• Sonuç bulunamadı

Perdenin arkası

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2021

Share "Perdenin arkası"

Copied!
14
0
0

Yükleniyor.... (view fulltext now)

Tam metin

(1)

GÜNEŞ SAYFA 7

Dünden • Buaünden

14 HAZİRAN PAZAR

Baslarken

7

urk edebiyatının, Türk musi­ kisinin, Türk resminin, Türk mimarisinin nereden ve nasıl gel­ diğini biliyoruz..

Çünkü bu sanatkârların eserleri bugün gözümüzün önünde..

Ama, Türk tiyatrosunun nere­ den ve nasıl geldiği. . “rivayet­

lere" dayanan hikayelerden iba­

ret...

Hiç kimse, zamanına ait doğru dürüst birşeyler yazıp bırakma­ mış

Tiyatro sanatı" bildiğiniz gi­

bi seyircinin karşısında perde açıl­ dıktan sonra görülür, bilinir, öğre­ nilir...

Perde kapanınca (hafızaya gü­ ven olmaz) onun sadece ve gittik­ çe silinen hayalı kalır.

Hayale, rivayete dayanarak da yazılanlar, “ Türk tiyatro tarihi" değil, rivayetlerin, hikayelerin süs­ lü kelime ve cümlelerle anlatılma­ sıdır

Bu da ‘ "ciddi" bir bilgi değildir.

, “ Güzel Fransızca dinlemek istersen, Comedie-Français'e git" derlerdi.

Acaba bizde de Nurettin Şev-

katiler ın. Haşit Rızaların... Eli- za Binemeciyan'ların zamanında

Turkçemız nasıl dınletılırdi. Buğun bunu merak eden de yok

Meraklıya anlatacak kimse de yok

Ben çocukluğumdan b e ri' 'ha­

tırat yazmaya" değil, hatırat

okumaya meraklıydım... U okuduklarım, beni kağıt par­ çalarına, defter, kitap kenarlarına not tutmak hevesine şevketmiş olacak ki; hiçbir vakayı, günü ile saati ile kaydetmeden geçmemi­ şim.

Bir gün içimden gelen bir istekle belki de bazı sanat arkadaşlarımın teşviki ile tiyatroya girişimden, ya­ nı 1917'den 1950 yılına kadar içinde yaşayıp gördüğüm olayları birbirine ekleyerek.. “O Günden

Bugüne'' isimli bir kitap çıkmıştı meyuarıa..

içinde yaşadığım Türk tiyatro­ sunun otuzüç senelik bir tarihi olu­ şuverdi.

Bu oluş, hoşuma gitti. 1950'den sonraki yıllar içinde geçenlerin kayıtları da kağıtlarda, defterlerde, kitap, mecmua sayfa­ ları kenarlarında mevcut duru­ yor. .

“O halde ne duruyorsun?"

dedi, kafamı saran periler... 1Dedikodu yapmasını da sev­ mem... Dinlemesini de...

İyi ama, 1950'den sonra..

“ Demokrasi geldidediler.

Herkes, birbinnin foyasını pazar meydanına döktü.

Güya kı bu dedikodunun ' "mü-

nevvercesi" imiş... Demek ki

çağdaş demlen bir alışveriş. GÜNEŞ Gazetesi'ni yaşatan kıymetli insanlar, makbul gördü­ ler, bu notlarımı...

Sağ olsunlar, bir de kitap hali­ ne sokacaklarmış.

Benim de sizlenn de hoşumu­ za giden bir kitap olur inşaallah. Ve bu suretle benden ziyade, Türk tiyatrosuna, Türk tiyatro ta­ rihine önemli bir yardımda bulun­ muş olacaklar.

Başlıyoruz... Hikayemize...

VASFİ RIZA ZOBU

---

1

1

Mayıs 1950 Pazartesi aü- nü Dram Heyeti Konya'ya hareket etti. Adana. Mersin yaptıktan sonra İzm ir’e gelecekler... Oradan Mani­ sa, Akhisar, Balıkesir, Bandırma’da temsiller verdikten sonra İstanbul’a dönecekler. Bu heyetin Seyahat Ko­

miseri Kemal Gürmen oldu. Galib Ar-

can; sahne, yani sanat kısmıyla meş­

gul olacak. Sami Ayanoğlu ile Talât

Artemel katılmıyorlar. Film çevirecek­

lermiş. Bu heyet hakkında fazla fikrim olamayacak. Onlarla beraber değilim. İşittiği rivayetlerle de.oyalanmayalım. Bize gelelim, yani Komedicilere...

Kadromuz: Behzat Butak, Bedia

Muvahhid. Mahmud Morali, Şaziye Moral, Perihan Yanal, Gülistan, Gö­ nül Ülkü, Saime Arcıman, Mehmed Karaca, Yaşar Özsoy, Kadri Ögel- man, Reşid Baran ile Gürzab ve ben.

Suflör Turhan Göker. terzi Osman

Gürgüç, aksesuarist Hamdi Şarlıgil,

makinist Adnan Gürgüç, yardımcısı

Yüksel Tanık...

Nezihe Becerikli, Melahat İçli:

Terfi etmedikleri için kızmış olacaklar ki; gelmekten vazgeçtiler. Bunların rollerini Gönül Ülkü ile Saime Arcı-

man aldı... Şevkiye May da hastalan­

dığı için yola çıkarılamadı...

2 Mayıs Salı sabahı 9’da vapurla Mudanya’ya, oradan da otobüsle Bur- sa’ya vardık. (Daha eskiden dar hatlı trenle giderdik. Harbden sonra başla­ yan otobüs rekabeti ile iflahı kesilip if­ las ettiğinden, geçen yıl kaldırılmış. Hemen o akşam “ Memo Bankası" ile işe başladık. Sonra sırasıyla: Be­ bek, Hanımlar Terzihanesi, Kayseri Gülleri, iki Efendinin Uşağı ve Üvey Kardeşler...

Temsilleri Tayyare Sineması’nda veriyoruz. Tam karşısındaki Güven O teli’nde de yatıyoruz...

NOT DEFTERİMDEN:

_________ 5 MAYIS 1950_______ Her tarafda ve herkesde 14 Mayıs’- da yapılacak olan seçimlere hazırlık var. Sokakda, tiyatroda, otelde başka laf yok. Adaylar propaganda nutku ve­ rip bağırıyorlar. Her meydanda kürsü­ ler ve gürleyen oparlörler... Herkes di­ ğer partiyi kötülemek için cümleleri hazırlamış haykırıyor... Böyle şeylere alışık olamayan kafam sersemledi. Gündüz kulağımı dolduran kelimele­ ri, gece sahnede, ağzımdan kaçırır­ sam hiç şaşmam. Bu inkılabı sükûnet­ le ve kansız yerleştirir, benimsersek ne mutlu bize!...

* ★ ★

İşler iyi gitmedi. Mitinglerin yorgun­ luğu olabilir. Gündüz herkes sokaklar­ da. Ama temsillerin zayıf gitmesinin

______ ___

“ ~

N

VASFI RIZA ZOBU

Tiyatro adeta ikiye

ayrıldı

lerimden anladığıma göre Demokrat Parti’nin böyle ezici bir çoğunlukla ik­ tidara gelebileceğini kimse düşünme­ miştir. Sonları hayırlı olsun.. Bizim so­ numuzu bilmem ama, halimiz hayırlı. Temsilcileri son sıralara kadar seyir­ ciyle dolu bir salon karşısında veri­

y o r^ _________ _ ____

22 MAYIS PAZARTESİ

Derken efendim; Meclis toplandı. Cumhurreisi seçildi: Celâl Bey Dev­ let Başkanı oldu. Ve bizim işler de bir pala darbesi yemiş gibi kesildi, herkes kendi derdine düştü. Eskiler Ankara’­ dan gitti. Yeniler daha bir yere yerle­ şemediler. Memurlar ve işadamları is­ tikbal endişesinde. Kim gelir bu hay- kuy içinde tiyatro seyrine! Öyle bir ten­ halıkla başbaşa kaldık ki sormayın.

'2 4 ;

CMayıs Çarşamba günü

Cumhurbaşkanı Celâl Bayar

beyefendiye arz-ı tebrikata

gittik

DP iktidara geldi

herkes kendi

denline düştü

M

e c l î s

toplandı. Cumhurreisi seçildi. Celâl

Bey Devlet Başkanı oldu. Ve bizim işler bir

pala darbesi yemiş gibi kesildi. Eskiler

Ankara’dan gitti. Yeniler daha bir yere

yerleşem ediler. Memur ve işadamları, istikbal

endişesinde. Kim gelir bu hay-huy içinde

tiyatro seyrine! Öyle bir tenhalıkla başbaşa

kaldık ki, sormayın...

en mühim kahramanı Muammer Ka­

raca...

Bu sefer Tayyare Sineması’na ke­ sim veya yüzdelikle değil, maktu bir kira ödeyerek geldik.

Bazı insanlar vardır; yaradılıştan

“ ne muzib adam” derler... Bu keli­ menin mânâsı azab verici, eziyet edi­ ci demektir ama, kızdırıcı şakalar ya­ pıp da, sonradan gönül alan adamlar için kullanagelmişsiz. Ben de şimdi

Muammer Karaca için ikinci mânâda

alacağım bu tâbiri... Çünkü Muam­

mer de yapar, sonradan gönül alma­ ya kalkar; hem de becerir. Ama bu se­ fer ki "Bursa oyunu” , öyle gönül al­ maya yer bırakacak hafiflikde değil­ di...

Biz bu sefer Bursa’nın "Tayyare” isimli binasını; biraz evvel söylediğim gibi, maktu bir kira ile tuttuk. Öyle ha­ sılattan yüzdelik vererek değil... Kâr da olsa bize; zararla kapatsak gişeyi, yine bize... Böylece, binayı işletenin zarardan müteessir olmasına imkan yok. O gece tiyatroya bin kişi de gel­ se; tek kişi de gelse: O ’nun için hiç bir ♦arkı yok. O parasını tam olarak alacak....

Tayyare Sineması müsteciri Nev-

zad bey; bizimle “ 2 Mayıs akşamın­ dan başlamak üzere” binasını kira-

lamışdı. Bunu haber alan Muammer’- le anlaşıp, bizim başlayacağımız ge­ cenin altı gün evvelinden, "Karaca

temsillerine” başlarlar... Nevzad Bey, gönlü ıstırab duymadan başlatır; "Muammer Bey de; "M uziblik” lâ­

zım ya: O da oynar!.. Oyunlar devam ederken, bizim reklamımız yapılmaz, afişlerimiz asılmaz... Çünkü Şehir Ti- yatrosu’nun geleceği duyulursa, onun da hasılatı düşer. Bu zarar Muammer kadar sinemacıya da dokunur.. Ama sonradan bizi zedeleyecekmiş!.. Ki­ min umurunda. Bunun ne Muam-

mer’e; ne de makta kira alan sinema­

cıya hiç bir zararlı tesiri olmaz... Bir gün evvel altıncı temsilini ver­ miş; Bursa’dan ayrılmış...

M E H İR Tiyatrosu’nun sabık

xnuzip çocuğu ” Muammer

Karaca’mn Bursa turnesinde

__________ attığı kazık_________

Ertesi gün biz geldik ve o akşam ilk oyunumuzla işe başladık.

BursalIların, 12 gece arka arkaya tiyatroya gitmelerine imkan yok... Se­ yirci sayısı muayyen. Aynı insanlar. Geceleri 22.00’de yatmaya alışmış olan bu kişilerin böyle 12 gece uyku­ suz kalmalarını beklemek gaflet. Ni­ tekim alışık olduğumuz seyirci toplu­ luğuyla tam olarak karşılaşamadık. Ama neyleyelim ki oyunlara devam edeceğiz. Programımız böyle; ilanımız altı gece üstüne... Neyse, ne yapalım; Şehir Tiyatrosu’nun sabık “ muzib ço­

cuğu” !. Fazla hiddete, eski bağları­

mız mâni!..

Derken... Öğrendik ki; buradan Ba­ lıkesir’e gitmiş ve orada da biz gelin­ ceye kadar altı temsil verecekmiş!..

İşlerin iyi gitmemesine sadece Mu­

ammer Karaca’nın bu şakası (!) de­

ğil; doğa da tepemize musallat oldu. Durma dinleme bilmeden başımızdan aşağı yağmur olarak akıyor... Üstelik bir de soğuk sardı ki şehri. Bursa’da iken altı gün içinde bir gün olsun, gü­ neş yüzünü göstermedi göklerden... Suyu biter de akmada bir aksaklık olursa; hemen sisle kapladı göğü, ye­ ri... Sis bura halkını da rahatsız etti. Yağmura “ bereketdir” dediler.. Ama bizim "çömlekler çamur oldu” be­ reketimiz kaçtı..

13 MAYIS CUMARTESİ

Balıkesir’den Ankara’ya gidiyoruz. Saat 11.50’de kalktık.. Bu hatta yatak­ lı vagon yok. Restoran (Restaurant) mevcut değil. Ben daha evvelden bi­ zim için bir hususi vagon temin ettim. Yemek ve içeceklerimizi paketleyip trene bindik. Vagona başka yolcu al­ madılar. Kompartımanlara ikişer kişi taksim edildik. Böylece "Y a ta k lıy ı” kendimiz kurmuş olduk...

Kütahya'ya kadar geçtiğimiz yolun sağ ve solu çok güzel görünüşlü. Dağ­ lar ve çam ormanları arasından kıvrı­ la kıvrıla kayış, gözleri zevklendiriyor. Gece olunca da sarınccak bir örtü ih­ tiyacı içinde kaldık.. Alabildiğine yağ­ maya başlayan yağmur, kompartı­ manlara soğuğu soktu. “ Ah bir

battaniye” olsa!

17 MAYIS ÇARŞAMBA__

Milletvekilleri seçimi belli oldu. Bü­ yük bir çoğunlukla Demokrat Parti ka­ zandı. İnönü Ankara'da kaybetti; Ma­ latya’dan seçildi. Herkes şaşkın bir halde. Seçilenler de öyle.

Görüştük-NOT DEFTERİMDEN

24 Mayıs Çarşamba günü Cumhur­ reisi Ceiâl Bayar beyefendiye arz-ı tebrikâta gittik... Bedia, Behzad,

Mahmud ve ben.. Kabul ettiler. Ne

güzel adam.. Sıhhati de yerine gelmiş. Uç dört gün evvel gördüğüm gibi de­ ğil. Seçimden sonra rahat uyku uyu­ muşa benziyor. Behzad’la Mahmud - un (Morali) esprilerini ne içten bir gü­

lüşle karşılıyordu.

26 Ağustos 1950 Cumartesi akşa­

mı, Açıkhava Tiyatrosu’nda Bedla’nın jübilesi oldu ve biz Raşid Rıza Bey’le

“ Çifte Keramet” i oynadık... Temsi­

lin güzelliği ve Raşid'in tekrar aramız­ da görülmesinin memnuniyetini seyir­ ci açıkça gösterdi. Artık, Şehir Tiyat- rosu’na girmesine bir engel çıkmaya­ cağı da o gece belli oldu.

★ ★ ★

Daha 1923’lerde filan; Reşad Nuri

Güntekin bir talebesini (Küçük Ke­

m al’den evvel) tiyatroya getirdi. Yaşı benim kadar ama; benim gibi karaku- ru değil. Rengi, endamı yerinde bir genç... Geleceğin “ Jönprömie” sini görürcesine, dört elle sarıldılar. Fakat olmadı; geldiği gibi kaldı; ümitler bo­ şa çıktı; şu ve bu sebeblerle de tiyat­ rodan ayrıldı. 1949’larda Şehir Tiyat- rosu’na tekrar girmek istedi. Ama son ayrılışı kendi isteğiyle değil, belediye­ nin kararıyla olduğu için; tekrar gire­ bilmesi çaresi yoktu. İyi insandı. De­ lidolu söyler ama, kimseye fenalığı do­ kunmazdı. Seviyorduk da.. Ben bir ça­ resini buldum ve nasihatlar ederek, şartlar koşarak tekrar tiyatroya alın­ masını belediye nezdinde temin ettim. (Şimdi bu satırları evinde okusa; yük­ sek sesle bağırır: Sen kim oluyorsun da bana nasihat verip tiyatroya alıyor­ sun?.. diye. Ama ben zaman zaman

“ bir şey” olyp böyle şeyler yapabi­

lirdim. İlerde İbrahim Delideniz dos­ tumuz için de bundan daha ehemmi­ yetlisinin içine düşeceğim .)

- P

O LITİKA YI tiyatronun

içine soktular. Demokrat

Partili memurlar tayini

başladı

Canciğer geçiniyorduk. Derken memlekette inkılâp oldu; söz herkese d ü ştü ya. M e çh ulü m ü z olan

"Demokrasi” ile tiyatromuz da, düş­

tüğü yerden "inkılâb” a katıldı!.. San­ ki ben Sultan Vahdettin de bunlar

Kuvay-ı Milliye!.. Beni kuvvetten dü­

şürmek, hatta tiyatrodan uzaklaştır­ mak için girişilen karışıklık içinde, bu delikanlıyı da gördüm!.. Benim aley­ hime lâf edeceğini hiç beklemiyor­ dum. Sanıyordum ki: O da, diğer ba­ zı dostlarım gibi beni, benim yanım­ da olacak!..

Politikayı tiyatronun içine soktular.. Demokrat Partili memurlar tâyini baş­ ladı. Tiyatronun idaresini ellerine ge­ çirmek isteyen o devrin bizdeki genç­ leri, memurları da kendilerine taraftar yapıp; parti himayesiyle iş başına geç­ me planları çizme gayretine düştüler. Böylece sanatkârlar arasmda da aşi­ kâr ikilik meydana geldi. Öyle ki; par­ tililer “ dram” kısmının oynadığı piyes­ lerle “ Dram Tiyatrosu’nda” ; bunla­ ra karşı o la n la r da "K o m e d i

Tiyatrosu” binasında piyeslerde rol

alm aya” kendiliğinden yöneldiler. Adeta birbirimizi bilmez “ iki tiyatro

heyeti” olduk...

Derken yeniden belediye seçimi ol­ du. Halk Partisi üyeleri tamamen kay­ betti. Onların yerine Demokrat Parti geldi; yepyeni üyelerle Meclis’i kurdu. Mevcut olan talimatnameyi yapanlar

“ Halk Partili” idi ya; bu yeni gelen­

ler esasta onların yaptıkları her şeye muhalif olduklarından; elbette mevcut olan talimatnameyi battal edecekler ve bizim “ devrimcilerin” istediği gi­ bi bir talimatnameyi çıkaracaklar...

Daha evvel toplanan “ resmi olma­

yan ihzârî toplantı” bir şeyler yazıp

çizdikten sonra kendiliğinden dağıldı. Önların yerine yeni belediye üyelerin­ den “ resmi" bir komisyon kuruldu. Gazeteci Sadun Galib Bey Reis oldu. Gazeteci Recep Bilginer sözcü, Zi­

ya Şakir, Saim Nuri, Ferzan Araş, Salâhaddin Karayavuz, Sedad Kum­ baracılar, Ali Çekiç, Arif Neşet Bey'-

ler üyelikleri doldurdular.

Kimdi bu, 36 yıllık Şehir Tiyatrosu’­ nun yönetmeliğini hazırlayacak “ Ti­

yatro sanatı” ve “ Tiyatro İşletmesi"

uzmanları!... Recep Bilginer beyin ti­ yatromuz temsillerini takip ettiğini, hatta arkadaşlarla röportaj yaptığını bilirim. Sadun Galib Bey'i de tanırım. Ama bilmiyorum, kaç defa tiyatroya gelmiştir. Diğerlerini tanımadığım için sağa sola sordurdum. Aldığım cevap­ lar; hiç birinin “Tiyatro sanatıyla” bir m eşguliyeti bulunm adığını, hatta

"Devamlı tiyatro seyircisi” dahi ol­

madıkları bilgisini verdi.

YARIN:

“ SANA REY VERİYORUM” NASIL SAHNEYE KONDU

(2)

GÜNEŞ SAYFA 7

Dünden • Bucründen

15 HAZİRAN PAZARTESİ

---

2

---C

yıl (1950) “ Sana Rey EVAO Fehmi Başkut; bu

veriyorum ” isimli bir

piyes yazdı; g e tird i; beğendik; işe giriştik... Derken, başımıza dert açtı...

14 Mayıs seçimlerinden, demokra­ si mücadelelerinden ilham alarak yaz­ mış bu komediyi... Adı açıklanmıyor ama, halkın sersemlediği o günlerin hatırası havasında yaşadığımız dün­ kü olayların adeta bir hicvi... Kabulün­ de ben önce bir sakınca görmedim.. Ama “ Gelir Vergisi Mektebi" kome­ disini oynarken halkın, mebus seçil­ me “ intihabat” falan gibi sözlerin arasında sarfedilen nüktelere coşkun­ lukla ve gayet mânâlı kahkahalar sa­ vurduğunu hatırladım...

Eser tercüme olup Paris’de geçme­ sine rağmen, halk o n u hayalen

“ adapte” edip Ankara’ya yerleştirdi

ve öyle seyretti. Bundan dolayı Ce-

vad'ın piyesinden içime bir ürkeklik

geldi... Bu işi ehline danışmadan, akıl almadan, provaya girmek ihtiyatsızlık olacak... Vali Fahreddin Kerim beye gittim, tereddüdümü söyledim... O da

“ bir şey olmaz” filan gibi sözler etti

ama, pek kuvvetli değil...

Biz nihayet resmi makama bağlı ti­ yatroyuz... Haftalarca prova eder; de­ korlar yaptırır; elbiseler diktiririz... Hat­ ta sahneye kor oynamaya da başla­ rız. Bir de bakarız ki, kulaktan kulağa giden sinsi bir dedikodu vilayet kapı­ sından girip, belediye binasında akis­ ler yapmış; temsilin ikinci gecesi vali­ den bir telefon "Rica ederim, bir ba­

hane bulun da bu piyesi oynamaya devam etmeyin. Ankara’dan nahoş h a b e rle r a ld ım ” derse.

“ Başüstüne” deyip piyesi kaldırmak­

tan başka çaremiz olamaz. Buna ben­ zer neleri gördük, ne çeşitleri başı­ mıza geldi çarptı... Emeğe mi, mas­ rafa mı, yoksa piyessiz kalıp ?:ele ile başka bir piyesin provasına başlayıp, az zamanda çıkan çürük bir eserle de­ vam etmeye uğraşmaya mı?... Han­ gisine acır, hangisinden dolayı asab bozukluğuna uğrarsın... Tekrar vali beyin karşısına dikildim... “ Piyesi

mutlaka sizin okumanız lazım. Kim­ senin fibrine de itimat etmeyin bu işte... Eğer münasib görmezseniz vaz geçelim... Uygundur’’ derseniz hemen provalara başlayalım"de-

dim, defteri önüne bırakıp; reveransı­ mı yaptıktan sorıra, arkama bakma­ dan tiyatroya döndüm...

Aradan bir iki gün geçti... Piyes geri geldi... Öteberi satır başlarına işaret­ ler koyup, tavsiyelerde bulunmuş... Dediği gibi yaptık, düzelttik, provaya koyduk..

V E nihayette (def-i bela

kabilinden olduğu

muhakkak) Ankara’dan izin

çıktı, biz de provalara

başladık

Temsil gününe yaklaştığımız sıra­ larda bir yaygara... “ Yeni Cephe” is­ minde; herkesin ayıbını çıkarmak; eğer yoksa; münasip bir düzmece kurmak vazifesini yüklenmek üzere imtiyazını almış bir gazete... Ver yan­ sın etmeye başladı. Cevad Fehmi’ye mi düşman; bize mi düşman; bize mi garez; jurnalcilik göreviyle mi müstah­ dem.. “ Demokrasi düşmanlığı” di­ yor adam... “ Demokrasi düşmanı” ittihamı, adamı cehenneme kadar gö­ türür!... İbrahim Delideniz, bana

“ demokrasi düşmanı” gibi müthiş (!)

bir iftirada bulunduğu için iki ay hap­ se mahkum olmuştu... Ö zamanlar bu kadar mukaddesti bu izahını yapama­ dığımız kelime... Gazeteci piyes için böyle bir ittihamda bulunur da akisler yapmaz mı!... Hemen iş büyüdü. Parti el altından tahkikata başladı... Rahat­ sız olmamak kabil değil... Tehlike üs­ tüne yürüyoruz... Oyuna başlama ta­ rihine de bir şey kalmadı... Ama çare yok; karar verdim: "Hükümet res­

men izin vermeden bu eserin oy­ nanmasına taraftar değilim. Kim is­ terse mesuliyeti üstüne alsın."

İstanbul’da “ Parti" tarandı... Ce­

vad Ankara'ya gitti, başvekille konuş­

tu. Halide Edip piyes lehinde yazı yazdı, yayınladı... “ Kalem hürriyeti

tehlikeye giriyor" korkusuyla, Ce- vad’ı sevmeyen rakipleri bile onun

eserini müdafaaya koyuldu. Tiyatro­ muzun dergisinin 244 numaralı sayı­ sında, rol tevziatıyla ilan edildiği hal­ de bir “ herc-ü merc" içinde piyesin oynanması sekteye uğradı. Onun ye­ rine el ilânı bastırıp üç hafta “ Çifte

Ke'am et” i sahneledik... Ve nihayet­

te (def-i belâ kabilinden olduğu mu­ hakkak) Ankara’dan izin çıktı; biz de temsiline başladık...

Piyes, Cevad’ın diğer piyesleri gi­ bi fazla beğenilmedi... Ama şu dedi­ kodunun doğurduğu m erak yok mu?... İşte onun hararetiyle iki ay sa­ lonu doldurmacasına oynadık...

NOT DEFTERİMDEN: 2 MART 1951 Muhsin Ertuğrul nihayet Devlet Ti­

yatrosundan da istifa etti... Yapı ve Kredi Bankası, Beyoğlu caddesinde; eski Beyoğlu konaklarından birinin sa­ lonundan ufacık, 250 kişilik bir “ sah-

neli salçn” yaptırdı. Gayesi, çocuk­

lara, çocuk filmleri oynatmaktı... Za­ ten sahne de bir sinema perdesi ku­ racak genişlik ve derinlikte...

Kazım Taşkent mi duydu Muhsin'­

in Devlet Tiyatrosu’ndan çekildiğini; yoksa bankanın sanat işleriyle görevli

Vedad Nedim Tör mü akıl etti bilmi­

yorum... Muhsin Ertuğrul’a bu “ kutu” nun içinde bir tiyatro kurup oyunlar oynatması teklifinde bulunulmuş... Bana söyleseler, katılırdım gülmeden,

"alay mı ediyorsunuz” diye... Bu ya­

şa geldim, Türkiye’de böyle raf gibi ensiz boysuz bir yerde temsil verildi­ ğini görmemiştim. Muhsin kabul et­ miş. Bazı olmayacak işleri olduran bir maharete sahip bulunduğunu bildiğim için merakla bekledim; benim gibi başkaları da...

Gelen haberlere göre amatör kız ve

Cevad Fehmi’nin

yazm Gökav’ın

C

e v a t

Fehmi, 14 Mayıs seçim lerinden,

demokrasi m ücadelesinden ilham alarak

yazmıştı bu komediyi. İşin ehline danışmadan,

akıl almadan, provaya girmek ihtiyatsızlık

olacak. Vali Fahreddin Kerim Bey’e gittim,

tereddütümü söyledim. O da “Bir şey olmaz’’

falan gibi sözler etti ama pek kuvvetli değil...

erkeklerden bir topluluk oluşturmuş... Nisan ayı içinde; rivayete göre, bu se­ ne Devlet Tıyatroşu’nda sahneye ko­ nan “ Fareler ve İnsanlar" piyesiyle ilk oyunlarını vereceklermiş.

Ve ilk defa bu kadar küçük bir sah­ nede, bu kadar büyük muvaffakiyet­ le bir temsil seyrettik. Adı da “ Küçük

Sahne” olan kutu içindeki bu muvaf­

fakiyet. başka küçük sahneler kurul­ masına örnek oldu.

NOT DEFTERİMDEN: 15 HAZİRAN

15 Haziran (galiba Cuma günü) İs­ tanbul Belediye Meclisi toplanıp, ye­ ni talimatnameyi (yönetmeliği) tiyatro bilginleriyle (!) kurulu “ Geçici Ko-

misyon"un hazırladığı şekliyle; oldu­

ğu gibi kabul etmiş... Benim kaleme aldığım taslak, kurul adına, tiyatromu­ zun intendantı tarafından meclis riya­ setine ve belediye başkanlığına veril­ mişti... Belediye matbaasında bastırı­ lıp meclis üyelerine dağıtıldığı halde; hiç bir maddesi için. “ Siz böyle yaz­

mışsınız ama, onlar buna şöyle iti­ raz ediyorlar” bile demeden toptan

talimatnamelerini kabul edivermiş- ler... Bu müjdeyi (!) İstanbul’dan tele­ fonlar bildirdiler. Gazetelerle yayınlandı­ lar. Hey gidi demokrasi hey!.. Eğer her sahada bu meclisler böyleyse; yal­ nız biz tiyatrocular değil, Tanrı bütün milletin yardımcısı olsun...

^ R ^

rdr

^

lrr

^

ü

^

cumhurreisinden randevu

al, başvekile git...” yollu

zorlamalarıyla sıkıştırdılar

Belediye meclisinin kabul ettiği bu- talimatnameyi, üzerinden bir yıl geç­ meden, o meclis dahi kanunen bozup baştan yapamaz. Yasa böyle. Eeey, böyle de olunca, bu yönetmeliği bo­ zacak Türkiye'de de hiç bir makam hiç bir nüfuzlu kuvvet de yok demek­ tir...

Bu çaresizliğe rağmen, arkadaşlar tutturdular; ısrar ettiler; tazyikde bu­ lundular “ İlle Cumhurreisi’nden ran­

devu al; Başvekile git; yaptıktan işin kötülüğünü, bu talimatname ile.

düzgün gitmekte olan tiyatromuzun şirâzesinin bozulacağını anlat. Şim­ di düzeltmeseler bile, ilerisi için bir bilgileri olur" yollu zorlamalariyle sı­

kıştırdılar beni... Faydalı hiç bir deği­ şiklik olmayacağını bile bile, dört ta­ raftan randevu almaya koyuldum... Derdimizi önce Cumhurreisi’ ne arzet- mek lâzım... Celâl Beyefendi, tâ iş Bankası Umum Müdürlüğü’nden be­ ri tiyatromuza ve biz tiyatroculara te­ veccühü olan bir zattı.. Başımız sıkı­ şınca kendilerine ricada bulunurduk... Hiç bir zaman kıymetli yardımlarını bizden esirgememişlerdi... Tiyatronun başı üstünde dolaşan tehlike bulutla­ rının vereceği zararları anlayacağı mu­ hakkaktı... Ama, yasalar, masalar fi­ lan gibi manalardan dolayı, ahvalde bir değişiklik olmazsa; arkadaşların, yüzüme karşı değilse de, “ iyi anlata­

mamış olacak” töhmeti içlerinden

geçecek, insan huyunda vardır böyle şeyler... Bu düşünceyle, turnede bu­

lunan k u rı' azalarından Behzad Bu-

tak, Kemal Gürmen, Mahmud Morali

ve Bedia ile gitmeyi, onların yanında konuşmayı uygun buldum ve köşke telefon edip özel kalem müdüründen bu randevunun alınmasını rica ettim...

Yıl 1951... 17 Haziran Pazar günü saat 11,00’de Çankaya'da bulunmak üzere beklendiğimiz, telefonla bana bildirdi...

Patdadak acıklı sözler edecek de­ ğilim ya.. Ankara temsillerinden; bu­ raya gelinceye kadar uğradığımız şe­ hirlerden; oralarda gördüğümüz rağ­ betten; geçen yolculuğun tuhaf hikâ­ yelerinden söz edip, asıl maksada gir­ meye sıra gelirken “ yemekte anlatır­

sınız” dediler...

Kayınpederlerinin kardeşi, Selâmi

Paşa’nın torununun esi Avukat Fer- zan (Araş) Bey... Daha evvel talimat­

nameyi hazırlayacak olan komisyonun üyeleri arasında ismi geçen zattır...

Ferzan Bey aynı zamanda belediye

meclisi reis vekillerinden... Bir bakı­ ma: Anlatacağım şikâyetlerin tam için­ de bir insan... Yemek esnasıda; tah­ min ederim 45 dakika... Yemekten sonra; Köşk’ten ayrılıncaya kadar... İs­ tanbul Belediyesi ve üyeleri hakkında- ki bütün münasebetsizlikleri feryat ederek anlattım... Nihayet

Cumhurre-İstanbul'da vali ve belediye başkanı olarak görev yapan Ord. Prof. Dr. Fahrettin Kerim Gökay.

isi bana hak vermiş olacak ki; Ferzan beye: "Ben haftaya Pazartesi İstan­

bul'a geleceğim. Bu İşle bizzat meş­ gul olacağım... Siz İstanbul'a dö­ nünce vali beye söyleyin. (Vali aynı

zamanda belediye reisidir)... Sanat­

kârların istediği şekilde hazırlık ya­ pın. Ben gelinceye kadar vali bey

bu talimatnameyi tasdik etmesin, beni beklesin" dediler. Teşekkürlerle

veda edip ayrıldık...

Başvekil Adnan Bey'den de rande­ vu istemiştim... Otele döndüğüm za­ man başbakanlık hususi kalimenden bir mesaj buldum: “ Sayın Başvekil

bu akşam (veya Pazartesi sabah, not

defterimdeki kayıt iyi okunmuyor) İz­

m ir’i teşrif edecekler. Sayın Samed Ağaoğlu, (başvekil yardımcısı ve Dev­

let Bakanı idi) yarın sabah saat se-

kizbuçukda sizi başvekâlette bekli­ yorlar.” Samed Bey’le daha evvel

karşılaşmamış, hiç görüşmemiştim...

Bedia Muvahhid’in bir tanışıklığı var­

dı: Onunla gitmeyi tercih ettim. Git­ tik... Başından sonuna kadar geçen vekaayii anlattım... Dikkatle dinledi ve sonunda bana hak verdi.

İstanbul Parti Başkanı Doktor Mü-

kerrem Sarol beymiş... Kendisiyle hiç

karşılaşmadığım için tanışmıyoruz... Epeydir benim aleyhimde belediyede ve gazetelerde söz edildiği için, dok­ torun da benim için iyi bir şeyler dü­ şündüğünü tahmin edemem.

İstanbul’dan (elbette parti işlerini görüşmek için olacak) Ankara’ya gel­ miş. Samed Bey telefonla kendisini arattı; bulunamadı haberi geldi...

“ Merak etmeyin Vasfi Bey; ben bu işle meşgul olacağım. Parti başka- nına da tanbihatda bulunacağım. İs­ tanbul’da kendisiyle istediğiniz gi­ bi beraberce takip edeceksiniz."

Teşekkürle oradan da ayrıldık. O gün, öğle üzeri saat 13.00’de Mü-

kerrem Sarol Bey otele telefon etti.

Benimle görüşmek istediğini söyledi...

“ Biz bu akşam saat 21,00’de kal­ kan trenle İstanbul’a dönüyoruz.”

Akşam saat 18.00’de Ankara Palas salonunda buluşmak için söyleştik ve buluştuk. Yakışıklı, güzel yüzlü bir genç. “ Bazan güzellik yüzde kalır;

içe akmaz, ruha girmez... İnşallah

M ükerrem Bey ö ylele rin d e n değildir” düşüncesiyle gözgöze gel­

dik. Söze evvel kendileri başladı:

"Bugün Reis-i Cumhur hazretleri beni davet ettiler. Sizin ziyaretiniz­ den bahsedip; duyduklarından mü- tessir olduklarını söylediler... (Biz

ihtisas erbabına yer vermek için bu­ raya geldik. Fakat görüyorum ki bu­ nun aksini yapmaktayız.. Bu işin ta­ kibini şimdilik size bırakıyorum. Vasfi Rıza beyle görüşün. İstanbul’a dönün­ ce valiyi görün. Tashih etmek için hangi yoldan gitmek lâzımsa bulun ve ben gelinceye kadar bu işi bir hale yo­ la koyun) dediler:"

İST A N B U L Belediyesi ve

üyeleri hakkında bütün

münasebetsizlikleri feryad

ederek cumhurreisine

anlattım

“ Reis-i Cumhur hazretlerinin ya­ nından ayrıldıktan sonra Meclise

(Büyük Millet Meclisi’ne) geldim. Ad­ nan Beyefendi (Başvekil) beni görün­

ce: "Senden bir ricam var. Vasfi Rı­

za bey burada, sabah Samed’le gö­ rüşmüş. İstanbul Belediye Meclisi’nin bir kararı hakkında şikayette bulun­ muş. Samed bana anlattı; sıkıldım... Vasfi Rıza’yı gör; konuş; bu işle meş­ gul ol) diye emrettiler"... “ Şimdi ba­

na tafsilatıyla anlatmanızı rica ede­ ceğim. Böylece ben de malumat edinmiş olurum.”

Anlatmaya başladım... Üç beş da­ kika sonra salona Devlet Vekili Fevzi

Lûtfi Karaosmanoğlu girdi... Eski

dostumdur. Sevişiriz. Epeydir görme­ miştim, sarılıp öpüştük... O da yanımı­ za oturdu. Lafa baştan başladım ve sonuna kadar, hiç kimseye söz bırak­ madan, anlattım, bitirdim... Fevzi Lût­

fi dinlerken kızardı kızardı da, sözüm

bitince, ateş püskürdü... Başka yapıl­ mış hatalı işlerden dolayı, yüksek ses­ le misaller getirdi... Bizim tiyatronun başına konan belayı benden iyi tasvir edip nasıl kötü neticeler verebileceğini izah etti... Ve Mükerrem Bey’e: “ Se­

ni zeki, işgüzar, dirayetli bir insan olarak tanırım ve böyle de numara vermişimdir. Eğer Vasfi Rıza’nm memnun olacağı şekilde bu mese­ leyi halledemezsen, bu sefer vere­ ceğim numara bunun tam aksi olacaktır” dedi. (Bu tafsilatı bilhassa

veriyorum. Sonunu ibretle göreceksi­ niz.)

Oradan da ayrıldım; otele geldim... Arkadaşlara bütün ayrıntılarıyla anlat­ tım... “ Hiç ümide kapılmayın” de­ dim; “ bütün bunlara rağmen bu iş,

istediğimiz, beklediğimiz gibi olma­ yacak. Onlar gene kendilerine yakı­ şacak olan şenaati işleyecekler.”

Bu sözlerim bir kehanet değil; arala­ rında konuşulan ve bana yetiştirilen haberlerin zihnimde bıraktığı iz... Bek­ lediğim gibi de oldu. Bu saydığım yük­ sek mevki sahibi devlet adamlarının sözlerini, sekiz nn mesleksiz, parti ya­ naşması adam; aklı başında olarak bi­ linen belediye meclisi arkadaşlarının iz’anını kendilerince “ zararsız hale” getirdiler ve tezgâha koydukları sanat cinayeti dokumasını işleyip bitirdiler... - Görülüyorki: Devletin yüksek mevki­ inde olanlar ne kadar dirayetli olurlar­ sa olsunlar, aşağı sınıfdaki sorumsuz­ ların elinden yakayı kurtarmak kolay olmuyor... “ Geçen d e v ir"d e n kalan ve etrafı “ bunlar"la çevrilmiş bulu­ nan Fahreddin Kerim Bey'in çaresiz­ liğini mazur görmemek; hele onun gi­ bi bir ilim adamı olursa, üzülmemek de duygusuzluk olur.

Yeni talimatnamenin yürürlüğe gir­ mesi için belediye riyasetine tevdi edi­ len ölüm fermanı, riyaset tarafından tiyatro müdüriyetine gönderildi...

YARIN:

YİNE DALAVERELER DÖNMEYE BAŞLADI

(3)

GÜNEŞ SAYFA 7

Dünden • Buaünden

16 HAZİRAN 1987 SALI

22 HAZİRAN PAZAR 1952

R

eisi Cumhur Hazretleri Raşld Rlza, Behzad Butak, Mahmud Mora­ li, Bedla Muvahhid

ve beni bugün,öğle ye­ meğine davet buyurdular... ilk fırsat­ ta Mahmud’un jübilesi işini açtım. Alakadar oldular. Kendileri alenen hi­ mayelerine alamadıklarından "kimi

istersiniz" diye sordular.. Ben Baş­

vekil “ Adnan Beyefendiyi" dedim..

"İyi olur” diye karşıladılar. Ve yaver­

lerine emir buyurup, Menderes'e te­ lefon ettirdiler.. Gelen cevap müsbet- ti.. Mahmud’un jübilesi resmen Ad­

nan Menderes beyin himayesinde ve­

rilecekti.. İktisadi müesseselerin bilet satın almaları için kendilerinin tesbit edeceğini de söyleyince biz sevindik.

Mahmud'un ne olduğunu da siz ta­

savvur edin artık.

İstanbul’da Taksim’de yapısı yarım kalan (sonradan ismi Opera binası olan) Büyük Tiyatro’nun (Atatürk Kül­ tür Merkezi) bundan sonraki masrafı­ nı hükümetin ödeyerek tamamlanaca­ ğını müjdelediler..

“Tiyatroya

particilik sığar mı?”

—Parayı hangi vekalet verecek efendim?.

— Niçin sordunuz?..

— Eğer Milli Eğitim Bakanlığı ve­ recekse, kendine maleder; o bina­ dan İstifade etmek bize nasip ol­ maz...

—Niçin?..

— Bu sene başımıza geldi de on­ dan... Şimdi Ankara’da temsil ver­ diğimiz "Büyük Sinam a"ya dünya kadar para veriyoruz.. Opera bina­

sından istifade etmeyi geçen yıldan beri düşünür dururum. Geçen yıl ar­ kadaşlar münasip görmemişlerdi. Ama bu sene itiraz sesi çıkmadı.. Ben de Şehir Tiyatrosu adına bir di­ lekçeyle Opera'yı İstedim..Onlar İs­ tanbul'a geldikleri zamanlar biz ti­ yatrolarımızı; ilk zamanlar hiç mas­ raf dahi almadan; sonraları da az tu­ tan bir müstahdem ücretiyle ver­ mekte İdik.. Buna mukabele eder­ ler zannetmiştim, isteğime aldığım cevap: "Haziran'da tiyatrolar tatildir..

M em urla'i da iz u li olduğundan, iste­ miz yerine getirilemeyecek" oldu.

hir Tiyatrosu İçin yapılmasına başlanmış olan Takslm’deki tiyatro­ nun da aynı akıbete uğramasından korkanm.

—Hayır korkacağınız bir şey değil bu.. Masrafı hükümet yapacak.. Ta­ mamlandıktan sonra idaresini İstanbul Belediyesine bırakacak..

—Bu İşlerde pek talihimiz yoktur da; bir aksilik çıkmasından korka­ rım.

—Vehme kapılmışsınız siz.. Hem Opera’yı istediğinizi bana niçin bildir­ mediniz?.. Ben kendileriyle görüşür temin ederdim.. Önümüzdeki seneye böyle yapalım.

—Başüstüne...

—Seneve yine görüşürüz, bakalım..

NOT DEFTERİMDEN: 17 MAYIS 1953

Tiyatroda yine dalavereler dönme­ ye başlamış.. İstanbul Parti Başkan- lığina Necml Ateş isminde bir kimse gelmişti. Mimarmış galiba. Her teşek­ küle parti namına elkoyduğunu duy­ makta idim.. Bize de atmış çengeli,

şvekilin itimadı varmış bu başkana, lünde dağlar dayanamıyor.. Vali on­ dan habersiz iş yapamaz hale gelmiş

V 50

lira bizim tiyatronun

birinci sınıf maaşıdır

Tiyatromuzda "Müdür Muavini’’ un­ vanını taşıyan bir (hanım) var ya. Bu başkanın adamı ve Şehir Tiyatrosu üstüne parti gözcüsüymüş.. (Hanım)ın okuma yazması kıt olduğu için "ba­

rem e" dahil edememişlerdi.. Daha

doğrusu ona layık gördükleri parayı

"resmi maaş” olarak verememişler;

ücretle alınmıştı. Ücret miktarı da bu­ gün 600 lira!.. 600 lira bizim tiyatro­ nun birinci sınıf maaşıdır.. Perihan

Yanal, Sam İye Hün, Cahide Sonku fi­

lan alıyorlar bu parayı.. Şüphesiz ka­ dın zeki. Ama ben akıllı da zanneder­ dim onu.. Talat Artemel’e tutulmuş.. Öteki de ona.. Talat; kıdemli sınıfa geçme sevdasında. (Hanım), resmen alamayacağı müdürlüğü, parti zoruy­ la idare etmek hevesinde.. İkisi baş- başa verdiler; maksatları için kuvvet kafi gelmedi. Taraftar toplamak la­ zım.. (Hanım) herkese parti heyulasiy-

le bir parmak bal çalıp, tuzağa düşür­

meye başladı. Epeyi taraftar topladık­ larını sezmekteydim.. Hatta bizim

Mahmud Morali da kapana yakalan­

dı.. Onun hırsı terfide olamaz. Çünkü kadronun en üst sınıfında; daha bir üst sınıf yok.. Ama tesadüfen ve “ cer-

yan-ı hâl” ile geldiği idare heyeti re­

isliği çok hoşuna gidiyor.. Ötedenbe- ri şahsında böyle sivrilikleri hayal eder, edasını takınırdı.. Böyle birden­ bire “ Reis Bey” olunca., imza atıyor; makam odası var; yazıhane önünde döner koltuk; falan filan derken mev­ kiini pek benimsedi ve reisliğini de ciddiye aldı.. Şimdi seçim zamanı yak­ laşıyor.. Onu oraya getirenler başka sevdaya tutulup etrafından çekildiler.. Yerinde kalamayacağı değil, hatta idare heyetine seçilemeyeceği üzün­ tüsü geldi kendine.. Bunun bu zayıf tarafını (hanım) biliyor.. Esen havadan sezişim beni yanıltmıyor. “ Seni seç­

tireceğiz yine, idare heyeti reisi ola­ rak kalacaksın” demiş olacaklar.

Çünkü benden, belli edecek kadar yüz çevirdi!..

Resmi sene başı olan Mart 1953- 1954 tiyatro bütçesi yapılmış ve bele­ diyeye sunulmuştu. Bu bütçe ile sa­ natçılar kadrosunun yürürlüğe girebil­ mesi ancak belediye genel bütçesinin, İçişleri Bakanlığı’ndan tasdik edilerek gelmesiyle kabil.. Kulağımız belediye­ de; haber bekler dururuz...

Sanatkârlara ve bazı teknisyenlerin maaşlarına zam yaptık. Tiyatro idaresi bütçesini belediyeye sunarken, bu zam, alacakların maaşları yanına ya­ zılmaz. Kadro, isimsiz, sadece adet üzerine yapılır. Bütçenin kabulünden sonra bu yerler, idare heyeti tarafın­ dan isimlendirilir.

Partizanlar

tayinlere

el atıyor

R E İSİC U M H U R hazretleri öğle yem eğine

davet buyurdular. Taksim’de yapısı yanm kalan

Büyük Tiyatro’nun, bundan sonraki masrafını

Hükümetin ödeyerek tamamlanacağını

müjdelediler. “Eğer Milli Eğitim Bakanlığı

verecekse kendisine mal eder, o binadan

istifade etmek bize nasip olmaz” dedim.

“Vehme kapılmışsınız siz” dediler...

Tiyatroda hiç kimseye güvenim kal­ madı. Ola ki: Terfi ve terfii için kad- rolandırdığımız kimseleri açıkda bıra­ kırlar da; hiç haberimiz olmadan baş­ ka birini aşağıdan yukarıya kâydırıve- rirler.. Çok dikkatli olmak lazım bu iş­ te.. Tiyatronun muhasebecisi var. Mesleğinde mahir. Ama o kadar her­ kesten şüpheliyim ki, bana taraftar gö­ rünmesine, bana muhabbet göster­ mesine rağmen: "Acaba?” kuşkusu

içimden çıkmıyor.. Ona sordum:

—İş uzuyor; hâlâ bir haber yok mu?

—Canım ne acele ediyorsunuz.. Hem idare heyetinin yaptığı liste ma­ lum. Tekrar müzakereye ne lüzum var?.. Bütçe İçişleri Bakanlığı’ndan gelince, biz de isimleri mevcut olan listeye göre tanzim eder, belediyeye göndeririz.. Gibi laflar etti.. Yani be­ lediyeden gelen tasdikli bütçe idare heyetine bildirilen “ eldeki listeye

göre” muhasebe tarafından dolduru­

lacak ve bu isimli kadro belediyeye tasdike gönderilecek?..

Kuşkulu bir insan oldum.. Her sö­ zün altında gizli bir maksat arıyorum...

—Olmaz böyle şey.. Kadroyu ge­ tirirsiniz, hep beraber isimlen­ diririz..

Nihayet "b ü tç e geldi” dediler...

“ Haydi yapalım” diyorum.. Aldırış

eden olmuyor!.. İdarenin toplantı gün­ leri Çarşamba’dır. Biz de 20 Mayıs Çarşamba günü toplandık. Ama gene bütçe gelmedi!..

—Biz turneye çıkacağız. Bütçenin ve kadronun ben burada yokken müzakeresine gönlüm razı değil. Esasen hazırlamakta geciktik de.. Cumartesi günü fevkalade bir top­ lantı yapalım ve bu işi konuşup bir karara bağlayalım.

"P e ki” dediler..

22 Mayıs Cumartesi günü kararlaş­ tırdığımız saatte tiyatroya, idare oda­ sına geldim.. Edebi heyet adına Ha-

lld Fahri (Ozansoy) beyle, Mahmud Moralı’dan başka kimse yok., bekle­

dim. Yine kimseler yok!..

— Muhasebeci nerde?..

— Müfettişlikten istemişler, oraya gitti..

—Müdür Vekili Daim bey?

— Haberimiz yok!

• —Müdür muavini (Hanım)?

—Şimdi çıktı.

— Fazıl Ahmet bey (Umumi ka­ tip)?..

—Ona da dediler ki: Vasfı beyin de haberi var. Bu toplantı olmayacak. O da yarım saat evvel gitti.

—Peki muhasebe işlerine bakan Selim bey?..

— Yok..

—idare heyetinden Talat, Refik Kemal, Reşid Gürzab?..

—Onlar da, toplantı yok diye gitti­ ler.

Vay canına!.. Ortada suikast tertibi var, aşikâr! Heyet üyelerini ve heye­ te izahat verecek mesul memurları ka­ çırmışlar!

Bir laf daha getirdiler. Salahaddin

Karayavuz bey partiden telefon et­

miş: “ Toplantıda ben de bulunmak

istiyorum. Halbuki burada mühim bir iştima var. Vasfi beye rica ede­ rim, bugünkü müzakereyi başka bir güne bıraktırsın!" Salahaddin bey

parti başkanı Necmi Ateş’in yardım­ cısı... Necml Ateş, Mükerrem Sarol ile beraber Başbakan’ın İstanbul ko­ lu... Fena halde pirelendim... Herke­ se kati emir verdirdim: “ önümüzde­

ki Çarşamba günü muhakkak kad­ royu tesbit ve bütçeyi tanzim ede­ ceğiz. Eğer bugünkü gib gene da­ lavereyle kaçmalar, kaçırmalar olur­ sa, şöyle ederim, böyle yapanm!.."

Laf bunlar; palavra benim dedikle­ rim... Kirli fikirlerini temizleyemem ama, hiç olmazsa yüzlerine karşı içi­ mi dökerim.

Nihayet Çarşamba'yla beraber ka­ çaklar da geldi.. Ama o (hanım) gene yok.. Müzakereye girdik. İdare heye­ tinin Mart’ta yapıp hazırladığı kadro, belediyeye gönderilirken, usta eller marifetiyle değiştirilmiş! Nezahat Dil-

ligil (Tanyeri) için bir yer açılmıştı; bu­

nu kapamışlar!. İkinci sınıftan birinci sınıfa terfi eden Mehmed Karaca ile

Halide Pişkin'den açılan ikinci sınıf­

taki iki yeri kaldırmıştım: Bunları da kaldırmamışlar, açık bırakmışlar!.

bey söyledi; Mükerrem Sarol beyle

Necmi Ateş bey söylemişler, bu kızın

tiyatroya alınması mutlaka lazımmış.

—Ona göre yer yok..

Dememe kalmadı; telefon çaldı.

Mahmud biraz görüşüp telefonu ba­

na uzattı:

"Salahaddin bey" dedi.

Karayavuz, nazikâne bir eda ile, bir

mukaddimeden sonra, yanında bulu­ nan Mükerrem Serol beyin hörmet ve selamlarını katarak: (İstanbul Mebu­ su parti müfettişi ve Başvekilin eli aya­ ğı doktor Mükerrem Sarol bey bu)

— Bugün ben bizzat gelip rica edecektim, ama bizim de kongre­ miz var. (Parti kongresi imiş bu top­

lantı, öteki üyelerin arasında telefon ediyor!) Sizden rica ediyoruz, Altan

hanımın istidasını kabul edin.

— Dördüncü sınıfta yer yok, hatta üçüncü sınıfta da yer yok, nasıl alırız?

—ikinci sınıfta var!., (aralarında bu

ne teşkilat!) Esasen oraya layıktır, (deyince, ikinci sınıftaki yerin de ne­ den kaldırılmayıp, açık bırakıldığı ka­ fama dank etti!..)

—Olamaz efendim.. — Nasıl olamaz?

—Usule aykırı bir teklifte bulunuyor­ sunuz, onun için olamaz. Üçüncü, hatta dördüncü sınıfta ondan daha de­ ğerli ve sonra da bu müessesede ye­ tişmiş, senelerce emek vermiş hanım­ ların üstündeki sınıfa bu hanım alına­ maz..

Fazla münakaşa etmedi ama canı sıkıldığı belliydi sesinden. Telefonu karşılıklı kapattık.

Aradan on dakika geçti, bir telefon zili daha, Mahmud aldı; konuşuyor.. Hayır konuşamıyor!. Dinlemeyi tercih etmemiş gibi bir hal içinde. Yüzünde, müthiş sözler işitmiş bir adamın sıkın­ tısı var.. Nihayet dedi ki:

—Vasfi Rıza bey burada efendim, müsaadenizle telefonu ona vere­ yim. Aldım telefonu, Necmi Ateş bey­

miş:

—Altan hanımın ikinci sınıfa alın­ masını rica ediyorum...

—Olamaz efendim. Demin Salahad­ din beye de söyledim. Üçüncü sınıfta Perihan Tedü, Gülistan Güzey, dör­ düncü sınıfta Hümaşah, Jeyan Mahfi var. Bu hanımlar o hanımın kat kat üs­ tünde. Aynı zamanda yerlerinde kı- demlenmiş sanatkârlar. Müptedi bir kızı, tiyatromuzda mazisi olan hanım­ ların üst derecesine değil; yanlarına bile alınmasına razı olamam. Bu bir hak çalmak olur. Utanırım onlardan.

—Efendim, alınmasında partimiz­ ce zaruret varl (Hale bakın!).

— Ne olursa olsun. Her şeyin de bir usulü var. İdare kısmına memur tayin eder gibi sanatkâr kadrosuna da böy­ le hatır için adam alınamaz.

—Bilirsiniz, Şehir Tiyatrosu’na benim çok yardımım dokunmuştur.

(Kendi belediye meclisi üyesi. Güya tiyatronun bütçesi ve tahsisatı konu­ şulurken, müdafaa etmiş. Yani şu Me-

inecke’nin gelmesiyle açığı kapatıl­

mak istenen bütçe)! Şimdi sizden bir

ricam oluyor. Önu da reddederse­ niz, bundan böyle benim de nasıl hareket edeceğimi düşününüz.

-

b

;

Sonradan toplantıya gelen (hanım) bunların muhasebeci Nihad bey tara­ fından yapılmış olması ihtimalinden bahsetti!. Muhasebeci Nihad bey bil­ mem ne sebepten ise, iki aylık iznini alıp gözden kaybolmuş... Nihad’ın gaybubeti (hanım) için iyi bir hedef... Dediği doğru olsa bile Nihad bey bu mesuliyeti üstüne alıp yapmaz.. Tabii bu bir tazyik eser!..

Bu açık bırakılan iki yerin biri Ne­

zahat Dilligil için olduğunu perde ar­

kasından gelen seslerden öğrendim.. İyi kızdır; severiz. Çalışkan da peka­ la... Ama İkincisi hemen o saatte bü­ tün gürültüsüyle patlak verdi. Demok­ rat Parti'nin adamlarından Arif Ha-

noğlu isminde biri varmış.. Komiser­

lik etmiş; sonra gazeteci olmuş, şim­ di Necmi Ateş beyin adamıymış. Son­ raki senelerde meşhur olacak bir kız­ la, Altan Karındaş'la evlenmiş.. Al-

tan'ın babası Mahmud Karındaş’ı ta­

nırım. Karşılaştığımız zamanlar selâm­ laşır görüşürüz, iyi taklitler yapar. Bu uğurda veteriner subaylığını bırakmış, sahne çalışmalarına dalmıştı. Kızı da müstaitmiş. Bir ara Küçük Sahne'de amatör gibi filan çalışmış. Şimdi Şe­ hir Tiyatrosu’na alınması lazım. "N i­

çin?" dedim. Salahadin Karayavuz

>U kafadaki bir insanın

müdafaasına uğramak tiyatro

onurunun ziyanmadır

Allah Allah!.. Tehdit de ediyor! Hem de alenen! Parti arkadaşlarının yanın­ da!.. Bu kafadaki bir insanın beledi­ ye meclisinde müdafaasına uğramak, tiyatro onurunun ziyanmadır.

36 senedir Şehir Tiyatrosu'ndayım (1917-1953), ne bizden evvel gelen ti­ yatro büyüklerinden duydum böyle bir müdahale; ne de benim idare işlerine karıştığım zamandan beri böylesine rastgeldim!. Tiyatroya particilik sığar mı? Sonu ne olur bunun! (Devirler de­ ğişecek, görüşler ayrılacak; bu sefer daha sunturlusu, politika girecek ve Şehir Tiyatrosu sahnesi, sanat değil, bir tarafın propaganda panayırı ola­ cak.)

—Vallahi nasıl isterseniz, öyle ha­ reket edin. Ben bu İdare heyetinin tek rey sahibiyim, istemeyerek gel­ diğim bu yerden vazgeçer, çekilirim de. Böyle telefonla ricaya hacet

kal-Vasfi Rıza Zobu, Bu kavuk D e vrild i"n in 1935 yılındaki sahnesındi! Bııdıa Mu vahhit’ le

.maz, "parti zaruretini” emirle bildiri­ siniz.

—Vasfi bey..

—Bitirmedim sözümü, müsaade t edin.. Şimdi telefonda söyledikleri­

m iz i burada bulunan arkadaşlara nakledeceğim.. Belki istediğinize onlar bir çare bulurlar.

Müsaadenizle,, dedim, konuşma­

yı kestim.. Ama asabımın bozukluğu son haddini buldu.. Bir müddet son­ ra, sanki hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi, o (hanım) teşrif ettiler. Partisinin İstanbul şubesine de, o şubenin ba­ şına da terbiyemin müsaade ettiği öl­ çüde sövdüm, saydım.. Şimdi ne ya­ pacağım ben?.. Önümüzdeki Pazar günü Komedi kısmıyla turneye çıka­ cağım. Haftaya toplantıda İstanbul’da değilim. Parti bunları zorlayacak.. Ne yapabilir bizimkiler “ başüstüne" de­ mekten gayrı..

— Bir formül geliyor aklıma. Fik­ rim ve reyim olarak söyleyeceğim. Çünkü haftaya karar toplantınızda ben yokum. Arkadaşlar arasında hiçbir tatsızlığın çıkmaması için; (Nezahat Tanyeri)ni de katarak, bu Altan hanımı "üçüncü sınıf sanat­

k â r lığ a mukavele yapıp alsınlar. Bunlann maaşlan o "ikinci sınıfta" kasten açık bırakılan yerden ödene­ cek. "Ü çüncü sınıf maaş nisbetiyle" kaydı mukavelelerine usulen yazıl­ mış olacak, (ikinci sınıf maaş 500,

üçüncü sınıf 400 liradır. Nezahat'la Al­ tan gelecek yıl bütçe zamanına kadar ikinci sınıfta kayıtlı ama maaşları üçüncü sınıf üzerinden 400’er lira ala­ caklar. Seneye durumlarına göre kad­ roda yerlerini bulurlar.)

O (hanım) da çaresiz "P eki" dedi..

"Sen gider o dostlarınla görüşür, vaziyeti anlatırsın. İşte benim re­ yim. Arkamdan kararınızı verir, tat­ bik edersiniz” dedim, odadan çık­

tım...

YARIN:

(4)

GÜNEŞ SAYFA 7

Dünden • Buaünden

17 HAZİRAN ÇARŞAMBA

4

(1953) İzmir İstanbul’dan

9

Haziran'da turnesinde haber aldım:

Tiyatroya yeni bir müdür tâyin edilmiş. İsmi Kâzım Bey. 8 Haziran Pazartesi günü saat 16.30’da tiyatroya gelip makamında işe başlamış... Ertesi Salı günü saat 10.30'da Valinin ikinci bir emriyle Be­ lediye Teftiş heyetinde çalışmak üze­ re tiyatro müdürlüğünden alınmış!. Hepsini toplasak Pazartesi’nden ya­ rım saat, Salı’dan yarım saat; eder bir saat!. Yani bir saatlik Şehir Tiyatrosu müdürlüğünden sonra, tiyatrodaki makamını terk ile belediyeye dön­ müş!.. Bütün bu çalkantılı günler için­ de şiddetli ve hiddetli yazılmış bir mektupla idare heyetinden istifa ettim 13.6.1953. İdarede ve onları idare edenler arasında -tabii aleyhime epey­ ce laflar olmuş. Fazıl Ahmed beyden* -resmî- bir mektub aldım. Ona da da­ ha tafsilatlı bir cevap verdim. Vali de bir şeyler söylemiş, bir mektub da kendisine yazdım. Karşılığında bir telgraf aldım.

Z

a

VALLI

Perihan Yonal.

Hasta. Kanser. Bilmiyordu

hastalığının ne olduğunu

NOT DEFTERİNDEN: EYLÜL 1953

Zavallı Perihan Yanal... Hasta... Kanser... Evvelki sene büyük bir ame­ liyat geçirmişti... Bilmiyordu hastalığı­ nın ne olduğunu. Romatizma filan di­ ye bu güne kadar sürüklendi, Peri- hancık... Ama ifrit yine baş göstermiş. Allah şifasını versin. Yüreğim sızlıyor. Çok severdim. Sevilecek bir mahluktu. Terbiyeli, dürüst, işine bağlı, yetenek­ li.. Komedi Tiyatrosu’nun kuvvetli bir

koludur... Senelerce beraber oyna­ dım; bir gün incinmedim. Onu çalış­ tırmak, onunla çalışmak benim için bir zevk olurdu... Tanrı acısını gösterme­ sin.

NOT DEFTERİNDEN: KASIM 1953 Mahmud M orah’dan şikâyetler ol­ muş. "D işim izin z a n " isimli bir Ame­ rikan kom edisine “ k o m ü n is tlik kokuyor” diye itiraz etmiş. Piyesi ter­ cüme eden T evflk Sadullah da Vali'- ye şikâyete gitmiş... Meşhur Vatan Gazetesi, aleyhimizde bir şey yazmış olmak için bunu fırsat bilip, sütunlara döşenmiş. Vali de bunun üstüne ken­ di kalemi mahsusunda (Özel kalem­ de) vazifeli olan, aynı zamanda bele­ diye müfettişi bulunan Basri Dedeoğ- lu isimli bir genci Şehir Tiyatrosu Mü- dürtüğü'ne tayin etmiş... Terbiyeli, an­ layışlı, münevver bir insana benziyor. Allah vere bozulmasa...

★ ir it.

274 sayılı “ Türk Tiyatrosu” dergi­ sinde bir haber var. Yazının başında: “ Y ale Ü n iv e rs ite s i T iy a tro B ölüm ü’nden mezun olan genç b ir Türk rejisörü ” yazılı... Devamı: "Y a ­ le Ü niversitesi’nin Tiyatro Bölüm ü’- nde rejisörlük ve aktörlük ta hsilini tamamlamış olan genç artist Haldun Dormen, m em leketim ize dönm üş­ tü r... Haldun Dormen, İstanbul Üni- versitesi’sinin gençlik tiyatrosunda rejisörlük etm eye b aşlam ıştır.” NOT DEFTERİNDEN: 10 EYLÜL

1953 PERŞEMBE SAAT 12.00 Taksim ’deki, yapılma sırasını bek­ leyen büyük tiyatronun, bu sefer de sahne kısmının temel atma merâsimi, Fahreddin Kerim Gökay ve büyük bir kalabalık huzurunda; Şehir Bando6u’- nun; İstiklâl Marşı'nı çalmasından sonra yapıldı... Güyâ iki yılda tamam olacakmış... 1940’dan bu yana görü­ len kaplumbağa yürüyüşünden son­ ra, bu vaade kim inanır bilmem!.. NOT DEFTERİNDEN: 25 OCAK 1954

20 Ocak’ı 21’e bağlayan Perşembe gecesi, sevgili Perihan Yanal Tak- sim'deki Fransız Hastanesi'nde vefat etti. Tiyatro dedikodularından baş alıp, hastalığı zamanında bu deftere not düşmemişim... Onun hakkında bizim mecmua için hemen bir yazı yazaca­ ğım. Allah rahmet eylesin.

★ ★ ★

Tiyatromuzun yeni müdürü Basri Dedeoğlu; müdür muavini Dâim B ağcıoğlu’yla bana haber gönderdi. Bu bir teklifti. Basri Bey bu teklifi ken­ diliğinden yapamayacağına göre, Va- li’yle istişareden (danışmadan) sonra olduğu belliydi.. Teklif: Mahmud Mo- ralt’nı azliyle, reisliğe benim getiril­ mem... Bunu da her zamanki gibi red ettim. Bu günkü şartlar içinde, yani dışdan karışmaların alabildiğine hü­ küm sürdüğü böyle bir zaman içinde, tiyatromuzda aktörlükten başka hiç bir vazife kabul edemeyeceğini müdü­ re tekrarladım... Bir süre ses seda çık­ madı. Yahut da ben etrafa kulak ver­ medim; bir şey duymadım... Derken, fevkalâde bir haber yalnız kulaklarımı işletmekle kalmadı; olup bitenleri se­ çebilmek için, gözlerimi de vazifesi başına çekti!.

Basri Dedeoğlu, Mahmud Moralı'-yı büsbütün kenara çekmiş. Vali'nin vekili sıfatiyle, büyük bir salahiyyetle geldiği için işe el koymuş. Sahneye konacak piyesleri o seçiyor; rol dağı­ tımına o karışıyor; hatta “ sanat işle­ rine m ahsus” kağıtların asıldığı ka­ ra tahtaya “ sanat h ab erlerin i” bildi­ ren tâmimlerin altına evvelâ ismini ko­ yuyor, sonra Mahmud'a imzalattırı­ yor!.. Ananeye, usule tamamen aykırı olan bu manzara karşısında arkadaş­ larım benim feveran etmemi (dolup fışkırmamı) beklerken, sükûnetime hayret ettiklerini seziyordum... Ne di­ ye feveran edeyim... Tiyatronun ma­ nevi çöküşünü senelerdir ben iddia et- miyormuyum... M ahm ud'un becerik­

sizliğe uğradığını avaz avaz ben ba- ğırmıyormuyum... “ Ya, öyle mi!.. Geç bakalım başa; görelim s e n i” dediler de, ben hayır demedim mi? Ne yapar belediyenin müdürü bu durum karşı­ sında... “ Müdahale” !., işte Dedeoğ­ lu da bunu yapmış... Sanat işlerine bir ehil gelinceye kadar, eski dostumun

R e_™

T C

rkasi

VASFI RIZA ZOBU

İdare heyetinden

istifa ettim

. H A N IM LA R T erzihan esini oynuyorduk.

İkinci perdede terzihanenin müşterisi olan

Melahat İçli’nin hastalandığım haber verdiler.

Çocuk Tiyatrosu’ndaki Gönül’den başka rolü

olmayan yoktu, gösterdiler, hiç gözüm tutmadı...

ikinci perdede ben sahnede iken sırası geldi;

sahneye girdi, lafa başladı. Fesuphanallah!

acemilikleriyle, düşeceğimiz uçuruma varışımızı bir nebze olsun geciktirebi­ lirse, müdüre ben de yardımcı olu­ rum...

İTİÜESSESEYİ

için için

kemiren film ve dublaj işleri

sorumsuzluğuna da kancayı

atmış müdür

Siz şu şaşırtıcı habere bakın: Parti­ li meşhurların himayesiyle tiyatronun en üst sınıfına sıçrayan Talat Arte- m e l’e; öteden beri yapmakta olduğu aykırı hareketlerinden dolayı, müdür Basıl Dedeoğlu, kimseden çekinme­ den bu kıdemli ve imtiyazlı sanatçıya- para cezası verdi ve yürürlüğe koydu; kimse de gık diyemedi!.. Vali: Ahmed Salih Bey den fermanlı, Dedeoğlu da

Vall’den...:

Demokrasinin tiyatroya girmesiyle beraber, müesseseyi için için kemiren film ve dublaj işleri sorumsuzluğuna da kancayı atmış müdür... Bir tâmim- le, bu işlere son verilmesi emrini de tahtaya astırmış!.. Nasıl sevinmezsin bunlara!..

Bu kârlı işe büsbütün son verme emrini yürütebileceğini pek zannet­ mem. Eteklerinden tutuşanlar elbet bir su kenarına koşacaklar; oralardan yeni hâmiler meydana çıkacak. Eğer Dedeoğlu ve onun dayandığı vali, sı­ kı dururlarsa; tamamen değil; ama ti­ yatromuza dokunan zararı biraz olsun hafifleterek, işi geçici de olsa, şimdi­

lik bağlayabilirler...

NOT DEFTERİNDEN: 1954 EKİM Muhsin Ertuğrul tekrar Devlet Ti­ yatrosu’nun müdürü oldu. Mânen de “ Küçük Sahne” ile ilişiğini kesmedi. Tam akıllıca bir hareket bu... Çünkü Devlet Tiyatrosu’ndaki umum müdür­ lük ömrü, Milli Eğitim bakanlarının şa­ hıslarıyla kaim. Şimdiki vekil Celâl Yardımcı... Bundan evvelki Tevfik İle­ ri idi.. M uhsin E rtu ğ ru l’un Devlet Ti­ yatrosu başından çekilmesine o se­ bep olmuştu... Muhsin çekildi. Bir za­ man sonra Tevfik İleri de bakanlıktan düştü. Ama, milletvekili olduğu için Millet Meclisi'nde üye. İstediğini iste­ diği zaman kürsüden söyleyeb.'vor.

M uh sin ’e olan hıncı hâlâ geçmemiş olacak.. Bu yıl Devlet Tiyatrosu büt­ çesi Meclis'de müzakere edilirken T e v fik İle ri, Meclis kürsüsünden M uhsin’in komünist olmasından şüp­ heli bir tarzda beyanatta bulundu; kendine göre misaller verdi; lekele­

mek istedi; ama tutturamadı... Millet­ vekili “ Kasım Küfrevi” ; kendisinin de vaktiyle Nazım H ikm et’i methettiğin­ den bahsederek; Tevfik Ile rl’nin ileri sürdüğü iddiaları çürütmek için alaylı bir mukabelede bulundu... Kasım B ey’ in böyle konuşması hoşumuza gitti.. Vakit geçirmeden Behzad Bu- tak; bu güzel mukabelesinden dolayı Kasım K üfrevi Bey'e, hepimiz adına teşekkür telgrafı çekti...

★ * * ★

Vaktiye “ Hanımlar Terzihanesi” ni oynuyorduk. O vodvildeki rolümü da­ ha bırakmadığım zamanlarda idi. İkin­ ci perdede, terzihanenin müşterisi olan Melâhat İç li’nin ani olarak has­ talandığını o sabah bana telefonla ha­ ber verdiler:

- Ne yapalım; kime oynatm ak is­ tersiniz?

- Boşta (yani oynayan piyeslerde ro­ lü olmayan) kim varsa, onu..

• G önüi’den başka kim se yok. - Gönül de kim?

- Çocuk T iyatro su'nd an b ir kız... - Becerebilir mi?.. Vakıa rolü yalnız ikinci perdede, hem de küçük ama, ni­ hayet rol bu... Konuşacak ve oynaya­ cak...

- Kendisi burada, hemen gelirse­ niz, siz gelinceye kadar biz ona ro­ lünü yazdırırız. Siz de biraz çalıştı­ rırsınız olur. Başka çare yok...

Tiyatroya geldim. Gösterdiler. Hiç gözüm tutmadı. Çelimsiz bir kız... Ça­ lıştırmaya koyuldum: Dikkatle dinliyor. Dediklerimi yapıyor. Bununla beraber

bana hâlâ silik görünmekte... Akşam oldu. Oyun başladı. Birinci perde bitti. Ortalıkta göründüğü yok. Hatta bir ara sordum da nerde oldu­ ğunu... Dekorun arkasında bir köşe­ de; gösterdiler; sakin oturuyor... İkin­ ci perdede ben sahnede iken bunun sırası geldi; sahneye girdi; lafa başla­ dı!.. Fesubhanallah!. O kadar güzel ton vererek cümleleri söylüyor, mana­ larını belirtiyor kil. Hiç de o gündüz gördüğüm suskun, çelimsiz kız değil!. Dış görünüşe aldanma derler ya; ka­

pağı kaldırmadan, içinde ne olduğu­ nu nerden anlayacaksın; vazife başı­ na geçmeden kudretinin ölçüsünü na­ sıl bileceksin?..

O gündenberi bırakmadım Gö- n ü l’ ü... Ufak tefek her çeşidini; genç ihtiyar her türlüsünü yalnız suhuletle değil, başarıyla yürüttü, sanata açılı­ şını seyrettirdi bize...

G ö nü l’e büyük bir rol oynatma he­ vesine düştüm. Elime geçen bu yılki “ Yelpaze” , sanki Gönül için aç;idı. Ona “ Canlna ” rolünü verdim., ida­ re heyetinden itiraz edenler oldu... De­ mek daha oralara kadar aksedeme- mişti G önül... Dinlemedim onları; ıs­ rarıma razı oldular. Sıkı çalıştık bera­ ber. Gevşeklik göstermedi. Aksine, sanki o beni teşvik ediyor gibiydi. Te­ reddütsüz söylerim, “ Yelpaze” ko­ medisinin en başarılı sanatçısı Gönül Ülkü idi o gece...________________ NOT DEFTERİMDEN: M AYIS 1955 ... Eğer şu kız sapıtmaz, istidad de­ nilen cevherini kötü kullanmaz, sana­ tına olan dikkatini kaybetmezse çok şey beklerim G önül’den...

★ ★ ★

Rıza T üzün’ü de anlatayım: Böyle- ce hem onu, hem de bu vesile ile ti­ yatro içinde, bazı adet ve davranışlar­ dan söz etmiş olurum: Darülbedayi Şehir Tiyatrosu'nda “ s u flö rlü k " bir uğurlu iştir... Aktörlüğe kabiliyetli ol- ıduğunu gördü mü tutmaz yerinde; sahneye, aktörlüğe doğru sürer. Ben Darülbedayi Tiyatro Mektebi’ne girdi­ ğim zaman, temsil heyetinin A d il is­ minde bir suflörü vardı. Genç, güzel, yakışıklı. Suflörlükde zoraki durduğu belliydi. İmrendiği şey: Aktör olup sah­ nede yer edinmekti... Suflörlük tiyat­ rolardan kalkana kadar; aktör olan ti­ yatrocular, nedense suflörlerin sahne­ ye gelmelerini yakıştıramazlar; istek­ lerini anlamamazlığa gelirlerdi. Uşa- kizâde Halid Zlva Bey’in (Halid Ziya Uşaklıgil’in) “ K a b u s " isimli bir piye­ si geldi; kabul edildi; oynanacak. Ama içinde genç, güzel ve yakışıklı, belki 18-20 yaşlarında bir delikanlı rolü var­ dı. Bu role uyacak ve oynayabilecek kimse yoktu temsil heyetinde. Hazim, ben ve bizim gibi bir iki öğrenci: Ak­ tör sayamadığımızdan sözkonusu de­ ğildik... işte bu çaresizlik içinde rolü mecburen  d il'e verdiler, pek güzel de oynadı... Arası çok geçmeden sufle kapağından çıkıp sahneye girdi ve ha­ tırı sayılır bir sanatçı oldu. Kemal Tö- zem de Şehir Tiyatrosu’na suflör ola­ rak girdi. O da sahneye geçiş çaba­ ları içinde sıkıntılar geçirdi... Rıza Tü- zün de bunlar gibi Şehir Tiyatrosu’­ nun suflör kadrosuna alındı... ileride Turhan Göker de suflör olarak aramı­ za girecek. Ve beğenilen bir aktör ola­ rak devam edecek.

S

uflör

olarak giren Rıza

Tüzün, Reşit Gürzap’m

hastalanmasıyla sahneye

________

çıkıyor

Rıza’nın hikayesini anlatacaktım: Rıza Tüzün, bize gelmeden dışarı heyetlerde aktör olarak çalıştığı için sanatın yabancısı değildi. Bundan do­ layı suflörlüğü de ustaca yapıyordu.. O zamanlar piyesleri çabuk ve sakat çıkarmak zorunda idik... Rıza aksat­ madan oynayabilmemiz için adeta bir “ istinadgâhım ız” oldu. M uhsin, va­ kıa suflör kapağını sahne önünden kaldırmıştı ama, suflörü kulis arasın­ dan ayıramamıştı... Bir piyes için uzun provalara vakit buluncaya kadar, suf­ lör kulis arasından alınamadı.. Gönlü sahnede, aktörlükte olması pek tabii. Ama tiyatroya giriş anlaşması suflör­ lük; o da şarta riayette, dikkatli: İçin­ de olan arzuyu ima dahi etmiyordu...

Yunanca’dan tercüme edilmiş bir eser olan “ Dimyata g id e rk e n ” ko­ medisini oynuyorduk. Reşid Gürzab hastalandı. Büyük bir rol. Süratle çı­ karacak olan aktör ne kadar kudretli olursa olsun bocalar; bizi şaşırtır. Rı­

za hem provada, hem de oyunda suf­ lör olduğundan, hiç olmazsa piyesin girdisini çıktısını bilir; laflar da kulağı­ nı doldurmuştur...

Rol için herkes birini aday gösterir­ ken; Rıza yaklaştı: "R o l ezberim de, isterseniz ben o ynayayım ” dedi ve ben de hiç tereddüt etmeden “ p e k i”

diye cevapladım...

Oynadı. Pek beğendim... Yer yer G ürzab’dan daha iyi idi; onun gibi mübalağası yoktu. Kimse de suflörü sahneye çıkardım diye fazta bir şey di­ yemedi...

Derken, “ Don Juan’a Oyun” isimli komediyi sahneliyordum... Rıza bu pi­ yeste suflördü.. Reşkl Baran'ın piyes-' te ehemmiyetli bir rolü vardı. Tem­ sile uç gun kala ayağı burkuldu; sah­ neye çıkamayacak hale geldi... Der­ hal rolü Rıza Tüzün’e verdim... Bu se­ fer bana hücum başladı! Yıllardır ak­ törlük kadrosunda bulunduktan halde, beğenilir bir oynayıştan görülmemiş kıskançlar; hem arkamdan söylendi­ ler; hem ds mâni olmak için sağa so­ la başvurdular: “ Kadroda boş oturan

aktörler varken ad amı olan suflörü sahneye çıkarıyor" diye ama Rıza

çok güzel oynadı. Beğenmeyen de kalmadı; diğerlerinde de ses seda ke-

sildi... __________________

NÖT DEFTERİMPKN: MAYIS 1985

... Bu çocuğu suflörlükten, sanat­ kârlar kadrosuna almaya uğraştım, isim yapmış aktörler bile bu isteğimin aleyhinde bulundular; vazgeçmem için zorladılar...’ Şehir Tiyatrosu’nun öyle bir devrinde yaşıyoruz ki: Artık, en makul bir şey için r’olacak” diye ısrar edemiyorum. Siz benim yaptığım acıklı işe bakın: “ Git, Belediyeden b ir İltim as edecek adam bul; bir tav­ siye m ektubu İle g el" dedim Rıza’- ya!. (Ne hallere düştük ya Rabbl). Bul­ du, getirdi. Ve hemen sanatkârlar kadrosuna alındı... Ona da bu sene “ Yelpaze” de bir rol verdim. Unutul­ mayacak bir muvaffakiyetle başardı... Eğer bu da sapıtmaz, şımarmaz, ay­ yaş olmazsa: Tiyatromuzun lüzumlu bir uzvu (organı) olacağı muhakkak... Bunu çalıştırmaktan sıkılmam...

YARIN:

Referanslar

Benzer Belgeler

Açık Ders Malzemeleri Sistemine eklenmek üzere hazırlamış olduğum, yukarıda bilgisi verilen ders, düzen, kapsam ve ders ekleme kılavuzunda belirtilen standartlar

tahlillerini, insanların iç dünyalarını kemiren duyguları sergilemesine rağmen hak ettiği üne kavuşamamıştır. Hikâye ve tiyatro dallarında da sayıca hayli kabarık

nılı ş ı şaşırtıcı ölçüde br.sittir. 2) Su- çimento oranları için isten ilen beto- nun vasfına uygun bir su miktarı seçiniz. Muk;,;vemet deneyleri için

l~yların sakinleşmesine ramen yine de evden pek fazla çıkmak 1emiyorduk. 1974'de Rumlar tarafından esir alındık. Bütün köyde aşayanları camiye topladılar. Daha sonra

,ldy"ryon ordı, ırnığ rd.n ölcüm cihazlan uy.nş ü.rinc. saİıtrd fıatiycılcri

Erzincan'ın İliç ilçesinin çöpler köyünde altın çıkarmaya hazırlanan çokuluslu şirketin, dönemin AKP'li milletvekillerini, yerel yöneticileri ve köylüleri gruplar

Öte yandan, hemen her konuda "bize benzeyeceksiniz" diyen AB'nin, kendi kentlerinde yüz vermedikleri imar yolsuzluklar ını bizle müzakere bile etmemesi; hemen tüm

İstanbul'un ulaşım sorununu çözmek adına Kadir Topbaş'ın büyük proje olarak sunduğu metrobüs, şubat ayı sonunda Anadolu yakas ına erişecek.. Bir "tercihli