• Sonuç bulunamadı

ETÜ GENÇ TARİH: İLK SAYI İLK HEYECAN

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2022

Share "ETÜ GENÇ TARİH: İLK SAYI İLK HEYECAN"

Copied!
20
0
0

Yükleniyor.... (view fulltext now)

Tam metin

(1)
(2)

Yayın Yönetmeni Doç. Dr. Naim ÜRKMEZ

(Tarih Bölümü Başkanı)

Sayı Editörü Arş. Gör. Kaan AKAR

Sayı Tasarımcısı Cavit Emre ŞEN

Bu çalışma herhangi bir ekonomik destek almamaktadır ve tamamen öğrencilerin akademik becerilerini geliştirmeye yöneliktir. Görsellerin kullanımı yazarların sorumluğun- dadır ve varsa, telif hakları sahip- lerine aittir. Görsellere dair hak sahiplerinin kaldırma, değiştirme isteği olması durumunda talepleri yerine getirilecektir. Çalışmadaki görsellerde filmlerden alınan sah- neler varsa sadece akademik olarak öğrencilere tanıtılması ve izlenmesi için öneri mahiyetindedir.

GENÇ TARİH

Kasım 2020 Sayı: 1

Sosyal medyanın hayatımıza çok yoğun girdiği buna bağlı olarak düşünmenin, yazmanın, sorgula- manın gitgide azaldığı bu dönemde güzel bir çaba ve girişimcilikle öğrencilerimizin öğrendiklerini uygula- maya dökecekleri bir mecra oluşturmak ETÜ Tarih Bölümü olarak önemli amaçlarımızdan biriydi.

Üretmenin çok önemli olduğu günümüzde, öğrencilerin yazın hayatına alışmaları, akademik be- ceriler kazanmaları, okuma, metin kurgusu yapma, bu metinleri yazıya dökme ve bir emeği somut bir şekle büründürmek için yayın hayatına giren bu yeni öğrenci dergimiz bizi ve öğrencilerimizi çok heyecan- landırmaktadır.

Derginin vücut bulmasında emeği geçen Erzu- rum Teknik Üniversitesi yönetimine, her daim deste- ğini hissettiğimiz Rektör Yardımcımız Prof. Dr. Murat KÜÇÜKUĞURLU’ya, Tarih Bölümü öğretim elamanla- rına, ETÜ Tarih Kulübüne ve derginin asıl sahibi olan öğrencilerimize teşekkür ederiz. Bu dergide sadece öğrencilerimizin hazırladığı akademik ancak bir o ka- dar da dikkat çekici yazılar yer aldı. Dergimizin uzun soluklu bir yayın hayatı olması temennisiyle, keyifli okumalar dileriz.

ETÜ GENÇ TARİH:

İLK SAYI İLK HEYECAN

Doç. Dr. Naim ÜRKMEZ ETÜ Edebiyat Fakültesi

Tarih Bölümü Başkanı

(3)

8  ETÜ GENÇ TARİH Aralık 2020 9  ETÜ GENÇ TARİH Aralık 2020

L

ale Devri, 1718 Pasarofça Antlaş- ması ile başlayıp 1730 Patrona Halil Paşa İsyanı ile biten döne- me verilen addır. Osmanlı tahtın- da Sultan III. Ahmed otururken, dönemin sadrazamı ise Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’dır. Osmanlı Devleti değişen dünya koşulları karşısında zayıfladığının far- kına varmıştı. Savaş meydanlarında alınan yenilgiler zayıflığın en açık belirtisi olmuştu.

İçinde bulunulan durumun üstesinden gel- mek isteyen devlet adamları çözümler ara- maya başladılar. Bu dönemde çare olarak Batı’dan yararlanma ve birtakım köhne ku- rumları Batı ölçeğinde yenileme noktasında girişimlerde bulunuldu.

Bu dönemden itibaren Osmanlı Dev- leti, Batı’yı örnek almaya başladı ve devletin Batı ile olan ilişkisinde bazı değişimler ya- şandı. Paris’e gönderilen Yirmisekiz Mehmet Çelebi, Fransa’da dikkatli gözlemlerde bulu- narak saray, bürokrasi, ordu ve kültür-sanat alanlarını kapsayan bir sefaretname hazır- ladı. Bu sayede bilhassa Fransız kültürü ve modası İstanbul’da kendini göstermeye başladı. Bu seyahatin çok önemli bir sonucu Yirmisekiz Mehmed’in oğlu ile İbrahim Müte- ferrika’nın gayretleri sonucunda İstanbul’da ilk Türk matbaasının kurulmuş olmasıdır.

Yeşim ŞAHİN*

LALE DEVRİ LALE DEVRİ VE

VE PATRONA PATRONA HALİL İSYANI HALİL İSYANI

Levni’nin Surname adlı eserinden Lale Devri sünnet şöleni

22  ETÜ GENÇ TARİH Aralık 2020 23  ETÜ GENÇ TARİH Aralık 2020

İnsanlık tarihi kadar eski bir geçmişe sahip olan salgın hastalıklar insanları maddi ve manevi çok büyük sıkıntılar içine sokmuştur. Ve daha da önemlisi çok sayıda ölüme ve güçlü devletlerin zayıflamasına neden olmuştur. Salgın has- talıklar tarihin her döneminde büyük kayıplara yol açmıştır.

Osmanlı toprakları da bu salgınlardan oldukça etkilenmiştir.

Coğrafi konum nedeniyle tüccarlar, seyyahlar ve misyonerler aracılığıyla salgın hastalık- ların etkisinde kalan Osmanlı zor dönemler geçirmiştir. Os- manlı’yı oldukça etkileyen hastalıkların başında Kolera has- talığı gelir. Kolera hastalığı Kolera isimli bakterinin neden olduğu bağırsak enfeksiyonuna bağlı olan akut ve şiddetli ishal gibi belirtileri olan bulaşıcı bir hastalıktı. Kolera has- talığı için Osmanlı’da alınan tedbir ise karantina olmuştur.

Osmanlı Devleti’nde ilk Karantina uygulaması Sultan II. Mah- mut döneminde 1831 yılında büyük kolera salgını sırasında ortaya çıkmıştır. Bunun üzerine bir karar alınmıştır bu karara göre İstanbul’a gelen bütün gemiler belli bir süre Boğaziçi’n- de bekletilmiştir. Osmanlı’da Karantina uygulaması daha sistemli olarak 1835 yılında Çanakkale’de başladığı bilinir.

Akdeniz çevresini etkileyen Kolera nedeniyle Çanakkale’de Karantina çadırları kuruldu..

Osmanlı Devleti salgın hastalığın kaynağı olan ülke- lerden gelen gemileri kesinlikle kabul etmiyor ticaretin ak- saması pahasına gerekirse geri çeviriyordu. Hastalık genel- de daha önce başka sağlık sorunları olanlarda veya yetersiz

OSMANLI OSMANLI COĞRAFYASINDA COĞRAFYASINDA SALGIN

HASTALIKLAR

Şüheda ACAR*

Hastasını tedavi eden hekim

4  ETÜ GENÇ TARİH Aralık 2020 5  ETÜ GENÇ TARİH Aralık 2020

?

H

alife… Hilafetin ortaya çıkışından bu yana Araplar baş- ta olmak üzere ekseri Müslüman topluluğunda Kureyş soyuna mensubiyeti şart koşulan başkanlık makamı- nın sahibi… Peki, bu vakitli sahibin icra ettiği görevin Kureyşliliğini kim tayin etti? Hz. Muhammed, gerçekten hilafeti kendi kabilesinin tasarrufuna mı sunmuştu? Halife olmak, nesep itibariyle Kureyş’ten olmayı gerektiriyorsa Osmanlı halifelerinin imameti meşru değil miydi? Yoksa iddia edildiği gibi Osmanlıların soyu Kureyş’e mi dayanıyordu?

Söz konusu hilafetin Kureyşliliği olduğunda İmam Şafi- i’den Ahmet b. Hanbel’e, Maverdi’den Ebu Hanife’ye pek çok fa- kih ve mezhep imamının mesnet olarak Hz. Peygamber’in vefa- tının ardından gerçekleştirilen devlet başkanlığı seçimine işaret ettiklerini görürüz. İslam tarihinde “Sakifetü Beni Saide” olarak ün bulmuş bu hadise, günümüzde çoğu tarihçi ve araştırmacı tarafından “Müslümanların ilk siyasi imtihanı” olarak tabir edil- mektedir. Nitekim Muhacirler adına toplantıya iştirak eden Hz.

Ebubekir’in toplantıda Hz. Peygamber’e dayanarak “Emirler Ku- reyştendir.” beyanında bulunduğu iddiası sonraki nesillerin kat-

kısıyla kurumsallaşmaya giden bir yanlışın önünü açmıştır. Nakledilen bu rivayet, Ku- reyş soyuna mensubiyet konusunda dikkate değer bir ön kabul sağlamayı başarmış olsa da zamanla bazı soruları beraberinde getir- miştir. İslam’ın kabilevi- kavmiyetçi fikirlere, iş ve eylemlere karşı durduğu noktayı ken- dilerine cephe edinenler, ilk etapta hadis karşısında afallamış olmalıdırlar. Fakat belli bir müddet sonra bu haklı şaşkınlığın yerini beyanın hadis olup olmadığı tartışmaları al- mıştır. Peşinen belirtmek gerekir ki rivayetin mahiyeti hâlâ tartışılmakta ve niteliği üze- rinde tam manasıyla görüş birliği bulunma- maktadır. Kimi çevreler beyanı hadis olarak kabul edip Kureyşliliği hilafet için koşul ola- rak görmekte, (aralarında Mehmet Sait Hati- boğlu’nun da bulunduğu) bir diğer grup ise söz konusu ifadeyi “zamanın siyasi koşulları

çerçevesinde geçerli olan bir gerçek” ola- rak tanımlamaktadırlar. Ancak beyanı hadis kabul edenlerin, peygamberin yönetim ko- nusunda kabilesini kayırdığı iddialarına ve- recek herhangi bir cevapları olmadığı gibi, aksini iddia edenlerin de doğruluğundan şüphe edilmeyecek ravi zincirine dair güve- nilir hiçbir açıklaması yok. Bu noktada bir başka ihtimal de Prof. Dr. Ali Bakkal tarafın- dan dile getirilmiş. Bakkal, rivayeti detaylı- ca ele aldığı makalesinde böyle bir hadisin bulunduğunu zikretmekle beraber hadisin halifeler değil, Hz. Peygamber’in tayin ettiği seriyye komutanları ve kafile başkanları hak- kında varid olduğu iddiasında bulunmakta- dır. Bununla birlikte ravi zincirinde sıhhatsiz bir durum ile karşılaşmadığının altını çizerek mezheplerin şekillendiği dönemde “imam”

lafzının halifeleri işaret etmek maksadıyla

Menkulde Ma’kul Olmak:

Betül Reyhan TARAKÇIOĞLU*

iMAMLAR GERÇEKTEN KUREYŞ’TEN

MiDiR Hz. Muhammed’in Mührü Şerifi

18  ETÜ GENÇ TARİH Aralık 2020 19  ETÜ GENÇ TARİH Aralık 2020

T

arih boyunca kadının statüsü, hak ve yükümlülükleri, erkek karşısın- daki konumu farklılık göstermiş- tir. Mesela öyle kadınlar vardır ki tarihin akışına her zaman müdahale etmeyi başarmışlardır. Kimi zaman bir savaşçı, kimi zaman da bir hükümdar kimliğine bürünen kadına Türk toplumunda bir hayli kıymet verilmiş, devletinin lideri, eşinin dostu, ço- cuklarının annesi olan ve her daim farklı gö- revlere bürünen kadının tarih süresince gös- terdiği yiğitlik, cesaret ve liderlik vasfı daima kendini hissettirmiştir. Ancak insanlık tarihi boyunca kadına her topluluğun aynı değeri verdiğini söyleyemeyiz elbette. Nitekim Orta Çağ’a baktığımız zaman durumun çok da iç açıcı olmadığını anlayabiliriz. Söz konusu bu Çağ’da karanlık bir vaziyete bürünen, bu çağın zihniyetinde sıska, kırılgan, muhafaza edilmeye ihtiyaç duyduğu erkeğe bağımlı, günahtan uzak durması istenilen bir imge- ye bürünen kadın zaman zaman dışlanmak suretiyle toplumsal başarı noktasında bastı- rılmak istenmiştir. Hele ki erkek egemen bir devlet yapısında bir kadının hükümdar ol- ması büyük bir başarıdır.

Şecerüddür güzelliğiyle, dirayetiyle, zekâsıyla, yönetimdeki ehliyetiyle Memluk Devleti’nin ilk ve aynı zamanda tek kadın

hükümdarı olmuştur. Eyyubi Sultanı El-Me- lik Es-Salih onu satın almış, zekâsına ve güzelliğine hayran kaldığı bu kadınla evlen- miş ve bu sevgisini onu her daim yanında bulundurarak göstermiştir. Ancak döne- min en önemli siyasi sorununu teşkil eden Haçlı problemi kendisini meşgul edince de harekete geçerek Dimyat yakınlarında ha- yatını kaybetmiştir. Ölüm hadisesini sır ola- rak saklayıp tahta geçerek idareyi ele alan Şecerüddür ise üvey oğlu Turan Şah’ı tahta çıkarmıştı. Ancak emirlerden de biat almış olmasına rağmen zamanla davranışlarından rahatsızlık duymaya başladığı üvey oğlu Tu- ran Şah’ı öldürüp bertaraf etmiştir. Böylece Eyyubi saltanatı ortadan kalkmış ve Memluk sultanlığı hâkim duruma gelmişti. Zamanla Şecerüddür, Bahri Memluklerinde desteğiy- le artık yönetimden tek sorumlu kişi haline gelmiş, kendisine Atabey olarak daha sonra ikinci eşi olacak olan Aybek atanmıştır. Ka- dının hükümdar olmasına karşı tutumların kendisini yavaş yavaş hissettirdiği zaman- larda ise halifeden menşur talep edilmesi ve halifenin de buna rıza göstermemesi üzerine Şecerüddür, atabeyi Aybek’le evlenip onu tahta çıkarmıştır.

Bu durum Şecerüddür için çok da kötü olmuştur diyemeyiz çünkü tahtı Aybek’e bı- Leyla ÖZER

Mısır Tarihine Yön Veren Mısır Tarihine Yön Veren Hükümdar Bir Türk Kadını:

Hükümdar Bir Türk Kadını:

ŞECERUDDUR ŞECERUDDUR

Şecerüddür’e ait sikke

04 18

MENKULDE MA’KUL OLMAK: İMAMLAR GERÇEKTEN KUREYŞ’TEN MİDİR?

MISIR TARİHİNE YÖN VEREN HÜKÜMDAR BİR TÜRK KADINI:

ŞECERÜDDÜR

Betül Reyhan TARAKÇIOĞLU Leyla ÖZER

12  ETÜ GENÇ TARİH Aralık 2020 13  ETÜ GENÇ TARİH Aralık 2020

Hatun kelimesi Türklerde ve Moğollar- da hükümdar ailesine mensup kadınlar için kullanılan bir unvandır. Eski Türk devletlerin- de hatunlar devlet işlerinde söz sahibiyken aynı zamanda protokolde de önemli bir yere sahiptiler. Hatunlar yeri geldiğinde devleti idare etme, naibelik** yapma ve elçi kabul edip devlet başkanlığı yapabilme hakkına sahiplerdi. Bunun en güzel örneklerini Gök- türklerde ve Uygurlarda görmek mümkün- dür. Hükümdar eşlerinin (hatun) kağanların anneleri olması sebebiyle ilk hatunların Türk aslından gelmelerine çok dikkat edilirdi. Zira hükümdardan sonra başa geçecek olan kişi- nin Türk hatundan doğması zorunluydu. Ha- tunların emrinde küçük de olsa idari ve as- keri teşkilat bulundurulurdu. Kendilerine ait hazine, vezir ve diğer görevlilere de sahipler- di. Kağan sefere çıktığında hatunu da yanın- da yer alırdı. Savaşlarda özellikle hatunların esir düşmemesine özen gösterilirdi. Çünkü Türk devlet geleneklerine göre bir kadının savaşta esir düşmesi utanç kaynağı olarak görülüyordu. Kadınların devlet yönetiminde, sosyal hayatta, ekonomik ve siyasi yaşantı- da yer almalarını göz önünde bulunduracak olursak şayet Türk devlet geleneğinde kadı-

nın ne kadar değerli olduğunu söyleyebiliriz.

Türk devletlerinde hatunlar İslam ön- cesi dönemden beri güçlü konumda idi.

Selçuklu döneminde ise giderek güçlenme- ye başlayan bu gelenek Vezir Nizamülmülk tarafından önlenmeye çalışılmıştır. Sultan Melikşah’ın eşi Terken** Hatun’un kocası üzerinde büyük bir nüfuza sahip olması ve siyasi olaylarda da aktif bir şekilde rol alma- sı devletin geleceği için tehlikeli gören Niza- mülmülk hatunların devlet işlerine müda- hale etmesini önleyerek uzun süren vezirliği döneminde edindiği tecrübelere dayanarak

‘‘Siyasetname’’ adlı eserini ortaya koymuş- tur. Gerçekten de Türk devletleri zaman za- man kadınların baskısından dolayı büyük zarar görmüştür.

* Tarih Bölümü 3. Sınıf Öğrencisi Kaynakça Bezer, Gülay Öğün, “Terken Hatun”, Diyanet İslam Ansiklo- pedisi, c. 40, İstanbul 2011, s. 510.

Özcan, Abdülkadir, “Hatun”, Diyanet İslam Ansiklopedisi, c.16, İstanbul 1997, s. 499-500.

Peker, Raziye, “Türk Devlet Geleneğinde Kadının Konumu”, Bilge Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, sayı 1(2), 2017, s. 157-164.

** İslam devletlerinde Hükümdar, Vali, Kadı gibi devlet ricâ- li’nin vekili, temsili veya yardımcısı.

*** Adı bilinmemektedir. “Terken” unvanıdır.

Büşra Nur SALMAN*

HATUN HATUN

(KADIN) (KADIN)

Tomris Filmi Kazakhfilm ve Sataifilm Studios

Kadının siyasi mevkisine dair bir minyatür

28  ETÜ GENÇ TARİH Aralık 2020 29  ETÜ GENÇ TARİH Aralık 2020

A

skeri alanda büyük zaferler kazan- mış olan Kazım Karabekir, Kurtu- luş savaşı sırasında Doğu’da görev yaparak önemli başarılara imza atmış ve savaşın kazanılmasında büyük rol oynamıştır. Milli Mücadele’nin öncülerinden olan Karabekir yalnızca askeri alanda başa- rılara imza atmamış aynı zamanda savaşta yetim ve kimsesiz kalan çocukları himaye- sine alarak eğitimlerini üstlenmiştir. “Çocuk Davamız” adını verdiği bu faaliyetleri Sarıka- mış’ta gerçekleştirmek isteyerek Sarıkamış’ı

‘çocuklar kasabası’ haline getirmiştir. Sarıka- mış’ı tercih etmesindeki sebepler ise, burada Rusların terk etmiş olduğu binaların olması ve buranın şehirden uzak olmasıdır. Bu böl- geyi çocuklara uygun hale getirdikten sonra ilk olarak Erzurum’da himaye ettiği çocukları daha sonra da yurdun her yanından yetim ve yoksul çocukları getirerek burayı çocukların eğitim yuvası yapmıştır. Yalnızca Türk çocuk- larına kucak açmakla kalmamış aynı zaman- da bu savaşlarda yetim ve kimsesiz kalan Ermeni çocuklarına da sahip çıkarak Ermeni çocuklarını Trabzon Ermeni Yetimhanesine göndermiştir. Türk çocuklarından ayrı yere göndermesindeki sebeplerden biri bu iki ırkın arasındaki kinin devam etmesini en- gellemek diğeri ise Ermeni çocuklarının asi- mile olmamasını sağlamaktı. Ermeni çocuk- larının kendi dilleri ve dinlerine uygun eğitim görmelerini istemiştir. Buradaki çocuklarla da yakından ilgilenmiştir. Burada eğitim görmüş olan Ermeni çocuklar ise Karabe- kir’e olan şükran ve sevgilerini, Karabekir’in resmini karakalemle çizip altına “Yetimlerin

Babası Kazım Karabekir Paşa Hazretlerine Trabzon Ermeni Yetimleri Tarafında notunu yazarak göstermişlerdir.

Eğitime oldukça önem veren Karabe- kir, en ince ayrıntısına kadar araştırma yapıp pedagoglardan da destek alarak faaliyete geçirdiği bu okullar, hem ülke hem de dün- ya çapında büyük ilgi görmüştür. Bu okullar- da, okuma-yazma, terzilik, saraç, kunduracı,

tornacılık, motorculuk, tesviyecilik, dericilik, demircilik, kuyumculuk, otomobil tamirciliği ve şoförlük gibi mesleki dersler görülmüş, sağlık memuru, asker yetiştirilmiş, Zeki ve kabiliyetli çocuklar özel eğitim almış ve kü- çük yaştaki çocuklara ana mektepler kurula- rak modern eğitim verilmiştir. Kız çocukları- nın bazıları ailelere dağıtılmış bazıları ebelik eğitimi alarak belgeli ebe olmuşlardır. Ayrıca halk eğitim merkezleri kurarak isteyen insan- lara; doğu dilleri, sinema, elektrik ve fotoğraf kursları açılmış, Kadınlar için de çocuk ve ka- Trabzon Ermeni Yetimlerinin Kazım

Karabekir’e hediyesi “Yetimler babası kahraman Kazım Karabekir Paşa Hazretleri Trabzon Ermeni yetimleri tarafından”

9 Eylül 1338

YETİMLERİN BABASI KAZIM KARABEKİR PAŞA

Ebra Nur DÜZ*

12 28

HATUN

(KADIN) YETİMLERİN

BABASI KAZIM KARABEKİR PAŞA

Büşra Nur SALMAN Ebra Nur DÜZ

14  ETÜ GENÇ TARİH Aralık 2020 15  ETÜ GENÇ TARİH Aralık 2020

E

rmenilerin kökenine baktığımız za- man bir ihtilaf söz konusu olmakla birlikte, genel olarak Hint-Avrupa ve Ari ırkına mensup oldukları görüşü hâkimdir. Türkler ile Ermenilerin tarihteki ilk münasebetleri Büyük Selçuklular döne- minde başlamıştır. Selçuklular yeni bir yurt bulabilmek adına Kafkaslara ve Anadolu’ya doğru Çağrı Bey önderliğinde keşif seferleri (1018) yapmışlar ve bu seferlerle birlikte Sel- çuklular ile Ermeniler arasında ilk temaslar gerçekleşmiştir. Ermenilerin, Selçuklu Türk- lerine bakış açıları ise değişkendir. Selçuk- lular, Ermeni coğrafyasına adım attıklarında Ermeniler Bizans’a bağlı bir prenslikti. Çağrı Bey’in seferinden sonra Ermeniler, Türkleri barbar olarak tanımlayıp bu seferin küçük kıyamet olduğunu dile getirmişlerdir.

Alparslan döneminde, Ermeni müver- rihlerinin bir kısmı Türklerden iyi bahseder- ken, bir kısmı da olumsuz bakmaya devam etmiştir. Ermeniler Sultan Melikşah döne- minde ise Türklere karşı olumlu bir tavır ser- gilemişler, hatta Melikşah öldüğü zaman, ba- bamız öldü diye yas tutmuşlardır. Bu bakış açısının sebebi, Melikşah’ın Ermenilere dini hürriyetin yanı sıra ekonomik özgürlük bah- şetmesidir.

Selçukluların yıkılışından sonra Erme- niler, yarı bağımsız bir şekilde yaşamlarını sürdürmüşlerdir. 1302 yılında kurulan Os- manlı Devleti, zamanla sınırlarını genişle- terek çok uluslu ve cihanşümul bir impara- torluk haline gelmiş, Ermeniler de Osmanlı bünyesinde 1789 yılına kadar Türklerle bera- ber sorunsuz yaşamışlar ve Osmanlılar tara-

GENEL HATLARIYLA TARİH BOYUNCA TÜRK-ERMENİ

MÜNASEBETLERİ

Muhammed Göktürk SEVAL*

Ermeniler Sultan Melikşah döneminde Türklere karşı olumlu bir tavır sergilemişler, hatta Melikşah öldüğü zaman, babamız öldü diye yas tutmuşlardır. Bu bakış açısının sebebi, Melikşah’ın Ermenilere dini hürriyetin yanı

sıra ekonomik özgürlük bahşetmesidir.

Ermeni Çeteleri

32  ETÜ GENÇ TARİH Aralık 2020 33  ETÜ GENÇ TARİH Aralık 2020

TÜRKİYE’DE TÜRKİYE’DE ÇOK PARTİLİ ÇOK PARTİLİ HAYATA  HAYATA GEÇİŞ GEÇİŞ DENEMELERİ DENEMELERİ

Aleyna ÖZTÜRK*

T

ürkiye’de çok partili hayata geçiş de- nemeleri ilk olarak 17 Kasım 1924 tarihinde, Kazım Karabekir, Ali Fuat, R. Bele, R. Orbay ve Adnan Bey ön- cülüğün de kurulmuş olan Terakkiperver Cum- huriyet Halk Fırkasının kurulmasıyla başlamış- tır. Fırkanın başkanı Kazım Karabekir Paşa’dır.

Cumhuriyet Türkiye’sinin ilk muhalif partisi olma özelliğini taşımasının yanı sıra ekonomik bakımdan Liberal düşüncelere sahiptir. Aynı zaman da dini itikatlara saygılı olduğu parti programında yazmaktadır. Devrimci değil ısla-

hatçı bir yapıya sahiptirler. Partinin hızlı bir şekilde ülke çapında taraftar kazanmasının ardından muhalefet bu durumdan rahatsız olmuştur.

Partiyi dini propaganda yapmakla suçlamışlar ve bu sıralarda Cumhuriyet Tür- kiye’sini derinden sarsan 13 Şubat 1925 ta- rihinde başlayan şeyh Said isyanına destek verdikleri gerekçe gösterilerek Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası 5 Haziran 1925 tarihinde kapatılmıştır.

Böylelikle çok partili hayata geçişin ilk denemesi başarısızlıkla sonuçlanmıştır.

Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’ nın kapa- tılmasının ardından Haziran 1926 tarihinde Mustafa Kemal Paşa’ya İzmir suikastı girişi- mi yapılmıştır. Bu suikast gerçekleşemeden zanlılar yakalanmıştır. Türkiye’de çok partili hayata geçiş süreci 1930 yılı içerisinde tek- rardan başlamıştır. 12 Ağustos 1930 tarihin- de Ali Fethi Bey’in genel başkanlığını, genel başkan yardımcılığını ise Nuri Bey’in üstlen- diği Serbest Cumhuriyet Fırkası kurulmuş- Çok partili hayata geçişin ilk dene-

mesi başarısızlıkla sonuçlanmış ve Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’

nın kapatılmasının ardından Hazi- ran 1926 tarihinde Mustafa Kemal Paşa’ya İzmir suikastı girişimi yapılmıştır. Türkiye’de çok partili hayata geçiş süreci 1930 yılı içeri- sinde tekrardan başlamıştır.

İlk TBMM Binası

Terakki Perver Cumhuriyet Fırkası Kurucuları

14 32

08 22

GENEL HATLARIYLA TARİH BOYUNCA TÜRK-ERMENİ

MÜNASEBETLERİ

TÜRKİYE’DE ÇOK PARTİLİ HAYATA GEÇİŞ DENEMELERİ LALE DEVRİ

VE PATRONA HALİL İSYANI

OSMANLI

COĞRAFYASINDA SALGIN

HASTALIKLAR

Muhammed Göktürk SEVAL Aleyna ÖZTÜRK

Yeşim ŞAHİN Şüheda ACAR

(4)

?

H

alife… Hilafetin ortaya çıkışından bu yana Araplar baş- ta olmak üzere ekseri Müslüman topluluğunda Kureyş soyuna mensubiyeti şart koşulan başkanlık makamı- nın sahibi… Peki, bu vakitli sahibin icra ettiği görevin Kureyşliliğini kim tayin etti? Hz. Muhammed, gerçekten hilafeti kendi kabilesinin tasarrufuna mı sunmuştu? Halife olmak, nesep itibariyle Kureyş’ten olmayı gerektiriyorsa Osmanlı halifelerinin imameti meşru değil miydi? Yoksa iddia edildiği gibi Osmanlıların soyu Kureyş’e mi dayanıyordu?

Söz konusu hilafetin Kureyşliliği olduğunda İmam Şafi- i’den Ahmet b. Hanbel’e, Maverdi’den Ebu Hanife’ye pek çok fa- kih ve mezhep imamının mesnet olarak Hz. Peygamber’in vefa- tının ardından gerçekleştirilen devlet başkanlığı seçimine işaret ettiklerini görürüz. İslam tarihinde “Sakifetü Beni Saide” olarak ün bulmuş bu hadise, günümüzde çoğu tarihçi ve araştırmacı tarafından “Müslümanların ilk siyasi imtihanı” olarak tabir edil- mektedir. Nitekim Muhacirler adına toplantıya iştirak eden Hz.

Ebubekir’in toplantıda Hz. Peygamber’e dayanarak “Emirler Ku- reyştendir.” beyanında bulunduğu iddiası sonraki nesillerin kat-

kısıyla kurumsallaşmaya giden bir yanlışın önünü açmıştır. Nakledilen bu rivayet, Ku- reyş soyuna mensubiyet konusunda dikkate değer bir ön kabul sağlamayı başarmış olsa da zamanla bazı soruları beraberinde getir- miştir. İslam’ın kabilevi- kavmiyetçi fikirlere, iş ve eylemlere karşı durduğu noktayı ken- dilerine cephe edinenler, ilk etapta hadis karşısında afallamış olmalıdırlar. Fakat belli bir müddet sonra bu haklı şaşkınlığın yerini beyanın hadis olup olmadığı tartışmaları al- mıştır. Peşinen belirtmek gerekir ki rivayetin mahiyeti hâlâ tartışılmakta ve niteliği üze- rinde tam manasıyla görüş birliği bulunma- maktadır. Kimi çevreler beyanı hadis olarak kabul edip Kureyşliliği hilafet için koşul ola- rak görmekte, (aralarında Mehmet Sait Hati- boğlu’nun da bulunduğu) bir diğer grup ise söz konusu ifadeyi “zamanın siyasi koşulları

çerçevesinde geçerli olan bir gerçek” ola- rak tanımlamaktadırlar. Ancak beyanı hadis kabul edenlerin, peygamberin yönetim ko- nusunda kabilesini kayırdığı iddialarına ve- recek herhangi bir cevapları olmadığı gibi, aksini iddia edenlerin de doğruluğundan şüphe edilmeyecek ravi zincirine dair güve- nilir hiçbir açıklaması yok. Bu noktada bir başka ihtimal de Prof. Dr. Ali Bakkal tarafın- dan dile getirilmiş. Bakkal, rivayeti detaylı- ca ele aldığı makalesinde böyle bir hadisin bulunduğunu zikretmekle beraber hadisin halifeler değil, Hz. Peygamber’in tayin ettiği seriyye komutanları ve kafile başkanları hak- kında varid olduğu iddiasında bulunmakta- dır. Bununla birlikte ravi zincirinde sıhhatsiz bir durum ile karşılaşmadığının altını çizerek mezheplerin şekillendiği dönemde “imam”

lafzının halifeleri işaret etmek maksadıyla

Menkulde Ma’kul Olmak:

Betül Reyhan TARAKÇIOĞLU*

iMAMLAR

GERÇEKTEN KUREYŞ’TEN

MiDiR

Hz. Muhammed’in Mührü Şerifi

(5)

kullanılmaya başlanmasının söz konusu beyanın bazı kaynaklarda “İmamlar Kureyştendir.” şeklinde kaydedilmesine yol açıp yanlış anlaşılmaları körük- lediğine kanaat getirmektedir. Her şeyden önce ha- diste geçen sözcük aslı itibariyle “emir” olduğu için bu kelime hakkıyla anlaşılmalıdır.

Peygamberin “emir” kelimesini kullandığı durumlar göz önüne alınacak olursa kastedilenin mutlak surette “halife” olmadığı daha iyi anlaşıla- caktır. Kuran’da geçen “Ülü’l-emr” tabirine ise Prof.

Dr. Ahmet Akbulut açıklık getirmektedir. Akbulut,

“Ülü’l-emr” kelimesinin sözlükte “emir sahipleri”

anlamına gelmekte olduğunu, devlet başkanının bir kişiden fazla olamayacağı düşünüldüğünde sözcük- ten anlaşılması gerekenin sadece “halife” olmaması gerektiğini söylemektedir.

Derlediğimiz bilgiler doğrultusunda üst sa- tırlarda sıraladığımız, çeşitli çevreler ve kişiler tara- fından ileri sürülen fikirlerden akla ve mantığa en uygun olanı beyanın hadis olduğu aynı zamanda seriyye komutanları ve kafile başkanları hakkında varid olduğudur. Haddizatında Hz. Ebubekir’in Ku- reyş’in siyasi birikimlerine dayanarak hadisi hatır- latmak istediği aşikârdır. Söz konusu hadis, bağlam- dan kopuk düşünüldüğü için asırlardır anlaşılması gerektiği gibi anlaşılmamış, hilafette yer edinerek zamanla siyasal sistemin parçası haline gelmiştir.

İşin her daim ehline verilmesini öngören peygambe- rin takipçilerinin öğüdü doğru biçimde sahiplenip uygulama noktasında akamete uğradığı, ehillik esa- sını farkında olmayarak Kureyşlilik ilkesine değiştiği üzücü bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır.

* Tarih bölümü 3. sınıf öğrencisi Kaynakça

Akbulut, Ahmet, Sahabe Dönemi İktidar Kavgası Alevi Sünni Ayrışma- sının Arka Planı, Otto Yayınevi, Ankara 2019.

Bakkal, Ali, “Ebû Bekir’in Halîfe Seçilmesinde “İmamlar Kureyş'tendir”

Hadîsinin Rolü Üzerine”, İstem, Sayı: 6, 2005, s. 87-103.

Fayda, Mustafa, “Ebu Bekir”, Diyanet İslam Ansiklopedisi, c. 10, İstan- bul 1994, s. 101-108.

Hatiboğlu, Mehmet Said, “İslam’da İlk Siyasi Kavmiyetçilik Hilafetin Kureyşliliği”, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, c. 23, Sayı:

1, 1979, s. 121-213.

Küçükaşçı, Mustafa Sabri, “Sakifetü Beni Saide”, Diyanet İslam Ansik- lopedisi, c. 36, İstanbul 2009, s. 11-12.

93 Harbi Kahramanı Nene Hatun

(6)

L

ale Devri, 1718 Pasarofça Antlaş- ması ile başlayıp 1730 Patrona Halil Paşa İsyanı ile biten döne- me verilen addır. Osmanlı tahtın- da Sultan III. Ahmed otururken, dönemin sadrazamı ise Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’dır. Osmanlı Devleti değişen dünya koşulları karşısında zayıfladığının far- kına varmıştı. Savaş meydanlarında alınan yenilgiler zayıflığın en açık belirtisi olmuştu.

İçinde bulunulan durumun üstesinden gel- mek isteyen devlet adamları çözümler ara- maya başladılar. Bu dönemde çare olarak Batı’dan yararlanma ve birtakım köhne ku- rumları Batı ölçeğinde yenileme noktasında girişimlerde bulunuldu.

Bu dönemden itibaren Osmanlı Dev- leti, Batı’yı örnek almaya başladı ve devletin Batı ile olan ilişkisinde bazı değişimler ya- şandı. Paris’e gönderilen Yirmisekiz Mehmet Çelebi, Fransa’da dikkatli gözlemlerde bulu- narak saray, bürokrasi, ordu ve kültür-sanat alanlarını kapsayan bir sefaretname hazır- ladı. Bu sayede bilhassa Fransız kültürü ve modası İstanbul’da kendini göstermeye başladı. Bu seyahatin çok önemli bir sonucu Yirmisekiz Mehmed’in oğlu ile İbrahim Müte- ferrika’nın gayretleri sonucunda İstanbul’da ilk Türk matbaasının kurulmuş olmasıdır.

Yeşim ŞAHİN*

LALE DEVRİ LALE DEVRİ VE

VE PATRONA PATRONA HALİL İSYANI HALİL İSYANI

Levni’nin Surname adlı eserinden Lale Devri sünnet şöleni

(7)

Lale Devri’nde yapılan çalışmalar dev- letin bozuk düzenini iyileştirmeye yetmedi.

Zaten kötü olan malî yapı, aşırıya kaçan israf ve İran ile yapılan savaş masraflarının eklen- mesiyle daha kötü bir hal aldı. Bu dönemde bazı çıkar çevrelerinin de kışkırtmaları sonu- cu 1730 yılında Patrona Halil İsyanı ortaya çıktı. İsyanın belli başlı sebepleri şunlardır:

1) Padişah ve çevresindeki kişilerin zevk ve safa içinde yaşayıp halkın sefalet içinde olması.

2) Halktan gelen şikâyetlerin çözüme kavuşturulamaması.

3) Başta medreseler olmak üzere işin ehline verilmemesi, liyakatin göz ardı edil- mesi.

Toplumsal hareketler öncesinde kit- leleri harekete geçirmek için uygun bir or- tamın olması gerekiyordu, aksi halde isyanı gerçekleştirmek olanaksızdır. Bu döneme bakıldığında Anadolu ve Rumeli’de eşkıyalık hareketleri baş göstermiş, buna kıtlık, sal- gın hastalıklar ve asayişsizlik de eklenmişti.

Bütün bu problemlere yönelik devlet çözüm

üretecek bir adım atamamıştı.

İsyanın elebaşlarına bakıldığında özellikle Sadrazam Damat İbrahim Paşa’nın rakiplerini görmek mümkündü. Bunlardan bir kısmı Damat İbrahim Paşa tarafından görevlerinden uzaklaştırılmış ve yerlerine kendi akrabaları getirilmişti. Bu durum geri- limi artıran etkenlerden biri olmuştur. Buna damatlar Kaptanıderya Kaymakam Musta- fa Paşa ve Sadaret Kethüdası Mehmet Paşa arasındaki geçimsizlik de eklenince olaylar daha da karmaşık bir hal almıştı. Mustafa Paşa, isyanın hazırlığı işini daha önceden tanıdığı ve bir cinayetten kurtardığı Arnavut asıllı Halil’e vermişti. Patrona lakabı ile tanı- nan Halil, daha evvel seyyar satıcılık ve ha- mamlarda tellallık yapmıştı.

Patrona Halil tarafından harekete ge- çirilen asi grupları 25 Eylül 1730’da Beyazıt Camii önünde toplanmıştı. İsyancılar, üç koldan Kapalıçarşı’ya girerek dükkânları ka- pattırmış, esnafları etraflarında toplanmaya çağırmışlardı. Asiler, Bahçe Kapı’dan Et Mey- danı’na doğru ilerliyordu. O sırada devlet erkânı Üsküdar’daydı. Yeniçeri Ağası Hasan

Levni’nin Surname adlı eserinden sünnet şöleni

Ağa 300 kişilik bir kuvvetle isyanı bastırmak istedi ancak Et Meydanı’na ilerleyen isyancılar kalabalıklaşarak üç koldan meydana girdiler.

İsyancıların meydana kazan kurması yeniçeri- lerin bir isyan çıkardığı anlamını taşımaktaydı.

İsyancıların niyetini anlamak isteyen Yeniçeri Ağası, Patrona Halil ile konuştu. Patrona Halil, Yeniçeri Ağasına maksatlarının hükümetin ıs- lah edilmesi ve belli kişilerin cezalandırılması olduğunu söyledi.

Patrona Halil İsyanı, çok geçmeden ida- rede sarsıntıya neden oldu. Sultan III. Ahmed, başlangıçta razı gelmese de Sadrazam İbra- him Paşa’yı asilere teslim etti. Paşa kısa süre içerisinde katledildi. Ardından da Sultan III.

Ahmed tahtını terk etmek zorunda kaldı. Yeri- ne Sultan I. Mahmud tahta çıkarıldı. Asiler Lale Devri’ni sembolize eden eser ve yapıları yok ettiler. Yeni Sultan, asilerin terör estirdiği bir ortamda görevine başladı.

* Tarih Bölümü 4. Sınıf Öğrencisi Kaynakça

Afyoncu, Erhan, “İbrahim Müteferrika”, Diyanet İslam Ansiklo- pedisi, c. 21, s. 324-327.

Arıkan, Zeki, “Yirmisekiz Çelebi Mehmed Efendi”, Diyanet İslam Ansiklopedisi, c. 43, s. 551-552.

Eravcı, H. Mustafa, İlker Kiremit, “Lale Dönemi ve Patrona Halil İsyanı Üzerine Yeni Değerlendirmeler”,

Gündüz, Tufan (Ed.), Osmanlı Tarihi El Kitabı, Grafiker Yayınla- rı, Ankara 2012.

Özcan, Abdulkadir, “Lâle Devri”, Diyanet İslam Ansiklopedisi, c. 27, s. 81-84.

Tarih Okulu, S. VIII, Eylül Kasım 2010, s. 79-93.

Bu dönemden itibaren Osmanlı Devleti, Batı’yı örnek almaya başladı ve devletin Batı ile olan ilişkisinde bazı değişimler yaşandı. Paris’e gönderilen Yirmisekiz Mehmet Çelebi, Fransa’da dikkatli gözlemlerde

bulunarak saray, bürokrasi, ordu ve kültür-sanat alanlarını kapsayan bir sefaretname hazırladı.

(8)

Hatun kelimesi Türklerde ve Moğollar- da hükümdar ailesine mensup kadınlar için kullanılan bir unvandır. Eski Türk devletlerin- de hatunlar devlet işlerinde söz sahibiyken aynı zamanda protokolde de önemli bir yere sahiptiler. Hatunlar yeri geldiğinde devleti idare etme, naibelik** yapma ve elçi kabul edip devlet başkanlığı yapabilme hakkına sahiplerdi. Bunun en güzel örneklerini Gök- türklerde ve Uygurlarda görmek mümkün- dür. Hükümdar eşlerinin (hatun) kağanların anneleri olması sebebiyle ilk hatunların Türk aslından gelmelerine çok dikkat edilirdi. Zira hükümdardan sonra başa geçecek olan kişi- nin Türk hatundan doğması zorunluydu. Ha- tunların emrinde küçük de olsa idari ve as- keri teşkilat bulundurulurdu. Kendilerine ait hazine, vezir ve diğer görevlilere de sahipler- di. Kağan sefere çıktığında hatunu da yanın- da yer alırdı. Savaşlarda özellikle hatunların esir düşmemesine özen gösterilirdi. Çünkü Türk devlet geleneklerine göre bir kadının savaşta esir düşmesi utanç kaynağı olarak görülüyordu. Kadınların devlet yönetiminde, sosyal hayatta, ekonomik ve siyasi yaşantı- da yer almalarını göz önünde bulunduracak olursak şayet Türk devlet geleneğinde kadı-

nın ne kadar değerli olduğunu söyleyebiliriz.

Türk devletlerinde hatunlar İslam ön- cesi dönemden beri güçlü konumda idi.

Selçuklu döneminde ise giderek güçlenme- ye başlayan bu gelenek Vezir Nizamülmülk tarafından önlenmeye çalışılmıştır. Sultan Melikşah’ın eşi Terken** Hatun’un kocası üzerinde büyük bir nüfuza sahip olması ve siyasi olaylarda da aktif bir şekilde rol alma- sı devletin geleceği için tehlikeli gören Niza- mülmülk hatunların devlet işlerine müda- hale etmesini önleyerek uzun süren vezirliği döneminde edindiği tecrübelere dayanarak

‘‘Siyasetname’’ adlı eserini ortaya koymuş- tur. Gerçekten de Türk devletleri zaman za- man kadınların baskısından dolayı büyük zarar görmüştür.

* Tarih Bölümü 3. Sınıf Öğrencisi Kaynakça

Bezer, Gülay Öğün, “Terken Hatun”, Diyanet İslam Ansiklo- pedisi, c. 40, İstanbul 2011, s. 510.

Özcan, Abdülkadir, “Hatun”, Diyanet İslam Ansiklopedisi, c.16, İstanbul 1997, s. 499-500.

Peker, Raziye, “Türk Devlet Geleneğinde Kadının Konumu”, Bilge Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, sayı 1(2), 2017, s. 157-164.

** İslam devletlerinde Hükümdar, Vali, Kadı gibi devlet ricâ- li’nin vekili, temsili veya yardımcısı.

*** Adı bilinmemektedir. “Terken” unvanıdır.

Büşra Nur SALMAN*

HATUN

(KADIN)

Tomris Filmi Kazakhfilm ve Sataifilm Studios

Kadının siyasi mevkisine dair bir minyatür

(9)

E

rmenilerin kökenine baktığımız za- man bir ihtilaf söz konusu olmakla birlikte, genel olarak Hint-Avrupa ve Ari ırkına mensup oldukları görüşü hâkimdir. Türkler ile Ermenilerin tarihteki ilk münasebetleri Büyük Selçuklular döne- minde başlamıştır. Selçuklular yeni bir yurt bulabilmek adına Kafkaslara ve Anadolu’ya doğru Çağrı Bey önderliğinde keşif seferleri (1018) yapmışlar ve bu seferlerle birlikte Sel- çuklular ile Ermeniler arasında ilk temaslar gerçekleşmiştir. Ermenilerin, Selçuklu Türk- lerine bakış açıları ise değişkendir. Selçuk- lular, Ermeni coğrafyasına adım attıklarında Ermeniler Bizans’a bağlı bir prenslikti. Çağrı Bey’in seferinden sonra Ermeniler, Türkleri barbar olarak tanımlayıp bu seferin küçük kıyamet olduğunu dile getirmişlerdir.

Alparslan döneminde, Ermeni müver- rihlerinin bir kısmı Türklerden iyi bahseder- ken, bir kısmı da olumsuz bakmaya devam etmiştir. Ermeniler Sultan Melikşah döne- minde ise Türklere karşı olumlu bir tavır ser- gilemişler, hatta Melikşah öldüğü zaman, ba- bamız öldü diye yas tutmuşlardır. Bu bakış açısının sebebi, Melikşah’ın Ermenilere dini hürriyetin yanı sıra ekonomik özgürlük bah- şetmesidir.

Selçukluların yıkılışından sonra Erme- niler, yarı bağımsız bir şekilde yaşamlarını sürdürmüşlerdir. 1302 yılında kurulan Os- manlı Devleti, zamanla sınırlarını genişle- terek çok uluslu ve cihanşümul bir impara- torluk haline gelmiş, Ermeniler de Osmanlı bünyesinde 1789 yılına kadar Türklerle bera- ber sorunsuz yaşamışlar ve Osmanlılar tara-

GENEL HATLARIYLA

TARİH BOYUNCA TÜRK-ERMENİ MÜNASEBETLERİ

Muhammed Göktürk SEVAL*

Ermeniler Sultan Melikşah döneminde Türklere karşı olumlu bir tavır sergilemişler, hatta Melikşah öldüğü zaman, babamız öldü diye yas tutmuşlardır. Bu bakış açısının sebebi, Melikşah’ın Ermenilere dini hürriyetin yanı

sıra ekonomik özgürlük bahşetmesidir.

Ermeni Çeteleri

(10)

fından “Millet-i Sâdıka” olarak anılmışlardır.

1789 devrimiyle birlikte, dünyada ulusçu- luk hareketleri baş göstermiştir. Ermenile- rin bu milliyetçi dalgalanmaya kapılmaları ise 1828-29 Osmanlı-Rus savaşıyla birlikte başlamıştır. Ermeniler bu savaşın sonucun- da Yunanların bağımsızlığını almalarından etkilenmiş ve bağımsızlık arzularını gerçek- leştirebilmek adına faaliyetlere girişmişler- dir. Ruslar da bu savaştan sonra Ermenilere, Osmanlılara karşı isyan etmeleri için silah ve maddi yardımlarda bulunmaya başladılar.

Ermeni çeteciler, 1890 yılından sonra Osman- lı coğrafyasının bir çok noktasında eşzaman- lı ayaklanmalar çıkararak Osmanlı Devleti’ni uluslararası çevrelerde zor durumda bırakıp Doğu Anadolu’da bir Ermeni devleti kurma hayaline kapıldılar. 1905 yılında daha önce hiçbir azınlığın girişmediği bir eyleme imza atan Ermeni bozguncular Avrupalı devletle- rin bir kısmının da desteğini alarak Sultan II.

Abdülhamid’e bir suikast tertip ettiler. 1914 yılında I. Dünya Savaşı’nın patlak vermesiy-

le Ermeni çeteciler, Türklere karşı saldırgan bir tutum sergilemişler ve Türkleri devamlı bir suretle arkadan vurmuşlardır. Düşman kuvvetlerine rehberlik yapan, istihbari bilgi sunmalarından dolayı Osmanlı Devleti Ma- yıs 1915’te “Sevk ve İskân Kanunu”nu çıka- rıp, Ermenileri Suriye taraflarına zorunlu bir göçe tâbi tuttu.

Bu zorunlu göç dünya basınında Türk- lerin, Ermenilere soykırım yaptıkları algısını yarattı. Fakat ünlü tarihçi Bernard Lewis’in de söylediği üzere, bu durumu Almanya’da- ki ‘’Holocaust’’ ile karıştırmak yersiz ve yan- lıştır. Çünkü Ermeniler, devlete karşı silahlı ayaklanmalar gerçekleştirip, işgalci Rus kuv- vetlerine destek vermiş, Anadolu’nun birçok yerinde katliamlar yapmış ve büyük tahri- bata sebep olmuşlardır. Buna karşın Türk halkı ve düzensiz birliklerce meşru müdafaa yapılmış ve bunun tabii bir sonucu olarak Ermenilerde zarar görmüştür. Yine göç sıra- sında meydana gelen salgın hastalıklar ve iaşe yetersizliğide Ermenilerin can kaybı ya-

şamasının önemli sebeplerindendir. Fakat dönemin kaynaklarında Ermenilere karşı bir “katliam” kararı alındığına dair herhangi bir belge olmamakla birlikte, bilakis zarar görmelerini engellemek için alınan kararlar mevcuttur. Ermenilerin 1917 ve 1918 yılların- da Erzurum ve Kars’ta Türklere karşı yaptık- ları insanlık dışı katliamlar bölgedeki işgalci Rus askerlerini dahi rahatsız etti. Buna rağ- men Ermeniler, olayların bitiminin ardından soykırım iddiasını sürekli dile getirip, Türkiye adına dünyada olumsuz bir imaj yaratarak, bu durumdan bir rant sağlamayı amaçla- maktadırlar. Bu propagandalarının bir mah- sulü olarak, kendilerine uluslararası alanda büyük destek sağlayan Ermeniler, büyük devletlerden almış oldukları cesaretle, 1992 yılında Hocalı mevkiinde Türklere yönelik bir katliam düzenlemişler ve Azerbaycan topra- ğı olan Dağlık-Karabağ bölgesini işgal etmiş- lerdir.

Bu işgal hareketinden sonra bölgede huzur sağlanamamış ve Azerbaycan ile Er-

menistan arasında devamlı olarak kısmi ça- tışmalar yaşanmıştır. 27 Eylül 2020 tarihinde ise Ermenistan’ın saldırısı üzerine Azerbay- can, işgal altındaki topraklarını kurtarabil- mek için bölgeye askeri harekât düzenlemiş ve Ermenistan’ın karşılık vermesi üzerine bu çatışmalar bir savaşa dönüşmüştür.

* Tarih Bölümü 3. Sınıf Öğrencisi Kaynakça

Aslan, Betül, Erzurum’da Ermeni Olayları (1918-1920) (Ha- tıralar-Belgeler-Kazılar), Atatürk Üniversitesi Yayınları, Erzu- rum 2004.

Çiçek, Kemal, Ermenilerin Zorunlu Göçü (1915-1917), Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2012.

Ersan, Mehmet, “Türk-Ermeni İlişkileri (XI-XIII Yüzyıllar)”, Ta- rihte Türkler ve Ermeniler, c. II, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, s. 161-202.

Kodaman, Bayram, Türkler-Ermeniler ve Avrupa, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2015.

McCarthy, Justin, Türkler ve Ermeniler Osmanlı İmparator- luğu’nda Milliyetçilik ve Çatışma, Çev: Sarıkaya, Fatma, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2019.

Shaw, Stanford J, Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı İmpa- ratorluğu –Ermeniler-, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2017.

Tverdohlebov, Gördüklerim Yaşadıklarım, Genelkurmay Başkanlığı Yayınları, Ankara 2007.

(11)

T

arih boyunca kadının statüsü, hak ve yükümlülükleri, erkek karşısın- daki konumu farklılık göstermiş- tir. Mesela öyle kadınlar vardır ki tarihin akışına her zaman müdahale etmeyi başarmışlardır. Kimi zaman bir savaşçı, kimi zaman da bir hükümdar kimliğine bürünen kadına Türk toplumunda bir hayli kıymet verilmiş, devletinin lideri, eşinin dostu, ço- cuklarının annesi olan ve her daim farklı gö- revlere bürünen kadının tarih süresince gös- terdiği yiğitlik, cesaret ve liderlik vasfı daima kendini hissettirmiştir. Ancak insanlık tarihi boyunca kadına her topluluğun aynı değeri verdiğini söyleyemeyiz elbette. Nitekim Orta Çağ’a baktığımız zaman durumun çok da iç açıcı olmadığını anlayabiliriz. Söz konusu bu Çağ’da karanlık bir vaziyete bürünen, bu çağın zihniyetinde sıska, kırılgan, muhafaza edilmeye ihtiyaç duyduğu erkeğe bağımlı, günahtan uzak durması istenilen bir imge- ye bürünen kadın zaman zaman dışlanmak suretiyle toplumsal başarı noktasında bastı- rılmak istenmiştir. Hele ki erkek egemen bir devlet yapısında bir kadının hükümdar ol- ması büyük bir başarıdır.

Şecerüddür güzelliğiyle, dirayetiyle, zekâsıyla, yönetimdeki ehliyetiyle Memluk Devleti’nin ilk ve aynı zamanda tek kadın

hükümdarı olmuştur. Eyyubi Sultanı El-Me- lik Es-Salih onu satın almış, zekâsına ve güzelliğine hayran kaldığı bu kadınla evlen- miş ve bu sevgisini onu her daim yanında bulundurarak göstermiştir. Ancak döne- min en önemli siyasi sorununu teşkil eden Haçlı problemi kendisini meşgul edince de harekete geçerek Dimyat yakınlarında ha- yatını kaybetmiştir. Ölüm hadisesini sır ola- rak saklayıp tahta geçerek idareyi ele alan Şecerüddür ise üvey oğlu Turan Şah’ı tahta çıkarmıştı. Ancak emirlerden de biat almış olmasına rağmen zamanla davranışlarından rahatsızlık duymaya başladığı üvey oğlu Tu- ran Şah’ı öldürüp bertaraf etmiştir. Böylece Eyyubi saltanatı ortadan kalkmış ve Memluk sultanlığı hâkim duruma gelmişti. Zamanla Şecerüddür, Bahri Memluklerinde desteğiy- le artık yönetimden tek sorumlu kişi haline gelmiş, kendisine Atabey olarak daha sonra ikinci eşi olacak olan Aybek atanmıştır. Ka- dının hükümdar olmasına karşı tutumların kendisini yavaş yavaş hissettirdiği zaman- larda ise halifeden menşur talep edilmesi ve halifenin de buna rıza göstermemesi üzerine Şecerüddür, atabeyi Aybek’le evlenip onu tahta çıkarmıştır.

Bu durum Şecerüddür için çok da kötü olmuştur diyemeyiz çünkü tahtı Aybek’e bı- Leyla ÖZER

Mısır Tarihine Yön Veren Mısır Tarihine Yön Veren Hükümdar Bir Türk Kadını:

Hükümdar Bir Türk Kadını:

ŞECERUDDUR ŞECERUDDUR

Şecerüddür’e ait sikke

(12)

rakmış olsa dahi etkisini her daim his- settirmiştir.. Özellikle de eşi Aybek’e her defasında ben olmasaydım sultan ola- mazdın şeklinde ithamlarda bulunup onu baskı altında tutmuştur. Bu durum zamanla Aybek’i bunaltmış, Aybek, Mu- sul Hâkimi olan Bedreddin Lü’lü’nün kı- zıyla nişanlanmıştır.

Bu hadise karşısında büyük bir öf- keye kapılıp, kıskançlık duyan Şecerüd- dür, onu emir verdiği emirler vasıtasıyla boğdurarak öldürmüştür. Her ne kadar birinci eşi Es-Salih’in ölümünde olduğu gibi bu ölüm hadisesini de gizlemeye çalışmışsa da bu duyulmuş ve katiller öldürülmüştür. Şecerüddür’ün buna sebebiyet verdiği anlaşılınca da tahta geçen Aybek’in oğlu Nureddin Ali onu annesinin yanına göndermiştir. Eski eşi- nin bu kadın tarafından öldürüldüğünü duyan Nureddin’in annesi onu cariyeleri ile birlikte ayaklarındaki nalınları kulla- narak öldüresiye dövüp hayatına son vermişlerdir. Sultanlar sülalesinden gel- memesine rağmen Memluk sultanı ol- mayı başarmış olan Sultan Şecerüddür iyi idaresiyle, hayırsever oluşuyla, devle- tini barış içinde tutma arzusuyla hareket eden bir sultan olmuş onun sonrasında ise Memluklerde başka bir kadın sultana rastlanmamıştır.

* Tarih Bölümü 3. Sınıf Öğrencisi Kaynakça

Akkaya, Nejla, “İslam Hukuku’nda Kadının Siyasi Hak- ları”, İslam Araştırmalar Dergisi, Sayı 4, 1997, s. 1-13.

Aksoy, Numan Durak, “Eski Türk Toplumunda Kadının Sosyal Statüsü”, Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, Sayı 185, 2010, s. 1-149.

Özlem Genç, ‘’Ortaçağ Avrupasında Kadın’’, Ortaçağ’da Kadın, Ed. Altan Çetin, Lotus Yayınları, Ankara 2011.

Özlük, Esra, Orta Çağ İslam Dünyasında İz Bırakan Müslüman Kadınlar, Tokat Gaziosmanpaşa Üniversi- tesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Tokat 2019.

Üçok, Bahriye, İslam Devletlerinde Kadın Hükümdar- lar, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1965.

Yiğit, İsmail, “Memlükler”, Diyanet İslam Ansiklopedisi, c. 29, Ankara 2004, s. 90-97.

ERZURUM

(13)

İnsanlık tarihi kadar eski bir geçmişe sahip olan salgın hastalıklar insanları maddi ve manevi çok büyük sıkıntılar içine sokmuştur. Ve daha da önemlisi çok sayıda ölüme ve güçlü devletlerin zayıflamasına neden olmuştur. Salgın has- talıklar tarihin her döneminde büyük kayıplara yol açmıştır.

Osmanlı toprakları da bu salgınlardan oldukça etkilenmiştir.

Coğrafi konum nedeniyle tüccarlar,

seyyahlar ve misyonerler aracılığıyla salgın hastalık- ların etkisinde kalan Osmanlı zor dönemler geçirmiştir. Os- manlı’yı oldukça etkileyen hastalıkların başında Kolera has- talığı gelir. Kolera hastalığı Kolera isimli bakterinin neden olduğu bağırsak enfeksiyonuna bağlı olan akut ve şiddetli ishal gibi belirtileri olan bulaşıcı bir hastalıktı. Kolera has- talığı için Osmanlı’da alınan tedbir ise karantina olmuştur.

Osmanlı Devleti’nde ilk Karantina uygulaması Sultan II. Mah- mut döneminde 1831 yılında büyük kolera salgını sırasında ortaya çıkmıştır. Bunun üzerine bir karar alınmıştır bu karara göre İstanbul’a gelen bütün gemiler belli bir süre Boğaziçi’n- de bekletilmiştir. Osmanlı’da Karantina uygulaması daha sistemli olarak 1835 yılında Çanakkale’de başladığı bilinir.

Akdeniz çevresini etkileyen Kolera nedeniyle Çanakkale’de Karantina çadırları kuruldu..

Osmanlı Devleti salgın hastalığın kaynağı olan ülke- lerden gelen gemileri kesinlikle kabul etmiyor ticaretin ak- saması pahasına gerekirse geri çeviriyordu. Hastalık genel- de daha önce başka sağlık sorunları olanlarda veya yetersiz

OSMANLI OSMANLI

COĞRAFYASINDA COĞRAFYASINDA SALGIN

HASTALIKLAR

Şüheda ACAR*

Hastasını tedavi eden hekim

(14)

Pieter Bruegel “The Triumph of Death”

beslenmenin görüldüğü kişilerde ortaya çıkıyordu. Bu durumda halkı bilinçlendir- me çalışmaları yapıldı ve bazı yiyecekle- rin satışı yasaklandı, ayrıca bu hastalıkta dikkat edilmesi gereken en önemli husus içme suyunun temiz olmasıydı. Alınan önlemler ve yapılan çalışmalarla Osmanlı

kolerayı yakın ülkelere kıyasla daha az ka- yıpla atlattı. Bu hastalıkta dünya çapında çok fazla insan hayatını kaybetti. Hindis- tan’da ortaya çıkmış, daha sonra Ortado- ğu, Kuzey Afrika, Doğu Avrupa ve Rusya’ya yayılmıştı ve ne yazık ki bir buçuk milyon insanın hayatına mal olmuştur.

(15)

Osmanlıyı etkileyen diğer bir salgın ise vebadır. Veba dünya tarihinde insanlara en çok zarar veren bulaşıcı ve ateşli hastalıktır.

Ortaçağ’da 1347 - 1353 arasında Avrupa nü- fusunun üçte birinin hayatını kaybetmesine sebep olduğundan bu hastalığa verilen di- ğer bir isim ise Kara ölümdür. Avrupa’yı peri- şan eden veba salgını Osmanlı topraklarına da uğramıştı 1591 deki veba salgının da Sul- tan II. Murat’ın Sarayı terk ettiği İstanbul’da hiçbir dükkânın açılmadığı bilinir. Yine bu dönemde de karantina uygulanmıştır. O dö- nem de salgın nedeniyle İkinci Arnavutluk seferinden dönen Fatih Sultan Mehmed Ru- meli’de şiddetli bir veba salgınının olduğunu görünce, şehirlere uğramadı. İstanbul’a gir- mekte de acele etmedi. Bir müddet Aydos ve civarında oyalanarak salgının etkisinin azal-

masını bekledi. Fatih salgının etkisi azalınca İstanbul’a girdi. Ve yine bu dönem de Avrupa da kullanılan veba maskesinin göz kısmında koruyucu lens burun kısmında mikroplarla savaşmak amacıyla kokulu bazı bitkilerin bulunduğu maskeler kullanılmıştır. Osman- lı döneminde hastalığa yakalananların eş- yalarının dezenfekte edildiği tedhirhaneler kurulmuş, kireç ve klor ile temizlik yapılmış gerekirse hastalıklı eşyalar yakılmıştır.

Diğer önemli salgın ise çiçek hasta- lığıydı. Çiçek hastalığı her yaşta görülürdü.

Hastalığın belirtileri ise irinli kabarcıklar dökerek yüzde izler bırakan ateşli ağır ve bulaşıcı bir hastalıktı. Çiçek hastalığı bütün Avrupa’yı etkilemiştir ve Osmanlı ülkesini de etkisi altına almıştı. Osmanlı bununla baş

edebilmek için hastalığa karşı aşı uygulama yoluna gitmiştir. Her şehir, kasaba, köy kısa- cası her yerde aşılama faaliyeti olacaktı. Aşı olmayan kimse kalmayacaktı. Ayrıca çocuk- lar için büyük bir tehlike olan çiçek hastalı- ğı sebebiyle Osmanlı’da 19. Yüz yıl boyunca milyonlarca çocuk aşılanmıştır. Ayrıca toplu yaşanan yerlerde aşı uygulaması daha sık yapılmıştır okullar ve hapishaneler gibi. Ba- zen de günümüzde de olduğu gibi salgın- lardan dolayı okullar tatil edilmiştir Ayrıca çiçek aşısı yaptırmayan ailelere para cezası verilmiştir.

Osmanlı İmparatorluğu’nun o dönem- de içinde bulunduğu ekonomik sıkıntılar çiçek aşısı uygulaması sırasında da kendini göstermiş bazen aşıcılar ve doktorlara yapı-

lacak ödemeler konusunda bir hayli sıkıntı çekildiği belgelere yansımıştır. Yani kısacası günümüzde de olduğu gibi ne yazık ki sal- gın hastalıklar maddi, manevi kayıplara se- bep olmuştur. İçin de bulunduğunuz durum çok korkunç olsa da bu dönemi, yaşadığımız süreci daha az kayıp ile atlatmak bizi teselli edecektir diye umuyorum.

* Tarih Bölümü 3. Sınıf Öğrencisi Kaynakça

Genç, Özlem, Kara ölüm; 1348 Veba Salgını Ve Ortaçağ Av- rupa'sında etkileri, Gazi Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih anabilim dalı. Yüksek lisans tezi, sayı 10 sayfa 123- 150, 2011.

Mercan, Burcu, 19 yüzyılda Osmanlı’da Çiçek Salgını ve Çi- çek Hastalığı İle Mücadele, Kırıkkale Üniversitesi Sosyal Bi- limler Enstitüsü, yüksek lisans Tezi, Ağustos 2017.

Yılmaz, Özgür, “Kolera salgını ve Osmanlı coğrafyasında et- kileri “, Avrasya incelemeleri dergisi, s. 6 s. 23-55, 2017 Balkan Savaşı ambulans arabaları

(16)

28  ETÜ GENÇ TARİH Kasım 2020 29  ETÜ GENÇ TARİH Kasım 2020

A

skeri alanda büyük zaferler kazan- mış olan Kazım Karabekir, Kurtu- luş savaşı sırasında Doğu’da görev yaparak önemli başarılara imza atmış ve savaşın kazanılmasında büyük rol oynamıştır. Milli Mücadele’nin öncülerinden olan Karabekir yalnızca askeri alanda başa- rılara imza atmamış aynı zamanda savaşta yetim ve kimsesiz kalan çocukları himaye- sine alarak eğitimlerini üstlenmiştir. “Çocuk Davamız” adını verdiği bu faaliyetleri Sarıka- mış’ta gerçekleştirmek isteyerek Sarıkamış’ı

‘çocuklar kasabası’ haline getirmiştir. Sarıka- mış’ı tercih etmesindeki sebepler ise, burada Rusların terk etmiş olduğu binaların olması ve buranın şehirden uzak olmasıdır. Bu böl- geyi çocuklara uygun hale getirdikten sonra ilk olarak Erzurum’da himaye ettiği çocukları daha sonra da yurdun her yanından yetim ve yoksul çocukları getirerek burayı çocukların eğitim yuvası yapmıştır. Yalnızca Türk çocuk- larına kucak açmakla kalmamış aynı zaman- da bu savaşlarda yetim ve kimsesiz kalan Ermeni çocuklarına da sahip çıkarak Ermeni çocuklarını Trabzon Ermeni Yetimhanesine göndermiştir. Türk çocuklarından ayrı yere göndermesindeki sebeplerden biri bu iki ırkın arasındaki kinin devam etmesini en- gellemek diğeri ise Ermeni çocuklarının asi- mile olmamasını sağlamaktı. Ermeni çocuk- larının kendi dilleri ve dinlerine uygun eğitim görmelerini istemiştir. Buradaki çocuklarla da yakından ilgilenmiştir. Burada eğitim görmüş olan Ermeni çocuklar ise Karabe- kir’e olan şükran ve sevgilerini, Karabekir’in resmini karakalemle çizip altına “Yetimlerin

Babası Kazım Karabekir Paşa Hazretlerine Trabzon Ermeni Yetimleri Tarafında notunu yazarak göstermişlerdir.

Eğitime oldukça önem veren Karabe- kir, en ince ayrıntısına kadar araştırma yapıp pedagoglardan da destek alarak faaliyete geçirdiği bu okullar, hem ülke hem de dün- ya çapında büyük ilgi görmüştür. Bu okullar- da, okuma-yazma, terzilik, saraç, kunduracı,

tornacılık, motorculuk, tesviyecilik, dericilik, demircilik, kuyumculuk, otomobil tamirciliği ve şoförlük gibi mesleki dersler görülmüş, sağlık memuru, asker yetiştirilmiş, Zeki ve kabiliyetli çocuklar özel eğitim almış ve kü- çük yaştaki çocuklara ana mektepler kurula- rak modern eğitim verilmiştir. Kız çocukları- nın bazıları ailelere dağıtılmış bazıları ebelik eğitimi alarak belgeli ebe olmuşlardır. Ayrıca halk eğitim merkezleri kurarak isteyen insan- lara; doğu dilleri, sinema, elektrik ve fotoğraf kursları açılmış, Kadınlar için de çocuk ve ka-

Trabzon Ermeni Yetimlerinin Kazım Karabekir’e hediyesi “Yetimler babası kahraman Kazım Karabekir Paşa Hazretleri

Trabzon Ermeni yetimleri tarafından”

YETİMLERİN BABASI KAZIM KARABEKİR PAŞA

Ebra Nur DÜZ*

(17)

Kazım Karabekir’in “Gürbüzleri”

dın hastalıkları, ebelik ve doğum hakkında kurs ve konferanslar verilerek onları bilinç- lendirme yoluna gitmiştir. Bunların dışında ise, tiyatro, müzik, müze ile alakalı yapılan önemli çalışmalara da öncülük ederek Ki-

tap bayramı, Ağaç bayramı, Atış bayramı, İdman bayramı, Temizlik ve Tasarruf haftası gibi özel günler organize etmiştir. Türk mil- leti açısından oldukça önemli bir yere sahip olan Karabekir’in hayatı, aldığı unvanlar,

askeri başarıları ve yapmış olduğu tüm faa- liyetler bilinmesi ve değer verilmesi gereken hususlardır.

* Tarih Bölümü 3. Sınıf Öğrencisi

Kaynakça

Keser, Derya, “Kazım Karabekir Paşa’nın Yetim Çocukları Hi- mayesi Üzerine Bir Değerlendirme”, Ankara Uluslararası Sosyal Bilimler Dergisi, 5, 2020, 15-37.

Tekir, Süleyman, Sağlam- Tekir, Hürü, “Eğitime Katkılarıyla Kazım Karabekir”, Uluslararası Beşeri Bilimler ve Eğitim Dergisi, 2, 322-340.

(18)

TÜRKİYE’DE TÜRKİYE’DE ÇOK PARTİLİ ÇOK PARTİLİ HAYATA 

HAYATA GEÇİŞ GEÇİŞ DENEMELERİ

DENEMELERİ

Aleyna ÖZTÜRK*

T

ürkiye’de çok partili hayata geçiş de- nemeleri ilk olarak 17 Kasım 1924 tarihinde, Kazım Karabekir, Ali Fuat, R. Bele, R. Orbay ve Adnan Bey ön- cülüğün de kurulmuş olan Terakkiperver Cum- huriyet Halk Fırkasının kurulmasıyla başlamış- tır. Fırkanın başkanı Kazım Karabekir Paşa’dır.

Cumhuriyet Türkiye’sinin ilk muhalif partisi olma özelliğini taşımasının yanı sıra ekonomik bakımdan Liberal düşüncelere sahiptir. Aynı zaman da dini itikatlara saygılı olduğu parti programında yazmaktadır. Devrimci değil ısla-

hatçı bir yapıya sahiptirler. Partinin hızlı bir şekilde ülke çapında taraftar kazanmasının ardından muhalefet bu durumdan rahatsız olmuştur.

Partiyi dini propaganda yapmakla suçlamışlar ve bu sıralarda Cumhuriyet Tür- kiye’sini derinden sarsan 13 Şubat 1925 ta- rihinde başlayan şeyh Said isyanına destek verdikleri gerekçe gösterilerek Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası 5 Haziran 1925 tarihinde kapatılmıştır.

Böylelikle çok partili hayata geçişin ilk denemesi başarısızlıkla sonuçlanmıştır.

Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’ nın kapa- tılmasının ardından Haziran 1926 tarihinde Mustafa Kemal Paşa’ya İzmir suikastı girişi- mi yapılmıştır. Bu suikast gerçekleşemeden zanlılar yakalanmıştır. Türkiye’de çok partili hayata geçiş süreci 1930 yılı içerisinde tek- rardan başlamıştır. 12 Ağustos 1930 tarihin- de Ali Fethi Bey’in genel başkanlığını, genel başkan yardımcılığını ise Nuri Bey’in üstlen- diği Serbest Cumhuriyet Fırkası kurulmuş-

Çok partili hayata geçişin ilk dene- mesi başarısızlıkla sonuçlanmış ve Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’

nın kapatılmasının ardından Hazi- ran 1926 tarihinde Mustafa Kemal Paşa’ya İzmir suikastı girişimi yapılmıştır. Türkiye’de çok partili hayata geçiş süreci 1930 yılı içeri- sinde tekrardan başlamıştır.

İlk TBMM Binası

Terakki Perver Cumhuriyet Fırkası Kurucuları

Referanslar

Benzer Belgeler

下之而不通利。今反利者,詢知為醫以丸藥迅下之,非其治也。迅下則

腎臟移植 目前國內約有 6000 人在等待合適的器官以進行器官移植,但每年捐贈的人數僅 245 人,捐贈率僅每百萬人口

Araştırmanın bulgularına göre 5-6 yaş çocuklarının etkileşimli ve yetkin oyunu ile sözel dil başarımları ve sayı hissi arasında pozitif yönde, tek

Bilanço esasına göre vergilendirilen mükellefler ise yevmiye defteri, Defteri kebir ve envanter defteri tutmak zorundadırlar (VUK Madde 182). Yukarıda sayılan defterlerden

This study attempts to answer the question: do preservice elementary teachers identify the necessary and sufficient conditions for a rhombus.. Forty-five elementary

Üreme araflt›rmac›lar›, meni ak›nt›s› içinden yüksek kaliteli spermleri seçmek için yeni bir yöntem belirlediler: Elektrik ak›m› kullan- mak.. Sa¤l›kl›

Her mezarın içini görüyormuşçasına pencereleri Abbasağa Mezarlı­ ğına bakan Beşiktaştaki Madam Mari pansiyonundan yıllarca bir türlü ay- rılmaımasile,

“Aydın” sıfatıyla özdeşleştiği kişiler, komünist geçmişten başka kendisiyle çok az ortak yanı olan büyük, kocaman isimler, Aragon, Pavese, Malraux,