• Sonuç bulunamadı

Her zaman en “özel” yerdesin! Teşekkür cümlelerime en başta Babam ve Annem ile başlamak isterim

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2022

Share "Her zaman en “özel” yerdesin! Teşekkür cümlelerime en başta Babam ve Annem ile başlamak isterim"

Copied!
243
0
0

Yükleniyor.... (view fulltext now)

Tam metin

(1)
(2)
(3)
(4)
(5)

ÖNSÖZ

O kadar kıymetli insanlar tanıdım ve güzel dostluklar edindim ki, teşekkür etmesem bu tez çalışması benim için yarım kalırdı. Bu çalışmaya başlarken, yazarken ve sonuçlandırırken de her saniyesinden çok mutlu oldum. Çok severek ve çok inanarak yazdım. Ve daha farklı perspektifler üzerinden araştırmalara devam edeceğim.

Öncelikle, bu tez çalışması abim, çocukluk arkadaşım Vüqar Seyidov’a ithaf edilmiştir. Onun ölümsüz hatırasına sonsuz saygı ve sevgiyle. Her zaman en “özel”

yerdesin!

Teşekkür cümlelerime en başta Babam ve Annem ile başlamak isterim. Her zaman yanımda oldukları, koşulsuz sevdikleri ve hep inandıkları için. İyi ki varsınız.

Diğer abim- Mansur sen de benim değerlimsin. Her zaman yanındayım.

Hocalarım, en başta Prof. Dr. Nuran Yıldız. Sizin yönlendirmeleriniz, tavsiyeleriniz ve derin bilgileriniz çok kıymetliydi ve olacak da. Teşekkür ederim!

Sevgili Doç. Dr. Aslı Yağmurlu siz tezimin tamamlanmasında en önemli katkıları sağlayanlardansınız. Minnettarım. Serdar hocam, Özcan hocam ve muhteşem samimiyetiyle Gamze hocam, sizlere de çok teşekkür ederim. Ayrıca, sevgili ve değerli Doç. Dr. Melike Aktaş hocam sizin yeriniz hep benim için ayrı olmuştur. Bu süreçte de hep yanımda oldunuz, teşekkür ederim.

Gel gelelim çok sevgili ve değerli dostlarıma. Güzel insan-dost Hürol Sipahioğlu, yıllardır dostluğunu esirgemeyen Flor Jalili ve sevgili eşi Onur, benim kadar heyecanlanan ve sevinen Ebru’cuğum ve Sait’im, değerli Murat hocam, en kıymetlilerimden Deniz Ersoy ve Cafer Zülfükarov, canım Duygu’m, şiirleri kadar

“derin” Onur’cuğum ve katıksız içtenliğiyle Yeşim’im ve daha adını sayamadığım tüm dostlarım hepinize çok teşekkür ederim. Sevgili arı “Maya” arkadaşım, Beris Artan Özoran, senin bu süreçte emeğini ve her zaman yanımda oluşunu unutamam. Kendi tezin gibi her işime koşturdun ve bana destek oldun. Teşekkürler, hem de çok! Kıvanç’ı da unutmayalım.

Son olarak en “özel” teşekkürüm dost, sırdaş Emre Can Temel için. Tüm stresli, zor ve kötü günlerimde yanımda oldu. Hani bir cümle vardır, “adam gibi adam”, başka söze gerek yok. Hakkı çoktur. Her zaman önemi ve değeri bende baki kalacaktır.

(6)

İÇİNDEKİLER

TABLOLAR LİSTESİ ... i

ŞEKİLLER LİSTESİ ... ii

GİRİŞ ... 1

I BÖLÜM: “İDEAL” BİR İLETİŞİM BİÇİMİ OLARAK “DİYALOG” ... 7

1.1. Antik Dönem “Diyalog” Anlayışı... 7

1.2. Geç Antik Dönem Ve Ortaçağda Diyalog Anlayışı ... 18

1.3. XIX. Yüzyıl Sonrası “Diyalog” Kavramsallaştırılması ... 24

1.4. “Ben” ve “Öteki/Ler” Arasındaki “Diyalog” ... 31

1.5. “Diyalog” Süreci ... 35

1.6. “Diyalog” Sürecinde Argümantasyon ... 39

1.7. Diyaloğa Dayalı İletişim Biçimleri ... 41

1.8. İletişimsel Eylem Kuramı ... 45

1.9. İdeal Konuşma Durumu ... 48

1.10. Modern “Diyalog” Uygulaması: “Diyalojik Kuram” ... 52

II BÖLÜM: SİVİL TOPLUM ALANI ve “SİVİL DİYALOG” KAVRAMI... 57

2.1. Kamusal Alan Kavramının Tarihsel Serüveni ... 57

2.2. Kamusal ve Özel Alan Ayrımı ... 61

2.3. “Sivil Toplum” Kavramının Doğuşu ... 65

2.4. Sivil Toplum Alanına İlişkin Kuramsal Yaklaşımlar ... 67

2.4.1. Sivil Toplum ve Devlet İlişkisi ... 69

2.4.2. Locke ve Egemen Sivil Toplum Anlayışı ... 73

2.4.3. Hegel’le Değişen Sivil Toplum Algısı ... 75

2.4.4. Marksist Sivil Toplum Düzeni ... 77

2.4.5. Gramsci’nin Hegemonik Sivil Toplumu ... 78

2.5. Modern Sivil Toplum Alanı Anlayışı ... 81

2.6. Sivil Toplum Kuruluşları ya da Sivil Diyalog Aracıları ... 84

(7)

2.7. “Sivil Diyalog” Kavramı ... 89

2.8.“Sivil Diyaloğun” Niteliksel İçeriği ... 92

2.9. Küresel “Sivil Diyalog” Ütopyası ... 100

2.10. Türkiye’de “Sivil Diyaloğun” Gelişimi ... 102

2.11. AB ile “Sivil Diyalog” Sürecinin Başlaması ... 106

III BÖLÜM: AB DESTEKLİ “SİVİL TOPLUM DİYALOĞU” PROGRAMININ İNCELENMESİ ... 112

3.1. Araştırmanın Yöntemi ve Analiz Tekniği ... 112

3.2. Araştırma Bulguları ve Değerlendirilmesi ... 120

3.2.1. Sivil Diyalog Anlayışının Kavramsal Çerçevesi ... 121

3.2.1.1. Diyalog Tanımı ... 121

3.2.1.2. Diyaloğun İçeriği ... 126

3.2.1.3. Diyaloğun Amacı ... 136

3.2.1.4. Diyaloğun Önemi ... 142

3.2.2. Sivil Diyaloğun Uygulamalı Çerçevesi ... 148

3.2.2.1. Sivil Diyalog Projeleri ... 148

3.2.2.2. Diyalog Seminerleri ... 159

3.2.3. Sivil Diyaloğun Tanıtımsal Çerçevesi ... 167

3.2.3.1. Diyalog TV ... 168

3.2.3.2. Sosyal Medya Araçları ... 176

SONUÇ ... 183

KAYNAKÇA ... 193

ÖZET ... 233

ABSTRACT ... 234

(8)

i TABLOLAR LİSTESİ

Tablo 1: Antik Diyalog, Kuramsal Diyalog ve Sivil Diyalog Kavramlarının

Nitelikleri ... 95

Tablo 2: Sivil Toplum Diyaloğu I. Dönem Programı ... 127

Tablo 3: Sivil Toplum Diyaloğu II. Dönem Programı... 128

Tablo 4: Sivil Toplum Diyaloğu III. Dönem Programı... 129

Tablo 5: Sivil Toplum Diyaloğu IV. Dönem Programı ... 130

Tablo 6: I-IV Dönemler Arasında Sivil Toplum Diyaloğu Programı ... 131

Tablo 7: Sivil Diyaloğun Genel Amaçları ... 137

Tablo 8: Sivil Diyalog Projelerinin 10 Yıllık Genel Şeması ... 148

Tablo 9: I-IV Dönemler Arasında Projelerin Ulaştığı Hedefler ... 153

Tablo 10: Diyalog TV’nin Genel Şeması ... 169

Tablo 11: Diyalog TV Videolarının Tematik Tablosu ... 172

Tablo 12: Sivil Toplum Diyaloğu Facebook Hesabının Genel Şeması ... 178

Tablo 13: Sivil Toplum Diyaloğu Twitter Hesabının Genel Şeması ... 179

Tablo 14: Sivil Toplum Diyaloğu Youtube Kanalının Genel Şeması ... 180

(9)

ii ŞEKİLLER LİSTESİ

Şekil 1: Sivil Toplum Diyaloğu Programının Logosu ... 168

(10)

1 GİRİŞ

“Diyalog”, Antik dönemlerden itibaren var olan en eski, hatta en ilkel ve en temel iletişim biçimidir. Uzun olduğu kadar zorlu bir tarihsel ve anlamsal serüveni vardır.

Genel anlamda iki kişi arasında kurulan bir iletişim yöntemi şeklinde bilinmesine rağmen “diyalog” kavramsal tanımlanmasının ötesinde “ötekiyi”- karşı tarafı “farkına varma” ya ve onunla etkileşim kurmaya odaklı bir “anlama” sürecidir. Bireyin hem içsel hem de dışsal olarak kendini ya da benliğini “ifade edebilme” ve düşüncelerini “açık”

şekilde aktarabilme biçimidir. En temel özelliği kendiliğinden oluşan “doğal” bir süreç olmasıdır. Bu bağlamda “etik” bir yaşantının iletişimsel “yansımasıdır”. Zoller’ in (2000:

193) dediği gibi “diyalog”, en az “iki” arasında bir sözcük, bir cevap ve bir “ilişkidir”

Tüm “diyalog” larda her zaman iki ve daha fazla farklı taraf vardır. Makro düzeyde bu taraflar gruplar, topluluklar, kurumlar ve ülkelerdir. Mikro düzeyde ise kendine özgü düşünceleri, bakış açıları, karmaşık sorunları ve soruna ilişkin varsayımları olan “birey” lerdir. Makro düzeyde de “diyalog” yönetimi temelde mikro düzeydeki “bireyler” tarafından gerçekleştirilmektedir. Bu anlamda taraflar birer “nokta”, aralarındaki ilişki ise “mesafe” olarak yorumlanabilir. Bu “mesafe” hem tarafların yakınlık hem de uzaklık olasılıklarını taşımaktadır. “Diyalog” da tam olarak aslında bu mesafenin “sürdürülebilir” şekilde yönetimi, gelişimi üzerine kuruludur.

“Diyalog” anlayışı, Antik dönemlerde felsefeden başlayarak XXI. Yüzyılda sosyoloji, psikoloji, siyaset bilimi gibi çeşitli bilim dallarına kadar geniş yelpazede etkili bir iletişim biçimi olarak tartışılmaktadır. “Demokrasi” anlayışı çerçevesinde güncelliğini koruyan kavram, “yeni zamanlarda” kişiler, kurumlar ve ülkeler arasındaki çatışma çözümlerinde, barış girişimlerinde farklı tanımlamalarla ve anlamlarla yeniden fenomen

(11)

2 olmuştur. Özellikle sivil toplum alanında sıkça dile getirilen ve başvurulan bir iletişim yöntemi haline gelmiştir.

Bu anlamda bu tez çalışması “ideal” bir iletişim biçimi olarak “diyaloğu” ele almaktadır. Antik dönemlerden başlayarak XXI. Yüzyıla dek felsefi ve sosyolojik çalışmalar incelenerek, “Antik diyalog” kavramının nasıl bir evrim geçirerek “sivil diyalog” kavramına kuramsal temel oluşturduğu incelenmektedir. Seçilen örneklemle

“sivil diyalog” kavramının nasıl uygulanabilir hale getirildiği, “diyalog” kavramının hangi özelliklerini taşıyıp-taşımadığını ve aslında “sivil diyalog” adı altında nasıl bir amaç sunulduğu tartışılmaktadır.

Yapılan çalışmanın sorunsalı (problemi) “ideal” iletişim biçimi olarak ortaya çıkan

“diyalog” kavramının XXI. Yüzyıl kuramsal anlayışında “diyalog” ve “sivil diyalog” adıyla sadece tanım ve anlam değiştirdiği, ancak gerçekte ise “diyalog” özelliklerini taşımadığı üzerine kuruludur. Antik dönemlerden XXI. Yüzyıla dek konuyla ilgili önemli çalışmaların derinlemesine literatür taraması ve seçilen örneklem üzerinde araştırma bulgularının değerlendirilmesiyle “diyalog” kavramının tanımsal ve anlamsal olarak nasıl evrim geçirdiği ele alınarak “diyalogatif” bir yapıda uygulanabilir iletişim biçiminin oluşturulup-oluşturulmayacağına ilişkin önerilere odaklanılacaktır. “Diyalogatif”

kavramsal olarak daha “diyalog” nitelikleri barındıran ve normatif yapıda uygulanabilir bir iletişim yöntemi önerisini betimlemek için kullanılmıştır. Daha açık şekilde ifade edilirse, “ideal” anlamda bir diyalog içeriğine sahip olmasa bile, diyalog temelinde önemli ve uygulanabilir özelliklerin anlatımı için bu terim tez kapsamında üretilmiştir.

Sadece kuramsal içeriği değil, aynı zamanda pratikte uygulanabilirliği için doğru iletişimsel ektinlik türünün kullanılması da gerekmektedir. Bu anlamda sonuç bölümünde “diyalogatif” yapıdaki bir sivil diyalog için atölye çalışmalarının önemine değinilmektedir.

(12)

3 Çalışmanın temel amacı ise “diyalog” anlayışının felsefi ve sosyolojik çözümlemeleri çerçevesinde “sivil diyaloğun” kavramsal ve uygulamalı altyapısını incelemek ve örneklem kapsamında sözde “diyalog” adı altında nasıl bir iletişim biçiminin sunulduğunu ele almaktır. Sonuç olarak hem kuramsal hem de araştırma bulguları doğrultusunda daha “diyalogatif” yapıda bir “sivil diyalog” önerisi sunmaktır.

Öneri, temelde “diyalog” kavramının Antik dönemlerden itibaren “ideal” iletişim biçimi olarak kaldığı ve “yeni zamanlarda” da üretilen modern diyalog türlerinin

“diyalog” anlayışının özelliklerini yansıtmadığı varsayımına dayanmaktadır. Bu anlamda sivil toplum alanının yapısal bağlamı açısından “diyalog” kavramı için en uygun ve en uygulanabilir alan olduğu varsayılarak, “sivil diyalog” kavramının daha

“diyalog” odaklı bir yaklaşım çerçevesinde geliştirilebileceği iddia edilmektedir. Bu nedenle “diyalogatif” tanımlaması ön plana çıkarılmaktadır.

Farklı tarihsel süreçlerdeki çalışmaların derinlemesine literatür taramasıyla ele alınması ve araştırma bulguları aracılığıyla “diyalog” anlayışının felsefi ve sosyolojik anlamlarının çözümlenmesiyle, “sivil diyalog” un kavramsal altyapısının geliştirilmesi bu çalışmayı hem iletişim alanı hem de sivil toplum alanı için önemli kaynak haline getirmektedir. Öncelikle hem en ilkel hem de en uygar iletişim biçimi olan “diyaloğun”

kavramsal olarak farklı bilimsel yaklaşımlar çerçevesinde ele alınması iletişim alanı için kapsamlı bir araştırma sunmaktadır. Diğer taraftan, AB destekli “Sivil Toplum Diyaloğu”

programı ile fenomen olan “sivil diyalog” kavramının AB değerlerini yansıtan dar anlayışından ziyade kavramsal olarak “diyalogatif” yapısının ortaya çıkarılması sivil toplum alanı için önemli bir temel önermektedir. Ayrıca bu çalışmanın diğer bir önemi ise araştırma tekniği olarak çerçeveleme analizinin “diyalog” odaklı bir iletişim araştırmasında ilk defa kullanılıyor olması ve bu anlamda gelecekte diyalog çalışmaları için örnek oluşturmasıdır.

(13)

4

“İdeal” bir iletişim biçimi olarak “diyalog” üzerine odaklanan ve AB’nin yürütmekte olduğu “Sivil Toplum Diyaloğu” programını inceleyen çalışmada araştırma soruları aşağıdaki şekilde belirlenmiştir;

▪ “Diyalog” kavramı nasıl bir tanımsal evrim geçirmiştir?

▪ “Diyalog” kavramı ve sivil toplum alanı arasındaki ilişki nasıl kurulmaktadır?

▪ “Sivil diyalog” nasıl bir kavramsal altyapıya sahiptir?

▪ Uygulanabilir bir “diyalog” olarak görülen “sivil diyalog” gerçekte nasıl bir iletişim biçimi sunmaktadır?

▪ Sivil Toplum Kuruluşları “sivil diyalog aracıları” olarak tanımlanabilir mi?

▪ AB destekli “Sivil Toplum Diyaloğu” programı “diyalog” anlayışını nasıl bir

“kavramsal çerçeve” içinde sunmaktadır?

▪ “Sivil Toplum Diyaloğu” programının faaliyetleri “diyalog” açısından uygulanabilir bir çerçeve sunabilmekte midir?

▪ “Sivil diyalog” faaliyetlerinin “tanıtımsal çerçevesi” nasıl oluşturulmaktadır?

▪ “Yeni zamanlarda” “diyalog” un temel nitelikleri ele alınarak daha

“diyalogatif” bir yapıda uygulanabilir bir “sivil diyalog” mümkün müdür?

▪ Sivil toplum, “diyalog” ya da “sivil diyalog” açısından “alan” mı yoksa

“kapan” mıdır?

Yukarıdaki araştırma soruları doğrultusunda bu tez çalışması üç ana bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde “diyalog” anlayışı ele alınmaktadır. Bu anlamda ilk önce Antik dönemin önemli isimleri Sokrates, Platon, Aristo’nun çalışmaları, aynı zamanda İlkçağın filozoflarından Zerdüşt ve Konfüçyüs’ün öğretileri de çözümlenmiştir. Geç Antik

(14)

5 dönemi ile birlikte ise “diyalog” anlayışının "tinsel” içeriği çözümlenmektedir. Daha sonra Ortaçağ’ da “diyalog” ile ilgili çalışmalara değinilerek, XIX. Yüzyıl sonrası farklı düşünürlerin kavrama ilişkin düşünceleri betimlenmektedir. İlk bölümde son olarak

“diyalog” bağlamında modern yaklaşımlar ele alınmaktadır.

İkinci bölüm, sivil toplum alanı ve “sivil diyalog” kavramının çözümlenmesine odaklanmaktadır. Bu anlamda öncelikle sivil toplum alanı ile ilişkili olarak kamusal ve özel alan ele alınmaktadır. Daha sonra sivil toplum alanı farklı düşünürlerin yaklaşımları temelinde ve farklı tarihsel bağlamlarda tanımlanmaktadır. “Diyalog”

anlayışının sivil toplum alanına ilişkin “sivil diyalog” kavramı bu bölümde geniş olarak ele alınmaktadır. Kavramsal altyapısı çerçevesinde özellikleri belirli başlıklar altında sıralanmaktadır. Son olarak Türkiye’de sivil toplum alanının durumu ve çalışmanın örneklemini oluşturan “Sivil Toplum Diyaloğu” programına ilişkin resmi süreçlerle ilgili bazı önemli bilgilere yer verilmektedir.

Üçüncü bölüm ise araştırma örneklemi olarak seçilen AB destekli “Sivil Toplum Diyaloğu” programının “diyalog” anlayışı çerçevesinde bulgularını ve bulguların değerlendirilmesini içermektedir. Bu anlamda öncelikle araştırma yöntemi olarak

“Çerçeveleme” kuramı “İnşacı Yaklaşım” içinde betimlenmektedir. Daha sonra araştırma tekniği spesifik odaklı çerçeveleme tekniği anlatılmaktadır. Araştırma bulguları spesifik odaklı çerçeveleme tekniği aracılığıyla üç ana çerçeve altında incelenmektedir. İlk çerçeve altında programın “sivil diyalog” anlayışının kavramsal çözümlemesi ele alınırken, ikinci ana çerçeve olan “uygulamalı çerçeve” bağlamında sivil diyalog uygulamalarının “diyalog” anlayışı temelinde odak şemaları analiz edilmiştir. Son olarak “tanıtımsal çerçeve” ile Diyalog TV ve sosyal medya araçları tanıtım açısından ele alınmıştır.

Maddi olmayan manevi, spiritüel anlamına gelmektedir.

(15)

6 Çalışma, sonuç bölümü ile bitmektedir. Sonuç bölümünde araştırma bulguları genel olarak değerlendirilmekte ve “diyalog” anlayışı çerçevesinde sivil diyalog”

kavramının daha “diyalogatif” yapıda uygulanabilirliğine ilişkin öneriler sunulmaktadır.

(16)

7 I BÖLÜM: “İDEAL” BİR İLETİŞİM BİÇİMİ OLARAK “DİYALOG”

1.1. Antik Dönem “Diyalog” Anlayışı

M.Ö. VIII. Yüzyıldan başlayarak M.S. V. Yüzyıla kadar uzanan ve Eski Yunan ile Roma kültürlerini kapsayan dönem, Antik Çağ olarak tanımlanmaktadır (Hançerlioğlu, 1995: 47). Antik Çağ tarihinin ve felsefesinin en önemli kaynağını ise Eski Yunan tarihi ve felsefi yanılsamaları oluşturmaktadır. Eski Yunan tarihi ve kültürü genel anlamda Batı felsefesinin de kökenini oluşturmaktadır. Eski Yunan ya da Antik Yunan tarihinde siyasal bağlamda sistemli ve bütüncül bir devlet anlayışı var olmamıştır. Bunun yerine sürekli olarak çatışmaların ve iç savaşların hüküm sürdüğü bu dönemde çok sayıda küçük “polis” ler yani bağımsız kent-devletler ortaya çıkmıştır (Von Aster, 2005: 58-59).

M.Ö. V. Yüzyılda Atina, bu kent-devletler içinde sanat, politika, edebiyat ve demokratik yönetim açısından önemli bir merkez haline gelmiştir. Çok sayıda düşünürün ziyaret ettiği ve yerleştiği bir şehre dönüşen Atina, Antik Yunan felsefesinin gelişiminde yaratıcı bir dönemin başlamasına zemin oluşturmuştur. Bu anlamda özellikle Sokrates’in önemli bir rolü vardır. Çünkü Antik Yunan felsefesi temel olarak Sokratik düşünce ile şekillenmiş ve gelişmiştir (Arda vd., 2013: 138).

Sokratik düşünce, temelde “akıl” ve “bilgi” yi en büyük erdemler olarak savunan felsefi bir yaklaşımdır. Daha önceki felsefi akımlardan farklı olarak “doğa” yı değil,

“insanı” merkezi konuma getirmiştir. M.Ö. V-IV. Yüzyıllar arasında yaşadığı düşünülen Sokrates’in soru-cevap tekniğiyle bilgiyi sorgulamaya ve tartışmaya yönelik “diyalog”

(17)

8 yöntemi, Antik dönemden başlayarak Ortaçağa kadar çeşitli felsefe okullarında fazlasıyla etkili olmuştur (Birand, 1958: 38).

Kavramsal olarak “diyalog”, Yunanca bir kelime olup “dialogos” kökünden türemektedir. Burada “logos”, “söz” anlamına gelmektedir. “Dia”, ise genel olarak “iki”

şekilde bilinmesine rağmen, daha derin çözümlemede “aracılığıyla” anlamını ifade etmektedir (Bohm, 2006: 35). Bu nedenle genel tanımlamanın aksine diyalog sadece iki taraf arasında değil, ikiden çok tarafla yapılabilen bir iletişimsel eylemdir. “Diyalog”

anlayışı ile iki ya da daha fazla taraf arasındaki iletişim kalitesi vurgulanmaktadır.

“Diyalog”, tarafların birbirlerine olan tutumlarını belirlemede, konuşma ve davranış biçimlerini incelemede, içinde oldukları “bağlamı” anlamada önemli bir “araç” tır (Cissna

& Andersson, 1998: 64).

Sokrates’le başlayarak Antik Yunan’da önemli hale gelen “diyalog” anlayışı genel olarak konu üzerinde bir anlaşmaya varmak için değil, sürdürülebilir şekilde karşılıklı konuşmaya dayalı bazen “tartışma”, bazen de “sohbet” biçimine işaret etmektedir. Örneğin, Sokrates’in öğrencilerinden olan Platon’un (2013a, 2013b, 2014) çalışmalarında sürekli, karşılıklı soru-cevap şeklinde nihai sonuca varılmayan ve konuya ilişkin “açıklama” ya yönelik konuşmalar ön plandadır. Platon’un (2014: 79)

“Kleitophon” çalışmasındaki Sokrates’le Kleitophon arasında geçen konuşmasında

“yanlış anlaşılma” sonucu tarafların birbirlerine karşı tutumları betimlenmektedir. Bu bağlamda sorunların “etik” çerçevede çözümünde “konuşma” nın önemi vurgulanmaktadır;

M.Ö V. ve IV. Yüzyıllar arasında yaşadığı düşünülmektedir.

(18)

9

“Sokrates- Az önce, Aristonymos’un oğlu Kleitophon’un Lysias ile konuşurken, Sokrates’in felsefe üzerine konuşmalarını yedirdiğini ve Thrasymakhos’un konuşmasını fazlasıyla övdüğünü bize anlatıyordu.

Kleitophon- Sokrates, Lysias ile senin hakkında konuştuklarımız, sana doğru anlatılmamış; gerçekten bazı noktalarda seni övmedim, ama bazı noktalarda övdüm. Bana kızdığın açık, mademki baş başayız, sana sözlerimi seve seve tekrarlayacağım; böylece senin hakkında olumsuz bir yargıya vardığıma daha az inanacaksın.[…] İzin verirsen seve seve konuşur, anlatırım.

Sokrates- Sen bana anlatmak istedikten sonra, kabul etmemem, doğru olmaz. Zaafımı ve gücümü bildiğimden, birincisi üzerinde işleyeceğim ikinciden de olanca kuvvetimle kaçacağım aşikârdır.

Kleitophon- O halde dinle.”

Yukarıdaki örnek parçada taraflar arasındaki konuşma Sokratik diyalog yöntemi çerçevesinde oluşturulmuştur. Yöntem, tartışma ortamında soru-yanıt sistemiyle edilgenlik ortaya çıkarmadan geri dönüşümler bağlamında konuyu tartışarak “öğrenme”

yi amaç edinmektedir (Ünder, 1994). Bu da Sokratik ya da daha genel ifadeyle Antik

“diyalog” anlayışının “içerik” odaklı niteliğini ortaya çıkarmaktadır. Sokratik diyalog yöntemi, “karşılıklılık” ilkesinin esas alındığı ve sürekli olarak “öğrenmenin” önemli olduğu eşitlikçi bir tartışma durumunu betimlemektedir. Bu anlamda Platon’un (2013a:

26-27) “Devlet” çalışmasında Socrates, Thrasymachus ve Glaucon arasında gerçekleşen konuşmalar “öğrenmenin”, “diyalog” anlayışı çerçevesinde önemini ortaya çıkaran örneklerden biridir;

“ “Paran var” dedi, Glaucon. Eğer bütün iş paraya dayanıyorsa sen rahat olup sözüne devam et, Thrasymachus. Hepimiz Socrates için katkıda bulunuruz.

“Evet, tabii” dedi, böylece Socrates her zaman yaptığı gibi cevap vermekten sakınacak ama karşısındakinin cevabını tersinden inceleyecek ve çürütebilecek.

(19)

10

“Dostum” dedim. “İnsan eğer bilmiyorsa ve bildiğini de ikrar edemiyorsa ve ikincisi konuyla ilgili fikri olsa da itibar ettiği birisi tahminlerinden birini cevap olarak vermemesi gerektiğini söylüyorsa, nasıl cevap verebilir bu kişi? Hayır, senin konuşman çok daha mantıklı.

Çünkü bildiğini iddia ediyorsun ve bunu söyleyebilecek durumdasın. İnatçılık etme, aklını bizden esirgeme ve Glaucon ile diğerlerini bilgilendir.”

Ben böyle konusunda Glaucon ve diğerleri onu inat etmeye zorladılar. […] Sonunda razı oldu ve dedi ki:

“İşte Socrates”in zekâsı, öğretmeyi reddetmek, gidip başkalarından öğrenmek ama bundan dolayı asla minnet duymamak.”

“En üstün pratik bilimin siyaset bilimi” olduğunu düşünen Aristoteles’ in “diyalog”

anlayışı Sokrates ve Platon’dan farklı bir yöntemi içermektedir (Güzel, 2003: 130).

“Diyalojik” ve “diyalektik” yöntemlerin sentezinden oluşan bir “diyalog” anlayışı ortaya çıkmaktadır. Buradaki “diyalektik” yöntem zıtlıklar arasındaki çelişkilerin ilişkisel bütününe işaret etmektedir. Karşılıklı etkiye dayalı sürekli bir döngüden bahsedilmektedir. “Diyalojik” ise kavram olarak sonraki bölümlerde Bakhtin’ci yaklaşım çerçevesinde incelenecek olan farklılıkların oluşturduğu “çok sesli” bir iletişimsel durumu ifade etmektedir. Bu anlamda “diyalojik” yöntem soru-cevap tekniğine dayalı, bilgiyi sorgulayan Sokratik “diyalog” anlayışıdır (Baxter, 2004: 182-185).

Aristoteles’in (2004) “Nichomachean Ethics” kitabını orijinal dilinden çeviren Roger Crisp’ye göre düşünürü öncüllerinden farklı kılan özelliği “diyalog” anlayışına

“doğrudan” anlatımı eklemiş olmasıdır. Sokratik yöntem bağlamında konuya/soruna ilişkin “ironi” ve bilmeceli ifadelerden oluşan soru-cevap tekniğiyle “dolaylı” açıklama niteliğini pek fazla kullanmamıştır. Bilmecelere ve ironilere değinmeden o anki düşüncelerin “açık açık”, “düpedüz” ifade edilmesi gerektiğine inanmıştır. Bu nedenle

M.Ö. IV. Yüzyılda yaşadığı düşünülmektedir.

(20)

11 tarafların fikirlerini savunurken görüşlerini belirli argümanlar temelinde oluşturması gerektiğini vurgulamıştır.

Aristoteles (2004: 20), kendi felsefi retoriğinde Sokrates’ten farklı olarak erdemler ve değerler üzerine tartışmalarda daha fazla “sorgulayıcı” bir yöntem benimsemektedir. “Gerçeğin” peşinde ortak bir “anlam” aramaktadır. Aristoteles’e göre

“sorgulama” felsefede ve özellikle siyaset biliminde önemli bir aşamadır. İnsani değerler sorgulanırken “vücut” değil “ruh” dikkate alınmalıdır. Çünkü “mutluluk”

arayışımız doğrudan “ruh” ile ilgili bir eylemdir. Bu anlamda başarılı bir politikacı, “ruh”

ile ilgili “anlayışa”sahip olmalı, amacına uygun kesin tahminler yapmadan önce

“sorgulama” yetisi olmalıdır. Ancak bu şekilde “inandırıcı” ve “ikna edici” olabilir (Aristoteles, 2004: 21).

Aristoteles’e (1995: 36-37) göre retorik gerekli tüm inandırma/ikna yollarını konunun bağlamına uygun şekilde başarıyla kullanabilmektir. Doğru argümanları seçebilmektir. Çünkü retorik etkili konuşma sanatıdır. Bu sanatı icra ederken konuşmacının mantıksal çıkarım yapabilmesi gerekmektedir. Karşısındaki insanın karakter yapısını bir “vücut”, erdemlerini ise “ruh” olarak görmelidir. Sözcüklerin “gücü”

nü fark ederek bir ilişkisel bütün içinde çelişkileri iyi yönetebilmelidir (Aristoteles, 1995:

38).

Bu da retoriğin daha çok diyalektik ile ilişkili olduğunu göstermektedir.

Aristoteles’in “konuşma sanatı” olarak tanımladığı retoriğin aksine diyalogda, “etkileme”

ya da “ikna etme” değil, karşılıklı konuşabilme, “anlama” önemlidir. Aristoteles’in

Türkçe’ ye “kanıt” ve “delil” olarak tercüme edilen “argüman” kavramı tam olarak bu anlamları taşımamaktadır.

Argüman bir konuşmadaki düşüncenin/görüşün rasyonel altyapısına işaret etmektedir. Bu anlamda çalışmada, argüman olarak kullanılmaktadır.

(21)

12 retoriğe odaklı yaklaşımının diyalog anlayışı açısından temel katkısı ise “argüman”

kavramıdır ki bu daha sonra geniş şekilde tartışılacaktır.

Zappen (2004: 6-22), Sokrates’ten başlayıp Platon, Aristoteles gibi önemli filozoflara kadar farklı anlamlar ve özellikler kazanan Antik diyaloğun ortak felsefi özelliklerinin karşılıklı “güven”, “saygı”, “eşit söz hakkı”-kendini ifade fırsatı, “karşılıklı tanıma” gibi etik değerler ya da erdemler olduğunu dile getirmektedir. “Diyalog”

insanlarla ve yaşantı dünyasıyla ilişkili bir kavram olduğundan, doğası gereği etik değerler barındırmaktadır (Stewart ve Zediker, 2000: 219). Bu nedenle “diyalog” etik bir yaşantının uzantısıdır. Çok boyutludur. Antik “diyalog” anlayışında “diyalojik” ve

“diyalektik” tanımlar birbiriyle iç-içe geçmiştir. Muazzam bir “uyum” vardır (Zappen, 2004: 6-22).

Bu “uyum” çerçevesinde Antik diyaloglar genel olarak “bilgi”, “güzellik” ve

“adalet” gibi erdemlerin ne olduğuyla ilgili sorulara cevaplar aramaktadır. Yanıtların doğrultusunda yeniden ve sürekli olarak sorular üretilerek konuya ilişkin varsayımlar, çelişkiler ve tutarsızlıklar ortaya çıkarılmaktadır. Evrenosoğlu (2012: 146) Sokratik diyaloglarda sorulara verilen yanıtlardan daha çok soruların sorulma şeklinin önemli olduğunu dile getirmektedir. Soru sorma yöntemi doğru şekilde biçimlendirilmelidir. Ve bu yöntemin ne kadar “diyalog” içerikli olduğu önemlidir. Sürdürülebilir olması gerekmektedir.

Ünder (1994: 640) Antik “diyalogda” tartışma ortamının birden fazla tezle oluştuğunu ifade etmektedir. Bu tartışmalarda “bildiğim şey hiçbir şey bilmediğim”

prensibi hâkimdir. Bu nedenle devamlı “öğrenme” teşvik edilmektedir. Tartışmada tezi savunmak için ikna etmek değil, karşı tarafı da dinleyerek fikirler öne sürmek önemlidir.

(22)

13 Soru- cevap tekniğine dayalı Sokratik “diyalog” yöntemi bu şekilde uygulanabilmektedir. Sokrates, bu yöntemi kullanarak girdiği tartışmalarda inisiyatifi kolayca kendi eline almıştır. Sorular sorarak tartışmanın akışını belirlemiştir. Karşı taraf

“savunucu” ve biraz “edilgen” bir duruma düşse de, çeşitli argümanlar sunularak

“gerçeklik” aranmış ve sorgulanmıştır (Ünder, 1994: 643).

Hem Sokratik “diyalog” yönteminde hem de genel anlamda Antik dönem

“diyalog” anlayışında “sürdürülebilirlik” bağlamında tartışmaların “açık uçlu” olması önemli bir koşuldur. “Açık uçlu” tartışma biçimlerine özellikle Romalı düşünür Cicero’

nun çalışmalarında sıkça rastlanmaktadır. Schofield (2009: 62-63) Cicero ve Platon diyalogları arasındaki karşılaştırmada Cicero’nun diyaloglarında “açık uçlu”

betimlemenin daha fazla önemsendiğini ve ortaya konulduğunu vurgulamaktadır.

Benzer şekilde her iki düşünürün diyaloglarında da tartışma yoluyla keşfetme ve sorun çözme amacı gözetilmesine rağmen, Cicero’nun diyaloglarında da fazla “açık uçlu”

ifadeler vardır. Bu anlamda uzlaşma uzun bir süreç isteyen ve ihtimali zor bir amaçtır.

Schofield’ e (2009: 63) göre Cicero’dan farklı olarak Platonik diyaloglarda

“doğruluk” arayışı tartışmalarda fikirlerin kesinliği ve yeterliliği ile onaylanmamakta ve olumlu sonuçlar “deneyimsel” nitelik taşımaktadır. Cicero’ nun (1967) diyaloglarında konuya/ soruna ilişkin fikirler “kesinmiş” gibi kabul edilir, doktrinler ise dogmatiktir. Bu anlamda “diyalog” yöntemi tartışılan konunun/ sorunun her yönünü kapsamlı olarak

“inceleyen” ve detaylarını taraflara “sergileyen” sistematik bir yapıdır. Farklı görüşler ve düşünceler dikkate alınmakta ve bu sistematik yapının birer parçası olarak kabul edilmektedir. Tartışmaların “açık uçlu” olması bu anlamda önemlidir. İleri sürülen her

M.Ö. II-I. Yüzyıllarda yaşadığı düşünülmektedir.

(23)

14 görüş başka bir görüş için zemin hazırlamalıdır. Örneğin Cicero’ nun (1967: 147) aşağıdaki örnek parçasında bir tartışma ortamı şu şekilde kurgulanmıştır;

“ “Benim tarafımdan” dedi Antonius. […] Ben bilmiyordum; kendi iyi tabiatımı zarafetle sana cevap verirken yüceltmiş olacağım, senin coşkunla zafer kazanmış oldum, kendi takdirimle değil.

“ Devam et, Antonius” dedi Crassus. “Pratik bilgelik olmadan kendi ifade etmiş olman bir tehlike arz etmiyor; içimizden hiç biri seni bu tartışmada kışkırtmaktan pişman olmayacaktır”

“Evet, ben devam edeceğim” dedi diğeri. Her tartışmada olduğu gibi ilk ben düşündüğümü yapacağım. Tartışmanın esas konusu kesin olarak belirlemek için. Söylemler yayılmasın ve anlamını yitirmek zorunda kalmasınlar. Elbette ki tartışmacılar sorunu aynı anlamda ve tek bir yönüyle algılamıyorlardır”

Bu metin aslında diyalogdan ziyade bir retorik örneğidir. Çünkü Cicero çalışmalarında daha Aristocu bir perspektif benimsemiştir. Aristoteles gibi “diyalog” tan çok retoriğe odaklanmıştır. Bunun temel nedeni ise Ekinci’ nin (2016: 167) ifade ettiği gibi Antik Yunan’ dan farklı olarak Roma’ da hukuk alanının felsefeden daha fazla önemsenmiş olmasıdır. Bu anlamda güzel ve etkili konuşma sanatı olarak retorik kamusal hayatın önemli bir parçasıydı. Hem “sözel” hem de “yazılı” olarak siyasal iletişimin etkili bir aracıydı.

Cicero’nun (2006: XI-XII) “Academic Scepticizm” kitabını tercüme eden ve düzenleyen Charles Brittain’e göre filozofun çalışmalarındaki felsefi diyaloglar ise

“çekişmeli diyaloglar” şeklindedir. Diyalektik nitelik de taşıyan “çekişme” yöntemi Cicero’ ya göre konu bağlamında çeşitli farklı görüşlerin ve düşüncelerin oluşabilmesi için en uygun zemini oluşturmaktadır. Bu yolla her hangi bir metinde sadece var olan görüşler değil, metni okuyan kimsenin de görüşü bu tartışmanın içine dâhil

(24)

15 olabilmektedir. Okur, “çekişmeli diyaloğun” tartışan bir tarafına dönüşmektedir. Bu tür diyaloğun amacı “akademik şüpheciliğin” leh ve aleyhinde daha fazla sayıda argümanları tartışarak, tek bir “haklı” nın olmadığını göstermektir (Cicero, 2006: XII).

Antik dönemde sadece Yunan ve Roma kent devletlerinde değil İlkçağın en eski uygarlıklarından olan Pers ve Çin’ de de felsefe tartışılmaktaydı. Her ne kadar doğrudan “diyalog” kavramına ilişkin betimlemeler bulunmasa da, Sokrates’ çi “iyi”

olmak ve ahlaklı hayat anlayışı eski Pers ve Çin felsefesinde farklı dillerde ve biçimlerde sıkça vurgulanan temel erdemlerdi. Bu anlamda Von Aster (2005: 57) Zerdüştlüğün hem dinsel bir görüş hem de felsefi bir akım olarak sadece Pers kültüründe değil Orta Doğu’da da fazlasıyla etkili olduğunu vurgulamaktadır.

M.Ö. VI. Yüzyılda yaşadığı düşünülen Zerdüşt’ün oluşturduğu felsefi anlayış hem Pers medeniyetinde hem de Orta Doğu’daki diğer mezheplerde ve akımlarda fazlasıyla etkili olmuştur. 2500 yıldan fazla bir geçmişi olan ve XXI. Yüzyılda Hâlâ öğretileri tartışılan Zerdüştlük, Batılı bilim insanlarının dikkatini ancak XIX. Yüzyılda çekebilmiştir. Bu dönemle birlikte ilkçağ Batılı anlayışına alternatif olarak gösterilebilecek en önemli felsefi akımlarından biri olarak değerlendirilmeye başlanmıştır (Kingsley, 1990: 245).

West (2010: 50), Zerdüşt’ün varlık felsefesinin düalistik bir yapıda ve temel olarak “iyilik” ve “kötülük” arasındaki çatışmayı betimlediğini ifade etmektedir. Bu düalistik yapı önce kendini insan zihninin içinde sürekli çekişen iki farklı “ses” biçiminde

“arzular” ve “ahlaki değerler” olarak göstermektedir. Daha sonra düşüncede, konuşmada ve eylemlerde “eğilimler” olarak dışa vurmaktadır. Ancak sonunda seçim

İkicilik.

(25)

16 yapılması gerekmektedir. Ve bu çok kritik bir süreçtir. Kişinin nihai kaderini kesinleştirecektir. Verilen karar ya kişiyi “Yanlışı-seçen” ya da “Doğruyu-seçen” olarak belirleyecektir:

“İnsanlar, kendi ve başkalarının başarıları ve başarısızlıklarından deneyim ve tecrübe

kazanarak hangi yolu seçeceğini öğrenirler. […] O zaman umut dolu gelecek gelecektir” (akt:

West, 2010: 54).

Yukarıdaki örnekte görüldüğü gibi Zerdüşt, sonunda “iyiliğin” kazanacağını varsaymaktadır. İnsanların “Doğruyu-seçen” olacağına inanmaktadır. Buradaki

“diyalog” süreci bireyin hem kendi “iç” dünyası ile hem de “dış” dünyasıyla kurulmaktadır. Bu bağlamda “diyalog” süreci, “ötekiler” ile deneyim kazanma bağlamında önemli bir görev üstlenmektedir.

Komşu’ya (2011: 27) göre Zerdüştlükle tahminen aynı dönemlerde ortaya çıkan ve gelişen Konfüçyüs öğretisi, M.Ö. VI. Yüzyılda eski Çin’ in binlerce feodal krallıklardan oluşan, parçalanmış siyasi yapısındaki sürekli savaş ve çatışma ortamında şekillenmiştir. Sorunların çözümü bağlamında Konfüçyüs, “iletişim”

aracılığıyla toplumsal uyumu önermektedir. Toplumsal uyumun hedeflendiği Konfüçyüs öğretisinde 5 farklı ilişki türü betimlenmektedir: “Hükümdar-tebaa”, “baba-oğul”, “yaşlı- genç”, “karı-koca” ve “arkadaş-arkadaş”. Komşu (2011: 28) Konfüçyüs’ün “iyi” bir yönetimin var olabileceğine inandığını ve bu anlamda “diyalog” anlayışı çerçevesinde toplumsal uzlaşma için “bilgelik” ve “öğrenme” kavramlarını vurguladığını ifade etmektedir. İlk başta insanlar arasında ilişkilerin “doğru” bir şekilde kurulabileceğine

Konfüçyüs öğretileri de Sokrates’in öğretileri gibi kendisi tarafından değil öğrencileri tarafından yazıya dökülmüştür.

(26)

17 inanmaktadır. Aşağıdaki örneklerde bu ilişki biçimi şu şekilde betimlenmektedir (akt:

Komşu, 2011: 29):

“Ben kimse, sürekli yeni bilgiler elde ederek eski bilgisini geliştirmeye çalışırsa, o kimse başkalarının öğretmeni olabilir”

“Ben, insan ile Tanrı, insan ile dünya ötesi ilişkileri değil, insanla insan arasındaki ilişkileri ve ortak yaşamı en olumlu düzeyde sürdürecek öğretiyi ortaya koyuyorum”

Bu metinlerde Antik “diyalog” anlayışı çerçevesinde “öğrenme” kavramı ön plana çıkmaktadır. Temelde insanlar arasında karşılıklı öğrenmeye dayalı ilişkilerin önemi vurgulanmaktadır. Holzmann (1956: 224-225) ise Antik Yunan ve Roma’da egemen olan Sokrates ve Platon öğretilerindeki “diyalog” anlayışı ile eski Çin felsefesinin temel taşlarından olan Konfüçyüs felsefesindeki “diyalog” betimlemesi arasında bazı önemli farkların olduğunu dile getirmektedir. Örneğin, Platonik diyaloglar aynı zamanda

“diyalektik” bir döngü içermektedir. Tekil mutlaktan çoğul, kesin bir “ideale” ulaşma çabası vardır. Bu nedenle “diyalog” “ideal” bir süreçtir. Konfüçyüs diyalogları ise bir düşünce sistemini oluşturan “konuşma geleneğini” yansıtmaktadır. “Kısa”, “açıklayıcı”

ve çok fazla “deyimler” den oluşan bir gelenektir. Çin felsefesindeki diğer akımlarda da bu gelenek kullanılmıştır. Sokratik diyaloglarda ise konuya ilişkin düşünceler ve görüşlerde çok fazla sayıda “benzetmeler” kullanılmaktadır. Öğüt nitelikli uzun betimlemeler ve “bilmeceler” vardır. Bilmeceler “bilgi” yi daha fazla sorgulamaktır.

Konfüçyüs gibi eski Çin felsefi akımlarında ise yukarıda da belirtildiği gibi daha çok

“kısa” ve “net” açıklamalar vardır. Daha çok öğüt amacı taşıyan deyimler ve atasözleri kullanılmaktadır. Ancak her ikisinde ortak olarak “saygı” en önemli erdemlerin başında gelmektedir. “Saygı” ilkesi hem “diyalog” anlayışı hem de “etik” bir yaşam için etkili rol oynamaktadır (Holzman, 1956: 226-227).

(27)

18 1.2. Geç Antik Dönem Ve Ortaçağda Diyalog Anlayışı

M.S. III. ve VIII. Yüzyıllar arasındaki yılları kapsayan Geç Antik Dönemde sosyo- kültürel açıdan Ortaçağı da derinden etkileyecek olan bazı önemli değişiklikler oldu. En büyük değişiklik ise Hristiyanlığın ortaya çıkmış olmasıdır. M.S. I. Yüzyılla birlikte Hristiyanlık, tüm Avrupa’da hızla yayılmaya başladı. M.S. IV. Yüzyılda Constantinus döneminde Roma İmparatorluğu’ nda resmi din ilan edilmesiyle birlikte daha da önemli hale gelerek toplumsal ve siyasal anlamda etkisini artırmıştır (Kortholt, 2015: 26).

Hristiyanlığın yükselişi Vassilopoulou’ya (2009: 1) göre sadece politik olarak değil Antik Dönemden miras kalan kültürel ve felsefi anlayışları da değiştirmiştir.

Teolojik biçimler ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu anlamda Geç Antik dönem, Antikite ve Ortaçağ arasında kalan “ara” bir dönem olarak tanımlanabilir. Kültürel ve felsefi

“dönüşüm” bağlamında bu “ara” dönem Antikitenin düşüşünü, Ortaçağın ise yükselişini yansıtmaktadır.

Hristiyanlığın hızla yayılması ve güçlenmesi Antik Dönemden beri devam eden Sokratik ve Platonik felsefesinin de “dinsel” bir kimlik kazanmasına neden olmuştur (Marenbon, 1988: 13). Felsefe ve din iç-içe geçmeye başlamıştır. Bu bağlamda Antik Dönem felsefesinin odak noktası olan “diyalog” anlayışı da “tinsel” bir içerik kazanmıştır

Tinsel içerikli bu “diyalog” anlayışı Hristiyanlığın etkisi altında üretilen çok sayıda dinsel metinlerde ortaya çıkmıştır. Cooper ve Dal Santo’ya (2009: 183) göre dönemin tinsel “diyalog” anlayışında, daha sonra XIX-XX. Yüzyılda da önemli hale gelecek olan

“uzlaşma” ön plandadır. Ancak bu kavram çeşitli dini içerikli metinlerde “insan” ve

(28)

19

“Tanrı” arasındaki diyaloglarla şekillenmektedir. Tanrı’nın “doğrular” ına ulaşmayı betimlemektedir. Bu nedenle daha çok “inanç” temelli ve teolojik yapıda bir “uzlaşma”

dan bahsedilmektedir. Tanrıya karşı bir çeşit “bağlılık” amaçlanmaktadır. Bu anlamda Aziz Gregorius’un ve Augustinus’un dini içerikli metinleri M.S. I. ve IX. Yüzyıllar arasındaki “diyalog” anlayışının “tinsel” kavramsallaştırılmasında önemli rol oynamıştır (Cooper ve Dal Santo, 2009: 184).

Cevizci’ye (2001: 47) göre mistik felsefenin öncüllerinden biri olarak görülen Aziz Gregorius, “inanç” ın üstünlüğünü vurgulamakla beraber, bu “inanç” ın rasyonel bir temelinin olduğunu da düşünmektedir. İnancın “akıl” la derin bir ilişkisi olduğunu iddia etmektedir. Gregorius’un aslında amacı inancın gizemli yönlerini “akıl” aracılığıyla anlaşılır hale getirmektir. Gregorius’un Tanrı’nın bilgilerine ulaşmadaki yöntemi “tinsel diyalog” anlayışıdır. Bu anlayış Antik “diyalog” ile aynı tanımlamaya sahiptir. En temel farkı ise tek taraf olarak Tanrı ile “diyalog” temelli bir ilişkinin kurulmasıdır. Bu ilişkinin oluşmasını ve gelişmesini sağlayan araç ise “akıl” dır (Cevizci, 2001: 48-49).

Bravo (2007: 113) Aziz Augustinus’un felsefe ve din arasında daha güçlü bir bağ kurarak Ortaçağ felsefesinin oluşumunda önemli bir rol oynadığını vurgulamaktadır.

Onun çalışmaları hem felsefe hem teoloji çerçevesinde değerlendirilmektedir.

Felsefenin temel amacı olarak “gerçekliği” araması gerektiğini düşünen Augustinus,

“gerçekliği” de Tanrı ile özdeşleştirmektedir. Bu anlamda insan etkinliklerinin nihai hedefinin Tanrı’ya ulaşma, onun buyruklarını kavrama ve izleme olduğunu ifade etmektedir. Tek “gerçeğin” Tanrı’ya ulaşma olarak vurgulandığı bu felsefi-teolojik anlayış Ortaçağ felsefesinin de bilgi anlayışının da temelini oluşturmuş ve derinden etkilemiştir (Bravo, 2007: 114-115).

(29)

20 Geç Antik dönemi sona yaklaşırken V. Yüzyılda Roma İmparatorluğu’nun çöküşü ile Ortaçağ’ın ilk dönemi başlamıştır. Ortaçağ dönemi, XV. Yüzyıl Rönesans’ına kadar yaklaşık bin yıllık bir süreci kapsamıştır (Duignan, 2011: 17). Bu dönemde Katolik Kilisesi’nin liderliğinde Hristiyanlık Batı uygarlığını toplumsal ve siyasal olarak derinden etkilemiştir. Tüm kültürel faaliyetler, eğitim, teoloji, festivaller ve dini etkinlikler Kilise’nin denetimi altında gerçekleştirilmiştir (Price, 2008: 12).

Feodal sistemin hüküm sürmesi, Antik bilgeliğinin kaybolması ve Kilise merkezli bir dönem olması nedeniyle Ortaçağ, “karanlık çağ” olarak da tanımlanmaktadır (Durgun, 2013: 284). Bu anlamda Ortaçağ felsefesi Hristiyan düşüncesine bağlı kalarak Antik dönemle kıyasla “durgun” bir dönem geçirmiştir. Antikiteye özgü “bilgelik”

ve “erdemlilik” gibi önemli felsefi anlayışlar kaybolmuştur. Hristiyanlığın “yaşam tarzı”

na dönüştüğü teolojik bir anlayış daha çok gelişmiştir. Bu nedenle dönemin felsefi metinleri ağırlıklı olarak Hristiyan dininin öğretileri içeriklidir (Hadot, 2011: 254;

Duignan, 2011: 17).

Skolastik olarak da adlandırılan bu dini içerikli felsefenin ilk temelleri IX.

Yüzyılda atılmıştır ve XV-XVI. Yüzyıllara kadar devam etmiştir. Skolastik felsefenin içeriğini tamamen Hristiyan doktrini oluşturmuştur. Temel olarak Hristiyan düşüncelerinin daha geniş kitlelere ulaştırılması ve aşılanması amaç edinilmiştir (Doğan, 2003: 84).

XII. Yüzyılın sonlarına doğru ise Ortaçağ Skolastik felsefesinde bazı önemli gelişmeler gerçekleşmiştir. Bu dönem İslam felsefesinin ortaya çıkması ve

Skolastik kökenini Latince’de “okul” anlamına gelen “scola” sözcüğünden almaktadır. Teoloji ağırlıklı medrese bilimini ifade etmektedir (Güven, 2017: 323).

(30)

21 gelişmesiyle Antik felsefeden fazlasıyla etkilenen Farabi’nin, İbni-Sina’nın, Gazali’nin önemli eserleri Latince’ ye tercüme edilerek yayılmıştır (Duignan, 2011: 85). Aynı zamanda Aristoteles ve Platon’un daha önceden Arapça ’ya çevrilen bazı önemli eserleri yeniden Latince ’ye çevrilmiştir. Bu süreçte, Aristoteles’in metafizik ve etik üzerine görüşleri yeniden önemli hale gelmiştir. Skolastik felsefe, Aristocu düşünce ile değişmeye başlamıştır. Diğer bir önemli gelişme ise özellikle eğitim alanında XIII.

Yüzyılda üniversitelerin ve sosyo-kültürel bağlamda yeni dini görüşlerin ortaya çıkması olmuştur. Genel anlamda Aristocu düşüncenin yeniden yükselişi, üniversitelerin kurulması ve yeni dini görüşlerin, tarikatların ortaya çıkması Ortaçağ Skolastik felsefesinin monosentrik yapısının farklı boyutlar kazanmasına neden olmuştur (Kenny, 2005: 54-57).

Bu dönemde Murphy’nin (1981: 8) belirttiği gibi Aristo’cu ve Cicero’ cu “ikna”

yöntemine ilişkin farklı politik retorik biçimlerine rastlanmaktadır. Retorik bağlamında üç farklı konuşma türünden bahsedilmektedir: hukuki, müzakereci ve tesadüfî. Her üçü de karşı tarafı “ikna etmeye”, “etkilemeye” yönelik konuşma stratejileridir (Murphy, 1981:

9). Ortaçağda, XV-XVI. Yüzyıla kadar “diyalog” anlayışı bağlamında yenilikçi bir yaklaşıma ya da kaynak oluşturacak bir çalışmaya rastlanmamaktadır (Geoffrey, 2003:

4).

Feodal sistemin zayıflaması ve Kilise’nin gücünün azalmasıyla XIV. Yüzyılın sonu, XV. Yüzyılın başlarında yeni bir süreç, Fransızca ’da “yeniden doğuş” anlamına gelen Rönesans dönemi başlamıştır. İlk olarak Kuzey İtalya’da başlayan bu kültürel ve bilimsel yükseliş XVIII. Yüzyıla dek tüm Avrupa’yı etkisi altına almıştır. Bu dönemde

Tek merkezli

(31)

22 Antik sanat ve kültür yeniden canlanmıştır. Kopernik, Galileo ve Newton yaptıkları çalışmalarla bilimsel yükselişin önemli sembolleri haline gelmiştir (Price, 2008: 37-46).

Bu dönemle birlikte XVI-XVII. Yüzyıllarda Batı felsefesinde yenilikçi düşünce akımları ortaya çıkmaya başlamıştır. Çünkü temelde Rönesans daha önceki çağdan farklı olarak yeni bir insan- birey, toplum ve tarih anlayışını savunmuştur. Skolastik felsefedeki özne olan Tanrı, insan ile değiştirilmiştir. Artık insan pasif bir “nesne”

olmaktan çıkarak aktif bir “özneye” dönüşmüştür (Evkuran, 2003: 47).

Rönesans felsefi anlayışının oluşumu ve gelişiminde fazlasıyla etkili olan kişi Renee Descartes’ dir. Modern felsefenin kurucularından biri olarak görülmektedir. Atış’

a (2012: 124) göre Descartes’in düalistik felsefesi “insan” ve “doğa” arasındaki “güç”

vurgusuna dayalı çatışmalı bir ilişkiyi betimlemektedir. Bu ilişkide güçlü olan, “özne”

olarak “insan” dır. Makine olan “doğa” yı yönetme ve düşünme kapasitesine sahip bir varlıktır. Doğayı yönetebilen varlık olabilmesi nedeniyle aynı zamanda bir “bilge” dir.

Aklın “gücü” nü merkezine alan Rönesans felsefesinde “diyalog” anlayışı çerçevesinde yeni sosyolojik yaklaşımlar ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu bağlamda Smarr (2008: 2) Rönesans dönemi felsefesinde yeniden Antik “diyalog” anlayışının ve farklı retorik modellerin ortaya çıktığını ifade etmektedir. Platon ve Lucian’ ın, aynı zamanda Cicero’ nun etkili konuşmaya yönelik öğretileri yeniden popüler hale gelmiştir.

Bu öğretiler çerçevesinde üretilen konuşmalar “hayali” ya da “soyut” dünyada değil gerçek- “somut” mekânlarda gerçekleşmektedir. Örneğin, gündelik hayat içinde tesadüfi karşılaşmalardan bahsedilmektedir. Bu konuşmaların ”diyalog” anlayışı çerçevesinde önemi “kendiliğinden” oluşmasıdır. Gündelik bir rutin içinde biçim kazanmasıdır. Konuşan kişiler de şehir içinde yaşayan sıradan, meslek sahibi

(32)

23 bireylerdir. İster günlük sohbetler, isterse de entelektüel arkadaşlıklar “diyalog” anlayışı çerçevesinde sosyolojik olarak yeniden yorumlanmaktadır (Smarr, 2008: 2-3). Lucian’

nın Rönesans dönemi için başka bir önemi ise, çalışmalarının Antik Grekçeyi öğretmek ve öğrenmek amacıyla okullarda yaygın olarak kullanılmış olmasıdır (Marciniak, 2017:

129)

Smarr (2008: 24) Rönesans döneminin bazı çalışmalarında “diyalog” anlayışının sanatsal bir yaklaşım olarak “komedya” ile özdeşleştiğini de dile getirmektedir.

Dönemin önemli yazarlarından Speroni, “komedya” türü ve “diyalog” arasındaki benzerliklere “taklit” kavramı aracılığıyla değinmektedir. Speroni’ye (akt: Smarr, 2008:

24) göre her ikisinde de benzer şekilde farklı insan prototipleri, farklı bakış açıları, ani değişen ruhsal tutumlar ve konuşma düzeyine göre entelektüel farklılıklar vardır. Bu nedenle her ikisinde de gerçekte “iç” dünyanın taklidine dayalı “dış” yansımalar konuşmaktadır. Geoffrey’ e (2003: 9) göre ise bu benzetme ile Speroni’ in asıl amacı

“diyalog” un sadece “ciddi” ya da “resmi” tartışmalarla sınırlandırılan çerçevesini genişletmektir. Antik dönemden beri var olan bu hâkim görüşü kendi örneğiyle değiştirmektir.

Geç Antik Dönemle birlikte “tinsel” içerik kazanan ve Ortaçağda neredeyse hiç kullanılmayan Antik “diyalog” anlayışı Rönesans dönemiyle birlikte yeniden gündeme gelmiştir. Anlamsal olarak yeniden geliştirilmiştir. XIX. Yüzyılda değişen toplumsal ve siyasal dönüşümlerle birlikte özellikle sosyolojik bağlamda kuramsal olarak farklı açılardan tartışılmaya başlanmıştır.

Farklı bakış açılarına rağmen, genel olarak “komedya” nın kökeni M.Ö. VI. Yüzyılda yaşamış olan İkeryalı Susarion’a dayandırılmaktadır. Susarion ‘un oyuncu ve ozanlardan oluşan bir koroyla halka yarışma özelliği de eğlenceli oyunlar düzenlendiği ve kazanana ise bir sepet kuru incir, şarap gibi hediyeler verdiği söylenmektedir (Yüksel, 1990: 559).

(33)

24 1.3. XIX. Yüzyıl Sonrası “Diyalog” Kavramsallaştırılması

XVIII. Yüzyılda Rönesans döneminin hümanist, reformist ve rasyonel etkileri tüm Avrupa’da sosyo-kültürel ve entelektüel anlamda bir “aydınlanma” sürecinin başlamasına neden olmuştur. Bu dönemde “bilgi” deneysel nitelik benimseyerek

“bilimsel” anlam kazanmış ve bilim ise “doğa bilimi” olarak tanımlanmıştır (Atak, 2009:

56). “Aydınlanma” çağının başlamasıyla XIX. Yüzyılda sosyo-kültürel ve siyasal süreçler bağlamında Fransız ve Amerikan devrimleri, sanayileşme, şehirleşme, nüfus artışı, matbaanın icadı, üniversitelerin artması, kitle iletişim araçlarının yaygınlaşması, okuryazarlık oranının yükselmesi, üretimin gelişmesi ve para ekonomisinin ortaya çıkması gibi önemli gelişmeler yaşanmıştır (Atabek, 2002: 227).

Bu gelişmelerin etkisiyle özellikle demokratikleşme süreci ve “demokrasi”

kavramı yeniden gündeme gelmiştir. Özgürlükçü-eşitlikçi bir “demokrasi” anlayışı temelinde toplumsal ve siyasal sorunlar hem entelektüel zeminde hem de gündelik hayat içinde geniş şekilde tartışılmaya başlanmıştır (Uslu, 2014: 144). Bu anlamda Londra’da ve Paris’teki kahvehaneler buluşma ve konuşma yerleri olarak önemli rol oynamıştır. Gazetelerin okunduğu, samimi sohbetlerin yapıldığı, konuşma aracılığıyla bilgilerin toplanıldığı bu mekânlar enformasyon merkezi şeklinde bir görev üstlenmiştir (Sennet, 2010: 116-117). Habermas’ a (2015: 105) göre sadece kahvehaneler değil, akşam yemeği davetleri, salonlar, tiyatrolar, cemiyetler de tartışma ortamları olarak etkili rol oynamıştır. Bu etkinlikler toplumsal ilişkilerin yeniden düzenlendiği kamusal zeminlere dönüşmüştür.

(34)

25 XIX. Yüzyılda ortaya çıkan bu demokratikleşme süreçleri çerçevesinde toplumsal ve kültürel boyutlarıyla “diyalog” anlayışı kuramsal olarak ele alınmaya başlanmıştır. Kuramsal temelde “diyalog” anlayışına ilişkin yeni yaklaşımlar ve kavramlar üretilmiştir. Stewart ve Zediker (2000: 227) “diyalog” tartışmaları bağlamında özellikle dönemin filozofu Martin Buber’ ın çalışmalarının önemine vurgu yapmaktadır.

Buber’ in felsefesindeki “diyalog” kavramının hem betimleyici hem de normatif çerçevede kuralcı özelliğine ilişkin tanımlamaları onu daha da önemli hale getirmektedir. Çünkü betimleyici yaklaşım, “diyalog” çalışmaları için özne-nesne dikotomisindeki belirsizliğin çözümüne önemli bir teorik kaynak sağlarken, kuralcı yaklaşım bu betimleyici tanımlamaların ilişkisel olarak nasıl uygulanabileceği üzerinde durmaktadır. Bu nedenle Buber’in felsefi antropolojisi ne “monolojik”, ne de “diyolojik”

tir. Ancak düalistik ya da zıt “kutupsal” olarak tanımlanabilir. Daha açık şekilde ifade edilirse, “karşıtlıklar” arasındaki “ilişki” ön plandadır. İnsan gerçeğinin “monolog” ve

“diyalog” u arasındaki “gergin” ilişkisi betimlenmektedir. Bu kurama göre insanlar karakteristik olarak hem monolojik “I-It” (“ben-o”) yapıdaki “araçsal” hem de diyalojik olan “I-Thou” (“Ben-sen”) yapısındaki “araçsal olmayan” biçimlere uyum sağlayabilmektedir. Buber’a göre insan olmak zaten bu ikisine sahip olmak demektir (Stewart ve Zediker, 2000: 228-229).

Soffer (2009: 475) Buber’ ın düalistik yapıdaki “diyalog” anlayışını “etkileşim”

kavramı ile ilişkilendirerek açıklamaktadır. Bu yaklaşıma göre “araçsal” olan ilişki biçimi insanın çevresi ile “araçsal olmayan” ise akranı olan diğer insanlarla etkileşimine işaret etmektedir. Ancak her iki ilişki biçiminde de amaç, hedef ve ihtiyaç gözetilmemektedir.

Bu nedenle bir bütün olarak “ideal” bir “diyalog” ilişkisi ortaya çıkmaktadır. Bakhtin’ci

İkili karşıtlık

Tek sesli

(35)

26 yaklaşımda ise “diyalog” anlayışı Buber’ in daha çok “araçsal olmayan” ilişki biçimi ile benzer anlamlar taşımaktadır. Çünkü “ben” in varlığı temelde “ötekiler” ile kurulan

“diyalog” ilişkisinde oluşturulabilmektedir. “Ötekiler” le kurulan “diyalog” aracılığıyla ancak “ben” umursanmakta ve onaylanmaktadır (Soffer, 2009: 476).

“Ben” in “ötekiler” ile ilişkileri bağlamında Zappen (2004: 38-45) Bakhtin’ in Sokratik “diyalog” okumasında “polifoni” ya da “çokseslilik” kavramının altını çizmektedir. “Çokseslilik”, Bakhtin’in çalışmalarında “diyalog” anlayışı açısından literatüre kazandırılan yeni ve önemli bir kavramdır. Bu kuramsal anlayışın içinde hem çatışan fikirlerin test edilmesi, hem “cesaret” ile “erdemliliğin” bir arada oluşu, hem de yeni fikirlerin ortaya çıkışını sağlayan “çok sesli” bir iletişim ortamı vardır. Bu diyalogsal1 iletişim ortamında sadece test etme değil, “karnaveleski” bir münazara içinde karşılıklı fikirlerin “etik” kurallar çerçevesinde yarışması önemlidir (Zappen, 2004:

38-48).

“Diyalogsal” içeriğe odaklanarak Bakhtin (1981: 280-364) “diyalog” ve “retorik”

anlayışlarının karıştırılmaması gerektiğini dile getirmektedir. Çünkü Bakhtin’e göre tüm retorik türevler yapısı itibariyle “monolojik” tir. Dinleyici odaklı ve “tek tipli” yapıda karşı tarafın yanıtına yönelik olarak gelişmektedir. Hâlbuki “diyalog” un doğal yapısı

“karnavalesk” ve “çoksesli” dir. “Karnavalesk”, çeşitliliklerivn, farklılıkların birlikte ve eş zamanda oluşturulan “uyum” u anlamına gelmektedir. Bu anlamda “diyalog”, farklı seslerin seslendirilebildiği bir iletişim “festivali”şeklindedir (Bakhtin, 1981: 364).

1“Diyalogsal” terimi “diyalog” kavramının teorik özelliklerini pratikle uyumlu en uygun şekilde nasıl

kullanılabileceğini ifade etmektedir. Diyadik bir özellik taşıyarak hem konuşma hem de anlamanın tartışmasını ortaya koymaktadır (Micchrina ve Cherylane, 1996: VII).

(36)

27 Farklı seslerin “diyalog” zemininde “karnavalesk” bir iletişim ortamı oluşturabilmesi için iki önemli faktörün sağlanabilmesi gerekmektedir: “İlgi” ve “iletişimin kalitesi”. Bu iki önemli kavram psikoloji alanında hastalarla yapılan deneysel çalışmalarla diyalog literatürüne Rogers (1994) and Laing (1969) tarafından kazandırılmıştır. “İlgi” faktörü Rogers’ın (1994) kendi hastalarına uyguladığı “terapist- hasta” formülü ile ilişkilidir. Bu formüle göre en etkili “terapist-hasta” ilişkisi, bir tarafın diğerine koşulsuz “pozitif ilgi” sini gösterebilmesidir. Koşulsuz pozitif ilgi karşılıklı

“güven” ve “samimiyet” olduğu zaman oluşabilmektedir. Laing (1969) ise bu durumu

“onaylama” kavramı ile ilişkilendirmektedir. “Onaylama” karşı tarafın “birey” olarak varlığını “kabullenmek” tir. Ön koşul olarak karşılıklı şekilde bu sağlanamazsa, taraflar arasında herhangi bir “kaliteli iletişim” biçimi oluşturulamaz.

Rogers (1961) “kaliteli iletişim” in gelişimi için üç birbiriyle ilişkili koşulun altını çizmektedir. İlk şart karşındakine “sahici” ve “şeffaf” olmaktır. “Sahici” olmak kendi gerçeklerini maskeleyen “ara yüz” den kurtulmak demektir. “Ben” in ve düşüncelerinin farkında olmaktır. Sahici olmak, “ben” in ifade edilmesidir ki, ancak bu şekilde şeffaf bir iletişim örüntüsü kurulabilmektedir. İkinci şart, Laing’in “onaylama” kavramının eşanlamlısı olan “kabul etme ”dir. Karşı tarafı özgün özellikleriyle, sahip olduklarıyla kabullenmek ve saygı duymaktır. İyi ya da kötü bir geçmişe rağmen “empatiye” dayalı bir ilişki geliştirmektir. Son şart ise “özgürce” hareket edebilme ile ilgilidir. “Özgürce”

harekete edebilen kişi kendini bilinçli ya da bilinçsiz keşfedebilme imkânına sahip bir bireydir. Bütün bu şartlar sağlandığında karşı tarafla “kaliteli iletişim” için zemin oluşmaktadır. Ancak sadece bu koşullar tüm iletişim süreçleri için yeterli değildir (Rogers, 1961: 33-35). Diğer taraftan “kaliteli iletişim” “diyalog” süreci için önemli bir temel olabilir ama tek başına yeterli değildir. “Diyalog” sürecinin devamlı değişen ve dinamik bir ilişkisel yapısı vardır.

(37)

28 Diyalog doğası gereği “yaratıcı” ve “yeniden yaratıcı” dır. “Yaratıcılık” bir sonuca ulaşılması ya da bir ürünün ortaya çıkarılması anlamında değil, öğrenme sürecinin sürdürülmesi bağlamında önemli bir özelliktir. Diyaloğun “süreklilik” ve “yaratıcılık”

yapısı “etkileşim” faktörü ile yakından ilişkilidir. Bu “etkileşim” olgusu ise zaman ve mekân anlayışları içinde gelişmektedir. Örneğin, bir yazar kitap/makale vs. yazarken öncelikle okuyucusunu bilmeye, onunla etkileşime geçmeye çalışmaktadır. O an içinde zamansal ve mekânsal bir bağlantı kurmakta ve gelecekteki okuyucusuyla bir

“diyalogsal” silsile sürecine girmektedir (Freire&Shor, 1987: 4-12).

Buradaki diyalogsal silsile süreci Gadamer’in yorumsamacı yöntemindeki

“diyalog” anlayışı benzer anlamlar taşımaktadır. Scherto (2015: 9) Gadamer’ de

“diyalog” sürecinin döngüsel bir diyalektik içerdiğini ifade etmektedir. Süreç, parçadan bütüne, bütünden parçaya sürekli bir “akışı” kapsamaktadır. Bu bağlamda özne ve nesne arasındaki ilişki “tarihsel” ve “paradoksal” dır. Varoluşumuzun ve kendimizi anlamamızın temel yolu ise “diyalog” dan geçmektedir. “Diyalog”, bireylerin tarihsel bilinçleri, gelenekleri, kültürel bağlamları vs. gibi etkenlerinin birbiriyle “iç-içe” girmesi ve karşılıklı “anlamanın” ortaya çıkması ile oluşmaktadır. Bu etkenler içerisinde özellikle “bağlam” unsuru temelde iletişim için önemli bir yere sahiptir. Çünkü “bağlam”

doğrudan “anlam” olgusu ile ilişkilidir. Bağlam olmadan sözlerin ve eylemlerin anlamı yoktur. Bağlamlar, anlamları ortaya çıkaran iletişimsel zeminlerdir (Bateson, 1979: 15- 16).

“Bağlam”, Gadamer’ e (2008: 262) göre “diyalog” sürecinde düşünce aktarımı ve paylaşımı için önemli bir etkendir. Çünkü “diyalog” bir çeşit sanatsal tür gibidir.

Konuşma yalnızca soyut anlamda bir iç düşünce üretimine bağlı süreç değildir. Aynı

(38)

29 zamanda somut olarak bu üretimin iletilmesini sağlayan dışsal bir iletişimsel biçimdir.

Bu nedenle “içsel” üretilen düşüncenin “dışsal” olarak karşı tarafa aktarılabilmesi için doğru “bağlam” ın ve uygun “zaman” ın var olması gerekmektedir. Ancak bu şekilde

“diyalog” temelli bir ilişki kurulabilmektedir.

Grudin’e (1996: 12) göre ise “diyalog” temelli bir ilişki zamanı iki önemli unsur ön plana çıkmaktadır: “karşılıklılık” ve “yabancılık”. Karşılıklılık ilkesi bir uzlaşma biçimini ifade etmektedir. Karşılıklı uzlaşma, hem iki ya da daha fazla görüş arasında hem de bir düşüncenin iki ya da daha fazla yaklaşımı arasında gerçekleşebilir. Ancak bu uzlaşma “açık uçlu” dur ve herhangi bir katılımcı tarafından kontrol edilemez.

Yabancılık ilkesi ise “diyalog” sürecinde “karşıt görüş”, “beklenmeyen veri”, “ani duygu”

vs. gibi yeni bilgi “şoku” olasılığını vurgulamaktadır. Bu “şok”, konuşma sırasında konuya ilişkin yeni fikirler, bilgilerin tarafların perspektiflerine tamamen ters olabilme ihtimalini kapsamaktadır. “Kapanma” riski ortaya çıkmaktadır. Bu anlamda “açık uçlu”

özelliği diyaloğun “sonuç” tan ziyade “süreç” olarak gelişmesine olanak sağlamaktadır (Grudin, 1996: 12-13).

Johannesen (1990) Grudin’ nin “diyalog” anlayışına ek olarak 5 özellikten de bahsetmektedir: “samimiyet ve “empatiye” dayalı anlama”, “şartsız pozitif ilişki”,

“eşzamanlılık”, “karşılıklı eşitlik ilkesi” ve “psikolojik ortam”. Bu yaklaşıma göre

“diyalog” temelli bir ilişkide ilk önce taraflar arasında “empatiye” dayalı eşzamanlı bir anlama süreci oluşmalıdır. Daha sonraki aşamada, koşulsuz ve “karşılıklılık” temelli bir

“eşitlikçi” iletişim ortamı sağlanmalıdır. Ancak bu şekilde bir “diyalog” temelli ilişkiden bahsedilebilir. Stewart’a (1978: 198) göre Johannesen’ in bahsettiği 5 temel ilke,

“diyalog” sürecinin daha “efektif” olabilmesi önemli aşamalardır. Çünkü “efektif diyalog”

(39)

30 taraflar arasında karşılıklı “güven”, “saygı”, “şefkat” ve “açık görüşlülük” gibi beklentilerle kurulan iletişimsel ve ilişkisel bir süreçtir.

Son dönem iletişim çalışmalarında diyalog özellikle “Diyalojik teori” üzerine araştırmalarda geniş yer bulmaktadır. Bu anlamda Web sitelerindeki “diyalojik” altyapıyı inceleyen Kent ve Taylor’a (2002: 30) göre “diyalog”, “özneler arası karşılıklı anlayışın sağlanması”, ve tarafların çıkarlarının “eşit” olarak korunması anlamına gelmektedir.

Theunissen ve Wan Noordin’e (2012: 8-9) göre ise “diyalog”, karşılıklılık üzerine temellenen bir “empati değiş tokuşu” sürecidir. Buradaki “karşılıklılık”, “eşitlik” ilkesi ile karıştırılmamalıdır. Çünkü Cissna ve Anderson’a (1998) göre hiçbir ilişki tam bir eşitlik ortaya koyamamaktadır. Nedeni, iletişimdeki tarafların arasında sosyo-ekonomik, statü rollerinin inkâr edilemez varlığıdır. Bu anlamda yazarlara göre ne Buber ne diğer diyalog teorisyenleri diyaloğu içinde bulunduğumuz dönemin “değişken” şartları altında değerlendirmemiştir. Temel problem, “beklenmedik” liğin hâkim olduğu düzensiz ve değişken koşullar altında “diyalog” un ne kadar geçerli olduğudur.

“Diyalog” Modern anlayışta artık “şaşırtıcı”, “dağınık” ve “anlık” bir biçim edinmiştir. Bu nedenle “konsensüs” ihtimali zorlaşmıştır. Ancak bu “diyalog” sürecinin imkânsız olduğu anlamına gelmemektedir. Sadece koşullarına uygun bir “diyalog”

anlayışının geliştirilmesi gerekmektedir (Greene, 2001: 183). Bu anlamda Isaacs ‘ın (1993) “yeni zamanlarda” tam olarak “ideal” bir “diyalog” un değil “diyalogsal” bir anlayışın var olabileceğine inanmaktadır.

“Uzlaşma” olarak Türkçe’ ye tercüme edilen “konsensüs”, temel olarak “fikir birliği” anlamını taşımaktadır. Bu nedenle çalışma kapsamında “diyalog” anlayışı çerçevesinde “konsensüs” şeklinde kullanılmıştır.

Referanslar

Benzer Belgeler

Günümüzde bulunulan noktada, toplumun ve bireyin günlük yaşantısında hareketliliği oldukça yüksek düzeyde bulunmaktadır. Bu hareketliliğe insanın birey olarak

Tüketici şikayetleri veya yeni oluşan ya da değişen tüketici talepleri uzun zaman almaktadır.. Tasarım

Oysa Heidegger’de kozmik zaman yoktur; sıradan zamandır ve Ricoeur bunu eleştirmektedir.. Ona göre, kozmik zaman ve yaşantısal

 Tanım: Kabaca değerlendirme bir birey Tanım: Kabaca değerlendirme bir birey hakkında karar vermek için yapılan bilgi hakkında karar vermek için yapılan bilgi..

öğretmenlerinin tükenmişlik düzeylerinin çeşitli değişkenler açısından incelenmesi, Yıldız (2011) Birleştirilmiş Sınıflarda Görev Yapan Öğretmenlerin

Toplumsal gelişim yönünden yetişkinleri izleyerek onların davranışlarını taklit eden 4 yaş çocuğu, bir yandan yetişkinle olumlu ilişkilerini sürdürürken diğer yandan

AKDAĞ, “Sosyal Güvenlik Kurumu şu anda ağız diş sağlığı hizmetleri için ne kadar harcadığını tam olarak bilemiyor.. AKDAĞ, “Aslında Avrupa’da

Etkinlik derecesi yüksek perdeler: Eserde Dügâh perdesi, hem kullanım sıklığı ve sü- resi hem de toplam süreye oranı bakımından etkinlik derecesi en yüksek perdedir. Çar-