16. yüzyılda Yenişehir, Yarhisar ve Göynük nahiyeleri (tahrir defterlerine göre)

151  Download (0)

Tam metin

(1)

GAZİ ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ

TARİH ANABİLİM DALI

16. YÜZYILDA YENİŞEHİR, YARHİSAR ve GÖYNÜK NAHİYELERİ (TAHRİR DEFTERLERİNE GÖRE)

MASTER TEZİ

Hazırlayan

İbrahim Halil ASLANTÜRK

Tez Danışmanı Prof. Dr. Ahmet GÜNEŞ

Ankara - 2007

(2)
(3)

başından- şimdiye değin birçok araştırma yapılmıştır. Araştırma sahası olarak seçilen yerlerin, siyasî, sosyal ve ekonomik tarihi, idarî taksimatı, şehirleşme, iskân, ticarî ve sınaî faaliyet alanları bu kaynaklara dayalı olarak aydınlatılmaya çalışılmıştır.

Bizde, esas olarak tahrir defterlerine dayalı olan tezimizde, sınırları daraltılmış bir bölgenin küçük bir tarihî kesitini -kaynakların elverdiği ölçüde- incelenmeye çalıştık.

Öncelikle birinci bölümde genel olarak sayımlar ve Osmanlı tahrir sistemi, bölgenin genel tarihi, nahiyelerin fizikî yapıları, mahalleleri ve nüfusu kaynaklara aksettiği kadarıyla incelenmiştir.

Ayrıca, kır hayatı ile kır iskân merkezlerinin hususiyetleri ve nüfus olgusu da mümkün olduğunca tespit edilmeye çalışılmıştır.

İkinci bölümde ise, ekonomik yapı başlığı adı altında ziraat hayatı, ziraat sahaları ve toprak durumu ile yetiştirilen ürünler, hayvancılık konusu ele alınmıştır. Gene bu başlığı müteakip bir bölümde nahiye merkezlerinde

“ticarî ve sınaî hayat” başlığı altında çarşı, pazar ve işletmeler ile kırlardaki değirmenler ele alınmaya çalışılmıştır.

Tez konusunun tespitinde ve çalışma boyunca içtenlik ve yardımlarını esirgemeyen danışmanım, saygıdeğer hocam Prof. Dr. Ahmet GÜNEŞ’e teşekkür ederim.

İbrahim Halil ASLANTÜRK

(4)

İÇİNDEKİLER

ÖNSÖZ ...i

İÇİNDEKİLER ...ii

KISALTMALAR CETVELİ ...iv

TABLOLAR ve ŞEKİLLER CETVELİ ...v

BİRİNCİ BÖLÜM İDARÎ YAPI ve İSKÂN MERKEZLERİ A. GİRİŞ...1

I. ANA KAYNAKLARIN TANITILMASI ...1

II. GENEL OLARAK SAYIMLAR VE OSMANLI TAHRİR SİSTEMİ...5

III. BÖLGENİN GENEL TARİHİ ...12

B. NAHİYE MERKEZLERİ ...19

I. NAHİYELERİN MAHALLELERİ VE NÜFUSU ...22

1. Yenişehir’in Mahalleleri ve Nüfusu ...22

2. Yarhisar’ın Mahalleleri ve Nüfusu...27

3. Göynük’ün Mahalleleri ve Nüfusu...28

II. KIR İSKÂN MERKEZLERİ ...31

1. Yenişehir Nahiyesi Kır İskân Merkezleri...36

2. Yarhisar Nahiyesi Kır İskân Merkezleri ...44

3. Göynük Nahiyesi Kır İskân Merkezleri ...48

III. KIR İSKÂN MERKEZLERİNDE NÜFUS...84

(5)

EKONOMİK YAPI

A. ZİRAAT HAYATI...88

I. ZİRAAT SAHALARI VE TOPRAK DURUMU. ...88

II. ALINAN VERGİLERE GÖRE ÇEŞİTLİ ÜRÜNLER...92

1. Hububat ve Bakliyat...92

2. Meyve ve Sebzeler ...94

3. Safran ve Keten...97

III. HAYVANCILIK ...98

IV. BALIKÇILIK ...101

V. ARICILIK...102

B.TİCARİ VE SINAÎ HAYAT...103

I. NAHİYE MERKEZLERİNDE ...103

1. Çarşı, Pazar ve İşletmeler ...103

a) Yenişehir’de...105

b) Yarhisar’da ...107

c) Göynük’te ...108

II. KIR İSKÂN MERKEZLERİNDE...110

1. Değirmenler ...110

C. SONUÇ ...112

KAYNAKÇA ...115

EKLER ...118

ÖZET ...143

ABSTRACT...144

(6)

KISALTMALAR CETVELİ

a.g.e. : Adı geçen eser a.g.m. : Adı geçen makale a.g.t. : Adı geçen tez A.Ü. : Ankara Üniversitesi Çev. : Çeviren

d.n : Der nezd-i

D.T. C. F. : Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi D. İ. A. : Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi ed. : Editör

h : Hane

haz. : Hazırlayan

İ. A. : Millî Eğitim İslâm Ansiklopedisi

KK. : Ankara Tapu Kadastro Müdürlüğü Kuyûd-ı Kadîme Arşivi

m : Mücerred

MD. : Mühimme Defteri n.d : Nam – ı diger s. : Sayfa

TT. : Başbakanlık Osmanlı Arşivi Tapu Tahrir Defterleri Tasnifi v. : Varak

v.s : Vesaire

(7)

TABLOLAR ve ŞEKİLLER CETVELİ

Tablo 1 : Yenişehir Kazası/Nahiyesinde Mahalleler ve Nüfusa Mütedair Veriler

Tablo 2 : Yarhisar Kazası/Nahiyesinde Mahalleler ve Nüfusa Mütedair Veriler

Tablo 3 : Göynük Kazası/Nahiyesinde Mahalleler ve Nüfusa Mütedair Veriler

Tablo 3 : Nahiyelerde Kır-iskân Merkezi Adetleri Tablo 4 : Resm-i çift Vergisine Ait Hâsılat

Tablo 5 : Nahiyelerin Yıllara Göre Kır-İskân Merkezlerindeki Nüfus Durumu

Tablo 6 : Gebran Yerleşmeleri ve Bunlara İlişkin Nüfus Verileri Tablo 7 : Nahiyelerde Toprak Tasarruf Şekilleri

Tablo 8 : 1487’de Üç Nahiyede Hububat ve Bakliyat Öşürleri (akçe) Tablo 9 : 1521’de Üç Nahiyede Hububat ve Bakliyat Öşürleri (akçe) Tablo 10 : 1573 ve 1574 ’de Üç Nahiyede Hububat ve Bakliyat Öşürleri Tablo 11 : 1487’de ( TT. 23) Meyve ve Sebzelere İlişkin Vergiler

Tablo 12 : 1521’de Meyve ve Sebzelere İlişkin Veriler

Tablo 13 : 1573 ve 1574’de (KK. 75 ve KK. 80) Meyve ve Sebzelere İlişkin Vergiler

Tablo 14 : Küçükbaş Hayvancılığa Ait Vergi Miktarları Tablo 15 : Büyükbaş Hayvan Sayısı

Tablo 16 : Arıcılık İle İlgili Vergi Gelirleri

Tablo 17 : Yenişehir Nahiyesinde Ticarî Ve Sınaî Vergiler Tablo 18 : Yarhisar’da Ticarî Ve Sınaî Vergiler

Tablo 19 : Göynük’te Ticarî Vergiler

(8)

A. GİRİŞ

I. ANA KAYNAKLARIN TANITILMASI

Osmanlı tarihinin belgesel kaynaklar kümesinde yer alan tahrir defterlerini, -en kalın çizgileriyle- yönetim/yerleşim birimlerindeki vergi mükellef ile -kimi- muaflarının, vergi kalemleri ve bunların bölüşücülerinin tastir ve terkim edildiği kaynaklar olarak tarif edebilmek olasıdır 1.

Bu kaynakları, esasen, -örgüt ve ayrıntı açısından sırayla- timar ve vakıf teşkilatına mahsus olanlar, yani mufassallar ve muhtasarlar (icmaller) olarak tasnif etmek kabildir2.

Bunlardan ilki, ilgili eyaletin idarî yapısına; ikincisi ise hâsılanın timar olarak dağıtımına göre düzenlenmiştir. Ayrıca farklı düzenlemelerden dolayı da tahrir defterlerinin farklı bilgileri ihtiva ettiği bilinmektedir3.

Mufassal Tahrir Defterleri

TT. 23

Başbakanlık Osmanlı Arşivinde muhafaza edilmektedir. Hüdâvendigâr livası dâhilindeki kazaların tahririni kapsamaktadır. Toplam 423 sahifeden

1 Ahmet GÜNEŞ: “Bir Kaynak Kritiği ya da ‘Vakıf Tahrir Defterleri’ Hakkında Bazı Tesbit, Teşhis ve Tenkitler”, Bilge, 18, (Güz 1998), s. 100.

2 Ahmet GÜNEŞ: “Bir Kaynak Kritiği…”, s. 100.

3 Fatma ACUN: Karahisar-ı Şarkî ve Koyluhisar Kazaları Örneğinde Osmanlı Taşra İdaresi (1485- 1569) (Ankara, 2006), s. 19.

(9)

oluşan mufassal tahrir defteridir. II. Bayezıd devrinde tedvin edilmiştir.

Yenişehir nahiyesine ait bilgiler, 75–91; Yarhisar’a ait bilgiler 105–113;

Göynük’e ait bilgiler ise 206- 239 sahifeler arasındadır. Milâdî 1487 tarihlidir.

TT. 111

Bu defter de Başbakanlık Osmanlı Arşivindedir.1521’de tedvin edilen defterde araştırma konusu olan nahiyelerden sadece Göynük’e ait bilgiler vardır. Kimi sayfaları zayi olan defter, toplam 755 sahife olup timar mufassalı olup hicrî 928 tarihlidir. Göynük nahiyesine ait bilgiler 59–103 sahifeleri arasında kayıtlıdır.

KK. 80

Ankara Tapu Kadastro Genel müdürlüğü Kuyûd-ı Kadîme Arşivinde muhafaza edilmektedir. Hicrî 982/milâdî 1574 tarihli mufassal tahrir defteridir.

Toplam 218 varaktır. Yarhisar’a ait bilgiler, 209/b–218/a; Göynük’e ait bilgiler ise 40/b–101/b arasındadır.

KK. 75

Kuyûd-ı Kadîme Arşivinde muhafaza edilmektedir. Hicri 981/milâdî 1573 tarihine aittir. Yenişehir’e ait bilgiler 2/a–22/a arasındadır.

(10)

İcmâl Tahrir Defterleri

TT. 166

“Muhasebe-i Vilâyet-i Anadolu Defteri” olup, Başbakanlık Osmanlı Arşivi defterleri fihristinde, 166 numarada kayıtlıdır. Defter 656 sahifedir.

Hüdavendigâr, Biga, Karesi, Saruhan, Aydın, Menteşe, Teke ve Alâiye Livaları hakkındaki bilgileri içermektedir. Genelde defter başlarında yer alan fihristi kapsayan varak burada yoktur. Kanunî Sultan Süleyman devrinin ilk yıllarında yapılan genel sayımların neticesinde hazırlandığı içindeki tarihten anlaşılmaktadır: Rebi’ül- ahir 937, yani miladî 1530 tarihlidir. Araştırma konusu nahiyelere ait veriler ise, Yenişehir için 41–54; Yarhisar için 28–32 ve Göynük nahiyesi için ise 93–103 numaralı sahifelerdir.

TT. 438

Başbakanlık Osmanlı Arşivi Tapu tasnifinde kayıtlı olup Anadolu Eyaletine bağlı sancakların nüfus ve hâsılatını ihtiva eden umumî icmal defterinin ilk cildidir. I. Süleyman’ın saltanatının ilk yıllarında tedvin edildiği kabul edilmektedir. Daha evvel yapılan tahrirlerin neticelerini aksettirmektedir.

Kazalar dairesinde her kalem has, zeamet, timar, müstahfız timarı ve vakıf esasına göre tasnif edilmiş ve bu çerçevede sadece vergi mükellefi nüfusun toplam sayıları ve hâsılat yekûnlarına yer verilmiştir4. Araştırma konusu nahiyelerden olan Göynük hakkında yine, Bolu kazası cüzünde bazı kayıtları içermektedir.

Kaynak grubunun tanıtımından başka, araştırmaya çalıştığımız bu bölge geçmiş tarihlerde inceleme konusu olarak etüt edilmiştir. Bunlardan ilki ve en önemlisi merhum Ö. Lütfi Barkan ve Enver Meriçli ikilisi tarafından

4 Bu defter hakkında bk. 438 Numaralı Muhâsebe-i Vilâyet-i Anadolu Defteri (Ankara, 1993), s. X-XII

(11)

yapılmıştır5. Bu çalışmada mezkûr liva dâhilindeki bütün nahiyelere ait ham veriler çevrimyazı halinde neşredilmiştir. Ancak bunların yanı sıra, -hemen her çalışmada olabilecek- bazı eksiklikler Ö.L. Barkan’ın eserinde de mevcuttur. Örneğin, adı geçen çalışmada, “mahlût” imlası -kıymetli araştırıcı tarafından- çoklukla “nohut” imlasıyla karşılanmıştır. Ayrıca bu çalışmaya göre toprak tasarruf şekilleri bahsinde muhtelif toprak birimlerine dair hesaplamalarla, bizim çalışmamızda elde ettiğimiz neticeler arasında farklılıklar da bulunmaktadır6.

Bir diğer çalışma ise, Sema Toprakeşenler tarafından hazırlanan,

”XVI. Yüzyılda Göynük ve Yenice-i Taraklı Kazaları” isimli yüksek lisans tezidir. Bu çalışmaya dair iki nahiyeden biri, bizimde çalıştığımız üç nahiyeden birisi ile yani, “Göynük” nahiyesi ile aynıdır. Bu tez için birkaç cümle sarf etmek gerekirse: evvela, araştırıcının –hayli mühim olan mufassal defterler tasnifinden- sadece TT. 23 kodlu defteri gördüğü söylenebilir.

Dahası, çalışma boyunca bu deftere ait göndermeler sahife numarası tasrih edilmeden verilmiştir. Saniyen, bu araştırmada, mahalle adlarının okunması, tarihî istihalede mahalle adlarındaki imla taklibini de eksik bıraktığı ve –son olarak- muhtelif konularda tafsil, tavzih ve tefsir anlamında birtakım eksik/yanlış noktaların da olduğu söylenebilir. Yeri geldikçe -bu çalışma içinde- burada belirtilen konulara temas edilecektir.

Değinilmesi gereken bir diğer nokta ise, nahiyelere ilişkin bilgilerin 1487, 1521, 1530, 1573 ve 1574 tarihli tahrir defterlere dayalı olması hasebiyle çalışmamızın başlığı “15. Yüzyıl Sonlarından 16. Yüzyıl Sonlarına Kadar Yenişehir, Yarhisar ve Göynük Nahiyeleri” veya “Yenişehir, Yarhisar ve Göynük’te Sosyal ve Ekonomik Hayat (1487–1574)” şeklinde olabilirdi.

Ancak, çalışmalarımız sırasında toplamış olduğumuz verilerin/malzemelerin

5 Ömer L. BARKAN ve Enver MERİÇLİ:Hüdâvendigar Livası Tahrir Defterleri I (Ankara, 1988), 728 s. 6 Bu nahiyelere ait toprak tasarruflarını krş.: Ö. L. BARKAN: Hüdâvendigar Livası, s. 158, 260 ve 590 vd.

(12)

başlangıçta hesap ettiğimiz kaynak hacminin ötesine geçince, daha önce ilgili/resmî makamlara sunulan tez başlığı ile kaynaklar arasında –batînen olmasa da- zahiren farklılıklar oluşmuş ve bundan dolayı da çalışmamızın başlığı mevcut haliyle tespit edilmiştir.

II. GENEL OLARAK SAYIMLAR VE OSMANLI-TAHRİR SİSTEMİ

Modern anlamı ile nüfus sayımı yeni bir olgu sayılabilir; bununla beraber tarihte Mezopotamya’da nüfus ve arazi sayımlarının yapıldığı da bilinmektedir. Yine Mısır’da ilk sülâle devrinden itibaren, yaklaşık olarak milattan üç bin yıl önceden başlamak üzere, düzenli olarak arazi sayımlarının yapılmakta olduğu; İsrail oğullarının peygamberlerinin de sıklıkla nüfus sayımları yaptıkları anlaşılmaktadır7.

Ortaçağ tarihiyle meşgul tarihçiler de gerçek anlamıyla dahi nüfus kayıtları diyebileceğimiz vesikaların Avrupa’nın kuzeyindeki ülkeler için 13. ve diğer kuzey Avrupa memleketleri için ise 14. yüzyıldan itibaren mevcut olabileceğini ortaya koymuşlardır8.

Osmanlı Devleti’nde ise, en eskileri olarak kabul edebileceğimiz nüfus kayıtları H. 835 (1431–1432) tarihli Arnavutluk defterleridir. Peremedi-Görüce defterinde, bu bölgenin ilk kayıtlarının I. Bayezid döneminde tutulduğu açıkça görülür. Daha kuzeyde kalan bölgenin gelirlerinin hesaplanması ise ancak I.

7 M. Tayyip OKİÇ: “İslâmiyet’te İlk Nüfus Sayımı”, A.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, 7, (Ankara 1958–

1959), Ankara 1960, s. 11

8 Ömer Lütfi BARKAN: “Tarihî Demografi Çalışmaları”, İ.Ü. Türkiyat Mecmuası, X, İstanbul 1953, s. 5. Avrupa’da kurulan devletlerde, özellikle de Roma İmparatorluğunda benzeri sayımlar yapılmıştır.

Avrupa’daki bu kabil sayımların en meşhuru, Norman istilasının ardından, 1086 senesinde İngiltere’de yapılanıdır. İngiltere’nin tamamını kapsayan bu sayımın kayıtları “Domesday Boks” namıyla iki ciltlik kitapta toplanmış olup, “Great Domesday Book” ve “Little Domesday Book” adlarıyla tesmiye edilmiştir.

Ancak bu kitapların gerek hacim, gerekse ihtiva ettikleri veri itibarıyla, Osmanlı tahrir kayıtlarıyla mukayese edilemeyecek denli genel, yüzeysel ve durağan olduğu araştırıcılar tarafından belirtilmektedir. (Bk.: Fatma ACUN: Karahisar-ı Şarkî ve Koyluhisar Kazaları, s. 18)

(13)

Mehmed döneminde yapılmıştır. Bu ilk hesaplamalar Osmanlıların bölgeyi fethetmelerinden hemen sonra gerçekleştirilmiş olmalıdır. H. 868 (1463–

1464) tarihli BOA Maliye Defteri 9 numaralı Ankara defterinde ise, takriben 1396’da Ankara valisi Timurtaş Paşa tarafından yapılan hesaplamalara rastlıyoruz9.

Eski Anonim Tevârih’te ulema, defter sistemini Osmanlı idaresine soktuğu için sert bir şekilde eleştirilir10. Bu dolaylı gönderme, yukarıda sözü edilen defterlerle düşünüldüğünde, Osmanlı tahrir sisteminin tam olarak ne zaman başladığına ilişkin ek bir kanıt olarak görülebilir.

Öte taraftan, Âşıkpaşazâde, Orhan Gazi dönemindeki fetihten sonra yapılan bir Karesi tahririnden söz eder. Halil İnalcık’a göre bu kayıt, sistemin bu dönemde var olduğunu iddia edebilmek için tek başına yeterli bir delil olamaz; lâkin 1431 defterlerinde, iki yüz yıl sonra da karşılaşacağımız gelişmiş kaidelerle Türkçe ıstılahlara rastlanması bu tahrir sisteminin I.

Beyazıd’den önce uzun bir süre kullanıldığının belirtisidir. Dahası, henüz Orhan Gazi devrinde bile gelişmiş bir Osmanlı arşivinin varlığından haberdarız. Son olarak, 1431 defterlerindeki kimi Farisî kaide, sistemin İran- İlhanî yahut Selçuklu kökenlerinin birer kanıtı olabilir11.

Osmanlı tahrirleri, öncelikle bir bölgenin fethini takiben, eğer orada timar sistemi uygulanacaksa yapılırdı. Her padişah değişmesinde ülke genelinde tahrirler yapılmakla birlikte; bazı Osmanlı devlet adamları yeni tahririlerin otuz yılda bir, kimileri ise yüz yılda bir yapıldığını yazmışsa da her

9 Halil İNALCIK: “Osmanlı Fetih Yöntemleri”, Cogito-Osmanlı Özel Sayısı, (İstanbul, 1999) , s. 119; bu defter, Başbakanlık Osmanlı Arşivinde Maliyeden Müdevver defterler tasnifindedir.

10 “...Heman kim Osman beglerine Acem ve Karamanlılar musâhib oldu. Osman begleri dahi dürlü dürlü günahlara mürtekib oldular. Kaçan kim Çenderlü Kara Halîl ve Karamanî Türk Rüstem, bu ikisi ulular âlimlerdi. Heman kim anlar Osman beglerine geldiler. Dürlü dürlü hîle ile âlemi toldırdılar. Andan evvel hisâb defter bilmezlerdi. Anlar te’lif itdiler. Akça yığup hazine itmek anlardan kaldı. Sonun hiç fikr itmediler. Koyup gideceğin anmadılar.” Necdet ÖZTÜRK: Anonim Osmanlı Kroniği (İstanbul, 2000), s. 38

11 H. İNALCIK: “Osmanlı Fetih Yöntemleri”, s. 119

(14)

bölgenin özel durumları iki tahrir arasındaki sürenin değişmesine neden olmuştur. Ancak nispeten istikrarlı bölgelerde “otuz yıl teorisi”ni destekleyen örneklerde bulmak mümkündür12.

Özetle, tahrirlerin daha geç dönemlerde de yapıldığı ve hatta kabaca 18. yüzyıla değin sürdürüldüğü görülür. 1715’de Mora’nın Venediklilerden geri alınmasından sonra 2000’den çok yerleşme yerini kapsayan bir tahrir yapılmıştır. I. Mahmud (1730–1754) döneminde, İran’dan alınan yerlerin de tahririnin yapıldığı görülmektedir13.

Sonraki süreçte ise, timar sistemi her ne kadar varlığını devam ettirdiyse de taşra yönetimindeki merkezî yerini kaybetmiş ve 16. yüzyılda olduğu gibi sık ve ayrıntılı tahririler yapılması gerekliliği ortadan kalkmıştı. 17.

yüzyıl Osmanlı için, hemen bütün klasik kurumların değişmeye başladığı ve hatta kadîm diye nitelenecek uygulamaların yenileriyle yer değiştirdiği, - örneğin timar teşkilatı yerine iltizam; sıralı vergiler yerine avarız türünden vergilerin toplandığı- bir istihâle dönemini simgeler. Bütün bunlar, 17. yüzyıla, bundan önceki asırlara benzemeyen, farklı bir karakter kazandırmaktadır14.

Teorik Olarak Tahrir Sürecinin İşleyişi

Osmanlı Devleti’nde, padişahın cülûsundan başka, yeni fethedilen bir ülke veya bölgede ilk tahrir, buraların Osmanlı’ya ilhak edilmesine karar verildiğinde yapılırdı. Gene, iki tahrir arasındaki sürede vergilendirilebilir yaşa erişen genç köylülerden ya da yeni tarıma açılan veya tekrar ekilip biçilmeye başlayan topraklardan sağlanan fazladan gelirler, bazen timar sahipleri bazen de devleti temsil eden başka kişilerce toplanıp alıkonulurdu. Bu

12 Mesela Rum Eyaletine ait, 1455 (TT. 2, TT. 13, MM. 354...); 1485 (TT. 19, TT. 37); 1521 (TT. 79, TT.

54, TT. 387); 1573 (KK. 10, KK. 12, KK. 14, KK. 26 vs) tarihlerine ait defterler. Bkz.: Mehmet ÖZ: XV.

ve XVI. Yüzyıllarda Canik Sancağı, Ankara 1999.

13 H. ARSLAN: Osmanlı’da Nüfus Hareketleri, İstanbul 2001, s. 88.

14 F. ACUN, Karahisar-ı Şarkî ve Koyluhisar Kazaları…, s. 25

(15)

yüzden, daha önce de bahsedilen, değişik zaman aralıklarıyla teftiş amaçlı, ya da bazen yeni fetihler, isyanlar veya büyük çaplı nüfus hareketleri gibi olayların etkisini tespit etmeye yönelik tahririlerin yapılması tavsiye edilirdi15. Şu halde, her türlü gelir kaynağı saptanır ve ayrıntılı bir biçimde “defter-i mufassal”a kaydedilirdi. Sonra bu gelirler, askerî sınıf mensupları, esas olarak da söz konusu toprakların fethine katılan sipahiler arasında paylaşılırdı. Bunlar da genellikle, daha timar almamış, ya da civardaki diğer Osmanlı sancaklarında timarlarından azledilmiş sipahiler olurdu16.

Tahrir, gelirlerin askerîler arasında bölüşülmesinin önkoşuluydu.

Dağıtımın aldığı biçim ise, ayrı bir “defter-i icmâl”de özetlenirdi. Burada timar, zeamet ve hâs olmak üzere üç kategoride dirlikler yer alır; her birinin konumu, vergi mükellefi sayısı ve gelir tutarı kısa notlar halinde gösterilirdi17.

Tahrir defterleri sadece askerîlere tahsis edilebilecek kaynaklar için bir kütük ve referans kaynağı değil; aynı zamanda bir toprak ve nüfus statü defteriydi, yani (tahrir defterlerinde) bir sonraki tahrire kadar arazinin, kişilerin ve grupların toplumsal konumu ile vergi yükümlülükleri belirleniyordu.

Örneğin, köylü çiftlikleri ile tek tek tarlalarının belirlenmesini sağlamak amacıyla, daima yerel isimler ve bazen ikinci isimler de dikkatle kaydedilirdi.

Böylece bu defterler, merkezî yönetimin reayayı ve köylü çiftliklerini oldukça yakından sıkı bir şekilde denetlenmesini sağlıyordu18.

Tahrir eminlerine verilen talimata göre, tespit ve kayıt işleri –büyük bir dikkat ve titizlikle- şu şekilde yürütülürdü: Sultan itibarlı ulema, ya da dürüstlüğü ve adaletiyle ünlü bürokratlar arasından işi bilen bir “tahrir emin”i

15 Halil İNALCIK: Osmanlı İmparatorluğu’nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi 1300-1600, çev.: Halil Berktay (İstanbul, 2000), s. 175-180.

16 Halil İNALCIK: Osmanlı İmparatorluğu’nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi, s. 175.

17 Halil İNALCIK: Osmanlı İmparatorluğu’nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi, s. 176.

18 Halil İNALCIK: Osmanlı İmparatorluğu’nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi, s. 178.

(16)

tayin eder19; eline (emin’e) gerekli her türlü yetkiyle donatan özel bir belge (nişan) verir; tebaası ile kadı dâhil bütün yerel makamlara da, görevinin ifasında emin’e itaat edip yardımcı olmalarını emrederdi. Tahrir nişan’ında, takip edilecek izlek ayrıntılı olarak anlatılırdı. Tahrir emin’i inceleme ve araştırma mahallinde, gerçek durumu bir önceki tahrir defterinde okuduklarıyla karşılaştırarak başlardı. Örneğin, bir köye geldiğinde, köyün yaşlılarını, vakıf mütevellilerini ve askerîleri, ellerindeki bütün belge ve senetlerle birlikte huzura çağırırdı20.

Deftere yazılmanın halk içinde, hükümet için de ne kadar önemli olduğunu göz önünde bulundurarak sultan, tahrir emininden son derece

“dikkatli” ve “titiz” hareket etmesini, tarafsızlıktan ayrılmamamsını ve rüşvet almamasını ihtar ederdi. Emin, vergilendirme, toprak tasarrufu, dokunulmazlıkların kanunîliği, vergi muafiyetleri ve başka durumlar hakkında her türlü soruşturmayı eksiksiz yapmaya yetkiliydi21.

İlk olarak, her köylünün elindeki toprak itibariyle statüsü gözden geçirilir ve çift resmi bağlamında ödemesi gereken vergiler saptanırdı. Tek tek her timar veya zeamet sahibinin, kendi bağımlı reayasını vergi mükellefi

19 “Vilayet-i Karaman ki (...) ümenâ gönderüb timarın ve evkâfın ve emlâkin yazub defter itmek emreyledikten sonra (...) ol cihetten iftahâr’ul -ulemâ’il- kirâm Mevlânâ Muhyiddin dâmet fazlahûnun ki, Mevlânâ Vildan dimekle meşhurdur, kemâl-i emanetine ve diyanetine itimad idüb emreyledüm ki.” (TT.

871’den naklen, Ö. L. BARKAN ve Enver MERİÇLİ Hüdâvendigar Livası Tahrir Defterleri I (Ankara, 1988) s. 15.

20 Halil İNALCIK: Osmanlı İmparatorluğu’nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi, s. 177. Burada “Koca-ili Sancağında olan kazılara ve livâ-i mezbûre muharririne hüküm ki, sen ki muharrirsin südde-i saadetime mektub gönderüb livâ-i mezbûr tahrir olunurken bazı sipah ve yeniçeri ve cebeci ve sayir kapıkulları ve erbâb-ı timardan tasarruflarından çiftlik ve bağ ve bağçeleri olanlar davet olundukda gelüb mahsullerin haber vermeyüb ve evkâf ve emlâk zabitleri ve mezari‘ tasarruf idenler dahi davet olundukda ekseri temessükâtın ve defterelerin ibraz etmeyüb ve muhasebelerin getirmedikleri...” hükmü zikredilmeye değerdir. Mühimme Defteri -MD.: 68, s.: 62, no.: 119’den aktaran Ahmet GÜNEŞ: “Osmanlı Tapu Tahrir Defterleri ve Bunların Tarih Yazıcılığında Kullanımı Hakkında Bazı Düşünceler”, Türk Dünyası Araştırmaları, 150, (İstanbul Haziran, 2004) s. 169.

21 Halil İNALCIK: Osmanlı İmparatorluğu’nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi , s. 179. Bu anlamda, Âmid sancağını tahrirle görevlendirilen Musa Bey’in tahrir sırasında ortaya çıkan meseleleri bildirmek üzere “sancak defteriyle” birlikte kâtibi Ârif’i Südde-i Saadete göndermesi hakkındaki: “Sen ki kâtibsin, mektub gönderüb, Âmid Sancağı tahrir olub livâ-i mezbûrun zevâyidi zuhur idüb cümle sancaklar kitâbet olunca tevakkuf olunursa, küllî mal zâyi‘ olmak lâzım gelür deyü Südde-i Saadetime gelmek bâbında isticâze itdüğün ecilden buyurdum ki: Hükm-i şerifüm varıcak, sen ki müşarün ileyh sancak beğisin me’mur olduğun tahrir hıdmetinde kalup kâtibünü ol sancağın zevâyidin ve sâyir ahvâlini arz itmek içün livâ-i mezbûre müteallik lâzim olan defterleriyle isti’cal üzre Südde-i Saadetime gönderesün.”(MD. 6, s.: 478, no. 1037) alıntısı manidardır.

(17)

olacak konumdaki yetişkin oğullarıyla birlikte tahrir emininin önüne çıkması gerekiyordu. Deftere yazılmaktan kaçma girişimleri22 hayli sık olduğundan, sipahiler bu konuda uyarılırdı. Yaşı tutmayanların kaydettirdiği ya da Osmanlı tebaasından aslında vergilendirilmesi gereken herhangi birini sakladığı anlaşılan sipahiler cezalandırılıp azledilir; buna karşılık tahrir eminini haberdar eden sipahiler ödüllendirilirdi. Pratikte, özellikle göçerler arasında deftere yazılmamak için kitlesel kaçış olayları görülüyordu. Arnavutluk’taki uzun direniş 1431–32 tahririnin ardından patlak vermiş ve 1468’de İskender Bey ölünceye kadar sürmüştü23.

Orta Anadolu’da, İç-il’den Tokat’a kadar, geniş bir bölgede eski timar sahibi beyler ile Türkmenler ayaklanarak merkezî hükümetle savaştıkları gibi, tahrir eminini de öldürmüşlerdi24.

Benzer olaylar, birçok yerde, bu yüzyılda olduğu gibi sonraki yüzyıllarda da olmuştur. Kimi yerlerde ise tahrir süreci uzun yıllar almış;

mesela Silistre Sancağı tahriri yedi yıl sürmüş ve bitirilememiştir. İstirtad kabilinden belirtilecek olunursa tahrir memurlarının bütün köyleri dolaştığı ise meçhuldür25.

Sadece bu yazılanlar çerçevesinde dahi, -bilhassa tahrir sürecindeki (kayıt öncesi veya sırasında) şu veya bu sebeple söz konusu olan yahut olabilecek çıkar ve korku gerekçeli suistimaller dolayısıyla- Osmanlı tahrir defterlerinde mevcut verilerin de gerçeklik, güvenirlik ve kesinlik derecelerinin şüpheli (eksik/yanlış) olabileceği düşünülmelidir26.

22 Yenişehir Nahiyesine bağlı Gündiret/Kendiriye karyesi halkının tahrire iştirak etmediği defter kayıtlardan anlaşılmaktadır. KK. 75, v.: 25/a.

23 Halil İNALCIK: Osmanlı İmparatorluğu’nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi, s.177–78

24 Ömer L. BARKAN: Hüdâvendigar Livası Tahrir Defteri I, s.: 57.

25 Hüseyin ARSLAN: Osmanlı’da Nüfus Hareketleri, s. 88.

26Ahmet GÜNEŞ: “Osmanlı Tapu Tahrir Defterleri…”, s. 161.

(18)

Tahrir Görevlilerinin ya da İl-yazıcılarının Yaşadığı İkilemler

Arazi tahrirlerinin amacı, tahrir eminlerine verilen talimat (tahrir nişanları) ile sonraki defter mukaddimelerinde açıkça belirtilirdi. Orada ifade edildiğine göre, tahrir reayayı yerel askerîlerin dayatmaya çalıştığı keyfî uygulama ve suiistimallere karşı korumak amacıyla yapılan genel bir teftiş biçiminde yürütülecektir veya yürütülmüştür. Bu reayanın, yani vergilendirilebilir nüfusun himaye edilmesi gerektiğini vurgulayan bir politika beyanıydı. Ama aynı zamanda, tahririn nihaî hedefinin, bütün vergi kaynaklarının kaydedilip değerlendirilebilir hale getirilmesi, vergi kaçırma faaliyetinin açığa çıkarılması ve her türlü vergi muafiyetinin gözden geçirilmesi yoluyla kamu gelirlerinin artırılması olduğu da ifade ediliyordu.

Yönetimin bu temel kaygısı, sözü edilen belgelerin her satırına sinmiştir27.

Bu iki hayli çelişkili hedefi birbiriyle bağdaştırmak için de sultan, bütün vergilerin yürürlükteki kanunlar ve “kadîm gelenekler” çerçevesinde, “âdil”

olarak tarh ve tahsil edilmesini buyuruyordu. 1573’te tahrir emini Ömer Bey, tahririni tam bir adaletle gerçekleştirdiği; verdiği hükümlerle timar sahibi askerîler kadar köylüleri de hoşnut ettiği için takdir ve taltif edilmişti. Ve hemen Ömer Bey’in çabalarının, hazine açısından da kazançlı olduğu vurgulanmıştı28.

Bunlardan dolayı şimdiden söylemek gerekirse, tahrir defterlerini merkeze alan tespit, teşhis ve karşılaştırmalar –ihtiyaten- genel çizgilerin ve eğilimlerin göstergeleri olarak takdim edilebilir29. Zira Osmanlı tahrir sistemi,

“çift-hane” sisteminin temeli ve uygulama aracı olarak düşünülmüştür. Tahrir

27Halil İNALCIK: Osmanlı İmparatorluğu’nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi, s. 175.

28 Halil İNALCIK: Osmanlı İmparatorluğu’nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi , s. 175.Her ne kadar 17.

yüzyıl ortalarının avarız hanelerinin mevcut durumlarını yansıtsa da, hem “reayayı zulme uğratmamak”

hem de “mal-ı miriyi zarara uğratmama” ikilemini ortaya koyan Diyarbakır defterdarı Muhammed Efendinin Harput Kazası avarız haneleri için yapmış olduğu tahrir kaydının serencâmı için bk.: M. Ali ÜNAL: “Tahrir Defterlerindeki Bilgilerin Güvenirliliği”/Osmanlı Devleti Üzerine Makaleler-Araştırmalar (Isparta, 1999), s. 247-248

29 Ahmet GÜNEŞ: “Osmanlı Tapu Tahrir Defterleri…” , s. 166.

(19)

defterlerindeki veriler, bu sistemin icapları çerçevesinde yorumlanmalıdır. H.

İnalcık’a göre, “tarihçilerin bu defterlerden hareketle kesin nüfus ve üretim istatistikleri çıkarmaya kalkışmaları, biraz iddialı gözükmektedir. Gene de, tahrirde kullanılan usûller ile sözü edilen terim ve ölçülerin kesin tanımını yapabildiğimiz takdirde, Osmanlı sayım ve yazım işlemlerinin geçerli olduğu uçsuz bucaksız alanların oldukça güvenilir bir tablosu” çıkartılabilir30.

III. BÖLGENİN GENEL TARİHİ

Araştırmacılar, genel olarak Bursa ve civarının, -yani Bitinya’nın- MÖ.

4. yüzyıl gibi erken tarihlerde, daha kuzeyde ve Kocaeli yarımadası dediğimiz alanlarla sınırlı kaldığına işaret etmektedirler. En eski yerleşim bölgelerinin Karadeniz, İstanbul Boğazı ve İzmit Körfezi tarafından çevirili olduğu, doğuda da Sakarya’ya değin uzandığı anlaşılan bölge, sonradan güney, güneydoğu ve doğuya doğru genişlemiştir31.

Bölgenin güneybatı kesimindeki en ünlü şehri “Prousa” ya da Olimpos Dağı’nın eteğinde oluşu ve bu yöredeki aynı adı taşıyan öteki yerleşme yerlerinden ayırmak için “Prusa ad Olympum” denen Bursa’dır. Pilinus, bu şehrin Kartacalı ünlü komutan Hannibal tarafından kurulduğunu söylerse de, onun teklifiyle I. Prousias (MÖ. 229–182) tarafından kurulmuş olmasının daha güçlü bir ihtimal olduğu belirtilmektedir32.

Bununla beraber, Bitinya hükümdarları tarafından, şimdiki hisar yerinde, tesis edilmiş kentin, daha evvelden bir mevkii istihdaf etmiş olması da ihtimaldir. Bursa, Lucullus’un Mitridat’ı mağlup etmesinden sonra

30 Halil İNALCIK: Osmanlı İmparatorluğu’nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi, s. 182.

31 Veli SEVİN: Anadolu’nun Tarihi Coğrafyası I, s. 31.

32 Veli SEVİN: Anadolu’nun Tarihi Coğrafyası, s. 34.

(20)

Romalılar eline geçmiş, ilk önce Nicomedia’ya bağlanmış ve imparator Trajanus zamanında, genç Pilinus Bursa’ya vali olmuş ve kenti müteaddit binalarla donatmıştır33.

Pilinus’un hükümdar ile yeni bir hamam inşasına dair haberleşmelerinde “sıcak sular” bahsinin geçmediğine ve Çekirge’deki kaplıcaların ancak daha sonra, Bizans eserlerinde zikredildiğine göre bunların ortaya çıkması asırlarca sonraya kalmış demektir. Ayrıca Çekirge’deki kaplıcalar İstanbul ve daha başka yerlerden gelenler tarafından ziyaret edilirdi; Justinianus burada bir hamam ve saray yaptırmıştır34.

Bursa’da Türklerin yerleşmesinden evvelki döneme ait eserler bugün yok gibidir. Buna sebep olarak, Bursa’nın o devirde İznik ve Kyzikos (Edincik) gibi, iki meşhur belde arasında tali bir ehemmiyeti haiz olması ile ortaçağdan itibaren ve bilhassa Türk hâkimiyetinden sonra, Bursa inkişaf ederken, eski binalara ait malzemenin yeni inşaat için, geniş ölçüde kullanılmış bulunması gösterilebilir35.

Emevî halifeleri zamanında, İstanbul’u zapta gelen İslâm ordularının Marmara havzasını işgal ettiğinden bahseden Bizans vakanüvisleri, Bursa’nın onların eline geçmiş olduklarını söylemedikleri gibi, yine onların İznik ve Bergama gibi Batı Anadolu şehirlerine yaptıkları hücum ve taarruzları kaydeden aynı vakanüvisler Bursa üzerine yapılan hiçbir teşebbüsten bahsetmezler. Anadolu kıtasının fatihi Selçuklu sultanı Süleyman Şah b.

Kutulmuş, 1080’de İznik’i alarak devlet merkezi yapmasından sonra, Kyzikos da dâhil olduğu halde, bütün Marmara havzasını aldığı esnada, Bursa’yı da almıştır36.

33 Besim DARKOT: “Bursa”, İA (İstanbul, 1970), II, s. 810.

34 Besim DARKOT: “Bursa”, s. 810.

35 Besim DARKOT: “Bursa”, s. 810.

36 Besim DARKOT: “Bursa” , s. 810

(21)

1097’de İznik’in tekrar Bizans eline geçmesinden sonra Bursa’nın da Bizanslılara geçip geçmediği hakkında Bizans kaynaklarında hiçbir malumat yoktur. Fakat 1107’de, sultan Kılıçarslan’ın vefatından sonra, şehzadeleri arasında çıkan mücadeleler sırasında, bu şehrin Türklerin elinden çıktığı bir gerçektir37.

1113’de ümeradan, Mengülük, Gündoğmuş, Mehmed ve Oğrat idaresindeki Türk kuvvetleri, Bursa’da dâhil olarak, Marmara’nın bütün cenup sahilini tekrar zaptetmişlerdi. Fakat imparator Aleksis Komnenos bizzat Anadolu’ya geçmiş ve Uludağ etrafında yapılmış birçok muharebelerde, Bizans komutanlarını mağlup eden Türk emirleri ile savaşa girişerek onları ric’ate mecbur etmiş ve neticede Bursa’yı ve diğer şehirleri geri almaya muvaffak olmuştu38.

Bizans elinde bulunan batı Anadolu bölgelerinin orta Anadolu’dan gelen Türk akıncılarının 14. yüzyıl başına kadar devamlı istila ve akınlarına maruz olduğu halde, Bursa’nın hücum ve tazyike uğramış olduğu hakkında Bizans kaynaklarında hiçbir kayda rastlanılmamaktadır. İznik İmparatorluğunun 1261’de İstanbul’a nakliyle Poleolog hanedanı kurulduktan sonra Bitinya (Bursa, Bilecik ve İznik havalisi) bölgesindeki idare gevşemiş ve bu havalideki Rum beylerinin İstanbul ile alâkalarının zayıflaması Osman oğulları beyliğini harekete geçirmiş ve hudut üzerindeki yerleri almağa başlamışlardır39.

Bitinya ile ilgili Bizans arşivlerinin hemen tamamının kaybolmuş olması, bu bölgenin Osmanlı fethi öncesi durumunun bilinmesini zorlaştırmaktadır. Bu cümleden olarak eksik kalan noktaların, arkeolojik

37 Besim DARKOT: “Bursa”, s. 810.

38 Claude CAHEN: Osmanlılardan Önce Anadolu, çev.: Erol Üyepazarcı (İstanbul, 2000), s. 20.

39 İ. Hakkı UZUNÇARŞILI: Osmanlı Tarihi I (Ankara, 1975), s. 105.

(22)

kazılar ve 15. yüzyıl Osmanlı kaynaklarıyla bir yere kadar giderilebileceği de bir gerçektir.

Jaques Lefort’a nazaran, bu mıntıka tüm 13. yüzyıl boyunca Bizanslı olarak kalmıştır. Batıda ve güneybatıda, 1214’de Nimfeon (Nif) antlaşmasından sonra Ulubat’ın doğusundaki bölge İznik İmparatorluğuna bağlanır. Kuzeyde yalnızca Nicomedia (İznik) bölgesi 1240’a kadar Latin kalmıştır. Doğuda İznik İmparatorluğu döneminde Türklerle olan sınır Paflogonya’ya kadar uzanırken, 1280’e doğru Sakarya ile belirlenir40.

Özellikle Pahimeres sayesinde, bölgenin askerî örgütlenmesi hakkında bazı malûmatlar vardır. Bursa havalisinde şehirlere ve hisarlara yerleşmiş taktik bir ordu vardı. Moğol saldırılarından korkan III. Ioannes, buğday ambarları ve silah depoları oluşturulmuş ve köylüleri silahlandırmıştı41.

Bu (köylülerin) ileri gelenleri ve değerlileri “pronoia” olarak atanan ve - özellikle Bitinya’da- taşra kökenli savaşçılardan oluşan birlikler vardı. Tarımla uğraşan ve İznik sınırı yakınlarında oturan bu köylülerin (choritai) savaşçı olanları kimi zaman, özellikle VIII. Mihael döneminde gezici orduya alınırdı.

Dolayısıyla köylü-askerlerden oluşturulmuş, iyi örgütlenmiş güçlü bir ordu ve ya en azından bir milis teşkilatının bulunduğu sanılmaktadır. Ancak bu askerî örgüt, Moğolların 1250’den sonra yapmış oldukları baskılar ve Türklerin bu baskıdan kurtulmak için o döneme kadar Bizans’a ait olan Paflogonya dağlarını işgal etmeleriyle kısa sürede yok olmuştur42.

VIII. Mihael’in 1260’lı yıllarda askerî siyaseti: imparator taktik orduyu düzenli orduya çevirme kararı alır. Bundan sonra toprağı elinden alınan ve muayyen bir ücret verilen her askerin, daha önce toprağı işlerken

40 Jaques LEFORT: “13. Yüzyılda Bitinya”, Osmanlı Beyliği (1300-1389), ed.: E. A. Zachriadou, (İstanbul, 20002) s. 111-112.

41 Jaques LEFORT: “13. Yüzyılda Bitinya”, s. 112

42 Jaques LEFORT: “13. Yüzyılda Bitinya” s. 113.

(23)

kazandığından daha az kazanmaya başladığı imâ edilir. Askerler bu değişiklik nedeniyle sınırı korumakta istekli ve kararlı davranmazlar. Bu arada Türklerde saldırılarını artırırlar. Ayrıca askerlerin ücretleri düzenli ödenmez ve sürekli düşer. Askerlerin birçoğu ölür, bir bölümü düşman saflarına geçer ya da göç ederler. Bu sırada Türkler müstahkem noktaları ele geçirirler ve buralardan saldırılar düzenlerler43.

Osman Beyin elindeki yerlerin kuzey doğusunda Sakarya’dan Paflogonya’ya kadar sahip olan Umur Bey oğulları ve güneyinde Germiyan Beyliği bulunuyor ve Eskişehir’de -ihtimal Germiyanlılara bağlı- bir uc beyliği olarak idare ediliyordu.

691/1288’de Osman Bey Eskişehir civarında Karacahisarı44 aldığı gibi daha sonra Mudurnu taraflarında Samsa Çavuş ve kardeşi Sulamış ile görüşerek, kendisiyle teşrik-i mesai etmiş olan Harmankaya Rum beyi Köse Mihal de beraber olduğu halde Osman Bey kuvvetleri daha sonra Yenişehir’e yakın olan Köprühisar’ı aldılar. Geleneksel anlatının naklettiğine göre, Osman’ın bu yeni ucdaki gazileri “gazayı her zaman sürdürmek istiyorlardı”.

İznik’e saldırmadan evvel, Osman doğudan Göynük-Taraklı- Lefke veya Mekece üzerinden İznik’e ulaşan ana yolu denetime almak için Göynük çayı vadisine ve Sakarya vadisine akınlar düzenledi45.

43 Jaques LEFORT: “13. Yüzyılda Bitinya”, s.: 113.

44 “Karacahisar, Eskişehir’e hâkim yüksek bir tepe üzerinde zaptı güç bir kaleydi. Selçuklular düzlükte (bugün Odun-Pazarı denilen yamaçta) kendi şehirlerini kurdular; bu şehir gelişti; Selçuklu-İlhanlı valisi Nureddin Caca Bey zamanında 1261’e doğru Eskişehir’de 18 mescid (mahalle), medrese, kütüphane, pazarlar, zaviyeler kayıtlıdır. (Halil İNALCIK: “Osmanlı Devletinin Kuruluşu Problemi”, Doğu-Batı, (Ankara, 1999), 7, s. 17) Osman’ın kariyerinde çığır açan (ilk) büyük olay, Karacahisar’ın fethidir.

Ancak, Karacahisar’da hutbe okutulması 1299 yılına kadar ertelenmiştir. Şehrin bu tarihe kadar müslümanların gelip yerleştiği bir müslüman şehri haline gelmesi zaman almıştır.” (Halil İNALCIK:

“Osmanlı Devletinin Kuruluşu Problemi” s. 17-21)

45 “Birgün Osman Gazi, Köse Mihal’e eytdi: “Tarakcı-Yinicesi’ne seğirdim itmek isterim. Sen dahi reva görür misin? Didi. Köse Mihal eytdi: “revâdur. Amma Sorkun üzerinden ve Saru-Kaya’dan ve Biş- Taş’dan geçelüm ki Sakarya suyunı geçmeye âsan ola... Pes heman ol aradan seğirdim idüb Göynük vilayetini urub ve Taraklı-Yenicesini talan idüb andan...” Bk. Mehmed NEŞRİ: Kitâb-ı Cihannümâ/Neşrî Tarihi, Yayınlayanlar: Faik Reşit UNAT ve Mehmed A. KÖYMEN (Ankara, 1995), s.

90–92.

(24)

Osman Gazinin başarıları komşu Rum beylerini korkuttuğundan bunlar Osman Beyi Yarhisar (Yenişehir ile Lefke arasında) Rum Beyinin düğününe davet ederek46, bu vesileyle, öldürmek istemişlerdi; fakat Osman Beyi düğüne davete gelmiş olan Harmankaya Rumbeyi Mihal Osman Beyi keyfiyetten haberdar etmiş ve tedbirli hareket eden Osman Bey aldığı tertibat üzerine Yarhisar ile Bilecik’i47 almış ve gelin olarak Bilecik beyinin oğluna verilecek Yarhisar beyinin kızını esir olarak oğlu Orhan’a nikâhlamıştır48.

Anadolu’daki fetretten istifade eden Osman Bey, ipekçilik ve dokuma ile demir madenleriyle meşhur olan Bilecik’in alınması önemli bir başarı olduğu için -faaliyetine devam etmek üzere- uc beyliği merkezini buraya nakletti.

Bunu müteakip İznik’in zaptı düşünülerek muhasarasına başlandığı sırada burayı kurtarmak için Bizans’tan kuvvet gelmekte haberi alınınca muhasara kaldırılmış ve bu kuvvetler Dil iskelesine çıkarılan Bizans kuvvetleri üzerine akın yapmışlarsa da bir netice alınamamıştı; lâkin İznik’in zaptına doğru bir adım olmak üzere Yenişehir tarafı alınarak, orada “Yenişehir” adıyla bir Türk şehri kurulmuş49 ve harp sahasına yakın -batıda Bursa ovasına

46 “Bilecik tekvur’ı eytdi: ‘yakında biz dahi düğün iderüz. Kadem rencide kılasuz. Müşerref olavuz’ didi.

Osman dahi el başa vurub “hoş ola” did. Amma tekvurun garazı düğün bahanesine getürdüb tutub helak itmekdü...” (bk. Kitâb-ı Cihannümâ/Neşrî Tarihi, s.: 99) “Mıhal, Osman Gaziye geldi. Tekfurların maksatları nedir, bildirdi... Kararlaştırıldığı gün Osman Gazi öküzlerini yükledi. Her zaman öküz ileten kadınlara verdi. Keçelerin arasında hayli adamlar sardılar. Sürdüler. Akşam karanlığında hisara geldiler. Bir iki kater öküz girince keçe yüklerinden adamlarla yalın kılıçlar döküldü. Kapıcıları paraladılar. Hisarda da az adam kalmıştı. Çoğu gitmişlerdir. Hisar fetholundu...”. Âşık Paşaoğlu Tarihi, Neşreden: ATSIZ (İstanbul, 1992), s. 23.

47 “1299 yılı, Osman’ın kariyerinde ikinci önemli aşama, bölgenin öbür büyük tekfuru Bilecik tekfurunun ortadan kaldırılması ve beyliğin ağırlık merkezinin Bilecik bölgesine nakledilmesidir. Bilecik’in fethiyle ona tâbi dört hisar Yenişehir, İnegöl, Yarhisar, Köprühisar beyliğe katılmış, Osman’ın egemenlik alanı Bitinya’nın iki büyük merkezi Bursa ve İznik sınırına ulaşmıştır.” (Halil İNALCIK: “Osmanlı Devletinin Kuruluşu Problemi”, s. 21)

48 İ. Hakkı UZUNÇARŞILI: Osmanlı Tarihi I, s. 106. “ Sabahleyin Yarhisara indi. Tekfürünü tuttu. Gelini de tuttular. Düğüne gelen halkın ekserini esir ettiler.” (Âşık Paşaoğlu Tarihi, s. 24)

49 “Osman Gazi, saltanat için bey’at aldıktan sonra 701/1301–1302 yılında Yenişehir’i merkez yapıp...”

(Müneccimbaşı Ahmed b. Lütfullah, Cami’üd-Düvel/ Osmanlı Tarihi (1299–1481), Yayına Hazırlayan:

Ahmet AĞIRAKÇA (İstanbul, 1995), s. 75) Bu hususta sair tarihçilerin verdikleri malumatlar umumiyetle aynıdır, emsalen: “... Kendüye makam olmağa Bursa ile İznik arasında bir şehir bünyad etti. Mezkur diyarı makam-ı dârü’l- mülk tahtgâh edinüp Yenişehir deyü ad vurdu.” bk. Kemâlpaşazâde, Tevârih-i Âli Osman, I. Defter, neşreden: Şerafettin TURAN, Ankara 1970, s. 140. Gazi-derviş bir muhitten olan Âşıkpaşazâde ise, Yenişehir fethini, “...Hatununu babası ile Bilecik’te beraber bıraktı. Kendisi Yenişehir’e gitti. Yanındaki gazilere evler yapıverdi. Orada durur oldu. Onun adını Yenişehir kodular...”

diye hikâye etmektedir. bk. Âşık Paşaoğlu Tarihi, s. 26.

(25)

kuzeyde ise İznik ovasına açılan- bu kenti, Osman Gazi uc merkezi yapmıştı.

Bundan başka İznik yakasına yapılan bir kale50 ile de burası bir dereceye kadar tarassut altına alınmıştı. Bu arada, İznik ise Yenişehir’e sadece 25 kilometre uzaklıktaydı51.

Osman Bey, eskiden beri Oğuzların âdeti üzere elde edilmiş olan yerleri kardeşine, oğullarına ve silah arkadaşlarına “dirlik” olarak verdi. Bu cümleden olarak, kardeşi Gündüz Bey’e Eskişehir, oğlu Orhan’a Sultanönü’nü (Karacahisar), Hasan Alp’e Yarhisar’ı, Turgut Alp’e İnegöl mıntıkasını verdi. Bilecik taraflarının öşür ve resmini de kayınbiraderi Şeyh Edebalı ile zevcesine bırakarak Edebalı’nın kızından olan torunu olan Alâüddin Beyi Yenişehir’e getirerek yanında bulundurdu52.

İlk idarî merkezler olduğu anlaşılan bu yerler için hangi idarî terimlerin kullanılmış olabileceği hususunda kati bir şeyler söylemek güçse de daha önceki kaynaklardan hareketle bunların subaşılık, vilayet lafızları ile anıldığını düşünülebilir53.

50 Dıraz Ali kulesi olarak bilinen bu yer, Yenişehir-İznik hattında, Avdan dağ silsilesi arasındaki bir geçittir. Halil İnalcık’a göre; “Tahrir defterlerindeki kayıtlar, Osman’ın öncelikle, Dıraz Ali dağ geçidindeki denetimi ele geçirmek zorunda olduğunu gösterir. Bunu yanı sıra anlatısal kaynaklarda Tıraz Ali ya da Trâz Ali olarak bilinen kahramanın, stratejik İznik-Yenişehir yolu boyunca çeşitli mevkilere adını vermiş tarihsel kişilik olduğu açıktır. Aynı Tahrir defterindeki Kara-dere köyündeki bir kışlağın, -büyük bir ihtimalle Dirâz (Farsça da uzun demektir)’ın oğluna atıf olsa gerek-, Uzunoğlu adıyla anıldığını belirtilmektedir. Avdan adı da göçebe bir aşiret adı olarak Türkmenler arasında mevcuttur”. bk. Halil İNALCIK: “Osman Gazi’nin İznik (Nıcea) Kuşatması ve Bafeus Savaşı”, Söğüt’ten İstanbul’a-Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu Üzerine Tartışmalar, Derleyenler: Oktay ÖZEL ve Mehmet ÖZ (Ankara, 2000), s. 320. Özgün gelenekte, yani Anonim Tarihlerde, bu mıntıka: “... Vardılar Yenişehir’den yana olan bir tağ civarında bir havâle kal’a yapdılar. İçine âdem koydular. Taz Ali dirler bir dilaver var idi. Ana kırk kişi koşup ol kal’aya koyup İznik’e havale kodular. Şimdi ol kal’aya Taz Ali kal’ası dirler. Ve hem üstün yanında bir yüksek kaya dibinde bir soğuk bınar dahi vardur, Taz Ali bınarı dirler..” şeklinde tasvir edilir. bk. Anonim Osmanlı Kroniği, s.: 12. Bu bölge; belgesel kaynaklarda, yani, Tahrir defterlerinde ise: “Yenişehir kazasında Köpri-Hisar nam karyeye İznik’den mürür iden tarik- i ‘am üzerinde vâki Dıraz Ali nâm derbend ...” olarak bahsedilir. (bk. KK. 75, v.: 27/a) Ayrıca, -daha önce atıfta bulunulan- Kara-Dere köyü hakkında bk.: Karye-i Kara-dere… KK. 75, v.: 20/b.

51 İ. Hakkı UZUNÇARŞILI: Osmanlı Tarihi I, s. 106; Halil İNALCIK: “Osman Gazi’nin İznik (Nıcea) Kuşatması ve Bafeus Savaşı”, s. 319.

52 “... Osman Gazi, aldığı memleketleri bağışladı: Karahisar Sancağını ki ona İn-önü derler, oğlu Orhan’a verdi. Subaşılığı kardeşinin oğlu Alp Gündüze verdi. Yarhisar’ı Hasan Alp’a verdi ki Süleyman Şah ile Acem ülkesinden gelmişti. İnegöl’ü Turgud Alp’a verdi... Şimdiki zamanda dahi o gazilerin adları anılır. Anadolu’da köyler vardır ki onlara Turgudlar derler.” (bk. Oruç Beğ Tarihi, Hazırlayan: ATSIZ (İstanbul, 1972), s. 29)

53 Feridun M. EMECEN: İlk Osmanlılar ve Batı Anadolu Beylikler Dünyası (İstanbul, 20032), s. 92.

(26)

B. NAHİYE MERKEZLERİ

Osmanlı Devletinin 16. yüzyıl Anadolu’sunda toprakları altı eyaletten1, bu eyaletlerden biri olan Anadolu Beylerbeyliği ise, -özel bir konuma sahip olsa gerek ki- en geniş bölgeleri içine alıyor ve on sekiz sancaktan oluşuyordu2.

Hüdâvendigar Sancağı ise incelenen dönemde Anadolu Eyaletine bağlı olan ve temel olarak 31 timar nahiyesi ve 25 kazadan müteşekkil bir yönetim bölgesiydi3.

Osmanlı Devlet teşkilatına ait, -yaygın olarak “kaza” tabirinin kullanılmadığı- 15. yüzyıl tahrir defterlerinde, idarî birimler çoklukla “livâ”, “vilâyet”, “nahiye” ve

“divan” olarak tanımlanmıştır4. Burada sözü edilen bazı terimler timar sisteminin idarî parçalarını yansıtmakta olup, kadılık ve niyabet bölgelerini ifade eden kazaî bölgeler bunların üzerine yerleştirilmiştir. Hatta ilk defterlerde askerî bir üniteyi belirten “nahiye” terimi zamanla hem askerî ve hem de kazaî bir terim olarak karşımıza çıkmaktadır5.

1 Bunlar, Anadolu, Sivas (Rum), Diyarbekir, Erzurum ve Maraş eyaletleridir.

2 Sözü edilen sancaklar: Kütahya, Aydın, Teke-ili, Menteşe, Karesi, Biga, Hamid-ili, Karahisar-ı Sâhib, Çankırı, Bolu, Kastamonu, Hüdâvendigar, Alâiye, Koca-ili, Sultan-önü, Suğla, Saruhan ve Ankara sancakları idi. Bk. Özer ERGENÇ: XVI. Yüzyılın Sonlarında Bursa (Ankara, 2006), s. 119.

3 Bk.: TT. 23, TT. 111, TT. 166 numaralı tahrir defterleri. Kezâ, Özer ERGENÇ: XVI. Yüzyılın Sonlarında Bursa, s. 119. Ö. Ergenç’in tasrih ettiğine göre, başlangıçtan beri tesis edilmiş olan Bursa, İne-göl, Yarhisar, Ermeni Bazarı, Domaniç, Yenişehir, Söğüd, Akyazı, Akhisar, Göynük, Beybazarı, Mihallıcık, Sivrihisar, Kite, Mihalıç, Aydıncuk, Gönen, Kızılca-tuzla, Bergama, Tırhala, Kepsud, Atronos kazalarından bazı nahiye yönetim birimleri, idarî ihtiyaçları yüzünden zaman zaman ayrı bir kaza bölgesi olarak sancak hudutları içinde ayrıma tabi tutulmuşlardı. (Özer ERGENÇ: XVI. Yüzyılın Sonlarında Bursa, s. 120)

4 Dahası, Osmanlı Devleti’nin ilk zamanlarında –eyâlet, vilâyet, livâ, kaza ve nahiye gibi- çok çeşitli idarî ünite tabirlerinin birbirinin yerine kullanıldığı da bilinmektedir. Nitekim beylerbeylik olmayan çok küçük yerler eyâlet adı ile belirtildiği gibi, nahiye kelimesinin de beylerbeylik tabirine karşılık kullanıldığı da malûmdur. (Yusuf HALAÇOĞLU: XIV-XVII. Yüzyıllarda Osmanlılarda Devlet Teşkilatı (Ankara, 1998), s. 83)

5 “İlk tahrir defterlerine bakıldığında “sancak-vilayet-nahiye” şeklinde bir sınıflandırma ortaya çıkmaktadır. Bu tür defterler timar sistemini yansıttığı için nahiye temel birim olarak önem kazanmaktadır. Kaza ve niyabet terimleri, kadının yetki sahaları içinde temel birimlerden biridir. Kaza- Nahiye üst ve alt birim oluşması keyfiyeti ise 16. yüzyılda gerçekleşmiştir. Zamanla bu durum daha bariz hale gelip iyice yerleşmiştir. (Feridun M. EMECEN: İlk Osmanlılar ve Batı Anadolu Beylikler Dünyası s. 97) Keza incelediğimiz TT. 23 kodlu defterde bu özellikleri barizdir.

(27)

Genel olarak ise, “nahiye” coğrafî ve idarî manada sancaklardaki alt yönetim birimleri olarak tarif edilebilirse de, “nahiye” kavramının Osmanlılarda iki manası vardı: Bir anlamıyla, sancakta timar düzeninin uygulandığı mıntıkaları açıklar. Diğeri ile ise, kaza dairesi içinde kadının tayin ettiği nâibin bulunduğu bölgeye ad olmuştur6.

“Nefs” tabiri ise, kelime olarak, “ruh, can, hayat...”7 anlamlarına gelir ve Osmanlı yerleşme tarihinde çeşitli yerleşim üniteleri için de kullanılır. Ancak

“nefs” kavramı -kahir ekseriyet- bir nahiye veya kazanın merkezi anlamına gelebilecek küllî bir ayrımı ifade etmez. Bilindiği üzere 20- 30 hanelik köylere bile “nefs” denilmekteydi.

İnceleme konusu olan Yenişehir, Yarhisar ve Göynük kazalarına/nahiyelerine ait bilgileri içeren beş adet tahrir defterinden biri olan TT. 166’da genel olarak “nefs” terimi kullanılmıştır. Bu defterlerde, örneğin Yenişehir için “nefs-i x” belirtimi altına “kasaba” tarifi yapılmıştır8.

Nahiyelere ilişkin bilgiler 1487, 1521, 1530, 1573 ve 1574 tarihli tahrir defterlerine aittir. Bu tarihlere ait defterler çerçevesinde “mahalle” ve “nüfus”

konularına değinilecektir. Ayrıca çalışma alanının sınırlarını zorladığından ve bir başka araştırmaya konu olmasından ötürü, mahallelerin kökeni ve benzeri konulara hemen hiç temas edilmemiştir.

Bunların yanında, mahalle, “hudutları kesin olarak tayin edilmemiş, takribî ölçülerde hayat bulmuş bir çevredir. Mahalle bünyesindeki insan-insan ve insan-çevre ilişkileri ile “şehir”de soluk alma imkânı bulan bir ‘geçmiş zaman’ değeridir”.

6 Özer ERGENÇ: XVI. Yüzyılda Ankara ve Konya (Ankara, 1995), s. 183.

7 Şemseddin SAMİ: Kamûs-ı Türkî, Dersaadet-İstanbul 1317.

8 Araştırma konusu nahiyeler defterlerde “kasaba” olarak kabul edilmiştir. Bk. TT.23, TT. 111,TT. 166;

kezâ Özer ERGENÇ: XVI. Yüzyıl Sonlarında Bursa, s. 278, 279 ve 282.

(28)

Bu muhayyel değerlendirmelerden başka, Osmanlı şehirlerinin özellikle şeklî (fizikî) ve içtimaî bakımdan en çarpıcı niteliği mahallelere bölünmüş olmasıdır. Öyle ki, şehirler, ticarî-sınaî ve esasen cami/mescidler etrafında kurulan mahalleler olarak başlıca iki kısma ayrılmıştı9.

Bunlar ilki bakımından, bir kelimeyle, bazı meslek mensupları kendi mesleklerinin adları ile anılan mahallelerde yaşadıkları yer; ikincisi ise bir camiin, zaviyenin veya imaretin çevresinde kurulan meskenlerden oluşan aynı inanç ve gelenek sahiplerinin evlerinden oluşan bir ünitedir10.

Osmanlı şehirlerinde mahalle temel bir idarî ünite idi. Vergi mükellefi reaya tek tek tahrir defterlerine ve ayrıca başka vergi kayıtlarına, bulundukları mahallelere göre ismen yazılmış, meskenlerinin ise hangi mahalle hudutları içinde olduğu kesin olarak tespit edilmiştir11.

Ayrıca, Osmanlı kanuna göre mahalle sakinleri birbirine müteselsilen kefildir. Yani, faili meçhul bir olayın aydınlatılması için (mahalleli) toptan sorumlu tutulmuşlardır. Bu tedbirlerin alınmasında iki amacın güdülmüş olduğu anlaşılıyor. Evvela, vergi mükelleflerinin hakkıyla tespiti ve vergilerin eksiksiz olarak tarh ve tahsili; saniyen, merkezî otoritenin ve genel dirlik düzenin lâyıkıyla tesisidir. Bu tedbirler mahalleyi, şehirde temel yönetim birimi

9 Ahmet GÜNEŞ: “Bilecik ve Çevresinde 16. Yüzyılda Sosyal ve Ekonomik Durum”, Osmanlı Tarihi Araştırmaları Merkezi Dergisi, 10, (Ankara 1999) s. 92.

10 Özer ERGENÇ: XVI. Yüzyılda Ankara ve Konya, s. 50. Araştırma konusu nahiyelerden olan Yenişehir’de, Debbağlar mahallesinde “ahiyân-ı debbağin” imlasıyla yoğun bir muaf debbağ zümresi vardır. Bk. KK. 75, v. 3/b. Ancak, bu örnekler bütünüyle mahallelere yansımamaktadır. Keza, Ö.

Ergenç’in Kadı sicillerine dayanarak yazdıklarına göre: şehrin sanat ve ticaret kesiminde kendini gösteren meslekî gruplaşmaların bütünüyle mahallelere yansımadığı, bir mahallede boyacı, ekmekçi, paşmakçı, berber, eskici, kalaycı gibi çeşitli mesleklerden insanların yaşadığını gösteren kayıtlar da vardır. Bk. Aynı yazar, aynı eser, s. 146.)

11 Örnek olarak; “Mahrûse-i İstanbul’da Camcı Hacı Ali mahallesinde Muhyiddîn Çelebî dimekle ma’rûf ev ki, taşra çıkacak kapunun sağ tarafında olan üç bâb dükkânı müştemil olup hudûdun cânib-i kıblesi sâbıka İstanbul kâdısı olan Mimarzâde Muslihddîn’in veresesi mülklerine ve cânib-i garbisi Hüsrev Paşazâde Kurd Beg mülkine ve Kazgancı veresesi mülkine (...) Vakfına ve İskender bin Abdullah nâm yeniçeri mülkine ve yeniçerilikten müteka’id İsa bin Abdullah mülkine ve kıbleye mukabil olan cânibi tarik-i hassa ve yeniçeriler ağası Ali Ağa mülkine ve cânib-i şarkîsi tarîk-i amma müntehîdür...” (MD. 6, s. 479, no. 1038) kaydı verilebilir.

(29)

hâline getirmiş ve sakinlerinin de birbirlerini tanıyan, birbirlerine karşı sorumlu kişiler olmasını sağlamıştır12.

I. NAHİYELERİN MAHALLELERİ VE NÜFUSU

1. Yenişehir’in Mahalleleri ve Nüfusu

Yenişehir, İznik Gölü ve İznik şehrinin güneyinde olup, geniş bir ova üzerine kurulmuştur. Osman Bey, bu verimli ovaya ulaşmak için Yarhisar’ı fethetmek zorunda kalmıştır. Keza, geleneksel anlatılar, bu yerin Osman Gazi tarafından kurulduğunu da açıkça belirtir13.

Raif Kaplanoğlu14, Yenişehir yöresini, Roma döneminde Yenişehir ovasının bulunduğu alanda Atroai/Otroia veya “Neopolis” kenti ile sınırlandırıldığını belirtmektedir. Aynı yazar, kaynak belirtmeden Türklerin de aynı anlama gelen “Yenişehir” adını “Neopolis”e binaen verildiğini söylerse de, bu görüşün sıhhati meçhuldür.

Evliya Çelebiye göre, Yenişehir, doğuda Geyve’ye beş saat mesafededir. Batısındaki Pazar köyü kasabasının minareleri şehirden görülmektedir. Hâsılı Yenişehir; Gemlik, Lefke ve Pazar köyü kasabaları arasında yer almaktadır15.

Bunların yanı sıra, Yenişehir 1301’den 1326’ya kadar Osmanlı Beyliğine başkentlik yapmıştır. Yenişehir’deki Sultan Osman’a ait saray ise - Kamûs’u-l ‘Alama göre- 20. yüzyıla değin ayaktaydı16.

12 Özer ERGENÇ: Ankara ve Konya, s. 147.

13 bk. Giriş bölümü.

14 Raif KAPLANOĞLU: Osmanlı Devletinin Kuruluşu, Giriş: Halil İNALCIK (Bursa, 2000), s. 30 ve 62.

15 Evliya ÇELEBİ: Seyahatnâme, hazırlayan: Zuhuri DANIŞMAN (İstanbul ts.), s. 205.

16 Kamus’ul ‘Alam’dan nakleden Kaplanoğlu, aynı eser, s. 61

(30)

Verilen tabloda görüleceği üzere, mahalle adları kişi, kişi ve ibadethane, pazar, yerleşim yeri ve sınaî/iş kolu şeklinde tesmiye edilmiştir.

Örneğin, Camiî Orhan, Mescid-i Bali Beg, Mescid-i Bâzâr, Kayseriyye ve Debbağlar mahalleleri gibi.

Tablo 1.

Yenişehir Kazası/Nahiyesinde Mahalleler ve Nüfusa Mütedair Veriler

Hane Mücerred Muaflar Mahalleler

1487 1530 1573 1487 1530 1573 1487 1530 1573 Mescid-i Cami/

Cami-i Orhan 29 34 120 5 41 - 1 0 20+8

Mescid-i Bazar 37 40 - 11 17 - 5 - -

Kayseriyye/Mescid-i Murad Paşa n.d.

Kayseriyye 25 13 21 3 5 - 2 - 14

Çarşı - - 30 - - - 45

Mescid-i Camiî Balî

Beg - - 14 - - - - 8

Debbağlar - - 54 - - - 16

TOPLAM 91 87 253 19 63 0 8 8 103

1487 ve 1530 sayımlarında mahalle sayısında herhangi bir değişiklik gözlenmezken, son tahrirde, yani 1573’de, üç yeni mahalle kurulmuştur17. Bu yeni mahalleler, Çarşı, Mescid-i Balî Beg ve Debbağlar mahalleri idi.

Ayrıca, Kayseriyye mahallesi ise daha sonra, son sayım olan 1573’de, “nâm-ı diger” terkibiyle, 1487 tahririnde Mescid-i Camii olarak geçen bir diğer mahallenin imlası da Camii Orhan olarak defterlere aksetmiştir.

Değişik tarihlerde yapılan tahrirattan anlaşıldığı kadarıyla da mahalle sayısının nüfusun artışına mütenasip olarak seyrettiği söylenebilir.

Dikkat çekici bir konu ise mahalledeki muaflardır. Bu muaf zümrenin altsınıf nitelikleri; TT. 23 (1487)’de imam, hatib-i ba-berat, muhassıl; KK. 75 (1573)’de, imam, kayyim18, sipahi, sipahizade, ehl-i berat, muhassıl19, cabi20,

17 KK. 75, v. 2/b vd.

18 Çoğulu “kuvvam” olan bu kelimeyi, bazı hukukçular mütevelli; bazı hukukçular ise, mütevellinin nezareti altında ve emri ile çalışan vakıf işleri ile uğraşan memur anlamına geldiğini ifade ederler. (Bkz.

Ahmet AKGÜNDÜZ: İslam Hukukunda ve Osmanlı Tatbikatında Vakıf Müessesesi (Ankara, 1988), s. 225.

(31)

mütevelli21, habbaz22, pir/kötürüm, ahi-yi tabbakan, toğancı, ser-bazdar23, ulufeciyan24, gurebâ ve gayrihû gibi muaflardır.

Kayıtlara yansıdığı kadarıyla, bu mahalleler içerisinde “gayr-ı müslim”

yerleşimi bulunmamaktadır.

Diğer taraftan, nüfus adedi bahsinde, zamana ve mekâna göre ihtiva ettiği anlamı çok defa tayin edilemeyen ve sayısı değişmiş olan “hane/ocak25” sayısının belirsizliği, gerçek nüfus tahminlerinin, kaç “hane” katsayısı ile hesaplanmasında büyük zorluklara sebebiyet verdiği bilinmektedir.

“Değişmez ve kesin katsayılar kullanmak” hane/vergi oranı açısından tartışmalı sonuçlara neden olabildiği için, biz burada bazı kaba hesaplamalara gitmenin yanında; daha somut değerlendirmeler için de, genel

19 Muhassılın vergi tahsildarı olabileceğini belirten bazı yazarlar, yeni çalışmalarında “muhassıl” tabirini öğrenci olarak karşılamışlardır. Örneğin: “...vergi toplayıcısı muhassıllar...”; “padişah ve vezir hasları ile bazı büyük zeamet sahiplerinin gelirlerini tahsil eden “muhassıllar” ise, şehzade ve padişah haslarına tabi köylerin kesif olarak bulunduğu Yengi nahiyesinde toplanmışlardı.” (Feridun M. EMECEN: XVI.

Asırda Manisa Kazası (Ankara, 1989), s. 126–127) Aynı yazar; aynı eserine atfen, muhassıl olarak nitelediği bu kelimeyi, yeni makalesinde, “öğrenci” olarak karşılamıştır: “Talebeler ise, özellikle XVI.

asırda ilim tahsil eden (muhassıl) zümreler olarak kalabalık sayıda tahrir defterlerindeki kayıtlarda yer almaya başlamışlardı”. (Bkz.: Feridun M. EMECEN: “Osmanlılarda Şehirliler ve Köylüler”, s. 367) A.

Kankal ise, bu zümreyi “öğrenci” manasında ele almanın daha doğru olacağını savunmaktadır. Zira, “…

bir sancakta 109 tane tahsildar olabileceğini düşünmek zordur”. (Ahmet KANKAL: Tapu-Tahrir Defterlerine Göre 16. Yüzyılda Çankırı Sancağı, Ankara Üniversitesi (Yayımlanmamış Doktora Tezi), Ankara 1993, s. 122) Buna karşın, A. Güneş ise, bu izah tarzının –en azından- Kocaeli yöresi için geçerli olamayacağını belirtmektedir, zira: “… Adı geçen (Kocaeli) sancaktaki şehirlerde muhassıl sayısının medreselerle değil de has geliriyle doğru orantılı olduğu anlaşılmaktadır.” (Ahmet GÜNEŞ:

XVI. Yüzyıl Başlarından XVII. Yüzyıl Başlarına Kadar Kocaeli Sancağı, Ankara Üniversitesi (Yayımlanmamış Doktora Tezi) Ankara 1994, s. 95) Burada, incelenen nahiyelerde ise, muhassılların sayıca az olması –muhtemelen- bunların vergi tahsildarı olabileceğini akla getirmektedir.

20 “Cizye ve haraç ile vakıf icarelerini toplayan kişiler hakkında kullanılan bir tabirdir.” (Bkz.: M. Zeki PAKALIN: Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, I, (İstanbul, 1993), s.: 253.)

21 Vakfı idare edecek kimseye denir. (Bk. Ahmet AKGÜNDÜZ: İslam Hukukunda ve Osmanlı Tatbikatında Vakıf Müessesesi, s. 224 vd.)

22 “Ekmekçi, ekmek yapan, satan anlamında kullanılan bir deyimdi.” (M. Zeki PAKALIN: Osmanlı Tarih Deyimleri ve …, s. 693)

23 Kuş bakıcıları hakkında kullanılırdı. (Doğancı) Kuşçu başı olarak da karşılanabilir. Bk. M. Zeki PAKALIN: Osmanlı Tarih Deyimleri ve … I,, s. 182.

24 Ulufeciler anlamına gelen bu tabirin, kapıkulu süvarisini teşkil eden altı bölükten iki bölüğe verilen bir ad olduğu belirtilmektedir. (M. Zeki PAKALIN: Osmanlı Tarih Deyimleri ve… III, s. 548.)

25 Bu konuda bk. Nejat GÖYÜNÇ: “Hâne Deyimi Hakkında”, İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Tarih Dergisi, 6, (İstanbul 1979), s. 331–348. Hane katsayıları, çoklukla 5 olarak kabul edilse de katsayıyı 7; 3,5; 4,5 alanlar da vardır.

Şekil

Updating...

Referanslar

Updating...

Benzer konular :