• Sonuç bulunamadı

ALEVI-5 E KT AÇ>I KULTUQU ... GEÇMlÇ>TEN GÜNÜMÜZE. Ahmet Yaşar OCAK. ~ HACI BEKTAŞ~ 1 ' 'ELİ -...;.. -- ~ 800. Doğrun Yıl Dönümü.

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2022

Share "ALEVI-5 E KT AÇ>I KULTUQU ... GEÇMlÇ>TEN GÜNÜMÜZE. Ahmet Yaşar OCAK. ~ HACI BEKTAŞ~ 1 ' 'ELİ -...;.. -- ~ 800. Doğrun Yıl Dönümü."

Copied!
23
0
0

Yükleniyor.... (view fulltext now)

Tam metin

(1)

~ HACI BEKTAŞ~ 1 ' 'ELİ -...;..__-- ~ 800. Doğrun Yıl Dönümü

GEÇMlÇ>TEN GÜNÜMÜZE

A A

ALEVI-5 E KT AÇ>I . . .. ..

KULTUQU

Edicör

Ahmet

Yaşar

OCAK

T.C. KÜLTÜR VE TURiZM BAKANLIGI YAYINLARI

(2)

i

© T.C. KÜLTÜR VE TURİZM BAKANUGI

KÜTÜPHANELER VE YAYIMLAR GENEL MÜDÜRLÜGÜ 3232

KÜLTÜR .ESERLERİ DİZİSİ

477

ISBN: 978-975-17-3457-0

WW\Y.kulrurturiı.m.goY.cr

e-posıa: yayimlar@kulrurmriım.gov.tr

Geçmişren Günümüze Alev1-Bekraşl Külrürü / Ed. Ahmet Yaşar Ocak.- Ankara: Kültür ve Turiı.ın Bakanlığı, 2009.

448 s.: rnk. res.; 31 cm.-(Kültür ve Turizm Bakanlığı yayınları; 3232.

Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğü kültür eserleri dizisi; 477) ISBN: 978-975-17-3457-0

!. Ocak, Ahmet Y3§M. rı. k.a. ili. Serile.r.

297.62

FOTOGRAFLAR

- T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğü (Murat Gülyaz) -~tırma ve Eğitim Genel Müdürlüğü Halk Kültürü Bilgi ve Belge Merkezi arşivi.

- Gaıi Üniversitesi Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araşurma Merkezi

Başka.nlığı arşivi.

- Grafıkcr Grafik-Ofset Matbaacılık Ltd. Şti. arşivi.

YAPIM

Fersa Matbaacılık Lrd. Şti.

Ostim 36. Sk. 5/C-D Yenimahalle/ANKARA Tel: 0.312.386 17 00

www.fcrsaofser.com

BİRİNCİ BASKI 2000 Adet

BASKI YERİ, TARİHİ Ankara, 2009.

(3)

Tahtacılar ve Tahtacı L\levlli8i

G

·iş

Tahcacılar, 19. yüzyıldan beri giderek arcan bir şekilde değişik Bacılı bilim adamlarının, gezginlerin ve derleme- cilerin dikkatini çekmiş; seyahatnamelerde, raporlarda, bilimsel araştırmalarda, derlemelerde bazen kısa, ama öz bazen uzun ve detaylı, kısmen de yüzeysel olarak yer al- mış bir "emik ve dini topluluk" olarak takdim edilir.

Tahtacılar üzerine yığınla araştırma, çalışma ve incele- me bulunmasına rağmen etnik kimlikleri "Türkmen"

olmalarının dışında netleştirilememiş, dini kimlikle- ri de "Alevi" olmalarınıo ötesinde, "Tahtacı Aleviliği"

olarak gereğince ortaya konulamamıştır. Çünkü "Alevi

kimliği"yle ilgili temel bilgiler Tahtacılar üzerinde ya-

pılan çalışmalarla da meydana çıkarılırken onların dini

pratikleri, ya göz ardı edilmesi ya da kapalı topluluk ol- malarından kaynaklanan sorurıların giderilememesi ne- deniyle, yeterince araşurıl(a)mamış veya ihmal edilmiş­

cir. Var olan bilgiler de bölük pörçükrür.

Konu üzerine yapılan 1880-1940 arasındaki çalışma­

larda, Tahtacıların denizden yüksekliği 1000-1500 m.

olan ormanlık alanlarda ve yüksek dağlarda yaşadıkları belirtilmiştir. Tüm araştırmaların birleştiği nokta, Tah- racıların "ağaç işçileri" olduğudur. Zaman içinde

sosyal-

külrürcl yaşamda meydana gelen değişiklikler ilk zaman- larda homojen olan ekonomik uğraşı da kuşkusuz etki- lemiş ve değiştirmiştir. Tahtacılar 1940'11 yıllara kada.r gencide göçebe ve yarı göçebedir, yoğunlukla ormanlık alanlarda obalarda ve kısmen veya nadiren köy ve kasa- balarda yaşadıkları kayda geçmiştir. Dere ve orman ke- narlarında yerleşmeye başlamalarının ardından hayvan-

alık ve tarımla uğraşmaya başlamışlardır. I960'L yıllar

genelde Tahtacıların tamamen yerleşik düzene geçtiği, kent kültürüyle iç içe olmaya başladığı yıllardır.

Yoğunlukla Marmara, Ege ve Akdeniz bölgelerinin sa- hil şeridindeki ormanlık alanlarda ve Toroslarda yaşa­

yan ~ahtaalar, genelde Çanakkale, Balıkesir, Manisa,

iz-

mir, Aydın, Muğla, Isparta, Burdur, Antalya, İçel ve Ada- na yörelerine yerleşmiştir. Buraları aynı zamanda Tıir­

kiye Aleviliğinin önemli merkezlerinden "Abdal Musa Tekkesi"nin bir dini-kültürel çevre, dini çekim merkezi

oluşturduğu yerlerdir ...

Tahtacıların

Etnik ve Dini Kökenleri

Yapılan araştırmalarda, genellikle Tahtacıların kim ol- dukları ve kökenleri üzerine emik ve dini mahiyet- te tezler ileri sürülmüş ve kimi bilgiler verilrnişcir. Ör- neğin, Felix von Luschan, Tahtacıların Alevi olduğunu belirtmekle birlikte, onları "Lykierılcr"in devamı olarak

görmüştür. Luschan, tezini savunurken antropomct- rik ölçülere dayandırmaktan da kaçınmamışar. Franı Babinger ise Luschan' ın "Talıtacıların Lykienlerin de- vamı olabileçeği" göriişünli, "doğruluğu çok düşük bir olasılık" şeklinde değerlendirmiştir. Tahtacıların "Dend- ropboroi Brüderschaft"ın kalınrılarını oluşturabilece­

ğini ileriye süren Georg Jacob'un tezi gibi, Luschan'ın düşüncelerirıin doğruluğu da Babinger için oldukça

düşük bir olasılık olarak görülmüştür. Zira, Babingcr'e göre onlar yüksek bir olasılıkla fran'dan Baa Anadolu'ya

"göç etcirilrnişrir".

Cf~MIŞllN l 'il MC ' 1123 ı .\l.ftEKIA)I ~OtrORl.

(4)

Felix von Luschan'dan önce coğrafyacı K. Humann Tahtacılar'dan söz etmiş ve onların cenaze törenlerine de- ğinmiştir. Humann, Tahtacılara "Çepni" de diyerek on- ların Küçük Asya'nın eski halklarından olabileceklerini dile getirmiş; önce Hristiyan olmalarına karşın zaman- la korkudan İslamiyete yöneldiklerini, sonraları onu da unurruklaruu savunmuştur.

Tahtan

kavramının muhıc:vasını, "ağaç kesen, oduncu ve Şiiliğe yakın bir Anadolu tarikacı"nın adı olarak değer­

lendiren Franz Babinger, Tahtacılaruı "Çepni"liği konu- sunda da oldukça farklı bir yaklaşım içindedir ve emog- rafya ile din tarihi açısından Tahtacıları, 14. yüzyılın so- nundan itibaren "Çepni I Çctni" olarak bilinen, "Zey- bek" ya da "Kızılbaş" adı altında coplanan tarikacler gibi kapalı bir topluluk olarak görm~cür.

20. yüzyılla birlikte, gezgin Ewald Banse de Tahtacılara değinmiştir. Bansc, Tahtacıl:mn gerçek "Hititli" olduğu kanısındadır. O, Türk dilini ve yüzeysel olarak İslamiyeti kabul eıtiğini bclimiği Tahtacıların dininde, bütün eski kültür kalınularının saklı olduğunu da iddia etmiştir.

Yabancı araştırmacılar tarafından yazılan ve orienralist eğilimleri içeren, bu araştırmalarda ve gtti raporlarında, Tahtacılarda "Hristiyanhğ:ı özgü ögeler"in bulunduğu, onların eski Anadolu halklarının külrür kalınrılarını ta- şıdıkları ileri sürülmüştür. Bu değerlendirmelerin, araş-

1 MI

rırmacıların ve gezginlerin "yüzeysel bağlantılar" kurma- larından kaynaklandığı söylenebilir. Zira, onlar Tahtacı­

larla beraber yaşamadıkları gibi Türkçeyi de ya hiç bil- miyorlardı ya da Tiirkçeleri Tahtacıları anlayabilmek için yetersizdi. Bu hususu, Tahtacılar üzerine ilk alan çalışma­

yapanlardan biri olan ilahjyatçı Yusuf Ziya [Y'öıükan]

şöyle açıklıyor: Tahracıların "gizli durumları"ndan yola çıkan misyonerler, onların en eski yerli Hristiyan halk- lardan dönme olduklarını varsayarak bilinıscl olmayan sonuçlara varmışlardır.

Tarihsel süreç içerisinde, Tahtacıların kendileri tarafın­

dan, "lranlı"/ "Acem" oldukları şeklinde ileri sürülen gö- rüşlere kimi araşrırmacılar da yer vermektedir. Bunlar- dan Taha Toros, Isparta carallarındaki bazı Tahtacıların vaktiyle lranilik iddiasında bulunduklarına dcğirunekıe­

dir. Bu durum ona göre, Tahracıların askerlikten kurtul- mak kaygısıyla başvurdukları hileli bir harekettir.

Yusuf Ziya [Yörükan), Anamur ve Silifke yörelerin- de oruran Tahcacılardan üç yüı elli hanenin "pasaport uydurarak kendilerine 'Acem' cebaası süsünü" verdik- lerini kaydetmektedir. Ona göre Tahtacılar, "ocaklı dedeler"in mensup olduğu Çaylak, Şehepli ve Evci aşi­

reclerindendir.

Kirru Tahcacıların İran tebaasına geçmelerinin yanı sıra, -her ne kadar belirtilmese de büyük bir olasılıkla bu

124

(5)

durumdan harekede- baz.ı araşıınnacılar tarafından, onların doğrudan lranlı göçmenler olabilecekleri ileri sürülmüştür.

Tahtacıların Tıirk olduğu tcıini benimseyen Süleyman Fikri [Erten], Türkmen olduklarını ileri süren Yusuf Ziya (Yôrükan)'la, Taha Toros'tan, konu üzerine furklı bir ba- kış rarzı geliştiren Franı. Babinger' e kadar söz konusu gö- rüşler, oldukça ilgi çekicidir.

Franı. Babinger, Tahtacıların kuvvetli olasılıkla 16. yüz.- yılın başlarında lran'dan Anadolu'ya göç ettirilmiş, Safevi tarikatının üyeleri İranlı göçmenler olabileceği­

ni vurgulamaktadır. Tahtacıların Şah İsmail ı.arnanın­

daki Safcvilerle adetlerinin, geleneklerinin ve töreleri- nin sürpriz. benı.erlikleri bulunduğunu belirten Babin- ger, "lranlıların ve Hristiyanların konuk olarak istenildi- ğine, buna karşın Tıirklerin istcnilmediğine", "Ali ve ls-

tersine dönen göç ha.rcketi, sanki onların daha önceden lran'dan geldikleri iı.lenimini uyandırmaktadır. Ancak, bu iı.lenim, onlacın "lranlt/ ''Acem" oldukları gibi bir sonuca yol açmamalıdır.

Şu unutulmamalıdır ki Anadolu'ya olan Türkmen göç- leri lran Horasan'1 ü1.crindendir. Bu bağlamda, 11. yüz- yıldan itibaren Anadolu'da yoğunlaşmaya başlayan Turk nüfusun ya da Turkınenlerin buraya gelebilmek için ge- nelde lran'ı bir güı.ergah olarak kullandıkları hacca lran Horasan'ı nedeniyle, sürekli lran'la ilişki halinde olduk- ları, artık çok nec bir şekilde bilinmektedir.

Jean-Paul Rouıc, Tahtacıların lran'dan Anadolu'ya 15.

yüzyılın sonlarıyla 16. yüzyılın başlarında geldiğini ile- ri süren ve onların kendileri tarafindan kabul gören ıeı.i

"kanıdarımamış bir varsayım" olarak değerlendirmekte­

dir. Tahtacıların davranış kalıplarının diğer Türk göçe- mail adlarının bilhassa tercih edildiğine" dikkat çektik- . bderinden farklı olmadığını belirten Jean-Paul Roux'ya ten sonra, bir ı.arnanların Avusturya-Macaristan Konsa- göre, 16. yüzyılda Jran'dan Anadolu'ya göçten söz et- losu Adalia Tibor von Pöı.l'ün raporlarından yola çıkarak

Tahtacıların Osmanlı devlet konuolünün dışında yaşa­

dıklarını -yani yasaların onlar için geçersiz. olduğunu-ve kısa bir süre öncesine kadar geleneklerinden dolayı lranlı kutlar olarak ı.ikrcdildiklerini kaydetmektedir.

Keza, Xavicr de Planhol tarafından, zaman ı.aman dini nedenlerle, tarihin belirli dönemlerinde, -somur bir örnek olarak 16. yüzyılın ortalarında- Tıirkmenlerin Amdolu'dan lraıı'a geniş kapsamlı göç hareketi başlat­

akları ve bu göçlerin yoğunlaşarak sürdüğü belirtilirken çoğu göçebe coplulukların İran'a geri dönmesi şek.linde

mek gerçekleri saklamak ya da yadsımaknr. Tam cersi- ne bu yüzyılda Osmanlı devleti ile Safeviler arasındaki mücadele esnasında, Anadolu'da meydana gelen Alevi kıy1mı sonucunda, "lıirk Şiileri" (Alevtlcr) yoğun ola- rak lran'a kaçmıştır. Daha sonraları Tahcacılar 19. yüz- yılın sonlarında bu ara upkı Safevi Devled'nin koruma- na sığındıkları gibi, ı.anıanın Şii devleti Qacar haneda- nının koruması alcına girmek için, İran kimliğiyle öz- deşleşme yolunu seçmiş, lran pasaportu almış olup bu sebeple Sünni Osmanlı Devled tarafından Şii azınlık olarak görülmüştür.

125

(6)

Aynı konuyu Xavier de Planhol, kimi camşrnalara yol açabilecek şekilde ele almaktadır. O, 1335 yLlından iciba- ren Doğu Anadolu'daki göçebe toplulukların lran'a geri döndüklerini ve özellikle Çobanlı aşiretinin 14. yüzyılın ortalarında Ertincan'dan Azcrbaycan'a gittiğini belirttik- ten sonra, bu göç hareketinin göçebelerin politik deste- ğiyle kutulan beylikler olan Karakoyunlularla Akkoyun- lular zamanında giderek yoğunlaşuğına, Ağaç-Erilerin -ki bir tez de olsa günü mü1.de onlar T ah racı ların ataları kabul edilmektedir-de bu sırada Maraş bölgesini terk et- tiklerine dikkat çekmektedir.

Bu konunun ayrınularını Faruk Sümer'de bulmak müm- kündür. Ağaç-Erilerin, 1335 tarihinde Maraş-Elbistan bölgesinde -ve burada yaşayan "Ağaç-Eriler"dcn ayrı ola- rak-politik bir güç haline gelen, Dulkadirliler tarafın­

dan yurtlarından çıkanlmaları olasılığını yadsımayan Fa- ruk Sümcr'e göre, kaynaklarda Karakoyunlular arasın­

da ve onların hizmetinde bir Ağaç-Eri koluna rastlanıl­

maktadır. Sümer, bu Ağaç-Eri kolunun Karakoyunlular- la birlikte lraıı'a gittiğini belirtmektedir. Ağaç-Erilerin Anadolu'yu terk ermeleri, tarihsel süreç içerisinde kimi sosyal ve siyasal olayların gelişmesi sonucu, sadece bir ol- guyla sınırlı değildir, tekrarlanmışur. 14. yüz.yılın ikin- ci yarısı.ndan sonra, Dulkadirliler tarafından yerlerinden edilmeleri olasılığından sonra, Karakoyunlularla kimi olayların sonucunda bir Ağaç-Eri kolunun Anadolu'yu terk ederek lran'a gitmesinden en aı. yüz.yıl önce, 1260 yıLnda Moğollar tarafından özel olarak gönderilen ordu tarafından büyük kıyıma uğramalarının ardından da on-

lar Anadolu'yu rerk etmişler; Suriye ve Memlük toprak- larına sığınmışlardır.

1929 yılından itibaren Tahtacdar üzerine yaptığı alan ça- lışmalarını aktarmaya başlayan Yusuf Ziya [Yörükan], onların o tarihlerde konakladığı ya da yerleştiği yerle- şim birimlerinin bulunduğu yörelerdeki kimi yerli halk tarafından "çingene boı.ması» şeklinde görüldüğünü de bildirmektedir. Yusuf Ziya [Yörükan], Abdalların aske- re alınmadığı zamanlarda Tahtacılardan yüz elli hane- nin "Kıptı"" olduklarına dair nüfus belgesi aldıklanru, Antalya'nın Tefenni kazasındaki Tahtacı aşiretinin üç yüz tahririnde "Kıpti" diye kayda geçirildiklerini belircmek- ccdir. Yıllar sonra Neşcc Çağatay bu durumu "Keza Os- manlı hükumeti yine o sıralarda Kıptileri askere alma- dığından 1884 tarihinde Tahtacılardan yüz elli hane ve Tefcnni'dekilerden bazıları Kıpti nüfus tezkiresi almışlar­

dır." diyerek biraı. daha açıklığa kavuştutmakcadır.

Tahtacıların "lranlt/"Acem" ve "Abdal"-"Kıpd" olup olmadıkları konusunda yukarıda ele alınan görüşlerin sonucunda, tarihsel süreç içinde, onlardan kimilerinin

"İranlı"/"Acem", kimilerinin de "Abdal" veya "Kıpti"

kimliğini benimsedikleri orraya çıkmaktadır.

Franz Babinger hariç, konu üzerine görüş bildiren ve bu olguyu aktaran araştırmacıların çoğunluğu, genelde kimi Tahtacılar'ın "askerlik yapmamak için" yukarıda belirti- len kimliklerle belirli bir zaman içinde özdeşleşme çaba- sında olduklarını belirtmektedirler.

Tahtacılar

ve

Sosyalleşme

Problemleri

Yusuf Ziya [Yörükan]'a göre, herhangi bir "Sünnt köylü"yle dahi iletişim kurmayan Tahtacılar, bir

"Sünnf'yi konuk etmek zorunda kaldıkları 1~'lman, onun kullandığı yemek kaplarını "kırklamadıkça" yani kumla- kille kırk kez yıkamadıkça bu kaplardan bir daha yarar- lanamamakta ya da onları tamamen yok eunektedirler.

Büyük bir olasılıkla, Yusuf Ziya [Yörükan]'ın bu sapta- malarından hareket eden Neşcc Çağatay, Tahtacılar hak- kında, "askere girmemek, orada sünnller ile bir arada bu- lunmamak, onlarla yemek yememek için

lran

tebaasına

c~c;ı.cışr N ı.ONlM 1. 126 vl B KTAŞI K LT R

(7)

veya Kıptl nüfusuna geçecek derecede müceassıp idiler"

demekle onların yukarıda belirtilen kimlikleri almaları­

nın nedenlerinden bazılarını vurgulamaktadır.

Öce yandan Besim Acalay, TahcaCLların ekonomik ya- şamlarının vazgeçilmez bir unsuru olan katırlarının -ki

"kazan kazan, ver kama; amnrsan ve bakıra, bak,ır da bir kıymeccir" özdeyişi Tahtacılar için yaşam felsefesidir- se- ferber! ikce ellerinden alındığına, her yerde ezildikleri ne ve erkeklerinin askere sürüldüklerine değinmektedir. Er- kekleri askere alınan Tahtacıların kadın ve çocuklarının çoğu, Besim Acalay'a göre dağlarda dökülüp kalmış, aç- lık ve hastalıktan ölüp girmiştir. Atalay'ın bu saptamala- rı, kimi Tahtacıların askere girmemek için, farkL kimlik- lerle özdeşleşme yolunu seçmeleriııin nedenleri arasında görülebilir.

Sosyalleşememenin gerekçeleri olarak Tahtacıları "Türk"

/ "Türkmen" olarak kabul eden, onların göçebeliğinden yola çıkarak söz konusu yaşam biçimini sürdürmelerini, namaz kılmamalarından dolayı Osmanlı Hükıimeti tara- fından tutuklanmasına, aşağılanmasına bağlayan Abdur- rahman Yılmaz'ın görüşleri önemlidir. Ona göre bu hu- sus onların kapalı bir yaşam biçimi geliştirmelerine yol açmış olabilir.

Konuya tarihsel bir boyut getiren Ethem Ruhi Fığlalı, Osmanlılar döneminde Anadolu'da yaşayan kimi Türk- men aşiretlerinin Safevilere bağlılıklarından dolayı, Osmanlı yönetiminin buna engel olmak için, kimi Alevi topluluklarını Rumeli'ye sürdüğünü belircmekte- dir. Fığlili'ya göre, "Hem bu sürgünden kurrulmak is- teyen, hem de Osmanlı ordusunda askerlik yaparak Sün.ntlerle bir arada bulurımak isremeyen Tahcacılar­

dan önemli bir kısmı, muhtelif yollardan İran pasaportu almışlar veya Kıpci nüfusuna geçmişlerdir."

Sonuç olarak yukarıda özetlenen nedenlerin her birinin, cek tek kimi Tahtacıların tarihsel bir süreç içinde farkL kimlikleri edinmelerine ve toplumdan ayrılmalarına yol açabildiği ileri sürülebileceği gibi tümünün sonucu ya da ortak blleşkesi olarak da onların gerek Abdal-Kıpti, ge- rekse İranlı/Acem kimliğiyle özdeşleşme çabasına girdik-

Diğer carafcan, Tahracıların Türkmen, Alevi ve Sünni olan Evci aşiretinin Alevi olan kesimini oluşturduğuna ve onların asıl adlarının Evci olduğuna ilişkin tez, Ali R11.a Yalman (Yalkın)'a airtir. Yalman (Yalkın)'ın değin­

diği noktalar, daha sonra C. HakkJ Tarım'ın yazdığı Kır­

ıehir Tarih ve Coğrafya Lugatı ile, Kı11ehir Ansiklopedisi:

Tarih-CoğrafJa-Etnoğrafya ve Biyoğrafya Sözliiğü'nde tek- rarlanarak ve bir noktaya dikkat çekilerek yeni bir ayrın­

tı daha içerecek şekilde geliştirilerek işlenmiştir: "Evci, Kırgız'lardan bir uruğun adıdır".

Tahtacıların Evci aşiretinden olduğuna, kökeııinin Kır­

gızlara dayandığına ilişkin tez, genelde konu üzerine çalı­

şan araştırmacılar tarafından dikkate alınmamakla birlik- te, kimi araştırmacılar, tam tersine Evci aşiretinin Tahta- cı aşiretlerinden biri olduğunu belirrmektedir. Bununla ilgili ayrıntılı bilgiyi, Tahtacıların bağlı olduğu iki ocak- tan biri olan "Yanın Yatır Ocağı"ndan Hasan Mümtaz Bey' in açıklamalarına yer veren Yusuf Ziya [Yorükao]'da bulmak mümkündür. Buna göre, Adana'da, Ceyhan yö- resinde Gökçeli Deresi kenarlarında hayvancılık yapan Göğçeli!Gökçeli adlı bir aşiret vardı. Bu aşirer, daha son- ra zorunlu olarak(?) dağlara çekilince Tahtacılık baş gös-

leri söylenebilir. Manisa-Soma, Kozl11ö~n Tahldt/JI (lmuıil Engin).

oılşH?<G0"0ML2' }27 1 VI BEK AjlK(lTlRO

(8)

termişti. lşte, kimi yerlerde bu aşirete "Evci" denilmek- tedir. Onlar, yörüklerin keklik kafesi şeklinde yaptıkları keçeden eve benzeyen ve "topak evi" denilen evleri yap- nkları için bu adı almışlardır. iki türlü Evci aşireti vardır:

Denizli, Alaşehir taraflarındaki Evci aşireti, Alevi olması­

na karşın, Tahtacı değildir; Adana'da ve Kayseri'ye bağlı Evcrek, Yaylacı, Buları taraflarındaki Evciler Tahracı'dır.

Yusuf Ziya [Yorükarı]'nın değindiği Hasan Mümtaz Bey'le Seyyah Efendi'nin bu açıklamaları, birbirleriy- le zaman 1,aman kimi noktalarda çelişmesine karşın iki Evci a.şiretinin varlığını ortaya koymaktadır. Buna göre, iki Evci aşiretinden biri sonradan Tahtacı adııu alınışcır;

Alevi olmasına karşın asıl Tahtacılara özgü Evci aşiretiy­

le -ki onun asıl adı Göğçeli/Gökçeli'dir ve kimi yöreler- de bu aşirete Evci denilmektedir-herhangi bir bağlantı­

bulunmamakcadır. Oysa, Ali Rıza Yalman (Yalkın)'ın Givurdağı'nda varlığından sözünü eniği Evci aşire­

tinin bir de Sünni inanca sahip olanı vardır. Seyyah Efendi'nin anlattıklarından çıkardığımız sonuca göre de Gavurdağı'ndaki Evci aşireti, T.-ıhcacı değildir. Ancak, ev- lerini tahtadan yaptıkları için bu adı almışar.

Baha Sair, Türk/Türkmen olarak ele aldığı ve değerlen­

dirdiği Tahtacıların, dil özelliklerine bakmakta ve ko- nuşmalarınm Oğuz lehçesine değil, Divanii liigati'ı­

Tıirk'ıeki Hakani lehçesine hem.ediği görüşünden hare-

ketle, onların Hazer-Kuzgün Denizi'nin Acıderye Körfe- zi yörelerinde yaşayan Akrav (Aktağ-Akdağ) Türkmen- lerinin kalıntıları olabileceğini ileri sürmektedir. Buna göre, o tarihlerde Tuna boylarında yaşayan Aktav Tıirk­

menleri, -büyük bir olasılıkla 13. yüzyılın socıları ya da 14. yüzyılın başlarında-Osman Bey' e karşı Bizans' ı sa- vunmak üzere lmpararor'un onlardan ol~rurduğu bir

Turkopol ordusuyla Anadolu'ya gelmiş ve kendi diliy- le konuşan Osman Bey'in askerlerine silah çekmeyerek savaştan çekilmiş, bunun üzerine Turkopol ordusunun Tuna'ya dönmesini engellemek için imparator Çanakka- le boğazını kapayınca Aktavlı Turkopollar Kazdağı yöre- sinde kalmıştır.

Tahtacıların kim oldukları ve nereden geldikleri üzeri- ne ileri sürülen görüşlerden farklı olan Baha Sait'in tezi, onların Anadolu'ya Balkanlar üzerinden geldiğini öne sürmektedir. Ancak Nejat Birdoğan, Tahtacıların "Ağaç­

Eriler"in torunları olduğunu vurgulayarak bizzat kendi- lerinin "aralarının Horasan'dan geldiğini" söylediklerin- den hareketle, yukarıdaki tezi sadece -nedenlerine değin­

meden- "tarihsel dayanaklardan yoksun" görmektedir.

Oysa, Baha Sa.ir'in ilgili tezini değerlendirirken tarihsel dayanaklardan yoksun olup olmadığını olaylar ve olgu- ları örnekleyerek irdelemekte yarar vardır. Bu bağlamda, Halil İnalcık'ın "Büyük gazi beyler kumandasında bey- lik ordularında birleştirilmeden önce birçok Türkmen

G MI ~ L M 128

I

(9)

bölüklcri"nin ücrccli asker (Turkopol) olarak "garba"

göçettikleri ve "ancak küçük bir kısmı"nın "Anadolu'ya"

dönebildiği şeklindeki saptaması önemli olmakla birlik- te, Yılmaz Ôzcuna'nın bu noktada bize şunduğu bir

ay-

rıntı da dikkat çekicidir: Ücretli askerler-ki Ôıtuna bun- lar arasında Turkopolları da kascecmektedir-tahminen 1300 veya 130l"de bir keı. Çanakkale Boğau'nı geçip Manisa'nın kuzeylerine kadar inmişler ve Türkmen bey- leri carafından "tamamen imha edilmişlerdir.

Genelde Tahcacıları Ağaç-Erilcrin devamı sayan Abdur- rahman Yılmaz, Baha Sait'in aksine, on iki aşiretten olu- şan Ağaç-Eri Türkmenlerinin on ikinci aşiretinin adı­

nm -Tahtacıların kökeninin değil, Tahtacı aşiretlerinden yalnızca birinin-Alunvlu/Aktavlı, Sarı Salcık'ın da Akcav Tıirkmenlerinden olduğunu belirrmektedir. AktavL aşi­

retinin, Tahtacı aşiretlerinden biri olduğu şeklindeki gö- rüşe, daha sonra Neşet Çağacay'da -ki ona göre Tahcacı­

lar Ağaç-Erilerin torunlandı-rasclanılırken konuyla ilgi- li ayrıncılı açıklamayı Abdurrahman Yılmaz vermektedir.

Yılmaz'a göre, on iki Ağaç-Eri aşiretinin on biri Kuzgun Denizi, Erdebil'le Horasan üzerinden Anadolu'ya geç- miş, yalnız Aktavlılar Aktav yarımadasından Tuna kıyı-

!arına yerleşmiş, oradan Kazdağı'na gelmiştir. A.ktav'dan Tuna boyuna göç eden Ttirkmenlcr oldukları şüphe gö- cürme-L bir gerçckcir.

Görüldüğü gibi Abdurrahman Yılmaz her ne kadar Ak- tavlıları T.1lıracılann araları olarak görmese de onların Anadolu'ya geliş yollarından harekecle yeni bir tez oluş­

turmaktadır: Tahtacılar -Ağaç-Eriler-, genelde ve yoğun­

lukla Horasan üzerinden, kısmen AktavWar aracılığıy­

la Tuna-Balkanlar üzerinden Anadolu'ya gelmişler; aynı kökenden olan, göç yollarıyla tarihsel süreç içerisinde birbirlerinden ayrılan aşiretler, zamanla Anadolu'da bu- luşmuşlardır.

13. yüzyılın sonunda Bi1.ans sınırındaki Tıirkmenlerin önemli bir kısmıyla Moğollar'dan kaçarak "uc"a sığınmış Türklerin Osman Bey'in bulunduğu yöreye gelerek ona yardım eniğini belirten İsmail Hakkı Uzunçarşılı, 14.

yüzyılın başlarında Balıkesir yöresiyle Çanakkale taraf-

larında -içinde Kaz.dağı' nın da bulunduğu yörede- kuru-

lan Karasi Bcyliği'nin kurucusu "Karesi Bey"in, Moğol­

lardan kaçarak kendisine gelenlerle birlikte, Dobruca'dan gelen Sarı Sa.lruk Türkmenlerini, egemenliğindeki bölge-

(10)

ye yerleştirerek Türk nüfusunu armrdığını söyleyerek ka- ranlıkta kalan bir noktayı aydınlatmaktadır.

İsmail Hakkı Uıunçarşılı'nın bu açıklamaları, Sarı Saltık'ı ya da Sarı Saltuk'u, dini açıdan din büyüğü, ulusu ve siya- si açıdan da boy başı gibi işlevleri olan, 13. yüzyılın ikinci yarısında 1263'te Selçuklular döneminde büyük olasılıkla Çepnilerden gelen !urkmen aşiretlerinin Dobruca yöre- sine yerleşmelerini yönlendiren ve buradaki Türkmen aşi­

retlerini yöneten, savaşan derviş tipinin örneği olarak gö- ren lrene Melikolrun bulgularıyla karşılaştırılınca ortaya çıkan sonuç şöyle özetlenebilir:

14. yüzyılın başlarında içinde Kazdağı'nın da bulundu- ğu Balıkesir, Çanakkale yörelerindeki Karasi Bcyliği'ne yerleşen Dobruca'dan gelen Sarı Saltuk Tıirkrnenle­

ri büyük bir olasılıkla Çcpni'ydiler. Abdurrahman Yıl­

maz belki de F.ukmda olmadan yukarıdaki açıklamala­

rıyla Tahtacılar'ın değil Çcpnilerin söıü geçen yörelere yerlcş(riril)melerini anlatmaktaydı.

Baha Sait'in ve Attila Erden'in belircilen yörelerde, Ha- mit Z. K~y'ın ise Ege bölgesinde -Manisa'da-ÇepnU

Çecmilerle Tahtacılarm yanyana yaşadıklarını vurgulamala-

rı, bu bağlamda önemlidir.

Bütün bunlar, "Tahtacı­

lar, kısmen Akıavlılar ara- etlığıyla Tuna-Balkanlar

üıcrinden Anadolu'ya gelmişlerdir" şeklinde­

ki bir rezi tümüyle geçer- siz kılmaktadır. Yusuf Ziya

[Yôrükftn]'nın Tahtacı aşi­

retlerinden, sadece Escli- lerden ayrılan bir gru- bun Rumeli tara- fına gittikleri, ora- da bir müddet kal-

dıktan sonra Sul- tan Mahmur dev- rinde ve Üsküdar ta·

nakledildil<lcri; bunun için Üsküdarlı adını aldıkları yö- nündeki saptamaları, bu açıdan dikkace değerdir. Yusuf Ziya [Yorükftn] aynı aşiretin değişik yörelerde Cingöz ya da Sivri külahlı olarak farklı adlarla amlabildiğinc dik- kat çektikten sonra, Üsküdarlı aşiretine Manisa Karaoğ­

lu Köyü, Bergama ve Menemen yöresinde Sivri külahlı denildiğini belirtmiş; Cingöz, Sivri külahlı ve Üsküdarlı olarak adlandırılan aşireılerin birbirlerinden farklı değil, aynı aşiret olduğuna değinmiştir.

Gerek Yusuf Ziya [Yôrükan]'ın, gerek Abdurrahman Yılmaz'ın ve gerekse Ethem Ruhi Fığlalı'nın bu sapta- malarından çıkan sonuca göre, kimi Tahtacı aşiretlerinin şu ya da bu nedenlerle Anadolu'dan Rumcli'ye geçtikle- ri (ya da göç ettirildikleri), zamanla Rumeli'nden tek- rar Anadolu'ya geri döndükleri (ya da döndürüJdüklcri) anlaşılıyor. Bu itibarla aynı kökenden olan, göç yolla- rıyla tarihsel süreç içerisinde birbirlerinden ayrılan Tah- tacı aşiretlerinin Anadolu'da tekrar biraraya geldikleri ileri sürülebilir.

Anadolu'da 7ahtacı adına ilk kez 16. yüzyıldaki Os- manlı belgelerinde (Tahrir kayıtlarında) Cı:maat-t Talı­

racıyan olarak rastlanılmaktadır. 16. yüzyıldan önce Anadolu'da Ağaç-Eri kavramı vardır ve bu kavram 16.

yüzyılda "Cı:maaı-ı 1ahıacıyan"a dönüşmüş, bu yüzyıl­

dan sonra Ağaç-Erilere Tahtacı denmiştir. Mehmet Şakir Ülkütaşu ile Krisztina Kehl-Bodrogi, bu tcıi yeterli bel- ge olmadığından "varsayım" olarak değerlendirmekte­

dir. Ona göre, 13. ve 16. yüzyıllar arasında Ağaç-Erilerle Tahtacılar arasında tarihsel bir sürekliliğin tahmin edil- mesi, her iki kavramın anlam bakımından benıcr ve her iki ropluluğun aynı yörelerde yaşamış olması, bu teıi ilgi çekici kılmakla beraber, nihayetinde bu sadece bir

"varsayım"dır. Buna ka~ın Attila Erden, Anadolu'da ve genel olarak Türkiye ıoplwnunda birçok Tıirkınen aşi­

rccinin yaygın olarak Ağaç-Eri, Tabracı adlarıyla anıldı­ ğına ve bu adla -yani Ağaç-Eriflahtacı beraber tanınl­

dıklarına -Çanakkalc, Balıkesir il sınırları içinde bulunan Kazdağı örneğini vererek- dikkat çekmektedir. Tahtacılar üzerine alan araştırmaları ve derlemeler yapan Veli Asan ve Murat Küçük ile bu saurların yazarı ve Musa Baran da Tahuuı Çomğu. rikiyle Anadolu'ya kısmen "alanda" elde edilen verilerden de yola çıkarak,

130 1 1 RE!,,.A 1 K LTCR

(11)

Tahcacılara önceleri Ağaç-Eriler denildiğine ilişkin ıezi

kabul eımekıcdir. Keza, günümüzde Antalya yöresin- de yaşayan Tahtacıların kendilerini Ağaç-Erilerin torun- ları olarak gördüklerini burada belirtmek gerekir. An- cak, bu bağlamda Nejat Birdoğan'ın orcaya amğı şu iki soru da önemlidir: "Acaba bugün kü Tahcacıların tümü eski Ağaç Eri'lerin torunları mıdır? Yoksa zamanla çevre- nin ve ekonomik koşulların orman içi ve ağaç işine am-

ğı öbür Türkmen urul<ları da eski Ağaç-Eri'lere katıldılar mı?". Nejat Birdoğan bu iki sorunun "kesin yanıtını ver-

mekıen yoksunuz" demektedir.

Faruk Sümer, "Ağaç-Eriler"in kökenlerinin 5. yüzyılda

Rusya'da yaşayan "Akacıir" adlı bir buduna götürüldü-

ğünden söz etmektedir. Neriman Görgünay-KırLıoğlu

da CI. Huart'a dayanarak Ağaç-Erinin ''.Ağaç-Adamı,

Orman Adamı" anlamında olduğunu ve tarihte ilk kez Priscus'ca "Akhats Tsir'or" diye anıldığını bclimnektedir.

Sümer'e göre, bu olanaksızdır. Çünkü, "Ağaç-Eriler"le çağdaş bulunan 13. yüzyılda Arap tarihçi lbn Şcddad, Malacyalı Süryani din adamı-tarihçi Ebu'I Ferec, Moğol

tarihçi Rcşideddio ve 14. yüzyılda lranlı Aziz b. Ardaşir-i Esterabadi, Arap Ayni ve Makrizi gibi carihçiler onların

Türkmen olduklarmı söylemektedirler.

Genellikle tarihçiler, Ağaç-Erilerin Anadolu' ya sonradan geldiklerine dair bir uzlaşma içinde olmalarına karşın ne zaman geldikleri ve kim oldukları konusunda değişik gö-

rüşler ileri sürınektedirlec. Bu bağlamda Fuad Köprülü Anadolu'da Ağaç-Erilere 12., Faruk Sümer ve Burhan Oğuz ise 13. yüzyılda rastlaruldığını bclinmektedir.

Fuad Köprülü, Anadolu'ya gelip yerleşen Oğuzların/

Türkmenlerin yanı sıra, bunların arasında Karluklar, Ka- laçlar, Kıpçaklar ve Ağaç-Eriler gibi çeşitli Türk topluluk- larının bulunduğuna işaret eanektcdir. Ziya Gökalp'iıı Ağaç-Erilerle Tahtacıların ilişkili olup olmadığı konu- sunda açtığı soru işaretine, Ağaç-Eri kavramının zaman- la Tahracı'ya dönüştüğünü belirterek belirginlik kazan- dıran Faruk Sümer, Ağaç-Erilerio Oğuz boylarından biri olduğunu vurgular.

Diğer taraftan, Ağaç-Erilere değinmeden Tahtacıla­

ra özgü külrürel bir ögeye ve onun işlevine dikkat çe-

ken, eski Türkmen aşireclerinde özellikle koyunları­

nı ayırt etmek için damga olarak kullanılan, Tahtacı inançlarına göre kursal ve raşıyana güç-kuvvet verdjği­

ııe inanılan "kaz ayağı" dedikleri sehpa şeklindeki sim- geden yola çıkarak onların "Uğuz Türkmerıleri"nden olabileceğine dikkat çeken Yusuf Ziya [Yörükan], bu görüşün öncülerinden kabul edilebilir. Ona göre bu nişan, Tahtacı adını taşıyan tüm aşircclerde, Tah- tacı işçilerinin iş gömleğinde, duruma göre ç~idi yerlerde ve genellikle de mezar taşlarında görülmektedir.

Tahtacılar

Türkmen mi. Yörük mü?

Konuyla ilgili re-derin üzerinde birl~tiği temel nok- ta Tahcacıların/Ağaç-Erilcrin Türk olduklarıdır. Ancak,

Tahtacıların emik kökenlerine yönelik bu saptama, be- raberinde bu dcf.ı hangi rip Türk oldukları konusunda yeni raruşmaları getirmektedir:

Besim Atalay, Tahcacılardan Yönik olarak söz etmek- le birlikte, onlar arasında "Türkmen soyunun en gü-

(12)

ı..cl tipleri"ni görmenin mümkün olduğuna değinmek­

tedir. Öte yandan, Mehmet Şakir Olküıaştr Tahtacıla­

rın "Oğuz Türkmenleri"nden olduğunu ileri sürmek- le birlikte, farklı olarak halk arasında "Tahtacı Yürükler"

diye anıldığına işaret ecmekccclir. Bu arada, Cevdet Tür- kay, Tahtacıların Yörüklln taifesinden bir aşiret, Ttirkmdrı Yönlkam - Tahtalı (Tahıalu) cmuıatı olarak Yorülcin - taifesinden ise bir cemaat olarak Osmanlı'ya ait değişik arşiv bdgelerinde ve tahrir defccrlerinde yer aldığını or- taya koymaktadır.

Yaşama rarı.ını ölçüt alan Sybille Haynes, Tahtacıların

"dilleriyle, örf ve adetleriyle yerl~ik yaşayan Türklerden ve Yıirüklcrdcn çok farklı" olduğu kanısındadır. Hayncs, Yürüklerin "dikdörtgen siyah çadırlarda", Talıtacıların­

sa "keçe kaplı yuvarlak çadırlarda" yaşadıklarını, Sünni Türklerin aksine kadınlarının ccserrürsüz olduğunu ve erkeklerle birlikte yemek yediklerini buna örnek olarak vermektedir.

Nejat Birdoğan, Ülkütaşır gibi Tahracıların halk arasın­ da Yörük adıyla anıldıklarına dikkat çekmekle birlikte, hemen arkasından onların kendilerine "Türkmen" de-

diklerini eklemektedir. "Yorük:ler" ve "Tahtacıları" -ki o Tahracıların ne Yorüklcrin içinde ne de dışında bir top- luluk olduğu konusuna açıklık getirmektedir-aynı sos- yal yapı içerisinde değerlendiren Wolfgang Cremers, Yö- rükler ve Tahcaetlarda evliliklerin ömür boyu sürdüğü­

nü, boşanmanın olmadığını, boşanan kadın ve erkeklere düşkün denildiğini, düşkünlerle kimsenin konuşmadığı­

nı, kimsenin orılardan bir şey alıp vermediğini, düşkün­

lerin kurban kesemediklerini cemaate girebilmek için dedenin affecmesi gerektiğini söylemektedir.

Petev Naili Boratav, tarihsel süreç içinde ayrı adlar alan Rafizi, 7Urkmm, Yörük, Köylü, Tahtacı gibi toplulukları,

"başka başka zaman ve çevrelerin şartlandırdığı değişik çizgilerle birbirinden ayrılan ama hep aynı düşünüş ge- leneğinin temsilcisi" olarak yorumlamaktadır. Boratav'ın bu şekilde yorumladığı ve sınırlarını çizmeye çalışcığı ko- nu)ra, Burhan Oğuz ayrıntı getirerek muhteva kazandır­

maktadır. Yörük ve Türkmm kavrarrılarının çoğu kez ka- rışarıldığına dikkat çeken Burhan Oğuz: "Her ne ka- dar Ycirük-YUrüklcrin Tıirkmen ailesinin bir kolu olma- mümkün ise de bunların birbirlerinden ayın edilmele- ri önemlidir zira hiçbir Yürük Türkmenliği, hiçbir Türk-

132

(13)

men de Yörüklüğü kabul etmemektedir. Bunların giyi- Tahrncıhrın İnanc Kimliği

nişleri, ikamet şekilleri, adetleri ve sair hususlarında hay-

li fark bulunmaktadır" demektedir. Tahtacıların dini inançlarının ne olduğuyla ilgili birbi- rinden farklı iki görüş vardır. Kimi oryantalist, Batılı eski Diğer taraftan Alcan Gökalp, Tahcactların Yörükle-

rin içinde bir alc grup olduğunu savunmakcadır. Jean- Pau1 Roux, buna temelden karşı çıkmaktadır. Jean-Paul Roux, Tahtactlarla Yörüklerin/YürükJerin tamamen fark- lılık gösterdiğini ve bu farklılığın din ile içevliliği de kap- sayan sosyal yapıda aranması gerekciğini savunmaktadır.

Roux için, cıpkı Sybille Haynes gibi Tahracılarla Yörük- ler arasında, yaşam canı bakımından önemli farklılıklar bulunmaktadır ve hiçbir Tahcacı, Sünni ile olduğu gibi, Yörük ile de kızlarını evlendirmek iscemez.

Oğuz boylarından olsun, olmasın ya da Oğuz boylarıy­

la diğer Türk boylarının karışımı sonucunda oluşsun, Tahtacılar Türkmen kimliğiyle özdeşleşmiştir. Tahtacı­

lar kendileri için, "Türkmeniz" derken diğer ropluluk- lar da onları Tı.irkmen olarak görmekcedir. Ayrıca, Ydrük ve 7Urkmen kavramlarının muhteva bakımından birbir- lerinden farklı olduğu söylenebilir ve denilebilir ki her ne kadar Yörüklerle Türkmenler, emik bakımdan farklılık göstermeseler de aralarında din ve sosyal yapı farklılıkları vardır. Bu anlamda genelde Yörükler, Sünill Müslümanlı­

ğın temsilcileriyken Türkmenler de Aleviliğin cemsilcile- ri olarak değerlendirilebilir. Bununla birlikce Pecer Alford Andrews, Alevi olan Yörüklerin ve Sünni olan Türkmen- lerin de bulunduğunu belircmekle birlikce, bu durumda olanların azınlıkca olduğunu göstermektedir.

araşurmacılar, Tahtacıların Hristiyan kökenli bir coplu- luk olduğunu ileri sürerken diğer önemli bir kısmı, on- ların Alevi bir copluluk olduğunu belircmektedir. Fe- him Bajraktarevic de onları "ormanlık alanlarda, odun işçiliğiyle uğraşan Yüriiklel' olarak görmektedir. Yürük- lerin dini üzerine kesin bir şey söylenemeyeceğini be- lircen Bajrakcarevic, onların, Sünn1 ve Şii propaganda- nm etkisi alanda "ad olarak Müslüman oldukları", an- cak yine de İslami kuralJardan çok eski örf ve adetlerini uyguladıkları kanısındadır. Bu bağlamda Bajrakrarevic,

"Yürükler"in dinlerini "ilkel (animiscik) din" olarak gör- mektedir. Aııadolu'da kendilerine özgü yaşam biçimleri ve dini görüşleri olan birçok aşirec ve toplulukların bu- lunduğunu, Yürül<lerin ya da diğer adıyla Türkmenlerin bunlara dahil olduğunu belirten Roberc Bleichsteiner, bu kategoride gördüğü çoğu toplulukların Şii inancı ta- şıdığını vurgulamakcadır. Ona göre, Tahtacıların köken- leri daha belirsizdi.r, ama inançları Şilliğe daha yakındır.

Tahtacılar hakkında 19. yüzyılın son çeyreğinden itiba- ren bilgiler veren yabancı gezginler ve araştırmacılar, on- ların emik kökenlerinin yanı sıra dini kökenleriyle de il- gilenmişler, ancak gerçekçi olmayan kimi varsayımlar ve tezler oluşturmuşlardır. Bunlardan K. Humarın Tahc:acı­

ları, "önceleri Hrisciyan olup Hristiyanlığı unutan, za-

(14)

mania korkudan İslamiyete yönelen" bir topluluk ola- rak nitelemiştir. Küçük Asya'ya yaptığı gezilerden son- ra, 1891 'de Tahtacılar üzerine kimi bilgiler veren Bent de K. Humann'ınkine benzer görüşler ileri sürmüştür.

Bene, Tahtacıların dinlerinin kendileri tarafından "giz- li bir din" olarak görüldüğünü belirtmiş; onJarda "lan- rı", "fsa" ve "Kutsal Ruh" üçlemesinin varlığına değin­

miş, dini ayinlerde şarap içtiklerine işaret ederek onların

"Hristiyan kökenli bir tarikat olabileccği"ni varsaymış­

tır. Yine, Tahtacılarda "gizli" olan bu din şeklinde, bel- ki Hristiyarılıkran önceki inançlarla-kültlerle karşıJaşıl­

mış olabileceği üıerin.de de durmuş, "bu dinin bir kıs­

mının Hristiyanlıktan gelebileceği"ni ya da "Hristiyanlı­

ğın değişik bir şekli olabileceği" ihtimalini kaydetmiştir.

Öte yandan, 1920'de Arina'da yayınlanan bir çalışmasın­

da Skal ieri, Tahtacıların Hristiyan kökenli olduğu tezin- den hareketle, onların "bariz bir Yunan tipi vardır" diye- rek Rum olduklarını kanıtlamaya çalışmıştır.

20. yüzyıLn ikinci yarısında konuyu ele alan Sicgfried Passarge, Roberr Bleichsteiner ve K. E. Müller gibi et- nologların değerlendirmelerinde, 19. yüzyılın son çey- reğinde Tahtacılar üzerine ileri sürülen tezlerin etkileri görülmektedir.

Siegfried Passarge TahtacıJarı, kendilerine ait dinleriıı­

den bahsederek Yezidilere, Dıüı-z;ilere, Nusayrilere ben- ıetmekre ve Ali-Allahilerle özdeşleştirirken Robert Ble- ichsreiner onları "kökleri belirsiz, inançları Şiaya yakın, ama İslami olmayan rirüeUere de sahip ve Kızılbaş ya da Alevtlerden farklı" görmüştür. Keza, K. E. Müller de

"Ortodoks ya da Hristiyanlıktan sapmış" ve "Alevilikreıı farklı bir tarikat" ın üyeleri olarak nitelemiştir.

Günümüzde artık T.-ıhtacıların diru anlamda "Hristiyan kökenli" bir topluluk olduğu şeklindeki görüş, konu üze- rine çalışan araştırmacıJar tarafından dikkate dahi alın­

mamaktadır. Araşrırmacıların Tahtacı kimliğinin muhte- vası kapsamında, genel anlamda uzlaştıkları temel nokta- lardan birisi, onların Alevi bir topluluk olduğudur.

Tahtacıların etnik kimliği ve kökenJeriııin netleşmesi, onların Türkmen kimliğiyle özdeşleştiğinin saptanma- sı, öncelikle genel anlamda Türkmen kimliğinin içerdi- ği dini inancın ne olduğu sorusunun da yanıtlanmasını, zorun! u kılmaktadır.

Tıirkmen kavramı, önceleri "Müslüman Oğuz" anla- mındadır. Ancak zamanla Türkmenlerin Müslümanlı­

ğı yapay kalır ve daha sonra İslamiyeti "yüzeysel tutan-

J34

I

A \I EHA)ı ~ LTl

(15)

!ara" Türkmen -ki onlarda Hetcrodoks inançlar yay- gındır- denilir. Günümüzde, Tıirkiye toplumunda ar- ak Türkmen dendiğinde genellikle bu kimliğin dini muhtevasında Kızılbaş-Alevi akla gelmektedir. Buna karşm Sünni Müslümanlığı benimseyen Tıirkmcn­

ler de bulunmakla birlikte, bu kısma dihil olanlar, ol- dukça azınlıktadır. Öre yandan, Bamltlar gibi Siinnl Müslüman olup dini yaşam ve düşünce biçimi olarak Aleviliğin etkilerini caşıyan Tıirkmenlerin varlığına da işaret edilmelidir. Türkmen olarak nitelendirilen Avşar­

larda Alevilik kısmen görülmekle birlikte, Sünni Müs- lümanlığı benimseyenler çoğunluktadır. Büyük bir cop- luluk olan Çepnilerdc, Alcvrlik ve Sünn1 Müslümanlı­

ğın her ikisi birden yaygındır. Nalcı ve Sıraçlar, Alevi Türkmenler arasında olmalarına karşın çok küçük topluluklardır.

Çepnilerin ve Avşarların aksine Tahtacılar, düne değin Ancalya'nın Gönük köyündeki, Alanya'nın bir mahal- lesi olan Oba'daki, Kestel'in Oimçayı Mahallesindeki gibi "Sünnileşmiş" kimi istisnalar dışında, Aleviliği be- nimsemiştir. Aynı şekilde Tahtacılar diğer Alevi roplu- luklarda görülmeyen bir şekilde, Türkmen kimliği ile özdeşleşmiştir.

Bu arada kaydedilmelidir ki Edremit'te Mehmetalan, Burhaniyc'de Tahtacı köylerinde, köylüler kendilerini Tıirkmen ola.rak nitelemekle birlikte, ne Tahtacı ne de Ağaç-Eri olarak görmekte, "tahıacılığı" bir meslek şek­

linde algılamaktadır. lımir/Narlıdere, Bademler; Aydın, Kııılcapınar; Antalya, Serik, Değirmendere, Akçaeruş, Hızırkahya, Gökbük; Tarsus, Çamalan Tahtacıları ise is- ter Yanyatır Ocağına, isterse Hacı Emirli Ocağına bağlı olsun, kendilerini Ağaç-Erilcrin ardılları şeklinde nitele- mektedir. Bununla birlikte, Kaz O:tğı'ndan Adana' yaka- dar uıanan bölgede kendilerine Tiirkmm, Tahtacı, Ağaç­

Eri diyen gruplarda evlenme, ölü gömme, baş bağlama geleneklerinin, dini rirüeller ile dini yapı ve kurumların anlamlı bir bürünliik gösterdiği kaydedilmelidir. Bura- dan harekede Tahtacıların Aleviliğin "bir numaralı rem- silcileri" olduğu ve genellikle Akvi ve Tahtacı kavramla- rının birbirleriyle karıştırıldığı vurgulanmalıdır.

Diğer taraftan, Tahtacılar üıcrine yapılan araştırmaların bir kısmında onların kendilerini "Caferi mezhebi"nin üyeleri olarak gördükleri belirtilmiştir. Ancak, bu nok- taya dikkat çeken Neşet Çağatay, Tahtacıların inançla- rının "anlaşılmaz~ olduğu kanısına varmış; M. Şakir Ülkütaşır, Tahtacıları kendilerinin de belirttiği şekil­

de "Caferi mezhebi"nin üyeleri olarak görmüş; E. Ruhi Fığlalı da kendilerini "Caferi mezhebinin üyeleri" ara- sında gören Tahtacıların, bu inanç sistemi üıcrinc bilgi- lerinin yok denecek kadar aı olduğunu ileri sürmüştür.

Burada, Abdülbaki Gölpınarlı'nın Aleviliğin "Caferi mezhebiyle" hiçbir ilişkisinin bulunmadığını söylediği­

ni de hatırlatalım.

Tahtacıları ilk araştıranlardan biri olan Felix von Lusc- han, Tahcacıların diğer copluluklarıı göre, daha "kapalı"

ve "Alevf' bir copluluk olduklarını kaydermişrir. Bu ara- da

J .

H. Mordtmann, Tahtacıların Miislüınan olmadığı­

na -lci Anila Erden buna "Müslüman olup Alevidirlcr"

diyerek, şiddetle karşı çıkmaktadır- kanidir. Hemen onun arkasından Felix von Luschan, Tahtacıların Alevi

Ml$TEN !< M Z J35 \1 IE~•All < T R

(16)

olan diğer copluluklarla kısmen karışmalarına karşın topluluğa girenlerin Tahracı kimliğini benimseyerek sür·

dürdüğünü belirtmiştir. Nitekim, bu görüş, yıllar son- ra Jean-Paul Roux ve Kemal Ôzbayrı tarafından des- teklenmiştir. Süleyman Fikri [Ereeni de Besim Atalay gibi, Tahtacıların Sünnilerle kız alıp vermediğine dikkac çekmiştir.

Neticede, etnik ve dinl anlamda, Tahcacıların kim ol- dukları üzerine şunlar söylenebilir: Kim, "ben Talıracı­

yım" diyorsa o genelde bir Alevldir ve bu, ilk anda Tah.

racılıkla -dini bir kimlik olan-Aleviliğin genellikle ÖZ·

deş olduğunun algılanmasına yol açar. Ancak, kendisi için "ben Aleviyim" diyen bir kimse, Tahrao değil peka- la Çepni, Nalcı, Sırnç, Abdal ZnZll, Kırmanç vb. de olabi- lir. O halde, kesin bir ifadeyle, "her Tahcacı genelde Alev!

olmasına karşın, her Alevi Tahtacı değildir" denilmelidir.

Yine burada, vurgulanmalıdır ki Alevilik, Tahtacı kav- ramına tartışılmaz bir şekilde dini bir muhteva kazan- dırın~, kaanışrır. "Tahracıyım" diyen bir kimse, aynı za·

manda Türkmen olduğunu söylemektedir. Ancak, "her Tıirkmen de Tahtacı değildir." Tıirkmenliğinden söı eden bir kişi, Tahtacı olabileceği gibi Çepni, Nalçı, Sıraç, Avşar, Barak vb. olabilir. Tıirkmen kavramı her ne kadar Aleviliği çağrışrırıyorsa da, Alev! olmayan Türkmenle- rin ve Zazalar gibi çoğunluğu, Kırmançlar gibi bir kısmı Alevi olan diğer etnik grupların varlığı yadsınmamalıdır.

Örneğin Çepnilcrin istisna sayılamayacak bir kısmı, Av- şarların önemli bir kısmıyla Bekdik Türkmenleri, Sünni Müslümandır. Türkmen olduğunu söyleyen bir Tahtacı, aynı zamanda Ağaç-Eri olduğunu da vurgulamaktadır.

Genellikle Nalcı ve Sıraçl.ar gibi Alevi-Türkmen olma·

nın aksine, Ağaç-Eri olmak yalıııı Tahtacılara öıgü bir durumdur.

Tahtacılar üzerine yapılan ilk çalışmalar -özellikle yaban- cı araşwmacılarının çalışmaları- onların dini inançlarının Sünni Müslümanlığa dayalı olmadığını ve kapalı bir rop- luluk olduğunu, kapalı topluluk olmasını da dini inanç·

larının belirlediğini ortaya koyması açısından önemlidir.

Fakat, Tahtacıların etnik ve dinl kökenleri üzerine gerçek- çi değe.rlendirmcleri içermekten uzaktır. Buna karşın söı

' " ti " ,, s '

l •

36 VI it K "1 "-

(17)

137

(18)

konusu çalışmalarda, Tahı:acıla­

rın dine dayalı sosyokülcürcl bir sisıem geliştirdikleri belirgin- leşmekce ve betimlenmekcedir.

Herşeye karşın bugün için so- mut olarak ortaya çıkan olgu ve bilim dünyasında genci kabul gören anlayış-görüş, Tahcacı­

ların dini kimliklerinin muh- cevasının içini ve sınırlarını Aleviliğin, etnik kimliklerinin muhcevasırun içini ve sınırları­

nı da lürkmenliğin belirlediği­

çiıdiğidir (ya da onlarm Alev! ve Türkmen olduklarıdır).

Bütün bunlardan sonra "fahcacılann kimlikleriyle öıdeşleş-ti(ril)diği dini inançlarına, dini yapılarının ve kurumlarının ne olduğuna bakmak gerekir. Hemen be- lirtilmelidir ki Tahcacılarda Türkmen olsun veya olmasın diğer Alevilerde pek rastlanılmayan kendilerine özgü bir din! yapıları vardır.

Tahracılar

ve

Kurumhrı

Tahtacılar,

lzmir

Narlıdere'de bulunan Yan(ın)yaıır Oca- ğı ile Aydın'da bulunan Hacıemirli Ocağma bağlı bir Alevilik geleneği sürdürmckrcdirler. Araşrırmacılar cara- findan henüz iki dini ocak arasındaki ilişkiler ise nec bir şekilde ortaya konulamamıştır.

"Tahcacı Aleviliği"ndc, her iki ocakca da, dini siscemin sürekliliği için on(lar)a bağlı belirli kurumlar oluşru­

rulmuşmr. Bu bağlamda a} Dedeler, adı geçen mürşic ocaklarına; b) Dedenin ulaşamadığı, kolay gidemediği yerlerde babalara -ki "Dikme Baba" olarak adlandırıl­

makcadır-dedelere ve mürşic ocaklarına; c) Dedelerin ve babaların gidemediği, ulaşamadığı yerlerde Mürebbiler -varsa-babalara, dedelere ve mürşic ocaklarına bağ(ım) lıdır. Mürebbi, bu hiyerarşik din1 örgütlenme içinde en alccaki dini lideri temsil eımektedir. Genelde dedenin, babanın olmadığı, bulunamadığı yerlerde Mürcbbilik kurumu inşa edilmiştir. Nicekim, birkaç aileden ibaret

olan obalarda ve bir ya da birkaç obanın bulunduğu or- man nunrıkalarında, köylerde ve mahallelerde dini sis- cem bu sayede kendini yaşacabilmiş, koruyabilmiş ve ge- liştirebilmiştir.

Tahcacı Aleviliğini, dedelerden ziyade mürebbiler güncel yaşama taşımakcadır. Bu bağlamda "mürcbbilik" bir din!

kurum olarak daha ön plana çıkmaktadır.

Tahtacılarda Mlirebbi, ocaktan gelen dini liderin yani dedenin olmadığı ı.1manlarda cemaace dini kuralları öğ­

rececek ve cörerıleri yönececek kişidir. Aynı köyde veya yerleşim biriminde, birden fazla dini lider, yani mürebbi bulunabilmektedir. Mürebbilik, cemaatin isreği gözetile- rek dede tarafından uygun görülen kişiye verilen bir gö- revdir ve mürebbi, bir anlamda, dedenin yerine tayin et- tiği kimsedir ve onun vekilidir.

Mürebbilik, ocağa ya da soya bağlı değildir. Diğer bir an- laamla, orıların çocukları, babalan mürebbi olduğu için mürebbi olamamaktadır. "Dedenin çocukları, dede so- yundan gelen birisiyle evlenir" kuralı, mürebbinin ço- cukları için geçerli değildir. Dini alanda yeıerli olan her erkek gerekli koşulları yerine getirmişse mürebbi olabil- mekredir.

Mürebbi olabilmek için kişinin a) evli olması;

b) bir musahibinin bulunması; c) köyde, yerleşim biriminde, herhangi bir küçük dini cemaate üye olması ön koşullan vardır. Kü- çük dini cemaacc üye olan kişi ya da ralip, 1) İkrar verme cemine katılmış, 2) Görgü ccmindcn geçmiştir. Bu ko- şulları yerine geci rebilen her erkek, mürebbi olabilmeye adaydır. İkrar verme cemine karılarak herhangi bir din1 cemaace üye olmuş, ancak gör- gü ceminc karılmamış kişi, mürebbi olamamaktadır.

Mürebbiliğe aday olan kişide aranan başka özellikler de vardır. a) Buyn1k ve emirlerini çok iyi bir şekilde bilmesi, b) köyde, yerleşim biriminde herhangi bir

138

(19)

kimse ile dargın olmaması, yani ondan şikayecçi olabilecek kişinin

bulunmamasıdır. Mürebbi ada- yını, bağlı bulunduğu dini ct- maarin mürebbisi, dedeye ta- nıcmakca ve adaylığını ilec- mekredir. Bunun için, Müreb- bisinin ve cemaacin onu dini

alanda yeterli görmesi ge- ' rckmektedir. Aday, görgü

• \ ceminde dedenin önün-

j

de dini sınavdan geçmek-

J

te, bilgisi onaylanırsa dede- nin duasını (hayırlısını) ala- rak ve sıru dede carafmdan sağ el ile sıvaılanarak müreb- bi olduğu ilan edilebilmektedir.

Mürebbiliğe hak kaıanan aday, kendi dini cemaatini ku- rabilir. Öncelikle onun musahibi baş yardımosıdır. Her mürebbinin, kendisine öıgü küçük bir dini cemaari bu- lunmaktadır. Her küçük dini ccmaac, değişik mürebbi- ler ı:arafindan yönetilmekcedir. Mürebbi, sadece dedenin bulunamadığı rüm dini cörenleri yönetmekle yükümlü- dür. Mürebbiliğin devam ettirilebilmesi için her müreb- binin yılda bir keı dede huıurunda görgü cemine katıl­

ması ve görgüden geçirilmesi gerekmektedir.

Öıel olarak böyle bir kurum olmamakla birlikte, müreb- bi olan erkeğin eşine Münbbiye/Arıabacı denilmektedir.

Kocası mürebbi olmayan kadın, mürebbiye/anabacı ola- mamaktadır. Mürebbi, karısını da dini anlamda eğitme­

lidir. Çünkü, mürebbinin karısı, cörene gelen bacıların, yani erkeklerin eşlerinin lideridir. Onlara, dini alanda yol göscermekcedir. Ancak, mürebbiye/anabacı, müreb- biye bağımlıdır ve dini törende herhangi bir farklı fonk- siyonu yokrur.

Tahcaolarda dini sisrem, mürebbiler sayesinde, dedenin bulunmadığı zamanlarda, bir konrrol mekanizması oluş­

turarak kendisini sürdürmekcedir.

Mürebbi, farklı aşiretleri, aca ocaklarını -ki buradaki ocak kavramı, dede ocağını kapsamamaktadır, cam ola-

rak karşılamasa da kucsallık yüklenilen hane anlamında­

dır, bu anlamda dini bir kurumdur-dini ilişkiler ağıyla bir arada rucan dini bir lider kimliğindedir. Küçük dini ceınaacten ayrılmalar olabilir, ama bu mürebbinin onayı alınarak gerçckleşebilmekredir.

Başka bir küçük dini cemaace gitmek için mürebbinin ya da dedenin onayını almadan ait olduğu dini cemaat- cen ayrılan çiftin, üyesi olmak iscediği dini cemaatte he- men ön koşulsuz kabul görmesi s&ı konusu değildir. Di- ğer bir deyişle, dini cemaatler arasındaki yatay hareket- lilik, kurallara bağlanmıştır ve bu sayede, dini cemaatin çözülmesi cehlikesinin önüne geçilmiştir.

Dilli cemaatiçi çatışmalar, belirtilen tip yacay hareketli-

liğin temelini oluşru rmaktadır. Musahiplik kurumunun

yanı sıra akrabalık gibi etkenler, cemaar içi çatışmaları çözümleyemiyorsa cemaat içinde daha fazla çarışmaların oluşmaması için isceyen carafa cemaarccn ayrılma izni ve- rilmektedir.

Çiftin başka bir küçük dini cemaare girebilmesi için, bu imin, aic olduğu dini cemaatinin mürebbisi ya da dede- si tarafından, girmek istediği dini cemaatin mürebbisine iletilmesi zorurıludur. Çiftin girmek istediği dini cema- atin mürebbisi, bu dileği kendi cemaarine görürmekte, onun da onayı alınarak cemaat değiştirme olayı ger- çekleşmektedir.

Tahtacı Aleviliğinde dede, babalar ve mü- rebbiler arasında irtibaa sağlayan bir koordinatör gibidir. Cemaatler arasın­

daki bürünleşmeyi ve birlikteliği dede- ler sağlamaktadır. Dedeler bu cemaat- ler arasındaki dini ilişkileri oluştur­

makta, kUJmakta ve onların gelişme­

sine imkin sağlamaktadır. Ttim kliçi.ik dini cemaatlerin kaulabileceği dini tö·

ren, dede liderliğinde yapılabilmekcedir.

Yine, mürebbiler arasındaki anlaşmaz­

lıklar, dedeler arac.ılığıyla çözümlen- mektedir. Dedenin önderliğinde yapılan bir dini tören, cemaatler üstü bir nitelik

Gtlmcml Tahıan Kııdm /Vyafrtkri.

139

Referanslar

Benzer Belgeler

Alevi dedelere maa ş bağlanması fikrini de doğru bulmadığını ifade eden Ulusoy, devletten maaş alan dedelerin Alevi toplumu taraf ından hiçbir zaman kabul

Tanıdıkları­ nın kusurlarını yüzlerine vurup on- i ları bir gûna dilgir etmektense arka­ larından söyleyiverir!... Taklit kuvveti

A m a çok sazlı bir topluluk ile tek sesli müzik yapmak çok seslilik an­ lamına gelmediği gibi, çeşitli saz gruplarına bir türkünün ayn ayrı cümlelerini

Aktif tüberkülozlu olguların serum 25(OH) vitamin D düzeylerinin iyileşmiş tüberküloz sekelli olgulara ve sağlıklı kontrol olgularına göre anlamlı derecede düşük

; üstün kimse de yok denilmektedir. Fakat fülütü ilk defa çalan Marsiyas değildir. Bu müzik aletini önce tanrıça Athena icad eder. Üflerken yanaklarını şişirip,

GEÇMIŞTEN G0N0M0ZE ı 39 ı ALEV(.BEKTA$1 IWLTORO.. lendirmenin çok yanlış olduğunu bir kere daha vurgu- layalım), siyasal ve coplumsal olgulada ilgili macerasını

rü ile karşılanmaz. Alt külcür grupları 'büyük toplum'a karşı direnebilmek için güçlü hiyerarşi, sağlam norm sis- temi oluşturmak zorundadırl ar. Alevi-Bektaşiler de

dimizin susuzluk orucu niyetine Kerbela'da şehit olanla- rm temiz nıhlarına, Fatıma Anamızın fe/aatına, Oniki imamlar aşkına oruç tu1111aya niyet eykdim. Ulu Dergah