Sigmund Freud’un Psikanalitik Kuramı (1856-1939)

Belgede Kişilik özellikleri ve iş tatmini arasındaki ilişkiyi belirlemeye yönelik bir uygulama (sayfa 30-33)

1.4. KİŞİLİK KURAMLARI

1.4.1. Psikanalizci Yaklaşımlar (Psikodinamik, Psikoanalitik Kuramlar)

1.4.1.1. Sigmund Freud’un Psikanalitik Kuramı (1856-1939)

6 Mayıs 1856 yılında Moravya’da dünyaya gelen, yirminci yüzyılın en büyük entelektüel simalarından biri olan Sigmund Freud, psikoanalitik kuramın kurucusudur. Psikanalitik kurama göre, kişiliğin gelişmesi ve davranışların oluşmasıyla determinizm arasında bir bağlantı vardır. Doğada nedeni olmayan hiç bir sonuç yoktur. Aynı biçimde insanın kişiliğindeki süreçler de kendiliğinden oluşmaz. Değişik nedenler, değişik duygu, tutum, davranış ve kişilik yapılarına yol açar.

İnsanın kişiliğinden kaynaklanan her davranışın bir nedeni vardır. Bu nedenin kökeni, ilk bebeklik, çocukluk, gençlik çağlarına dayanır (Yanbastı, 1990: 16).

Freud, kişilik gelişmesine yönelik topografik, yapısal, dinamik, içgüdüsel kuramlar geliştirmiştir. Freud’un topografik kuramına göre, insan davranışının nedenleri, bilinç, bilinçaltı ve bilinçdışı olmak üzere üç ayrı bölümden oluşur. Bu bağlamda Freud, insan zihnini okyanosdaki bir buz dağına benzetmiştir. Suyun yüzeyinde görülen küçük bölüm olan bilinç; o anki farkındalığımızdır. Bilinçaltı, o anki zihnimizde olmayan ancak çağrılması halinde bilince ulaşılabilen bütün bilgilerdir. Buzdağının suyun altında kalan daha büyük bölümü ise bilinçdışını temsil eder. Bilinçdışı, arzuların, düşünce ve davranışlarımızı etkileyen ulaşılmaz anılarımızın oluşturduğu bir depodur (Atkinson vd, 2002: 459).

Freud’ un yapısal kuramına göre kişilik, id, ego ve süper egodan oluşmaktadır. Bu üç bölüm, birbiriyle etkileşim içindedir. Davranışları bu etkileşim sonucu ortaya çıkar.

İnsan davranışlarını yönetmede etkili olan id, kişiliğin çekirdeğini oluşturur. İçgüdüsel ve bilinçsiz olarak kabul edilen istek, arzu ve duyguları içerir (Güney, 2006:199). İd, kişiliğin ilkel bölümüdür ve güdülerden kaynaklanan enerjiyle doludur. Zevk ilkesi egemendir. Freud’a göre id, kültürel sınırlamalardan etkilenmez ve bireyin yüzyıllar boyu gelişen doğal dürtü ve hislerini temsil eder (Zel, 2001: 33). Dürtülerden en baskını cinsellik ve saldırganlıktır. Arzu ve isteklerin anında yerine getirilmesini ister (Göksu,2007: 57). İd’i dengeleyen süper ego ve egodur (Önal, 2006: 11).

Süper ego, eylemlerin doğru mu; yoksa yanlış mı olduğunu yargılar. Daha genel olarak bakıldığında süper ego, toplumun değerlerinin ve ahlaki yargılarının içselleştirilmiş temsilidir ve kişinin ahlaki olarak ideal kişi imgesinin yanı sıra vicdanını da oluşturur (Atkinson vd, 2002: 461). Süper ego, ilk çocukluk yıllarında, davranış kurallarının içerisinde ödüllerin ve cezaların sindirildiği bir sistem yoluyla ebeveyn tarafından öğretilmesiyle gelişir (Schults, 2002:529-530).

Ego ise, id ve süper ego’yu dengeleyici durumunda olup, id’in taleplerini süper egoya uygun bir hale getirmeye çalışır. Ego başarılı olmazsa bireyde zihinsel gerginlik, tereddüt ve çekimserlik doğar (Şimşek, 2006: 21) ve çatışma yaşanır.

Aslında id, ego, süper ego farklı ilkelerle çalışan psikolojik süreçlere verilmiş adlardan başka bir şey değildir. Egonun yönetici önderliği altında bir ekip olarak, birlikte hareket ederler. Böylece kişilik, bir bütün olarak işler. İd kişiliğin biyoloji bölümünü, ego psikolojik ve süper ego toplumsal bölümlerini oluşturur. (Yanbastı, 1990: 22).

Freud’un dinamik kuramında, içgüdüler ve dürtülerle donatılmış olarak dünyaya geldiğimizi ve ihtiyaçlarımızı en kısa zamanda doyurmaya yönelik haz ilkesi ile hareket ettiğimizi ileri sürer. Freud’ un cinsellik dürtüsünün, kişinin yaptığı her şeyde birinci neden olduğuna inanmıştır (Miller; Shelly, 2007: 54).

Freud’un son kuramı olan içgüdüsel kuramında ise doğuştan varılan genel içgüdüler gelişmeyle ayrışır. Kişilik, öncelikle cinsellikle saldırganlık gibi biyolojik dürtüler tarafından ve yaşamın ilk beş yılında meydana gelen deneyimlerle belirlenir (Atkinson vd, 2002: 484). Çocuk dünyaya geldiği anda libidonun gücüyle davranışta bulunmaya başlar. Tüm bedeni libidoya doyum sağlayabilecek niteliktedir. Bu ilkel doyum, birçok dönem geçirerek toplumsal bir nitelik kazanır. Her dönem bir öncekinden etkilenir ve bir sonraki dönemi etkiler (Yanbastı, 1990: 24). Bu kurama göre yeni doğan bir bireyin kişiliği, değişik aşamalardan geçerek gelişmektedir. Bu aşamalara psikoseksüel aşamalar denir. Freud kişiliğin beş dönemden geçerek geliştiğini öne sürmüştür. Bunlar (Dal, 2009: 50);

 Yaş Oral Dönem (0–1 yaş)

 Anal Dönem (1–3 yaş)

 Fallik Dönem (3–6 yaş)

 Latens (Gizlilik) dönemi (6-11 yaş)

 Genital Dönem (11 yaş ve üstü)

Oral dönem (0-1 yaş), doğumdan başlar, bir buçuk yaşına kadar sürer. Bebeğin gereksinmeleri, algılamaları daha çok ağız bölgesine odaklanır. Doyum

kaynağı ağız, dudak ve dildir (Yanbastı, 1990: 24). Anal dönem (1–3 yaş), bu dönemde çocuk, emmekten daha fazla dışkılama ve anal uyarılmadan zevk alır (www.aof.anadolu.edu.tr). Bu dönemde ebeveynlerin baskıcı bir tutum sergilemeleri bireyde öfke patlamaları ve inatçı bir kişilik özelliği ortaya çıkarabilir. Fallik dönem (3–6 yaş) çocukların genital bölgelerine dokunarak haz aldıklarının farkına vardıkları dönemdir. Bu dönem süper egonun gelişimini tamamladığı dönemdir. Çocukların dikkati tamamen cinsel organlarına yöneliktir (Dal, 2008: 51). Latency (gizlilik) dönemi (6-11 yaş): Çocuğun sosyal yaşama girmesiyle başlar. Bütün enerjisini zihinsel olarak harcamak ister. Okuma yazma, sosyal kuralları öğrenir. Kendi cinsiyle oynar. Benimsedikleri rolleri pekiştirmek isterler. Cinsel dürtülerde geçici olarak bir durgunluğun gözlendiği bir devredir (Mete, 2006: 27). Genital dönem (11-14 yaş): Freud’a göre ergenlik ile birlikte bireyin cinselliği, üreme amacına yönelik hale gelir. Karşı cinse ilgi duyma, sosyalleşmeyi hızlandıran grup etkinliklerine katılma, evliliğe ilişkin planlar kurma bu dönemin başlıca özellikleridir. Yine bu dönemin de sağlıklı atlatılması önemlidir. Genital dönemde genç, toplumsal değerleri ya reddetme ya da benimseme eğilimi içindedir. Bu çelişkili düşüncelerin yoğunlaşması ya da dönemin sağlıklı atlatılamaması durumunda aşırı bağımlı ya da aşırı bağımsız bireyler yetişebilmektedir (Yurtsever, 2009: 33).

Freud’un kişilik kuramı, kişilerin gözlemine dayalı bir kuram olması, her şeyi açıklayabilen deneysel yöntemlerin uygulanamaması, cinselliğin aşırı vurgulanması, nörotik gücü sınırsız bir kuram olması nedeniyle birçok yönden modern psikologlar tarafından eleştirilmiştir (Özkalp ve diğ, 2001: 276).

Belgede Kişilik özellikleri ve iş tatmini arasındaki ilişkiyi belirlemeye yönelik bir uygulama (sayfa 30-33)