Abdullah Uçman
*LETTERS FROM ABDÜLHAK HÂMİD TO RIZA TEVFİK
2012 yılının başlarında bir gün Rıza Tevfik’in küçük torunu Ahmet Bölükbaşı telefonla beni arayarak annesi Zerrin Hanım’ın kısa bir süre önce vefat ettiğini ve Mecidiyeköy’deki baba evini toparlamaya çalıştığını, evde dağınık halde büyükbabası Rıza Tevfik’e ait bir kısım metrukât bulunduğunu ve daha önce olduğu gibi bunları da bana vermek istediğini söyledi.
Aradan üç beş ay geçti, galiba yaz sonlarında bir gün yine telefon ederek, bir bavula doldurduğu mekrûkâtı, fakültede olduğum bir gün getireceğini haber verdi. Bir öğleden sonra Ahmet Bey elinde tıka basa dolu orta boy bir bavulla, kanter içinde Bomonti’de fakültedeki odamın bulunduğu ikinci kata çıkageldi. Ahmet Bey benimle bir süre sohbet ettikten sonra, izin isteyip ayrıldı. Tabiî ben, bu tür şeylerle meşgul olmayanların anlaması mümkün olmayan türden dayanılmaz bir heyecan ve merakla bavulu açtım. Tahmin edilebileceği gibi, önce o sahaf dükkânlarına mahsus biraz rutubetli, eski kâğıt ve kitaplara mahsus bir koku odayı kapladı.
Rıza Tevfik’in diğer aile fertlerinin daha önce bana vermiş olduğu metrûkât gibi, burada da, yine Rıza Tevfik’e ait çeşitli fotoğraflar, kendisine gönderilmiş mektup ve telgraflar, bir kısım makale ve şiir müsveddeleri, gazete kupürleri, kartvizitler, ziyafet davetiyeleri, günlükler, okuduğu ve notlar aldığı bir kısım Fransızca ve İngilizce kitaplar
Yeni Türk Edebiyatı, Sayı 16, Ekim 2017, s. 229-252. * Prof. Dr., Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve
Edebiyatı Bölümü, ([email protected]). Yazı geliş tarihi: 27.09.2017. Kabul tarihi: 02.10.2017.
ve çeşitli aile fertlerine gönderilmiş mektuplarla çocuklarına ve karısı Nazlı Hanım’a gönderilmiş mektuplar bulunuyordu. Sözünü ettiğim metrûkât arasında bir de üzerin-de “Craven-Virginia Cigarettes” yazılı, kırmızı renkli teneke bir puro kutusu vardı. Kutuyu açtığım zaman içinden hepsi özenle katlanmış bir vaziyette çoğu Abdülhak Hâmid tarafından, ikisi eşi Lüsyen Hanım, birisi oğlu Abdülhak Hüseyin tarafından Rıza Tevfik ile oğlu ve kızına hitaben yazılmış farklı uzunlukta on yedi mektup çıktı.
*
İşte bu kutudan çıkan ve burada yayımladığımız 1909 tarihini taşıyan iki sa-tırlık ilk mektup bir tür haberleşme mahiyetindedir. İkinci mektup tam anlamıyla Abdülhak Hâmid’e mahsus derbeder bir üslûpla kaleme alınmıştır. Burada adı geçen Çerkeşşeyhizâde Halil Hâlid, Cambridge Üniversitesi’nde Türk edebiyatı dersleri vermektedir. Aynı zamanda A History of Ottoman Poetry’i hazırlarken E. J. W. Gibb’e yardım etmiştir. 22 Mart 1912 tarihli üçüncü mektup ise Rıza Tevfik’in Hürriyet ve İtilâf Fırkası adına Büyükada’da yaptığı seçim konuşması dolayısıyla aynı partinin İstanbul mebus adayı Kozmidi Efendi ile birlikte hapsedilmesi üzerine yazılmıştır. Bu mektupta aynı zamanda ağabeyi Nasuhi Bey’in vefatından duyduğu üzüntü de açıkça dile getirilmektedir. Dördüncü ve beşinci mektup yine bir haberleşme mahiyetindedir. Burada adı zikredilen Müncî (Fikri), Hürriyet ve İtilâf Fırkası Dersim mebusu Lütfi Fikri’nin kardeşi olup Diyana ve Merâret-i Hayat adlı iki romanın da yazarıdır. Hâmid altıncı mektubunda, Rıza Tevfik’ten Ferah Tiyatrosu’nda sahnelenen Eşber ve Nazife adlı oyunlarının telifi konusuyla ilgilenmesini rica etmekte, ayrıca aktörlerin bazı rolleri eserin ruhuna uygun bir şekilde oynayamadıklarından şikâyet etmektedir. 1915 yılında Bebek’ten yazılan yedinci mektupta ise Abdülhalim Memduh, Samipaşazâde Sezayi ile birlikte Damat Ferid Paşa’nın sabah kahvaltısı için yapmış olduğu daveti haber vermektedir. 1918 yılında yazılan en hacimli ve en önemli diğer bir mektup ise, Rıza Tevfik’in onun hakkında kaleme aldığı Abdülhak Hâmid ve Mülâhazât-ı Felsefiyesi dolayısıyla hem bir teşekkür hem de kendisinin felsefî konularla olan ilgisini açıklayıcı mahiyettedir. Dokuzuncu mektup, Halide Edib’in kendisiyle tanışma arzusu, ne zaman ve nerede buluşacakları konusuyla ilgilidir. Oldukça karamsar bir havada Viyana’dan yazılan onuncu ve on birinci mektupların, bir taraftan oğlu Hüseyin’in vefatı, onun ortada kalan karısı ve çocukları ile karısı Lüsyen Hanım’ın kendisini terk edip Venedik’te Duc Soranzo ile birlikte yaşamasının verdiği sıkıntı ve üzüntü içinde kaleme alındığı anlaşılmaktadır. Onuncu mektupta adı geçen Mahmud, Rumelihisarı’ndaki Bektaşî Dergâhı Şeyhi Nâfi Baba’nın oğlu olup aynı zamanda İstanbul Edebiyat Fakültesi’nde filoloji müderrisliği yapmıştır. On ikinci mektubun, Kasım 1922’de 150’liklerle yurt dışına çıkmak zorunda kalan Rıza Tevfik’i bir bakıma teselli edici mahiyette yazıl-dığı anlaşılmaktadır. Burada adı geçen Nazlı Hanım, Rıza Tevfik’in karısı, Said ise büyük oğludur. On üçüncü mektup Rıza Tevfik’in ortanca kızı Selma’ya (Rıza), on dördüncü mektup ise oğlu Nazif’e (Bölükbaşı) hitaben babasıyla ilgili olarak
yazıl-mıştır. 4 Ağustos 1910 tarihli on beşinci mektup Abdülhak Hüseyin tarafından, on altı ve on yedinci mektuplar ise Lüsyen Hanım tarafından Fransızca olarak yazılmıştır. 24 Aralık 1933’te yazılan on yedinci mektup, Rıza Tevfik tarafından 29 Kasım 1933 tarihinde Lefkoşe’den (Kıbrıs) doğrudan doğruya ona hitaben Fransızca olarak yazılan mektubun karşılığıdır (Rıza Tevfik’in mektubu, tarafımızdan hazırlanan Rıza Tevfik’in
Mektupları’nda [Ankara 2016, s. 373-376] yer almaktadır).
*
Tanzimat’tan sonraki Türk edebiyatçıları arasında Nâmık Kemal’den sonra sayı bakımından en çok mektup yazan Abdülhak Hâmid, hayatı boyunca değişik kişilere yüzlerle ifade edilebilecek sayıda mektup yazmıştır. Hattâ Recâizâde Ekrem’e yazdığı bir mektubunda bu yazışmaların yayımlanması durumunda hoş bir kitap olacağını ifade eder. Nitekim mektuplarının bir kısmı 1916 yılında Süleyman Nazif tarafından derlenerek çeşitli notlar ve açıklamalarla birlikte Âsâr-ı Müfîde Kütüphanesi tarafın-dan iki cilt hâlinde yayımlanmıştır. Hâmid’in sağlığında yayımlanan bu ilk baskıdaki mektuplar daha sonra İnci Enginün tarafından diğer başka mektupları da dahil edilmek suretiyle yeniden derlenmiş ve 1995 yılında iki cilt hâlinde Dergâh Yayınları tarafından basılmıştır. Mektupların İnci Enginün tarafından yapılan baskısında çeşitli hacimde toplam olarak 466 mektup yer almaktadır. Kitaptaki ilk mektup 1867, son mektup ise 1937 tarihlidir.
Abdülhak Hâmid’in yakın çevresinde bulunanlardan biri olan Rıza Tevfik, Hâmid hakkında yukarıda adı zikredilen kitap dışında değişik tarihlerde çeşitli makaleler de yazmış, onun mektuplarına karşılıklar da vermiştir. 1932 yılına ait bu cevaplardan biri daha önce İnci Enginün tarafından yayımlanmıştır (Araştırmalar ve Belgeler, İstanbul 2000, s. 449-452).
İşte şimdi burada tarih sırasına göre yukarıda sözünü ettiğim kutudan çıkan mektuplar yayımlanmaktadır.
–1– Muallim-i a’lem!
Ben vaadim vechiyle ziyaretine geldim fakat siz kırmızı kartallarla yine hep birden uçmuşsunuz. Akşam sefârete konduğunuzda görüşürüz.1
Abdülhak Hâmid (imza) –2–
Yâ hakîm-i muhterem, felsefe-i mükerrem, sanki bâğ-ı İrem, harâmî-i her-herem! Mektûb-ı dâsitân üslûbunuz birçok kerhânecilerle muhât olduğum halde beni gelip bu ellerde buldu. Ve kelimât-ı hergele âyât-ı hakîmâneniz mûcib-i mesâr ve mahzûziyet oldu. Yarın Brüksel’e müteveccihen rev-be-râh olacağım. Arkamdan okuyup üflemenizi himmetinizden beklerim. Bir kerhâneci ile bir hergele (Hâlid’le Vehbi demek isterim) galiba bu fakîr zındıka refîk-i tarîk olacaklar. Istabl-ı Âmire’den keşîde kılınan saltanat arabalarıyla Brüksel’e dâhil olacağımızdan sen de hûşunuza bâdbân ederek ol cevânib seferin ihtiyâr buyurursan yine hey’et-i dârü’z-zinâ kesb-i tarz-ı muhabbet ve müstesnâ eder, oradan peyâm-ı felsefe encâmınıza intizâr olacak vesâik maddesini Halil Hâlid’in semerine yükletmiş olduğunuzdan bu hususta meşgul ve mes’ul olacak odur. İşte şimdilik biz bu kadar kişiyiz. Ne yediğimizi de rezzâk-ı âlem bilir. Bâkî uhuvvet ve muhabbet.2
Mekteb-i İlâhî me’zunlarından firengi, 24 Ağustos böceği 1910 Abdülhak Hâmid (imza) – Az kaldı unutacaktım. Brüksel Belçika’nın pâyitahtıdır. Ben de orada Devlet-i Meşrutiyet-i Osmaniye sefîr-i sagîriyim veyahut sığırı. Unutma, mektup yazacak olursan (yazılmış a) Çin’e yahut Afrika’ya filana gönderme demek istedim.3
1 Bu kısa mektup “The Hotel Metropole and The Whitehall Rooms, London” antetli bir kâğıda yazılmıştır.
Mektubun konulduğu otele ait zarfın üzerinde “Dr. Rıza Tevfik Bey Effendi, Otoman M. P.” ibaresi yer almaktadır. Rıza Tevfik zarfın arka yüzüne “Abdülhak Hâmid beni Metropol Hoteli’nde bulamamış, bu bir satırlık mektubu bırakıp gitmiş. Tarih yok fakat 1909 olacak.” ibaresini yazmıştır.
2 Mektup “Lord Warden Hotel, Dover” antetli bir kâğıda yazılmıştır. Rıza Tevfik mektubun arka yüzüne
şöyle bir not yazmıştır: “Abdülhak Hâmid’in bana pek sinirli bir mektubu. 24 Ağustos böceği, sene 1910.”
3 Bu mektupla birlikte Abdülhak Hâmid’in oğlu Hüseyin’in Rıza Tevfik’e gönderdiği bir kart
bulunmak-tadır. Kartta şunlar yazılıdır: “Birkaç gündür köyde idim. Mektubunuzu ancak dün akşam aldım. Peder Dover’dedir. Yarın yahut perşembe günü Brüksel’e gideceğini yazıyor. Mektubu kendisine gönderdim.
–3– Mevlâna,
Sen mahbese değil ikinci defa olmak üzere yine bütün Osmanlıların kalplerine girdin ve bir kere daha onların içinden çıkamayacaksın. Şu kadar var ki sana bu yolda delâlet eden kuvve-i kāhireyi de müebbeden kalb-i vatan-perverâneden tard ettin.
Evet benim peder-i mukaffere birâderimin gaybûbet-i ebediyesinden senin de müteessir olacağını bilirim. O büyük zâyia benim için büyük bir fâciadır ki sahne-i hâtırâtımda müebbeden ağlayarak oynayacaktır. Lâkin nasıl oynamak? Nefretten yı-kılan evlerin temellerin yahut bir mezar açılırken heyecana gelen haşerâtın o sefâlet-i beşeriye aktörlerinin oynaması kabilinden bir oynamak!
Kozmidi Efendi’ye arz-ı hulûs ve ihtirâm ettiğimi ve kendisine ileride bir mektup da yazacağımı bil-vasıta tebliğ ettirirsen minnettar olurum.
Ahvâl-i umumiyemizin buradaki ma’keslerinde sadâ-yı nefretten başka bir şey işitilmiyor. Bunu sen de daima düşünmektesindir tabiî. Muharebe Trablus’ta değil İstanbul’da. Trablus’taki kahramanlar ya gazi ya şehid oluyorlar, fakat İstanbul’daki muharibler nazar-ı insaniyetten daima mağlûp ve münhezim kalacaklar. İşte böyle ey benim sevgili dostum. Var olasın.4
Brüksel, 22 Mart 1912 Birader-i mütehassirin Abdülhak Hâmid (imza)
Cambridge’deki adresinizi bilmediğimden bu kartı Pembroke College’e gönderiyorum. Bâkî uhuvvet efendim. Abdülhak Hüseyin. 23 Ağustos, sene 1910.”
4 Rıza Tevfik mektubun arka sayfasına şöyle bir not yazmış: “Abdülhak Hâmid’in Brüksel’den yazdığı
–4–
31 Mayıs 1912 Sevgili dostum, iki gözüm,
Mektubunu şimdi burada aldım. Talihsizliğime bak ki iki haftadır burada oldu-ğum hâlde yarın Brüksel’e avdet mecburiyetindeyim. Ne olurdu bir aralık Londra’da beraber bulunsaydık. Lâkin zararı yok, madem ki Brüksel’e geleceğinizi vaad ve tebşîr ediyorsun, artık orada müşrif-i mülâkatın olmak neş’esiyle şimdiden mest oluyorum. Yine orada dertleşiriz. Eğer hulf-ı vaad ki tâife-i cühûda mahsus bir haldir, sende vâki olacak olursa hani ya anlarsın! Sevinmemek muhâldir.
Sefarethânenin adresi:
243 Chaussie de Vlenrgat, Bruxelles
– Brüksel’e saat kaçta vâsıl olacağını bilmeliyim.5
Gözlerinden öpen Hâmid (imza) –5–
Benim muazzez, mübarek biraderim Rıza Tevfik,
Orada bulunduğunu ve adresini Müncî’den öğrenmiş idim. Bu sabah da resimli ve ihtarlı ve bâzirgânlı bir varaka-i muhabbetini aldım. Hemen bir telgrafla Pazar akşamı Londra’ya vâsıl olacağımı sana arz ve ihbâr ettim. İhbâr ettim ki kaçmayasın, hiç olmazsa bir iki gün mülâki olurduk. Benim trenim Londra’ya akşam saat yediyi az çok geçerek vâsıl olur. İstasyonum ise Victorya’dır. İkametgâhıma gelince, eğer -yazdım bakayım– boş odaları varsa eski mahut adres olacak:
2 Clarges Street Piccadilly
– Oğlum Hüseyin orada, şimdi ona da yazıyorum. Senin de gözlerinden ve elle-rinden öpüyorum sevgili kardeşim efendim.6
Hasretzedelerinden 18 Temmuz 1912 Abdülhak Hâmid (imza)
5 Mektup “Nicolls Hotel. 2&3. Clarges Street, Piccadilly. W.” antetli bir kâğıda yazılmış olup Rıza Tevfik
mektubun arka yüzüne şu notu eklemiştir: “Abdülhak Hâmid’in 31 Mayıs 1912 tarihiyle bana Brüksel’den göndermiş olduğu mektup.”
6 Mektup “Légation Impériale Ottomane” antetli bir kâğıda yazılmıştır. Rıza Tevfik mektubun arkasına
şu notu eklemiştir: “Abdülhak Hâmid’in Picadilly’den yazmış olduğu bir mektuptur. Ben de Londra’da idim. 18 Temmuz, sene 1912.”
–6–
Feylesof Rıza Tevfik Beyefendi Hazretleri’ne Muazzez dostum, efendim,
Akşam bir kere temâşâ ettiğiniz Eşber ve Nazife oyunlarının hâsılâtından yüzde yirmisinin hakk-ı müellif olarak taraf-ı âcizime verilmesi şartıyla bunların vaz’-ı sahne-i temâşâ edilmesine müsaade ettiğimden ve halbuki işi takibe hâl ve vaktim müsaid olmadı-ğından dünkü Cuma günü gündüzün hanımlara ve akşamı da zükûra mahsûsen vukû bulan temâşâlar hâsılâtından ber-vech-i ma’rûz yüzde yirmisinin Ferah Tiyatrosu idaresinden istihsâli hususunun ve işbu oyunlar her ne zaman oynatılır ise yine bu kaideye riâyet kı-lınması esbâbının istikmâlini ve aktörler bazılarının ve alelhusus İskender-i Kebîr rolünü icra eden şahsın güftâr ve reftârında görünen yanlışlar oyunun kıymet-i edebiyesini pek ziyade ihlâl ve tenzîl ettiğinden bunlar tashih ve ıslah olmadıkça bir daha oynatılmalarına müsaade edemeyeceğimin ifhâmını zât-ı âlî-i birâderânelerinden rica ederim.7
Abdülhak Hâmid 12 Teşrin-i sâni 13298 (imza) –7–
Muhibb-i muhterem,
Damad Ferid Paşa sizi önümüzdeki Pazartesi günü sabah taâmına davet ediyor. Bu davetin size iblâğı vazife-i müşevvikasını bana tevdî etti. Halim ve Sezâyî Beyler de bulunacaklardır. Cümlesi de sizin huzûrunuzdan müstefîd ve mütelezziz olacaklarını söylediler. Bu cümlenin içine ben de dahil olsam gerek. Sezâyî Bey -eğer unutmaz-sa- Ferid Paşa’nın Beşiktaş’a göndereceği arabaya râkiben beni almağa gelecek ki bu sabahleyin saat on birde filan olmak lâzım gelir değil mi? Halim Bey doğruca gidecek, siz de öyle mi yaparsınız yoksa bize gelir de hep beraber gitmeyi mi tercih edersiniz? Her halde şu daveti unutmayın, kabul edin. Duvara yazınız hatırınıza getirsin.
Bâkî birçok dua azîzim.9
Bende-i hasretzede Kafe Bebek, 1 Nisan sene 1915 Abdülhak Hâmid (imza)
7 Rıza Tevfik mektubun arkasına şu notu yazmış: “Abdülhak Hâmid’in 23 Teşrin-i sâni 1329 tarihiyle
bana göndermiş olduğu mektup. Eşber ve Nazife oyunlarının hâsılâtından hakk-ı telif talebine dairdir.”
8 25 Kasım 1913.
–8–
Sevgili dostum, muazzez ve muhterem feylesofumuz;
Nâm-ı Hâmid’i ihyâ eden Hâmidnâme’yi10 okudum. Mektubunuzda beyân etti-ğiniz arzuya tevfîkan bunu bir nişâne-i muhabbet olarak telakki ettiğimde şüpheniz olmasın. Fakat bir şey daha yaptım ki ondan haberiniz olmayabilir: İftihâr ettim. Bu kitap, intikad nazarından hakikaten yegâne ve nakkadânedir. Memleketimizde güzel bir tenkid nümûnesi. Yalnız ziyâdece bir hücûm-ı muhabbet var ki ona karşı başkalarından muâvenet göremeyeceğinizi bildiğim halde benim münhezimen arz-ı teslimiyet etmem lâzım geliyor. Teslimiyet de bir inhizâmdır değil mi? Bu hezîmetten dolayı size teşekkür etmeliyim. Ancak müsaadenizle tenkidâtınızın aleyhdâr olan kısmı lehdâr olan kısmından daha doğru demekten de kendimi alamayacağım: Tahtieler pek musîb, lâkin temdîhâtda hatâ var diyeceğim. Biraz ziyâdece bahşâyiş ki ben ona lâyık değilim. Ta’dâd ettiğiniz nakîseleri meydanda iken bir adam nasıl bu memleketin en büyük şâiri olur?
Makber’de, Ölü’de, husûsuyla Ölü’den ziyâde Makber’de gördüğünüz kusurlar
nâ-kābil-i inkâr sûrette âşikârdır. Teslîm ederim. Haşviyât çok, garâbetlerin hadd ü hesâbı yoktur. Ve siz galiba bunlarla iktifâ etmek istemişsiniz. Sâir âsârımı da tedkik etseniz daha çok nakâyısa tesadüf ederdiniz. Bundan emînim ve sizi de te’mîn ederim ki bunlar bence meçhul değildir. Hattâ âsârımı kendim tenkid edecek olsam kim bilir daha ne kadar kusurlar görürdüm. Belki en sonraki eserim öyle bir tenkid olacaktır. Sizden sonra en mükemmel münekkid üstad Ekrem idi diyebilirim. Merhûmun
Nes-teren hakkındaki makale-i tenkîdiyesi ne kadar hak-gûyâne idi.11 Daha büyük üstadım Kemal de Nesteren’i -lirik- bulmuş, hece veznine muârız olmuştu.12 Ekrem’in Makber ve Ölü hakkında ne dediğini bilmiyorum. Fakat o zât herkesin beğendiği Eşber’i bile muakkad bulmuştu ki pek doğrudur. Tezer öyle değildir derdi. Şeyh Galib’in:
10 Eserin asıl adı olan Abdülhak Hâmid ve Mülâhazât-ı Felsefiyesi biraz uzunca olduğu için, kitap hakkında
yazı yazan başkaları da burada olduğu gibi, kısaltılmış olarak Hâmidnâne şeklini kullanmışlardır. Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi’nin oğlu İbrahim Sabri tarafından ed-Darîh (el-Melhametü’ş-şi’riyyetü’l-kübrâ) adıyla Arapçaya tercüme edilen eser (İskenderiye 1979), Abdullah Uçman tarafından bir inceleme ve eserdeki felsefî terimlere ait bir indeksle birlikte yeni harflerle de yayımlanmıştır (İstanbul 1984).
11 İsmail Parlatır, “Nesteren Üzerine Hâmid-Ekrem Yazışması ve Hâmid’in Bir Mektubu”, Türkoloji
Dergisi, C. VIII, Ankara 1979, s. 123-167.
12 Nâmık Kemal, Recâizâde Ekrem’e yazdığı 21 Ekim 1878 tarihli mektubunda Nesteren’i birkaç sebepten
beğenmediğini belirtir: Konusunu beğenmemiştir, sonucunu beğenmemiştir; ifade çetrefildir, garip kelimeler kullanmıştır. Nâmık Kemal, Nesteren’i beğenmediğini Hâmid’e de: “Nesteren’i gördüm, fakat ne yalan söyleyeyim beğenmedim; beğenmedikten başka me’yus bile oldum.” diyerek Recâizâde Ekrem’e yazdıklarını tekrarlar. Ayrıca hece vezninin dramatik şiire uygun olmadığını da belirtir (bk. Nâmık Kemal’in Mektupları, haz. Fevziye Abdullah Tansel, C. II, Ankara 1969, s. 375-379).
Hâyîde edâya sunma kim el Bir kerre daha denilmiş evvel
nasihatıyla âmil olamadığımı sâir eserlerimde dahi görebilirsiniz. Hani tarz-ı kadîmde de mahâret göstermek marazı yok mu ya; ben devr-i şebâbımda o hod-pesendlikle marîz idim. İhtimal ki hâlâ şifâ bulmamışımdır. Yazdığım şeylerin bir kısmını eski yeni sınıf-ı münevver için, bir kısmını tabaka-i avâmı düşünerek, bir kısmını da kendim için yazdığımı itiraf ederim.
Edebiyat seyr ü seferinde dediğiniz gibi Corneille, Hugo, Shakespeare ile Şeyh Sa’dî bana rehber olmuştur (Kemal üstâdımdır, o başka). Bunların hâricinde hiçbir edîb veya şâirle veyahut sizden başka hem edîb, hem şâir bir feylesofla münasebette bulunmadığımı bilmenizi isterim. Pek çoklarını, Hâmidnâme’de isimleri mezkûr olanlardan olmayan-lardan birçoğunu, maatteessüf okumamışımdır bile. İhtimal ki kaçmaktan kovalamaya, yazmaktan okumaya vaktim olmamıştır. Ne bileyim, fakat hakîkat-i hal budur.
Nesteren’i Paris’te Corneille’in Le Cid’ini okuduktan sonra yazdım ki
mukaddime-sinde gösteriyorum. Ma’şûkasının pederini âşıkının itlâf etmesi mevzûunu Le Cid’den aldım. Yalnız mevzûunu. Eşber’de kezâlik Horace’dan muktebes bir mevzû, yalnız bir mevzû vardır. Kemal merhum mektuplarının birinde –ki galiba matbûdur– “Eşber,
Horace’dan muktebes ise de ondan güzeldir” demiş, beni taltîf etmek istemişti.13 Mer-hum bu türlü iktibâsâtı câiz görür ve tabiî bulurdu. Hattâ ben Sardanapal’ı yazarken Byron’ın o isimde bir tiyatrosu olduğunu bana ihbâr ile okumamı tavsiye etmişti. Ben mevzû bulmakta dâima güçlük çektiğimden tarihten ve şundan bundan mevzûlar almak ve onları istediğim gibi ilâvelerle yazmak mecburiyetinde bulunan acezeden olduğumu Sardanapal mukaddimesinde haber veriyorum. Fakat Makber’le Ölü’nün yahut Bâlâdan Bir Ses’in kimseden alınmış mevzûları yoktur. Onların mevzûları mezar ile ölüm ve bir de cemiyet-i insaniyedir. Hugo’nun Allah’ı ile mesleğini daha geçen gün refîkamın tavsiyesiyle okudum. Halbuki Makber’ler, Ölü’ler, Bâlâdan Bir Ses’ler geçen gün değil, geçen asırda yazılmış, otuz şu kadar sene evvel basılmış idi. Bâlâdan
Bir Ses’i ahîren tab’ ettiler ise de o da pek eskiden eskidir. Elhâsıl bunlar ne iktibas, ne
taklit, ne intihâldir. Tevârüdden başka bir şey olması muhâldir. Tevârüd takdîrinde ise Victor Hugo gibi muazzam bir dâhî-i şiir ve edebe şu kadarcık olsun bur mukarenet hâsıl olmuş demektir ki ne büyük şeref! Fakat Ekrem’in dediği gibi:
Bir harfini mecmua-i bî-gaye-i sun’un Fehm eylemeden ben dahi şâir miyim eyvâh!
Goethe ile, Byron ile, Dante ile âşinâlığım pek sathî ve pek cüz’î bir münasebettir. Birisinin yalnız Faust’unu operada, Byron’un yalnız Sardanapal’ini Sardanapal’de ve üçüncüsünün Cennet ve Cehennem’ini de bir nebze ötede beride gördüm. Derecelerini bilemem. Victor Hugo, Shakespeare için yazdığı kitapta “Dühât için büyük küçük
tur.” diyor, derece tayin etmiyor. Onlar birbirine benzemez, fakat her biri başkaca bir yıldızdır demek istiyor. İnsan böyle demek için Victor Hugo gibi kendisi o yıldızların en büyüğü olmalıdır değil mi? Ekrem’e yazdığım bir mektupta edebiyat âlemimizin Kemal’i güneşi, Ekrem’i mehtâbı, Sezâyî’yi de yıldızlı gecesi diye tavsîf etmiştim. Ekrem cevâben –sana da bunların hâlikı mi diyelim– gibi bir latîfede bulunarak:
Şebtâb edilsem râzıyım Mehtâb edilmek istemem
demişti. Dâhîliğin derecesi yoktur. Ve bence Garp’ta hakiki dâhî Hugo ile Shakespeare ve Şark’ta Sa’dî’dir. Bence diyorum, çünkü başkalarını bilecek kadar okumadım. Siz okumuşsunuz, bilirsiniz. İlhan oyununda Emir Çoban’ın Hâfız’a dediği gibi:
Bir bilmediğin varsa senin ilim değildir
Nâsiye-i irfânınızı tebcîl ile takbîl ederim, sevgili dostum efendim.14
Minnetdârınız, minnetdâr-ı yâdigârınız Abdülhak Hâmid –9–
Müştâk-ı dîdârı olduğum efendim,
Varaka-i mektûbenizdeki işaret-i mahbûbeden pek memnun oldum. Perşembe günleri Âyan içtima etmekte olduğundan öğleden sonra orada bulunurlardan olamıyorum. Âyan’dan sonra ise malûm olan Tokatlıyan’daki mahfil-i üdebâya gidiyorum ki oradaki içtima da Perşembe günleri oluyor. Mâmâfih eğer önümüzdeki Perşembe günü saat üçte teşrif ede-bilirseniz ve bendenize de o geceden bildirirseniz o gün Âyan’a gitmem, gitmediğimden dolayı da size ayrıca teşekkür bile arz ederim. Mahfile saat dörtten sonraca da gitsem olur. Belki beraber gitmek şerefine dahi nâil olurum. Halide Edib Hanım Hazretleri’ne niyyet-i mültefitâne-i ziyaretleri için teşekkürlerimle önümüzdeki Perşembe günü dediğim saatte teşriflerine muntazır olacağımı lütfen tebliğ ediniz. Şayet o gün gelemez iseniz Perşembe ile Pazartesi olmamak üzere herhangi günü intihâb ile bana haber verdiğiniz takdirde hazır ve muntazır bulunurum. Resm-i selâm ve ihtiram ederim azîz biraderim efendim hazretleri.15
Bende Abdülhak Hâmid (imza)
14 Rıza Tevfik mektubun arkasına daha sonra şunları yazmıştır: “Abdülhak Hâmid’in bir mühim mektubu
ki benim tenkidâtıma karşı yazılmış ve tarih konulmamıştır.” Mektup, daha önce “Şairden Feylesofa” başlığıyla Âtî gazetesinde yayımlanmıştır (nr. 210, 1 Ağustos 1334/1918).
15 Rıza Tevfik mektubun arkasına şu notu yazmış: “Hâmid’in bana bir mektubu. Kendisiyle görüşmek
– Âdil Bey oğlumuz sizde ise gözlerinden öperim. Mektuplarına cevap vereme-diğimden pek mahcubum. Affınızı dilerim. Elbette bir gün mukabillerini yazarım.
– Telefon numrom: Beyoğlu 363
Yani üç altı üç ile sağdakini tersine de okursanız doğru olur. –10–
1 Temmuz 1921 Benim sevgili feylesofum ve pek sevimli dostum Rıza Tevfik,
Sen insaniyetin hiçlikten başka bir mâhiyet-i nihâiyesi olmadığını bildiğin hâlde insanlara iyilik etmekten hazz eder bir insansın. İnsansın diyorum darılma. Onların içinde ve onların şeklinde canavarlar vardır değil mi? Fakat sen müstesnasın azîzim.
Melek de şimdi insandır evet şeydan da insandır! Eğer dâr-ı fenâ dünya ise ukbâ da dünyada!
Ne diyecektim? Geçinmek lâzım. Yalnız yaşamak için değil, hem de ölmek için geçinmek lâzım.
Yemeği yedim bok ettim Sidik oldu içtiğim su Nefes alıp osurdum Âlemde benim işim bu
Mağmûn-ı hakîkat-nümûn-ı perde-i bîrûnuma –çünkü Âyan’daki koltuktan başka İstanbul’da yerim olmadığından– geçinmek vazîfe-i mevdûasını burada îfâya karar verdim. Çünkü burada boş bir ilticâgâh yani sefârethâne-i şevket-penâh var. Merhum oğlum Hüseyin’in İngiltere’deki zevcesiyle yetîme kızlarını nezdime celb ile meclisi-mizin açılacağı zamana kadar onlarla beraber -gayr-ı resmî bir sûrette- sefârethânede ikāmete müsaade buyurmalarını Hâriciye Nâzırı Ahmet İzzet Paşa’dan rica için bir mektup yazdım. Şimdi senden, azîzim, müşârünileyhi görüp bunun bir çaresine bak-mağı rica ediyorum. Fakat ben öyle bir yâdigârım ki eğer burada ikāmete müsaade verilir ise belki kalkıp İstanbul’a giderim. Halbuki o müsaade verilmezse çok teessüf ederim. Burasını da unutma. Mâmâfih teşebbüs et birader. Buranın gazetelerinde bir de ne göreyim: İzzet Paşa’ya Umum Kumandanlık verilmiş! Kim Hâriciye Nâzırı olmuş? Onu bilen yok. Acaba sen misin? Her kim olursa olsun, eğer sen isen kendine söyle, başkasıysa elbette bildiğimizdir, ona söyle, yahut da dur bakayım, iyi hatırıma geldi. Şu müsaade-i pür-ukdeyi sadrazam paşadan istihsal etmek var. Ne dersin? Eğer onlar lütfen Hâriciye müsteşarı Şevki Bey’e –senin yanına– bu müsaadenin hususi olarak –bâ-tahrîrât– bana îsâlini emrederler ise hafîdelerimi, o bîçâre kızları hemen buraya celb ederdim. Hanımına arz-ı hürmet ederim. Londra’dan getirdiğin sarı saçlıyı nerede
sakladın. Oğulların kızların ne yaptı. Nasılsınız. Bana biraz malûmat ver. Kendinizden bahset. Sen orada iken benim başkalarıyla muhabere edişim garâibtendir. Fakat sen işte öylesin, ben de böyleyim. Birbirimizi severiz de birbirimizden bî-haberiz. Yalnız kalben ve rûhen beraberiz. Bari sana bildireyim ki ben yapayalnız Viyana’da sefâretin bir odasında mukîmim yahut sâkinim. Lüsyen kocasıyla beraber Venedik’teki evlerinde. Ve yalnız muhabere ile görüşüyoruz. Ah Reşad’ın vefatı beni dilhûn etti. Âh biz onu ne kadar severdik. Âh onu kim sevmezdi. O güler yüzlü adam bütün hayatında gizli gizli ağlardı, bilirim. Gözyaşları kalbine akardı. Söylenemeyen kederler, o müthiş ekdâr!
Nâfi Baba-zâde Mahmud da gitmiş, ne kadar acıdım. O da hakikaten nevâdirden idi. Bence mi –idi– diye onu bilmem. O hâlâ öyledir. Meselâ Tevfik Fikret hiç bir va-kitte –idi– olamaz. O daima Tevfik Fikret, ebedî Tevfik Fikret’tir. –Buyurun efendim– yemek çıkmış! Haddin varsa davete icâbet etme. Onsuz bu işin içinden çıkılmıyor. Artık sözü keseceğim ve o güzel nâsiyenden öpeceğim, ama cevap da bekleyeceğim bilmiş olasın.16
İşte adresim:
Tring Eugen Straus No: 40 Vienne
Senin hasret-zede Hâmid’in (imza)
16 Mektubun arkasında Rıza Tevfik’in Abdülhak Hâmid hakkında sonradan yazdığını zannettiğim bir
sayfaya yakın şöyle bir yazısı bulunmaktadır: “Hâmid daima genç ve lâyemut olan fıtrat-ı feyyâzenin bereket-i şehvetini temsil eder bir numûne-i garîbesidir. Vâkıa bir fâciredir, fakat öyle füsunkâr bir fâciredir ki ona meftûn olmayan bir merd-i kâmil, bir tabiat âşığı yoktur. Bahar vaktinde dişilerini celb ve te’sîr-i aşka râm etmek için türlü türlü nağmeler îsâr edip öten kuşlar ile şair Hâmid arasında bir fark varsa Hâmid’in kuşlardan daha mânidâr ötebilmesindedir. Yazın çalılıklarda, râyihadâr otlar arasında yek-diğeriyle arka arkaya çiftleşip gezen rengârenk böcekler birbirlerine tohumlarını saçan ve güzel kokulu rengîn pudralar neşreden dilîr çiçekler, birbirinin koruğu altında bûy-ı emel istişmâm eden ve yek-diğerinin peşine düşüp saatlerce koşan hayvanlar hep tabiat-ı fâcirenin gençliğini idame için onun keyfine –sevk-i tabiîsiyle yani bî-haber olarak– hizmet ediyorlar. Hâmidiyette fıtratın bu kudret-i be-reketi cem ve hatm olmuştur. Bî-şuur olan tabiat muayyen zamanlarda rut hâline gelir. Hâmid zî-şuur ve zî-irâdet olduğu için daima en état de rut’dur. Eğer Hâmid bizim gibi ahmak ve nankör bir halk içinde yetişmeyip de kuvâ-yı tabiatı te’lîh eden bir zarif ve putperest bir medeniyet-i kadîmenin inkişâfı zamanında doğmuş olsaydı onu Apollon gibi bir ilâh tanırlardı ve bütün cemaatler, cemiyetler, bezm-i nûşânûşlar ve raks-ı rûşârûşlar onun şerhine ve ismine izâfe olunurdu. Bugün bile feylesof-ı dîvâne F. Nietzsche’nin tasavvur ettiği le Superhomme odur; ve onun içindir ki –yine o Alman feylesofunun iddiasınca– Hâmid bir mahlûk-ı mâ-fevka’l-beşer olmak haysiyetiyle an delá du bien et du mal’dir. Onun pek yaptığına ettiğine bakılmaz. İcrâatında hayır ve şer yoktur. Hâmid şehvetperest ve zinakâr tabiatın hiç dinmek, yorulmak bilmeyen kudret-i iştihasıdır. Feyz-i hayatı kayıt altına almak isteyen ve insanları büsbütün ahlâksızlığa sevk eden peygamberlerin cümlesini dèfrer eder bir kudrettir.”
–11–
Sevgili feylesofum, muhibb-i muazzezim efendim,
Senin o bî-nazîr iltifatnâmene cevap verebilmek iktidarını hâlâ gösteremeyeceğim, zira sağ kolum hasta olduğundan elimden bir şey gelmez oldu. Sen istediğin kadar beni yükseklerde gör enzâr-ı hükûmet alçakta görüyor (Uyûn diyecekken enzâr demi-şim). Her ne ise. Bana çok iftiralar ettiler, ne derlerse desinler onun ehemmiyeti yok. Sevdiklerimden bazılarının bu müfteriyâta itimat etmiş olduklarına teessüf ediyorum.
Merhum Hüseyin’in zevcesiyle iki kızı şimdi yanımda sefârethâde hep beraberiz. Madam Hüseyin sana arz-ı hulûs ve hürmet ediyor. Maaşların nısfen verilmekte olduğu malûm. Mütedâhilât da öyle. Temmuz maaşının nısf-ı evveli çıkınca, nısf-ı diğerinin çıkmasını beklemeyip, bana göndermelerine lütfen delâlet edersen sevaba girmiş olursun.
Âh şu kolumun elinden neler çekiyorum. Yine işte zırlamağa başladı. Zaten kâğıt, kalem, mürekkep hepsi berbat.
Havadaki yaygaracıların duaları berekâtıyla kesb-i kuvve-i bâzû ve nısf-ı Temmuz ile temkîm-i arzu ettikten sonra yine yazacağımı yani o güzel mektuba mufassal cevap vereceğimi vaad eder ve senin o âfet-i can gözlerinden ve muallâ nâsiyenden öperek ailene arz-ı tahiyyât eylerim.17
Birâder-i mütehassirin 6 Teşrin-i sâni 1921
Abdülhak Hâmid
Tring Eugen Strausse N 40 Wien
–12– “Şeb-zindedârım zi-hasret-i mihr-likā-yı tu”
Zâde-i tab’-ı İranperestim olan bu mısraı sana ihdâ ediyorum ve bilmelisin ki bununla senden başkasına pek o kadar suhûletle hitap edemem. Bu hasretler elbette bir gün geçecektir. Ancak biz de geçici olduğumuz için gönül ister ki mânialar bizden evvel geçsin.
Sana bir tahassürnâme yazacak olsam mürekkebim bahr-i umman, kâğıdım âsuman ve kalemim bir hârika-i zaman olmak lâzım gelir.
Edib Beyefendi ile beni mülâki eden kelime-i iltifâtın kalbime mahkûk oldu. O
17 Mektubun arkasında Rıza Tevfik’e ait şöyle bir not yer alıyor: “Maaşının ancak nısfı veriliyormuş,
kalp ki eski iltifatlarınla beraber tarif edilecek olsa kitâb-ı kâinat gibi câmî-i ebediyet görünür. Bu satırları yazarken Lüsyen yanımdadır. Senin hakkında ne kadar derin bir his ile mütehassis olduğuna Edib Beyefendi şahit oldu.
Kerîmen Selma Hanım’ı avdetinden sonra görmedim. Kendisine haber gönderdim. Umarım ki bir gün gelir de sana dair haberler verir. Seni düşünmediğimiz gün yoktur. O düşünmelerin sonunda dualar ediliyor. Dağ dağa kavuşmaz derler, alt tarafı malûm. Bu asırda şimdi ise dağlar, dereler, denizler de kavuşuyorlar. Şairler neden daima ayrı kalsın. Nazlı Hanım kızıma ve Said’le Nazif’e selâm ederim ve gözlerinden öperim. Orada elbette senin bir sarı saçlın vardır. Nazlı Hanım duymasın. Bâkî nâsiye-i irfan ve dehâetini secdelerle öperim azîzim. A’zâm-ı rûhum Rıza Tevfik!18
Senin
Abdülhak Hâmid’in 9 Teşrin-i sâni, sene 1924
–13– Azîze kızımız Selma Hanım,
Mektubunuzdan ve ziyaretinizden ve büyük dostum pederinizin resminden pek memnun ve mütehassis oldum. Neden dolayı ve ne derece mütehassis olduğumu o zât-ı muhterem ve o muhibb-i muazzez ve mükerrem pekalâ tahmin ve tayin eder. Ömrümüz olursa bir gün mülâki olacağımızı ümit etmekteyim. İlim ve irfanın bu memlekette kadri yok. “Ben şimdi kendi âlemimin padişahıyım.” diyen pederiniz bence her zaman ve her nerede bulunsa kendi âleminin padişahı belki de birçok padişahların şâhıdır. Onun için kendisi her yerde silk-i rehâbesinin ahkâmını icrâ ile teselliyâb olur. Asıl acınacak onun burada kalan tahassürleri ve bir de bu zavallı millettir. Fakat sabredelim ve şükredelim ki bu mahrumiyet elbette muvakkattır.
Huzûr-ı übüvvetine çıktığınız zaman o en san’atkâr ellerinden öptüğümü ve nâsiye-i hünermend-i muazzamına arz-ı tebcîlât ettiğimi tebliğ ediniz ve bu mektubumu gösteriniz ve bütün aileye selâmımı söyleyiniz.
Ben gâh Pera Palas’ta ve gâh Maçka Palas’ta bulunuyorum. Ekseriyet üzere öğleden sonra Maçka’dayım. Apartmanım iki numroludur. Zaten kapıcılar da yeri gösterirler. Meselâ yarın yahut Salı günü öğleden sonra saat üçte gelirseniz çok memnun olurum.
18 İkiye katlanmış olan mektubun arka yüzünde Fransızca olarak Lüsyen Hanım’ın Rıza Tevfik’e hitaben
yazdığı kısa bir mektup bulunmaktadır. Bu mektup ve tercümesi 15 numarada, daha sonra 1933 yılında yazdığı diğer bir mektup ise 16 numarada yer almaktadır. Mektubun diğer yüzüne Rıza Tevfik şu notu yazmıştır: “Abdülhak Hâmid’in ve refîkasının bana en kıymetli mektupları bunlardır. Oğlum Nazif’e yazmış olduğu pek mühim bir küçük mektup dahi bunun içinde melfuftur. Benimki Amman’a gönde-rilmiş. İkincisini de Nazif bana Beyrut’ta vermişti. Bunun tarihi 9 Teşrin-i sâni, sene 1924.”
Gelemediğiniz hâlde Allah selâmet versin.
Âfiyetle pederinizi görüp yine âfiyetle bu tarafa avdetiniz temennisinde bulunu-rum kızım.19
A(yın). Hâmid 29 Haziran 1924
–14– Oğlum Nazif,
Pederine yaz, gözlerinden öperim. Burada iştiyâkımdan bahsetmeyeceğim. Beyrut’ta merhûme Fâtıma Hanım’ın mezarı vardır. Hazret-i Yahya türbesi civarında idi. Sonra yerini değiştirmişler. O mezarı ziyaret etsin. Beni ma’nen görmüş olur. Ondan sonra bana malûmat vermek lütfunda bulunsun. Dahası da var. Bizim esbak Londra konsolosu İbn Fercullah Efendi Beyrut’tadır. İyi bir adamdır. Onunla görüşmesini tavsiye ederim. Annenin de âfiyetinden bizi haberdar etsin.20
Abdülhak Hâmid –15–
Mîr-i muhteremim efendim,
Lûtfen gönderdiğiniz bir kutu şeker geldi, son derecede makbûle geçti, bilhassa arz-ı teşekkürât ederiz.
Pederim geldi. Cambridge’de olduğunuzu ve birkaç güne kadar Londra’ya avdet edeceğinizi söyledim. Pek memnun oldu. Adresi:
“2. Clarges St. Piccadilly”dir.
Bilhassa ellerinizden öper ve arz-ı ihtirâmât ederim efendim.21
4 Ağustos 1910, Perşembe Abdülhak Hüseyin
19 Rıza Tevfik mektubun konulduğu zarfın üzerine şunları yazmıştır: “Arnavutköyü’nde Amerikan Kız
Mektebi Muallimelerinden Selma Rıza Tevfik Hanım’a. Benim fotoğraflarımı ve mektuplarımı veren Selma’ya şair ve dâhînin nazik bir cevabıdır. 29 Haziran, sene 1924.
20 Bu kısa mektubun arkasına Rıza Tevfik şu notu yazmış: “Hâmid’in, oğlum Nazif’e –benim için– yazdığı
mektuptur. 1936.”
21 Mektup “29. Bramham Gardens, South Kensington” antetli bir kâğıda yazılmıştır. Rıza Tevfik mektubun
–16– Mon cher et trés lointain ami,
Un mot pour dire combien je pense a vous et combien je voudrais revoir. Selma m’a montré vous photos, celles des enfants et de Nazli que de souvenirs et de chères vieilles, chères mortes tout celà me rappelle! Quand nous reverrons vous? Ne voudriez vous pas suivre dans l’ingrate Constantinople, au moins dans l’accueillante Italie?
Embrassez Nazli et les enfants pour nous. Pensez à nous quelquesfois, nous parlerons si souvent à vous et nous aimons tout! Je vous envoie toute notre affection toute la tendresse don test capable le coeur d’une jeune vielle amie.
Votre Lucienne Benim azîz ve çok uzaklardaki dostum,
Tek söz söylemem gerekirse, sizi ne kadar düşünüyorum ve ne kadar göreceğim geldi. Selma bana sizin, çocukların ve Nazlı’nın fotoğraflarını gösterdi. Bütün bunlar bana artık ölmüş ve aziz şeyleri hatırlatıyor! Birbirimizi ne zaman göreceğiz? Nankör İstanbul’a, hiç olmazsa güler yüzle karşılayan İtalya’ya gelmek istemez misiniz?
Benim yerime Nazlı’yı ve çocukları öpünüz. Ara sıra bizi düşününüz, biz sizden o kadar çok bahsediyoruz ve hepinizi o kadar seviyoruz ki!
Size eski bir genç dost kalbinin bütün gücüyle sevgilerimizi ve sempatilerimizi gönderiyoruz.22
Sizin Lüsyeniniz (imza) –17–
24 Décembre 1933 Mon très cher ami;
Nazif m’a apporté l’utre jour votre lettre et tes portraits de ma chère Nazlı, elle n’a guère changée. La revoir sur les photes m’a rajeunie de 20 ans I je comprends combien votre exil a d’mertume. La suffrance éprouvée en fait d’être séparé de ceux qu’on aime est une zorte de mal du pays, car le pays est l’edroit ou sont groupés les êtres chers à notre qœur dans des paysages doux à notre souvenir entourés de formes et d’oudeurs dont nous portons en nous l’inapaisable fringale. Leurs voix ont des
échos qui réveillent en nous une inguérissable nostalgie. L’arbe de la forêt ou its se promènent, le rocher de la montagne qu’its escaladent, la nuéé dans le ciel l’herbe dans le vallon et sous cette herbe le peuple des morts forment un essemble harmonieux que nous nommons génériquement: Patrie.
Et vollà pourquot rien ne la remplace, rien ne la fait oublier. Vous aurex beau dire, les fleurs et les fruits les jardins de toute la tere out couleur et goût de cendre comparés aux siens. Les horizons et les rivages étrancerb si beaux qu’its soient nous ferait toujours évoquer les horizons et les rivages perdus...
Je vous parle de tout cela parce pue je trouve le thème de vette souffrance dans votre lettre et que ji veux vous dire combien j’en saisis l’infinie tristesse.
Hamit Bey dont vous parlez en termes si émus est profondément touché des sentiments chaleureux que vous expriment à son endroit.
Je suis moi-même fort heireuse de savoir que j’existe encore dans votre pensée. Ah! Que vous avez mal agi en nous privant de vous.
Nazif est devenu un magnifique garçon. Je ferai poud l’aider ce qu’il me sera possible de faire. Je crois d’ailleurs qu’il ne s’agit d’une formalité quelconque, je n’aural donc pas grand mérite.
Dites à Nazlı toute ma vielle tendresse. Le bey moi vous envoyons nos meilleurs souvenirs.23
Lüsiyen 24 Aralık 1933 Sevgili dostum;
Nazif geçen gün bana mektubunuzu ve sevgili Nazlı’nın fotoğraflarını getirdi; hiç değişmemiş. Onu fotoğraflarda görmek beni yirmi yıl gençleştirdi! Sürgün hayatınızın nasıl kederli olduğunu çok iyi anlıyorum. Sevdiklerimizden ayrılmaktan ileri gelen acı aslında bir tür memleket hasretidir, çünkü memleket gönlümüz için değerli olanların; hatıralarımızda tatlı olan yerlerde, kendisi için tatmin olmaz bir iştah taşıdığımız bi-çim ve kokularla çevrelenmiş şekilde toplandıkları yerdir. Onların sesi bizde tedavisi mümkün olmayan bir özlem uyandırır. Gezindikleri ormanın ağacı, çıktıkları dağdaki kaya, gökyüzündeki bulut, vadideki çayır ve bu çayırın altında ölmüş insanların uyumlu birlikteliğine genel bir isim veriyoruz: Vatan.
İşte bu yüzden hiçbir şey onun yerini tutmuyor, hiçbir şey onu unutturmuyor: Di-yebilirsiniz ki bütün dünyanın bütün bahçelerinin çiçekleri ve meyveleri aynı renklere ve aynı tozlu tada sahip. Yabancı ufuklar ve kıyılar, ne kadar güzel olsalar da bize hep
kaybettiğimiz ufukları ve kıyıları hatırlatır.
Size bütün bunlardan bahsediyorum çünkü mektubunuzda bu üzüntüyü buldum ve size bundan ötürü ne kadar sonsuz üzüntü duyduğumu belirtmek istiyorum.
O kadar heyecanla bahsettiğiniz Hâmid Bey, çevresindeki sözünü ettiğiniz sıcak duygulardan etkilenmiş.
Ben de şahsen sizin düşüncenizde hâlâ var olduğumu bilmekten büyük mutluluk duyuyorum.
Âh! Bizi kendinizden mahrum ederek ne kötü davrandınız.
Nazif harika bir oğlan olmuş. Ona yardım etmek için elimden ne geliyorsa yapa-rım. Öte yandan sıradan bir formalitenin söz konusu olduğunu sanıyorum, yani bana büyük bir iş düşmeyecek.
Nazlı’ya bütün eski şefkatimi söyleyin. Bey ve ben size en güzel hâtıraları gön-deriyoruz.24
Lüsiyen
24 Rıza Tevfik mektubun arkasına şu notu yazmış: “Abdülhak Hâmid’in madamı Lüsyen Maçka’dan bana
yazıyor: 24 Dec., sene 1933.” Mektup Cevat Yıldırım tarafından tercüme edilmiştir, kendisine teşekkür ederim.