M Ü BA H A T T Ü R K ER -K Ü Y EL*
"D erin tefekkü rün sem bolik a n la tım ın d a , ortada, tahlil edilecek iki kav ram bulunm aktadır. Bu kavram lardan birisi "D erin tefekk ü r", ötekisi "S e m bolik an latım " kavram larıdır. Am a, bu her iki kavram çiftinin içerisinde yi ne, açıklanacak ikişer kavram daha bulunm aktadır: Birincisi "T efek k ü r", öte kisi "D e rin " kavram larıdır. Ö teki ikisi ise, "S em b o lik " ve "A n la tım " kavram larıdır. Bu dört kavram dan, ağırlıklı olan ikisi "T efekk ü r" ve "Sem bolik"tir. Bu durum da, "D erin tefek k ü r"ü n "Sem b o lik an latım ı"n ın ne olduğu hakkın da, bir sonuca varm ak için, ilkin, "T efekk ü r" ve "S e m b o lik " kavram larının tahlil edilm esi gerektiği anlaşılm aktadır.
Bu tahlilin yapılm ası için, her şeyden önce XIX. yüzyılın sonunda ve XX. yüzyılın başında, VVundt'un, P sikoloji'yi, "R û h 'u n Bilim i (R û h'u inceleyen B ilim )" olarak belirlem esine karşı çıkan VVatson'un, Psikoloji Bilim D alı'nı, "D av ran ışın Bilim i (D avranışı İnceleyen B ilim )" olarak belirlem e kararını al m ış olm asını hatırlam ak uygun olur. Çünkü, VVatson'a göre eğer, Psikoloji, bir "D en ey im sel (experim entative) B ilim " olacaksa, "R û h " gibi, öyle gözle görülm eyene ve ölçülem eyene değil, "D av ran ış" gibi, gözle görülebilir olana ve "(Testlerle, A nketlerle) Ö lçü lebilir" verilere dayanm alıdır. -İn sa n ın dü şü ncesinin ve bu düşüncenin sözel olarak, dil ile, ifadesinin, pratikte, orta dan kalkm ası bahasına olsa bile! Bu anlayışın tem elinde, P avlov'u n, "Şartlı re flex "i ortaya koyan fizyoloji deneyi, köpeğin asıl uyaran yerine geçirilm iş olan ikinci bir uyarana "C ev a p " olarak salgılam ış olduğu salyasının ölçü lm e si tecrübesi bulunm aktadır. Bilim in yöntem indeki bu "m o d ern e" tutu m lar sonunda, "z e k â ", bir istatistikî ortalam a olan " S " değerine, "Z e k â B ö lü m ü "- de " İ Q " ya, dönüşm üş olm aktadır; am a, o zam ana kadarki d üşü nceye ve di le ilişkin birikm iş bü tü n ayırtlar da ortadan kalkm ış durum dadır; "T e st-to st çocukları tip i" denen bir tip ortaya çıkm ıştır. "D ü şü n m ek " terkedilm iş, onun yerine, "A lg ılam ak " geçirilm iştir; üstelik, bir de okum am aktan şikâyete b aş lanm ıştır. 'D ü şü n ce n ed ir?' sorusuna cevap verm ek yerine, düşü nce genetiği ve hayvan psikolojisi yapılm aya, 'Ç o cu k ne zam an düşünm eye başlar?' soru suna cevap aranm aya girişilm iştir. -B u rad a, D TC F akü ltesi'nd e, Psikoloji derslerinde, tahtaya, bir baştan bir başa, x 1er, y 1er ve "içerm e (im
o n )"lerle dolu, öğrencide, m anâca karşılığı olm ayan veya "şifre " olan, uzun bir form ül yazdıktan sonra, B irleşik A m erikalı m isafir Psikolojisi P rofesörü nün "îşte bu, d ü şü nced ir!" dediğini hatırlam aktayım . A m a şim di, Fenom e- nolojinin "D ü şü n ce " tahlillerini de hatırlam aktayım . "S em b o lik M an tık" ile "K lâsik M an tık" konusunda, ilgili hocalar arasındaki gerilim leri ve gergin likleri de, ayrıca ve aynen hatırlıy oru m -.
Yü zyılım ızın başına kadar, bu alanda, Tıb ile —ve, C laude B ern ard 'ın eliy le kurulm uş Fizyoloji ile d e - ilgisini kesm eksizin, P sikoloji dalında, işte bu yönelim lerden önce, ortada, Tıb, Fizyoloji, Psikoloji ve Felsefe'deki, tarihten gelen birikim ler sebebiyle, bir "Yetiler (M elekeler, F acu lteler)" görüşü hâkim bu lu nm aktaydı. Ö yleki, insanın "D ü şü n m e", "İstem e " ve "D u y u m alm a" y e tileri vardı; ve, bunlar, "rû h "tak i tem el yetiler idi. Bu yetiler, rûh kavram ıyla ilişkisi dahilinde, neredeyse, bir zihinsel olguya bir yeti yakıştırılarak, ayrın tılı olarak verilm ekteydi.
"T efekk ü r" kavram ına ilişkin bir tahlil yapabilm ek için, o kavram ı, elbet te her türlü boyutunda irdelem ek gerekir. "K ü ltü r", "In tellectu elle" dilim iy le, "p ro g ressiv e", ilerleyen, olm akla birlikte, "cu m u lative (yığılgan, b iri k en )" ve "sü rek li" olan taraf ağır basm akla, hâl-i hâzırda, kültür değerleri b a kım ından, hem , "h âl-i hâzır"ı, hem bir "m â z i"y i, hem de "istik b â l"i y aşam ak ta olduğum uzu da, burada, hatırlam alıyız. Ö yleki, bir açıdan, her "ta h a v v ü l” (transform ation)ün -h a ttâ , her "ih tilâl (R evolution)"in d e -, toplum sal v arlı ğın, G erçek, D oğru, İyi ve G üzel yüce değerlerinin durağanlık azam eti karşı sında, bir "m e ca z " olduğunu bile söyleyebiliriz!. (D eğişm eyen değerler, değişen davranışlar).
K ültürlerin karşılaşıp etkileşm esi, birbirlerinin içerisine "k a lık (survive- n ce )"la r bırakm ası bir vâkıa olduğu gibi, -b u etkileşim olgusu nun kateg ori lerini, form larını, Landsberger, g ö sterm iştir-1, kökleri çok eskilerde olan ve başka kültürlerden ödünç alınm ış bu lu nan bazı kültür öğelerinin, zam an ı m ızda, halâ, yaşam akta olduğu da bir vâkıadır. Bu, k ültürün "y ığ ılg a n " ka rakterinden, "cu ltu re intellectuelle (harâset-i fik riy y e)"in de "ilerle y en " v as fından ileri gelir; ve, etkileşm iş bir kültürün bü tü n değerleri de anîden so l m az; birdenbire yok olm az; onların b ir kısm ı, bir şekilde, hattâ binlerce yıl b i le, y aşayabilir (M eselâ, bileğim izde taşım akta olduğum uz saatin 60'lı taksi- m aünın, tâ, Sum erli kültürden bu yana gelm iş ve halâ yaşam akta olm uş ol m asındaki gibi). İşte, tıpkı bu vâkıada olduğu gibi, "Y etiler" ile ilgili görüş, bu gü n de tarafdar bulm akta, bu görüşün terim leri ve açıklam aları hiç d eğ il se kısm en, veya ekseriyetle de olsa, hâlâ, kullanılm aktadır. Bu vâkıayı tesbit ettikten sonra, bize, değil vaktiyle Sofistlerin yapm ış oldukları gibi, söz vası- tasıyle varlık yaratm ak, tam tersine, kavram kargaşasına d üşm em eye çalış
1 Kemal Balkan, Eski Önasya'dcı Kut (veya Gut) Halkının Dili ile Eski Türkçe Arasındaki Ben
zerlik (içinde) B. Landsberger, Ön Asya Kadîm Tarihinin Esas Meseleleri, Erdem, 6,16, 1990 (1992),
m ak, insanlığın binbir "m ih n et"le, binbir "e m g e k "le ulaşm ış olduğu bu y ü ce kültür değerlerine sım sıkı sarılm aya gayret etm ek, dilim izde, konuya iliş kin (A rapça kökenli) "k elim eleri dikkatle biribirinden ay ırm ak " gibi, felse fenin en eski tutum unu benim sem ek düşer. Ç ünkü, kültürüm üzde, halen d il de yenileşm e T ü rkçeleşm e akım ıyla birlikte, A rap ça'd an gelen terim ler de yaşam aktadır. A ksi halde, "N u tk-i hâriç (D ışarıdan konuşm a) ile "N u tk -i dâ hil (İçeriden konuşm ak) (dü şü nm ek )"in sım sıkı surette ilişkili olm asından dolayı, -v e , halâ, bir Tercüm e D evri yaşayam am ış, sonuçta, terim leri zihinde gerektiği gibi yerleştirem em iş olm am ızdan dolayı d a -, dil yoluyla d üşü nce nin değiştirilm iş olm asının farkına bile varam ayız; kavram kargaşasına düş m üş bulunuruz. Bu da, dil yoluyla düşünceyi, düşünce yoluyla da toplum u d eğiştirm ek (veya ele geçirm ek veya yıkm ak) anlam ına gelir. Bu olgunun b i lincinde olan dünya düşünürlerinin başında, sadece, Kung Fu Tse'yi değil, M ısırlı Firavun M erikare'y i2 ve, asıl, Sum erli kültürü -v e , tabiî, Y û nu s'u d a - h atırlam ak gerekir.3
"T efekkür (D ü şü n ce)"ü n kendisi, insanların, hastalık, sakatlık gibi "T abi ata aykırı h al" (A ristoteles'e göre, anorm allikler) veya sarhoşluk, bunaklık, delilik, çocuklu k gibi bazı özel durum lar ve istisnalar dışında, b itk iler ve hayvanlar önünde, ayrıcalık oluşturan bir yetisi olarak kabul edilegelm iştir -B u , "İn san akıllı bir can lıd ır" ile dile g etirilm iştir-; insanın zihinsel yetileri araştırılırken, ince ince ayırtlar yapılm aktan geri durulm am ıştır. Ve, öncelik le, "T efek k ü r"ü n yanında, "T aak ku l" (Akıl ile kavram a, akılı kullanarak dü- şünm e)un, -"T a a k k u l"u n , "A kılın, pek çok tarifleri y ap ılm ıştır-4 b u lu nd u ğu
2 "Söze hâkim ol ki kudretli olasın... Dil, bir kılınçhr... Söz, herhangi bir dövüşten daha de ğerlidir” (National Geografic, December, 1978, vol. 154, no.6, s.750.
3 Kramer, Tarih Sumerde Başlar, S.199, İnsanlığın İlk Altın Çağı, "çok dilli-Sumer, Enlil’i, tek dilde övdüler", 1990, TTK, Ankara. Yûnus: "Söz ola kese savaşı. Söz ola bitire başı. Söz ola ağu- lu aşı. Bal ile yağ ide bir söz".
4 Fârâbî'de altı, Kant'ta iki tane akıl'dan bahsedilmiştir. Fârâbî'ye göre ((FîM a'ân' il-'Akl,) Bouyges neşri, 1938, Beirouth): 1. Akıl, dine göre iyi olam seçip, kötüden uzaklaşmada, bir sonu cu kestirme gücüdür. "Akıllı" ise, din açısından hayr'ı= iyiyi ve güzel'i seçip, yine, din açısından "şerr=kötü"den uzaklaşan, din açısından erdemli olandır. Bu tür "akıllı"nın zıddı "mâkir" ve "dâ
hi" d\r. (Anıtların dilinde "ayıg" olarak geçen terim). Bu konuda, temele, din önermelerini (Mak- bulât'i) alıp çıkarsamalar yapıldığı halde, temele sanki gerçek axiomlar (Ma'kûlât) alınmış gibi
davranılmıştır. Oysa, bunlar, gerektiğinde, din bakımından erdemli davranışlarda bulunma gü cüdür, adı, "cevdet-i reviyyet"tir. 2. Kelâmcıların "akıl" dedikleri. Bunlar, "Meşhûrat" denen, her kes tarafından veya ekseriyetle kabul edilen önermelerdir. 3. Aristoteles'in Burhan Kitabı'nda ge çen akıl. Bu akıl, insanın, genel, doğru ve zarûrî olan ilkeler hakkında, hiçbir çıkarsama yapm a dan, kendiliğinden, doğrudan doğruya, kesin bilgiye (Ma'kûlât'a) sahip oluvermesini sağlayan, bir nevi gücüdür. 4. Aristoteles'in Ahlâk Kitabı (VI. Makale)nda geçen akıl, insanların, zamanla tecrübe ede ede alışkanlık kazanıp, kaçmak veya yönelmekte, iradesiyle karar verip, kesin bilgi ye varacağı öncüllerden çıkarsamalar yapacağı güç. Bu "akıl", insanın ömrü ile artar; bu akıla uyan erdemli sayılır; "rey" sahibi kabul edilir. "Rey" sahibi, ek bir burhan talep etmeden, fikri ka bul edilen kimsedir; onun sözü "makbul"dür. Bu, Aristoteles'in Burhân Kitabı'nda geçen, "Ma'kıı-
lât"a dayalı olan bir çıkarsama değildir; öncülleri "Makbulât"tan başka bir şey olmayan "müşte rek rey"dir. 5. Aristoteles'in Nefs Kitabı'nda söz konusu etmiş olduğu dört tür akıl (Bilkuvve, Bil
fiil, Müstefâd ve Fa'âl olan akıllar). 6. "Hep Etkin Olan Akıl". [Kant'a göre: "Teorik Akıl" (Bilim ve felsefenin yapıldığı akıl), "Pratik Akıl" (Ahlâkî davranışlarda kullanılan akıl].
nun farkına varılm ıştır. "T aak ku l", özellikle, aklın "Ö zd eşlik ve Ç elişkisizlik İlk eleri"n e ("B ir şey ne ise odur; olduğundan başka türlü o lam az", "B ir eşit liğin iki tarafına eşit m iktarlar eklense veya çıkarılsa, eşitlik b o zu lm az" veya, aynı anda, "B ü tü n A 1ar B d ir" ve "B azı A 1ar B d eğ ild ir" çift önerm esi ile, ay nı anda, "H içb ir A, B d eğ ild ir" ve "B azı A 1ar B d ir" çift önerm esi söylenem ez gibi ilkelerine) uyarak, "g e rç e k lik "5 ile, 'g erçek ten var olan' ile onu, olduğu gibi, ne ise o şekilde bildiren söz veya " - d ır " ile "-d e ğ ild ir" ile veya "-is e , d ır", "-is e , d eğ ild ir" ile bağlanan söz grupları arasında tam bir m ü tekabili yet, tam bir karşılıklılık, tam bir "in tib ak " olduğunu görm ek, bu "in ti- b a k "ta n hiçbir şekilde, "şü p h e " -a sla , "k u şk u " değil! Ç ünkü, "şü p h e ", "d o - u te", "d o u p t"u n , "k u şk u " ise, "sou sp icio n ", "so u sp icio u s"u n karşılığıdır- etm em ektir; ruhta ona dair b ir "şü p h e" taşım am aktır. Buna, Fârâbî, kültür ta rihi birikim ini değerlendirerek, "H ik m et"in (H erhangi bir konuda) doğru ve y akîn î bilgi edinm ek ve bu bilgiye göre davranm ak tır" şeklinde " t a 'r îf'in i yaparken, "in tib ak a in tib ak " demiştir. "D u y u m alm a", "Tahayyü l etm e", "Tefekkürde b u lu nm a", "Taakkul etm e" kuvvetlerinin, ve yaşanan hal ola rak, fiillerinin, tem elindeki "k a v ra m "ı oluştururken, çok eskiden beri, bal- m um unu ve m ühürü ele alıp, m ühürün balm um u nda bırakm ış olduğu iz olarak görülm eye, d eğerlendirilm eye çalışılm ıştır. İnsan ruhu, sanki, bir "b alm u m u ", ruhun dışından veya içinden gelen etkenler birer "m ü h ü r", bu "b alm u m u " (zihin) üzerinde, bu "m ü h ü r"lerin bırakm ış olduğu izler de b i rer oluşm uş kavram , "T asav v u r" ve kavram ların bağlantıları, ("T asd ik ") y a ni, önerm eler ve önerm e grupları olarak kavranm aya ve dinleyene anlatılm a ya gayret edilm iştir. M ühürün balm um u nda bırakm ış olduğu "iz "e , "İn ti b a k " denm iş, o "iz "in (o m ühürün), o m um da bırakm ış olduğu bir "iz " o lu şu ndan ise hiç bir "şü p h e " duym am aya, ruhun "y a k ın " halinde bu lu nu şu na da "İn tibak a in tibak " denm iştir. Ö nerm e, işte psikoloji bakım ından zihind e ki bu "iz "le ri (M antık bakım ından "T asavvu rât"ı) birbirleriyle bağ lam ak ve birbirlerind en ayırm ak, "T asd îkât" sayılm ıştır. Tâ K an t'a kadar, bu böyle sü r m üştür. Kant, bağlam a işini, "H assasiy et (D u yarlılık )"in "ap rio ri form ları" olan "Z a m a n " ve "M ek â n " kategorilerinden geçerek "k a v ra m "a (A nscha- ung) dönüşm üş hallerinde, tekrar "M ü d rik e "n in apriori olan oniki k ategori sine verm iştir. O nda "m o d e m e " olan, "ilk " olan bu idi. "D o ğ ru " bilgiyi bu
5 Bu kavram, Osman Fikri Sertkaya tarafından, "Çın. Doğru. Gerçek" adlı makalede incelen miştir (Bk. Türk Dili, LV, 436, Nisan 1988, s.175-181, TDK). "Kirtü”, belki de "Kitö" kelimesi, Tür kiye Türkçesinde kullandığımız "gerçek” kelimesinin Eski Türkçedeki köküdür. Bu kelime, ken disinden sonra +çe+ök veya +çe+ok eklerini alarak, kirtii+çe+ök veya kirtii+çe+ok şeklinde geliş miş ve, ek kaynaşması sonucunda, kirtiiçek şeklini almıştır. Türkçe'de vurgusuz olan -tü- orta he cesinin düşmesi ile de kelimenin kir çek şeklinde geliştiği görülmüştür. Eski Türkiye Türkçesi devresinde girçek şeklinde kullanılan kelime, Osmanlı Türkçesinden bugüne kadar da, ilk hece,
-i- > - e- değişmesine uğrayarak, gerçek şeklinde kullanılıp, günüm üze ulaşmıştır. Bk. s. 180, not
tarzd a açık lam ay ı b u rad a h atırlam ak , bu in celem em izd e, "s y m b o le " (Sym bolon) terim ini açıklam akta, çok önem li bir ağırlık koyacaktır. Ç ünkü, A ristoteles, Rûha Dair, Peri H erm eneias ve Retorik'inde, durm adan, "Z i hindeki iz ler"d e n bahsetm iştir. Böylece, "D oğ ru bilgi"nin yeri "T aak ku l"d e, "(top lu m a) faydalı bilgi"nin yeri ise "F ik ir"d e ,6 "T efekk ü r"d e var sayılm ış tır; "T efek k ü r" ile "T aak ku l" fiilleri birbirlerinden ayırt edilm iştir. Bu iki kav ram , daha sonra, tekrar biribirlerine karıştırılm ıştır. "D oğ ru bilg i"ler, bu gü n bizim , Teknik hariç, "B ilim " dediğim iz, M atem atik, A stronom i, Fizik, B iy olo ji... gibi, "V ah iy " ile değil am a, insan "A k ıl"ı ve "D en ey (experim entation)"i sâyesinde elde edilen bilgiler olm uş, -İslâm d a, "U lû m -i d ah île", "U lû m -i E v â 'il" denen b ilg ile r,- önerm elerinin vasıfları ise "ap o d eik tik " (D oğru, G e nel ve zarurî) sayılm ıştır; böyle tespit edilm iştir. "Fayd alı b ilg ile r" ise, özel likle insanlararası m ünasebetler bakım ından, halkın yararına, halkın fayda sına -İslâ m hukukunda, Fıkıhta, K elâm da, "İstih san " "İstislâ h ", îstish ab ", "M üraat-i eslâh " olan bilgiler küm esi olarak kabul edilm iştir. H attâ, Fârâbî bu asıl önerm eler grubuna "M eşh û rât" ve "M ak b û lât" dem iş, onları "M akû - lât" ve "M ah su sat"tan ayırm ış- H attâ, Fârâbî "D oğ ru b ilg i" edinm eyi "N a z a rî fazîlet", "Fay d alı b ilg i" edinm eyi ise, "F ik rî fazîlet" (erdem ) kazanm akla bir tutm uştur. K ökünü "fik ir"d e bu lan bu bilgi, "H alk a faydalı o lan " ile ay- nılaşm ıştır. Burada geçen "F a y d a lı"y ı "co n fo rt" ile, "T ech n iqu e" ile, karıştır- m am alıdır. Buradaki "F a y d a lı"y ı anlam ak için, sadece, sosyal m ü nasebetler açısına yerleşm elidir. İşte bu bilginin vasfı, "ap o d eik tik " değil, fakat "D iy a- lektik 'tir, yani önerm elerinin vasfı genel, bazen doğru, am a, daim a m üm kün olm aktır. O bakım d an bu önerm elerin zıdlarını söylem ekle insan çelişkiye düşm ez. D ilim izdeki "Sen d e hiç akıl, fikir yok m u ?" sorusu, "A k ıl" ile "F i- k ir"in , hendiyadiyoin olm a ihtim ali dışında, halkın gözünde, bu nların artık ayrılm ış olduğunu da gösterir. Şunu hatırlatm akta yarar vardır ki, "ap o d eik tik ", hiçbir zam an "d iy ale k tik "e dönüşem ez; ve, aynı şey olam az! Bunu, A ristoteles, P laton'u eleştirerek gösterm iştir. O ysa, Cicero, hukukçu olarak, am a yanlış yere, "A p od eik tik "i, "D iy alek tik 'e eşdeğer tutm aktaydı. Burada, "D iy a le k tik "in bazen doğru, genel am a daim a m üm kün olan önerm enin vas fı olduğu unutulm am alıdır; onları, "so sy al varlıktaki sınıfların m ü cad elesi" anlam ındaki "M arxiste d iy alektik " görüş ile karıştırm am alıdır. Bilindiği ü ze re, "Tez"ler, ispat edilm em iş, sadece ileri sürülm üş, kavram ların " - d ır " ile
6 "Fikir" kelimesi, Türk-İslâm Âlemi'nde, felsefede, ilk kez, Arap kumandanı Cuneyd ile Türk Hakanı (Su-Lu?) arasındaki Akıl-lman, Felsefe-Din, Akıl-Vahiy verileri tartışmasında kul lanılmıştır. (Cuneyd, Hakan'ın bu sözleri üzerine), "Siz hükümlerinizi akılın câiz görüp görm e mesine, fikir ölçünüz bakımından güzel olup olmamasına göre ayarlıyorsunuz", der. (Câhız, Fa
za'il ııl-Etrâk, Şeşen neşri ve tercümesi, TKAE, 1967, Ankara s.89. Krş. Mübahat Türker-Küyel, 'Ulemâ-i Kirâm, Tafra, Tekille, (Necati Öner Armağanı) 1999, Ankara Üniversitesi Rektörlüğü Yayı
veya "-d e ğ ild ir" ile bağlanm ış oldukları önerm elerdir, onların kabulleri, "D o ğ ru " bilgilerin yeri olan "A k ıl"a değil, ideoloji vs. gibi, başka şeylere tâ bidir.7
O halde, bu genel hazırlıktan sonra, şim di "T efek k ü r"ü n ne olduğunu, "Y etiler Teorisi"ne dayanarak anlam aya, kavram ları ayıklam aya, belirgin leş tirm eye çalışalım . Bu çabam ızda, otoritesi, XVI. yüzyılda, B atı'd a hâlâ h ü küm ran olan, F â râ b fn in öğrencisi İbn-i Sîn â'y a dayanm ak isabetli b ir seçim olacaktır. -"Y e tile r Teorisi", tekerrürler, değiştirm eler, eklem eler, çıkartm alar, düzeltm eler, iyileştirm elerle birlikte, insanlık kültürünün, en az, yaklaşık, 2500 yıldan beri, zihinsel işlem ler hakkında, kullanm akta olduğu bir "te o ri", bir "açık lam a m o d eli"d
ir.-"Y etiler Teorisi"ne göre, canlıların (Bitkiler, H ayvanlar ve İnsanların) üç türlü "rû h "u veya "n e fs"i bulunm aktadır: Bitkisel, hayvansal ve insânî. B u n lar arasında "B itkisel R û h " (1/ Am e vegetative), her üçünde, bitki, hayvan ve insanda, ortak olarak bulunur. "B itkisel R û h ", üç türlüdür: "G â z iy e " (besle yen, nutritive), "N â m iy e " (geliştiren, augm entative) ve "M ü v e llid e " (Ü re ten, generative). "H ayvansal R û h " (L' Â m e anim ale) bitkilerde bu lu nm az, sadece hayvanlarda ve insanda bulunur. "H ayvan sal rû h " iki türlüdür: "H a- raketle ilg ili" (M otrice) olanı, "İd râ k ile ilg ili" (apprehensive) olanı. "H a re ketle ilgili olan rû h ", iki türlüdür: "E m ir veren (Im perative) rû h ", "E m ri y e rine getiren (executive) rû h ". "E m ir veren rû h " üç türlüdür: "B â ise ", "N u - z u 'iy y e ", "Ş e v k iy y e". "Şev k i yy e " iki türlüdür: "Ş e h v e t" (istek) ve "G azab (kızgınlık). "H ayvan sal R ûhun idrâkle ilgili olan "ı, iki türlüdür: "D ış (exter- ne) id râk ", "İç (in tem e) id râk ". "D ış id râk " ya beş ya sekiz türlüdür: D ok u n m a (lem s), K oklam a (Şem m ), Tatm a (Zevk), İşitm e (Sem ')/ G örm e (Basar). "İç İd râk " üç türlüdür: Birincisi, "H iss-i m ü şterek (Sens com m un) (Sensation du sensation) ve "F an tazy a" (M usavvere, H ayâliye, Im agination). Bu so nuncu, "iz "le ri, uykuda iken, alır ve saklar; oysa, "H iss-i m ü şterek " uyanık iken "iz "le ri alır ve saklar. "İç id râk "in İkincisi "M u h ay y ile " (Im aginati- on)dir. Bu, hayvanda ise "M ü teh ay y ile" (estim ative), insanda ise "M ü fek k i re " (C ogitative) adını alır. "İç id râk "in üçüncüsü, "H â fız a " veya "Z â k ire" (M em oire)dir. Gerçi aynı yeti, hayvan söz konusu oldukta, "M ü teh ay y ile" (Estim ative) adını alır, am a hayvanda b ir başka ad daha alır: "V eh m iy y e". O, insan söz konusu oldukta, "M ü fek k ire" (C ogitative) adını alm ıştı. Ç ünkü, in
7 Kültür tarihinde, Dil ile Akıl veya Gönül arasındaki sıkı ilişkiyi, Sumerlilerin de bildiği ni, Kramer, bir manzûmeyi tercüme ederken göstermiştir: "... Bir zamanlar ne yılan vardı, ne ak rep vardı. Ne sırtlan vardı, ne arslan vardı. Ne vahşî köpek vardı, ne kurt. Ne korku vardı, ne iş kence. Adamın rakibi yoktu. Bir zamanlar Şubur ve Hamazi ülkeleri, Çok (?) dilli Sümer, prens liğin büyük ülkesi, tanrısal kanunlar. Uri, bütün bu gerekenlerle donatılmış ülke, Martu ükesi, tanrısal kanunlar, emniyette duran, Bütün evren, birlik (?) içinde olan insanlar, Enlil’i tek dilde öğdüler... Bk. Kramer, Tarih Sıımerde Başlar; s. 199, 1990, Ankara, TTK Mtb. Krş. Burada not 3.
san " İç " ve "D ış " idrâkin verilerini düzenler; zihinsel iş görür. "İn sâ n î R û h " veya "A k ılsal R û h " iki türlüdür: "A m e lî (pratique) R û h ". Bu Rûh, zevk-acı, k ızm a-g ü lm e gibi ahvâlin izini alm adır, duygu lanım ı (affection) dır. Ö tekisi "N a z a rî (Theorique) R ûh'tur. "N âzarî R û h " üç türlüdür: "M a d d î (bilkuvve, m aterielle) A k ıl" (L'intellect hylique), "B ilfiil (en acte) A kıl (1/ intellect en acte)", "M ü stefâd A kıl (L'intellect A cq uis)". Bu üç türlü "A k ıl"ı, bilkuvve halden bilfiil hale çıkaran, geçiren, dönüştüren dördüncü bir "A k ıl" daha vardır: "H ep Etkin A kıl (al—'A kl a l-F a 'â l. L'intellect A ctif)". Bu "A k ıl", in sa nın değil, insanın dışında bulunan A y'ın akılıdır. -M alû m d u r ki, "G en el çe k im " kavram ına kadar, G ezegenler, canlı, ruhlu, akıllı varlıklar say ılm aktay d ı - Bu akıl, insana "d ışarı (tu raten )"d an gelir; bu akıl, her tür akılı, bilk u v ve halden bilfiil hale çıkarır; düşünm ez iken düşünür hale dönüştürür. Bu Akıl, içinde hiçbir belirsizlik bulunm ayan, sırf fiil olan, belirlem elerin ve sû- retlerin, G erçek'in, D oğru 'nun, İy i'n in ve G ü zel'in yeri olan, bir A kıldır. Bu A kıl, "T uraten (D ışarıd an)" gelir, -A risto te le s'in ib â re si- dendiğinde, Sum er- lilerin "C reatio D ei (Yaratm a, Tekvin) Teorisinde, Tanrıça A ru ru 'nun, "Y arat m a O d ası"n d a, Tanrıların, balçıktan şekillendirm iş oldukları, am a bir türlü h ayatiyet gösterem eyen, kıpırdam ayan, konuşm ayan, anlam ayan, d ü şü nm e yen insan figürüne, dışarıdan, kendi nefesinden, "P ü f" diye üflem esini, ona "rû h " verm esini, Sem avî K itap lar'da, Tanrı'nın "H ay y (canlı, diri, bilgili, b i lin çli)" olm asıyla "H akîm (Bilge)" olm asının birbirleriyle sım sıkı ilişkisini, ve H z. M ery em 'in bâkire haldeyken, babasız olarak H z. İsâ'yı dünyaya getirm iş olm a m u cizesine ilişkin olan âyeti, "B iz, nefesim izden ona ü fledik " A yetini, h atırlam ak uygun olur. Bu üç türlü A k ıl'ın idâresinde, insan, gerçek, doğru, iyi, güzel ve faydalı olana yönelir. F ârâbî'nin terim leriyle, "M a k û lâ t", "M ah - sû sât", "M eşh û râ t" ve "M ak b û lât" denen bilgi veya "T efekk ü r" gruplarını oluşturur. Bu Akıl veya "M u farâk (M addeden sıyrılm ış) A k ıllar", "et-Tem yîz v e 'l-F ik r " ile, duyularla birlikte, "T ahay yü lât"ın, "T eşbîh "in "T em sîl"in önü nü kesebilir; onlara karşı, kendisini kuvvetlendirebilir. Ç ünkü, "tah ay y ü lât", uykuda, hastalıkta, korkuda, Peygam berlik'te, u yanık iken, baygın iken bir tür güç kazanabilir.
"Y etiler teorisi"n d e, "fik r", bir "M ü teh ay y ile" Y etisi'nde, insana ilişkin olarak "M ü fek k ire" (cogitative) o larak belirm iş, -B u , insan rûhundaki "A k liye K u vveti'n in yine, insan rûhundaki "H ayâliy e K u vveti"n d eki "cü z î"le re m uttali olm asıd ır-, bir de, depodan çıkarıp kullanm ak gibi, rûhta, "M u fas sal ve M untazam Tasavvu r" olan "ilm -i fik rî" (Bütün A 1ar B dir gibi) olarak belirm iştir. C evabını bildiğim iz bir sorunun karşısında sahip bu lu nd u ğu m u z "y a k în î" bilgi olan "ilm -i basît", onun, "ilm -i fikrî"nin, kaynağıdır. "İlm -i fikrî, her tür "şa rtî ve "h a m lî" kıyasların yapıldığı tefekkür fiilinin sonu cu n da hâsıl olm uş olan bir bilgi çeşididir. "T efekk ü r", işte bu kuvvetlerin, yani "M ü fek k ire ", "H â fız a ", "M u sav v ere" kuvvetlerinin, "m ü teh ay y ilât" ü zerin deki faaliyetidir. Bu kuvvetlerin "M ü teh ay y ilât"in deposudur. Bu kuvvetler, dış ve iç duyulardan aldığını işler, kullanır; "M ü teh ay y ilât"ı im âl eder.
"Y etiler T eorisi"nin felsefî tem elinde, A ristoteles'in, varlıktaki değişm eyi izah etm ek am acıyla, geliştirm iş olduğu "M ad d e (belirlenen) -S u r e t (belirle yen), "B ilk u v v e (belirlenecek o la n )- Bilfiil (belirleyici olan )" gibi zıt kavram çiftleri bulunm aktadır. Bu kavram çiftlerindeki zıtlık bir görecelik içerisind e dir. A ristoteles açısından, "Sû retler sû reti" (Tanrı), içerisinde, hiçbir "m a d d e " veya "b ilk u v v elik " bu lu nm ayan taraftır, "ilk M adde (Proto H üle), M ateria Prim a, H ey û lâ" ise, içerisinde, hiçbir "S û ret" veya "B ilfiillik " bu lu nm ayan karşı taraftır. Bu iki zıt taraf arasında yer alm ış olan her şey, hem "M ad d e (be lirlen en )" üzerine gelm iş "Sû ret (belirley en)"ten oluşm uştur, hem de bir b a ş ka "sû ret alm ış m ad d e"n in "(h en ü z o başka sûreti alm am ış; am a alacak olan) m addesidir. M eselâ, bir m asayı (m adde) parçalayıp, ondan bir çekm ece y ap tığım ız durum da, çekm ecenin (sûret) hali gibi.
İbn Sîn a'y a göre, insan rûhu, bilkuvve akıldır; bilkuvve olan in sân î rûh, kendisini bilkuvve halden bilfiil hale geçiren, yani, ona m akûl sûretler veren, "B ilfiil A k ıl" ile, bilfiil akıl haline geçer. "B ilfiil A k ıl"d a, m addeden sıyrılm ış olan "M âk û l Sû retler"in ilkeleri bulunur. Bu durum da, insanın bilkuvve akıl olan ruhu, karanlıkta bakan, am a görm eyen bir göze, "B ilfiil A k ıl" ise, o k a ranlıkta görm eyen ama, bilfiil görecek hale getirilen göze ışığını verip, onu bilfiil gören göz haline getiren G ü n eş'e benzer. Rûh için, bilkuvve halden b il fiil hale geçiş şöyle olur: İnsan rûhundaki "A k liy e k u vveti", yine, insan rû- hunda bu lu nan "H ayaliy e K u vveti"nd eki "C ü z île r"e m uttali olunca, "H ep Etkin A k ıl"ın ışığı, yani "F ey ez a n "ı veya "T e ce llf'si, o "C ü z île r" üzerine vu rur; o "C ü z île r", m addelerinden sıyrılırlar, yani insanı, bu "F e y e z a n "ı bu "T ecellî"y i kabule hazırlarlar. Bu dem ektir ki, "H ep Etkin A k ıl"ın ışığı "(fe y ezan "!, "tecellîsi") o "C ü z île r" üzerine vurur, o "C ü z île r", m ad delerinden sıyrılırlar, yani insanı bu "F ey ezan ı", bu "T ecellî"y i kabule hazırlarlar. "H ep Etkin A k ıl"d an "ifâ z e " eden "m ak û l sû retler", "N e fs-î nâtık"ta, insanın akıl lı rûhunda, "iz " bırakırlar. G erek "fik ir"ler, gerekse "teem m ü ller", insan rû- hunu, "fey ez a n "ı alm aya hazırlayan "hareketler"d ir. Tıpkı, kıyasta, "O rta te rim in, "S o n u cu " kabule hazırlam ası gibi. -"T e fe k k ü r" veya "T aak k u l", birer "h a re k e t" sayıldığı için, m antıksal işlem , "K oşm a (D iscu rsu s)" ile ilgilend i rilm iş, akılın (Intellect) bu hareketi "d iscu rsif" sayılm ıştır. ("D iscu rsif": Ö nerm e adım ları ata ata yürüm ek, koşm ak, tefekkürde bu lu nm ak, taakkul etm ek). R ûhun, önerm e adım ları ata ata, "o rta terim "leri bu adım lar sâyesin- de bula bula, "n e tic e "y e doğru yapm ış olduğu bu hareketi yanında, bir b aş ka hareketi daha vardır ki, o da "H a d s" (Sezgi) hareketidir. A ncak, "H a d s"te , önerm e adım ları atm adan, am a sanki atm ış gibi, "o rta terim "ler, b irdenbire bu lu nu rlar; "N etice, Son u ç" birdenbire çıkarılır; ona birdenbire u laşılır.- O halde, "H ay alât (H ayaller)", "bilk u v v e M akû l"dü rler. "N efs-i n âtık a" (İn sa nın akıllı ru h u )" "H ayâliy e ku vveti"n deki sûretleri m ütalea edince, başka deyim le, "H ep Etkin A k ıl" nûru onlarla "ittisâ l" edince, onlar, "H ep Etkin A k ıl"ın ışığından, kendilerinde "(M ad d eden) M ücerred sû retler"in hasıl ol m asına elverişli bir hal alırlar. İşte, o zam an, insan aklı, bu "M ü teh ay y ilât"ta,
şu nları b irbirlerin d en ayırdeder: 1. "Z atî- A rız î", 2. "A y n ı-G a y rı"", 3. "B ir -Ç o k ", 4. "B iri çok, çoku bir y ap m a" - "Ç o k "u "B ir " yapm a, "T a'rif"tir, "H a d d "d ir; "C in s" ve "F a sıl" gibi çoklukların, "H ad d (Tanım )" ile bir yap ıl m asıdır. "B iri çok y ap m a" ise, "T arif"i (H add'i, tanım 'ı), "C in s" ve "F asıl (A yrım )"larına iade etm ektir, yani birleştirm e am eliyesinin tersini yapm aktır. İşte bu am eliyelerin hiçbirisini akıldan başka bir kuvvet yapam az. Çünkü, m eselâ, "M ah sû sa ku v v eti", olanı, ancak olduğu gibi kavrar, d eğ iştirem ez.- 5. D uyu M uhayyileye, M uhayyile de A k ıl'a m alzem e verir. Akıl, bu m alze m elerden d ostlu k , in san lık gibi b ir takım "m a n â "la r im âl eder. Akıl, bu im a lâtı bir anda yapar. A klın yapm ış olduğu bu im alât, eğer zam an alm ışsa, bu aklın bunu "K ıy â s" ve "H a d d " ile yapm ış olm asından ileri gelir. 6. Akıl, m a nâ im âl ettiği gibi, bir kıyâsın sonucunu, veya bir tarifin tarif ettiği şeyi de bir anda, b irdenbire tasavvur eder, anlar (İbn Sin a'y a göre, "İşrâ k " budur). Eğer, Akıl, "(M ad d eden ) M ücerred Sû retler"i, "ta a k k u l" etm ekte güçlü k çe kiyorsa, bu, onun bed enle m eşgûl edilm iş olm asından ileri gelir. -B u n u n so nucu, "ta a k k u l"ü k olaylaştırm ak için, insanın, "B ed en alâ'ik i"n den sıyrıl ması o la c a k tır - 7. Akıl, "M ü teh ay y ilât"ta, "H arek et", "Z a m a n ", "H e y û lâ " gibi "z a y ıf v arlık ları"ı (Stoalı tâbirle: Lekton'u), zorlukla tasavvur eder. 8. "Y o k -o la n " ("-d e ğ il")ı akıl, varlıktan götüre götüre, nefyederek, tasavvur eder. 9. Akıl, "k e m â l"in adem ini de tasavvur eder; am a bu nu kem âl b ak ı m ından 'adem içinde olm anın bir bilkuvvelik olduğunu tasavvur ederek y a par. Akıl, "a d e m "i ve "ş e rr"i "taak k u l" edem ez. Çünkü, varlıkta, "M u tlak "a d e m " ve "M u tlak şerr" yoktur. (Zarathustra'ya, M an i'ye karşı geliştirilm iş görüş). Bu açıklam alar, İbn Sînâ'da, D uyu ve M uhayyile yetisi yanında, A kıl y etisinin nasıl farklı bir yeti olduğunu gösterm ektedir. Eğer, bilgi "a lg ı" ise, şu m ahzu rlar ortaya çıkar -B u n lar, P laton'un T eaitetos'unda in celen m iştir-: 1. a. "K en d in d en şey ", "b ir şey ", "n e v i" yok olur; relâtivizm den yola çıkıla rak nihilizm e ulaşılır, b. Eğer, "iy i", "B ir devletin kabûl ettiği k anû n " (Prota- g oras’ın iddiası) ise, ve "Tanrı ad âleti" değil ise, işte o zam an, şu sakıncalar ortaya çıkacaktır: "F u tu rs con tin g en ts"a ilişkin önerm eler doğru oldukları hallerde dile getirdiği olaylar var olacaktır; oysa aksi halde, yani, o laylar var olunca, önerm eler doğru çıkm alıdır esası gözönüne alınırsa, yasaların öner m eleri birer "F u tu rs conting ent" olduğu için, yasaların önerm elerini doğru çıkartm ak gerekecektir. Bu, "con v en tion "u n , "lek to n "u n , asıl varlığı varlığa getirm esi olacaktır. Bu, Sofistin ve Sihirbazın işidir. Kânûn, gelecek hakkında olduğu için, onu, gerçek kanûn yapıcı, yani, filozof, koym alıdır; ve filozof, bir hataya d üşm em ek için, Tanrı'ya benzem elidir; "ad a le t"li ve "d in li" olm a lıdır (176 b-c). 2. "H er şey ak m akta" olur (H erakleitos); "h arek et var, sü kû net ise y ok " olur. Böylece, "ş e y ", "b u ", yok olur; herhangibir şeye isim takılam az hale gelinir; herşey "o lm ak ta olan " olur; "n e v i" v.s., ortadan kalkar; herkese göre bir hakikat söz konusu olur. O ysa, ortada, rüya ve delilik, doğru algı yanlış algı vardır; uyku ve uyanıklık, hastalık ve sağlık vardır. 3. Eğer, her şey akıyorsa algı da akacaktır. Ö yleki, algı, hem , bilginin hem de bilg i-değil'in
özü olacaktır. H em , "ö y le "!!!!!, hem de, "ö y le-d eğ il"in özü olacaktır. O ysa, bilgi, duyuda değil düşüncededir; ve "ö z d e ş", "b e n z er", "b e n z em ez ", "v a r", "y o k ", "a y n ı", "g a y rı", "b ir", "ç o k " duyum la gelm iyor, duyum dan gelm iyor; bu nlar "rû h k u vveti" ile algılanıyor. Bilgi, "-d ır"lı ve "-d eğ ild ir"li olandır; bir doxa(sanı)dır, oysa, yoklu k sanılm az. Eğer, yoklu k sanılıyorsa, bu, bir y anlış lık eseridir. 4. Yabancı bir dili algılıyoruz, am a, anlam ıyoruz. 5. Bilgi h atırla nır. Am a, bilgi, eğer, algı olsaydı, göz kapalı iken de görebilm eliydik. 6. İn san, bildiğini bilir, anladığını anlar; eğer, bilgi algı olsaydı, algının da alg ılan m ası gerekirdi. 7. Eğer, "ö lçü olan in san "a (Panton m etron antrop os'a) u ygu lansaydı, bu ilke yanlış olurdu. 8. Ö zdeşlik ve Ç elişkisizlik İlkelerini de algı lam ıyoruz.
İbn Sîn â'y a göre, rûh, yalnız bu yukarıda sayılan noktalardaki gibi, m ad deden tecrîd ettiği, sıyırdığı sûrete bü rünerek değil, sırf m ücerred olan sûre- te bü rünerek de taakkul eder. Bu, rûhun kendi zâtını da taakkul etm esi o la yıdır. Bu takdirde A k ıl=M ak û l=Â k ıl olur. Rûh, bed endeyken, bilk u vve ak ıl dır. Am a, her tür m akûlâtı kavrayınca, rûhun kendisinin "M a k u lâ t"ın fertle riyle, daha doğrusu şu ferdî cevherlerle, aynı olduğu söylenem ez. Ç ünkü, bir şey, ancak kendisidir; b ir şey, kendisinden başka bir şey olam az. H âttâ, rûhun giyindiği sûret ile soyunduğu sûret bile başka başkadır. Ç ünkü, rûhun ald ı ğı bu iki sûretten biri "d u yu sal sû ret", ötekisi ise, "ak ılsal sû ret"tir. Rûh ile rûhun büründüğü sûreti aynılaştıran ve karışıklığa sebep olan kişi, İbn S î nâ'ya göre, İsagu cî (Eisegoge) yazarı P orfirios'tur. Bu düşü nürün yazıları p o etik tir; bu düşünür, "S û fîler g ib i" yazar. Bu düşünür, A kıl ve M akûlat ve N efs K itap ları'nda, bu konuyu ele alm ıştır; ve, dem iştir ki: E şyanın sûreti, rûha, nakış gibi "h u lû l" etm iştir. -A lî Şîr N evâî de bir "N ak ş-ı k âin ât"tan bahsetm iştir-. Rûh, bu m ücerred sûretlere, "H ey u lân î A k ıl" vasıtasıyla, "m e k â n " vazifesini görm üştür. O ysa, İbn Sînâ'y a göre, eğer, rûhun kendisi b ilfi il sûret olm uş olsaydı, içinde, artık, kuvvelik taraf kalm adığından, başka sû- retleri taakkul edem ezdi. H albuki ediyor. O halde, kuvvesi var dem ek olu yor. Bunu nla beraber, rûh, o "M ak û ller"in kendisi değildir; rûh, sadece, âk il dir. Akıl, ya rûhun taakkul kuvvetidir, ya "M ak û ller"in sûretidir. "M â k û ller", rûhta m akûl olur, am a, bu A k ıl=M ak û l=Â k ıl dem ek değildir. Bu üçünün ara sındaki eşitlik hali, bir başka m ünasebetle (Eğer, akıl kendi kendisini biliy or sa) m eydana gelir. "H ey u lân î A k ıl" da, yine, böyledir. "H ey u lân î A k ıl", eğer, sırf bir istidad ise, bedenle beraber, hayat boyu kalacak dem ektir. Yok, eğer, onunla bir şey kastedilirse, o zam an, o şeyin fiilen hasıl olm asıyla yok olacak dem ektir.
İbn Sîn â'y a göre, "M ak û ller" üç şekilde tasavvur edilirler: 1. "M u fassal ve M untazam olarak rûhta bilfiil hâsıl olan tasavvur: "H er insan hayvandır (can lıd ır)" gibi. Burada, her bir m anâ küllîdir; arada, ancak, takdîm (önce ge liş) ve tehîr (sonra geliş) farkı vardır. Takdîm -tehîr yapılsa bile, yine anlam tektir; çünkü, m akûl tektir. 2. Tasavvur vardır, am a, rûhun ona y önelim i yok
tur. Rûhta yönelim sizlik var ise, o zam an, rûh, başka bir şeye yönelm iş de mektir. 3. C evabını bildiğim iz bir konuyu bize sorduklarında, o tasavvurun bizde hasıl olm ası halidir. Bunlara m isâller: 1. Bu hal depodan çıkarıp ku llan m aya benzer. Buna "İlm -i fik rî" denir. 2. Bu halde, o bilgiye sahibiz, am a, b il kuvve olarak sahibiz. A m a, onu istediğim izde kullanabiliriz. 3. Bu halde, bil gi, yakînî olarak bilfiil yönelim li olup, depoda değildir; bilkuvve de değildir, am a, y akînen bilinm ektedir. Buna " İ lm -i b asît" denir. İşte, m ücerred sû ret ler, kabûl edene, bu "İlm -i b asît"ten taşarlar. " İlm -i b asît", "İlm -i fik rî"n in kaynağıdır. "A k liy e k u v v eti", "F a 'â l A k ıllar"ın şeklini alan rûhta bulunur. "M ah z m ü fârak at"ta "tek essü r" de yoktur, "tertîb " de yoktur. "M ah z m ufa- k arat"ın Akılı, "H ep Etkin AkıT'dır; başka deyim le, "al-'A k ıl a l-H a llâ k "tır; oysa, "Â lem in N efsi"n in tasavvuru ise, "m ü retteb " ve "m u fassal"d ır, basît değildir. İbn Sîna, İşarât'ta da, A kıllar küllî, nefisler cü zî olarak alır, dem ek tedir. Akıl, hem m ebde olan, hem hallâk olan bir cevherdir. "M ü teh ay y ilât" depodadır, am a, onlar, A kliye kuvvetinde olduğu gibi, Vehm iye K u vvetinin de m alzem esi olur. Eğer, rûh, fiilen m ü drik olsaydı, M akûller, hem depoda olurdu, hem olm azdı. Rûh bir ayna gibidir; gönderileni yansıtır. Rûh, "m ü - ârefe" halinde, bir "cilâlı ay n a"y a dönüşm üş bu lu nm aktadır -Bu "cilâlı ay n a ", K ind î'de bu lu ndu ğu gibi, D îvân şâiri N eşatî tarafından da k u llanılm ış tır: "E ttik o kadar r e fi taayyün ki N eşâtî. Â yine-i pür-tâb-ı m ücellâda nihâ- nız". -H afıza ve M usavvere Kuvveti depodur. B eden ve rûh depo değildir. N asıl ki duyusal form duyulan eşyanın kendisi değilse, işte tıpkı bu n u n gibi, akılsal form da, akıl ile kavranan eşyanın kendisi değildir. D u y ularla alg ıla nan şeyler kendi kendilerini duym azlar; bu na karşılık, akılsal rûh, kendi ken disini düşünür. N asıl, sağlam göz, baktığı vakit, gitgide, görür, bakm adığı vak it görm ez ise, işte tıpkı bu nun gibi, rûh, bedenle birlikte kaldıkça, "H ep Etkin A k ıl"ı kabul edem ez. Am a, rûh, istediği her defada, "H ep Etkin A k ıl" ile birleşir. A m a, bu nu n anlam ı, "M akû llerin, rûhta, hazır olarak beklem ekte o lm aları" değildir. "H ep Etkin A k ıl"d an , "M akû l S û re tle r taşar. Bu taşan "M akû l Sû retler", aslen, "M ü stefâd A kıl"dır. Bu akıl, bilkuvvelikten gelm e b ir bilfiil akıldır. Bu Bilku vve Akıl, eğer m ükem m elleşirse ve m ükem m elleş- tikçe, "B ilfiil A k ıl" haline dönüşür. Rûh, depoya yüzünü döndüğü vakit, "M ü teh a y y ila t"ı tasavvur eder. Bunun şartı, "B ed en alâ'ikind en k u rtu lm a k tır. Kim , "H ep Etkin A kıl ile birleşirse, o, "C e m â l-i ak lî"ye, "L ezzet-i serm e- d îy e"y e ulaşır; varır.
İbn Sîn â'y a göre, "ta a llü m "d e dereceler vardır. İnsam n rûhuyla kendisi arasında "H a d s" olayı cereyan eder. K endisinde "H a d s" y eteneğinin fazla ol duğu kişi, "H ep Etkin A k ıl" ile, "T a'allü m sü z" olarak birleşir. İşte, "M a d d î A k ıl"m bu kabiliyetine "A k l K u d d û sî" denir. Bu "A k l-ı K u d d û sî", "A k l-ı b i'l-M elek e" cinsindendir; ama, "A k l K u d d û sî"n in derecesi çok yüksektir; öyleki, herkes, "A k l K u d d û sî"ye sahip olam az. "A k l K u d d û sf nin ku vvetin den dolayı, "M ü teh ay y ile K u v v etin e"n e bazı fiiller feyezan eder. "M ü teh ay yile K u v v eti", onları, "d u y u y la alınm ış form lar" halinde idrâk eder. O ysa,
"M ak û ller", orta terim ile kavranırlar. Bu kavrayış, y a ,(l) "H a d s" ile yapılır. -H ads, zihnin öyle bir fiilidir ki onunla orta terim kavranıverir; işte zekâ, bu hads kuvvetidir-, ya,(2) "T a'lîm " ile yapılır. Am a, "ta 'lîm "in prensibi de had- stir. "M ak û ller", insana, hads ile gelir; sonra erbabınca öğretilir, "ta 'lîm " ed i lir. İnsan, "M u a llim "e değil, hadse dayanarak kıyas yapabilir. B azı kişiler, o r ta terim i hads ile bu lu verirler; bu, kem m iyeti teşkil eder. Bazı k işiler ise, orta terim i, kısa zam anda hads ile bu lu verirler; bu da onlarda keyfiyeti oluşturur. İnsan, bu sûretle, akılsal ilkelerden, özellikle, "H ep Etkin A k ıl"d an gelene "İş ti'â l"e veya onunla "te ce llî"y e veya ondan "işrâ k "e elverişli hale gelir. "İş- ti'â l"e (veya te ce llfy e, veya işrâk'e) elverişli kişide, "H ep Etkin A k ıl"d an fe yezan eden sûretler, birdenbire veya birdenbireye yakın bir sûrette, "irtisa m " ederler. Bu, "ta k lîd " değildir. Bu, P ey g am b er'in tecrübesini b izzat yaşam ak isteği olarak yorum lanabilir. Bu bilgi teorisinde, İbn Sînâ'm n İsm ailî d üşü n ceden etki alm ış olam ayacağı en açık şekliyle görülm ektedir. Ç ünkü, İbn Sî- nâ'da, "ta 'lîm " ve "tâ 'a llü m ", orta terim i bulm aya indirgenm iştir. İnsan, k ı yâsı, bir "M u 'allim (D âî?)" ile değil, kendi kendisine, k endiliğinden yapar. Bugünkü dil ile söylersek, akıl, çalışırken, tefekkürde bu lu nu rken, axiom lar- dan itibaren kendi kurallarına uyarak adım lar atar; bir otoriteye dayanm az.
"Y etiler Teorisi"nde, rûhun bir fiili olarak "T efekk ü r" öğesini, İbn Sînâ'y a dayanarak açıklam ış bulunuyoruz, her ne kadar, İbn Sînâ'm n, "Y etiler Teori si" ve ona bağlı olarak, "Tefekkür"e ve "T aak k u l"e ilişkin açıklam aları, onun sudûrcu "M u fârak A k ıllar" teorisiyle bir kat daha karm aşık hale dönüşm üş bu lu nm akta idi ise de! Bugün, bizim , kavram lara verm iş oldu ğu m uz "o rta lam a (yaklaşık)" anlam lar vâkıası önünde, "T efekk ü r" faaliyeti kavram ı, ar tık, "T anzim at D ev ri" ile, "M o d ern e" Batıdan ülkem iza taşınm ış olan kav ram ların alm ış oldukları şekiller -M arcus A u reliu s'u n Tefekkürât'ı, D es- cates'in "C o gito "su , P ascal'ın D üşünceler (Les Pensees)i gibi şekiller de unutulm aksızın-, F â râ b fn in ve İbn S în â'm n " (Sudûrcu) A kıl T eorisi"nden sıyrılm ış sûrette, K ant'ın 'M etafizik 'in bir (deneyim sel) bilim olarak m ü m kün olam ayacağı' ve Tenevvür (Aydınlanm a) D ev ri'n in ise, "V ah y "in , insan "A k ıl"ı ("M ah sû sât" ve "M a k u lâ t" karışım ı) yanında bir "(D o ğ ru ) B ilg i" kaynağı oluştu ram ıyacağı gibi, "m o d e m e " tezleri yanında, insanın, "(h e r hangi bir konuda) kavram oluşturm asına ve "K avram ları bağlam a ve ayırm a faaliy eti"ne (D üşünm e P sikolojisi) ve bu faaliyetin kendisinin ise, dilin sözel, veya "C e b ir"in (algebre) işârî alâm etleriyle, "v e ", "v e y a ", "h em ...h em ", "n e ...n e " ile veya "içerm eler" ile..., ifade edilm esine dönüşm üş bu lu nm akta dır. Bu dönüşüm , yansım asını, Teknik alanında, B ilg isay ar'd a bulm uştur.
Bu haliyle alındıkta bile, "T efekk ü r" faaliyeti, y önelinen konu lar b ak ım ın dan, ve niteliği itibariyle, sathî, yüzeysel ve derinliksiz olanla böyle olm ayan diye ikiye ayrılm aktan geri durm am ıştır. "D erin tefekk ü r" kavram ının kökü, işte bu rada bulunm aktadır. "T efekk ü r" faaliyetiyle y önelinen derin konular, kültürün "F elsefe, Bilim , Teknik" gibi "in tellectu elle" dilim i, yine, kültürün
Sanat, D in, A hlâk, Siyaset, Sanayi, Toplum , D evlet vs. gibi, öğeleri ve araştır m a konuları, "k ü n d elik ", "h e r g ü n k ü ", "a lelâ d e ", "s ığ ", "b a sît", "y a lın k a t", "te k d ü ze", "d erin lik siz", "id d ia sız ", "b ild ik " d enem eyecek olan "d erin te fek kü r" konu larıdır ve bu konuları, en son haddindeki im kânlarla d ü şü n m ektedir. H em , bu konuların kendileri "D erin tefek k ü r" faaliyetine konudur, hem , onları anlatım ise "se m b o l"e verilen "tem sîlî" anlam la gerçekleştirilir; tem sîlî surette verilir; sem boliktir, veya "v ecîz"d ir, "îca z lı"d ır; kısa, am a, an lam yüklü dü r; anlam doludur; az ve özdür, hem de, bu konuların herbiri, ay rı ayrı ele alındıkta ve dilin sözel yoluyla anlatıldıkta, "sem b olik "tir, "m etap - h o riq u e "tir. veya, insan, o konularda, "sem b olik "i, "m e ta p h o riq u e "i bir yüklem öğesi olarak da kullanılabilir. M eselâ, 'D in lilik bir m ecazd ır (m etap- horedur, bir gerçek anlam ı yoktur), eğer, insan, toplum dan k açarsa', K u tat- gu B ilig , 3252 (Bk. M übahat Türker-K üyel, "K utatgu B ilig 'd e A ile," B ilg e, Kış, 3, 12, 1993) de olduğu gibi veya "S â f m ü sü l'e varm ak için her rem z yok ed ilm elid ir’ (Bâtınî görüş) veya "Ben, nazm -ı kelâm la, kâinattaki intizam ın hikm etine eriştim " (Fuzûlî) de olduğu gibi. Am a, MP arad eigm ata"d a ("m isâl", "m ü sü l", "ö rn e k ", "m o d el"), m ecaz’a (m etaphore'a) (kelim eleri, sanat y ap m ak am acıyla geldikleri asıl anlam larından başka anlam larda kullanm aya) geçit yoktur. M eselâ, M atem atikte, kelim eler m ecazî anlam da kullanılam az lar. Ö yleki, "Ü çgen" kelim esi hem şu A BC üçgenine hem de şu daireye isim olarak verilem ez. -İşte tam burada, hatırlam alıyız ki A ristoteles, m ecaz konu sunu, zihindeki "iz"lere isim denen kelim elerle işaret edildiği hallerde, b a zen, bu isimler, o ’iz'lerd en başka "iz"lerd e, yerlerde de kullanılm akla, ele alm ıştır. Bu durum da, "h o m o n y m e", "sy n o n y m e" de ele alınm ıştır, am a, "al- le g o ri"y e "te şb ih "e tem as edilm em iştir-. "P arad eigm ata"d a m ecaz yapm ak sakıncalıdır, çekincelidir. P arad eigm ata'd a m ecaz yapm ak A klın "Ö zdeşlik ve Ç elişkisizlik İlkesi"ne aykırıdır. Burada, "S y m b o le " veya "sy m b o liq u e ", "m ecazî (m etap h oriq u e) "ye kaydırılm ış bulunm aktadır.
"M eta p h o re" (m ecaz), "kelim elerin, isim lerin, asıl anlam larından başka anlam larda kullanılm asıdır". A ristoteles'e göre, Yazı denen "sy m b o lo n ", D il'in, D il denen "sym bolon" D üşünce'nin, D üşünce denen "Sym bolon" ise, objenin (kendisine delâlet edilen şeyin) yerini tutar. Yazı, D il önünde, D il D ü şü nce önünde, D üşü nce de obje önünde bir "sy m b o lo n "d u r. A ristoteles, "M e ta p h o re " konusunu P oetiq u e 4(21) de ele alm ıştır. Bu işin başlangıcı, onun D e l'In terp re ta tio n ' (İbâre, Ö nerm e)unda bulunur. "Dil, insanın ağzın dan çıkan anlam lı sesler (sens vocaux) birliğidir". Yazı ile karşılanır. Ö yleki Yazı D il'e, D il D ü şü n cey e, D üşünce ise O bje'ye delâlet eder. A ğızdan çıkan sesler ikiye ayrılır: A nlam lılar (isim ve fiil denen kelim eler), A nlam sızlar (ke lim elerin ekleri ve heceleri). Eğer, bunlar, anlam lı şekilde, "-dır" veya "-d eğil dir" ile birleştirilirlerse "beyan" (en on ce)a dönüşürler. A ristoteles, bu nların hepsini P oetiq u e'in d e, "beyan"ları ise, In terp retatio n 'u n d a ele alm ıştır. Sesle çıkan, sonra da yazılanlar, "R uhtaki izlerdir" (affection 'lar). Bu "iz"ler, obje
lerin veya objelerin hallerinin karşılığıdır." D elâlet etm ek (sig n ifie r)", bir "ob- je"nin veya bir "objenin halinin" "ruhtaki izinin", ağızdan çıkan "anlam lı ses sy m b o lon 'u " ile veya "sig n e "i ile (isim le veya çekilm iş fiil ile) dışa v u ru lm a sıdır; - 'S ig n e " (işaret) başka, "sy m b o lo n " başkadır- "Sym bolon" "gizlinin, ö r tülünün, saklının (syntem a'nın, m an ân ın ) açığa vurulm asıdır; söze d ökü l mesidir. İşte m ecaz'ın kaynağı buradadır. Bir şeyin kendisi veya onun hali ağızdan çıkan bir ses işareti (d esig n atio n p h o n iq u e) ile, "sy m b o lo n " veya "s ig n e " ile gösterilir; bunu herkes yapar; yani, dili, bilinen kelim elerle, her kes konuşur("cins isim'Terle ifade edilen budur). B ir ism in anlam a takılışı "in dî" (arbitraire)"dir, am a genelde, o isim , o anlam a m ahsû stu r (d esig n ati- o n = o ik e io n , ap p rop riee); herkes, açıkça onun ne m ânâya geldiğini bilir; am a, o, bu halde de, "alelâde (banale)"dir. Yalnız şair, dil ustası, bu nları "ale lâ d e lik te n çıkarır (P oetiq u e, 1458 a21). Bunu, ya, kelim elerin ağızdan çıkış sırasını değiştirerek yapar, vezin ile, kafiye ile y apar ya da aynı kelim eleri başka anlam da kullanarak, onları başka bir m anâya delâlet ettirerek yapar. Bu suretle ağızdan çıkan ve bir şeye veya o şeyin hâline delâlet veya işaret et tirilm eye çalışılm ış olan anlam lı söz (oik eio s), ona m ahsus bir isim iken, (şu yeleli hayvana aslan der iken), artık, ona m ahsus olm ayan, ona yabancı olan bir alışılm am ış isim, ("allotrios") (şu kuvvetli adam a, 'aslan' dem eye başla m akta olduğu gibi) olur. İşte "M etaphore", m ecaz, bu du r (A pplication d ’un nom im propre", P oetiq u e, 1457, b 7). "M etap h o re", kelim enin anlam ına de ğil, kullanım ına hastır. Bu yolla, alışılm ışa yabancı olan, alışılm ışa aykırı b u lunan, alışılm am ış olan anlam m ü k em m el ve g ü zel olacak bir v asıf d eğişik liğine uğram ış olm aktadır. Am a, her alışılm am ış da bir "m e ta p h o re " olam az. "M eta p h o re" cinsten nev'e, neviden cinse, neviden nev'e "a n a lo g ie (benzet me, teşebbuh, bir vech-i şebeh ....) yolu ile yapılabilir. "M etap h o re"u n etkili olabilm esi için, onun g ü zel benzerliklere dayanm ası gerekir; seçilen kelim e ler "a rb itra ire " (indî) ve "c o n v e n tio n e lle " (uylaşım sal)dır, onların "fu se i"leri ("m im e tiq u e n atu relle'leri) yoktur. "M etap h o re", bir benzerlik (an alog ie)ten dolayı yapılır. Eğer, bu benzerlik anlaşılm az ise, m ecaz, "m u am m a'y a (enig- m e'e) dönüşür. Esasında, "m etap h ore"ların kendileri, birer "m uam m a"dır. "İstiare (allegorieV 'nin kendisi de, "vech-i şebeh", "gibi"yi k u llanarak dışarı vu rulm am akla, "Teşbîh"ten ayrılır; o da "m etap h o re"u n kullanıldığı m ü m kün bir anlam genişletilm esidir. -A ristoteles'te, "a lle g o rie " terim i geçm ez. "A lle g o rie " terim i, daha sonra ortaya atılm ıştır. O, belki, Stoa m enşelidir. Li teratürde o terim M .S.I.yy.dan itibaren görülm eye başlam ıştır-. "A lleg o rie", bir çeşit "m u am m a"dır da, am a, daha açık bir "m uam m a"dır. B unu nla b irlik te, "a lleg o rie ", bir "bilm ece (devinette)" de değildir. D ilin, baştan aşağı, k en disi de, bir m etnin tüm ü de (M ezopotam ya, H ind, La Fontaine H ayvan H i kâyeleri, H ayy b. Y ekzan, K u tatgu B ilig , O nvell'in A n im als' Farm 'ı, T ü rkçe- deki M ünazara'lar, M an tu k ut-Tayr v.s.), cüm lenin veya kelim enin kendisi de, birer "m etap hore"dır. -"İstiâre"n in , "istiare-i m usarraha", "istiare-i m ek- nûze" gibi çeşitleri olduğu da m âlum bulunm
aktadır.-"M eta p h o re", kelim elerin asıl anlam larından başka bir anlam da k ullanıl m asıdır dendi am a, bu, aynı kelim enin isim olarak, ayrı ayrı şeylere takılm a sı dem ek olan "h o m o n y m e" ile karıştırılm am alıdır. Aynı bir kelim e, m eselâ, "k y k lo s " (To on, varlık da), hem çember, hem yüzük, hem "tezginç" anlam ı na gelir. "S y m b o lo n " ise, gözle görülm eyene, nâm evcûda, "sy n tem a"y a, sır lıya, örtülüye, gizliye gözle görülen ile yapılm ış bir işarettir -Bu takdirde, onun tim sâl'idir-. "S y m b o lo n "u n , aslında, biribirinden ayrı üç anlam ı b u lu n m aktadır: 1. "S y m b o lo n ", her tür birleşm enin adıdır. Bir k ontrat veya bir "co n v e n tio n ", bir uzlaşm a, bir uylaşm adır. 2. İki siyasal teşekkülün bir tek te şekkül olm ak üzere birleşm esidir. 3. Ö rtülü olanın tezahürünün, tanınm ası nın işaretidir. Seslerdeki beyanlar, ruhun "affectio n "larım n (izi o lm asın ın ) sem bollerid ir; yazılar da seslerdekilerin sem b o lle rid ir (Peri H erm eneias, 16 a4, 1424 b2). Kelim eler, tabiatları itibariyle değil, "co n v e n tio n "la sem bold ür. -H ayvanın dilselleşm em iş, dile dökülm em iş, dile dönüştürü lem em iş b ağ ırtı ları, her ne kadar, bir anlam a delâlet ederse de!-. "Bildiğim iz şeyler, b ilm ed ik lerim izin sem b ollerid ir (Sim geleridir) "(R h e to riq u e , III, 1 6 ,1417a-36,4). "Şey ler yerine, kelim eleri, şeylerin sem b o lle ri olarak kullanırız". (R e fu ta tio n S o p h istiq u e , I, 165a 8). Burada 1 ve 2 num aralar, "se m b o l"e "birleştiren, bir araya getiren" m anâsını verir. Bu sûretle, "sy m b o lo n "a, "A pötre'ların sem bo lü" terim inde, "H ıristiyanları bir araya getiren başlıca m addeler m ecm uası" m anâsı verilm iş olur. Sâliklerin bildiği sem boller, alâm etler, onları aynı bir dinde (veya ideolojide) bir araya getirir; toplar. Sem bol'ün en önem li m anâ sı, asıl, onun 3 no.lu anlam ıdır. Bu da, şu veya bu "sig n e"i, yani, fonetik ve ya yazılı bir işaret'i, verilm iş bir sistem e göre, tayin eder, gösterir, anlam ını verir. "S e m b o l", bir duyusal tanım a, "sig n e "i (işareti) anlam ı verir ki, onun la, görülm eyen gösterilir -İşte tam bu noktada, halı, evrenin bir tim sâli, sem bolü olarak dilsel olm am akla beraber, nakışları ve renkleriyle, öne çıkar-; o zam an, işin içerisine " a f f e c t if ' öge sokulm aya bir gerek kalm az. D il, "a rb it- raire" ve "im m o tiv e " bir "sig n e "le r sistem idir ki, o, "delâlet edenin işareti" ile (kendisine) d elâlet edilm iş"ten oluşur; ilişkileri "arb itraire"d ir; kendisini b el li b ir sem antik kadroda, beyanın veya dilin öteki "sig n e"leriy le kurulan m ü nasebetlerle belirler. H attâ, denebilir ki, "m etap h o re", "sig n e "in bir ilk "so u s- d eterm ination"u d u r. G erek metafor, gerekse "sig n e ", dilin, serbestçe bir ica dıdır; am a, onlar, sosyal ve kültürel ortam la bütünleşirler, " a f f e c t if ' h ayatı mızı kucaklarlar ve üzerlerine birer değer alırlar. "M odification des sens prin- cipeaux des m ots", kelim elerin başlıca m anâlarının değiştirilm esi) olan "m e tap h ore" "S ig n e " ve "sy m b o le ", bunların hepsi, "Tefekkürün (lib re re flex i- on) ürünüdür. Ö yle anlaşılm aktadır ki, "S ig n e ", işaret etm iş olduğu şeyin te m silcisi, tim sâli olm ak gibi, bir fonksiyon üstlenm eksizin, ona, sadece, "ar- b itra ire " ve "c o n v e n tio n e l" olarak işaret etm ekte, delâlet etm ektedir. "S ig n e " yanında, "d elâ le t", "alâm et-i fârika", "nişan", "tam ga", "ben", "en” de bu k abil dendir. O ysa, "sy m b o le ", "sig n e "d e olduğu gibi, sadece "zihindeki izler"e işa ret etm ekle kalm ıyor, üstelik, onu tem sîl ediyor, onun te m silcisi olm ak
fonksiyonunu da yükleniyor, üstleniyor. Bu yüzden, onu T ü rkçey e "işaret" olarak değil, am a 'T im sâl" olarak çevirm ek tabiîleşiyor. (Bayrak "sym bo- le"ünün, vatanın "tim sâl"i olm asındaki gibi). "M im koym ak", m ü him kelim e sinin baş harfi olan M yi, o konuya önem verm enin tim sâli olarak kullanm ak, veya oraya yapıştırılan m inik m um parçasını, yine, önem in tim sâli olarak ku llanm ak gibi. Bu, önem in, bir "alâm et-i fârika"sı, "alâm et-i m ü cessem esi" olarak kullanılm asıdır; belli edilm esidir. D ilin kendisi her ne k adar bir "sig ne" ise de, bir "sym bo le" olarak da değerlendirilm iştir. Eğer dilin belli bir se m antik kadro oluşturduğu düşünülm ezse, kelim eler,"C ebir" işaretleri gibi, birer "arbitraire", "con ven tion el" "sig n e" olarak değerlendirilirler. Bu tak d ir de, onların tem silci, tim sâl, olm ak gibi bir fonksiyonları yoktur. O nların g ö revleri sadece, işaret etm ektir. Am a, eğer, dilin belli bir sem antik kadro o lu ş turm uş olduğu düşünülürse, o takdirde, kelim eler, sadece, birer "signe", b i rer işaret olm az, fakat, tem sil görevini de yüklenm iş birer "signe", yani, "sym b o le" olurlar. "Sym bole", bir varlık sıralam asında, alt-varlık duru m u n da bu lu nana da işaret ediyor olabilir. O takdire, o alt-varlık, b ir üst-varlık'ın "sym b o !e"ü olabilir; İşaretten öte, bir gerçek varlık statüsü kazanm ış olabi lir, isterse, alt sıralarda yer alm ış olsun! Sudûrcu bir varlık teorisinde, herbir varlık bir diğerine "tasaddur" etm ekle birlikte bir alttaki bir ü sttekinin "sym bole"ü olur. O takdirde, Türkçeye "R em z" olarak, m ensubiyeti ise, "Rem zî" olarak çevrilir. "R em z", "M erâtib ul-M evcûdât"ta, b ir alttaki varlığı gösterm ek için, çok m uhtaç olduğum uz bir terim dir. Şurasını eklem ek gere kir ki, "sym bole", bir işaret, bilinm eyenin, ortada görülm eyenin bir tem silci si, bir varlık saralam asında, bir alt-varlık olm aktan başka, o bilinm eyene, o g örülm eyene az ve öz olarak, kısa yoldan, am a, edîbâne, sanatkârane şekil de delâlet eden şeyin de adıdır. D em ekki "sym bole"e, işaret m anâsı yanında, tem silci olm ak, tem silcilik (tim sâl) m anâsı yanında, alt-varlık olm a, "Rem z" m anâsı yanında, bir de az ve öz, kısa, am a, güzel b ir anlatım yolu olm a m a nâsı da bindirilm iş olm aktadır. O zam an, onun sıfatı ve m ensûbiyeti "sem b o lik " adını alır. İşte tam burada, "îcâz", "v ecîz" anlam ları söz k onu sud u r ("îcâz ııl-K ur'ân" terim inde olduğu gibi). D elâlet veya işaret, eğer, bilinend en b ili nene kaydırılırsa, adı, artık, "m etap h ore" olur; m ecaz olur. Bü tü n bunlar, "A ğızdan çıkan ve bir zam an gösterm eyen anlam lı seslerin", kelim elerin, g el dikleri asıl m anâlara ek m anâlardır; kelim elerdeki anlam genişletm eleri, an lam zenginleştirilm eleri*, kelim eler dışındaki objeler arasında da yapılm ış zenginleştirm eler unutulm aksızın!
1990'lardan itibaren Birleşik Amerika ve Kanada Üniversitelerinde "Signe", "Symbole", "Metaphore" üzerinde azımsanamayacak sayıda doktora tezleri yapılmıştır. Bu incelememizde, başvurm uş olduğumuz kaynaklardan birincisi, "Recherches Sur la Philosophie et le Langage. La
Metaphore, Actes du Colloque du 1 4 /1 5 octobre 1987 Cahier du Groupe de Recherches sur la
Philosophie et le Langage, Üniversite des Sciences Sociales de Grenoble, 1988, Grenoble Üniver- sitesi-2 dir. U.A. 1230 C.N.R.S.