bütünleşmenin esası, bir grup egemen devletin kendilerinin sağlayamadığı barışı sağlamak için uluslarüstü bir devlet teşkil etmek üzere bir araya gelmeleridir. Federalizm uluslararası sorunların temelde siyasi olduğunu, dolayısıyla siyasi çözümler gerektirdiğini, çözümün ise ancak ulus devletlerin ortadan kaldırılmasıyla mümkün olabileceğini, ulus devletlerin ortadan kaldırılabilmesi için de anayasal bir düzene bağlı federal oluşumlara ihtiyaç olduğunu ve ulus devletlerin sonunun savaşların da sonu olacağını savunmaktadır (Rosamond, 2000: 28). Bu görüşe göre, teşkil edilecek yeni siyasi ve hukuki varlık dışarıda üye devletlerin uluslararası kişiliklerini birleştirirken, içeride üye devletler ve federal hükümet arasında birbirlerini tamamlayıcı yasal bir ayrım (Bosco, 1996: 4–5) sağlamalıdır. Böylece Federalizm, bir yandan farklı ve rekabet halindeki çeşitli egemenlik kademelerinin arasındaki dengelerin sağlanmasını amaçlarken, diğer yandan da etkinlik ve demokrasi arasında bir denge bulmayı amaçlamaktadır (Rosamond, 2000: 26).

Klasik federalizm mevcut federal hükümet arketipleri olan ABD ve İsviçre hükümet tipleri ile doğrudan bağlantılıdır (Pentland, 1973: 151). Bu nedenle ekolün

(40)

incelemeleri genel olarak, ABD ve İsviçre örneklerindeki gibi, yetki ayrımı ve kurumsal yapı gibi hususlar üzerine yoğunlaşmaktadır (Mally, 1973: 25;

Rosamond, 2000: 24; Pentland, 1973: 151). Ancak, münhasır sosyo-ekonomik dengeleri nedeniyle kendi aralarında bile büyük sistemsel farklılıklar sergileyen bu örneklerin yasal/hukuki yapılarına dayalı bir kuram olarak gerekli esnekliğe sahip olmayan Federalizmin gerçekleştirilebilmesi için seçkinlerin desteği ve anayasal eşik (Pentland, 1973: 163) gibi şartların sağlanması gerekliliği kabul edilmiştir.

Çünkü Mario Albertini’nin belirttiği gibi “Federal hükümet kuramı bir teşkilatı tanımlar, vücuda geldiği ve yaşamını idame ettiği insan çevresini değil. Bir davranış biçiminin siyasi yapısını tanımlar, toplumsal temelini ve tarihi atfını değil”

(Bosco, 1996: 5).

Savaş sonrası Avrupa’sında, Federal amaçlar açısından, yeni bir oluşum için istek ve dışardan destek (ABD) gibi olumlu şartlar bulunmuşsa da, esnek olmayan yapısı nedeniyle bu görüş Avrupa bütünleşmesinin itici gücü olmak yerine daha seçmeci ve esnek görüşlerin başarı sağlayamadığı anlarda dirilen bir ideoloji haline gelmiştir (Pentland, 1973: 177). Avrupa bütünleşmesine yönelik federal eğilimli en önemli çaba Avrupa Konseyi olmuştur. Ancak Federalizm, Avrupa Konseyi danışma yetkisinden daha somut yetkiler için çabalarken, ulusal siyasal akımların altında ezilerek ilk hezimetine uğramıştır. Bu hezimetin ardından OEEC gibi kısıtlı işbirliği alanlarına dönüşü kabullenemeyen Federalistler (Mally, 1973:

59–60) için “European Defense Community” (Avrupa Savunma Topluluğu, EDC) ve “European Political Community” (Avrupa Siyasi Topluluğu, EPC) oluşumları umut olmuştur (Etzioni, 1965: 252). Ancak, Fransız Ulusal Meclisinin 30 Ağustos

(41)

1954 tarihinde EDC Antlaşmasını imzalamaması Federalistler için ikinci büyük hezimet olmuştur.

Radikaller için EDC hezimeti, geleneksel olarak seçkinlerin desteğiyle gerçekleşecek biçimde betimlenen, federal hedeflere bu biçimde erişilmesinin imkânsızlığını göstermiş ve Federalist hareketin “halka gitmesi” gerektiği görüşü doğmuştur (Pentland, 1973: 171). Böylece, klasik federal kuramı genişletmeye ve esnetmeye yönelik sosyo-ekonomik değişkenleri de göz önünde tutan çalışmalar ortaya çıkmıştır. Bu açıdan en önemli çalışma, her ne kadar kendisi Federalist olmasa da, Federalist varsayımları sosyolojik analizle birleştiren Etzioni’ninki olmuştur. Etzioni seçkinler ve çıkar grupları arasındaki yukarı ve aşağı yönlü iletişimin başarısının bütünleşmenin de başarısını belirleyeceğini savunmuştur (Etzioni, 1965: 74–76).

II. Dünya Savaşı sonrası toplumsal uzlaşının en önemli unsurunun refah devleti olduğu düşünüldüğünde, Etzioni’nin bütünleşmenin başarısının devletin refah üretim sığasına bağlı olduğu fikrine katılacağı rahatlıkla söylenebilir. Aslında, Klasik Federalist kuram da bütünleşmenin sonucu ve ibrası olarak refah yaratma kapasitesinin farkındaydı (Pentland, 1973: 172). Adam Smith’den beri serbest ticaretin faydaları bilinmekteydi. Serbest ticaretin bir bakıma pazarın genişlemesi anlamına geleceğine dikkat çeken iktisatçılar, Ford’cu üretim biçimiyle de uyum içerisinde, bu genişlemenin kitle üretim ve tüketimini sağlayarak maliyetlerin düşürülmesine yardımcı olacağına dikkat çekmişlerdir. Büyük ölçek üreticiler sermaye, teknoloji, eğitim ve kurumsal yapı gibi kaynaklara daha kolay erişebilecek, daha geniş alanlarda gerçekleşen rekabet ise etkinliği artıracaktır

(42)

(Hallstein, 1962: 31–32). Tüm bu etkenlerin bir araya gelmesi de refah artışını destekleyecektir.

1947’de yayınlanan bir Milletler Cemiyeti incelemesi ekonomik bütünleşme kavramının ne yeni ne de Avrupa bütünleşmesi sonrası gelişen bir kavram olmadığını açıkça göstermektedir:

“Bir gümrük birliğinin var olabilmesi için birlik içerisinde malların serbest dolaşımına izin verilmelidir. Bir gümrük birliğinin olgusallaşması için kişilerin serbest dolaşımına izin vermek şarttır. Bir gümrük birliğinin istikrara kavuşması için paranın serbest mübadelesi ve birlik içerisinde istikrarlı mübadele kurlarının sürdürülmesi şarttır.

Bu, diğer şeylerin yanında, birlik içinde sermayenin serbest dolaşımı anlamına gelir. Malların, kişilerin ve sermayenin herhangi bir alanda serbest dolaşımı olduğunda, iktisadi faaliyetin sürdürülmesine ilişkin farklı ekonomik politikalar izlenemez. Siyaset birliğini sağlamak için bazı siyasi mekanizmalar gereklidir. Devletin ekonomik faaliyete müdahalesi oranında bir gümrük birliği içerisinde o oranda bir siyasi bütünleşme de olmalıdır.” (Hallstein, 1962: 39–40)

Federalizm bütünleşmenin refah yaratma kapasitesi nedeniyle seçkinlerin bilinçli bir seçimi olarak ortaya çıkacağını savunmuştur. Ancak kuramın gittikçe sosyo-ekonomik süreçlere dayanan ve tedriciliği benimseyen bir ilerleme göstermesi, savaş sonrası bütünleşme çabalarının ortaya koyduğu tecrübelerin benimsendiğini göstermiştir. Böylece, Federalizm sadece siyasi seçkinlerin bir seçimi olarak değil halkın da katılımıyla gerçekleştirilecek bir hedef olarak ortaya

Şekil

Updating...

Referanslar

Benzer konular :