• Sonuç bulunamadı

KEMALİZM, İDEOLOJİ VE HEGEMONYA: KURAMSAL BİR İNCELEME

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2022

Share "KEMALİZM, İDEOLOJİ VE HEGEMONYA: KURAMSAL BİR İNCELEME"

Copied!
208
0
0

Yükleniyor.... (view fulltext now)

Tam metin

(1)

T.C.

ANKARA ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ

SİYASET BİLİMİ VE KAMU YÖNETİMİ ANABİLİM DALI SİYASET BİLİMİ BİLİM DALI

KEMALİZM, İDEOLOJİ VE HEGEMONYA:

KURAMSAL BİR İNCELEME

Yüksek Lisans Tezi

Osman ÖZTÜRK

Ankara-2013

(2)

T.C.

ANKARA ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ

SİYASET BİLİMİ VE KAMU YÖNETİMİ ANABİLİM DALI SİYASET BİLİMİ BİLİM DALI

KEMALİZM, İDEOLOJİ VE HEGEMONYA:

KURAMSAL BİR İNCELEME

Yüksek Lisans Tezi

Osman ÖZTÜRK

Tez Danışmanı Doç. Dr. Mehmet YETİŞ

Ankara-2013

(3)

T.C.

ANKARA ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ

SİYASET BİLİMİ VE KAMU YÖNETİMİ ANABİLİM DALI SİYASET BİLİMİ BİLİM DALI

KEMALİZM, İDEOLOJİ VE HEGEMONYA:

KURAMSAL BİR İNCELEME

Yüksek Lisans Tezi

Tez Danışmanı : Doç. Dr. Mehmet YETİŞ

Tez Jürisi Üyeleri

Adı ve Soyadı İmzası

………..……… ...

………..……… ...

………..……… ...

………..……… ...

………..……… ………..

Tez Sınav Tarihi ………..

(4)

TÜRKİYE CUMHURİYETİ ANKARA ÜNİVERSİTESİ

SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ MÜDÜRLÜĞÜNE

Bu belge ile bu tezdeki bütün bilgilerin akademik kurallara ve etik davranış ilkelerine uygun olarak toplanıp sunulduğunu beyan ederim. Bu kural ve ilkelerin gereği olarak, çalışmada bana ait olmayan tüm veri, düşünce ve sonuçları andığımı ve kaynağını gösterdiğimi ayrıca beyan ederim (…/…/…).

Tezi Hazırlayan Öğrencinin

Adı ve Soyadı Osman ÖZTÜRK

İmzası ………

(5)

I

ÖNSÖZ

Kemalizm, Cumhuriyetin ilanından sonra özellikle 1930’lu yıllardan itibaren siyasal ve toplumsal hayatın vazgeçilmez kavramı olmasına rağmen, akademik literatürde Kemalizm’in ne olduğu konusunda bir konsensüs sağlanamamıştır. Bu bakımdan bu çalışmada, Gramsci’nin kuramını temel alarak belirlemiş olduğum kendi ideoloji algım üzerinden Kemalizm’in bir ideoloji olup olmadığı tartışılmakla beraber, Gramsci’nin kuramı üzerinden Kemalizm’in hegemonik bir niteliğe sahip olup olmadığı, hegemonya kurmak ve hegemonyasını sürdürmek için ideolojik karaktere sahip olan hangi araçları ve nasıl kullandığı sorularına cevap aranmıştır. Daha önceki yapılan çalışmalarda Kemalizm’in hegemonik niteliği, Gramsci’nin sadece hegemonya kavramı üzerinden irdelenmiş olmasına rağmen, bu çalışmada özgün olmak ve Kemalizm’i daha iyi irdeleyebilmek adına Gramsci’nin yöntemi de kullanılmıştır. Şöyle ki, Gramsci’nin yöntembilimsel olarak üstyapı kertesinde bulunan ve sivil toplum-politik toplum şeklinde ayrışmaya tabii tutmuş olduğu uğrakları göz önüne alınarak, aynı yöntemle Kemalist hegemonya tartışılmış, bu şekilde Kemalizm üzerinden yapılan tartışmalara katkı sağlanması amaçlanmıştır.

Üç bölüme ayrılmış olan bu çalışmada; ilk bölümde, Kemalizm’in düşünsel kaynakları kuramsal açıdan incelenmiştir. İkinci bölümde ise farklı fikirlere yer verilerek, Kemalizm’in ideoloji olup olmadığı tartışılmaya çalışılmıştır. Üçüncü ve son bölümde ise Gramsci’nin yöntemi temel alınarak üstyapı, sivil toplum ve politik toplum olarak ayrıştırılıp, söz konusu uğrakların sahip olduğu ideolojik

(6)

II

araçlar üzerinden Kemalizm’in hegemonya kurması ve hegemonyasını yeniden üretmesi konuları irdelenmiştir.

Çalışma konusunun tespiti ve içeriğin oluşmasında, yardımlarını esirgemeyen ve Gramsci’yi daha iyi anlamamı sağlayan, saygıdeğer hocam ve danışmanım Doç. Dr. Mehmet Yetiş’e, katkılarından dolayı Prof. Dr. Fethi Açıkel’e ve Doç. Dr. Gökhan Atılgan’a ve lisans düzeyinde hep yanımda olan ve araştırma yöntemini bana öğreterek, akademik anlamda üzerimde çok büyük emeği olan Prof.

Dr. Ali Murat Özdemir’e sonsuz teşekkür ederim.

Ayrıca çalışmam sırasında hep yanımda olarak, benden ilgisini esirgemeyen ve çalışmamda çok büyük katkısı olan sevgili eşim Emine Öztürk’e ve son olarak üzerimdeki emeği tartışılmayacak olan aileme sonsuz teşekkürü bir borç bilirim.

Osman ÖZTÜRK Kasım 2013

Ankara

(7)

III İÇİNDEKİLER

ÖNSÖZ……….………I

GİRİŞ ... 1

1.BÖLÜM KEMALİZM’İN DÜŞÜNSEL KAYNAKLARI 1.1.Halkçılık ... 21

1.2.Cumhuriyetçilik ... 24

1.4. Milliyetçilik ... 32

1.5.Laiklik ... 37

1.6. Devletçilik ... 45

2.BÖLÜM KEMALİZM VE İDEOLOJİ TARTIŞMASI 2.1. Çeşitli Yazar ve Düşünürlerin İdeoloji Tanımlaması ve Eleştirisi ... 57

2.1.1. Kemalizm Bir İdeolojidir ... 57

2.1.2.Kemalizm Bir İdeoloji Değildir ... 69

2.2. Üstyapıdan Yapıya Modernleşme ve Dönüşüm ... 78

2.3. Pozitivizm ... 86

3.BÖLÜM KEMALİST HEGEMONYA: YENİDEN ÜRETİM 3.1. Sivil Toplum ... 104

3.1.1. Hegemonik Söylemler ... 111

3.1.1.1.Özne Olarak Yurttaş ... 112

3.1.1.2. Sınıfsız ve İmtiyazsız Bir Millet ... 113

3.1.2. Eğitim ... 116

3.1.3. Parti ... 118

(8)

IV

3.1.4. Aydınlar ... 121

3.1.5. Halkevleri ve Köy Enstitüleri ... 145

3.2. Politik Toplum ... 152

3.2.1. Ordu ... 155

3.2.2. Hukuk ... 162

3.2.2.1.Takrir-i Sükûn Kanunu ... 164

3.2.2.2. İstiklal Mahkemeleri ... 169

SONUÇ ... 176

KAYNAKÇA... 183

ÖZET ... 199

ABSTRACT ... 200

(9)

1

GİRİŞ

İdeoloji, sosyal bilimcilerin üzerinde ortak bir tanım oluşturamadıkları ve en çok tartıştıkları kavramlardan biridir. Bu anlamda günümüze kadar pek çok tanımlamayı içinde barındıran bir düzlemde kullanılması ideolojinin birden çok anlam ifade etmesini de beraberinde getirmiştir. Bu nedenle Kemalizm üzerinden ideoloji sorgulaması yapmadan önce kavram olarak ideolojiyi özümseyebilmek ve onu içkin olarak tanımlayabilmek gerekir. Bunun için de ilk olarak ona yüklenen anlamları tarihsel sürecine bakarak anlamak ve değerlendirmek gerekir. Filozoflar ilk başta, fikir ve bilim, yani idea ve logos birleşiminden oluşturulan ideoloji kavramını kullanmış ve bu bağlamda kendilerini ideolog olarak görmüşlerdir. Söz konusu düşünürler, fikirlerin metafizik bir olgulardan doğmadığını, uyum ürünü olduklarını ifade etmişlerdir(Mardin, 1982: 19). Dolayısıyla, ideoloji kavramını akılcılık ve bilim üzerinde temellendirmişlerdir. İdeoloji bu anlamda, fikirlerin ortaya çıkışının nesnel olarak incelenmesinin olanaklı kılınması ifade etmekte ve doğru düşünme bilimi olarak kullanılmıştır.

İdeoloji kavramını ilk kullanan Destutt de Tracy ideolojiyi pozitif temelde anlamlandırmış ve yeni toplumun açıklanmasına dayanak oluşturacak bir düşünce bilimi olarak görmüştür. Bununla birlikte, ideolojiye zamanla siyasal gelişmelerin doğrultusunda negatif bir içerik kazandırılmaya başlanmıştır. Bu doğrultuda ideoloji, fikirlerin çözümleme bilimi olmaktan çıkıp fikir sistemi haline gelmeye başlamış ve bizzat eleştiri nesnesi olmuştur(Eagleton, 1996: 100).

Marks’ın diğer kavramlarında olduğu gibi ideoloji ile ilgili olarak tanımlamasına da direk bir dayanak bulmak oldukça zordur. Bununla birlikte, Marks

(10)

2

ve Friedrich Engels’in birlikte yazdığı Alman İdeolojisi adlı kitabında yer alan

“Bilinç hiçbir zaman bilinçli varlıktan (das bewusste Sein) başka bir şey olamaz ve insanların varlığı, onların gerçek yaşam süreçleridir. İnsanlar ve sahip oldukları ilişkiler tüm ideolojilerinde sanki camera obscura’daymış gibi baş aşağı çevrilmiş bir biçimde görülüyorsa, nesnelerin gözün, ağtabakası üzerinde ters durmalarının onların dolaysız fiziksel yaşam süreçlerinin yansıması olması gibi, bu olgu da, insanların tarihsel yaşam süreçlerine aynı şeyin olmasından ileri gelmektedir.”(Marx ve Engels, 2003: 24) şeklindeki ifadeden yola çıkarak, Marks’ın ideolojiye farklı bir anlam vererek onu “yanlış bilinç” olarak tanımladığı belirtilebilir. Dolayısıyla, Marks ideolojiyi, gerçekleri gizleyen ve insanları maddi koşullar hakkında yanlış bilgiye ve bilinçlenmeye iten zaman zaman bilinçli zaman zaman bilinçsiz düşünce sistemi olarak değerlendirmiştir(Eagleton, 1996: 109). Bu anlamda egemen sınıfı meşrulaştıran ideoloji, bir grubun veya sınıfın çıkarını bütün toplumun çıkarı gibi algılanmasını sağlamaktadır. Ancak ideoloji için Alman ideolojisi’nde, sınıf mücadelelerinin teorik aracı olduğuna dair bir çıkarımda yapılabilmektedir(Eagleton, 1996: 121).

Mannheim ise, ideoloji-ütopya ayrımı yaparak ütopyayı, var olan düzenden memnun olmayanları yeni düzen tanımlaması, buna karşın ideolojiyi ise egemen olanın kendi egemenliğini veya düzenini devam ettirme yani statükoyu koruma biçimi şeklinde tanımlamıştır. Bununla birlikte, ideoloji anlamlandırması aydınlanmadan günümüze doğru daralmış ve siyasi düşünceler üzerinde şekillenmiştir.

Gramsci açısından bakıldığında ideolojiler, fikir sistemlerinden çok somut pratikleri barındırarak eylem için yönelimler sağlar. Dolayısıyla, herhangi bir

(11)

3

sınıf öteki sınıflar üzerindeki hegemonya kurmak isteğinde bunu ideoloji yoluyla gerçekleştirir. Bu anlamda ideoloji, Gramsci’nin teorisinde egemen sınıfın diğer sınıflar üzerinde hegemonyasını kurmasında ve yeniden üretmesinde önemli bir fonksiyona sahiptir. Dolayısıyla, Gramsci de ideoloji, hegemonya üzerinden tanımlanmaktadır. Hegemonya aslında rıza sağlanması yani bir sınıfın kendi çıkarlarından kaynaklanan bir dünya görüşünü, tüm topluma ortak bir anlayış olarak kabul ettirmesi veya bu anlamda genel iradeyi sağlaması demektir. Çünkü yönetmekle ile yönlendirmenin birlikteliğinde hegemonya işler hale gelmektedir.

Gramsci, ideolojinin hegemonya mücadelesi içindeki tarihsel blok açısından özel önemini vurgulamıştır. Hegemonyanın yaratılması, özneleri oluşturmaya yönelik bir pratiktir. Hegemonya içerisinde özne kurulur ve ideoloji bu özne için vardır. Öznenin kendi bilincini geliştirmesi ne kadar engellenirse hegemonya o ölçüde zafer kazanır.

İktidardaki sınıf, ideolojisini ve sınıf egemenliğini özneler için yeniden üretirken daima ekonomik sınıfın maddi çıkarlarını ve dünya görüşünü ifade eder. Hâkim sınıf hegemonyasını ideoloji aracılığı ile işleyerek sınıfların rızasını alır. Dolayısıyla tarihsel blok, hegemonya mücadelesi içinde kitlelerin rızasını ancak ideoloji ile kazanır. Yani hegemonya mücadelesi ideolojik bir mücadeledir. Ancak toplumsal rızanın sağlanmasında yani hegemonyanın kuruluşunda, ideoloji kendiliğinden işlemez. Aydınlar bu noktada, önemli bir işleve sahiptir. Gramsci’ye göre ideolojik hegemonyanın kurulmasında önemli bir role sahip olan aydınlar, egemen sınıfın dünya görüşüne sahip olan ve söz konusu dünya görüşünü yayarak yeniden üretilmesini sağlayan, bu bağlamda üst yapı ile yapının ve sivil toplum ile politik toplumun organik birlikteliğini sağlayan kesimdir. Toplumsal pratik ve düşün alanında etkin olan aydınlar halkı, mevcut rejimin mevcut şartlar altında olabilecek en iyi düzen olduğuna bu anlamda, egemen dünya görüşüne ikna çabasına girerler.

(12)

4

Gramsci, ideolojinin yanlış bilinç olarak ele alınmasını reddeder. İdeolojinin pratik olduğundan hareketle maddi süreçlere vurgu yapar. Ona göre ideolojinin var oluş temeli maddidir. Yani, bir toplumsal gurup diğer guruplar üzerindeki hâkimiyetini sağlarken ekonomik temeli dönüştürmeye ve üretim güçlerinin devamlılığını sağlayacak üretim ilişkilerini kurmaya yönelmelidir. Üretici güçlerin üretimi sağlama noktasındaki temel gereksinmelerinin egemen sınıfın varlığını tehlikeye atmayacak şekilde desteklenmesi gerekir. Böylelikle, egemen sınıfın ona bağlı guruplar üzerinde kurmak istediği siyasal hegemonyanın birinci şartı olan ekonomik uzlaşma sağlanır.

Bu uzlaşma sağlandıktan sonra siyasal hegemonya kendini ahlaki ve entelektüel planda ortaya koyar ve toplumu yönlendirme işlevini yerine getirir(Bobbio, 1982:

70-72). Nitekim Gramsci tarihsel bakımından belirli bir yapı için zorunlu ideolojiler olduğunu ve bunların insan yığınlarını örgütlediğini, harekete geçirdiğini, insanlar üzerinde psikolojik bir etkisi olduğunu söyler. Tarihsel blok içinde alt yapı ve üst yapıların el ele gittiğini vurgulayan Gramsci, maddi güçlerin halk etkinliğinin içeriğini, ideolojinin ise bunun biçimini oluşturduğunu ve bu ikisinin birbirlerinin tamamlayıcısı olduğunu belirtir(Gramsci, 2003: 79). Özetle, Gramsci’nin teorisinde toplumsal sınıfların ideolojik olarak temsilinin temelinde söz konusu sınıfların maddi çıkarlarından hareketle tanımlanabilecek bir dünya görüşü yatmaktadır. Egemen sınıfın hegemonyasını kurması ise, toplumun tüm pratik ve düşünsel alanında, kendi dünya görüşünün bir bütün olarak içselleştirilmesini sağlayıp yayarak ve böylelikle de kendi çıkarı ile toplumsal çıkarı büyük ölçüde eşitleyerek ahlaki, siyasi ve entelektüel liderlik kurması anlamına gelmektedir. Bu anlamda egemen sınıf aslında kendi çıkarları ile diğer sınıfların çıkarının birleşik ifadesi olan genel evrensel değerler ile hegemonyasını inşa etmektedir. Eğitsel, kültürel, dinsel kuruluşlar en önemli hegemonya araçları olarak hegemonya inşasında önemli bir fonksiyona

(13)

5

sahiptir. Dolayısıyla, ideoloji Gramsci üzerinden okunduğunda, eğitim, kültür, sanat, hukuk, ekonomi ve kolektif pratiklerin bütün belirlenimlerinde üstü örtük olarak bulunan dünya görüşüdür.

Son olarak Althusser’e bakıldığında, ideoloji bir sınıfın diğerine kabul ettirdiği bir düşünceler sistemi olmaktan çok tüm toplumun katıldığı pratikler toplamıdır. Dolayısıyla ideoloji, tüm topluma egemen değerleri benimseterek onların yaşadıkları sistemle uyumlu olmalarını veya yeni uyumlu yaşam sistemleri kurmalarını sağlamaktadır(Kazancı, 2006: 6). Bununla birlikte, ideolojinin ortaya çıkışı en azından öneminin artışı, toplumsal kesimlerin tarih sahnesine çıkmaya başlaması ve bu anlamda başrol üstlenmesi, bir başka deyişle, kitle hareketlerinin kendini göstermesi, sanayi devriminin etkisi ve fikri değişimler gibi faktörler ile birlikte olmuştur. Bu çalışmada ben ideolojiyi, “kitle toplumunun ortaya çıkmasıyla doğan, insan eyleminin amacını ve bu amaçlara nasıl varılacağını tanımlayarak insanların bilinç ve pratiklerini etkileyen ve sosyal ve fiziki ortamı belirleyen ilkeler sistemine sahip dünya görüşü” şeklinde tanımlayarak Kemalizm'i bu bağlamda değerlendireceğim. Bu tanımdan farklı önermeler de ortaya çıkmaktadır. Bu anlamda, bir ideolojiyi ancak başka bir ideoloji değiştirebilir veya bir ideoloji ile ancak başka bir ideoloji mücadele edebilir.

İdeoloji üzerinden Kemalizm’i irdelemeden önce Kemalizm'i oluşturan şartlar ve ilkelerin temeline tarihsel süreç ve süreklilik bağlamında bakmak gerekmektedir. Bu bağlamda, Kemalizm’in içerdiği düşünsel ve pratik altyapı Tanzimat Dönemi(1839-1876)’ne kadar indirgenebilir. Çünkü Tanzimat Dönemi, var olmak için çağı yakalamak ve onun fikri, sınaî ve teknolojik yeniliklerini içselleştirmeye çalışmak şeklinde tanımladığım Osmanlı modernleşmesinin başladığı

(14)

6

dönemdir. Modernleşme var olma sorunu nedeniyle önce askeri alanda başlamıştır.

Ancak dönemin en önemli özelliklerinden birisi, o zamana kadar dini otoritenin hâkimiyetinde yer alan hukuk ve eğitim gibi önemli aygıtların devlet denetimi altına alınmaya ve bu anlamda “dinsel otorite”nin zayıflatılmaya başlanmasıdır. Bununla birlikte, önemli bir noktada bilime verilen önem ve yenidünyanın dini diye nitelenebilecek olan pozitivizm etkisi ile de Tanzimat’tan sonraki süreçte ahlakın kaynağının dinsel veya geleneksel atıf noktasından dünyevi bir noktaya doğru yönelmeye başlamasıdır. Dolayısıyla, “millet” kavramı da cemaat anlamından çıkıp

“ulus”a dönüşmeye başlamıştır. II. Meşrutiyet Dönemi(1908) ise Osmancılığa önem atfedildiği bir dönem izlenimini verse de “Türklük ve Türk milliyetçiliği” vurgusu yavaş yavaş hâkimiyet kazanmaya başlamış ve bu anlamda II. Abdülhamit dönemindeki tarih anlayışından da kopmaya başlanılmıştır. Fransız Devrimi’nin ilkelerinin, İttihat ve Terakki Cemiyeti ile II. Meşrutiyet’in önemli unsurları olarak yer alması ile birlikte “vatan, millet, devlet, ittihat” temaları da özenle üzerinde durulan temalar olmuştur. Bu anlamda çalışmanın ilerleyen bölümlerinde ideolojik araç olarak nitelendirdiğim eğitimde de Türkçe dersi kültürel kimliğin aktarılmasında önemli rol almasıyla birlikte, II. Meşrutiyet Dönemi’nde eğitimde ulusal dil kullanma sorunu bir tartışma konusu halini almıştır. Bununla birlikte, bir ideoloji olarak İslamcılığın egemen gücünün zayıflatılması birden olmamış, hatta İttihatçılar belirli bir dönem İslamcılığın toplumu seferber edebilme gücünden yararlanmaya çalışmışlardır. Diğer taraftan, milliyetçiliğin unsurları olan vatan, millet gibi kavramları cihat, gazilik, şehitlik gibi aslında İslami içerik taşıyan değerlerle meşrulaştırılmıştır. Sonuç olarak, Tanzimat ve II. Meşrutiyet Döneminin Cumhuriyet’e bıraktığı en önemli miras resmi bir ideolojidir. II. Meşrutiyet’te ‘Türk- İslam Sentezi’ne dönüşen resmi ideoloji, Cumhuriyet ile birlikte “Kemalizm” olmaya

(15)

7

başlamıştır. Dolayısıyla Kemalizm, son seksen beş yıldır toplumsal ve siyasal yaşamın vazgeçilmez bir kavramı olmuştur. Nitekim günümüzde de anayasa, siyasi partiler yasası, milli eğitim yasası ve bütün diğer temel yasalarda yer alan hükümlerle genel idarenin ve bütün yurttaşların uymak zorunda olduğu resmi bir ilkeler bütünü olmaya devam ediyor. Bununla beraber Kemalizm, sosyal bilimcilerin üzerinde ortak bir tanımlamaya varamadıkları bir terimdir. Türkiye Cumhuriyeti tarihinin çeşitli evrelerinde farklı Kemalizm yorumları ortaya atılmış, tartışılmış ve hatta birbirleriyle yarıştırılmıştır.

Bu çerçevede tezin birinci bölümü olan “Kemalizm’in Düşünsel Kaynakları” başlığı altında öncelikle Osmanlı Devleti’nin batı uygarlığı karşısında geri kalmışlığı ve bu durumdan kurtulmak için çeşitli ama yetersiz reform hareketlerinden bahsedilecektir. Bu bağlamda, geri kalmışlığın fikirsel altyapısını oluşturduğu söz konusu dönemin düşünsel önderleri olan Jön Türklere değinilecek ancak her ne kadar Kemalist düşüncenin ne ölçüde Jön Türk ideolojisi ile süreklilik barındırdığı ve ne ölçüde ayrışma içerdiği de bu bölümün konusunu oluşturmuş olmasına rağmen, bu bölümde asıl olarak merkeze alınacak olan, Kemalizm’in fikir adamı olarak Mustafa Kemal’in düşüncesinin kaynakları ve bu kaynaklar ile ne ölçüde ilişkilendirilebileceğidir. Bununla beraber hem Jön Türkler hem de Kemalizm’in düşünsel altyapısında etkisi olduğu düşünülen Sosyal Darwinizm ve Lamarckçılığa da değinilecektir. Daha sonra Atatürk Devrim Modelinin yeterli bir değerlendirmesinin yapılabilmesi için temel düşün kaynağı olan altı ilke, alt başlıklar halinde irdelenerek Kemalizm’in düşünsel altyapısı tartışılacaktır.

İlk olarak “Halkçılık” ilkesi incelenerek söz konusu ilkenin düşünsel altyapısını oluşturan Rusya’da gelişen “narodnichestvo” (halkçılık) hareketi ve

(16)

8

Fransa’da ortaya çıkan “solidarizm”(dayanışmacılık) akımları ile halkçılığın kurumsal yönünü oluşturan Ziya Gökalp üzerinde durulacaktır.

İkinci alt başlıkta “Cumhuriyetçilik” ilkesi irdelenerek hem söz konusu ilkenin Kemalizm ile Osmanlı aydınlarının düşünsel yapısındaki yeri hem de Cumhuriyetçiliğin diğer beş ilke ile bütünleşme düzeyi tartışılacaktır.

Üçüncü olarak “İnkılâpçılık” ilkesi incelenerek “ilerleme” kuramı çerçevesinde değerlendirilecek olup pozitivist bir bakış açısıyla hem inkılâpların nasıl gerçekleştiği, hangi yöntem ile benimsetildiği ve sürekliliği üzerinde durulmakla birlikte hem de söz konusu ilkenin fikirsel alt yapısına inilerek farklılıklara değinilecektir.

Dördüncü olarak “Milliyetçilik” ilkesi üzerinde durulacaktır.

Milliyetçilik ilkesine öncellikle kısaca tarihsel açıdan bakılacaktır. Daha sonra milliyetçilik ilkesi, Ziya Gökalp ekseninde irdelenerek bu bağlamda Mustafa Kemal Atatürk’ün düşünce sisteminde tanımlaması ve milliyetçilik ilkesinin Kemalizm’in düşünsel yapısına nasıl yansıdığı değerlendirilecektir.

Beşinci alt başlıkta “Laiklik” ilkesi tartışılarak söz konusu ilkenin öncelikle tarihsel sürecine bakılacak olup bu bağlamda Anglosakson ve Kıta Avrupa’sı ülkelerinin laiklik üzerindeki farklı algılamaları tartışılarak Kemalizm’in düşünsel yapısında laiklik ilkesinin yerine ve önemine değinilecektir.

Son alt başlık olan “Devletçilik” ilkesi ise hem tarihsel olarak hem de ekonomik açıdan değerlendirilmekle birlikte toplumsal açıdan da Kemalizm’e olan düşünsel katkısı tartışılacaktır. Bu bağlamda, ekonomik açıdan 1929 yılında meydana

(17)

9

gelen Büyük Burhan’ın etkisi ve sonrası ülkenin ekonomik durumu göz önüne alınmakla beraber devletçilik ilkesi üzerinde Kemalist ve muhalif gruplar arasındaki düşünsel farklılıklar açıklanmaya çalışılacaktır. Ancak devletçiliğin sadece ekonomik açıdan Kemalizm’in düşünsel altyapısını oluşturan ilke olmadığı aynı zamanda toplumsal bazda değerlendirilmesi gerektiğinin üzerinde önemle durulacaktır.

Kemalizm’in düşünsel kaynaklarını açıkladıktan sonra tezin temel problematiğini kapsayan ikinci bölümünde “Kemalizm ve İdeoloji Tartışması”

başlığı altında ilk önce akademik literatürde üzerinde uzlaşmaya varılamamış olan Kemalizm'in ideoloji olup olmadığı tartışılacaktır. Bu bağlamda, ikinci bölümün ilk başlığı olan” Çeşitli Yazar ve Düşünürlerin İdeoloji Tanımlaması ve Eleştirisi”

altında alt başlıklar halinde konuya farklı açılardan yaklaşan yazarların düşüncelerinden ilk olarak Kemalizm’in ideoloji olduğunu savunanlar ile bu düşünceyi hangi temellere oturttukları aktarılarak daha sonra Kemalizm’in ideoloji olmadığı fikrini benimseyenler ile bu fikri eleştirenlere yer verilerek sistematik bir şekilde Kemalizm’in ideoloji sorgusu yapılmaya çalışılacaktır.

İkinci bölümün ikinci başlığı “Üstyapıdan Yapıya Modernleşme ve Dönüşüm” altında Kemalizm’in üstyapıdan yapıya doğru modernleşme ve dönüşüm gerçekleştirme amacı bağlamında ilk olarak modernleşme olgusu üzerinde durulup akademik literatürde üzerinde konsensüs sağlanamamış olan modernleşme kavramanın tarihsel ve kuramsal yönleri tartışılarak Kemalizm’e yansıması değerlendirilecektir. Daha sonra söz konusu olan modernleşmenin Kemalizm bağlamında topluma sıçramalı bir yöntemle üstyapısal olarak benimsetildiği, yani genellikle evrimsel gerçekleşen modern dönüşümün Kemalist kadrolarda farklı bir yöntem ile gerçekleştiği olgusu üzerinde durularak söz konusu dönemsel süreç

(18)

10

tartışılacaktır. Aynı zamanda bu konudaki farklı bakış açılarına yer verilerek, Atatürk’ün düşüncelerine de değinilecektir.

Tezin ikinci bölümünün “Pozitivizm” isimli üçüncü başlığında ise öncelikle Auguste Comte üzerinden pozitivizmin tarihsel ve kuramsal içeriğine değinilip, bu bağlamda Osmanlı aydınları ve Kemalistler tarafından nasıl algılandığı tartışılacaktır. Dolayısıyla, Jön Türkler, İttihatçılar ve Kemalizm’de pozitivist düşünce yapısının etkileri ve bu bağlamda Kemalizm’in bilimselliğini nasıl sağladığı üzerinde durulacaktır. Daha sonra pozitivizm üzerinden ideoloji olgusu bağlamında Kemalizm’in temel ilkeleri üzerinde durulmuştur. Bu çerçevede Kemalizm epistemolojik düzeyde analiz edilerek sahip olduğu temel ilkelerin neler olduğu ve nasıl tanımlandığından daha çok bu ilkelerin Kemalizm’i nasıl görünür kıldığı, ona nasıl hegemonik bir sistem kazandırdığı ve onu nasıl meşru kıldığı üzerinde durularak ideoloji olgusu açısından ele alınacaktır.

Çalışmanın üçüncü ve son bölümünde ise “Kemalist Hegemonya: Yeni Bir Kimlik ve Yeniden Üretim” başlığı altında ilk olarak Kemalizm’in hegemonyasını nasıl ve hangi araçlarla kurduğu ve yeniden ürettiği üzerinde durulacaktır. Öncelikle, Gramsci üzerinden hegemonya, sivil toplum ve politik toplum kavramları açıklanarak üstyapısal boyutta ilişkileri, özellikle hegemonya kurma yöntemi ve sivil toplum ile politik toplumun hegemonik güç olmada ve hegemonyayı sürdürmede rolleri ve sahip olduğu araçlar tartışılacaktır. Ancak bu çalışmada, Gramsci’nin yöntembilimsel açıdan izlediği yolu izleyerek Kemalizm’in hegemonyasını kurması ve zor yoluyla rıza sağlaması ayrı ayrı irdelenip değerlendirilecektir(Yetiş, 2009b: 133). Bu bağlamda, üçüncü bölümün ilk başlığı olan “Sivil Toplum” altında, Kemalizm’in sivil toplum kertesinin hangi araçlarıyla

(19)

11

ve nasıl ideolojik ve kültürel hegemonya oluşturup ve bunun sürekliliğini sağladığı tartışılacaktır. İlk olarak, devletin ideolojik ve kültürel hegemonya alanı olan sivil toplum kertesinde hegemonik söylemler olarak adlandırdığım “yurttaş” ve “sınıfsız ve imtiyazsız bir millet” söylemleri “Hegemonik Söylemler” alt başlığı altında değerlendirilecek ve daha sonra eğitim, hukuk, parti, aydınlar, köy enstitüleri ve halkevleri alt başlıklar şeklinde, bu araçların Kemalizm'in rızayı sağlamasındaki ve kendini yeniden üretmesindeki rolüne değinilecektir.

Bununla birlikte, çalışmanın üçüncü bölümünün son kısmında “Politik Toplum” başlığında, Kemalizm’in siyasal veya politik toplum olan devlet kertesinde zor yolu ile nasıl hegemonyasını kurduğu üzerinde durularak politik toplumun temel baskı aracı “Ordu”nun rolüne değinilecek, daha sonra “Hukuk” alt başlığı altında dönemin baskı araçlarından biri olan ve hem yargısal hem de ideolojik bir role ve öneme sahip “İstiklal Mahkemeleri”nin üzerinde durulmakla birlikte hem zor yolu ile iknanın yasal dayanağı olan hem de ideolojik devrimi gerçekleştirme ve sürdürmeye katkısı olan “Takrir-i Sükûn Kanunu” üzerinde durularak üçüncü bölüm sonlanacaktır.

(20)

12

1.BÖLÜM

KEMALİZM’İN DÜŞÜNSEL KAYNAKLARI

Osmanlı Devleti’nin gelişmiş Batı karşısında, siyasal ve sosyal açıdan durağanlığı nedeniyle düşmüş olduğu geri kalmışlık durumu ve bu nedenle de yok olmaya yüz tutmuş olması, Osmanlı siyasal elitlerini 18. yüzyıldan başlayarak büyük bir telaş ve geç kalmışlık duygusu içinde reformlar yapmaya zorlamıştır. Bu telaş durumunun bir sonucu olarak reformlar topyekûn ve tüm alanlarda yapılmaya çalışılmaktan ziyade, belirli alanlara, ilk başta askeri alanda olmak üzere bu elit için dönüşümü sağlamak amacıyla kilit konumda bulunan eğitim alanına yoğunlaşarak hayata geçirilmeye çalışılmıştır. Bu elitlerin düşüncesine göre, eğitim alanında yapılacak reformlar, diğer alanların da dönüşerek gelişmesine yol açacaktır.

Bu bağlamda, devletin geri kalmışlığının en büyük göstergesi olan askeri başarısızlıklar nedeniyle, III. Selim Döneminde Batı tipi bir ordunun kurulması gerekliliğinin yanında Batı tipi bir modernleşmenin kaçınılmazlığı fikri ön plana çıkmıştır. Bunun sağlanması için de Fransız uzmanlarından ve yöntemlerinden yararlanılmış, ayrıca genç kadrolar eğitilmek üzere yurt dışına gönderilmiş ve askeri tabanlı ve Osmanlı’nın dönüştürücülüğünü üstlenecek olan donanımlı bir yönetici elit sınıfı doğmaya başlamıştır.

Yukarıda bahsedildiği gibi geri kalmış olmanın yarattığı “alarm” durumu, eğitime olağanüstü bir araçsal önem atfedilmesine ve bu elitlerin kendilerine “halka doğru” giderek onları eğitmek görevini yüklemelerine neden olmuştur. Dönemin en göze çarpan özelliklerinden biri de alarm durumunun bir sonucu olarak eklektik bir şekilde, toplumu çok kısa bir zamanda eğitmek ve onu acilen Batı uygarlığı

(21)

13

seviyesine taşımakla “yükümlü” olan elit, uygarlığın bütün bilgilerine özet bir biçimde sahip olmak zorunda kalmasıdır.

Değinilmesi gereken önemli bir nokta da elitler tarafından mümkün olan en kısa zamanda “muasır medeniyetler seviyesi”ne erişmesi gerektiği düşünülen toplumun, Batı uygarlığının bütün özelliklerini birebir edinmesinden ziyade, üzerindeki geri kalmışlığın temizlenmesinin arzu edilmesidir. Diğer bir deyişle, toplumun özüne karşı bir husumet genel düşünce çerçevesi içerisinde bulunmamaktadır. İlerleme gerekli görülmekte fakat Batı’nın bilimsel ilerlemesinin sonuçlarının özümsenerek alınması esnasında Osmanlı’nın varlık koşulları ve Doğu uygarlığının da özgünlüğünün korunması gerekliliğinin üzerinde durulmaktadır (Akşin, 1985: 833). Batılılaşma sürecine Osmanlı’dan daha geç girmiş olmasına rağmen benliğinin unsurlarını koruyarak Rusya gibi güçlü bir devleti yenilgiye uğratacak(1905 Rus-Japon Savaşı) derecede güç kazanan Japonya’ya Jön Türklerin hayranlığı da esasen buradan kaynaklanmaktadır.

Düşünce çerçevelerinin oluşmasının genel koşulları ve nedenleri yukarıdaki gibi özetlenebilecek olan son dönem Osmanlı aydınları, ortak özellikleri göz önünde bulundurulduğunda “Jön Türkler” olarak adlandırılmaktadır(Akşin, 2009: 45). Bu düşünürlerin ardılı olan ve bıraktıkları yerden Mustafa Kemal’in önderliğinde dönüşüm sürecini devralan Kemalist düşüncenin ne ölçüde Jön Türk ideolojisi ile süreklilik barındırdığı ve ne ölçüde kopuş içerdiği de bu bölümün konusunu oluşturmaktadır. Ancak bu bölümde merkeze alınacak olan, Kemalizm’in ideoloğu olarak Mustafa Kemal’in düşüncesinin kaynakları ve bu kaynaklar ile ne ölçüde ilişkilendirilebileceğidir.

(22)

14

Öncelikle değinilmesi gereken, Kemalist düşünce ile Mustafa Kemal’in düşüncelerinin arasında büyük oranda bir örtüşme öngörüldüğüdür. 1930’larda resmiyet kazanan Kemalizm’in, Mustafa Kemal’in düşünce çerçevesi dışına çıkmadığı kabul edilmektedir. Bunun da başlıca nedeni, aksini iddia eden düşünceler mevcut olmakla beraber, Mustafa Kemal’in isteği dışında Kemalizm’in içeriğinin oluşturulmasının mümkün olmadığının düşünülmesidir. Her ne kadar geçmişteki düşünürler kadar kendi düşüncesinin oluştuğu dönemde yaşamış bulunanlardan da büyük ölçüde etkilenmiş olsa da bir fikrin Kemalizm içinde sayılabilmesi, dışlanmaması yine Mustafa Kemal’in onayına bağlıdır.

Kemalizm’in temel ilkelerinin(“altı ok”un) incelenmesinden önce, yukarıda özetlenen genel eğilimler dışında Jön Türk düşüncesinde olduğu kadar Kemalist düşüncede de göze çarpan önemli bir noktaya değinmek gerekmektedir:

Sosyal Darwinizm ve Lamarckçılığın etkisi…

Bu iki düşüncenin de temelinde yatan, sadece güçlü olanın “haklı”

olduğu fikri, Jön Türk ve Kemalist düşünceye büyük bir etkide bulunmuştur. Sosyal Darwinizm’in içerdiği güçsüz olanın yok olmaya mahkûm olduğu, doğal ayıklanmanın bunu gerektirdiği fikri, Lamarck’ın hayatta kalabilmek için çevreye uyum sağlamanın şart olduğu fikri ile bir bütünlük olarak kabul edilip hedef “güçlü olmak” olarak konulmuştur.

“Osmanlı aydınının en önemli çıkmazı, evrim teorisini Darwin’in doğal ayıklanma ve Lamarck’ın çevreye uyum yaklaşımıyla birlikte bir bütün olarak benimsemesidir. Batılı aydınlar evrimleşmede söz konusu yaklaşımlar arasında bir

(23)

15

tercih yaparken Osmanlı aydınları bu tür bir seçimden kaçınmışlardır. Osmanlı aydını için önemli olan evrimin (tekâmül) varlığıdır.”(Doğan, 2006: 336).

Bu iki düşüncenin bir arada alınması, evrimin yani “değişim”in kaçınılmaz bir olgu olarak algılanmasına ve bu nedenle de “istikrar”ın tam anlamıyla gerileme ile bir tutulmasına neden olmuştur. Bu nedenle en çabuk olabilecek şekilde değişen dünya yakalanmalı, ona ayak uydurulmalıdır. Dolayısıyla, aydınların Sosyal Darwinizm’in öngördüğü doğal ayıklanma karşısında tutunabileceği iki düşünce vardır. Birincisi, Darwinist düşüncenin içinden çıkan Reformcu Darwinizm’in savunduğu evrimleşmede, canlıların birbirleriyle dayanışma ve işbirliğinin esas olduğu görüşüdür. İkincisi ise evrimleşmede çevreye uyumu kabul eden Lamarckcı düşüncedir(Doğan, 2006: 334).

“Osmanlı aydını (…) gerek canlıların evrimleşmesinde gerekse toplumsal ilerlemede doğal ayıklanmacı yani Sosyal Darwinist yaklaşımı her zaman için öne çıkarmıştır. Ancak uyum ve toplumsal dayanışma adına ihtiyaç duyduğu anlarda çevreye uyum düşüncesini kullanmıştır. Dolayısıyla, bir yandan insanlığın ilerlemesi doğal ayıklanmayla açıklanmaya çalışılmış, diğer yandan da birlik ve beraberlik temalarından vazgeçilmemiştir.”(Doğan, 2006: 336).

Birlik ve beraberlik içinde gerçekleştirilecek olan çevreye(yani uygarlığa) uyum sağlanması sürecinin geç kalmışlık hissiyle birleştiği düşünüldüğünde dönüşümün “yukarıdan aşağıya” doğru “öğretici” bir çizgi izlemesi şaşırtıcı değildir. Çünkü sürekli ilerlenmelidir ve bu da ancak donanımlı elitlerin hedefleri doğrultusunda yapılabilir.

(24)

16

Bu düşüncelerin Osmanlı aydınına ulaşması da Alman(Büchner, Haeckel) ve Fransız(Le Bon, Demolins) düşünürleri aracılığıyla olmuştur(Doğan, 2006: 335). Bu isimlerden Demolins, Jön Türk hareketinde liberal kanadı oluşturan ve Âdem-i Merkeziyetçi görüşlerini bu düşünürden alan Sabahaddin Bey (Prens Sabahaddin) üzerinde etkili olmuştur (Akşin, 1985: 835). Ayrıca, diğer bir Fransız düşünür olan Le Bon’un da Osmanlı aydınlarının Kemalist düşünürlere aktardığı düşünceler üzerindeki etkisi göz ardı edilemez.

“Le Bon’un katkısı iki türlü olmuştur. Bir yandan, ırkların gelişimine dair bir kuram oluşturdu, öte yandan kitle psikolojisinin temellerini attı. (…) Kitle psikolojisi üzerine çalışması, bilime dayanan bir sanayi toplumunda demokrasinin uygulanamaz olduğunu gösterme çabası olarak görülebilir ve bu anlamda Comte’un otoritaryanizmiyle uyum içindedir.”(Zürcher, 2011: 53).

Yine Fransız Devrimi’nde etkili olan J.J. Rousseau, birçok Türk düşünür gibi Atatürk’ün de düşünce ve fikirlerini etkilemiştir. J.J. Rousseau’un özellikle bireysel özgürlükçü ve cumhuriyetçi olması Atatürk’ü etkilemiştir(Turan, 1989: 14).

Dolayısıyla, Mustafa Kemal ve dönemi Batı’nın sahip olduğu fikir ve gerçekleştirmiş olduğu devrimlerden etkilenmiştir. Bu fikir ve devrimler, Aydınlanma Çağı’nın ve Fransız-Amerikan Devrimleri’nin akılcılık fikirleridir.

Fransız Devrimi’nin II. Meşrutiyet dönemi üzerinde de etkileri olmuştur. Fransız Devrimi’nin Atatürk üzerinde bırakmış olduğu etki nedeniyle, Türk modernleşmesini kendine özgü niteliğinden kopmayacak şekilde etkilemiştir(Turan, 1989:9). Bir başka deyişle, Avrupa’daki kökten değişimin göstergesi olan Fransız Devrimi, yeni rejimi içinde esin kaynağı olmuştur. Atatürk’ün, Türk Kurtuluş Savaşı ile Fransız İhtilali

(25)

17

arasında kurduğu ilişki ve Türk bağımsızlık hareketinin sömürgeci devletlerin yönetimi altında bulunan Asya ve Afrika ülkelerinin ulusal bağımsızlıkları için ilk büyük örnek olacağı hakkındaki inancı, bunu açık bir şekilde göstermektedir(Turan, 1989: 10).

Fransız Devrimi’nin, milliyetçilik, ulusal egemenlik görüşü, Misak-ı Milli ve Teşkilat-ı Esasi’de etkileri görülmekle birlikte, her ne kadar bu durum Türk Devrimi’nin Fransız Devrimi’nin tekrarı olduğuna dair yaklaşımları beraberinde getirse de birçok farklı yönü de vardır. Bunlar; Türk Devrimi’nin bağımsızlık için yalnız içerde değil dışarıda da mücadele etmesi, devrim fikrini savunanlarla fiilen gerçekleştirenlerin aynı olması ve diğerleri gibi kanlı bir devrim olmayıp düzen ve birlik içerisinde gerçekleşmesidir(Ercan, 1983: 59-61).

Bu bağlamda Kemalizm’in, komünist ve liberal rejimden farklı kendine has özellikleri olan bir rejime sahip olduğunu söylemek mümkündür. Bu konuda Niyazi Berkes’te, Atatürk’ün sosyalist devrimden uzak durduğunu bunun nedeni olarak da devrimi gerçekleştirecek sınıfın olmamasını göstermiştir. Berkes, Kemalizm’in farklılığını “Kemalist devrimciliği hem Batıcılık anlayışından hem de Bolşevik devrimciliğinden farklı olmuştur. Hem Batı boyunduruğundan kurtulma, hem gerilikten kurtulma savaşı içinde bulunan geri kalmış toplumların devrimsel uluslaşma ve modernleşme davasının hem Fransız İhtilali modelinden, hem Rus İhtilali modelinden ayrı niteliği bulunuşunun ilk örneğini de Kemalizm devrimciliği vermiştir.”(Berkes, 2002: 106) ifadesiyle anlatmaktadır.

Berkes(2002: 142-143), aydınların devrimi ele alırken onu sadece batıcılık olarak görüp ulusal olduğunu göz ardı ettiklerini savunmaktadır. Ona göre,

(26)

18

Kemalizm’in ulusal olma özelliği batıcılığa göre ağır basmaktadır. Atatürk’ün batıcılık anlayışı altında yatan üç önemli nokta vardır: ulusal bağımsızlık, egemenliğin yalnızca halka verilmesi ve bu egemenliğin sağlanabilmesi için devrimci adımlar atılmasıdır. Berkes, çağdaşlaşmanın devrimler yoluyla gerçekleşebileceğini ifade etmiş ve Atatürk’ün devrimci görüşün lideri olduğunu belirtmiştir. Dolayısıyla, Berkes’in de vurguladığı gibi Kemalizm, kendinden önceki devrimlerden belirli noktalarda etkilenmesine rağmen farklılıkları da olan, bu anlamda belirli bir özgünlüğe sahip olarak ve Kemalist kadronun eylemleri ve söylemleri ile buna karşın Atatürk’ün onayı ile oluşan bir içeriğe sahiptir.

Mustafa Kemal’in güçlü olmanın gerekliliği üzerine 1923’te İzmir’de bir sohbet esnasında söylediklerine değinmek de kendisinin bu konudaki düşüncelerini göstermesi açısından faydalı olacaktır: “Bilirsiniz ki hayat demek; mücadele demektir, çarpışma demektir. Hayatta muvaffakiyet, mutlaka mücadele [ile]

mümkündür. Bu da kuvvete, kudrete dayanan bir keyfiyettir. İnsanların bütün meşgul olduğu meseleler, bütün karşılaştığı tehlikeler ve bütün elde ettiği muvaffakiyetler, umumi bir mücadelenin dalgaları tarafından meydana gelmiştir.”(Borak, 1980: 144).

Bu sözlerden sonra da Türk milletinin gücüne yaptığı vurgu, dikkate değerdir: “Doğu kavimlerinden bahsettiğim zaman bunların başında ve en kuvvetlisinin Türk unsuru olduğunu cümlemiz bilmeliyiz.”(Borak, 1980: 144).

Berkes(1992: 198), Atatürk’ün teokrasilere ve emperyalizme verdiği savaş sırasında Türk ulusundan da bahsetmesi nedeniyle Atatürk’ü “tarihsel devrimci” olarak nitelemektedir. Berkes(1965: 76), modern Ulusal Türk tarihinin Kurtuluş savaşı ile başlayıp Kemalizm’in kurulmasıyla sonuçlandığını “Mustafa Kemal’in en büyük başarısı ve Kemalizm’i gerçek bir devrim yapan tarafı

(27)

19

Türkiye’nin ulusal bir devlet olarak kurulmasını, ortaçağ kalıntısı bir rejime son vermeyi sağlaması olmuştur.” sözüyle ifade etmiştir.

Kurtuluş Savaşı neticesinde vatan toprakları dış düşmanlardan arındırılmıştır. Fakat iç düşman olan bilgisizlik, yoksulluk ve geri kalmışlık tüm benliğiyle ayaktaydı ve bu düşmandan arınmanın yolu ise çağdaşlaşmaktan ve milli olma bilincinin aşılanmasından geçiyordu. Türk milleti sahip olduğu inanç ve anlayışlar nedeniyle millet olma bilincinin henüz farkına varmış değildi. Bu bakımdan Atatürk’ün inşa ettiği ilkeler doğrultusunda yeni bir devlet kurulmuş ve bunun için topluma millet olma bilinci aşılanmaya çalışılmıştır. Yeni Türk Devleti Atatürk ilklerinin fikir ve anlayışı çerçevesinde oluşup gelişmiştir. Bu ilkeler:

cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, laiklik, devletçilik ve inkılâpçılıktır. Sözünü ettiğimiz ilkeler, Türk toplumunun ihtiyaçlarından doğmuş ve bir bütünü ifade eden bu ilkeler Atatürk tarafından hem sözle vurgulanmış hem de pratiklerinde kendini göstermiştir. İlkeler, içerisinde barındırdığı ahenk ve bütünlükle Kemalizm’i ortaya çıkarmaktadır(Giritli, 1988: 30).

Ulus devlet anlayışının din devleti anlayışına karşı kazanmış olduğu zafer çağdaşlaşma yolunda yapılacak olan reformların önünü açmıştır. Toplumu istenilen seviyeye getirmek için hukuk, eğitim, yazı, dil ve kültür alanlarındaki reformlar

“çağdaşlaşma” olarak tanımlanabilecek reformlardır(Berkes, 2004: 511).

Atatürk devrim sürecinde ulaşmak istediği çoğulcu, demokratik ve özgürlükçü sistemi kurmakta Cumhuriyet Halk Fırkasını görevli kılmış ve saymış olduğumuz ilkeleri “altı ok” olarak adlandırmıştır. Atatürk, sahip olduğu düşünceleri ve ulaşmak istediği hedefleri Cumhuriyet Halk Fırkası etrafında belirlemiştir.

(28)

20

Atatürk devriminin sahip olduğu altı ilkenin, devrimin ilk yıllarında tam anlamıyla içeriği belirlenmemiş ve tanımlanmamış olması nedeniyle ifadelerde açıkça yer almamıştır. İlkeler açık seçik ifade edilmemiş olsa da Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyetin ilanından sonraki pratikler, ilkeler doğrultusunda oluşmuş ve Atatürk neredeyse tüm konuşmalarında ilkelerin içerik ve amaçlarından söz etmiştir. Bu bağlamda, partilerin kongrelerinde ilkelerin içerik ve tanımını oluşturmuş, 1927 ve 1931 yılları arasında ilkeler partilerin tüzük ve programlarında yer almış, 1935’te

“Kemalizm” olarak adlandırılmış ve nihayetinde 1937’de Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına da girmiştir.

CHF’nin 1931 ve 1935 de yapmış olduğu III. ve IV. kurultayların, Kemalizm’in teorileşmesi ve sistematiğe kavuşması açısından önemi büyüktür.

Yapılan bu kurultaylar CHF’nin iç yapılanması bakımdan da önem arz etmektedir.

III. Kurultayda geleceğin altı oku olan cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, laiklik ve inkılâpçılık kabul edilmiş, 1931’de ki kurultayda atılan bu adımla Kemalizm’in ilkeleri de belirlenmiştir. Hemen hemen her alanda ekinlik sağlanan bu kurultayda, devrimin ideolojisi tüzük ve parti programında kendini göstermiştir. Sürecin devamında Kemalizm ifadesi hayatın içinde daha fazla yer almaya başlamıştır. Gerek özel gerek devlet yayınlarında bu ifade yaygınlaşmıştır(Giritlioğlu, 1965: 90; Tunçay, 1982: 307-322).

IV. Kurultayda üzerinde durulan asıl konu Kemalizm olmuştur. Bu kurultayda çeşitli kanallarda Kemalizm’in halka benimsetilmesi üzerinde durulmuş, bunun için de kitap sarayları, okuma odaları kurulmuştur(Tunçay, 1981: 312-313).

(29)

21

Kili(2011: 174) de yukarıda bahsedilen kurultaylara paralel olarak, Atatürk Devriminin amacını, “Türk ulusunu kapalı bir toplum yaratmadan bağımsızlaştırarak çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırmaktır. Bu amaca ulaşmak için

“us” u, bilimi egemen kılan laik, halkçı, devrimci, özgürlükçü, ulusçu, cumhuriyetçi, bir toplum ve devlet yönetimi öngörülmüştür.” şeklinde açıklamıştır.

Kemalizm de pratik ve fikir birbirini kapsamanın yanında birbirini destekleyen ve tamamlayan nitelik arz etmektedir. “Atatürk Devrim Modelinde

“birlik”, “otorite” ve “eşitlik” sorunları, özellikle “altı ilke” de düşünsel yönünü bulmuştur. Kuşkusuz ulusal kimlik sorununun çözümü, ulus oluşturulması, ulus varlığının pekiştirilmesi “birlik” sağlanması için zorunluydu. “Otorite” sorununun çözümü ise devletin varlığı ve güçlülüğü için gerekliydi. “Eşitlik” de çağdaşlaşma ve yurttaşlık durumunun sağlam ve sağlıklı bir temele oturması için çok önemli bir koşuldu. Atatürk Devrim Modelinin yeterli bir değerlendirmesi onun temel düşün kaynağı olan bu altı ilkenin incelenmesine bağlıdır.”(Kili, 2011: 180).

İlkelerin sıralanması, içerikleri iç içe geçmiş ve birbirini tamamlar niteliklere sahip bulunduklarından, kolay bir çözümleme için uygun görülen biçimde yapılmıştır. Buna göre yapılacak sıralama şu şekilde olacaktır: Halkçılık, Cumhuriyetçilik, İnkılâpçılık, Milliyetçilik, Laiklik ve Devletçilik.

1.1.Halkçılık

Kemalist düşüncenin Jön Türkler’den devraldığı halkçılık ilkesinin kaynaklarını, Rusya’da gelişen “narodnichestvo” (halkçılık) hareketinde ve Fransa’da ortaya çıkan “solidarizm” (dayanışmacılık) akımında bulduğu görülmektedir. “İttihatçılar, (…) Rus halkçılarının yaptıkları gibi, ‘halka doğru’

(30)

22

yönelmişlerdir. Bu yöneliş, halk kültürünü ve dilini yücelten kültürel boyut yanında, siyasal ve sosyal birtakım açılımlara da kaynaklık etmiş ve Türk halkçılığı, başlangıçta, Rus narodnizmine benzer şekilde, alt gelir gruplarına dönük toplumcu bir içerikle ortaya çıkmıştır.”. I. Dünya Savaşı ile birlikte halkçılık, Türkçülük vurgusunun daha ağır bastığı bir hal almıştır ve “Rus narodnizminden çok Fransız solidarizminin öne çıktığı bu yeni halkçılık anlayışı, kuramsal ifadesini Ziya Gökalp’te bulmuştur”(Seyit, 2007: 104-105).

Ziya Gökalp(1976: 41)’in laiklik, devletçilik, milliyetçilik ilkelerine olduğu gibi halkçılık ilkesine de önemli katkıları olmuştur. Türkçülüğün Esasları kitabında ve Halka Doğru dergisinde bunu görmek mümkündür. Gökalp’ın sınıf ayrımına karşı çıkışı ve ulusal dayanışmadan yana oluşu halkçılık anlayışına temel olmuştur. Gökalp, tarih bilincini yaratmış, ırkçılığı reddederek kültür milliyetçiliğinden yana olmuş, kadın hakları, ezanın Türkçe okunması gibi birçok fikir öne sürmüştür. Gökalp, sonradan Kemalizm’in de yapacağı gibi, halkçılığı milliyetçiliğe indirgemiş ve bütün sınıfsal ve ulusal gruplar arasındaki çelişkileri bu nedenle dışlama yolunu seçmiştir.

Fransa kaynaklı düşünceler Gökalp aracılığıyla aktarılırken, Rusya kaynaklı düşünceler ise her ne kadar sonradan İttihat ve Terakki’yi oluşturacak olan subaylarla çatışan Balkan komitacıları ve Ermeni Hınçak Hareketi yoluyla da Türk aydınlarına aktarılmış olsalar da en önemlileri Rusya’dan Osmanlı’ya göç etmiş olan Hüseyinzade Ali, Yusuf Akçura ve Ahmet Ağaoğlu gibi düşünürler aracılığıyla aktarılmıştır.

(31)

23

Yukarıda da belirtildiği gibi, halkçılığın Kemalist düşünceye geçişi esas itibariyle Gökalp aracılığıyla olmuştur. Mustafa Kemal’in 1923 yılında İzmir’deki sohbetinin başka bir bölümünde söyledikleri bunu destekler niteliktedir: “Fırka dendiği zaman bu milletin içinden şu veya bu sınıfı almak, diğer bir sınıfın faydaları aleyhine çalışmak… Hayır, ben böyle bir fırka yapmak tasavvurunda değilim. (…) Çünkü böyle bir fikirde bulunmaya bizim memleketimizde, bizim memleketimizin içinde esasen ihtiyaç yoktur. Zira inceleyerek görürüz ki faydaları birbirine denk sınıflardan müteşekkil bir halktan başka muhatap bulamayız”(Atatürk, 1980: 196).

Bu sözlerden de anlaşılacağı gibi, toplumun sınıflı yapısı reddedilmemekte, fakat bu sınıfların çıkarlarının birbiriyle örtüştüğü düşünülmektedir. Bu görüş, Tekeli ve Şaylan tarafından betimlenen halkçılığın üç boyutundan sonuncusunu açıklayıcı bir niteliğe sahiptir. Halkçılığın üç boyutu da şu şekilde belirtilmiştir: 1) halkın siyasal hayata ve yönetime katılmasına ilişkin olan siyasal boyut, 2) halkın değer ve özlemleri ya da Türk halkına özgü niteliklerin toplumsal değişme süreci içinde nasıl korunacağına ilişkin olan kültürel boyut, 3) toplumsal düzen veya sosyal sistemin yapısal özellikleri ile ilgili olarak toplumsal sınıflar sorunu karşısındaki tutuma ilişkin olan boyut. Halkçılığın burada bahsedilen üç boyutu diğer ilkeleri ile belirli eksenlerde kesiştikleri için halkçılık, Levent Köker tarafından Kemalist ideolojide siyasi rejimin temeli olarak betimlenmiştir(Köker, 2004: 137).

Ayrıca Recep Peker(1984: 54) de halkçılığı "Türkiye Cumhuriyeti halkçı bir varlıktır. Türkiye Cumhuriyeti'nin güttüğü ana politika çizgilerinden halkçılığı ilk söylememin sebebi, sınıf ihtilali karşısında bizim vaziyetimizin ne olduğunu göstermek içindir… Biz halkçıyız, halkçı demek, ulus içinde hiçbir imtiyaz ve üstünlük tanımayan ve her ferdini öteki kadar hak ve şeref sahibi sayan, ekonomik

(32)

24

alanda birini ötekine, isçiyi patrona, patronu isçiye mahkûm edecek, müstehliki müstahsilin eline düşürecek vaziyetlere müsaade etmeyen bir varlık demektir. Bu varlık, bütün bu unsurları müsavi hakta ve şerefle bir halk yığını tanır, aralarında birtakım farklar varsa bunu hayatin icabı, iş bölümünün bir zarureti sayar." şeklinde ifade ederek sınıfsal tezatları reddeden “sınıfsız, imtiyazsız toplum” anlayış ve politikasını çok açık bir şekilde halkçılık ilkesi ile eşdeğer olarak açıklamıştır.

1.2.Cumhuriyetçilik

Atatürk’ün en çok önem verdiği ilkelerden birisi olarak cumhuriyetçilik ilkesinin temeli, ulusal mücadelenin halkçı söylemi içinde ortaya çıkan ulusal egemenlik düşüncesine dayanmaktadır ve siyasal anlamda meşruiyet kaynağı olarak ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla, iktidarın kaynağı halka verilmekte ve meşruiyet halk iradesine dayanmaktadır. Böylece, ulusal egemenlik ilkesi ile halk üzerinden siyasi meşruluk sağlanmış olmaktadır. Türkiye’nin kendisi için hayati önem taşıyan ve bağımsızlık madalyası ile içerisinden çıktığı Kurtuluş Savaşı’ndan sonra tekrar Osmanlı Devleti’nde uygulanan ve gerilemesine, yıkılmasına yol açan monarşinin hâkim olduğu bir rejime dönmesi mümkün olamazdı. Atatürk, kuracağı cumhuriyet ülkesini doğal ve tarihsel gerçeklere dayanarak kurmuştur. Bu bağlamda, Anadolu halkının yapısı gözden uzak tutulmamıştır. Anadolu halkının arasındaki tüm ırksal, sınıfsal ve düşünsel ayrılıklara karşı çıkarak çizilen sınırlar içerisinde kendini Türk olarak kabul eden herkes vatandaş kabul edilmiş ve hepsine eşit değer verilmiş ve ayrıcalıklı davranılmamıştır. Ancak bu noktada, Türklük’ün 1982 Anayasası’nın 66.

maddesindeki “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür. Türk babanın veya Türk ananın çocuğu Türk’tür…” şeklindeki anayasal tanımı ile kendini Türk olarak gören herkesin vatandaş kabul edilmesi arasında ironik bir durum

(33)

25

olmasına rağmen 1924 Anayasası’nın 88. maddesinde geçen “Türkiye’de din ve ırk ayırt edilmeksizin vatandaşlık bakımından herkese “Türk” denir. Türkiye’de veya Türkiye dışında bir Türk babadan gelen yahut Türkiye’de yerleşmiş bir yabancı babadan Türkiye’de dünyaya gelip de memleket içinde oturan ve erginlik yaşına vardığında resmi olarak Türk vatandaşlığını isteyen yahut Vatandaşlık Kanunu gereğince Türklüğe kabul olunan herkes Türk’tür.” yasa hükmü ile doğal olarak belirli sınırlar çizilmiş olmasına rağmen uyumlu bir anlayış ve politikadır.

Yaklaşık beş altı yüzyıllık bir imparatorluğu kaldırıp yerine yepyeni bir devlet kurmak, bu dönemde oldukça zor olduğu bir gerçektir. Böyle bir devleti kurarken en büyük silah cumhuriyetçilik olmuştur. Halkın refah içinde yaşama isteği karşısında Atatürk, sosyal devlet yaratma isteğiyle birlikte insan onuruna yaraşan yeni rejimde egemenliğin millete ait olacağını “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” sözüyle vurgulamış ve bunun ancak cumhuriyet rejimiyle mümkün olacağını belirtmiştir. Jön Türk düşüncesine göre yenilikçi olan “Cumhuriyetçilik”

ilkesi; halkçılığın birinci, yani siyasal boyutuna ilişkin olarak araçsal bir öneme sahiptir. Halkın yönetime katılması ve böylece de toplumsal dönüşümü sağlayacak reformları yapacak olan iktidarın meşruluğunu sağlaması açısından önemi büyüktür.

“Osmanlı aydınlarından farklı olarak, geleneksel düzenin kurumları ile uzlaşma taraftarı olmayan; bunun da ötesinde bu türden yapıları, modernleşme sürecine eklemlenmemeye bağlı yok oluş sürecinin sorumlusu olarak gören Mustafa Kemal, (…) cumhuriyetin ilanının çok öncesinde (…) ulusun kurtuluş yolunun cumhuriyet yönetiminden geçtiği düşüncesine ulaşmıştır”(Seyit, 2007: 92-93).

(34)

26

Cumhuriyetçilik ilkesi ile Kemalizm’in, esas maksadı “devleti kurtarmak” olan Jön Türk düşüncesinden bu anlamda koptuğu söylenebilir. Eski rejimin kişi egemenliğine dayalı devlet düzeni ortadan kaldırılmış ve yerine, meşruiyet kaynağını din yerine ulustan alan ve bu sayede de gerekli görülen dönüşümün sağlanması yolunda “millet”in rızasını da elinde tutan yeni rejim getirilmiştir. Bir başka deyişle, Kemalist cumhuriyetçilik, meşruiyeti din yerine halkta aradığı için laikliğin siyasi anlamda yansıması olarak da kendini gösterdiği söylenebilir(Kongar, 1999: 308). Eski düzenin kurumları yıkıldığına göre, yeni düzende uygar bir toplum ve bu toplumun gerektirdiği değerleri benimsemiş çağdaş bir insan tipi oluşabilecektir. Zaten Kemalist aydınlar da cumhuriyet rejimi ile milletten aldıkları onayın kendilerine tanıdığı hakla, “halka doğru” giderek ve onları eğiterek bu toplumu ve insan tipini oluşturmayı hedeflemişlerdir. Bu bağlamda, cumhuriyetçiliğe halkçı bir işlev yükleyerek, bu rejimi halk ile seçkinler arasında bulunan kopukluğun giderilmesinin yolu olarak görmüşlerdir. Cumhuriyetçilik ilkesinde, devletin işleyişinde ve yönetimde halkın egemen kılınması hedeflenmiştir.

Amaç, yönetimin yalnızca herhangi bir zümrenin, ailenin eline bırakılmayıp tüm bireyleri etkin bir biçimde yönetime dâhil etmektir. Bireyler dışarıda vuku bulan olaylara karşı tepkisiz kalmamalı, karar alıp verme süreçlerinde etkin olmalıdır. Bu tarz yönetim, millî egemenlik kavramını en iyi temsil edecek, en iyi uygulatacak bir devlet şekli olup demokrasinin de en gelişmiş şeklidir. Dolayısıyla, lâiklik, halkçılık, devrimcilik, devletçilik, ulusçuluk yanında yer alan cumhuriyetçilik en çok önem verilen ilkedir. Çünkü diğer ilkelere bakıldığı zaman bunlar çağdaş bir cumhuriyet kurmanın yolları ve yöntemleri olarak ortaya çıkmaktadır.

(35)

27

Bu noktada, Kili(2011: 182) de Atatürk’ün sözlerine atıfta bulunarak cumhuriyetçilik ilkesini, “Atatürkçülükte1 cumhuriyetçilik anlayış ulusçu, demokratik, özgürlükçü, çoğulculuğa açık bir ilkedir. Atatürk Devrim Modeli’nde

“otorite” cumhuriyetçi, laik ve ulusçudur. Laik, ulusçu ve eşitliğe yönelik özellikleriyle cumhuriyetçilik, Atatürk Devrim Modeli’nde otoritenin oluşturduğu temel nitelikleri içerir ve yansıtır.” Bu konuda da Atatürk şunları söylemektedir:

"Türkiye devletinde ve Türkiye devletini kuran Türkiye halkında hükümdar yoktur, diktatör yoktur. Bütün dünya bilmelidir ki ortak olan, bu devletin ve milletin başında hiçbir kuvvet yoktur hiçbir makam yoktur. Yalnız bir kuvvet vardır, o da milli egemenliktir." şeklinde ifade etmiştir.

Bu süreçte halk egemenliğini meşru kılan mekanizmaların ve düşünsel altyapının oluşturulması, saltanatın geçerliliğini yitirmesine neden olmuş ve 29 Ekim 1923’te yapılan anayasa değişikliği mevcut olan bu durum hukukta da kendini göstermiştir. Cumhuriyetçilik, Atatürk’ün gerçekleştirmiş olduğu devrim içerisinde sosyo-politik batılılaşmanın bir aracı ve çağdaş bir ulus devlet yaratmanın bir gereği olarak ele alınmıştır(Oran, 1981: 2).

Atatürk, Fransız Devrimi nedeniyle ortaya çıkan eşitlik, özgürlük ve adalet kavramlarını halk egemenliği doğrultusunda ele alıp cumhuriyetçilikle bağdaştırmıştır. Bunu “Cumhuriyet rejimi demek, demokrasi sistemi ile devlet şekli demektir. Biz cumhuriyeti kurduk, on yaşını doldururken demokrasinin bütün gereklerini sırası geldikçe uygulanmaya koyulmalıdır” sözüyle vurgulamaktadır (Kışlalı, 1994: 18).

1Bu çalışmada, Atatürkçülük ile Kemalizm arasındaki birtakım farklar göz ardı edilerek aynı anlamda kullanılmaktadır.

(36)

28

Kısacası, cumhuriyet yalnızca monarşik düzeni yıkan bir rejim değil aynı zamanda dine dayalı siyasal sistemin tasfiye edilmesini sağlayan ideolojik bir güçtür.

Bununla birlikte, bu tasfiye sürecinde, ideolojik bir hal almış din olgusuna karşı en etkin rol oynayan ilkelerden Kemalizm’in devrimciliği anlatan ilkesi, inkılâpçılıktır.

1.3.İnkılâpçılık

Kemalizm her zaman yeniliğe açık olmuş ve yeniliği her zaman kendine ilke edinmiştir. Bunu gerçekleştirebilmenin yolunun ise inkılâpçılık ilkesinden geçtiğini vurgulamıştır. İnkılâpçılık ilkesiyle durağanlık, kalıplaşma, geçerliliğini yitirme, günün koşullarına ve yeniliklere ayak uyduramamayı önlemenin yanında sürekli yeniliğe açık ve dinamizme sahip bir devrim anlayışı sağlanmaya çalışılmıştır (Kili, 2011: 218).

Berkes(2002: 105), Batı’yı, “emperyalizm olarak batı” ve “uygarlık olarak batı” olmak üzere ikiye ayırmakta ve bunların ancak birbiriyle ilgili incelendiği zaman anlam kazanacağını belirterek yapılacak devrimlerde de batı anlayışının yol gösterici olacağını ve bir yandan batıyla savaşırken bir yandan da ona sırt dönülmemesi gerektiğini ifade etmiştir. Kemalizm’in yanlış algılandığını, devrimlerin ancak halka benimsetilmesi koşuluyla başarıya ulaşabileceğini vurgulamıştır. Ayrıca Berkes(1975: 250), Türk toplumunda modern çağa ayak uyduracak köklü değişimler yapılması gerektiğini ve bununla birlikte batının üstünlüğünün kabul edilmesinin yanında uyguladığı emperyalist politikaya karşı savaşılması gerektiğini belirterek bunun da ancak Atatürk devrimciliği ile sağlanabileceğini ifade etmiştir. Ona göre gerçekleştirilmek istenen Batılaşma ise batının iktisadi koşulları göz ününe alarak değil sahip olunan iktisadi koşulları

(37)

29

doğrultusunda gerçekleştirilmelidir. Özetle Berkes, Kemalizm’in, geri kalmışlığın asıl nedeni olarak ülkenin kendisini görüp diğer gelişmiş ülkelerin etkisinin o kadar da çok olmadığını savunarak Kemalizm’i diğer akımlardan ayıran güçlü yönü de bu olduğunu belirtmiştir. Dolayısıyla Berkes, büyük bir bağımsızlık savaşından başarıyla çıkan ülkenin bu savaş sonunda geri kalmışlığa mahkûm olmaması ve batının sömürgesinden kurtulması gerektiğini vurgulamaktadır. Ona göre Kemalizm’de bu sorumluluğu alacak güç bulunmaktadır. Bu bağlamda, devrimcilik/inkılâpçılık için devrimler gerçekleştirilirken özünde kopmadan kendi içlerinde barındırdıkları güce dayanılarak yapılan batılılaşma mücadelesi tanımı ortaya çıkmaktadır.

Ancak asıl amaç, Türk toplumunun Batılılaşması değil uygarlığın en üst seviyesine ulaşmaktır. Bunun gerçekleşmesinin yolu da gelenekçiliğin yerini devrimciliğin almasıdır(Berkes, 2004: 521). Cumhuriyet rejimi sayesinde uygarlığa ulaşmada büyük yol kat edildiğini, Batılılaşmanın da hedef değil bir başlangıç olarak kabul edildiğini söylemek mümkündür.

Dolayısıyla, Kemalist inkılâpçılık ilkesi ilerleme fikriyle açıklanabilen ve bununla birlikte evrimsel gelişmeye karşıt olarak tanımlanabilen bir ilkedir. Çünkü gerçekleştirilmesi ve değiştirilmesi gereken birçok düzenleme ve uygulamaya karşın zamanın çok azlığı, Türk toplumunun içselleştirmesi istenilen yeniliklerin hızla gerçekleştirilmesini zorunlu kıldığından, ilerleme de evrimci değil, devrimci yani inkılâpçı olmak zorundadır. Ayrıca inkılâpçılık, hem yeni siyasal düzenin korunması, hem de bu yeni düzenin sağladığı imkânlarla gerçekleştirilen ve gerçekleştirilecek olan değişimlere karşı çıkabilecek direnişlerin de kırılması ve engellenmesini ifade etmektedir(Köker, 2004: 170–171). Bu anlamda inkılâpçılık, bu yönüyle, aslında

(38)

30

“halk için halka rağmen” yönteminin de temelini oluşturmaktadır. Dolayısıyla, muasır medeniyet seviyesine erişme ve hatta onu geçme yolunda ilerlemek için yapılan değişimlerin ve dönüşümlerin “yukarıdan aşağıya” olacağı ve aşağıdan gelebilecek direnişlerinde aşılması için inkılâpçılık ilkesine başvurulacağı belirtilebilir(Köker, 2004: 175).

Kemalist kadrolar, inkılâpçılık ilkesi bağlamında gerçekleştirilen reformları benimseme, koruma ve gerçekleştirilirken ilkelerin sınırını aşmama şeklinde muhafazakâr bir algıya sahip olmanın yanında mevcut olan kazanımları içselleştirerek korumayla birlikte, ilkenin tedrici ve evrimci davranışların gerekçesi olmayacağını belirtmiştir(Kongar, 1999: 322). Buradan anlaşılacağı üzere inkılâpçılık, ilerlemeyi Türkiye’nin dört bir yanına yaymak ve bunu yaparken de toplumun tüm kesimleriyle kalkınmayı gerçekleştirip bu yolda ilerlemektir. Bu hedeflere ulaşıncaya kadar devrimcilik de varlığını gösterecektir(Akşin, 2010: 225).

Bu anlamda, İnkılâpçılık ilkesinin iki işlevi vardır: Birincisi ulusal olarak gerçekleştirilen kurtuluş hareketinin başarılarını korumak; ikincisi ise, muasır medeniyet düzeyine erişinceye ve onu geçinceye kadar değişimi sürdürmektir.

En önde gelen inkılâp fikri alanda olmalıdır. Comte’cu yaklaşımda benimsenen bilimin üstünlüğü ilkesi, Kemalizm’de Mustafa Kemal’in en meşhur ifadelerinden biri olan “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir.” şeklinde belirmektedir. Bu düşüncenin de kaynağını Jön Türk ideolojisinde bulmak mümkündür. Her iki anlayış da pozitivizmden etkilenmiş ve pozitivizmin özellikle sosyal olgulara “bilimsel”

yaklaşımını benimsemiştir.

(39)

31

Zürcher(2011: 51) de, elit tarafından dönüşümün yukarıdan gerçekleştirilmesi gerekliliği yaklaşımındaki Kemalist ve Jön Türkler arasındaki paralelliği “Jön Türk düşünür ve siyasetçilerinin tüm bir kuşağı Gustave LeBon’un kitlelerin psikolojisine dair fikirlerinden derinden etkilendiler ve sıkı bir biçimde entelektüel bir elit tarafından yönlendirilmeyen bir halkın irrasyonel davranış tarzından duyulan korku aralarında derine kök saldı. Kemalistler için, aşağıdan ayaklanma değil, yukarıdan yönlendirilen düzenli bir dönüşüm idealdi ve bu konuda geç dönem Osmanlı reformistleriyle hemfikirdiler.” şeklinde açıklamıştır.

Bu bağlamda, dayanağını uygar uluslar gibi bilimin oluşturacağı yeni toplum, bunun nasıl yapılacağını bilen ve gerekirse dönüşüme direnildiği durumlarda bile yine toplumun iyiliği için bu eylemden vazgeçmeyecek olan aydınlar tarafından olabildiğince hızlı bir biçimde inşa edilecektir. Birlik ve beraberliğin sağlanması ve bu birlik ve beraberlik içinde reformlara uyacak olan bir toplumun oluşturulması için hayati öneme sahip olan milliyetçilik ilkesi de bu amaca büyük ölçüde hizmet etmektedir.

Kısacası, inkılâpçılık diğer ilkelerin temelini oluşturmakla birlikte, insanı diğer varlıklardan üstün kılan aklı sayesinde gelişmeye ve her zaman daha ileriye yönelten bir ilke olmaktadır. Dolayısıyla, bu ilke Atatürk’ün en çok benimsediği ve önemsediği ilkedir. Zira Atatürk’ten önce inkılâp gerçekleştiren çeşitli birçok lider, kendisinden sonra gelenlerin inkılâplar yapmasını istememiş bu anlamda Atatürk’ten farklı olarak onların yaptığı inkılâplar daha sonraki dönemler için statükoyu korumaya çalışmıştır. Bu bağlamda, Atatürk’ün benimsediği inkılâpçılık ilkesinin temel amacı toplumsal pratik ve toplumsal algı ile birlikte Türkiye’nin statik yapısına darbe vurarak dinamizm kazanması ve Türkiye’ye modernleşme ruhunun

Referanslar

Benzer Belgeler

Bu çalışmamızda; hastanemiz İnfeksiyon Hasta- lıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Laboratuvarında çeşitli klinik örneklerden izole edilen Gram pozitif ve Gram negatif

Çocukların Banş Abi sinin yapmak iste­ diği çok şey vardı, önce "Mançoİojfyi biü- recekü, eşinin yöneteceği dev belgeseli ha- zırlayacakü. başladığı

İlk hissedarları arasında sadrâzam Büyük Reşid Paşadan, son kaptanları arasında merhum Tahsin Kaptana kadar bütün bir öz çizgi ve mahallî renk çerçevesi

[r]

Şairin eserlerinde bulduğum “Millî,, olmak vasfım evvelâ şöylece izah ede­ yim: İçinde yaşadığı cemiyetin haya­ tım tipik hususiyetlerde canlandıran yerli

1980 sonrasında finansal serbestleşme süreciyle birlikte Türkiye’de 2000 ve sonrasında Kasım ayında ortaya çıkan 2000, Şubat ayında ortaya çıkan 2001 ve son

benim kaç aşka yetecek kalbim vardır ben artık burda kadınlı bakışmalar genç kızlı sevişmeler ben burda biliyor musun öğürtüyüm ben bu sevdalar anaforunda bir

Mısır’da Müslüman Kardeşler hareketinin devrim sonrası siyasi iktidar boşluğunu doldurarak yönetim kadrolarına gelmesi sadece ABD, Almanya, Fransa, İngiltere