• Sonuç bulunamadı

11. HAFTA DERS NOTLARI HADİS TENKİDİNİN TEMEL UNSURLARI

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2022

Share "11. HAFTA DERS NOTLARI HADİS TENKİDİNİN TEMEL UNSURLARI"

Copied!
12
0
0

Yükleniyor.... (view fulltext now)

Tam metin

(1)

11. HAFTA DERS NOTLARI HADİS TENKİDİNİN TEMEL UNSURLARI

1- SAHABEYE GÖRE METİN TENKİDİ ÖLÇÜLERİ

Metin tenkidi isnada bir miktar göz kapamayı gerektirir. Metin tenkit edilir ve hadis isnad ölçülerine göre ister sahih, isterse zayıf olsun, hakkında uygun olan hüküm verilir. Metin tenkidi hususunda doğru olan ölçüleri tespit etmek için, Hz.

Peygamber'in vefatından sonra sahabenin ona isnad edilen, hadislerle ilgili tutumlarına başvurmak gerekmektedir. Zira onların hadisi kabul etme veya anlama konusunda birtakım kaide ve belli kuralları vardı. Bizler sahabenin hepsinin adalet sahibi, Resülullah'a isnad ettikleri rivayetleri kabul edilen kimseler olduklarını bildiğimize ve bunun da hata etmeleri ve yanlış anlamaları kabul olunsa bile, Hz.

Peygamber'den bir başkasına rivayet ettikleri hadislerde doğru oldukları, rivayetlerinde şaibeli ve yalancı olmadıkları anlamına geldiğini bilmekteyiz. Bu durumda sahabe döneminde hadisin iki yönünden birini oluşturan isnad sahih olduğu için geriye metni kalmaktadır. İşte bu konuda sahabenin bazı yaklaşımları, ravinin doğru ve güvenilir olduğunu kabul etmelerine rağmen hadisi reddetme ve geri çevirme veya uygun bir mânaya yöneltme hususunda birtakım görüş ve ölçüleri olduğunu biliyoruz. Nitekim onlar zaman zaman bir hadisin ravisini hata veya unutma yahut da yanlış işitme ile itham ediyor; hadisi ya Kur'an'la veya daha çok güvendikleri ve emin oldukları başka sahabenin rivayetiyle çeliştiği için reddediyorlardı.

Sahabe, hadisin senedinin sahih olması anlamına gelen, ravinin Resûlullah'a iftira etmediğini bilmelerine rağmen, rivayet edilen hadisleri tartıştıklarına ve bunun da raviden ziyade rivayet edilen metne yönelik olduğuna göre, acaba biz de bugün onların bu hadisleri tartışma yolunu tutabilir, koydukları ölçü ve kuralları hadis metnini tenkit için ölçü olarak kullanabilir miyiz? Kaldı ki, hadislerin bizim için sahih olması ile onlar için sahih olması bir değildir. Zira isnad onlar için adaletli ve doğru kimseler olan çoğunlukla bir veya iki sahabîden meydana gelmesine rağmen, bizim için dörtten az olmayan ve onlarca kişiye ulaşan uzun bir zincirden oluşmaktadır.

Sahabenin birbirlerini tanımalarına rağmen hadisleri kabul noktasındaki tutumu bu olduğuna göre; bizim de Resûlullah'a isnad edilen binlerce rivayeti, zamanla hadislere karışan uydurma ve tahriften arındırmak umuduyla ölçüleri kullanmamız daha uygun olacağı kanaatindeyiz.

Sahabenin Metin Tenkidi Hususundaki Ölçüleri:

Sahabenin, hadis metinlerim tenkitte başvurduktan metot ve ölçüleri, onların ele aldıkları problem ve verdikleri hükümleri araştırmak suretiyle tespit edebiliriz.

Zira onlar Hz. Peygamber'in sünnetini ve ondan nakledilen hadislerin doğru mu yanlış mı olduğunu tespit etmeyi sağlayacak yolu bizden daha iyi bilmekteydiler.

I. Sünnetin Kur'an'a Arzı

Sahabenin ele aldıkları olayları araştırdığımız zaman, Kur'an'ın onlar için birinci ölçü olduğu, ona uymayan hadisleri kabul etmeyip aksine ravilerini hata ve yanılgı ile itham ettikleri, Kur'an'a aykırı olduğu için onlarla amel etmedikleri açıkça ortaya çıkmaktadır. Bu durum, Kur'an metnine aykırı bulup reddettikleri rivayetler

(2)

incelendiğinde açıkça görülür. Zira onlara göre bir hadisin Kur'an'a aykırı olması onun Hz. Peygamber'in sözü olmaması anlamına geliyordu. Çünkü aslında Kur'an ve sahih sünnet her ikisi de Allah katındandır; dolayısıyla onların birbirinden farklı veya çelişkili olmaları mümkün değildir. Ravi hata etmiş, unutmuş, işittiği sözlerin hepsini nakletmemiş yahut da Peygamber Efendimiz'in sözünden onun kastetmediği bir mânayı anlamış olabilirdi.

1- Boşanmış Kadının Nafakası

Müslim Sahîh'inde Ebu İshak'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: Esved b. Yezid ile beraber Büyük Cami'de idim. Şa'bî de bizimle idi. Fatıma bint Kays'ın Resûlullah'ın kendisine mesken ve nafaka hakkı vermediği anlamındaki bir hadisini anlattı. Bunun üzerine yerden aldığı bir avuç çakılı Şa'biye atarak "yazıklar olsun sana, böyle bir şeyi nasıl anlatırsın?" diye çıkışıp şöyle dedi: "Ömer şöyle demiştir:

Unutup unutmadığını bilmediğimiz bir kadının bir sözü için Allah'ın kitabını ve Peygamberimiz'in sünnetini bırakmayız. Boşanan kadının mesken ve nafaka hakkı vardır. Zira Allah Teâlâ "Apaçık bir fuhuş işlemedikçe onları evlerinden çıkarmayın, kendileri de çıkmasınlar..." buyurmaktadır.

Fatıma bint Kays'ın bu rivayeti, az önce zikrettiğimiz âyete muarız olduğu gibi,

"Onları gücünüz ölçüsünde oturduğunuz evin bir bölümünde oturtun..." ayetiyle de çelişmektedir. Zira bu ayetler boşanmış kadına mesken hakkı tanımaktadır. Hz.

Ömer de Fatıma bint Kays'ın rivayet ettiği hadisi Kur'an ayetlerine aykırı bulmuş ve onu kabul etmemiştir. Burada bizi ilgilendiren iki görüşten birini diğerine tercih etmek değil, Hz. Ömer'in kendisine baş vurabileceğiniz bir kaide ve tam bir ölçü ola- rak kabul edilen sözünü tespit etmektir. Hz. Ömer'in bu sözü, sahabenin bu ölçüyü kullandığına işaret etmektedir.

2- Ölen Kimsenin, Yakınlarının Ağlaması Sebebiyle Azap Görmesi

İbn Ömer'in rivayet ettiği bir hadiste şöyle denmiştir: "... [Bunun üzerine]

Ömer ya Suhayb bana ağlıyor musun? Oysa Resûlullah "ölen kimse akrabalarının kendisine ağlaması sebebiyle azap görür" buyurmuştur. Konuyla ilgili İbn Abbas ise şunları anlatmıştır:

Ömer vefat edince onun rivayet ettiği bu hadisi Âişe'ye anlattım. Şöyle dedi:

Allah Ebû Abdurrahman‟ı bağışlasın! Ama o yalan söylememiştir. Muhtemelen unutmuş veya hata etmiştir. Çünkü Resûlullah Yahudi bir hanımın cenazesine uğramış ve “Onlar bu cenazeye ağlıyorlar. O ise kabrinde azap görüyor. Size "Hiçbir suçlu başkasının suçunu yüklenmez... " buyuran Kur'an yeter” buyurmuştur.1

Hz. Âişe‟nin zikredilen bu açıklamalarından, rivayetin illetini (kusurunu), Kur‟an‟a arzetmek suretiyle tespit ettiği ve dolayısıyla rivayeti bu şekliyle kabul etmediği görülmektedir. Anlaşılan odur ki İbn Ömer, cenazenin belli bir yahudiye ait olduğundan haberdar olmadığı için, bunun genel anlamda söylendiğini zannetmiştir.

İbn Ömer'in rivayet ettiği bu hadiste Kur'an ve sünnetin açık ifadelerine aykırı düşen bir nokta vardır. Zira birçok hadiste Hz. Peygamber'in ölen bazı kimselere ağladığı ve ağlayan kimselere de ses çıkarmadığı ifade edilmiştir. Resûlullah'ın ölen bir kimsenin azap görmesine sebep olacak bir fiili işlemesi veya sahabenin böyle bir şeyi yapmalarına ses çıkarmaması ise mümkün değildir.

1 Tirmizî, “Cenâiz”, 25.

(3)

3- Zina Çocuğunun Üç Şerliden Biri Olması

Ebu Hureyre‟nin „Allah yolunda kamçılanmam, benim için veled-i zina azad etmekten daha sevimlidir’, „Veled-i zina üçün en şerlisidir’ hadisleri Hz. Aişe‟ye iletildiğinde şu açıklamayı yapmıştır:

“Allah Ebu Hureyre‟yi bağışlasın, yanlış işitmiş, dolayısıyla isabet edememiş...

Onun veled-i zina sözüne gelince, hadis böyle değildir. Münafıklardan biri Rasulüllah‟ı rahatsız ediyordu. Hz. Peygamber, falanın şerrinden beni kim korur?

diye sordu. Bunun üzerine „Ya Rasulüllah, o bir zina çocuğudur‟ denildi. Bunun üzerine Peygamber de „onun için üç şerliden biridir denilir, Oysa ki Yüce Allah,

„Hiçbir kimse, başkasının günahını yüklenmez (Enam, 164)‟ buyurmuştur”

Demiştir.2

Bir başka rivayette ise Hz. Peygamber: "... Anne-babasının suçundan hiçbir şey ona gerekmez. Zira hiçbir suçlu başkasının suçunu yüklenemez" buyurmuştur.

Ebu Hureyre'nin bu hadisi eksik rivayet etmesi, onu Kur'an'a aykırı hâle getirmiştir. Kur'an'a aykırı olan bir rivayet ise o durumu sürdükçe kabul edilmez.

Nitekim Ebu Hureyre'nin hadisini değerlendiren Hz. Âişe de bunu yapmış, Kur'an'a aykırı olması sebebiyle onun hatalı olduğunu ifade etmiştir.

4- Üç Şeyde Uğursuzluk Olması

"...İki kişi Hz. Âişe'ye gelerek, "Ebu Hureyre, Hz. Peygamber uğursuzluğun kadın, binek ve evde olduğunu, uğursuzluğun bir parçasının gökte, öbür parçasının da yerde bulunduğunu söylerdi" dediğini naklettiler. Âişe bunun üzerine

"Peygamber'e Kur'an'ı indiren Allah'a andolsun ki Resûlullah öyle değil "Cahiliyet ehlinin uğursuzluk kadında binek ve evdedir" dediğini buyurdu, diye naklettikten sonra "yeryüzünde vuku bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki biz onu yaratmadan önce bir kitapta yazılmış olmasın..." mealindeki ayeti okudu."

Burada Hz. Âişe'nin bir başka tenkidini görmekteyiz. Hadisin bu tarzdaki rivayeti onun Kur'an'a aykırı hâle gelmesine sebep olmuştur. Bu durum da Hz.

Âişe'yi sinirlendirmiş ve hadisi Resûîullah'ın sözlerine uygun düşecek şekilde tashih etmesine sebep olmuştur. Hz. Âişe burada hadisin, kendisinin rivayet ettiği tarzda olmaması halinde yukarıda zikrettiğimiz Hadid suresinin 22. ayetine aykırı olacağını söylemiştir.

Bütün bu örnekler Kur‟an‟ın, sahâbe için birinci ölçü olarak kabul edildiğini göstermektedir. Bu sebeple sahâbe Kur‟an‟a aykırı olan rivayetleri asla kabul etmemiştir. Rivayetin sahibini ise ya hata ya da vehim ile itham edip, hadisi almayı ve gereği ile amel etmeyi bu muhalefetten dolayı terketmişlerdir. Onlar için, bir rivayetin Kur‟an‟a muhalefeti onu reddetmelerine kâfi gelmektedir. Ancak bu reddetme asla Resûlullah‟ın verdiği bir hüküm için değildir. Bilakis bu red, o sözün Resûlullah‟a aidiyetini reddetmek anlamındadır. Zira onlar, Kur‟an ve hadisin Allah katından olduğunu ve birbirleri ile asla çelişmeyeceklerini çok iyi bilmekteydiler.

II. Sünnetin Sünnete Arzı

Sahabenin Kur'an'a bağlılıkları ve onun hükmünde itifak etmeleri sebebiyle;

hadislerin sıhhatini tespit etmek için onları Kur'an'a arzetme metotları kesin olmakla birlikte aynı gaye ile hadisleri birbirine arzetmeleri bu kadar belirgin

2 el-Hakim en-Neysâbûrî, el-Müstedrek, c.2, s.234; el-Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ, c.10, s.58.

(4)

değildir. Bazı hükümler hakkında sahabenin münakaşa etmesi, farklı yorum yapması ve Kur'an ile sünnetten farklı istidlal metotları kullanması söz konusuydu.

Bu meselelerde sahabenin tamamının kabul ettiği ve kesin neticeye vardığı hususlar ise çok azdı. Çoğu kere ihtilaf eden her sahabenin kendi görüşünü desteklemek üzere Hz. Peygamber'den hadis rivayet ettiğine ve karşı tarafın kanaatini kabul etmediğine şahit olmaktayız. Bu durumda her iki taraf da görüşünü desteklemek üzere delil olarak hadis zikretmekte, bazen zikredilen her iki hadis de aynı konuda delil olabilmekteydi.

Sahabeye göre bu konularda en çok kullanılan metot, konuyla ilgili şahsa sormak ve onun verdiği bilgi ve haberi kabul etmektir. Nitekim sahabe Hz.

Peygamber'in evi içinde meydana geldiği için haberdar olmaları mümkün olmayan husustan Resûlullah'ın hanımlarına soruyorlardı. Başkalarının muttali olmadığı konularda sahabe çoğu defa müminlerin annelerinden birine soruyor, onlar da biliyorlarsa gerekli açıklamayı yapıyor, konuyla ilgili bilgileri yoksa bu durumu da açıkça ifade ediyorlardı.

1. Oruçlunun Cünüp Olarak Sabahlaması

Ebu Bekir b. Abdurrahman anlatıyor: "Ebu Hurcyre'nin: 'Cünüp olarak sabahlayan oruç tutmasın' dediğini işittim ve bunu babam Abdurrahman b. el- Haris'e anlattım. Babam kabul etmedi ve konuyu araştırmak üzere birlikte Hz. Âişe ve Ümmü Seleme'ye gittik ve babam durumu Âişe ve Ümmü Seleme'ye sordu. Her ikisi de Hz. Peygamber'in ihtilam dışında cünüp olarak sabahladığını sonra orucuna devam ettiğini söylediler. Daha sonra babamla birlikte Mervan'ın huzuruna çıktık.

Babam olayı anlattı. Mervan, Ebu Hureyre'ye git ve ona mutlaka bunu söyle, dedi.

Ebu Hureyre'ye gittik. Abdurrahman durumu anlatınca o, 'Bunu size Hz Âişe ve Ümmü Seleme mi söyledi?' diye sordu. Evet cevabını alınca da, 'Onlar bu konuyu daha iyi bilirler' dedi. Bunun üzerine Ebu Hureyre, kendisinin bu sözü bizzat Hz.

Peygamber'den değil, Fadl b. Abbas'tan işittiğini söyledi ve bunun sonucunda Ebu Hureyre kendi görüşünden vazgeçti" Bu hadise, sahabenin hadis tenkidi metotlarını gösteren güzel bir örnektir. Zira Abdurrahman b. el-Haris, Ebu Hureyre'den işittiğini kabul etmemiş, araştırmak amacıyla Hz. Peygamber'in hanımlarına gitmiştir. Çünkü onlar konuyu en iyi bilmekteydiler. Nitekim Ebu Hureyre de görüşüne aykırı olmasına rağmen, Hz. Âişe ve Ümmü Seleme hakkında, "onlar bunu en iyi bilenlerdir, bu gibi konulardaki hükümleri onlardan öğreniriz" demiş ve kendi görüşünde ısrar etmekten vazgeçmiştir.

Bu hadiste, sahabenin metin tenkidi yaptıkları, başkasından işittikleri rivayetleri konuyla ilgili şahıslara sorarak araştırdıkları başka açıkça görülmektedir.

Nitekim Abdurrahman b. el-Haris, bu konuda Ebu Hureyre'den farklı bir bilgiye sahip olduğunu anlayınca, Hz. Peygamber'in kendisine ulaşmayan, konuyla ilgili başka açıklamalar yapmış olabileceği düşüncesiyle, Ebu Hureyre'den işittiği ile yetinmeyerek, işin doğrusunu öğrenmek üzere derhal Resûlullah'ın hanımlarına gitmiştir. Ebu Hureyre ise; görüşünün yanlış olduğunu anlayınca hatasında ısrar etmemiş, müminlerin annelerinin konuyu daha iyi bildiği düşüncesiyle, kendisinin de hadisi bizzat Hz. Peygamber'den işitmediğini zikrederek rivayeti aldığı şahsın Fadl olduğunu açıklamıştır. Hz. Peygamber'den bizzat işiten, ona yakın ve konuyla ilgili bir kimsenin rivayet ettiği hadis, başkalarından rivayet eden kişinin sözünden kabule daha layıktır. Zira başkasından rivayet eden kişi, bu hükmü ayrı bir metinden çıkarmış ve bu konuda Resûlullah'ın son hükmünü bilememiş olabilir.

(5)

2. Üç Defa İzin İsteme

Ebu Saîd el-Hudrî'den rivayet edildiğine göre o, şöyle anlatmıştır: Ensarın toplu bulunduğu bir yerdeydim. Aniden şaşkın ve üzüntülü bir halde Ebu Musa geldi, başından geçen olayı şöyle anlattı: "Ömer'den (evine girmek üzere) üç defa izin istedim, bana izin vermedi, ben de geri döndüm. Bunun üzerine Ömer "beklemeni engelleyen nedir?" diye sordu. Ben de:

"Üç defa izin istedim, izin verilmeyince döndüm, zira Resûlullah (s.a.) 'sizden biri üç defa izin ister de izin verilmezse geri dönsün' buyurdu" dedim. Bunun üzerine Ömer, yemin ederek "buna dair mutlaka delil getirmelisin" dedi. Ebu Musa devamla, içinizde bu hadisi Resûlullah'tan (s.a.) işiten var mı? diye sordu. Übey b.

Ka'b: "Allah'a yemin olsun ki seninle birlikte ancak buradakilerin en küçüğü gider"

dedi. Ebu Saîd el-Hudrî devamla, ben o tüplümün en küçüğü idim; Ebu Musa ile birlikte Ömer'e gittim ve Hz. Peygamber'in (s.a.) bu hadisi söylediğini ona haber verdim.

Bu örnekte Ömer b. Hattab, Ebu Musa'nın Resûîullahtan (s.a.) rivayet ettiği hadise bir başka hadisle karşı çıkmamıştır. Ancak Ömer'in onun rivayetini yadırgaması ve doğrusunu öğrenme amacıyla ondan başka birinin rivayetini istemesi, bizi onların başkasının da rivayet etmesi veya teyit eden benzeri rivayetin bulunması şeklinde başka bir rivayetle desteklenmiş hadisi desteklenmeyene tercih ettiklerini kabule sevketmektedir. Nitekim burada Ömer'in şüphesi bir hadisi başka ravilerin de rivayet etmesi ile ortadan kalkmıştır. Kişinin, bir ravinin rivayetinden ziyade birden fazla kimsenin rivayetine güvenmesi tabiî bir husustur.

III. Sünnetin Akla Arzı

Hadis tenkidi konusunda sahabenin baş vurduğu geride diğer bir ölçü de hadislerin akla arzedilmesidir.

Ebu Hureyre'den rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber: "Keş peynirinden bir parça bile olsa, ateşin dokunduğu şey dolayısı ile abdest gerekir" buyurmuştur. Ebu Hureyre İbn Abbas'ın kendisine: "Ey Ebu Hureyrel Yağ ve ısınan su sebebiyle abdest alıyor muyuz? " diye sormuş o da: "Ey kardeşimin oğlu, Hz. Peygamber'den bir söz duyduğunda ona örneklerle mukabele etmeye kalkışma" diye karşılık vermiştir.

Meselâ Ebû Hüreyre‟den gelen bir başka rivayette “Kim ölüyü yıkarsa gusletsin, kim de onu taşırsa abdest alsın” rivayeti Hz. Âişe‟ye ulaşınca,

“Müslümanların ölüsü necis midir ki? Bir ağacı (tabut) taşıdığından dolayı bir kimseye ne (diye abdest) gereksin?” şeklinde akıl yürüterek rivayete olan itirazını dile getirmiştir. İbn Abbas da aynı rivayetle ilgili olarak, “Bir ağacı (tabut) taşımakla kimseye abdest alması gerekmez. Müslümanların ölüsü de canlısı da necis değildir”

şeklinde itirazda bulunmuştur.

2- MUHADDİSLERE GÖRE METİN TENKİDİ ÖLÇÜLERİ

Hz. Peygamber döneminde hadislerin yazılmasına izin verilip verilmediği hususunda vaki olan ihtilafı burada bir tarafa bırakalım. Bazı sahabîlerin, gerek Hz.

Peygamber'in sağlığında, gerekse vefatından sonra sünnetten bir kısmım yazdıkları tarihî bir gerçektir. Şu halde sahabe, tedvini çok erken bir dönemde başlatmış, ancak bu faaliyet bir sahabîden diğerine farklı olmuştur. Onlardan bir kısmı ezberlemeye yardım amacıyla yazıdan istifade ederken, diğerleri kuvvetli hafızaları sebebiyle buna ihtiyaç duymamıştır. Abdullah b. Amr b. As, Semüre b. Cündeb,

(6)

Cabir b. Abdullah ve daha başka sahabîler hadisleri yazmaktaydılar. Bunlar "es- Sahife" adım verdikleri cüzlerde birçok hadisi tedvin etmişlerdi.

Daha sonra hadisler insanlar arasında yaygınlaşıp rivayetler çoğalınca ve hadislerin yok olup kaybolması endişesi başlayınca, hadislerin tedvin ve muhafazasına gerek duyuldu. Bunu da musannif muhaddisler üstlendiler. Hiç şüphesiz ilk musanniflerin herkesin esas alıp uygulayacağı genel prensipleri olduğu gibi, her muhaddisin hadislere bakışına ilim ve anlayış seviyesine göre uygulayacağı özel kaideleri de vardı.

Hz. Peygamber, Kur'an'a ve sahih sünnete aykırı söz söylemeyeceğine göre, bir hadisin uydurma olduğunu tespit etmek için sadece metin tenkidi yapmakla yetinilmemeli, aksine, hadisi rivayet eden ravileri de tetkik etmelidir. Zira herhangi bir kişinin rivayet konusunda çok yalancı olduğunu tespitten hareketle onun, senedinde yer aldığı rivayetin uydurma olduğuna hükmedebilmekteyiz. Senedde yer alan ravi, hadis uydurmakla itham edilen biri ve rivayet ettiği hadis de Kur'an ve sünnete veya dinin bilinen ahkamına aykırı ise, muhaddis bu rivayetin uydurma olduğu hakkında kolaylıkla hükmedebilir. Bu konuda muhaddisler objektif bir me- toda sahiptirler. Onlar hadis uyduran yalancı bir ravinin her rivayeti hakkında mevzu -uydurma- hükmünü vermezler. Zira onlara göre ravi yalancı olmasına rağmen, herhangi bir rivayetinde doğru söylemiş olabilir. Yalancı diye her rivayetini uydurma kabul etmek, doğruyu reddetmek anlamına gelir. Bu sebeple biz, muhaddislerin, "bazen yalancı doğru söyleyebilir, doğru söyleyen de yanılabilir"

diyerek, ravileri yalancılıkla itham etmeksizin başka tariklerle hadisin aslı sabit olması hafinde zayıf hadisle de istişhad ettiklerini görmekteyiz, Bu durum, muhaddislerin hadisin senedini tetkik ettikleri gibi, metnini de inceledikleri anlamına gelmektedir. Senedinde zayıf ravi olmasına rağmen böyle bir metni kabul etmeleri, onların hadis tenkidi hususundaki titizliklerine açıkça delalet etmektedir.

Zira hadisin zayıf isnadla gelmiş olması, bu tarikten başkasıyla da bilinen metni kabul etmelerine engel teşkil etmemiştir. Ancak muhaddisler isnadında yalancı ravi bulunan böyle bir hadisi her halükârda asıl metin değil, destekleyen rivayet olarak kabul etmişler, isnadında çok hadis uyduran ve çok yalan söyleyen ravi bulunan hadisi ise, asla kabul etmemişlerdir.

Eserini, zayıf ve daha aşağı seviyedeki hadisleri ayıklayarak sadece sahih hadislerden oluşturmak isteyen müellifin sened ve metni içeren tenkit ölçülerini kullanmasının gerekliliğinde şüphe yoktur. Ancak bu, söz konusu musannifin hadisin sıhhatiyle ilgili vardığı neticeye itiraz edilemeyeceği anlamına gelmemektedir.

Aksine, onun zayıf dediği hadisin sahih; sahih olarak nitelediğinin ise zayıf olabileceğini de ortaya koymak mümkündür. Zira herhangi bir tenkit ölçüsünün kullanımı, münekkit muhaddisin ilmi, anlayışı ve tartışılan konudaki farklı şer'î nasları bilmesindeki seviyesine bağlıdır.

Bu durumu kavradığımız zaman Buhâri‟nin Sahîh'mi altı yüz bin hadisten seçtiğini garipsemeyiz. Zira onun önünde bol miktarda ilmî malzeme, aynı zamada azımsanmayacak sayıda sağlam ölçüler vardı. O, bu ölçülerle bol malzeme içinden sahihleri seçmeyi başarmıştı. Onun, söz konusu faaliyetinde tatbik ettiği ölçüler, sadece isnadla ilgili olmayıp hem senedi, hem de metni ihtiva etmekteydi. O, cerh edildiklerini bildiği halde bir kısım mecruh ravilerin rivayetlerini eserine almıştı. Bu tutumu, onun elindeki hadislere bakışındaki derinliği ve isnadlara verdiği önemden az olmayacak seviyede metinlere verdiği değeri göstermektedir. Ne var ki, ilk dönem muhaddislerinin âdeti üzere Buhârî de kullandığı bu ölçüleri ne açıklamış, ne de

(7)

bunlara işaret etmiştir. Ancak bu, onun hadisleri seçiminde hiçbir ölçü kullanmadığı anlamına gelmemektedir. Zira ilk dönem muhaddislerinin hiçbiri, telif ettiği eserin metodunu ve uyguladığı tenkit ölçülerini açıklamamıştır.

I. Sünnetin Kur'an'a Arzı

Muhaddislerin hadis tenkidinde başvurdukları ölçülerden biri metin tenkididir. Metnin incelenmesi sonucunda, aralarını cem etmek mümkün olmayacak şekilde Allah'ın kitabına muhalif olduğu veya önceki hükmün nesh olunduğuna karar vermek için, hangisinin sonra olduğunu bilmek mümkün olmadığı ortaya çıkarsa, hadis reddedilerek zayıf veya uydurma olduğu kanaatine varılır.

Muhaddisler bu kaide ile ilgili Resûlullah'tan (s.a.) bir hadis de zikretmişlerdir.

Buna göre Hz. Peygamber; "Size benden bir hadis rivayet edildiğinde Kur'an'a arz ediniz; ona muvafık ise kabul ediniz, muhalifse reddediniz" buyurmuştur.

Hattabî (ö. 388/998), zındıkların uydurduğunu söyleyerek "Bana Kitap ve onunla birlikte bir benzeri verildi" hadisi ile bu rivayeti reddetmektedir. Şevkanî (ö.

1250/1834) ise, bizzat bu hadisin kendisinde söz konusu görüşün reddedilmesine delalet eden karineler bulunmaktadır. Zira biz onu Allah'ın kitabına arzettiğimizde onunla çeliştiğini görmekteyiz. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de "Resul size neyi verdiyse onu alın, sizi neden nehyetmişse ondan sakının" buyrulmuştur, demektedir.

Muhtemelen muhaddisler hadisi Kur'an'a arzetmeyi, hadislerle gelen bilgilerin Kur'an'da bulunmaması halinde reddedileceği şeklinde anlamışlardır. Halbuki söz konusu hadisten bu anlaşılmamakta; hadis, Kur'an'a uygun olan rivayeti kabul etmeyi, muhalif olanı ise reddetmeyi ifade etmektedir. Dolayısıyla Kur'an'a muhalif, onunla tenakuz halinde veya anlamı çelişkili olan bir hadisi kabul etmek ve sahih olduğuna hükmetmek mümkün değildir. Bu ölçü, uydurma olduğuna hükmedilen bir hadisin sahih kabul edilmesi mânasına gelmeyip; böyle bir hadisin isnadı ister sahih, ister zayıf olsun muhtevasının Kur'an'a uygun olduğu anlamına gelmektedir, demektir.

Tabiî olan Resûlullah'ın (s.a.) hadislerinin Kur'an'a muhalif değil, uygun olmasıdır. Nitekim Allah (c.c):

"Eğer (Peygamber) bize atfen bazı sözler uydurmuş olsaydı, elbette onu kıskıvrak yakalardık, sonra onun can damarını koparırdık (onu yaşatmazdık).

Hiçbiriniz buna mani de olamazdınız" buyurmaktadır. Zira sahih sünnet ve Kur'an aynı kaynaktan gelmekte olup her ikisi de Allah katındandır. Allah katından olan bilgilerde ise çelişki ve tenakuz söz konusu olamaz.

Sünnetin, Kur'an'ı insanlara açıklamak gibi son derece önemli bir konumu vardır. Nitekim sünnet, Kur'an'ın umumî lafızlarını tahsis, mutlak ifadelerini takyid, mücmellerini tefsir etmekte, çoğunluğa göre onu neshedebilmekte ve Kur'an'da bulunmayan konularda müstakil hükümler koymaktadır. Sünnetin konumuyla ilgili muhaddislerin bakış açısı bu şekildedir. Muhaddisler, hadis metnini Kur'an'a arzetti ki erinde ona muvafık olanı sahih sünnet olarak kabul etmişler; arz neticesinde muhalefet söz konusu fakat birini tamim, diğerini tahsis eden veya birini mutlak di- ğerini takyit eden şeklinde yorumlamak suretiyle aralarını cem etmek ya da birinin diğerinden önce olduğunu tespit etmek suretiyle neshe hükmetmek mümkünse hadisi kabul, bu şartları taşımıyorsa reddetmişlerdir.

Şu halde muhaddisler Kur'an'ın âmmını sahih sünnetle tahsisini, mutlakının

(8)

takyidini veya neshedilebileceğini inkâr etmemektedirler. Muhaddislerin sünnetin Kur'an yanındaki konumu hususunda görüşleri bu olunca; bunun dışında kalan, Kur'an'la çelişen hadislerle ilgili tutumları, onların zayıf ve merdud olduklarına hükmetme tarzındadır. Yukarıda zikrettiğimiz ölçüler, muhaddislerin ilk olarak ortaya koydukları kaideler değildir. Bu ölçüleri onlardan önce sahabe hadis tenkidinde tatbik etmiştir.

"Dünyanın ömrünün yedi bin yıl olduğu ve bizim de yedinci bin yılda bulunduğumuz" tarzındaki rivayet. Bu rivayetle ilgili İbn Kayyım şu açıklamayı yapmaktadır: "Bu, apaçık bir yalandır. Zira şayet bu rivayet sahih olsaydı bugün yaşayan herkes kıyametin kopmasına iki yüz elli bir sene kaldığını bilirdi. Halbuki Allah: "Sana kıyameti, ne zaman gelip çatacağını soruyorlar. De ki: Onun ilmi ancak Rabbimin katındadır. Onun vaktini O'ndan başkası açıklayamaz. O, göklere de yere de ağır gelmiştir. O size ansızın gelecektir. Sanki sen onu biliyormuşsun gibi sana soruyorlar. De ki: Onun bilgisi ancak Allah'ın katındadır", Bir başka ayette ise:

"Kıyamet vakti hakkındaki bilgi ancak Allah'ın katındadır" buyrulmaktadır.

Ebu Hureyre'den rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir:

Resûlullah elimi tuttu ve şöyle söyledi: "Allah, toprağı cumartesi günü, dağları pazar günü, ağaçları pazartesi günü, kötülüğü salı günü, nuru çarşamba günü yarattı, yeryüzüne hayvanları perşembe günü yaydı, Adem'i cuma günü ikindi ile akşam arası son saatte yarattı". Hadisle ilgili İbn Kayyım şu açıklamayı yapmaktadır: "Bu hadisin Hz. Peygamber'e nispet edilmesi apaçık bir hatadır. Çünkü bu söz Ka'bû'1-Ahbar'a aittir. Hadis ehlinin imamı Buhârî de et-Târihu'l-kebîr isimli eserinde Allah yeri, gökleri ve bu ikisi arasındakileri altı günde yarattığını haber vermesine rağmen, bu hadiste yaratma müddetinin yedi gün olduğu belirtilmektedir Oysa Cenâb-ı Hak:

"Gökleri, yeri ve bunların arasındakileri altı günde yaratan, sonra arşa istiva eden Allah'tır. O'ndan başka ne bir dost ne de bir şefaatçiniz vardır. Artık düşünüp öğüt almazmısınız?" ayet-i kerimesinde yeri, gökleri ve ikisi arasındakileri altı günde yarattığını haber vermektedir.

Ashabıma küfretmek bağışlanmayan bir günahtır" rivayeti.

Bu rivayetle ilgili olarak İbn Teymiyye şu açıklamayı yapmıştır: Bu, Hz.

Peygamber'e nisbet edilen bir yalandır. Zira Allah Teâlâ: "Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını (günahları) dilediği kimse için bağışlar" buyurmaktadır.

"Vatan sevgisi imandandır" rivayeti.

Sehavî bu rivayetiyle ilgili olarak, "anlamı doğru olmakla birlikte, hadis kaynaklarında bulamadım" demiştir. Menufî ise şöyle demektedir: "Sehavî'nin anlamı doğrudur şeklindeki açıklaması gariptir. Çünkü iman ile vatan sevgisi arasında herhangi bir ilişki yoktur. Allah'ın: "Eğer onlara, kendinizi öldürün yahut yurtlarınızdan çıkın, diye emretmiş olsaydık, içlerinden pek azı müstesna, bunu yapmazlardı..." sözü de bu görüşü desteklemektedir. Zira ayette geçen kelimesindeki zamir münafıklarla ilgilidir ve ayet onların imanları olmamakla birlikte vatanlarını sevdiklerine işaret etmektedir.

II. Sünnetin Değişik Rivayetlerinin Birbirine Arzı

Muhaddislerin hadis metinlerini tenkit ölçülerinden biri de "bir hadisin değişik rivayetlerini birbirine arzetmek"tir. Münekkit farklı rivayetleri birbirine arzetmek

(9)

suretiyle diğer tenkit ölçüleriyle ulaşamayacağı sonuçlar elde eder. Şöyle ki; bu yolla hadis metnindeki bazı lafızların Hz. Peygamber'in sözü olmadığı, ravilerden birinin ilavesi olduğu anlaşılır. Burada hadise kelime veya cümle ilave eden ravinin, sahabe veya herhangi bir kimse olması önemli değildir.

Ayrıca böyle bir arz neticesinde münekkit muhaddis hadiste, birinin diğerine tercihine mani olan ıztırab, ravilerden birinin zabtının zayıflığından kaynaklanan kalb, metnin anlamını bozan tashif veya tahrif olduğunu ya da hadisin bazı tariklerinde diğerlerinde olmayan fazlalık (ziyade) bulunduğunu tespit edebilir.

Münekkit bütün bunları rivayetleri birbirine arzetmek suretiyle ortaya çıkarır:

III. Sünnetin Sünnete Arzı

Muhaddislerin kaidelerinden biri de, uygulama ve tek tek hadislere tatbik etme noktasında farklı düşünmekle beraber, kendilerince Hz. Peygamber'e ait olduğu kesin olan sünnete muhalif bir hadisi kabul etmemektir.

Ashabın davranışları ister onun bu konudaki sözlerini ezbere bilsin, isterse bilmesin, büyük oranda Hz. Peygamber'i örnek alma şeklinde oluşmaktaydı. Aynı şekilde tabiîn de dinî konulardaki bilgilerini sahabeden almışlardır. Namazlarında, oruçlarında, haclarında, haramlardan sakınmalarında, farzları ve mendupları yapmalarında onları örnek edinmişlerdir. Çünkü onlar, ashabın Resûlullah'a ittiba ettiklerini biliyorlardı. Onlar, dinî konudaki bir hükmü ya Hz. Peygamber'den o konuda rivayet edilen bir hadis olup olmadığını sorarak veya lafız ya da mâna olarak rivayet edilen bir metin olmaksızın, onun sünneti olması ile yetinerek hareket ediyorlardı.

Hz. Peygamber'in sünneti ve İslâm'ın temel hükümleri bu şekilde nesiller boyu tevatür yoluyla naklolunmuştur. Bu fiilî rivayete, onu teyit eden ve açıklayan, ihtilaf anında başvurmada esas olan yazılı rivayet de eşlik etmiştir. Şu anda 15. hicrî asırda yaşayan bizler, insanlara Hz. Peygamber'in namazı nasıl kıldığı konusunda bir hadis bilip bilmediğini soracak olsak, çoğunun hiçbir hadis bilmediğini görürüz.

Bununla birlikte, namazın şeklini, rükünlerini, sünnetlerini bildiklerine şahit oluruz. Çünkü bunlar Hz. Peygamber döneminden günümüze kadar bu şekilde naklolunarak gelmiştir. Onların, namazın nasıl kılındığını bilmelerinin, hadisleri ezberleme ve tedvin etme sayesinde olduğunu söyleyemeyiz. Aksine onlar kitlelerin bunu birbirlerine nakletmeleri sayesinde öğrenmişlerdir.

Ayrıca sabit olan dinî hüküm ve amellerin, farz veya haram olduğunu bildiren Hz. Peygamber'in sözlerinden müslümanların büyük çoğunluğunun haberdar olmadığını bilmekteyiz. Bununla birlikte, konuyla ilgili Resûlullah'ın sözünü bilsinler veya bilmesinler, onlar, Allah emrini yerine getiriyorlardı. Bu durum, bugün için de geçerlidir. Halka bir işi Allah ve Resulünün istediğini veya onu yasak ettiğini bilmesi yeterli gelmekte olup, onun delilini bilmeye gerek duymuyorlardı.

Dolayısıyla, delilleri bilme bu konuyla ilgilenen kişilere bırakılmıştı. Halk ise sadece Allah ve Resulü'nün emirlerini yerine getirmek ve yasaklarından sakınmakla yükümlüydüler.

Bu metotta muhaddislerin bir hadisi alırken veya reddederken isnadı ön planda tuttukları ortaya çıkmaktadır. Fakat bu, onların tek ölçüleri değildir. Aksine bu, hem sened, hem de metni gözeten bir metottur. Bununla beraber, hiçbir zaman isnadın ihmali mümkün değildir. Çünkü bize sahih bir senedle ulaşmayan herhangi bir metnin hiçbir kıymeti yoktur.

(10)

IV. Hadis Metninin Tarihî Bilgilere Arzı

Hadiste, söz konusu edilen hadisenin meydana geldiği zamana delalet eden bir bilgi varsa ve bu bilgi de muhaddisin söz konusu olayın gerçek vakti ile ilgili bilgisine ters düşüyorsa; o, bu hadisin tümden sahih olmadığına hükmeder. Şayet râvilerden biri tarafından hadise ziyade yapılmış ve bunu hadisin diğer kısmından ayırmak mümkün ise, sadece söz konusu fazlalığın sahih olmadığına hükmeder.

Muhaddislerin tarihi, hadîslerin sahihlerini zayıflarından ayırmak için bir ölçü olarak kullanması, birçok örnekle teyit edilebilecek bir husustur. Buhârî, Müslim ve diğer tanınmış hadis kitaplarında bunun misalleri bulunabilir.

İbn Abbas'tan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Müslümanlar Ebu Süfyan'a ilgi göstermiyor ve onunla bir arada durmuyorlardı. Bunun üzerine Ebu Süfyan Hz.

Peygamber'e gelerek: "Ey Allah'ın elçisi! Sizden şu üç şeyi talep ediyorum" dedi. Hz.

Peygamber: "Pekala!" buyurdu. Bunun üzerine Ebu Süfyan: "Kızım Ümmü Habîbe Arab'ın en güzel kızıdır. Onu sana vereyim" dedi. Hz. Peygamber: "Pekiyi" buyurdu- lar..".

Hadisçiler, bu hadisin metnini tarihi kullanmak suretiyle tenkit etmişlerdir.

Şöyle ki; bilindiği üzere Ebu Süfyan Mekke'nin fethi esnasında müslüman olmuştur.

Hz. Peygamber'in Ümmü Habibe ile evlenmesi ise bundan çok daha önceye ait olup Habeşistan'a hicret günlerine tesadüf etmiş ve onun mehrini de Necaşi belirlemiştir..

Şüphesiz tarih, hiçbir zaman insanı yanlışa düşürmeyen doğru bir ölçüdür.

Ancak burada, hadisteki bilgilere muhalif tarihî malumatın kesin doğru olması gerekir. Tarihte vuku bulduğu kesin olmayan olaylara gelince, hadisin onlarla karşılaştırılması doğru değildir.

V. Hadisin Lafzı Ve Mânasının Bozuk Olması

Hadisin lafız ve anlamının, peygamberler, özellikle de Resûlullah tarafından söylenmeyecek tarzda bozuk olması, -bu ifadenin zayıf ve alelade olmasından veya Hz. Peygamber'in emrettiği veya yasakladığı türden olmayan bir işe delalet etmesi, ya da insanın duyu ve tecrübelerinin onun yanlış olduğunu göstermesi... gibi nübüvvet makamının kendisinden uzak olduğu bir mânayı içermesi sebebiyle olabilir- hadisin sahih olmadığının ölçülerinden biridir. Bu durum, hadisin bir peygamberin söylemeyeceği türden lafızlar, emredip yasaklaması mümkün olmayan ve duyu ve tecrübelere aykırı hükümler içermek gibi nübüvvet makamına yakışmayan hususlar taşıması sebebiyle olabilir. Böyle bir durumda mânanın bozuk ve akla uzak olması, lafzın bozukluğundan daha önceliklidir. Zira râvi Hz.

Peygamber'in sözlerini lafzında tasarrufta bulunarak, söylemek istediği mânayı asgarî ifade edecek ve Resûlullah'ın sözlerine uygun düşecek şekilde kendine ait kelimeler kullanarak manen rivayet edebilir. Bu durumda ravinin ifadesi bozuk veya Araplar tarafından kullanılmayan yabancı bir kelime kullanmış ise, hadisin lafzında bozukluk meydana gelmiş olur. Bu gibi hallerde, anlam bozuk olmadıkça söz ko- nusu hadisin sahih olmadığına hükmetmeyiz. Şu halde bu ölçü de hadisin mânası ve bununla ilgili hususlar ön plana çıkmaktadır. İster güzel ve süslü bir lafızla, isterse bozuk ve yanlış sözlerle ifade edilmiş olsun, Resûlullah'ın ifade kasdetmesi mümkün olmayan bir mâna içeren herhangi bir rivayet ona nispet edilemez ve uydurma olduğuna hükmedilir.

Burada metni anlam bakımından incelemenin asıl olduğunda şüphe yoktur.

Lafzın bozukluğu ise, söz konusu rivayetin sahih olmadığı hususunda mânaya

(11)

bakışı destekleyen ikinci bir delil ve yardımcı bir unsurdan başka bir şey değildir.

Muhaddislerin, bu ölçüyü kullanarak tenkit ettikleri hadislerin sayısı gerçekten çoktur. Bunların örnekleri Mevzuat kitaplarında bol miktarda bulunmaktadır.

VI. Hadisin Dinî Esas Ve Kesin Kaidelere Aykırı Olması

Hadisin dinî esas ve kesin kaidelere veya kanun koyucunun gözettiği ve insanların zihinlerine yerleştirdiği telakkilere aykırı olması, onun sahih olmadığına ve dolayısıyla Resûlullah'a nispet edilemeyeceğine delil teşkil eder. Çünkü dinî kaide ve hükümlerin arasında bir ahengin bulunmasını senedi sahih olsa bile hiçbir haberin zedelemesi, nakzetmesi ve şaibe altında bırakması mümkün değildir.

Söz konusu ettiğimiz bu kesin kaidelerden biri de daha önce ifade ettiğimiz kişinin yalnızca kendi nefsinden sorumlu olacağı ve başkasının işlediği bir suçla sorumlu tutulup muahaze edilemeyeceği esasıdır. İşte bu ölçüye dayanarak hadisçiler aşağıdaki hadislerin uydurma olduğuna hükmetmişlerdir.

"Zina yolu ile doğan kişi, babası ve çocuğu cennete giremez." Bu rivayet Kur'an ve sünnette mevcut olan birçok nasdan anlaşılmakta olan dinî esaslara aykırı düşmektedir. Nitekim bu rivayetin uydurma olduğuna hükmedenlerden biri olan İbnü'l-Cevzî daha önce de geçtiği üzere şöyle demektedir: Zina yoluyla doğan kişinin günahı nedir ki cennete girmesin? Bu gibi hadisler dinî esaslara aykırı düşmektedirler.

"Herhangi bir kimse zina eder de daha sonra onu terk etmeyip devamlı yaparsa mutlaka ailesinden biri o musibete uğrar" rivayeti. Bu hadis de dinî esaslara aykırıdır. Çünkü bir kimsenin ettiği zinanın cezası olarak ailesinden birinin zina etmesi gerekmez. O takdirde cezanın, günahı işlememiş olan kadına yansıması söz konusu olacaktır. Nitekim bu hususa dikkat etmiş olan Elbânî, hadisin uydurma olduğunu söyleyerek şöyle demiştir: Bu hadisin asılsız olduğunu gösteren bir husus da zina eden bir kimsenin eşinin başına böyle bir musibetin geleceğini bil- dirmesidir. Bu, Kur'an'da buyurulan "bir insanın ancak kendi fiilinin karşılığını bulacağı" tarzındaki kesin esasa ters düştüğü için batıldır. Bu örnek söz konusu ölçüye göre amel etmenin gerekliliğini tekit eden bir başka misaldir. Ve buna göre çeşitli âyet ve hadislerle sabit olan şer'î esaslara ters düşen her hadis reddolunur.

VII. Hadisin Münker Veya Muhal Bir Şeyi İçermesi

Burada muhal ile, Allah'ın gücüne nisbetle imkânsız olan değil, bizzat kendisi ve insan açısından imkânsız olan şey kastedilmektedir. Nitekim münker ile de Peygamber Efendimiz'in veya diğer herhangi bir peygamberin işlemesi çirkin görülen şey murad edilmiştir. Çünkü onlardaki Allah inancı herhangi bir peygambere çirkin bir şeyi nispet etmeye engel teşkil eder. Ayrıca bu kavram, insan tabiatının ve akl-ı âliminin yadırgadığı, Allah'ın koyduğu kurallar ve hükümlerden çıkardıkları kanaat veya hayatları boyunca tecrübe edip öğrendikleri şeyleri de içermektedir. Bu hususlar, kainatta tecelli eden kudret ve azametini tanımaları için semavât ve yerin yaratılışı üzerinde düşünülmesini emreden Allah'ın, insanlara lütfedip öğretmesiyle elde edilmiştir.

Hiç şüphe yok ki herhangi bir hadiste münker veya muhal bir durumun bulunması onun uydurma olduğuna hükmetmek için yeterlidir ve Hz. Peygamber'in böyle bir sözü söylemiş olması asla mümkün değildir. Bu ölçüyü kullanma sırasında

(12)

dikkat edilmesi gereken husus, mucizelerin de bu kural kapsamına giriyor olmasıdır. Çünkü mucize, Allah'ın peygamber vasıtasıyla yarattığı olağanüstü şeydir.

Mucizeler, benzer ölçüleri ve gücü bakımından muhal şeyler olarak kabul edilirlerse de, Allah'ın gücüne nisbetle olağan şeylerdir. Dolayısıyla sahih bir senetle sabit olduğu takdirde bu ölçüyü mucizelerle ilgili hadislere tatbik etmemek gerekir.

Sadece bir şahsın rivayet ettiği ve yeterli sayıya başka ravilerin o rivayete iştirak etmediği olağanüstü bir olayı haber veren bir rivayet ise, kabul edilmez.

Çünkü mucizenin bir özelliği, insanlara aktarılması ve peygamberlik iddiasında bulunan kişinin doğruluğuna delil olması için, geniş bir topluluğun gözü önünde cereyan etmesidir.

"Rabbimi kırmızı bir deve üzerinde gördüm. Üzerinde bir izar vardı. Bağışladım, affettim... diyordu" rivayeti.

Bu rivâyette Cenab-ı Allah deveye binen, izar giyen bir varlık gibi takdim edilmektedir. Kur'an'ın "Allah'ın benzeri hiçbir şey yoktur" tarzındaki hükmüne aykırı olduğu için Allah hakkında böyle bir rivayet muhaldir. Nitekim İbnü'l-Cevzî şu sözleriyle bu hususu teyit etmiştir: "Bu, muhal olduğunda hiç kimsenin şüphe etmediği bir rivayettir. Onun muhal olduğunu tespit için ravilerine bakılmasına gerek bile yoktur. Çünkü farz-ı muhal güvenilir kimseler bu haberi rivayet etmiş olsalar bile reddedilir. Zira Resûlullah'ın Allah'tan O'nun hakkında muhal olan şeylerle bahsetmesi mümkün değildir...".

"Dünya bir kaya üstünde, o da bir öküzün boynuzu üzerindedir. Öküz boynuzunu hareket ettirdiği zaman kaya kımıldar ve yer sallanır ki buna da deprem denir" rivayeti.

Bu rivayet apaçık bir uydurma ve kesin olarak da muhaldir. Çünkü bu kadar geniş dünyayı bir öküzün boynuzu üzerine koymuştur. Acaba dünyayı taşıyan bu öküzün büyüklüğü ne kadardır? İbn Kayyim bu rivayetin uydurma olduğuna hükmettikten ve onun batıl olduğuna dair açık delillerin bulunduğu haberlere bir örnek gösterdikten sonra şöyle demektedir: "Tuhaf olan, kitapların böylesi hezeyanlarla doldurulmuş olmasıdır"

Rivâyetlerin metinlerine yönelik bu denli tenkit usulleri olmasına rağmen Müsteşriklerin hadisçilerin metin tenkidine veya kendi ifadeleri ile iç tenkide (en- nakdü'd-dahilî) önem vermeyip yalnızca dış tenkit (en-nakdü'l-haricî) yani senet tenkidi ile yetindikleri tarzında suçlamaları meşhurdur. Bu konu üzerinde duranlardan biri olan Goldziher el-Akide ve'ş-şerîa adlı eserinde şöyle demektedir:

"Müslüman münekkitler tarihî gerçeklerle bağdaşmayan veya akıl yorma ve düşünmeyi gerektiren ya da birbiriyle mukayese edildiklerinde önemli bir kısmının sahihliği tartışılan hadislerdeki ihtilaf sebeplerini ortadan kaldırmak için yeterince çaba sarfetmediler".

Ancak şunu söylemeliyiz ki; Hadisçilerin isnada önem vermeleri, tamamıyla isnada değil, aynı zamanda metine yöneliktir. Zira bir hadisin ravileri sika ve güvenilir kimse olurlarsa, naklettikleri hadise daha çok itimat edilir. Doğruluğu bilinen kimselerin naklettikleri haberlere güvenip yalancı ve ahlaksızların anlattıklarını şüphe ile karşılamak insan için tabii bir durumdur. Binaenaleyh, muhaddislerin isnada önem vermeleri nakledilen metne önem vermelerinden dolayı olmuştur.

Referanslar

Benzer Belgeler

Ancak, çağdaş hadisçilerden Muhammed Mustafâ el-A’zamî kelimenin hadisçiler arasındaki kullanımını da göz önünde bulundurarak nakd’e şöyle bir tarif

نلاف انثَّدح لقي نم ( :صلى الله عليه وسلم هلوق انه ثيدلحا تنمو .ثيدلحا تنم لبق نوروكذلما نولقانلا ةاورلا كئلوأ وه )دن َّسلا( دارلما فرعُيو ،رخلآا

İki yada daha çok grup arasında fark olup olmadığının, iki değişken arasında bağ olup olmadığının test edilmesinde kullanılır.. Tablo

Ölçümle elde edilen bir değişken yönünden ikiden çok bağımsız grup arasında fark olup olmadığını test etmek için kullanılır... Karşılaştırılan

• Bir değişken artarken diğer değişken azalıyorsa ya da biri azalıyorken diğeri artıyorsa, iki değişken arasında negatif ilişki vardır.. İki

Bilinmeyen evren parametresinin belli bir olasılıkla içinde bulunacağı iki sınırın belirlenmesidir. Tahmin edilen bu sınıra güven aralığı

(2*2) düzeninde, beklenen frekanslar 5’den küçük olursa Fisher’in Kesin Ki-kare Testi uygulanır. Çok gözlü düzenlerde sütun ya da satırlar birleştirilerek

formülü kullanılarak standart normal dağılıma