16. asrın ilk yarısında Anadolu eyaletinde gayrimüslimler(Tahrir Defterlerine Göre)

160  Download (0)

Tam metin

(1)

TARİH ANABİLİM DALI

16. ASRIN İLK YARISINDA ANADOLU EYALETİ’NDE GAYRİMÜSLİMLER

(TAHRİR DEFTERLERİNE GÖRE)

MASTER TEZİ

Hazırlayan Gülcan AVŞİN

Tez Danışmanı Prof. Dr. Ahmet GÜNEŞ

Ankara – 2006

(2)

…………Gülcan AVŞİN’e…….… ait …….. “16. Asrın İlk Yarısında Anadolu Eyaleti’nde Gayrimüslimler (Tahrir Defterlerine Göre)”………adlı çalışma, jürimiz tarafından...Tarih...Anabilim/anasanat Dalında DOKTORA/SANATTA YETERLİK/ YÜKSEK LİSANS TEZİ olarak kabul edilmiştir.

(İmza)

Başkan ....Prof. Dr. Ahmet GÜNEŞ...

Akademik Unvanı, Adı Soyadı

(İmza)

Üye... Prof. Dr. Yasemin DEMİRCAN...

Akademik Unvanı, Adı Soyadı (Danışman)

(İmza)

Üye... Prof. Dr. Abdullah GÜNDOĞDU...

Akademik Unvanı, Adı Soyadı

(3)

ÖNSÖZ

Osmanlı Devleti; gaza ideolojisi üzerine kurulmuş, faaliyetlerini Müslüman olmayan dünyaya karşı yoğunlaştırarak genişlemiş ve bu mekansal genişlemeye paralel olarak bünyesine kattığı beşerî unsurlarla emperyal bir nitelik kazanmıştır.

Bu devletin dünya çapında kazandığı ün; siyasî başarıları yanında, gerçekleştirdiği mükemmel örgütlenme ile yüzyıllar boyunca ayakta kalabilmesinin bir sonucudur. Osmanlı örgütlenmesinin yönetsel boyutunu, Müslim-gayrimüslim tüm teb’ayı –diğer çağdaşı devletlere nazaran- en az sorunla bir arada tutabilmesi oluşturur.

İşte bu çalışmada amaç edinilen husus, Osmanlı gayrimüslimlerinin durumunun tespitidir. Bu tespitin doğruya en yakın şekilde yapılabilmesı için ise ülkenin temel idarî birimlerinden olan ve klasik Osmanlı düzeninin somut bir örneğini oluşturan Anadolu Eyaleti’nin 16. asrın ilk yarısındaki durumu ele alınmıştır. Bu sebeple çalışmanın başlığının “Osmanlı Devleti’nde Gayrimüslimler –16. Asrın İlk Yarısında Anadolu Eyaleti Örneğinde-“ olması uygun görülmüştür. Ne var ki tez projesinde öngörülen başlığın değiştirilmesi şartlar el vermediği için mümkün olmamıştır. Dolayısıyla çalışmanın değerlendirilmesinde bu hususun dikkate alınması gereklidir.

İki ana bölümden oluşan çalışmanın ilk bölümü, genel olarak Osmanlı gayrimüslimlerini ele almaktadır. Osmanlı Devleti’nde gayrimüslimlere yönelik uygulamaların temel dayanakları ve sonuçta ortaya çıkan durum bu bölümde incelenen başlıca konulardandır. Osmanlı gayrimüslimlerinin tasnifi ise üzerinde durulan bir diğer konudur.

(4)

İkinci bölüm, birinci bölümü somutlaştıran Anadolu Eyaleti örneğini irdeleyen bir özellik göstermektedir. Anadolu’da Osmanlı hakimiyetinden önce yaşayan gayrimüslimlere dair kısa bir izahatle başlayan bu bölümde 16. asrın ilk yarısında Anadolu Eyaleti’nde yaşayan şehirli gayrimüslimlerin ─durumu tahrir defterlerine dayanılarak ortaya konmaya çalışılmıştır. Defterlerde hangi terimlerle ifade edildikleri, demografik özellikleri, hangi meslek ve uğraşları edindikleri ve Osmanlı gündelik hayatında kurdukları ilişkiler bu bölümün konularını oluşturmaktadır.

Pek çok zorluğun arasında meydana getirilmiş olmasından dolayı , bu çalışmanın eksikleri olduğu açıktır. Ancak, en azından gelecekteki çalışmalarıma başlangıç teşkil etmesi bakımından önemlidir.

Çalışmam süresince her konuda yardımını aldığım, ilgisini benden asla esirgemeyen saygıdeğer hocam Prof. Dr. Ahmet GÜNEŞ’e teşekkürü borç bilirim.

Gülcan AVŞİN

(5)

İÇİNDEKİLER

ÖNSÖZ i

İÇİNDEKİLER iii

KISALTMALAR CETVELİ vi

TABLO VE ŞEKİLLER CETVELİ vii

GİRİŞ: ÇALIŞMANIN KAPSAMI (ALAN, DÖNEM VE KAYNAKLAR) 1

1- ALAN: Osmanlı İdarî Yapısı İçinde Anadolu Eyaleti 1

1.1- Osmanlı İdarî Yapısı 1

1.1.1- Askerî İdarî Örgütlenme 1

1.1.2- Kazaî İdarî Örgütlenme 3

1.2- Anadolu Eyaleti 3

2- DÖNEM: 16. Asrın İlk Yarısı 5

2.1- II. Bayezid Dönemi 5

2.2- I. Selim Dönemi 7

2.3- I. Süleyman Dönemi 9

3- KAYNAKLAR: Tahrir Defterleri 11

3.1- Osmanlı Tahrir Sistemi ve Tahrir Defterleri 11

3.2- Anadolu Eyaleti Tahrir Defterleri (16. Asrın İlk Yarısı) 13 BİRİNCİ BÖLÜM: GENEL BİR BAKIŞLA OSMANLI DEVLETİ’NDE

GAYRİMÜSLİMLER 15

1- OSMANLI GAYRİMÜSLİM POLİTİKALARININ ÇIKIŞ NOKTASI:

İSLAM HUKUKUNA GÖRE GAYRİMÜSLİMLER 15

1.1- Tanımlanışları 15

1.2- Hakları ve Yükümlülükleri 17

1.2.1- Hakları 18

1.2.2- Yükümlülükleri 20

2- OSMANLI DEVLETİ’NDE GAYRİMÜSLİMLERE YÖNELİK GENEL

TAVIR, UYGULANAN POLİTİKALAR VE BAZI MESELELER 22

2.1- Hoşgörü Anlayışı 22

2.2- Millet Sistemi 25

2.3- Gayrimüslimlerin Türkleşme ve İslamlaşması Meselesi 28 3- OSMANLI DEVLETİ’NDE GAYRİMÜSLİMLERİN TASNİFİ VE

COĞRAFî DAĞILIŞLARI 35

3.1- Din ve Mezhep Açısından 35

3.1.1- Hristiyanlar 36

3.1.2- Musevîler 37

3.1.3- Sabiîler 39

3.2- Etnisite Açısından 40

(6)

3.3- Müslümanlar’la Olan Siyasî ve Hukukî Münasebetleri

Açısından 42

3.3.1- Ehl-I Harb Olanlar (Harbîler) 42

3.3.2- Ehl-I Ahd Olanlar (Muahedler) 43

3.3.2.1- Muahedler 43

3.3.2.2- Müste’menler 43

3.3.2.3- Zımmîler 44

İKİNCİ BÖLÜM: 16. ASRIN İLK YARISINDA ANADOLU EYALETİ’NDE

GAYRİMÜSLİMLER 46

1- TARİHSEL ARKA PLAN: 16. Asırdan Önce Anadolu’daki

Gayrimüslimlerin Durumu 46

1.1- Osmanlı Hakimiyeti’nden Önce Anadolu’da Gayrimüslimler 46 1.1.1- Moğol Hakimiyeti Öncesi Selçuklu Dönemi 46

1.1.2- Moğol Hakimiyeti Dönemi 48

1.1.3- Türk Beylikleri Dönemi 48

1.2- Osmanlı Devleti’nin Kuruluş Dönemi’nde Gayrimüslimler 50 2- NİCELİKSEL DURUM:Tahrir Defterlerine Göre 16.Asrın İlk Yarısında

Anadolu Eyaleti’ndeki Gayrimüslimlerin Demografik Durumu 51 2.1- Gayrimüslim Nüfusu İfade Etmede Kullanılan Terimler 51

2.2- Gayrimüslim Nüfusun Miktarı ve Dağılışı 53

2.3- Gayrimüslimlerin Kullandıkları İsimler 94

3- SOSYO-EKONOMİK DURUM: 16. Asrın İlk Yarısında Anadolu Eyaleti’ndeki Gayrimüslimlerin Sosyo- Ekonomik Vechesi İtibariyle

Osmanlı Günlük Hayatında Aldıkları Durum 99

3.1- Statü ve Yerleşim Açısından 99

3.2- Meslek-Meşgale Açısından 101

3.2.1- Rumlar 103

3.2.1.1- Üst Tabaka 103

3.2.1.2- Alt Tabaka 104

3.2.2- Ermeniler 107

3.2.2.1- Üst Tabaka 107

3.2.2.2- Alt Tabaka 107

3.2.3- Yahudiler 108

3.2.3.1- Üst Tabaka 108

3.2.3.2- Alt Tabaka 109

3.3- Kurulan İlişkiler Açısından 111

3.3.1- Kendi İç İlişkileri 111

3.3.2- Yabancılarla İlişkileri 113

3.3.3- Yönetimle İlişkileri 114

3.3.4- Müslüman Halk İle İlişkileri 117

SONUÇ 122

(7)

KAYNAKÇA 127

EKLER 141

ÖZET 143

ABSTRACT 145

(8)

KISALTMALAR CETVELİ

a.g.e. = adı geçen eser a.g.m. = adı geçen makale a.g.t. = adı geçen tez Çev. = çeviren

Der. = derleyen Ed. = editör Haz. = hazırlayan v.d. = ve diğerleri v.s. = vesaire bkz. = bakınız örn. = örnek sf = sayfa

gmüslim = gayrimüslim cem. = cemaat

mah. = mahalle

A.Ü. = Ankara Üniversitesi E.Ü. = Ege Üniversitesi G.Ü.= Gazi Üniversitesi İ.Ü. = İstanbul Üniversitesi

D.T.C.F. = Dil ve Tarih, Coğrafya Fakültesi İA = İslam Ansiklopedisi

DİA = Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi BOA = Başbakanlık Osmanlı Arşivi TT = Tapu Tahrir Defteri

MVAD = Muhasebe-i Vilayet-i Anadolu Defteri TTK = Türk Tarih Kurumu

YKY = Yapı Kredi Yayınları

(9)

☼ = liva (sancak) merkezi

√ = var Ø = yok

(10)

TABLO VE ŞEKİLLER CETVELİ

Tablo-1 Tablo-2 Tablo-3 Tablo-4 Tablo-5 Grafik-1 Grafik-2 Grafik-3 Grafik-4 Grafik-5 Grafik-6 Grafik-7 Grafik-8 Grafik-9 Grafik-10 Harita-1

Anadolu Eyaleti tahrir defterleri

Tahrir defterlerinde gayrimüslimler için kullanılan terimler Tahrir defterlerinde gayrimüslim nüfus verileri

Gayrimüslimlerin kullandığı isimler Gayrimüslimlere ait verilerin özeti

Hane sayısına göre sancaklardaki Hristiyan nüfus Hane sayısına göre sancaklardaki Yahudi nüfus

Hane sayısına göre sancaklardaki toplam gayrimüslim nüfus Mücerred sayısına göre sancaklardaki Hristiyan nüfus

Mücerred sayısına göre sancaklardaki Yahudi nüfus

Mücerred sayısına göre sancaklardaki toplam gayrimüslim nüfus

“diğer”kategorisindeki nefer sayısına göre sancaklardaki Hristiyan ve Yahudi nüfus

Anadolu Eyaleti’nde hane sayısına göre gayrimüslimler Anadolu Eyaleti’nde mücerred sayısına göre gayrimüslimler

Anadolu Eyaleti’nde “diğer” kategorisindeki nefer sayısına göre gayrimüslimler

Anadolu Eyaleti

(11)

(ALAN, DÖNEM VE KAYNAKLAR)

Tahrir defterlerine dayanarak, 16. asrın ilk yarısında Anadolu Eyaleti’ndeki gayrimüslimlerin incelenmesini ve bu dönemdeki durumlarının aydınlatılmasını amaçlayan bu çalışma, metodik bir yapı arz etmektedir. Bu yapının çerçevesini/sınırlarını belirterek konuya girmenin, anlama-kavrama ve özümseme bakımından önemli olduğu düşüncesiyle aşağıdaki bilgilerin öncelikli olarak verilmesi uygun görülmüştür.

1- ALAN : Osmanlı İdarî Yapısı İçinde Anadolu Eyaleti

1.1- Osmanlı İdarî Yapısı

Hemen her uygulamada adaleti gerçekleştirmeye gayret eden ve bu âdil düzenle “ebed-kıyam” bir devlete sahip olmak isteyen Osmanlı sultanları, memleket idaresinde de bu vizyonla hareket etmiş ve idarî taksimatı buna göre yapmışlardır. Bu cümleden olarak Osmanlı Devleti’nde birbirini denetleyen ve tamamlayan ikili bir yapı mevcuttur. Bunları; askerî-idarî örgütlenme ve kazaî- idarî örgütlenme şeklinde ifade edebiliriz.(1)

1.1.1- Askerî İdarî Örgütlenme

(1) Halil İNALCIK, Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ (1300-1600), Çev. Ruşen SEZER (İstanbul:

YKY, 2003), 108; Donald Edgard PITCHER, Osmanlı İmparatorluğu’nun Tarihsel Coğrafyası, Çev. Bahar TIRNAKCI (İstanbul: YKY, 1999), 179.

(12)

Bu sistemde çekirdek birim sancaklardır. Padişahı temsilen onun sancağını taşıyan yöneticinin bulunduğu yer olması ve/veya orduya katılırken bu bölgenin askerlerinin aynı sancak altında toplanarak sefere gitmesi sebebiyle birimlere bu ad verilmiştir. Selçuklu devri sübaşılığının devamı olarak kabul edilen sancaklar ilk kez Orhan Bey tarafından kurulmuştur. Liva adı da verilen sancak, iskan yeri olmanın ötesinde yalnız idarî bölünmeyi ifade eden bir birimdir. Her sancağın başında, yetkileri oldukça fazla olan ve sancakbeyi yada mirliva denilen idareci bulunmaktadır.(2)

Sancakların bir araya gelmesiyle beylerbeyilikler oluşmuştur. Bu birimin başındaki yetkiliye beylerbeyi ya da mirimiran denilmektedir. Beylerbeyi tımar tevcih etme yetkisine sahip olduğu için, bölgesinde en yetkili taşra gücü ve sultanın temsilcisi olarak görev yapmaktadır. Merkez tarafından atanan ve askerî kul (devşirme) bürokrasisine mensup olan beylerbeyi, vezirlik mesabesindedir.(3) Vilayet de denilen beylerbeyilikler, 16. asrın sonlarına doğru, Arapça “idare etme, icra” anlamındaki “iyale” kelimesinden türeyen eyalet terimiyle ifade olunmaya başlamıştır.

Eyalet taksimatı ilk kez, I. Murad devrinde Rumeli Beylerbeyiliği’nin kurulmasıyla ortaya çıkmıştır. Fetihlerin artması, sorumluluk bölgelerinin genişlemesi ve ortaya çıkan sorunlar tek bir eyaleti yetersiz kılınca devlet, boğazlar esas alınarak 2 büyük idarî bölgeye ayrılmıştır (Rumeli- Anadolu).

Bunlar, diğer eyaletler kurulduğunda dahi ana birim olma özelliklerini korumuştur.(4)

(2) Tuncer BAYKARA, Anadolu’nun Tarihî Coğrafyasına Giriş-I (Ankara: Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, 2000), 26.

(3) Davut DURSUN, Yönetim Din İlişkileri Açısından Osmanlı Devleti’nde Siyaset ve Din (İstanbul: İşaret Yayınları, 1989), 262.

(4) Halil İNALCIK, “Eyalet”, DİA, XI, 549.

(13)

Osmanlı Devleti’nde eyaletler, idarî teşkilat dahilinde, malî düzen esas alınarak 2 ana gruba ayrılabilir: salyâneli (yıllıklı) ve salyânesiz (yıllıksız yani has ile idare edilen) eyaletler. Has ile yani tımar sistemi uygulanarak idare edilen eyaletler çoğunlukta olup bu çalışmanın alanı olan Anadolu Eyaleti bu düzen üzerine idare edilmektedir. Ayrıca Osmanlı eyalet teşkilatında sancak ve eyaletler dışında serbest mirimiranlıklar (hükümetler) ve yurtluk- ocaklık sancaklar da mevcuttur.(5)

1.1.2- Kazaî-İdarî Örgütlenme

Kadı (kazı) Arapça  ( itkan, ihkâm, iblağ, eda, inha, vaz’ ve takdir) kökünden gelmektedir ve fiilin masdarı olan kaza terim olarak “hüküm, karar, hakimlik” manalarını ifade eder; kadı bundan ism-i faildir ve “hakim” anlamına gelir.(6) Kaza müessesi ve kadılık ise İslam ortaçağında idarî ve adlî bir görevdir.

Kaza ise kadının görev bölgesini ifade eder.(7)

Çoğunlukla sancağın altında bir birim olarak, ona bağlı olduğu düşünülse de kaza, sancağın temel birim kabul edildiği idarî sistemin elemanı değildir.

Kadının sahip olduğu selahiyetler ve divanla doğrudan ilişkili hali (arz yetkisi), onu sancağın altında yer almaktan çıkarmıştır.(8)

Kaza, her zaman için bir iskan yerini ifade etmeyebilir. Çünkü, görev bölgesi bir iskan yeri olmayan, örneğin göçerler üzerine tayin edilen kadılar da

(5) Fahameddin BAŞAR, Osmanlı Eyalet Tevcihatı (Ankara: TTK Basımevi, 1997), 5.

(6) Ebül’ ulâ MARDİN, “Kadı”, İA, VI, 42.

(7) İlber ORTAYLI, Hukuk ve İdare Adamı Olarak Osmanlı Devleti’nde Kadı (Ankara: Turhan Kitabevi, 1997), 7.

(8) Mustafa AKDAĞ, Türkiye’nin İktisadî ve İctimaî Tarihi, II ( Ankara: Barış Yayınevi, 1999), 59- 60.; T. BAYKARA, a.g.k., 26.; İ. ORTAYLI, a.g.k., 45.; v.d.

(14)

vardır. Bazen birkaç şehrin tek bir kadıya bağlandığı görülürken, İstanbul gibi büyük şehirlerde birden fazla kadının görev yapması söz konusu olmuştur.(9)

1.2- Anadolu Eyaleti

Daha önce de belirtildiği gibi, Rumeli Beylerbeyliği’nin tek idarî birim olarak ihtiyaca cevap verememesi üzerine Anadolu Beylerbeyliği kurulmuştur.

1393’te I. Bayezid’in Rumeli’ye geçerken Kara Timurtaş Paşa’yı Ankara’da vekil olarak bırakması dolayısıyla Anadolu Eyaleti’nin ilk beylerbeyisi Timurtaş Paşa olmuştur.(10)

Hiyerarşide Rumeli Eyaleti’nden sonra gelen Anadolu Eyaleti’nin önemi, beylerbeyisinin divan toplantılarına katılabilmesi, vezirlerle bir arada oturabilmesi ve diğer beylerbeyileri arasında ön sırada bulunmasından da açıkça belli olmaktadır. Ayrıca Anadolu beylerbeyinin terfi ile en yüksek beylerbeyilik olan Rumeli beylerbeyiliğine tayin edilmesi bu önemi somutlaştıran bir başka örnektir.(11)

16. yüzyıl başlarında tahrirlere göre Anadolu Eyaleti’nde 17 sancak bulunmaktadır. MVAD438 ve MVAD166 defterlerine göre, bunlar Kütahya, Karahisar-ı Sahib, Sultanönü, Hamid, Ankara, Bolu, Kastamonu, Kengırı, Koca- ili, Hüdavendigar, Biga, Karesi, Saruhan, Aydın, Menteşe, Teke ve Alaiye livaları olarak sıralanabilir.(12) 17. asra dair bilgi veren kaynaklarda sancak sayısının daha az oluşu, idarî taksimatta değişiklik yapıldığını göstermektedir. Gerçekten

(9) T. BAYKARA, a.g.k., 26-27.

(10) H. İNALCIK, a.g.m., 549.

(11) H. İNALCIK, a.g.m., 549.

(12) 16. asrın başında Anadolu Eyaleti içindeki sancaklar ve kazaları ekler kısmında verilen tablo- 4’te görülebilir.

(15)

de bu dönemde Anadolu Eyaleti’nin 3 sancağı (Alaiye, Biga ve Koca-ili) başka yerlere bağlandığından sancak sayısı 14’e düşmüştür.(13) 18. asırda bu sayının daha da az oluşu dikkat çekmektedir.(14) 19. ve 20. asırda ise idarî taksimat neredeyse tamamen değişmiştir.(15)

Mustafa Çetin Varlık’a göre, 16. yüzyılda 17 sancak, 154 şehir ve kasaba, 160 kaza, 12.527 köy, 1887 yörük cemaati ve 37 kadar kale ihtiva eden Anadolu Eyaleti’nin nüfusu bu tarihlerde 3 milyona yaklaşmaktadır.(16) Eyaletin merkezi (paşa sancağı) ilk kurulduğunda Kütahya idi. Kısa bir süre sonra beylerbeyliğinin merkezi Ankara’ya nakledilmiştir. Bu durumun 1462’ye kadar sürdüğü sanılmaktadır. Bu tarihte sonra paşa sancağı tekrar Kütahya olmuştur.(17) Bu dönemde beylerbeyinin Behran Bey olduğu bilinmektedir.(18)

2- DÖNEM : 16. Asrın İlk Yarısı 2.1- II. Bayezid Dönemi

II. Mehmed’in 1481’de ölümünden sonra, yaşanan büyük karışıklık ve mücadeleden sonra kardeşi Cem’i saf dışı bırakarak tahta geçmeyi başaran II.

Bayezid, 1512’ye kadar süren iktidarı ile bu çalışmanın tarihsel çerçevesi içerisinde yer alan ilk Osmanlı hükümdarıdır.

(13) Mustafa Çetin VARLIK, “Anadolu Eyaleti”, DİA, III, 143.

(14) F. BAŞAR, a.g.k., 18.

(15) M. Ç. VARLIK, a.g.m., 144.

(16) M. Ç. VARLIK, a.g.m., 144.

(17) Özer ERGENÇ, XVI. Yüzyılda Ankara ve Konya (Ankara: Ankara Enstitüsü Vakfı Yayınları, 1995), 172, 182.

(18) O. Üçler BULDUK, XVI. Asırda Karahisar-ı Sahib Sancağı ( Ankara: A.Ü. (Yayınlanmamış Doktora Tezi), 1993), 53.

(16)

Babası II. Mehmed’in (Fatih Sultan Mehmed) uyguladığı sert idare ve aldığı sıkı tedbirlerden rahatsızlık duyan ve aslında Sultan Cem’e karşılık kendisinin tercih edilmesinde bunun büyük rolü olduğunu bilen II. Bayezid, babasının uygulamalarında geri adım atarak kendisini kabul ettirme yoluna gitmiştir.(19)

II. Bayezid’in taht için mücadeleye girdiği kardeşi Cem’in hayatta olup saltanatı için devamlı bir tehdit oluşturması, onun kamu desteğini kazanma ve bunu devam ettirme konusunda çok hassas olmaya itmiştir. Bir taraftan halkı, diğer taraftan bürokratik çevreyi hoş tutmak için verici bir siyaset izleyen II.

Bayezid, dış politikada da şantajlara boyun eğme mecburiyetini hissetmiştir.(20)

Bu arada hakimiyetini sağlamlaştırmak için ihtiyacı olan itibarı bir fetihle sağlamak isteye II. Bayezid, Boğdan’a karşı bir sefer düzenleyerek parlak bir zafer kazanmıştır. Bu zaferden sonra Memlûk sultanına karşı da harekete geçmişse de bu uzun ve yıpratıcı seferden sonuç alamamıştır.(21)

1495’te Cem’in ölümü üzerine rahatlayan ve Avrupa politikasında eskisi gibi temkinli olmaya gerek görmeyen II. Bayezid, Venedik’e savaş açmış 1499- 1503 arasında süren bu savaş sonunda olumlu bir sonuç almıştır. Bu savaşla Osmanlı donanmasının Venedik’e açık denizlerde meydan okuyacak kadar güçlü olduğu ortaya çıkmıştır.(22) Zaten bu dönemin en dikkat çekici özelliklerinden biri donanmanın gelişme yolunda kat ettiği mesafe ile çağın büyük deniz güçleriyle mücadele edebilecek duruma gelmesidir. Kemal Paşa-

(19) H. İNALCIK, a.g.k., 35.

(20) H. İNALCIK, a.g.k., 36.

(21) İsmet MİROĞLU, “II. Bayezid”, Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi, X, 317.

(22) H. İNALCIK, a.g.k., 36.

(17)

zade bu dönemdeki Osmanlı üstünlüğünü denizlerde hakim bir devlet olunuşuna bağlamaktadır.(23)

16. asrın başları, II. Bayezid’in ılımlı yönetiminin cesaretlendirdiği bazı grupların harekete geçmesine sahne olmuştur. Osmanlı egemenliğine başkaldıran göçebe topluluklar “kızılbaş tehdidi” olarak II. Bayezid dönemine damgasını vurmuş, sadece basit bir iç mesele değil, Safevî Devleti ile olan bağlantılarından dolayı hayatî bir sorun olmuşlardır.(24) Özellikle Batı Anadolu’da Şahkulu etrafında toplanan kızılbaş isyancılar, artık yaşlı ve hasta bir hükümdar olan II. Bayezid’in halledemeyeceği kadar büyük bir mesele olarak Osmanlı Devleti’nin karşısına dikilmiştir.(25)

II. Bayezid Dönemi, kültürel açıdan da önceki dönem uygulamalarının reddedildiği ve bu yöndeki eğilimlere karşı direnişin gerçekleştirildiği devirdir.

Bayezid, Fatih’in İtalyan ressamlara yaptırdığı yağlı boya tabloları pazarda sattırmış, iktidarını güçlendirmek için ihtiyacı olan kamu desteğini şer’iata çok önem vererek kazanma yoluna gitmiştir.(26) Bu arada bazı seferler düzenlese de enerjisini asıl memleketin imarına harcamıştır. Daha çok yol ve köprü inşasına önem vermesi kendinden sonraki hükümdarların seferleri için ordu geçiş yerlerini ve menzillerini mamur bulmaları dolayısıyla çok işe yarayacaktır.(27) Görüldüğü gibi, II. Bayezid dönemi, istikrar ve güvenlik koşulları içinde tam bir iktisadî gelişme ve şehirleşme dönemi olmuştur. (28)

(23) İ. MİROĞLU, a.g.m., 319. ayrıca, Osmanlı denizciliğinin II. Bayezid dönemindeki durumu ile ilgili olarak bkz. İsmail Hakkı UZUNÇARŞILI, Osmanlı Tarihi (Ankara: TTK Basımevi, 1998), II, 202-206.

(24) H. İNALCIK, a.g.k., 37.

(25) İ. MİROĞLU, a.g.m., 321.

(26) İ. MİROĞLU, a.g.m., 315-316.

(27) Laszlo RASONYI, Tarihte Türklük (Ankara: Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, 1996), 202.

(28) H. İNALCIK, a.g.k., 38.

(18)

II. Bayezid’in gerçekleştirdikleri arasında ateşli silahların sayısını artırarak orduyu modernleştirmesi de sayılmalıdır. Bunda Memlûklere karşı başarı sağlanamamış olması etkili olmuştur. Bu kendini geliştirme isteği ile II. Bayezid, her ne kadar büyük bir fatih olmasa da, babasının fetihlerini pekiştiren bir hükümdar olarak görülmüştür.(29)

2.2- I. Selim Dönemi

Yeniçerilerin desteğini alarak babası Bayezid’i tahttan inmek zorunda bırakan I. Selim, 1512’den 1520 yılına kadar Osmanlı tahtında kalmıştır. Mizaç olarak babasından çok dedesi Fatih Sultan Mehmed’e benzeyen Selim, saltanatı boyunca gerçekleştirdiği faaliyetleri ile kuvvetli bir fatih olduğunu göstermiştir.(30)

Saltanatının ilk yıllarında, babasının dönemindeki Cem meselesi gibi bir sıkıntıyla karşılaşmamak için ilk iş olarak iktidarı için tehdit oluşturabilecek unsurları ortadan kaldırmakla uğraşmıştır. Dış politikadaki tavrını ise Büyük İskender gibi hem Doğu, hem Batı’nın hükümdarı olma hayali belirlemiştir.(31)

I. Selim’in, kardeşlerini ortadan kaldırdıktan sonra, muhalifleri bertaraf etme yolundaki ikinci faaliyeti, daha babası zamanında tehlikeli oldukları açıkça görülen kızılbaşları ve onların sempati ya da daha kuvvetli bağlarla bağlı oldukları siyasî güç Şah İsmail’i etkisiz hale getirme amacına yönelik olmuştur.

Bu yüzden I. Selim (Yavuz Sultan Selim) yönünü Doğu’ya çevirmiştir.(32)

(29) H. İNALCIK, a.g.k., 38.

(30) İ. MİROĞLU, “Yavuz Sultan Selim”, Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi, X, , 321.

(31) İ. MİROĞLU, a.g.m., 321.

(32) İ. MİROĞLU, a.g.m., 321.

(19)

Doğu’da serbestçe savaşabilmek için öncelikle Batı ile barış tesis eden I.

Selim, 1514’te Çaldıran Zaferi ile Şah İsmail tehdidinden kurtulmuş ve kızılbaş tehlikesini yatıştırmıştır.(33) Bu noktada askerî girişimlerin yanında ipek ticaretinin yasaklanması gibi diğer tedbirlerin alınışı da dikkat edilmesi gereken bir husustur.(34)

Osmanlı sultanının egemenlik sağlamadaki bir diğer rakibi ise Memlûkler’dir ve onların da bertaraf edilmesi gerekmektedir. Portekizliler tarafından saldırıya uğrayan Arap dünyasının kurtarıcı olarak Osmanlı’yı görmesi ve onların tâbiyeti önündeki tek engelin Memlûk idaresi olması I.

Selim’in faaliyetine yön vermiştir. Dulkadir topraklarını alan, Memlûk hakimiyetine son veren (Merc-i Dâbık ve Ridaniye zaferleri ile) ve Ramazanoğulları Beyliği’ni de ilhak edip Anadolu’da birliği sağlayan Osmanlı sultanı, bu dönemde devletin iktisadî açıdan son derece iyi duruma gelmesini sağlamıştır.(35) Yoğun askerî faaliyetlerin gerçekleştiren ve heterodoks kesimi etkisiz hale getirilen Yavuz, Lütfî Paşa tarafından asrın müceddidi sayılacak derecede önem kazanmıştır.(36)

I. Selim dönemi, özellikle muhalif odakların bertaraf edilip hakimiyetin güçlü bir şekilde tesisiyle, devletin merkezî karakterinin takviye edildiği bir dönem olmuştur. Genişleyen arazi ile paralel olarak bütçesi 1/3 artan Osmanlı Devleti, İslam dünyasının en büyük devleti konumuna yükselmiştir.(37) Osmanlılar bu dönemde, ihtiyaç duymadıkları için çok önemsemedikleri fakat itibara ihtiyaç duyacakları zaman geldiğinde bir can simidi gibi sarılacakları

(33) İ. MİROĞLU, a.g.m., 321.

(34) Aynı şekilde ekonomik tedbirler alınması Memlûkler’le mücadelede de uygulanmıştır: Yavuz Sultan Selim Memlûk köle ticaretine darbe vurmuştur (İ. MİROĞLU, a.g.m., 328.).

(35) H. İNALCIK, a.g.k., 38.

(36) Lütfî Paşa, Tevarih-i Âl-i Osman, Haz. Kayhan ATİK (Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları, 2001)

(37) Halil İNALCIK, “Osmanlı İmparatorluğu’nda Kültür ve Teşkilat”, Türk Dünyası El Kitabı (Ankara: Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, 1992 ), I, 465.

(20)

halifelik ayrıcalığını da, Memlûk Devleti’nin ortadan kalkışı ile kazanmış gözükmektedirler.(38)

2.3- I. Süleyman Dönemi

1520 yılında I. Selim’in ölümü üzerine tek erkek çocuk olduğu için sorunsuz bir şekilde tahta geçen I. Süleyman, saltanatının ilk yıllarında, Mısır’ın Osmanlı hakimiyetine girmesini hazmedemeyen ve hala diriliş umudu besleyen Memlûk asileriyle mücadele ederek onları dize getirmiş; bunun yanı sıra, seleflerinin alt yapısını oluşturup hazır hale getirdiği şartlarla Batı’da fetih hareketlerine girişmiştir.(39)

Önce, Macarlar’ın elinde olup 15. yüzyılda iki kez kuşatıldığı halde alınamamış olan Belgrad üzerine yürünmüş; burası Kanunî’nin cülusunu takiben yapılan seferle 2 ay içinde alınmıştır. Belgrat’ın 1521’deki zaptını 1522’de Rodos’un alınması izlemiştir. Osmanlı’nın karşısında yer alan her kişi, grup ya da devlete yardım eden ve Akdeniz’de Türk tüccarlarına göz açtırmayan şövalyelerin faaliyetleri bu kararda çok etkili olmuştur.(40)

1519’dan beri Mukaddes Roma Germen İmparatorluğu tahtı için birbirine rakip olan Habsburg hanedanından V. Şarl (Karl/Şarlken) ile Fransa kralı I.

Fransuva’nın (François) mücadelesi sırasında Belgrat’ı fethetmiş olan I.

Süleyman, 1525’te V. Şarl’ın Fransuva’yı tutsak alması ve Fransızlar’ın kendisinden yardım istemesiyle yeni bir fırsat yakalamıştır. 1526’da büyük bir orduyla Macaristan’a giren ve Mohaç’ta kazandığı zafer sonrasında Budin’i alan I. Süleyman, Macaristan’a Yanoş Zapolya’yı kral olarak bırakmıştır. Fakat V.

(38) H. İNALCIK, a.g.k., 39.

(39) İ. H. UZUNÇARŞILI, a.g.k., 307-310.

(40) İ. H. UZUNÇARŞILI, a.g.k., 310-321.

(21)

Şarl’ın kardeşi Avusturya arşidükü Ferdinand’ın (Ferdinandoş/ Frendoş) onu sürmesi, Osmanlı’yı harekete geçirmiş ve Habsburg başkenti Viyana’ya yürünmesine karar verilmiştir.(41)

Şarl’a karşı Akdeniz’de bir cephe daha açılması gerektiğini anlayan Kanunî, bu konuda Barbaros Hayreddin Paşa’yı görevlendirmiştir. Fransızlar’la iş birliği içinde hareket eden Osmanlı Devleti, Barbaros Hayreddin Paşa’nın 1538’de kazandığı Preveze Deniz Savaşı ile Akdeniz’de tartışmasız hakimiyet kurmuştur.(42) Aynı yıl Hint Denizi’nde Portekiz nüfuzunu kırmak için başlatılan seferlerde (1538-1553) ise kesin başarılar kazanılamamakla beraber karada, Yemen ve Güney Arabistan sahillerinde hakimiyet tesis edilmiştir. 1555’te ise daha güneyde Habeş Eyaleti kurulacaktır.(43)

Bu arada Osmanlı’ya karşı V. Şarl ile diplomatik ilişkiye girdiği bilinen Safevîler, Osmanlı’nın iki ateş arasında kalmamak için çatışmadan kaçınması nedeniyle serbest hareket etmekteydiler. Bu sorunu halletmek isteyen Kanunî, Batı ile ateşkes imzalayarak 1548-1549 Tebriz, 1533-1555 Nahçıvan, 1534- 1535 Irakeyn Seferlerini düzenlemiş; sonunda da Tebriz, Bağdat, Azerbaycan ve Irak’ı (Irak-ı Arap) ilhak etmiştir. Osmanlı Safevî münasebetleri 1555- Amasya Antlaşması ile yeniden düzenlenecektir.(44)

I. Süleyman Dönemi, Osmanlı Devleti’nin Anadolu- Balkanlar İmparatorluğu durumundan bir dünya devleti durumuna yükseldiği devri ifade eder. Dünyada Osmanlı ağırlığı en çok bu dönemde hissedilmiştir. Osmanlı Devleti’nin bu dışa yönelik yoğun faaliyetleri iç yapıda derin tesirler yapmıştır.

(41) H. İNALCIK, a.g.k., 40-41.

(42) H. İNALCIK, a.g.k., 41.

(43) Çetin DERİN, “Osmanlı Devleti’nin Siyasî Tarihi”, Türk Dünyası El Kitabı, I, 481.

(44) H. İNALCIK, a.g.k., 43.

(22)

Ayrıca 1520-1580 arasında bütün Akdeniz havzasında olduğu gibi, Osmanlı ülkesinde de nüfus artmış, bu artış % 41 civarında olmuştur.(45)

3- KAYNAKLAR: Tahrir Defterleri

Bu çalışmada coğrafî ve kronolojik sınırların tespitinden başka, kaynak bazında da kapsam daraltılmış ve esas olarak tahriri defterlerinin kullanılması öngörülmüştür. Bu bölümde, yazı konusu defterlerin tanıtımının yapılması, fakat bundan önce, Osmanlı tahriri sistemi ve bu sistemin mahsulü defterlerin genel özellikleri hakkında bilgi verilmesi uygun bulunmuştur.

3.1- Osmanlı Tahrir Sistemi ve Tahrir Defterleri

Osmanlı Devleti’nde daha çok, vergi ve asker toplamak gibi pratik sebeplerle ülkenin kaynak potansiyelini saptamaya yönelik olarak yapılan sayımları ifade eden tahririn örneklerini –en azından benzerlerini- Osmanlı Devleti’nden çok önce eski Mısır, Çin, Roma ve İran’da görmek mümkündür.

Ayrıca eski Türk- İslam devletlerinde bu tür sayımların yapıldığı bilinmektedir.(46)

Osmanlı Devleti’nde, yeni bir yer fethedildiğinde, her padişah değişikliğinde ve ihtiyaç hasıl oldukça (kontrol ve yeni düzenlemeler gerektiğinde) yapılan(47) tahririler, titizlikle seçilip görevlendirilmiş memurlara yaptırılmaktaydı.(48) Bu sırada çeşitli şekillerde muharriri yanıltanlar cezalandırılıp yardım edenler ödüllendirilmekte; aynı şekilde tahrir

(45) H. İNALCIK, a.g.m., 466-467.

(46) Ömer Lütfi BARKAN, “Giriş”, Hüdavendigar Livası Tahrir Defterleri-I, Haz. Ö.L. BARKAN, Ömer MERİÇLİ (Ankara: TTK Basımevi, 1988), 6-8.

(47) Ö.L.BARKAN, a.g.m., 14-19.

(48) Tahrir emini ( =mübaşir/ ilyazıcı/ muharrir) ve katipten oluşan bu memurlara kadının da katılmasıyla tahrir heyeti oluşturulmakta ve sancak beyi bunlara her türlü yardımı yapmaktadır.

(Ö.L.BARKAN, a.g.m.,19.)

(23)

komisyonunun üyelerine de ceza ve ödüller tayin edilerek en mükemmel şekilde işlerini yapmaları sağlanmaya çalışılmaktaydı.(49)

Tahrir işlemi; berat, vakıfname, mülkname gibi beyan belgeleri ile geçmiş 3 yılın hasıllarını gösteren eski tahrir kayıtlarının incelenmesine ek olarak heyetin, yerinde yaptığı teftiş ve tahkikatı kapsamaktaydı.(50)

Sonuç olarak vücuda getirilen, Tapu Tahrir Defteri veya Defter-i Hakanî adı verilen tahrir defterleri, genel olarak “defter-i mufassal” ve “defter-i icmal”

olarak 2’ye ayrılmaktadır. Mufassal tahrir defterleri kaynaklarda, Defter-i mufassal her karyenin reayası ve öşrü ve resmi ve enva’i mahsulatı yazılan defterdir. Şeklinde tarif edilirken; icmal defter hiyn-i tahrirde gerek hass-ı hümayun ve gerek havass-ı vüzera ve ümera ve arpalıklar ve gerek zeamet ve tımar ve bilcümle her karye kimin ismine kayıt ve tahrir olunmuş ise anı beyan eder. denerek tarif edilmiştir.(51)

Bu defterlerden günümüze ulaşmış olanların en eskisi 1431(52), en yenisi (sonuncusu) ise 1613 tarihlidir. Devletin gelişme ve olgunlaşma çağı olan bu dönemin, alameti olması dolayısıyla bu kaynak grubuna atfen “Tahrir Defterleri Çağı” olarak adlandırılması fikri ileri sürülmüştür.(53) Bir döneme adının verilmesi düşünülecek kadar önemli görülen bu defterler, Ö. L. Barkan’a göre de “ Türk arşivinin en kıymetli hazinesidir.(54)

(49) Ö.L.BARKAN, a.g.m., 39-40.

(50) Ö.L.BARKAN, a.g.m.,19.

(51) Halil İNALCIK, Hicrî 835 Tarihli Suret-i Defter-i Sancak-i Arvanid (Ankara: TTK Basımevi, 1987), xx-xxi (giriş).

(52) B.Yediyıldız en eski defterin 1455 tarihli olduğunu ifade etmektedir (Bahaeddin YEDİYILDIZ, Ordu Kazası Sosyal Tarihi (Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, 1985), 3), fakat H.

İnalcık yayınlamış olduğu yukarda adı geçen defterle, bunun böyle olmadığını göstermiştir.

(53) B. YEDİYILDIZ, a.g.k.,3-4.

(54) Ö.L. BARKAN, a.g.m., 3. Tahriri defterlerinin bu değerine rağmen, güvenirlik konusunda ihtiyatlı olunması ve kullanımında bazı hususların göz ardı edilmemesi gerektiği de açıktır. Bu konuda bkz. Ahmet GÜNEŞ, “Osmanlı Tahrir Defterleri ve Bunların Tarih Yazıcılığında Kullanımı Hakkında Bazı Düşünceler”, Türk Dünyası Araştırmaları, CL (Haziran 2004), 165-184; Kemal

(24)

3.2- Anadolu Eyaleti Tahrir Defterleri (16. Asrın ilk Yarısı)(55) tablo-1

Defter

no Tarihi Durumu Sayfa

sayısı Özeti

MVAD 438(56)

1530 Boş sayfalar var 815 Anadolu Eyaleti’nde Kütahta ve Hamid kanunnamesi ve Kütahya, Karahisar-ı Sahib, Sultanönü, Hamid, Ankara, Kastamonu, Kengırı, Kocaili, Bolu livalarının icmalen nüfus ve hasılatını ve tımarlarını ve evkaf ve emlakını hâvi mufassal tahrir defteri.

MVAD

166 1530 Boş sayfalar var 628 Bursa, aydın, Saruhan, Biga, Alaiye, İzmir livaları kazalarındaki nüfus, hasılat, tımar, evkaf, cebelu ve Aydın kanunnamesini mübeyyin mufassal tahrir defteri

TT 30 906 Tam 639 Hamid Sancağı’nın nüfus ve hasılatını, has ve tımarlarını mübeyyin mufassal tahrir defteri.

TT 39 II.Bayezid Başı eksik, sonu

tam 95 Menteşe Livası’nın nahiyeleri kurasındaki tımarları ve hasılatını gösterir icmal defteri TT 45 II.Bayezid Tam 402 Kütahya Livası’nın tımarlarını ve karyelerin

hasılatını mübeyyin mufassal defter.

TT 47 II.Bayezid Menteşe Livası’nın nüfus ve hasılatını ve tımarlarını hâvi mufassal tahrir defteri.

ÇİÇEK, “Osmanlı Tahrir Defterlerinin Kullanımında Görülen Bazı Problemler ve Metod Arayışları”, Türk Dünyası Araştırmaları, XCVII (Ağustos 1995), 93-111; Mehmet Ali ÜNAL,

“Tahrir Defterlerindeki Bilgilerin Güvenilirliği”, Osmanlı Devri Üzerine Makaleler-Araştırmalar (Isparta: Kardelen Kitabevi,1999), 246-251.

(55)Çalışmanın tarihsel kapsamı içerisinde bazı sancaklara ait mufassal defterler bulunamadığı ve bu eksiklik yalnız MVAD defterlerinden giderilmeye çalışılmıştır. Tabloda bazı sancakların yer almayışı bu yüzdendir. Ayrıca özetler dijital ortama aktarılmış olan Osmanlı Arşivi Tapu Tahrir Defterleri Kataloğu’ndan alınmış, hangi tarihe ait oldukları ve durumları ile sayfa sayıları Başbakanlık Osmanlı Arşivi Rehberi’nden ve MVAD defterlerinin giriş kısımlarından aktarılmıştır.

bkz. Başbakanlık Osmanlı Arşivi Rehberi (İstanbul: Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı Yayınları, 2000), 99-133; ayrıca MVAD defterlerinin künyeleri bir sonraki dipnotta verilmiştir.

(56) Bu defterler Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nce yayınlanmış olup bunlardan MVAD438 iki cilt olarak bulunmaktadır. MVAD166, MVAD 438’in devamı niteliğindedir. Çalışmamızın esas kaynakları da aslında bu muhasebe defterleri olmuştur. 438 Numaralı Muhasebe-i Vilayet-i Anadolu Defteri 937/1530-I: Kütahya, Karahisâr-i Sâhip, Sultanönü, Hamîd ve Ankara Livâları:

Dizin ve Tıpkıbasım (Ankara: T.C. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Yayınları, 1993); 438 Numaralı Muhasebe-i Vilayet-i Anadolu Defteri 937/1530-II: Bolu, Kastamonu, Kengırı ve Koca-ili Livâları: Dizin ve Tıpkıbasım (Ankara: T.C. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Yayınları, 1994); 166 Numaralı Muhasebe-i Vilayet-i Anadolu Defteri 937/1530: Hüdâvendigâr, Biga, Karesi, Saruhân, Aydın, Menteşe, Teke, Alâiye Livâları: Dizin ve Tıpkıbasım. (Ankara: T.C. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Yayınları, 1995). Bu defterler ve hazırlanış şekli ve sebebi ile ilgili olarak bkz. Halil İNALCIK, “Osmanlı’da İstatistik Metodu Kullanıldı mı?”, Osmanlı Devleti’nde Bilgi ve İstatistik, Ed. H. İNALCIK, Şevket PAMUK (Ankara: T.C. Başbakanlık Devlet İstatistik Enstitüsü, 2000), 7.

(25)

TT 49 918 Tam 1004 Kütahya Vilayeti’nin nüfus ve hasılat ve tımarlarını hâvi mufassal tahrir defteri.

TT 51 921 Tam 392 Bolu Livası’nın nahiyelerinde sakin cemaatın ve çakırcı, şahinci, zağnoscuların nüfuslarıyla hasılatını ve tımarlarını hâvi mufassal tahrir defteri.

TT 59 922 Tam 335 Biga, Balya, Çan, Ezine Pazarı ve Lapseki kazalarının nüfus, hasılat ve evkafını mübeyyin mufassal tahriri defteri.

TT 61 923 Eksik 607 Menteşe Livası’nın nahiyeleri kurasının nüfus ve hasılatını ve tımarları ve muafan zevaid-i seyyadan ve yuvaciyanı hâvi mufassal tahrir defteri

TT 87 I.Süleyman Başı tam, sonu

eksik 375 Aydın Livası’nın Tire, Ayasluğ, Birgi, Güzelhisar, Sultanhisarı ve Kestel kazaları kurasının nüfus ve hasılatını ve tımarları hâvi mufassal tahrir defteri.

TT 88 I. Selim Başı eksik, sonu tam

671 Bolu Livası köylerinin nüfus ve hasılatıyla tımarlarını ve Amasra kalesi müstahfızlarının tımarlarını mübeyyin mufassal tahriri defteri.

TT 111 928 Eksik 755 Hüdavendigar Livası kanunnamesiyle Hüdavendigar Livası nahiyelerindeki kuranın nüfusu, hasılatı, tımarlar ve evkafını hâvi mufassal tahrir defteri.

TT 117 929 Tam 729 Ankara Livası kanunnamesiyle kaza ve kurasındaki cemaatın ve Uluyürük ve Haymane-i Padişahî tevaifinin nüfus ve rüsumunu mübeyyin mufassal tahrir defteri.

TT 121 929 Tam 573 Hamid Sancağı’nın nüfus ve hasılatını hâvi tahrir defteri.

TT 147 935 Başı tam; 432.

sf’dan itibaren eksikler var.

492 Karahisar-ı Sahib Livası’nın nahiyeleri kurasının nüfus ve hasılatını ve tımarlarını hâvi mufassal tahrir defteri.

TT 148 935 Tam 850 Aydın Livası’na mülhak İzmir, Çeşme, Ayasluğ, Tire, Birgi, Güzelhisar, Sultanhisarı, Kestel, Bozdoğan, Arpaz, Yenişehir, Alaşehir, Sert kazaları kurasının nüfus ve hasılatını ve tımarlarını hâvi mufassal tahrir defteri.

TT 153 935 Başı tam, sonu

eksik 322 Karesi Livası’nın nüfus ve hasılatını ve tımarlarını hâvi mufassal tahrir defteri.

TT 165 937 Tam 771 Saruhan Livası köylerinin nüfus ve hasılatıyla elleciyan, karaciyan, urban, bogurciyan cemaatlerinin yer mukataahanelerinin nüfuslarını ve tımarlarını mübeyyin mufassal tahrir defteri

(26)

TT

327(57) 968 Tam 800 Kastamonu’nun Boyabad, Taşköprü,

Sinop, Toragan kurasının ve Boyabad, Taşköprü yörüklerinin nüfus ve hasılatını ve tımarlarını ve evkafını mübeyyin mufassal tahriri defteri.

(57) 16. asrın ilk yarısına ait olmamakla birlikte bu döneme ait mufassal defter bulunmamasından dolayı bu defter de çalışmaya ve dolayısıyla tabloya dahil edilmiştir.

(27)

GAYRİMÜSLİMLER

1-OSMANLI GAYRİMÜSLİM POLİTİKALARININ ÇIKIŞ NOKTASI: İSLÂM HUKUKUNA GÖRE GAYRİMÜSLİMLER

Osmanlı Devleti’nin gayrimüslim vatandaşlarına yönelik olarak geliştirdiği politika tesadüfî ya da keyfî uygulamalardan değil, sistematik olarak yerleştirilmiş yapı taşlarından meydana gelmiştir. Bunların en önemlisi de kuşkusuz bir İslam devleti olması dolayısıyla itinayla uyguladığı İslam hukukudur. Bu sebepledir ki, gayrimüslimlerin İslam hukukundaki yeri hakkında bilgi verilmesi gerekli görülmüştür.

1.1-TANIMLANIŞLARI

Kur’an-ı Kerim’e göre, yaratılışın gayesi Allah’a iman ve onun iradesine uygun bir şekilde yaşamaktır. Bu beşerî sorumluluğu kabul veya redde bağlı olarak insanlar inananlar ve inanmayanlar olarak 2 ana gruba ayrılırlar. Bu kabaca ayrımın dışında İslâmiyet, insanlar arasında ırk, renk, dil ya da ülke esasına dayalı başka herhangi bir fark gözetmez.(1)

Yukarıda işaret edilen gruplara mensup insanlar, çeşitli adlandırmalarla Kur’an’da ve hadislerde zikredilmiştir. Kur’an’ın getirdiği mesajı kabul edenler

(1) Ahmet ÖZEL, “Gayri Müslim”, DİA, XIII, 418.

(28)

mü’min ve müslim kelimeleriyle, bu kelimelerinde çıkış noktası olan iman ve islâm köklerinin çeşitli fiil kalıpları kullanılarak ifade edilirler. Söz konusu mesajı reddeden ikinci gruptakiler ise, kâfir(2) (çoğulu: kâfirûn, küffâr, kefere) kelimesi ve küfr kökünün çeşitli türevleri vasıtasıyla bahsedilen kaynaklarda yerlerini alırlar. Fakat “kâfir” kelimesi genel bir ifadedir. Bu ifadenin kapsamına giren gruplar kendi özel adlarıyla da anılmışlardır. Bunlardan Yahudiler, hevd kökünden çeşitli fiil kalıpları ve yehud kelimesiyle; Hristiyanlar, nasranî ve nasârâ olarak; bu iki dinin mensupları ehl-i kitap tamlamasıyla ifade olunmuştur. Bunların dışındaki “kâfir” zümrelerden putperestler, şirk kökünün çeşitli türevleriyle ve ayrıca müşrik şeklinde; ateşe tapanlar, mecûs; yıldızlara tapanlar, sabiûn ifadeleriyle adlandırılmışlardır.(3)

Fakihler yani İslâm hukukçuları, insan topluluklarını -yine yukarıda bahsedilmiş olan- Kur’an’ın mesajını kabul-red durumlarını göz önünde tutarak, müslümanlar ve gayrimüslimler biçiminde tasnif ederler. Buradaki

“gayrimüslim” kelimesi de –“kâfir” kelimesinde olduğu gibi– iman etmeyenleri külliyen ifade etmektedir ve esasında bu grup da kendi içinde ehl-i kitap olanlar ve ehl-i kitap olmayanlar şeklinde 2’ye ayrılır.(4)

“Kâfirler” ya da çalışmamızda geçeceği şekliyle “gayrimüslimler”

Müslümanlar’la olan ilişkileri bakımından ehl-i harb ve ehl-i ahd olarak sınıflandırılır. Ehl-i harb, Müslümanlarla savaş halinde olan gayrimüslim topluluklardır. Ehl-i ahd ise harbî olmayan yani Müslümanlarla savaş halinde olmayan gayrimüslimleri ifade eder. Ehl-i ahd, İslâm hukukunda zımmîler,

(2) Küfr ( آ ), Arapça’da gizlemek demektir (Tohumu toprağın altına gizlediği için çiftçiye de kâfir denir.). Kur’an öncesi dildeki anlamı bu olan kelime daha sonra, Allah’ın gönderdiği hidayeti ve ahiretin varlığını kabul etmemek suretiyle ona karşı nankörlük etmek anlamını almış ve imânın tam karşıtı olmuştur. Küfür, peygamberin bildirdiklerini yalan saymak yani gerçekleri örtmek anlamıyla bu fiili işleyenleri ifade etmede kullanılan kelimelere kaynaklık etmiştir. ( Süleyman ATEŞ : Kur’an-ı Kerim Tefsiri ( İstanbul: Milliyet Gazetecilik A.Ş., 1995 ), I, 97.)

(3) A.ÖZEL, a.g.m., 418.

(4) A.ÖZEL, a.g.m., 418.

(29)

muahedler ve müste’menler(5) şeklinde gruplara ayrılır. Zımmîler, bir İslâm devletinin himayesi altında yaşamayı kabul eden ve onun topraklarında daimî olarak ikamet eden teb‛adır. Muahedler, kendileriyle barış yapılmış olanlar, müste’menler ise ticaret, resmî görev veya başka bir amaç için İslâm ülkesine gelen, kendilerine 1 yılı geçmemek üzere geçici oturma izni verilen yabancılardır.(6) Bu adlandırma, fıkıh terminolojisinin oluştuğu hicrî ilk asırlardaki milletler arası ilişkileri ve vatandaşlık algısını yansıtmakta olup ırk esasına dayalı ulus-devlet anlayışının hakim olduğu günümüzde, daha ziyade vatandaş- yabancı ayrımı yapılmakta veya daha başka adlandırmalara gidilebilmektedir.(7)

1.2- HAKLARI VE YÜKÜMLÜLÜKLERİ

Eskiçağlardan itibaren çeşitli dönemlerde ve ülkelerde, toplumların siyasî birliği için, ırk, renk, dil, kan, toprak gibi unsurlar temel kabul edilmiştir. Buna karşılık İslâmiyet, insanların iradeleri dışındaki bu farklılıklara göre uygulamalarda bulunmak yerine, irade ve tercihi esas alan bir vatandaşlık anlayışı benimsemiştir. Bir başka deyişle, İslâm devletinin siyasî egemenliğini kabul etmek şartıyla, ister Müslüman ister gayrimüslim olsun bütün teb’a kendi iradesini kullanarak, istediği hayat tarzı ve sosyo-politik kimliği tercih edebilir.

İslâm devletinde var olan bu “vatandaşlık” anlayışı Müslüman- zımmî ayırt etmeksizin tüm teb’ayı kapsayan ehl-i darü’l-islâm(8) tabiri ile vücut bulur.

(5) Müste’min (ِ): “istim’an eden, canını kurtarmak şartıyla teslim olan”. Ayrıca aynı gayrimüslimleri ifade etmek üzere müste’men (َﺱ) –görüldüğü gibi ism-i mef‛ul olarak- kullanılmakta olup “kendisine aman verilmiş” anlamına gelir ( Şemseddin SAMİ, Kamus-ı Türkî ( İstanbul: Dersaadet, 1317 ), 1335. )

(6) Bilal ERYILMAZ, Osmanlı Devleti’nde Millet Sistemi ( İstanbul: Ağaç Yayıncılık, 1992 ), 14.

(7) A. ÖZEL, a.g.m., 418.

(8) Zaten darü’l-islâm, Müslümanlar’ın hakimiyeti altında bulunup İslâm hukuk siteminin uygulandığı ülkedir. Bu durumda nüfusun Müslüman ya da gayrimüslim olması önemli değildir. ( Ahmet ÖZEL, “Darülislam”, DİA, X, 541. )

(30)

Ancak, vatandaşlık hak ve yükümlülükleri nokta-i nazarından, Müslümanlar ile gayrimüslimler arasında bazı farklılıklar söz konusudur. Zîra, gayrimüslimler İslâm devletinin himayesi altında olduklarından bir nevî misafirlik statüsüne sahiptirler; görevlerinin azlığına paralel olarak, hakları düzenlenmiştir.(9)

1.2.1-Hakları

İslâm devleti, gayrimüslim tebaanın can ve mal güvenliğini aynen Müslümanlarınki gibi korumakla yükümlüdür. Bu uğurda gerekirse savaş da yapacaktır.(10) Fakihler, bir zımmîyi öldürmenin haram olduğunda hemfikir iseler de, uygulanacak ceza hususunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir ki bunların en muteber kabul edileni, bir Müslüman’ın bir zımmîyi öldürmesine kısasla değil, diyetle karşılık verilmesidir.(11) Zımmîlerin malları ise, harbîlere, müste’menlere ve Müslümanlara karşı İslâm devletini koruması altındadır. Diğer konularda olduğu gibi, bu konuda da zımmîlerin hakları zimmet anlaşması ile garantilenmiş durumdadır.(12)

İslâmiyet diğer dinlere en fazla tolerans gösteren dindir. Kur’an’da, dinde zorlama olmadığı yazılıdır.(13) Kişileri zorlayarak din değiştirmelerini sağlamak İslâm’a aykırı olduğu için zimmet kurumu kabul edilmiştir. Buna göre, dinini değiştirmek istemeyenlere zımmî/zımmiye statüsü verilerek onların başka bir

(9) B. ERYILMAZ, a.g.k., 15.

(10) B. ERYILMAZ, a.g.k., 14.

(11) A. ÖZEL, “Gayrimüslim”, 421.

(12) Gülnihal BOZKURT, “İslâm Hukukunda Zimmîlerin Hukukî Statüleri”, A.Ü. Hukuk Fakültesi Dergisi, III, 1-4 ( Ankara 1988), 117.

(13) “ Dinde zorlama yoktur. Doğruluk sapıklıktan seçilip belli olmuştur…” (Bakara Suresi, 256.

Ayet), “Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündeki insanların hepsi mutlaka inanırdı. O halde sen mi insanları inanmaları için zorlayacaksın…” (Yunus Suresi, 99. Ayet), “De ki: Bu gerçek Rabbinizdendir. Artık dileyen inansın, dileyen inkar etsin…” (Kehf Suresi, 29. Ayet), “…Sizin dininiz size, benim dinim banadır.” (Kafirun Suresi, 6. Ayet) : S. ATEŞ, a.g.k.,I,III,VI.

(31)

kitaplı dine inanmalarına, onun gereklerini yerine getirmelerine –Müslümanları rahatsız etmemeleri kaydıyla- izin verilmiştir.(14)

Gayrimüslimler, bazı sınırlamalar dışında, İslâm ülkelerinde, kural olarak, Müslümanlarla eşit bir ikâmet ve seyahat hürriyetine sahiptirler. İslâmiyet’in doğup yayıldığı yer olması, Müslümanlarca kutsal kabul edilen en önemli mabet ve mekanların burada bulunması sebebiyle Hicaz bölgesinde gayrimüslimlerin ikâmeti, bütün fukahaya göre, yasaktır. Aslına bakılırsa, buranın dışında oturan Müslümanların dahi bölgeye girişleri belli kurallara bağlıdır.(15)

Aile ve miras hukuku gibi özel hukuka ilişkin meselelerde gayrimüslimlere, kendi yönetim ve mahkemelerince, kendi kanunlarına göre işlem görme hakkına sahiptirler.(16) Aralarındaki ihtilafları kendi mahkemelerine götürme hakkına sahip oldukları gibi, İslâm mahkemelerine de başvurabilirler. Anlaşmazlığa düşen taraflardan birinin Müslüman olması halinde ise, davaya bakmaya yetkili tek merci İslâm mahkemesidir.(17)

Gayrimüslimlere hukuk davaları için tanınan adlî ve hukukî muhtariyet, ceza davaları için söz konusu değildir. Bu bakımdan İslâm ülkesinde suç sayılan bir eylemde bulunduklarında, kural olarak, onlara da İslâm ceza hukuku hükümleri uygulanır. Fakat, kendilerine tanınan inanç hürriyeti gereği, bu genel kuralın bazı istisnaları vardır. Mesela, içki içtiklerinde had cezası uygulanmaz, ancak kamu düzenini ihlâl etmeleri halinde ta’zir cezası verilir.(18)

Ceza hukuku açısından vurgulanması gereken noktalardan biri de İslâm devletinin müste’menler karşısında, kendi teb‛ası olan zımmîleri koruması ve

(14) G. BOZKURT, a.g.m., 142.

(15) A. ÖZEL, a.g.m., 421.

(16) B. ERYILMAZ, a.g.k.,15.

(17) A. ÖZEL, a.g.m., 423.

(18) A. ÖZEL, a.g.m., 423.

(32)

onları kayırmasıdır. Ne var ki, zımmîlerin müste’menlere nispeten sahip oldukları üstün statü, Müslümanlarla karşılaştırıldığında ikinci derecede kalmaktadır. Bir başka deyişle, İslâm devleti zımmîleri müste’menlerden üstün, Müslümanlardan ise alçak bir mevkie yerleştirmiştir.(19)

İslâm hukukçuları, zımmîlerin kamu hizmetlerinde çalışmalarında bir sakınca görmemişlerdir. Devlet başkanlığı ve ordu komutanlığı gibi en yüksek derecedeki siyasî görevler istisna tutulursa, gayrimüslimler de Müslümanlar gibi herhangi bir idarî göreve tayin edilebilir ve kendilerine Müslüman memurların maaşlarına eş değer ücret ödenir.(20)

Bunların yanı sıra gayrimüslimler amme hizmetleri ve sosyal güvenlik imkanlarından, Müslümanlar gibi, faydalanma hakkına sahiptirler.(21) Ayrıca gayrimüslimler vakıf da kurabilmektedirler.(22)

1.2.2-Yükümlülükleri

Zımmîlere tanınan haklara karşılık, onlardan talep edilen en önemli yükümlülük “haraç”tır. Şer’î lisanda, gayrimüslim teb‛adan alınan resimleri ifade eden haraç 2 türlüdür: 1) Harac-ı ru’us (cizye) ki kişi başına alınan muayyen yıllık bir vergidir, şahsî nitelik taşır; 2) Harac-ı arazi (harac), devlet için topraktan alınan vergi veya hasılattan alınan hissedir. Müslümanların verdikleri “öşür”ün mukabili olan bu vergi, gayrimüslimlere yüklenmiş ayrı bir angarya değildir.(23)

(19) G. BOZKURT, a.g.m., 139.

(20) B. ERYILMAZ, a.g.k., 16-17.

(21) A. ÖZEL, a.g.m., 421.

(22) G. BOZKURT, a.g.m., 137.

(23) Ebu’l-Ula MARDİN, “Harac”, İA, V, 222.

(33)

Gayrimüslim teb’anın ödemekle yükümlü olduğu vergilerden, tıpkı Müslümanlarda olduğu gibi, verdikleri kamu hizmetleri karşılığında muaf tutuldukları da bilinmektedir.(24)

Gayrimüslimler sosyal hayatta bazı kısıtlamalarla karşı karşıyadırlar ve bunları öngören kurallara uymak zorundadırlar. Sahip oldukları haklar açıklanırken ifade edildiği gibi, ikâmet ve ikâmetgah hususlarında kendilerine bazı şartlar dahilinde izin verilmektedir. Evlerinin bulunduğu yer ve Müslümanların kutsal mekanlarına göre durumu; evlerin renk, yükseklik, banyo ve pencerelerinin açıldığı cephe gibi özellikleri dikkat edilmesi gereken konulardır.(25)

Ayrıca gayrimüslimlerle Müslümanlar dış görünüşleri itibariyle birbirlerinden ayrılmalı idiler. Bu yüzden toplum içinde gerek giydikleri elbise, gerekse kullandıkları hayvan, araç bakımından Müslümanlara benzememelerine çalışılırdı. Bunda güdülen amaç, hem değişik cemaatleri tefrik ederek düzenlemek, hem de belirli malların –örneğin kumaşların- fiyatlarının yükselmesini engellemekti. Bir diğer –ve belki de en önemli- amaç ise, sembolik de olsa bu kuralları koymak suretiyle Müslüman olanların, olmayanlara göre üstün bir konumda olduğunu ifade etmektir.(26)

Daha önce değinilmekle birlikte, yükümlülükler konusunda hatırlatılması gerekli görülen bir diğer konu, inanç ve ibadet özgürlüğünün kısıtlanması bağlamında ortaya çıkmaktadır: Gayrimüslim halk, kendi din ve inançlarının gerektirdiği ya da el verdiği faaliyetleri ancak Müslümanların dinî duygularına ve ibadetlerine saygılı olmak koşuluyla yerine getirebilirdi. Çünkü onların, himayesi

(24) B. ERYILMAZ, a.g.k., 16-17.

(25) Tankut SOYKAN, Osmanlı İmparatorluğu’nda Gayrimüslimler (İstanbul: Ütopya Kitabevi, 2000), 180.

(26) Cemal KAFADAR, “Osmanlı’da Din- Devlet İlişkisi”, Osmanlı’da Din- Devlet İlişkileri, Haz.

Vecdi AKYÜZ (İstanbul: Ayışığı Kitapları,1999), 127.

(34)

altına sığındıkları İslam devletinin hukukuna, bu konuda da, riayet etmeleri gerekmektedir.(27)

Gayrimüslimlerin, Müslümanlarla evlenmeleri halinde de uymak zorunda oldukları bazı hususlar vardır. Müslümanlar ehl-i kitap olan gayrimüslim kadınlarla evlenebilirler. Doğacak çocuklar ise Müslüman olacaklardır. Fakat Müslüman koca, gayrimüslim eşini dininin gereklerini yerine getirmekten alıkoyamaz ve onu, dinî inançlarına aykırı davranmaya zorlayamaz.

Gayrimüslim erkeklerin, Müslüman kadınlarla evlenmeleri ise haramdır. Çünkü İslam hukukçuları, kadının kocasının baskısına maruz kalıp çocuklarını da küfür üzerine yetiştirebileceğini düşünmektedirler.(28)

2- OSMANLI DEVLETİ’NDE GAYRİMÜSLİMLERE YÖNELİK GENEL TAVIR, UYGULANAN POLİTİKALAR VE BAZI MESELELER

2.1- Hoşgörü Anlayışı

Osmanlı Devleti’nde gayrimüslimlere karşı benimsenen hoşgörü anlayışı, öncelikle belirtilmelidir ki Türklük ve İslamiyet olmak üzere iki kaynaktan beslenmiştir.(29) Bu iki faktörün -Bahaeddin Yediyıldız’ın ifade ettiği şekilde söylenecek olursa- Müslüman Osmanlı insanının dimağında yarattığı

“hümanizma” onun, ortak yaşam alanındaki gayrimüslime hoşgörüyle

(27) G. BOZKURT, a.g.m.,117.

(28) A. ÖZEL, a.g.m., 424-425.

(29) Bunların herhangi birini yok saymak ve salt diğerini etken olarak kabul etmek yanlış olur.

Zaten Osmanlı Devleti’nin zımmî politikalarına bakılırsa, her iki faktörün de göz önüne alınmış olduğu anlaşılır. Bazen örfî hukuka dayanarak ortaya konan bir uygulama, aslında İslam’a uymuyor olabilir. Bu durumda H. İnalcık’ın deyimiyle “titiz Osmanlılar” meşrulaştırma yoluna giderler. (Bilal ERYILMAZ, “ Osmanlı Devleti’nde Farklılıklara ve Hoşgörüye Kavramsal Bir Yaklaşım”, Osmanlı’dan Günümüze Ermeni Sorunu, 205; H. İNALCIK, “Osmanlı İmparatorluğu’nda İslam”, 30.) Ayrıca, örfî kuralların şerî’atla meşrulaştırılması konusunda bkz.

Halil İNALCIK, “Şerî’at ve Kanun, Din ve Devlet”, Osmanlı’da Devlet, Hukuk, Adalet (İstanbul:

Eren Yayıncılık, 2000), 39-46.

(35)

bakmasına vesile olmuştur. Bu hoşgörü sayesinde, yeni fethedilen bölgelerdeki gayrimüslimler kaçıp canlarını kurtarmak bir yana, kendi kültürleri içinde serbest ve adil yaşama garantisine kavuşmuşlardır. Osmanlı Devleti’nin gayrimüslimlere sunduğu hizmetin bu olduğu söylenebilir.(30) Çağdaş devletlerin kendi dininden olmayanlara hatta kendi dininden fakat farklı mezhepten olanlara karşı takındığı müsamahasız tavır göz önüne alınacak olursa bu iddianın temelsiz olmadığı da kendiliğinden ortaya çıkar. Venedik’te gettolarda çok kötü şartlar altında yaşayan Musevîlerin, Avrupa’da görebileceklerinin en iyisinin bu olduğunu ifade eden yabancı bir yazar, bu düşünceyi haklı çıkaracak örnekler vermektedir.(31)

15. asırda, Dukas’ın Notaras’a atfettiği meşhur “İstanbul’da Latin külahı yerine Türk sarığının hüküm sürdüğünü görmek daha iyidir” sözü de bu bağlamda değerlendirilmelidir. Türkler’in Hristiyanlığı kurtardığı fikrini savunan düşünürler de vardır: İstanbul’un fethi haberiyle birlikte “Hristiyanlar’ın İman Hakikati Üzerine” adlı bir eser yazmaya başlayan ünlü âlim Trabzonlu Georges, o tarihten itibaren Latin taraftarlığını bırakıp Türkler’le dostluk arayışına girmiştir.

Ona göre, “Tanrı Hristiyanlığı ezmek ve yok etmek için değil, fakat bizzat Hristiyanlar’ın aşırılıklarına karşı onu korumak, saflaştırmak ve Hristiyanlar’a hatalarını anlatmak için İslam’ı ortaya çıkarmıştı”.(32)

Osmanlı hoşgörüsünün yankıları ve gayrimüslimlere sağladığı avantajın buraya kadarki ifadesi –kesinlikle önemsenmediğinden değil fakat bu çalışmanın odak noktası olmadığı fikrinden hareketle- yeterli görülüp bu tavrın sebebine geri dönülecek olursa; İslamiyet ve Türk örfünün vücut verdiği hümanizmden başka etmenlerin de hesaba katılması gerektiği ifade edilmelidir.

(30) Bahaeddin YEDİYILDIZ, “Osmanlı Devleti’nde Türk Toplumu’nun Gayrimüslim Reayaya Sunduğu Hizmetler”, Türk Kültürü, 302 (Ankara: 1988), 325-326.

(31) Daniel GOFFMAN, Osmanlı Dünyası ve Avrupa 1300-1700 (İstanbul: Kitap Yayınevi, 2004),165

(32) B. YEDİYILDIZ, a.g.m., 325-326.

Şekil

Updating...

Referanslar

Updating...

Benzer konular :