• Sonuç bulunamadı

Mimar Sinan ve Türk yapı sanatı

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2021

Share "Mimar Sinan ve Türk yapı sanatı"

Copied!
1
0
0

Yükleniyor.... (view fulltext now)

Tam metin

(1)

DÜŞÜNENLERİN DÜŞÜNCELERİ

Sinan’ın, Selçuklu döneminden Kanunî ça­

ğına değin süregelen Türk mimarlığının gelişmesi sonunda ortaya koyduğu Selimiye Camii, kendisinin ve Türk yapı sanatının en güzel ve en başarılı eseridir. Bu eserde Sinan artık amacına ulaşmış, bir tek kubbe ile kare plânın her noktasını örtmek olanağı­

nı bulmuştur. Sinan bu başarısı ile Islâm dinine en uygun ve en elverişli ibadet evini geliştirmiştir. Selimiye iç ve dış görünüşün­ deki uyum mükemmelliği, göklere uzanan güzel ve etkili silüeti ile Türk yapı sanatının doruğunda ve başlıca dünya şâheserleri ara­ sında yer almaktadır.

i

r ' o il l / / \ n /i I A İ n İ M ı i a V mİ « . . a >» . ^ ^ X ___ ._ ... J . I. t ... ---«t I ı ■ t W • ■■ ■ ı

f

Mimar Sinan ve Türk

T

ÜRK sanatının en büyük ve enünlü adı Sinan’dır. Uluslararası 4 - ^

yapı sanatı

■YAZAN:'

'ÜRK sanatının en büyük ve en ünlü adı Sinan’dır. Uluslararası bir sanat yarışması düzenlense ve buna her ülkenin ancak bir tek sanatçı ile katılması istense, Türkiye’nin öne süre­ ceği kişi Sinan olacaktır. Böyle bir yarışmada da Sinan’ın en

ön sırada önemli bir yer alacağı şüphesizdir.

X V I. yüzyılda başlıca Osmanlı kentlerine tek ba­ şına şekil ve anlam kazandı­ ran Sinan, bir çoğu ayakta olan eserleriyle o yüce impa­ ratorluğun güçlülüğünü bu­ gün bile gözönüne koymak­ tadır.

Bu büyük sanat adamı­ mız X V I. yüzyıbn ortaları­ na doğru Türk mimarlığının yükseliş döneminde, iş başı­ na geçmiş ve olgunluk çağı­ na ulaştırarak Türk klâsik stilini yaratmıştır.

Ord. Prof. Dr. Ekrem AKURGAL

[Ankara üniversitesi öğretim üyesi]

Sinan, Şehzade Camii’ni (1548) çıraklık, Süleymani- ye’yi (1557) kalfalık ve Seli­ miye’yi (1574) ustalık eseri sayar. Türk mimarlığının Selçuklu döneminden beri

gerçekleştirmeye çalıştığı

amaç bilinirse, Sinan’ın bu sıralamasını kolayca anla­ yabiliriz.

Türk yapı sanatı Selçuklu dönemindeki dağınık ha­ cimlerden toplu bir mekâna doğru bir gelişme yapmış­ tır. Gerçekten, Türk sanat tarihçisi Mehmet Ağaoğlu’- nun altmış yıl önce Avus­

turyalI m eslekdaşı H.

G lück’le b irlikte ortaya koyduğu gibi, Türk mimar­ lığında Konya’daki Selçuk medreseleri, Karatay ve İn­ ce M inareli eserlerinden, Şehzade ve Selimiye Cami­ lerine değin üçyüz yıl içinde adım adım toplu ve bir kubbe örtüsü altına alınmış yapı tipine doğru ilerleyen bir evrim g eliştirilm iştir. İlk aşam a olarak X I I I . yüzyıl ortalarında inşa edil­ miş olan Karatay ve İnce Minareli yapılarının dağınık küçük odaları Bursa’daki Yeşil Cami’de (1424) iki büyükçe kubbe altına top­ lanmıştır. Ne var ki, bu iki kubbe arasında oldukça a- ğır bir duvarın bulunuşu, iç alanı kesin olarak ikiye bölmüştür. Böyle olmakla birlikte ne de olsa bu çö­ züm, mekân bütünlüğüne doğru atılan ilk adımdı. N itekim bir süre sonra, İstanbul’da Rumî Mehmet Paşa Camii (1471) ile Çem- b erlitaş civarındaki A tik Ali Paşa Camii’nde (1497) güney yöndeki kubbe, ya­ rım kubbeye çevrilerek Ye­ şil Cami'de görülen duvar kaldırılmış ve böylece birbi­ rinden ayrı iki oda yerine, bir tek iç alan elde edilmiş­ tir. Aslında bu yeni plânda iki kubbelik iç alan bir buçuk kubbelik iç alana in­ miş, yâni hacim küçülmüş, ancak buna karşılık mekân bütünlüğü sağlanmıştır. Bu ikinci önemli adımdı.

Üçüncü adım Bay ezit Ca­ mii (1506) ile atılm ıştır. Burada, güney yönde oldu­ ğu gibi, kuzey yöne de bir yarım kubbe eklenerek iç alan büyütülmüştür. Ancak bu yeterli değildi. Çünkü Bayezit Camii’nde batı ve doğu yöndeki alanlar orta . kubbenin, yâni ana mekâ­

nın dışmda kalmıştı.

ÇIRAKLIKTAN

KALFALIĞA

İşte Sinan işbaşına geldi­ ğinde, Türk yapı sanatını bu gelişme çizgisinde buldu

ve bu evrimi son aşamasına ulaştırdı. Bayezit Camii’nin biri güneyde, öteki kuzeyde olan iki yarım kubbesine karşılık, Şehzade Camii’nde (1548) her dört yönde birer tane olmak üzere dört yarım kubbe görüyoruz. Böylece o güne değin batı ve doğu yönlerde büyük kubbenin örtü alanı dışında kalmış olan bölümler de aynı me­ kân bütünlüğü içine ahnmış oldu. Bu aşama ile “Cami” Arapça sözcüğün tam anla­ mı ile “cem” eden, yâni bir- araya toplayan yapı olarak ideal iç alanına kavuşmuş, bütün “ cem aat” bir tek kubbe altına “cem” edilmiş, toplanmış oldu. Yalnız bu aşama Şehzade Camii’nde küçük ölçüde uygulanmıştı. Onun için Sinan bu yapıtına “çıraklık işimdir” dedi.

Büyük sanatçı, Süleyma- niye’yi aynı amacın daha büyük çapta elde edilmesi için inşa etti. Ancak bu camide Ayasofya tipini ele aldı ve onu çok daha başarı­ lı bir biçimde işleyerek usta­ lığını ve gücünü göstermek istedi. Sinan, Ayasofya’nın doğu ve batı yönlerinde bir duvar görünüşündeki iki katlı galeriler yerine, Süley- maniye'deki kubbeye kadar yükselen, üst tarafları bol ve geniş pencereli, kemerler kullanarak, camiinin iç ala­ nını hem aydınlattı, hem de onun uzun bir salon şeklin­ deki görünüşünü daha mer­ kezî bir yapı haline getirdi. Ancak Şehzade Camii’nden çok daha büyük bir iç alan elde «idilmiş olmakla birlik­ te, doğu ve batı yönlerdeki bölümler büyük kubbenin örtüsü dışında kalm akla, Sinan Süleymaniye’de Türk yapı sanatının gelişme yo­ lundan sapmış, âdeta geri gitmiş oldu. Süleymaniye’- nin güzellikte ve mükem­ mellikte Selimiye ile ölçüşen bir muhteşem anıt olmasına rağmen, Sinan tarafından kalfalık eseri olarak sayıl­ masının nedenini belki de mekân bütünlüğü bakımın­ dan istenileni vermemiş ol­ masında aramak gerekir.

İSLAM DİNİNE EN

UYGUN İBADET EVİ

Nitekim Sinan, Selimiye ile asıl amacına bir daha yö­ neldi ve bu son aşaması ile kendisinin ve onunla birlik­ te Türk sanatının en güzel ve en başarılı eserini ortaya koydu. Bu yapıda Şehzade Camü’nin dört yöndeki bü­ yük yarım kubbeleri kalk­ mış, onların küçükleri köşe­ lere geçmiş ve büyük kub­ beyi köşelerdeki bu küçük dört yarım kubbe ile sekiz büyük ayak taşımaktadır. Artık Sinan amacına ulaş­ mıştır. O bir tek kubbe ile böylece kare plânın her noktasını örtmek olanağmı bulmuştur. Sinan bu .başa­ rısı ile İslâm dinine en uygun ve en elverişli ibadet evini geliştirmiştir. O bu yapıtla aynı zamanda dün­

ya sanatının en güzel ve en ilginç merkezî plânlı yapısı­ nı yaratmıştır. Denebilir ki, Sinan Türk m im arlığının amacı olan mekân bütünlü­ ğünü Selimiye’de gerçekleş­ tirdiği içindir ki bu yapıtını ustalık eseri saymaktadır.

HANGİSİ DAHA GÜZEL?

Sinan’ın neden ötürü Se­ limiye’yi ustalık eseri saydı­ ğını söyledikten sonra yine de soralım: Hangi yapıtı da­ ha güzeldir? Kendisinden sonra gelen Türk mimarları­ nın ele aldıkları cami tipine bakarsak, onların Şehzade’- yi Sinan’ın en önemli eseri saydıklarını söyleyebiliriz.

Çünkü, Su ltan Ahmet

(1616), Yeni Cami (1663) ve Fatih Camii(1771) gibi eser­ ler, Şehzade Camii’nin plân ve tip bakım ından birer tek rarıd ırlar. Böylece S i­ nan’ın çıraklık eseri, Türk mimarlığının klâsik örneği olmuştur. Ancak Süleyma- niye ve Selimiye o denli eşsiz ve bir defalık anıtlar­ dır ki, onları kopya etmek gücünü hiç bir mimar göze alamamış ve mekân bütün­ lüğü bakımından güdülen amacı yeterince sağlayan Şehzade tipini örnek almayı yeğ bulm uşlardır. Şimdi Süleymaniye mi, yoksa Se­ lim iye mi daha güzeldir sorusuna karşılık vermeye çalışalım.

EŞSİZ SÜLEYMANİYE

Süleymaniye’nin dünya çapındaki olağanüstü mü­ kemmelliğini anlamak için onu bir yandan Ayasofya ile öbür yandan çağdaşlarıyla karşılaştırmak yetecektir. Karaköy’den İstanbul ya­ kasına doğru gidelim ve köprünün üstünde kısa bir süre için duralım. Solumuz­ da Ayasofya’yı, karşımızda Yeni Camii ve sağımızda da Sü leym aniye’yi görürüz. Bizans yapısının yatık kub­ besi, mimarlık bakımından cesaretli ve u stalıklı bir eser. Ne var ki, yer deprem­ lerine dayanam ayan bu kubbe tarih boyunca bir çok defalar yıkılmıştır. Bir eser iddialı olursa, gücünü de gösterebilmelidir. Kaldı ki, Ayasofya’nm gövdesini o- hışturan kitle, bu güzel ve muhteşem kubbeye yakışır, onu tamamlayıcı uyum dü­ zeninden yoksundur. Güzel silüeti ile bu yatık kubbe, kalın ve ağır duvarların kaba görünüşü nedeniyle gösterişinden çok şey kay­ bediyor.

B ir de Süleym aniye’ye bakalım: Orta kubbeyi batı ve doğu yönlere doğru des­ tekleyen yarım kubbeler ve köşelerdeki küçük, som taş­ tan kubbeciklerle çok başa­ rılı, göz doldurucu bir uyum düzeni içindedirler. Yarım kubbeler büyük kubbeden aldıkları ağırlığı yanlara ge­ çirirken, onu taşıracakmış gibi, iki yana doğru, âdeta bir çeşit canlı, adalî şişkin­ lik göstermektedir. Tıpkı bir gülleyi kaldıran bir ko­ lun bazusundaki gerilme ve canlılık gibi. Bu organik görünüm, Yunan dor sütun­ larının ortasının biraz yuka­ rısında görülen ve “entasis" adı verilen şişkinliği andırı­ yor. Nasıl orada sütun taş­ tan yapıyı bir gayret ve canlılıkla taşıyormuş etkisi­ ni bırakıyorsa, Süleymani- ye'nin yarım kubbeleri de öyle, gerilen, karşı koyan ve yaylanan bir canlılık göste­ riyor. Mimarlık sanatında bu organik ifade dünyada Süleymaniye'den başka yal­ nız Yunan dor sütunlarında bulunmaktadır ve diyebili­ riz ki, bu konuda Türk sanatçısı yeni ve büyük bir aşama yapmıştır. Süleyma­ niye’nin yukarıya kat kat ve bir ehram biçiminde yük­ selen heybetli silüetinin gösterdiği uyum düzeninin mükemmelliğini anlamak için onu Mikel A nj’ın büyük eseri Sen Piyer Kilisesi ile

karşılattırmak gerekecek­

tir. Sinan'da, hiç bir ele­ man, hiç bir ayrıntı, olması gerektiğinden ne eksiktir, ne de fazla; tıpkı bir insan vücudunda olduğu gibi...

T V

S in a n ’ın büyüklüğünü Selimiye’yi izlerken daha da belirgin olarak kavrıyoruz. Kubbenin ağırlığı içerde se­ kiz ayağa bölünmekle, dış kitledeki destek ayakların kaba olmaktan kurtulmala­ rı sağlanmıştır. Böylece ca­ mi daha zarif bir görünüm kazanmıştır. Bu desteklerin üzerlerinde bulunan ve yan baskıyı karşılayan som taş­ tan sekiz kubbecik ince ve uzun görünüşleriyle endam­ lı minarelere ayak uydur­ muşlardır.

Sinan, Selimiye ile mer­ kezî yapı tipinin dünyadaki en başarılı, en uyumlu örne­ ğini ortaya koymuştur. Se­ lim iye’de yapıyı taşıyan ayakları dörtten sekize çı­ karmakla Sinan eserini dört yanlı olmaktan çıkarmış ve onu her yönden aynı şekilde gözüken bir an ıt haline sokm uş olm ası eşsiz bir başarıdır ve Yunan sanatı­ nın gerçekleştirmek için çok çaba sarfettiği “ Harmonia” nın mimarlık alanındaki en güzel örneklerinden biridir. Sinan, Şehzade ve Süley­ maniye’de bunu istediğince

gerçekleştirememişti. Ca-

m i’nin dört m inaresi de kitleler arasındaki uyumu d estek liyo rlar. Onlar kat kat aşağıya doğru genişle­ yen ve yayılan gövdenin meyilli ve yuvarlak kitlele­ rini destek ayakları üzerin­ deki küçük kubbeciklerle birlikte toplayarak göklere çıkarır gibidirler.

ŞAMTMD0RU6U

Görüyoruz ki, Sinan'ın bu yapıtı, Türk mimarlığı­ nın Selçuklu döneminden, Kanunî çağına değin süre­ gelen üçyüz yıllık gelişmesi sonunda ortaya çıkmıştır. Selimiye iç ve dış görünü­ şündeki uyum mükemmelli­ ği, göklere uzanan güzel ve etkili silüeti ile Türk yapı san atın ın doruğunda ve başlıca dünya şaheserleri­ nin arasında yer almakta­ dır.

Kişisel Arşivlerde İstanbul Belleği Taha Toros Arşivi

Referanslar

Benzer Belgeler

Korelasyonu bir ortalama olarak yorumlamak için başka bir yol onu standartlaştırılmış değişkenlerin ortalama çapraz çarpımı olarak ifade etmektir.. (2.5)

Bugün Japonya’nın güneyinden Endonezya’ya, Avustralya’nın kuze- yinden Yeni Kaledonya’ya kadar uza- nan kıyı bölgelerinde, 10-40 metre derinlikteki kayalık

gidertecek bir şey bulmadan di­ yorum, çünkü eser kanserin ma­ hiyetini anlatamıyor, irsi ve sari ol­ duğu hakkmdald iddiaları İncele­ miyor, tezahür ve seyir

Çalışmada, Sakarya İli’nde arazi kullanımıyla jeomorfolojik birimler arasındaki ilişki ve kentsel gelişim sürecinin arazi kullanımı üzerine olan etkileri

2 siz ve onlar “Romantik Bir Viyana Yazı” eseriyle Aydın Doğan Roman Ödülü’nü kazanan Adalet Ağaoğlu, koltuk değnekleriyle geldiği törende “Uğradığım

YAVUZ Sultan Selim’den sonra tahta oturan Sultan Süley­ man devrinin başlarında, Mimar Ali Usta ölünce, Lütfi Paşa'nuı tavsiyesiyle koca Sinan Sermîmarlığa

Gündoğdu Akkor dergiler hazırlıyor, resim yapıyor durmadan, Bilkent tepeleri gibi yeşeriyor, renkleniyor duvarları, inci Akkor da seramik, resim çalışmalarından sonra

Alptekin, Dağlarca’nın şiirleriyle büyüdüklerini belirte­ rek “Fazıl Hüsnü Dağlarca çok büyük bir ozanımız.. Kendisine bu unvanı verme onurunu bize yaşattığı