28-30 Ekim 2016 Şanlıurfa/TÜRKİYE
Editörler Prof. Dr. Kasım ŞULUL Doç. Dr. Atilla YARGICI Yrd. Doç. Dr. Hüseyin KURT Yrd. Doç. Dr. Ömer SABUNCU
Bilim Kurulu
Prof. Dr. Ahmet AKGÜNDÜZ (Rotterdam İslâm Üniv., Hollanda) Prof. Dr. Özcan HIDIR (Rotterdam İslâm Üniversitesi, Hollanda)
Prof. Dr. Muhammed ŞİRAYDA (Necah Üniversitesi, Filistin)
Prof. Dr. Muhammed Abdu’l-latif Abdu’l-Ati (Katar Üniversitesi Şeriat Fakültesi Öğretim Üyesi)
Dr. Ahmed OMAR (İmam Muhammed Suud Üniversitesi, Suudi Arabistan) Dr. Enes İNAYE (el-Covf Üniversitesi, Suudi Arabistan)
Dr. Mahroof Athambawa, Katar Üniversitesi (Şeriat Fakültesi) Dr. Abdulkadir ÇELEBİ (İslâm Üniversitesi, Pakistan)
Prof. Dr. Ali BAKKAL (Akdeniz Üniversitesi) Prof. Dr. Adil BEBEK (Marmara Üniversitesi) Prof. Dr. Adnan DEMİRCAN (İstanbul Üniversitesi)
Prof. Dr. İshak ÖZGEL (Süleyman Demirel Üniv.) Prof. Dr. Mustafa KARA (Uludağ Üniversitesi) Prof. Dr. Mustafa EKİNCİ (Harran Üniversitesi)
Prof. Dr. Şadi EREN (Iğdır Üniversitesi) Prof. Dr. Recep ÇİĞDEM (Harran Üniversitesi)
2
Prof. Dr. Hikmet AKDEMİR (Harran Üniversitesi)
Düzenleme Kurulu
Doç. Dr. Atilla YARGICI (Başkan) Prof.Dr. Musa Kazım YILMAZ
Prof. Dr. Murat AKGÜNDÜZ Prof. Dr. Kasım ŞULUL Prof. Dr. Yusuf Ziya KESKİN
Doç. Dr. Celil ABUZER Yrd. Doç. Dr. Ali TENİK Yrd. Doç. Dr. Cüneyt GÖKÇE
Yrd. Doç. Dr. Hüseyin KURT Yrd. Doç. Dr. Mahmut ÖZTÜRK
Yrd. Doç. Dr. Ömer SABUNCU
Katılımcılar
Prof. Dr. Âdem APAK (Uludağ Üniversitesi) Prof. Dr. Adnan DEMİRCAN (İstanbul Üniversitesi)
Prof. Dr. Ali BAKKAL (Akdeniz Üniversitesi) Prof. Dr. Fikret KARAMAN (İnönü Üniversitesi)
Prof. Dr. Kasım ŞULUL (Harran Üniversitesi) Prof. Dr. Mehmet AZİMLİ (Hitit Üniversitesi) Prof. Dr. Musa Kâzım YILMAZ (Harran Üniversitesi)
Prof. Dr. Mustafa EKİNCİ (Harran Üniversitesi) Prof. Dr. Nihat YATKIN (Atatürk Üniversitesi) Prof. Dr. Recep ÇİĞDEM (Harran Üniversitesi) Prof. Dr. Ruhattin YAZOĞLU (Atatürk Üniversitesi)
Prof. Dr. Saffet SANCAKLI (İnönü Üniversitesi) Prof. Dr. Şadi EREN (Iğdır Üniversitesi) Prof. Dr. Tuncay İMAMOĞLU (Atatürk Üniversitesi)
3
Doç. Dr. Abdullah YILDIZ (Harran Üniversitesi) Doç. Dr. Abdulvahap YILDIZ (Harran Üniversitesi)
Doç. Dr. Ali İhsan PALA (Atatürk Üniversitesi) Doç. Dr. Atilla YARGICI (Harran Üniversitesi) Doç. Dr. Celil ABUZAR (Harran Üniversitesi) Doç. Dr. Mahmut ÇINAR (Gaziantep Üniversitesi)
Doç. Dr. Mithat ESER (Pamukkale Üniversitesi) Doç. Dr. Veysel ÖZDEMİR (İnönü Üniversitesi) Doç. Dr. Yunus Emre GÖRDÜK (Balıkesir Üniversitesi)
Yrd. Doç. Dr. Abdullah KARTAL (Harran Üniversitesi) Yrd. Doç. Dr. Ahmet ÖZ (Sütçü İmam Üniversitesi) Yrd. Doç. Dr. Ahmet Vefa TEMEL (Düzce Üniversitesi)
Yrd. Doç. Dr. Ali TENİK (Harran Üniversitesi) Yrd. Doç. Dr. Avnullah Enes ATEŞ (Şeyh Edebali Ün.) Yrd. Doç. Dr. Cafer ACAR (Gaziosmanpaşa Üniversitesi) Yrd. Doç. Dr. Cemalettin ŞEN (İzzet Baysal Üniversitesi)
Yrd. Doç. Dr. Cüneyt GÖKÇE (Harran Üniversitesi) Yrd. Doç. Dr. Fatma ÇAKMAK (Harran Üniversitesi)
Yrd. Doç. Dr. Furat AKDEMİR (Düzce Üniversitesi) Yrd. Doç. Dr. Hacer ŞAHİNALP (Artuklu Üniversitesi)
Yrd. Doç. Dr. Halit BOZ (Çoruh Üniversitesi)
Yrd. Doç. Dr. İ. Hakkı İMAMOĞLU (Karabük Üniversitesi) Yrd. Doç. Dr. İlyas CANİKLİ (Yıldırım Beyazıt Ün.) Yrd. Doç. Dr. M. Nuri GÜLER (Harran Üniversitesi) Yrd. Doç. Dr. M. Ali YAZIBAŞI (Kırıkkale Üniversitesi) Yrd. Doç. Dr. Nazım BAYRAKDAR (Uşak Üniversitesi) Yrd. Doç. Dr. Ömer SABUNCU (Harran Üniversitesi) Yrd. Doç. Dr. Recep ÖZDEMİR (Adıyaman Üniversitesi)
Yrd. Doç. Dr. Tuğrul TEZCAN (Karabük Üniversitesi)
4
Yrd. Doç. Dr. Veysel KASAR (Harran Üniversitesi) Yrd. Doç. Dr. Vezir HARMAN (Namık Kemal Ün.) Yrd. Doç. Dr. Yakup YÜKSEL (Namık Kemal Ün.)
يرودلا نميأ .د (Artuklu Üniversitesi) نيملأا دمحم يناجتلا .د (Sudan) يطاعلا دبع فيطللا دبع دمحم .د (Katar) يلع دمحم ريكاب .د (Gaziantep Üniversitesi)
يلع نسح ليعامسإ دمحأ .د (Ankara Üniversitesi) مع ناضمر .د (Harran Üniversitesi) بيطخلا فيرش ةفيذح .د (Harran Üniversitesi) قيفوت ايركز دومحم دمحأ .د (Harran Üniversitesi)
Sekretarya
Arş. Gör. Rukiye KARDAŞ Arş. Gör. Nuriman KARAYİĞİT
Arş. Gör. Selim YILMAZ
Harran Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
Uluslararası Yanlış Algılar ve Doğru İslâm Sempozyumu Tebliğleri ISBN: 978-975-7113-57-7
Şanlıurfa, Aralık 2016
518
Hz. Peygamber Örnekliğinde Algı Yönetimi ve İrcâf (Kirli Propoganda)
Abdullah YILDIZ*
A-Algı ve Algı Yönetimi 1-Algı Ne Demektir?
T.D.K. Sözlüğünde “Algı”: “Bir şeye dikkati yönelterek o şeyin bilincine varma, idrâk”; diğer bir tanıma göre; nesne ve olaylara karşı organizmanın yaptığı anlamlı, sistemli ve toptan bir tepkidir. Bir başka tanıma göre algı, dış dünyada olup biten olayların, olguların ve nesnelerin duyulması, görülmesi, yorumlanması ve içselleştirilmesi süreci olarak da tanımlanmaktadır.1
İngilizcesi, “ perception” ; Arapçasıر وعش ،كار دا ، ى سحلا كاردلْأ ... ، زييمت ، ة ريصب ، olan “algı” kelimesi lüğatta; algı, algılamak, idrâk, basiret, sezgi, seziş vb. anlamlara gelmektedir.2 “Algılamak” kökünden “idrâk ve anlama” manalı, insanoğlu için aslî bir sıfat olan bu kelimenin, günümüzde tehlikeli bir silah haline geldiğini görmek ilginç ve düşündürücü bir husustur.3 Öyle ki, Avrupalı bazı toplum mühendisleri, strateji bilginleri ve düşünürlere göre, hedeflenen bir milleti işgal etmek için toprağını işgale gerek yok, algısını işgal etmek yeterlidir.
2-Algı, Gerçek ve Gerçeklik İlişkisi:
Algılar, her zaman gerçeği, doğru olanı yansıtmaz. Algılamayı, kişinin eğitimi, deneyimleri, değerleri de diyebileceğimiz inançları ve kültürü etkiler. Uyaranın aynı olmasına rağmen algılamanın farklı olması, algı ile gerçek arasındaki farktan kaynaklanmaktadır.
Bugünkü modern dünya, enformasyon yüzyılı olarak tanımlanmakta; medya da, bilgiyi depolayan ve aktaran (en zengin ve önemli) araçlar olarak tanımlanmaktadır.
Algı yönetimi çerçevesinde ele alındığında medya, bilginin üretildiği, abartıldığı ve çarpıtıldığı bir araç olarak da tanımlanabilir. Bugünkü medya daha çok bilgi üretme, abartma ve çarpıtma fonksiyonlarıyla öne çıkmaktadır.
Şekil değiştiren bilgi ise gerçeklik olmaktan çıkar ve bir simülasyon (benzetim) haline gelir. Algı ve gerçeklik arasındaki uçurum, çağdaş dünya ile (olumsuz etkileriyle) daha da genişleyerek sosyal, siyâsî ve ekonomik yaşamın içerisindeki karmaşıklığın
* Doç. Dr. Harran Ün. İlahiyat Fak. Hadis Anabilim Dalı.
1Türkçe Sözlük, Türk Dil Kurumu, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Ankara 2005, s. 72.
2 Elias A. Elias, Elıas’ Modern Dıctıonary English-Arabic, Dâru’l-Cîl, Cairo 1974, s. 528.
3 Cengiz Akyol-Bilal Karabulut, http://www.cengizakyol.com/wp-content/uploads/2015/03/10- Alg%4C4%B1-Y%B6netimi. pdf
519
kitle iletişim araçlarının zihnimizdeki ögeleri değiştirmesi ile hız kazanmıştır. Medya ve medyayı çıkarları için kullanmak isteyen sermaye sahipleri kendi çıkarları için gerçekleri manipüle ederek bizlere sunarlar.
Medya: Medyada insanların algıları yönetilirken kullanılan yöntemlere gelince onlar özetle; meşrulaştırma, tahrif etme, değersiz gösterme (itibarsızlaştırma) ve abartma… şekillerinde kendini göstermektedir.1
Algı, önce kişisel değerler ile belirlenen dikkat ile başlar. Birey, kendi değerleri doğrultusunda olay, kişi ve durumlara ilgi gösterir. Ancak algı yönetimiyle, kitlelere sunulan söz ve imgeler (araçlar) bir çeşit sanal gerçeklik yaratmaktadır ve istenilen şekilde davranış geliştirmede etkili olmaktadır. Algı yönetimi çerçevesinde ele alındığında ise çağımızda medya; bilginin üretildiği, abartıldığı ve çarpıtıldığı önemli bir araç olarak tanımlanmaktadır. Şekil değiştiren bilgi ise gerçeklikten çıkar ve bir simülasyon (benzetim) haline gelir. Gerçekliğin sadece maskelenmiş bir yansıması olan bu imgenin (aracın) artık gerçekle hiçbir ilgisi kalmaz, dezenformasyon (bilgi çarpıtma) halini alır. Bazı uzmanlarınca algı; dış dünyada olup biten olayların, olguların ve nesnelerin duyulması, görülmesi, yorumlanması ve içselleştirilmesi süreci olarak tanımlanmaktadır.2
B-Algı Yönetimi (Perception Management)
Algılama yönetimi; çeşitli yolları kullanarak gerçekleri yansıtma, operasyon güvenliğini sağlama, gerçeği gizleme ve çarpıtma, psikolojik operasyonları yönetme gibi unsurların bileşkesinden oluşmakta; algıyı yönetebilmenin yolu, hedef kitlelerin değer ve kültürünü dikkate almaktan geçmektedir. Cengiz Akyol’un ifâdesiyle “Algı Yönetimi”; var olan gerçeğin, istenilen gerçekle ters yüz edilmesi, çarpıtılması ve bunun kitlelere benimsetilmesi….” Algı, kendi başına çok masum bir anlam taşıyabilir, çok masum amaçlı da kullanılabilir. Ama söz konusu olan algı yönetimi ise artık orda masum bir anlamdan söz etmek imkansızdır. Algı yönetiminde hedef kitle karşı tarafı itibarsızlaştırma ve çökertme hırsı vardır.3
Algı Yönetimi (Perception Management) kavramı, ilk kez ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) içindeki birimler tarafından kullanılmış ve şöyle kullanılmıştır:
“Kitlelerin duygu, düşünce, amaç, mantık, istihbarat sistemleri ve liderlerini etkileyerek seçili bilgilerin yayılması veya durdurulması; bunun sonucunda hedef
1Cengiz Akyol-Bilal Karabulut, http://www.cengizakyol.com/wp-content/uploads/2015/03/10- Alg%4C4%B1-Y%B6netimi. Pdf.
2Cengiz Akyol, Bilal Karabulut, http://www.cengizakyol.com/wp-content/uploads/2015/03/10- Alg%4C4%B1-Y%B6netimi. pdf
3 Cengiz Akyol, Oğuzhan Başıbüyük, http://www.cengizakyol.com/wp-content/uploads/2015/03/10- Alg%4C4%B1-Y%B6netimi. pdf
520
davranış ve düşüncelerinin, hedefleyenin istekleri doğrultusunda yönlendirilmesi.”1 Algı yönetimi, genel anlamda hedef kitle olan kamuoyuna verilecek mesajların belirlenen amaçlar doğrultusunda üretilmesi ve yönetilmesidir. Bu yöntem, özellikle ABD’de politikacıların almış oldukları kararların ulusal ve uluslararası kamuoyunda benimsenmesi ve kabul görmesini sağlamak amacıyla ilk kez ABD Savunma Bakanlığına (Pentagon’a) bağlı birimler tarafından uygulanmaya başlanmıştır.
Anlatan ve Anlayan açılarından yanlış “Algı Yönetimi” (Perception Management) kavramı, ilk kez ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) içindeki birimler tarafından kullanılmış bir kavram. Algı Yönetimi (Perception Management) olarak adlandırılan olgu. Son birkaç yıla kadar Türkiye’de çoğu kimsenin haberdar olmadığı bir kavram.
Algı ve algılama deyince belki insanın aklına ilk fırsatta felsefe, sosyoloji, psikoloji vb. gelebilir ama “algı ve algılama yönetimi” deyince akla Pentagon ve CIA gelmelidir.2 Kavramsal olarak askerî bir söylemle ortaya çıkan “algı yönetimi” ve uygulamaları artık günümüzde pazarlama tekniklerinden politik kampanyalara, iç güvenlik hizmetlerinin sağlanmasından kamu diplomasisi ve uluslararası ilişkilere kadar sosyal hayatta, hatta dini hayatta bile önemli ve etkileyici bir yönetim aracı olarak karşımıza çıkmaktadır.
Denilebilir ki, algı yönetiminin en büyük başarısı, hedef kitleyi basitlikten uzaklaştırarak ve radikalleştirerek körleştirmesidir. Basit düşünemezsiniz, basit değerlendirme yapamazsınız; böylece esastan uzaklaşırsınız, uzaklaşırsınız, uzaklaşırsınız…, sonra basitleşirsiniz ve fakat farkında olamazsınız. Cengiz Akyol’un ifâdesiyle, “kısaca algı yönetimi, tam bir peşinden gitmedir, hem de gözleri kapalı olarak”.3
C-Algı ve Algılanma (Anlatan ve Anlayan) Açılarından Müslüman :
İslâm’ın temel kaynağı olan Kur’ân-ı Kerîm’de, kendi algı yönetimi ve disiplininden sorumlu mükemmel varlık insan hitaben şöyle buyurulmaktadır:
“Hakkında bilgin olmayan (bulunmayan) şeyin arkasına düşme! Çünkü kulak, göz ve gönül (kalp) bunların hepsi yaptığından sorumludur.”4 Sözlük anlamı itibariyle İdrak, anlama, duyu ve duyumların zihnimizde bıraktığı şekle, düşünce ve hisse algı diyebildiğimize ve algının her zaman doğruyu ve gerçekleri yansıtmazlığı söz konusu
1Cengiz Akyol-Bilal Karabulut, http://www.cengizakyol.com/wp-content/uploads/2015/03/10- Alg%4C4%B1-Y%B6netimi. Pdf.
2 Cengiz Akyol, Bilal Karabulut, http://www.cengizakyol.com/wp-content/uploads/2015/03/10- Alg%4C4%B1-Y%B6netimi. pdf
3 Cengiz Akyol, Levent Ersin Orallı, http://www.cengizakyol.com/wp-content/uploads/2015/03/10- Alg%4C4%B1-Y%B6netimi. pdf
4 İsrâ, 17/36.
521
olduğuna göre şu naslar da, algıya ve onun masum olmayan maksatlı yönetimine (algı yönetimine) dikkatimizi çekmektedir:
Doğrular ve gerçeklerle hiçbir ilgisi olmayan zan ve sanıya itibarın müşriklerin ve ahiret inancı olmayan kimselerin işi olduğunu belirten yaratıcı kudret, zanna inanan kimselerin gittikçe gerçekten uzaklaştıkları ve doğru yolu kaybettiklerini şöyle belirtir:
“De k: Allah’a koştuğunuz ortaklarınızdan hakka iletecek olan bir kimse var mı? De ki: Hakk’a (ancak) Allah iletir. Öyle ise, Hakka ileten mi uyulmaya daha layıktır; yoksa iletilmedikçe doğru yolu bulamayan kimse mi? Ne oluyor size? Nasıl hüküm veriyorsunuz? Onların çoğu ancak zannın ardından gider. Oysa zan, hak (gerçeklik) namına hiçbir şeyin yerini tutmaz.”1
Müşriklerin aksine, doğrusu hem yüce Allah’a hem de çevresindeki tüm insanlara güven verme durumunda olan gerçek mü’min (hakiki Müslüman) ise, kesin ve doğru olmayan şeylerden, kötü algıdan ve kötü algılanmaktan kaçınmak zorundadır.
“Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının; çünkü zannın bir kısmı günahtır…”2
Algı yönetiminde hedeflenen kitlede etkin olan zan ve sanı konusunda Habîbullah’ın ümmetine uyarısı ise şöyledir: “Zandan sakınınız, zandan sakınınız!
Çünkü zan, sözlerin en yalanıdır…”3
“Kişiye duyduğu (bir üçüncü şahıstan) her şeyi gerçekmiş (doğruymuş) diye söylemesi, günah (yalan) olarak kâfidir (yeter).”4
“Ey diliyle iman ettiği halde kalbine iman girmeyen kimseler (münâfiklar) topluluğu! Müslümanlar gıybet etmeyin (gıyaben eleştirmeyin)! Ayıplarını n peşine düşüp araştırmayın! İyi bilin ki, kim onların ayıplarının peşine düşüp araştırırsa, Allah da onun ayıbını araştırır. Allah da kimin ayıbını araştırırsa o kimseyi evinin içinde (ortasında) rezil eder.”5
Daha önce de belirtildiği üzere algı, kendi başına çok masum bir anlam taşıyabilir, çok masum amaçlı da kullanılabilir. Ama söz konusu olan algı yönetimi ise artık orda masum bir anlamdan söz etmek imkansızdır. Algı yönetiminde hedef kitle karşı tarafı itibarsızlaştırma ve çökertme hırsı vardır. Bu hedef, daha çok nifâkın ve münâfıkların en önemli niteliklerinden biri olan, “hud’a” (iyi niyetli görünerek aldatma)
1 Yunus, 10/ 35, 36; Necm, 53/27, 28.
2 Hucurât, 49/12.
3 Buhârî, Muhammed b. İsmail, Sahîhu’l-Buhârî, “Vesâyâ”, 8; “Nikâh”, 45; “Edeb”, 57, 58, İstanbul 1981; Müslim, Müslim b. Haccâc, Sahîh’u Müslim, “Birr”, 28, İstanbul 1981; Malik, Mâlik b. Enes, el- Muvatta’, “Hüsnü’l-huluk”, 15, İstanbul 1981.
4 Ebû Davud,Süleyman b. el-Eş’as ; Sünen’i Ebî Davud, “Edeb”, 88, İstanbul 1981.
5 Ebu Davud, Sünen, Edep, 40 ; Tirmizî, Muhammed b. İdris, Süneni’t-Tirmizî , “Birr”, 85, İstanbul 1981.
522
kavramıyla da örtüşmektedir. “Hud’a”: Kişinin kasdettiği kötü şeyi (şerri) gizleyip, muhataba aksini vehmettirmesi; diğer bir ifadeyle kişinin kendisi hakkında işlediği şeyin (işlediği şerrin) tam aksini arkadaşına zannettirmesi demektir. Bu manada Araplar, deliğine gizlenen kelerin (köstebeğin) avcı geldiğinde, avcıya yönelmiş gibi görünerek bir başka delikten çıkmasına “بضلا عدخ (köstebek hile yaptı, algı yanılttı) derler. Hud’a;
iyi niyyetli görünerek birini aldatmak olup, asıl anlamında gizlilik manasını taşımaktadır. Bir kimsenin, başkasına karşı görünüşte dostluk ve sevgi izhar edip kalbinde onu zarara sokacak bir şeyi (şer olan şeyi) gizlemesidir.1
Hz. Peygamber örnekliğinde, îmanın hakikatine ermeye ve iyi bir Müslüman olmaya tâlib olan kişi, ferâset ve basiret sahibi mü’min kişi, anlatan ve anlayan öge olarak hatadan masum olmayan algı yönetimi yapmadığı gibi, algı yönetimi ve kirli propagandalara da kendini ve sevdiklerini kurban vermemelidir. Çünkü hadislerde:
“Gerçek mü’minin ferasetinden sakının; çünkü O Allah’ın nuruyla bakar (değerlendirir)”2 ; “Gerçek mü’min, bir delikten iki defa ısırılmaz.” buyurulmaktadır.3
“Olgun Müslüman, diğer Müslümanların elinden ve dilinden selamette (güvende) olduğu kimsedir.”4
Anlatan Ve Anlayan Açılarından Algı Yönetimi ve İstikâmet
A-Anlatan Açısından Algı Yönetimi ve Hz. Peygamber’in Algı Hassâsiyeti:
Konumuz olan algı yönetimi, insanlığın ahlâk ve saâdet önderleri Peygamberlerin dışında hiç kimse için kasıttan ve günahtan hali, masum bir eylem değildir. O halde ”Algı Yönetimi ve İrcâf (Olumsuz ve Kirli Propaganda” konusunu, en etkin ve yetkin kaynak olan Kur’ân-ı Kerîm’den ve Yaratıcı Kudret’in biz kullarına insanlığın rehberleri ve rol model olarak önemle tavsiye ettiği son Peygamberi Habîbullah 5 ve güzîde ashâbı örnekliğinde ele almamız daha uygun ve gerçekçi olacaktır.
“Algı Yönetimi; var olan gerçeğin, istenilen gerçekle ters yüz edilmesi ve bunun kitlelere benimsetilmesi, kasıtlı yönlendirme” Olduğuna göre, hedefi de; Gerçeği gizleme, çarpıtma ve psikolojik operasyon, kaos, çökertme ve itibarsızlaştırma olmalıdır. Daha evvel belirtildiği üzere kitle medyasında algı yönetimi yöntemleri ise
1Râgıb el-Isfahânî, Ebu’l-Kâsım Hüseyin b. Muhammed, el-Müfredât fî garîbi’l-Kur’ân, Beyrut ts., s.
143: Zamahşerî, Cârullah Mahmut b. Ömer, el-Keşşâf an hakâiki’t-tenzîl ve uyûni’l-ekâvîl fi’l-vucûhi’t- te’vîl, Beyrut ts., I, 30; Beyzavî, Nâsıruddîn Ebû Said Abdullah b. Ömer, Envâru’t-tenzîl ve esrâru’t- te’vîl (Mecmau’t-tefâsîr), İstanbul 1979, I, 56; Abdullah Yıldız. Hz. Peygamber ve Gizli Düşmanları Münâfıklar, İstanbul 2000, s. 91.
2 Aclûnî, Keşfü’l-hafâ, I, 42.
3 Buhârî, Sahîh, “Edeb”, 83; Müslim, Sahih, Zühd, 63.
4 Buhârî, “İman”, 5.
5 Ahzâb, 33/21; el-Mümtehıne, 60/4, 6.
523
daha çok; meşrulaştırma, tahrif etme, değersiz gösterme ve abartma… şekillerinde öne çıkmaktadır.
Algı yönetimindeki bu yönlendirmenin yukarıdaki hedefsel tanımı, lüğat manası itibariyle şiddetli sarsıntı ve zelzele, mahlûkatın kendisiyle öldüğü birinci nefhâ anlamlarına gelen “ircâf” kavramının, Kur’ân terminolojisinde ve ıstılahda: Sözle ya da fiille ( görsel medya, basın, yayın, sosyal medya organları vb. ile) hedef kitle İslâm toplumu (Müslümanlar) aleyhine olumsuz propaganda yaparak ve kötü haberler yayarak onları tahrik etmeyi, yapılan yaygaralarla onların morellerini bozmayı, maneviyatlarını çökertmeyi amaçlayan münafıkların tavrıyla örtüşmektedir.1 Nitekim algı yönetimindeki yönlendirici konumundaki kimse, kurum ya da kitleler de, hedef kitleler üzerinde onlardan görünüp yanlış bilgilendirmeyi, gerçekleri ters yüz etmeyi, gerçeği gizlemeyi, olayları çarpıtmayı; hedef kitle olan toplumda, panik, korku, kaos, sarsıntı ve çöküşü hedeflemektedir. Bu durum, Hz. Peygamber önderliğindeki Asr-ı Saâdet toplumunun, zor ve kritik zamanlarda, en önemli nitelikleri “kizb” (yalan) ,
“hud’a” (aldatma), “ifsâd” (bozgunculuk) ve “ircâf” (fitne kaos amaçlı kasıtlı yalan) olan münafıklarla2 yaşadıkları bazı olaylara dikkatimizi çekmektedir. O halde Müslüman toplum olarak Yüce Allah’ın kendisi hakkında, “ O, size çok düşkün, mü’minlere karşı da çok şefkatli ve merhametlidir.” buyurduğu; ahlâk, seciye ve karakteri Kur’ân’da; “Elbette sen, yüce bir ahlâk üzeresin” diye vasfedilen en mükemmel örneklik Hz. Peygamber örnekliğinde algı yönetimini iyi tanımamız gerekmektedir.
Hz. Peygamber ‘in Algılanmaktan (Anlaşılmaktan) Sakındığı Algılardan bazıları şunlardır:
1-Ruhbâniyet (Algısından Kaçınma Algısı): Korkmak, titreyip ürpermek anlamlarına gelen “ruhb” ve “rehbet” kökünden gelen “ruhbâniyet”, Allah’dan korkan kişi anlamına gelen ve kendilerine “rahip” denilen kimselerin yolundan gidenlerin ortaya koydukları hayat tarzının adıdır. İbn Manzur, başlangıçta sıradan Allah korkusu ve din adamlığını ifâde eden bu kelimenin sonraki zamanlarda manastıra kapanmayı, dünyaya ve insanlara sırt dönmeyi, evlenmemeyi, hatta iğdiş edilmeyi ifade eden bir anlam kazandığın, bu gelişmede Hristiyanlara yapılan baskıların önemli rol oynadığını belirtiyor.3 Kur’ân-ı Kerim, ruhbâniyeti Hristiyan din önderlerinin sonradan uydurduklarını ve kurallaştırdıklarını mu’cize bir ifâdeyle şöyle haber vermektedir:
1 İbnü’l-Esîr, Mecdüddîn el-Mübârek b. Muhammed el-Cezerî, en-Nihâye fî garîbi’l-hadîs ve’l-eser, thk.
Mahmud Muhammed et-Tanâhî, Beyrut ts., II, 203; Râgıb el-Isfahânî, s. 189; İbn Manzûr, Cemaleddin Muhammed b. Mükerrem, Lisânü’Arab, Dâr’u Sâder , Beyrut ts., IX, 112-114.
2 Bakara, 2/9, 10, 11; Nisâ, 4/142; Ahzâb, 33/60; Münâfikûn, 63/1; ayrıca bkz. Abdullah Yıldız, Hz.
Peygamber ve Gizli Düşmanları, s. 90,103, 115, 137.
3İbn Manzur, Lisânu’l-Arab, I, 436-439.
524
“Sonra bunların (Hz. Nuh ve İbrahim) izinden ardarda peygamberlerimizi gönderdik. Meryemoğlu Îsâ’yı da arkalarından gönderdik. Ona İncili verdik ve ona uyanların yüreklerine bir şefkat ve merhamet koyduk. Uydurdukarı ruhbânlığa gelince, onu biz yazmadık. Fakat kendileri bunu Allah rızasını kazanmak için yaptılar. Ama buna da gereği gibi uymadılar. Biz de onlardan iman edenlere mukâfaatlarını verdik.
İçlerinden çoğu da yoldan çıkmışlardır.”1
İlgili âyette belirtildiği üzere “ruhbâniyet”;
-asla vahyin getirdiği buyruklar ve prensiplerden değildir.
-Hristiyanlar, bu yolu Allah’ın rızasına ermek için kendileri bulmuşlardır.2 Bu manada Nebî (s) ruhbâniyeti, dünyadan el etek çekmeyi asla sevmezdi. Zira O’nun din ve takvâ anlayışında ruhbâniyet ve hayattan kaçış yoktur. Arkadaşlarından Osman b. Maz’ûn, Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Amr vb. bazıları zühd, takvâ ve mistik yaşantıya yatkın, kendilerini Allah’a adamış ünlü kimselerdi. Hatta onların içinde ailesiyle telezzüz etmemek için kendisini iğdiş ettirmeye teşebbüs edenler bile vardı. Bir gün onlardan birisinin (Kudâme veya Osman b. Maz’ûn’un) yıl boyu her gün oruç tuttuğunu ve karısıyla cinsel ilişkiyi kendisine yasakladığını duyan Hz. Peygamber, onu yanına çağırdı ve kendisine şunları söyledi: “ Sen benim yolumdan (sünnetimden) yüz çevirmek ister misin? O’ndan “hayır!” cevabını alınca Osman’a ve arkadaşlarına şu tarihi sözlerini söyledi: Ben ruhbâniyetle emrolunmadım. Ben kadınlarla evlenirim.
Uyuduğum gibi uyanık da olurum. Oruç tuttuğum gibi oruçsuz günler de geçiririm. Kim benim bu tavır ve tarzımdan (sünnetimden) yüz çevirirse o benden değildir. Ey Osman!
Eşinin senin üzerinde hakkı vardır, nefsinin senin üzerinde hakları vardır. Onları da ödemen gerekir. İyi bil ki Allah yanında kuvvetli mü’min zayıf mü’minden daha sevimlidir.”3 Bir yolculuk esnasında ashaptan biri, girişinde su ve yeşillik bulunan bir mağaraya rast geldi. Bu kişi, Resûlullah’ın yanına geldi, girişinde su ve yeşillik bulunan bu mağaraya girip orada inzivâya çekilmek istediğini söyledi. Bunun üzerine Nebiler Sultanı ona şu tarihi cevabı verdi: Ben Yahudilik ve Hristiyanlığı telkin etmek için
1 Hadîd, 57/27
2Hadîd, 52/27; ilgili âyetin tefsirinde özet olarak kaydedildiği üzere Hristiyan mü’minler, ağır savaşlarda zorbalarca büyük kayıplar vermiş; sağ kalan iman ehli Hristiyanlar, kendilerinin de ölümleri halinde dine davet edecek kimsenin kalmayacağı gerekçesiyle savaş yapmama kararını almışlar. Sadece ibâdetle meşgul olmaya başlamışlar. İşte bu sebeple fitneden kaçmışlar. Dinlerinde ihlas ve samimiyet içinde dünyanın bütün zevklerinden, fazla yiyip içmekten ve evlenmekten vazgeçmişler. Dağlar, mağaralar, ağaç oyukları vehücrelerde ibâdetle meşgul olmuşlardır. Ama özellikle daha sonraları birçoğu buna riayet etmeyerek Hz. İsa’nın dinini inkar ettiler, hükümdarlarının dinine girdiler. Teslis akidesini ortaya attılar.
Kendi kitaplarında adı geçen Hz. Muhammedi inkar ettiler ve başka sapıklıklara kapıldılar. Bkz.
Komisyon (Ali Özek, Hayrettin Karaman, Ali Turgut, Mustafa Çağırıcı, İbrahim Kafi Dönmez, Sadrettin Gümüş), Kur’ân-ı Kerîm ve Açıklamalı Meâli, İstanbul 1982, s. 540.
3 Buhârî, Sahîh, “Nikah”,1, 89: Buhârî, ”Sahîh”, Savm, 57; İbn Hacer, el-Isâbe, II, 464; Mevlânâ Şiblî, Asr-ı Saâdet, trc. Ömer Rıza Doğrul, Asr-ı Saâdet, Beyazıt- İstanbul 1974, II, 87-89.
525
gelmedim. Ben size İbrahim Peygamber’ın sade, kolay ve hoşgörü dini olan Haniflik dinini getirdim”.1
Müslümanın ruhsal hayatının yön ve boyutunu açıklayan ve belirleyen bu hadise göre, İslâm’da ruhsal yükselme; Resûlullah’ın hayatında olduğu gibi hayatın içinde ve insanlarla kucak kucağa ve iç içe olarak gerçekleşmektedir. Bunun aksi bir yol olan rahipler ve ruhbanlar gibi uzaklara çekilerek, kendi toplumundan uzaklara kaçışın (uzlet ve halvetin) yerine İslâm’da celvet (hayatın ve insanların içinde olmak) esastır.
2-Rubûbiyet ( İlahlaştırmak veya Putlaştırmak Algısından Kaçınma Algısı):
Terbiye eden, idare eden, kemale erdiren anlamlarına gelen “rabb” kelimesinden gelmektedir. Bu manada “rabb” Cenâb-ı Hak için kullanıldığı gibi insanlara da nisbet edilebilir. Rab’lık, rab oluş anlamında Arapça bir masdar olarak sadece Cenâb-ı Hak için kullanılabilir. Allah’ın isimlerinden biri olan “Rabb”, Yüce Allah’ın benzeri olmayan zâtına mahsus şekilde verdiği nimetleriyle ve imkanlarıyla varlıkların durumlarını idare etmesi, düzeltmesi, yaratma, emretme ve idare sahibi olması demektir.
Çünkü “Rubûbiyet” (Rab’lık) sadece O’na aittir. “Rabb” kavramı, ulûhıyyeti ifade eden ve bu manada Allah lafzından sonra Kur’ân-ı Kerim’de en çok kullanılan kelimedir.
Kur’ân’da 970 yerde daha çok “rabb” masdarı ve onun türevleri olan “rebâib”,
”ribbiyyûn” lafızlarıyla, dört âyette ise, çoğulu olan “erbâb” lafzıyla geçmektedir.2 İnsandaki rubûbiyet sıfatına gelince, sahip olma ve başkalarına hükmetme anlamında insanın fıtratında günah işlemeye sâik olan diğer bir olumsuz sıfattır. O, sahip olmanın yanında, işleri tedvir edip başkalarına hükmetme sıfatıdır. İnsan, ancak bu sıfatın terbiyesi ve ıslâhı ile bütün mükevvenâtın, yer ve göklerin bir sâhibi olduğunu (Allah’ın Rab olduğunu) anlayabilir. Ancak bu sıfatın terbiyesi ile Allah’a inanabilir ve Tevhid’e erebilir. Aksine bu sıfat azgınlaşırsa o zaman insan küfür, şirk, kibir, ucûb vb günahların kaynağı olur. O kadar ki, gaybe ait birçok şeylere erdiğini ve hatta her şeyin sahibinin kendi olduğunu zanneder. Kendisine ve başka insanlara birtakım yaratıcılık vasfını izâfe etmeye çalışır ve sonunda ermişlik, gaybî bilgilere erişme ve kendini âlemin sorumlusu sanma, mehdilik, Peygamberlik ve hatta ulûhiyyet (ilâhlık) iddiasına bile kalkışabilir. Bu sıfatın itidali ise fazileti doğurur, bu da insanın mahlûk ve kul olduğunu bilmesi ve kulluk yaparak (ubûdiyetle) bunu itiraf etmesidir.3
1 Ahmet b. Hanbel, Müsned, İstanbul 1981, V, 266.
2 Râgıb el-Isfahânî, s. 184-185; Muhammed Fuâd Abdulbâki, el-Mu’cemu’l-müfehres li-elfâzı’l-
Kur’âni’l-Kerîm, İstanbul ts., s. 295-299; Komisyon (Kemal Atik, Ali Bardakoğlu, Celal Kırca Selahttin Polat, Ali Toksarı), İslâmî Kavramlar, Ankara 1997, s.592, 608.
3Ahmet Akseki, İslâm Dini,Ankara 1983, s. 228-229; İbrahim Eken, Kulluk, İstanbul ts., s. 15-16.
526
Bu doğrultuda Allah’ın Elçisi şunları söylemektedir: “Benim için kıyam edilmez (ayakta el bağlanıp divan durulmaz); kıyam yalnız ve yalnız Allah için yapılır.”
Ve “İnsan için insana secde etmek asla söz konusu değildir.”1
“Sizi kendime hizmet ettirerek sivrilmek ve farklılaşmak istemem; Allah, kulunun kendini arkadaşlarından farklı (seçkin) görmesinden hoşlanmaz.”2 Bunun aksine Peygamberî davranışta; bir topluluğun efendisi, o topluluğa bizzat hizmet verendir.”3 Gerçek bir mü’min için aslolan ise, hem seven ve hem de sevilenler açısından saygıyı rubûbiyete, sevgiyi de putlaştırmaya dönüştürmemektir.
Saygı, kişilere masumiyet isnad ederek rableştirmek ve putlaştırmak şekline dönüşürse mutsuzluk ve çöküş getirir. Kur’ân, âlimlerini, bilginlerini, din adamlarını rabler (erbâb) edinen, ilahlaştıran Yahûdî ve Hristiyanlardan şu şekilde bahseder:
“(Yahudiler) Allah’ı bırakıp bilginlerini (hahamlarını); (Hristiyanlar da) râhiplerini ve Meryemoğlunu (İsa’yı) rabler edindiler. Halbuki hepsine (herkese) de tek olan Tanrıya (Allah’a) kulluk etmekten başka şey emrolunmadı. O’ndan başka hiçbir ilah yoktur. O, bunların ortak koştukları şeylerden uzaktır.”4
İlgili âyet şunu hikâye etmektedir: Hz. Musa’ya verilen levhalar kaybolduktan sonra Yahudi din adamları hafızalarında kalan âyetleri parça parça yazmışlardı. Babil esaretinde iyi bir yazıcı olan kâhin Ezrâ da, hafızalarda ve kısmen de yazılı olan rivâyetleri bir araya toplayıp Yahudi mukaddes kitabını meydana çıkarmış, bu hizmetinden dolayı Ezrâ, İsrailoğulları nezdinde büyük saygı kazanmıştı. Bu saygı zamanla öyle abartılmış ki Yahudiler Ezrâ’yı Allah’ın oğlu saymışlardı.5 Bilindiği üzere âlemlere rahmet Hz. Peygamber, bi’setten evvel (m.610), kendi toplumunun yani Kureyş’in içinden gelen, uzun bir ömür (40 yıl) onların içinde yaşayan, onlar gibi gezip dolaşan onlardan birisi olan,6 günlük hayatında sıradan herhangi bir insan görünümü ve tavrı içinde elbiselerinin söküğünü diken, koyunlarını sağan, kendi hizmetini kendisi gören ve fakat en büyük işleri başaran bir Peygamberdi.7
Kendi toplumlarının en seçkin ve rol model insanları olan peygamberler, saygıyı abartmamak ve kendilerine ilahlık vasfı isnad edilmemek şartıyla, akla gelebilecek her türlü övgüyle övülebilirler. Peygamberimiz de, Allah’lık (ilahlık) mertebesine çıkarılmadan Allah’ın en sevgilisi (Habîbullâh), Son Peygamber (Hâtemü’n-Nebiyyîn), en büyük Peygamber (Seyyidi’l-Mürselîn) şeklinde akla
1 Ebû Davud, Sünen, Edeb, 165; Tirmizi, Ebû Îsâ, Muhammed b. Îsâ,eş-Şemâilel-Muhammediyye, Beyrut 1988, s. 159; İbn Sa’d, I, 387; İbn İshak Muhammed, Kitâbu’l-Meğâzî, s. 259; Dârimî, Sünen, I, 11.
2Tirmizî,, eş- Şemâil, 164; Mevlânâ Şiblî, Asr-ı Saâdet, trc. Ömer Rıza Doğrul, II, 94.
3 Suyûtî, Celâleddin Abdurrahman b. Ebû Bekr, el-Camiu’s-sağîr, II, 37; Alâaddin el-Hindî Aliyyu’l- muttekî b. Husâmeddin, Kenzu’l-ummâl, Beyrut 1993, VI, 710; Aclûnî, I, 561-562.
4 Tevbe, 9/31.
5 Bkz. Ali Özek, Hayrettin Karaman, Ali Turgut, Mustafa Çağırıcı, İbrahim Kafi Dönmez, Sadrettin Gümüş), Kur’ân-ı Kerîm ve Açıklamalı Meâli, Tevbe, 9/31, s. 190.
6 Yunus, 10/16; Fürkân, 25/7.
7 Buhârî, “Sahîh”, Edeb, 40; İbn Hanbel, Müsned, VI, 106, 256; Tirmizî, Evsâfü’n-Nebiyyi, s. 368-369.
527
gelebilecek her türlü övgüyle övülebilir. Ancak Allah’ın son Resûlünü kozmik kişiliği (madde ve mana) bakımından gerektiği gibi övmek, tanıtmak hata ve nisyanla malul tüm insanların gücünü aşmaktadır. Çünkü Kur’ân’ı-Kerîm’de Yüce Allah, “Habîbim”
dediği, şânını, ahlâk ve karakterini yücelttiği Habîbullah’ı kendi sıfatlarından iki önemli sıfatıyla da vasfetmektedir.1
Kâinâtın Efendisi Habîbullah, Kur’ân’ın da nitelediği gibi kendisinin “abd” (kul ) ve “Resûl” (Elçi) olarak anılması ve anlaşılmasını istemekte2 ve şöyle buyurmaktadır:
“Hristiyanların Meryem oğlu Îsâyı aşırı ve abartılı övdükleri gibi beni övmeyin.
Şunu biliniz ki, ben Allah’ın kuluyum. O halde bana Allah’ın kulu ve Resûlü deyiniz.”3 Hadisde Hz. Peygamber, kendisinin övülmesinde aşırılığa gidilmesini yasaklamakta ve bu meyanda Hz. İsa üzerinde durmaktadır. Övgüde aşırılığı önlemek için de “kul”
vasfına dikkat çekmektedir. Çünkü Hz. İsa’nın Peygamberlik vasfını ilâhi kitaplarında (İncil’de) olduğu ve gerektiği gibi tanıyamıyan Hristiyanlar, O’nun “kulluk” vasfını aşırı ve abartılı övmek suretiyle, O’na “Allah’ın oğlu” isnadı (sanı ve sapmasıyla) şeklinde aşırı övme hatasına düştüler. Halbuki “Allah’ın Oğlu” isnadı bedensel bir kavramdır. Oysa nebîlik vasfı ve donanımıyla Peygamberlerin büyüklükleri bu kavramın daha ötesindedir.
Bir başka hadisinde Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Bana bir melek gelip şöyle dedi: Rabbin sana selam ediyor ve şöyle diyor: Sultân (Hükümdar) peygamber mi olmak istersin, kul (abd) peygamber mi? Nasıl istersen öyle ol.” Ben de buna (bu teklife) “ kul peygamber olmak isterim” diye cevap verdim. İşte bu nedenledir ki ben, kul gibi yer, kul gibi otururum.”4 Ayrıca, Peygamber olduğun halde neden bu kadar ibâdet ediyorsun? diyenlere “Ben, Allah’a şükreden bir kul olmayayım mı?”5 şeklindeki cevabı, kul olduğunun farkında olanlar için özlenen yüksek mertebenin “şükreden kul”
olmak olduğunun bir ifâdesidir. Esâsen seven için en hazlı şey, sevdiğinin emirlerine râm olmak en büyük makam ise sevgiliye kulluk makamıdır.
1 Tevbe, 9/128; Kalem, 68/4.
2 “Bir gece kendisine âyetlerimiz den bir kısmını gösterelim diyekulu (muhammedi) Mescid-i Haram’dan çevresini mübârek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah’ın şanı ne yücedir!...”, İsrâ, 17/1; “kuluna vahyettiğini vahyetti.” Necm, 53/10; ayrıca Hz. Peygamber’in öncelikli vasfı olan “Abd” (kul) kelimesi ve “ubîdiyyet” (kulluk) kelimesi de, “abd” kökünden kul, köle ve hür insan anlamlarında olup Kur’ân-ı Kerîm’de “abd” (29), “âbid” (5) ve “ıbâd” (97) şekillerinde 131 âyetde isim olarak; 133 âyet de mazi, müzârî, emir ve nehiy şekillerinde fiil olarak; toplam 264 yerde zikredilmektedir. Bkz. Muhammed Fuad Abdulbâki, Mu’cemu’l-müfehres li-elfâzı’l-Kur’âni’l-Kerîm, Çağrı Yayınları,İstanbul ts.93-96.
3 Buhârî, “Enbiyâ”, 48; Tirmizı, Evsâfu’n-Nebiyyi, thk. Semîh Abbâs, Beyrut 1987, s. 350; Tirmizî, eş-
Şemâili’l-Muhammediyye ve’l-Hasâili’l-Mustafaviyye,”, thk. Seyyid b. Abbâs el-Celîmî s. Beyrut, ts., s.271.
4 İbn Hanbel, Müsned, I, 231; İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ, I, 381.
5Buharî, Sahîh, “Teheccüd”, 6; “Tefsîr”, 48/2; Müslim, “Münâfikûn”, 79-81.
528
3-İmtiyazlı (Ayrıcalıklı) Davranış Algısı (Adâletsizlik Algısından Kaçınma) İmtiyazlı (Ayrıcalıklı) davranma ve algılanmadan sakınan Nebiler Sultanı, arkadaşları ve diğer insanlarla olan ilişki ve insanlar arasında adâletli olmaya da şu sözleriyle dikkat çekmektedir: “Kıyâmet günü, yanımda ümmetimin yoksulları olduğu halde Cennet’e ilk giren ben olacağım, buyuran Allah’ın Elçisi getirdiği ve açıkladığı mesajlarla, ırk, renk, beden, bölge, servet, makam, mevki vb. üstünlük ve hükümranlık tavırlarını tamamen altüst ederek varlıkların en mükemmeli olan insanı, insan olmayı ve insan olarak kalmayı değerlerin en üstünü saymıştır. Resüller Efendisi’nin insanlığın tamamını ve onların mutluluğunu hedefleyen, imtiyazı ortadan kaldıran müşfik ve tüm insanları kucaklayıcı mesajlarından bazıları şöyledir:
- “Hepiniz Hz. Adem’in çocuklarısınız; Allah da Ademi topraktan yaratmıştır…” 1
- “Doğrusu ben sizin için çocuğun yanındaki babası gibiyim; şu kadar ki sizi eğitir ve öğretirim”2
- “Benim için kıyam edilmez (ayakta el bağlanıp divan durulmaz); kıyam yalnız ve yalnız Allah için yapılır.”3 Ve “İnsan için insana secde etmek asla söz konusu değildir.”4
Bu hadisler vb. leri doğrultusunda denilebilir ki, yaratılış gayesi “ yalnız Allah’a kul olma” hedefine uygun olarak gerçek bir Müslüman için, “hürriyetin en güzel şekli Allah’a kullukta; kulluğun en güzel şekli de hürriyette olanıdır”, düşüncesi vazgeçilmez bir kural olmalıdır. Çünkü yukarıdaki hadislerde sarâhaten ve işâreten belirtildiği üzere gerçek hürriyetin özünü, Allah’dan başkasına kul olmamak oluşturmaktadır. Ayrıca hakîkî iman ve imana müteallik meselelerin irâdîliği esastır.
Yabancı halkların krallarına yaptıkları gibi kendisi için ayağa kalkılmasını istemeyen Allah Resûlü, bizzat kendisi güzel ahlâk örnekliği olarak tevâzuan (diyâneten) ve siyâseten (diplomatik) ayağa kalkardı. Önemli bir görüşmesini kestiği için kendisi sebebiyle azarlandığı âmâ olan meşhur sahâbî Abdullah b. Ümmü Mektûm’e ayağa kalkması gibi. Yukarıda verilen rivayetlerden de anlaşıldığı üzere evrensel mesajı, insana saygıyı abartarak onu putlaştırma endişesi olan Hz. Peygamber, elini öpme ve özel eşyalarını taşıma şeklinde kendisine karşı imtiyazlı davranılmasını, yaşadığı toplum ve arkadaşları arasında imtiyazlı davranmayı hoş görmezdi. O bu konuda şöyle buyururdu:
1 Tirmizî, Sünen, “Tefsîr”, 49/5; “Menâkıb”, 73; Ebû Davud, Sünen, “Edeb”, 111.
2 Buhârî, Sahîh, Salât, 29; Ebû Davud, Süleyman b. Eş’as es-Sicistânî, Sünen, Tahâre, 4.
3Ebû Davud, Sünen, Edeb, 165; Tirmizi, Ebû Îsâ, Muhammed b. îsâ, Şemâil, s. 159; İbn Sa’d, I, 387
4 Dârimî, Sünen, I, 1; İbn İshak Muhammed, Sîret’i İbn İshâk, thk. Muhammed Hamidullah, Konya 1981, s. 258-259.
529
“Yabancı halkların krallarına yaptıkları gibi, benim elimi öpmeyin, Ben kral değilim, ben sadece sizden biriyim.”……?1 Birçok hadisde büyüklere saygı küçüklere sevgi ve merhamet Resûlullah’ın yol ve ilke edindiği bir sünneti, Allah’ın rahmetini celbeden güzel bir davranış olarak verildiğine göre, 2 esasen burada kastedilen ayağa kalma yasağı veya el öpme yasağı değil, saygıyı abartarak bazı insanların putlaştırılmasıdır. Yoksa bazı hadisde belirtildiği üzere Nebîler Sultanı ellerinin öpülmesine müsâde etmiştir.3 O halde el öpme veya öptürme, ayağa kalkma veya kucaklaşma bir saygı, sevgi, kıymet ifâdesi olduğu gibi, algı yönetenin yönlendirmesine bağlı olarak bir yozlaşma ve putlaştırma eseri de olabilir.
Yaşadığı toplumda ve özellikle de arkadaşları arasında imtiyaz, iltimâs ve ayrıcalığı sevmez, imtiyazlı ve iltimaslı algılanmaktan da son derece sakınırdı. Bu konuda o şöyle buyurmaktadır:
“Sizi kendime hizmet ettirerek sivrilmek ve farklılaşmak istemem. Allah, bir kulunun
Kendini arkadaşlarından farklı-seçkin görmesini sevmez.”4
Tebuk Seferi dönüşünde Medîne’ye doğru bazı arkadaşlarıyla birlikte gelen Hz.
Peygamber, Medîne’ye yüksek bir yerden bakar ve şöyle der: “İşte burası “Tâbe” dir, şurası Uhud’dur, o bizi sever biz de onu severiz” Daha sonra Allah’ın Elçisi sözlerine şöyle devam eder: “ Doğrusu Ensâr yurtlarının en hayırlısı Benî Neccâr kabilesinin yurdu, sonra Abdu’l-Eşhel kabilesinin yurdu, sonra Benî Abdulhâris b. Hazrec kabilesinin yurdu, sonra da Benî Sâide kabilesinin yurdudur. (özetle) Ensâr’ın tüm yurtlarında hayır vardır.” Bu sıra bize (Hazrec’in reisi) Sa’d b. Ubâde katıldı da Ebû Üseyd, ona şöyle dedi: Görmedin mi, Resûlullah Ensâr yurtlarını hayırladı da (hayırla andı da) Bizi en sonda kıldı (söyledi)? Bunun üzerine Sa’d, hemen Resûlullah’ın yanına gitti de şöyle söyledi: Ey Allah’ın Resûlu! Ensâr yurtlarını hayırla anmış, bizi en sonda söylemişin? (Bu doğru mu?). Cevaben Resûlüllah şöyle buyurdu: “ اونوكت نأ مكبسحب سيلوأ
؟رايخلا نم” (Size hayırlılardan olmanız (olduğunuzu söylemem) yetmez mi?”. 5
Yine bir seyahat esnasında ashabı (arkadaşları) acıkmış, yemek hazırlamaya karar vermişlerdi. Ashab aralarında iş bölümü yapmışlar, Resûlullah’a da yakacak toplama düşmüştü. Arkadaşları, Hz. Peygamber’in yerine bu işi de kendileri görmek istemişler. Ancak Resûlullah (s), “Hayır! Benim sizden bir farkım yoktur! Allah,
1 Kâdı Iyâd, Ebu’l-fadl Iyâd b. Mûsâ el-Yahsubî, , eş-Şifâ bi ta’rîf-i hukûki’l-Mustafâ,Dâru’l-kütübi’l- Imiyye, Beyrut, ts., I, 131; thk. A. M. Becâvî, Kahire 1977, I, 172.
2 Tirmizi, Sünen, “Birr”, 15; Ebû Davud, “Edeb”, 58.
3 Bkz. Ebû Davud, Sünen,” Edeb”, 159, 161; İbn Mâce, Muhammed b. Yezîd, Sünen’i İbn Mâce, “Edeb”, 16, İstanbul 1981.
4Tirmizî, eş-Şemâili’l-Muhammediyye ve’l-Hasâili’l-Mustafaviyye,”, thk. Seyyid b. Abbâs el-Celîmî s.
Beyrut, ts., s. 277-278; Mevlânâ Şiblî, Asr-ı Saâdet, II, 94.
5 -Müslim, Sahîh, Fezâil, 11.
530
kendisini dostlarından ayıran ve imtiyazlı davrananı sevmez.”1 Diyerek buna izin vermemiş, işini kendi yapmıştır. Bir başka zaman da, Bedir savaşına katılan mücâhidlerin binekleri yetersizdi, her üç askere bir binek verilmişti. Yolda Resûlullah’ın arkadaşları ( Hz. Ali ve Ebû Lübâbe) kendilerinin yürümelerine izin vermesini istemişler, ancak Nebiler Sultanı, “Hayır olamaz! Siz benden daha güçlü değilsiniz, fazla yürüyemezsiniz ve ben, ecir ve sevaba sizden daha ihtiaçsız değilim (sizin gibi ecir ve sevaba ihtiyacım var)”2 buyurmuştu.
Başta müşrik ve münâfıklar olmak üzere tüm İslâm dışı inanç gruplarına malzeme olmaktan sakınan Allah’ın Resûlü, adâletsizlik ve asılsız ithamlarla suçlanma algısından da son derece kaçınırdı. Hz. Ömer, değişik zamanlarda ve değişik olaylarda yaptıkları büyük günah ve hatalara karşın Abdullah b. Übey b. Selûl, Zu’ l-Huvaysıra et-Temîmî ve Hatıb b. Ebû Beltâ için,3 “Ey Allah’ın Resûlü! İzin ver de şu münâfığın veya şu adamın boynunu vurayım!” diyerek o kişileri ölümle cezâlandırmak istediğinde, Allah’ın Elçisi “ هباحصا لتقي ادمحم نأ سانلا ث دحتيلآ .هعد :لاقف “ (Onu bırak! İnsanların, Muhammed arkadaşlarını öldürtüyor demelerini istemem.) buyurmuş;4 O, bu Nebevî tavrı ve siyasetiyle yaygara ve dedi-kodu için fırsat bekleyen müşrik ve Yahudilere malzeme vermemeye özen göstermiştir.
B- Anlayan Açısından Algı Yönetimi ve İrcâf (Kirli Propaganda):
1 Mevlânâ Şiblî, Asr-ı Saâdet, II, 94.
2 İbn Hanbel, Müsned, I, 422.
3 Rivâyete göre Benî Mustalik gazvesinde (5/627) Muhacirlerden Cahcâh b. Kays ile Ensâr’dan Sinan b.
Veber adlı iki köle arasında su yüzünden tartışma çıkmış; bu arada her ikisi de taraflarını çağırmışlar, tansiyon yükselmişti. Hz. Peygamber onlara: Bu cahiliyye iddiasından vazgeçmelerini söylediyse de dinlememişlerdi. Bu arada İbn Selûl, Muhâcirler için: “Besle köpeği seni yesin!”, Hz. Peygambe riçin de:
“Etrafında bulunanları beslemeyin ki dağılıp gitsinler!” demiş. İbn Übey’in söylediği bu tahrik ve ifsâd (münafıklık) amaçlı sözler, sahâbî Zeyd b. erkam tarafından Resûlullah’a ulaştırılınca, orada bulunan Hz.
Ömer hemen ayağa kalkar ve :” Ey Allah’ın Resûlü! İzin ver de şu münâfığın boynunu vurayım!” der, fakat Allah’ın Elçisi “İnsanların, Muhammed arkadaşlarını öldürtüyor demelerini istemem.” Buyurarak onu engeller…..”bkz. Buhârî, Sahîh, Tefsîr, 5 (VI, 65-66; Menâkıb, 8 (IV, 160); Müslim, Sahih, Birr, 63 (III, 1999). Bir defasında Resûlullah (s), asıl adı Hurkus b. Züheyr el-Ka’bî olan Zu’l-Huvaysıra adlı bahtsız bir adam, Huneyn ganimetlerinin dağıtımı sırasında, ganimet dağıtan Peygamber’in başına dikilmiş, Onun akraba ve yakınlarını kayırdığı endişesine kapılmış ve birden “Adâletli ol ey Muhammed!
Adâleti gözetmiyorsun!”demişti. Resûlullah da ona: “Ben adâletli olmazsam, başka kim âdil olabilir?”
diye cevap vermiş. Bunun üzerine orada bulunan Hz. Ömer, “Ey Allah’ın Resûlü! Bana izin ver de şu adamın(şu münâfığun boynunu vurayım.” demişti. Bunun üzerine Resûlüllah, onu bırak demiş; istikbâle ait mu’cize sayılacak türden onu ve onun ilerideki taraftarlarının yerilen niteliklerini açıklamıştı. Bkz.
Buhârî, “Tefsir”, 10; “Edeb”, 95; “İstitâbe”, 7; “Menâkıb”, 25; Müslim, “Zekât”, 148. Bir başka zamanda Hâtıb b. Ebû Beltâ adlı sahâbî, yalnız Mekke’nin fethiyle ilgili savaş plan ve hazırlıklarını saklamak üzere Resûlullah’a verdiği söze uymamış, akrabalık zafiyetine kapılıp müşriklere mektub göndermiş, bu tavrıyla o Resûlullah’a olan sözüne karşı aksi bir davranışa girdiği için Hz. Ömer tarafından “O, bir münafıktır!” denilerek itham edilmiş ve öldürülmek istenmiş, Resûlullah da buna izin vermemişti. Bkz.
Buhârî, “Cihâd 141, 195; “Meğâzî”, 9, 13, 46; “Tefsîr”, 60/1; “Edeb”, 74; “İsti’zân”, 23; “İstitâbe”, 9;
Müslim, “Cenâiz”, 3; “Fezâilu’s-sahâbe”, 161, 162; İbn Hacer, el-Isâbe, I, 300.
4 Buharî, Sahîh, “Tefsîr”, 63/6,7; “Menâkıb”, 8; Müslim, Sahîh, “el-Birr ve’sılatü”, 63; İbn Hanbel, Müsned, III, 393.
531
Bir algı oluşturma ve yeni algıyı yönlendirebilme açısından propaganda; bir hedef kitlenin duygu, düşünce, tutum ve davranışlarını etkilemek amacıyla hazırlanan mesajların, haberlerin, uygun haberleşme araçlarıyla hedef topluluğa iletilmesidir. Türk Dil Kurumu Sözlüklerinde genel geçer ve daha açık olan diğer tanımıyla propaganda;
Bir öğretiyi düşünce ya da inancı başkalarına tanıtmak, benimsetmek ve yaymak amacıyla sözle, yazıyla ve benzeri yollarla gerçekleştirilen her türlü çalışma, demektir.1
Propaganda, çoğunlukla insanları kendi çıkarlarına uygun olmayan şeyler yapmalarına ikna etmeyi amaçlar. Bu sebeple rasyonal düşünen beyni yok saymaya çalışır, bu doğrultuda ilkel düzeyde, duygusal sembolizme çağrıda bulunarak manipüle eder (insanları kendi irade ve istekleri dışında etkiler ve yönlendirir).
Algı Yönetiminde “Yönlendirmek”; bilgi ve haber sistemleri kanalıyla yanlış veya yönlendirilmiş bilgi üreterek karşı tarafın imkan ve enerjisinin yanlış kullanılmasını sağlamak için yapılan etkinliklerdir. Bu yanlış amaçlı yönlendirmek kapsamında yapılan etkinlikler, toplumda yanlış bilgilendirme kanalıyla bir panik, bir korku ve kaos havasının meydana gelmesi gibi yanlış etkinlikleri kapsamaktadır (sonuçlar doğurmaktadır). Bu Yönlendirmede: Yanlış amaç, yanlış yönlendirme, yanlış bilgilendirme, panik, korku ve kaos yaratma gibi unsurlar bulunmaktadır.2 Algı yönetimindeki bu yönlendirmenin hedefi veya hedefsel tanımı; lüğat manası itibariyle şiddetli sarsıntı ve hareket, mahlûkatın kendisiyle öldüğü birinci nefhâ anlamlarına gelen, Kur’ân terminolojisinde ve ıstılahda ise; sözle ya da fiille İslâm ve Müslümanlar aleyhine olumsuz propaganda yaparak ve kötü haberler yayarak onları tahrik etmeyi, yapılan yaygaralarla onların morellerini bozmayı, maneviyatlarını çökertmeyi amaçlayan münafıkların tavrı olan “ircâf” ile örtüşmektedir.3
“Algı” kelimesinden farklı olarak uzmanlarınca masum (kasıtsız) sayılmayan
“algı yönetimi” (kasıtlı yönlendirme) olan kavram, Kur’ân ‘da zor ve kritik anlarında, Müslümanlara karşı onların huzurlarını bozmak ve morallerini çökertmek için münâfıkların yaptıkları yerilen bir eylem olan “ircâf” ve “izâat” (yaygara, yaymaca) kavramlarıyla örtüşmektedir. Algı yönetiminde yanlış amaçlı yönlendirici konumundaki kimse, kurum ya da kitleler, hedef kitleler üzerinde onlardan görünüp yanlış bilgilendirmeyi, gerçekleri ters yüz etmeyi, gerçeği gizlemeyi, olayları çarpıtmayı; hedef kitle olan toplumda, panik, korku, kaos, sarsıntı ve çöküşü hedeflemektedir. Bu durum, Hz. Peygamber önderliğindeki Asr-ı Saâdet toplumunun, zor ve kritik zamanlarda, en önemli nitelikleri “kizb” (yalan), “hud’a” (aldatma), “ifsâd”
(bozgunculuk) ve “ircâf” (fitne kaos amaçlı kasıtlı yalan) olan münafıklarla yaşadıkları aşağıdaki bazı olaylara dikkatimizi çekmektedir.
1Türkçe Sözlük,Türk Dil Kurumu, s. 1628.
2Oğuzhan Başıbüyük, http://www.cengizakyol.com/wp-content/uploads/2015/03/10-Alg%4C4%B1- Y%B6netimi. pdf
3İbnu’l-Esîr, en-Nihâye, II, 203; Ragıb el-Isfahânî, s. 189; Abdullah Yıldız, Hz. Peygamber ve Gizli DüşmanlarıMünâfıklar, İstanbul 2000, s. 137.
532
C- Münâfıklarda Görülen Başlıca Algı Yönetimi (Hud’a) ve Türleri:
Gerçekte Allah’ı, Peygamber’i ve Peygamber’in Allah tarafından getirdikleri şeyleri diliyle tasdik ettiği halde kalben inanmıyan ve güvenle bağlanmıyan “münâfık”, münafıklık yapan kimsedir.1 Münâfıklık ise, ilgili bazı âyet ve hadislerdehakîkî mü’min olanın aksine gerçekte Allah’a ve Resûlüne iman etmediği halde, iman ettiğini söyleme, onların emir ve yasaklarını bildiği halde emir ve yasaklara riâyet etmeme durumu; hakîki mü’min olmanın aksine, inanmadıkları halde “inandık” diyen, ağızlarıyla (dilleriyle) kalplerinde olmayan şeyleri söyleyen ve Allah’ı aldatmaya kalkışan hakikatte Allah’ın kendilerini aldattığı, ibâdetleri üşengen ve isteksiz, insanlara gösteriş için yapma, Allah’ı pek az anma. vb. şekildeki haller2; yalan, ihânet, ahde vefasızlık ve haktan sapma vb. alâmetler olarak nitelenmektedir.3 Bu haller ve alâmetler arasında görüldüğü üzere münâfıklığın en belirgin ve önemli alâmetlerinden biri ve birincisi “hud’a”dır (hile ve aldatmadır).
Hud’a:Kişinin kasdettiği kötü şeyi (şerri) gizleyip, muhataba aksini vehmettirmesi; diğer bir ifadeyle kişinin kendisi hakkında işlediği şeyin (işlediği şerrin) tam aksini arkadaşına zannettirmesi demektir. Bu manada Araplar, deliğine gizlenen kelerin (köstebeğin) avcı geldiğinde, avcıya yönelmiş gibi görünerek bir başka delikten çıkmasına “ بضلا عدخ” (köstebek hile yaptı, algı yanılttı) derler.4 Yer altındaki köstebeğin tavır ve davranışıyla da ilgili olarak “hud’a”; iyi niyetli görünerek birini aldatmak olup, asıl anlamında gizlediği şeyin aksini vehmettirmek vardır. Bu, bir kimsenin başkasına kalbinde zarara sokacak bir şeyi gizlediği halde, görünüşte ona dostluk, sevgi ve yarar vehmettirmesidir. Tariflerinde de görüldüğü üzere “hud’a”da muhatabı ve hedefi olan karşı kişi ya da kitlede bir algı operasyonu bulunmaktadır. Bu durum, “şerri gizleyip, hayrı izhar etmek”5 veya “küfrü gizleyip, imanı göstermek”6 anlamındaki nifâk ve münâfıklığın tanımlarına da uygun düşmektedir.
Hud’a, itikadda küfr ve nifâk, fiillerde ise münafıklık alâmeti ve riyâdır. Bu eylem, münâfıkları kâfirlerden daha aşağı, âdi ve tehlikeli kılan çirkin bir nitelikdir.7 İyi niyyetli görünerek birini veya birilerini aldatma anlamına gelen ve gizlilik içeren
“hud’a” kelimesi münâfıklığın en etkin ve belirgin belirtisidir. Nitekim İbn Vehb (197/812), Abdurrahman b. Zeyd’e: Kur’ân’daki, “ Allah’ı ve mü’minleri aldatmaya çalışırlar; halbuki yalnız kendilerini aldatırlar ve farkında olmazlar”8 âyetini
1 İbn Kuteybe, Te’vîl-u müşkili’l-Kur’ân, s. 481; Cürcânî, Kitâbu’t-ta’rîfât, s. 235: İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, III, 21-26.
2 Bakara, 2/8,;Âl-i Imrân, 3/167;Nisâ, 4/141-142: Mâide, 5/41; Ankebût, 29/10; Fetih, 48/11.
3 Buhârî, Sahîh, İman, 24; Müslim, Sahîh, İman, 106; Tirmizî, Sünen, İman, 14.
4 Zamahşerî, Keşşâf, I, 30; Beyzavî, I, 56.
5 İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-azîm, I, 47; Hasan Abdulğânî, el-Münâfikûn ve Şuabu’n-nifâk, s.14.
6 İbnu’l-Esîr, en-Nihâye fî garîbi’l-hadîs ve’l-eser, V, 98; Zamahşerî, Keşşâf, I, 31;Aynî, Umdetu’l-kârî, I, 248; XV, 116.
7 Taberî, Câmiu’l-beyân, I, 92; Beyzavî, I, 56.
8 Bakara, 2/9.
533
sorduğunda Abdurrahman: Onlar ancak Allahı, Resûlünü ve gerçek mü’minleri, iman ettiklerini iddia ederek (vehmettirerek) aldatan münâfıklardır.” der.1 Sanırım şu hadisler bize, münâfıkların eylemi olan Allah hakkındaki yanlış algısını,” hud’a”’nın çirkinliği ve ne derece tehlikeli olduğunu en güzel şekilde anlatacaktır:
“ Bir sahâbî, Allah Elçisinin yanına gelir ve Ey Allah’ın Resûlü, kıyâmet günü kurtuluş ne ile olacak? Diye sorar. Resûlullah da ona: Sakın Allah’ı aldatmaya kalkışma! Diyerek cevap verir. Adam: Haşa, biz Allah’ı nasıl aldatırız, bu hiç mümkün mü? Der. Resûlullah (s): Senin Allah’ı aldatman, başkasının rızasını kastederek Allah’ın emrettiği ve yasakladığı şeyleri yerine getirmendir.”2 buyurur.
Bir başka rivâyette: “Allah, nasıl aldatılır? Diye soranlara, Resûlullah (s):
“Başka şeyler kastederek e (değişik bir amaçla) Allah’ın emrettiklerini ve yasaklarını yerine getirmendir.” Şeklinde cevap verir.3 Hz. Peygamber zamanında münâfıklarda görülen bazı algı türleri:
1-Düşman Olduğu Halde Dostluk Algısı Sergileme :
Gizli olarak ahdi bozmak suretiyle hakka (emânete) muhâlefet eden, düşmanlığını gizleyip dostluğunu izhar eden kimse anlamına gelen münâfığın.4 asıl niteliklerinden birisi de ihanettir.5 Çünkü münâfıklar, hıyânet sahibi ve genellikle geceleyin, insanlar uykudayken, Allah’ın razı olmayacağı şekilde yalan söz konuşan ve mü’minler aleyhine entrikalar, tuzaklar kuran, düşmanlık, yıkım ve çökertme projeleri hazırlayan yani “tebyît” yapan kimselerdir.6 Onlar, Görünüşte güzel ve tatlı söz ve tavırlarıyla, hoş görünüşleriyle iyi niyyet sergiledikleri halde içlerinde düşmanlık ve ihâneti gizleyen kimselerdir. Münâfıkların gerek Hz. Peygamber ve gerekse Müslümanlar üzerinde yapmak istedikleri bu algı yönetimi genelde içlerindeki liderleri veya lider konumundaki kimseler tarafından yönlendirilmektedir. Onların bu algı halini Kur’ân-ı Kerîm bize şu âyetlerle tanıtmaktadır:
“İnsanlardan öylesi var ki, dünya hayatına dair sözü senin hoşuna gider.
Kalbinde olan şeylere (samimi düşüncelerine) Allah’ı şahid tutar. Oysa o hainlerin en yamanıdır. (yanından) dönüp gitti mi (veya iş başına geçti mi? Yeryüzünde bozgunculuk yapmaya, ekin ve nesli yok etmeye çalışır; Allah da bozgunculuğu sevmez.”7
1 Taberî, Câmiu’l-beyân, I, 92.
2 İbn Hacer, el-Metâlibu’l-âliye, III, 184; Suyûtî, Dürrü’l-mensûr, I, 75.
3 Zemahşerî, el-Keşşâf, I, 30; Kurtubî, Tefsîr, I, 196.
4 İbn Kuteybe, s. 477; Râgıb el-Isfahânî, el-Müfredât, s. 163; el-Mu’cemu’l-Vasît, II 950; Şemsettin Sami, Kâmûsî Türkî, İstanbul 1989, II, 1405, 1465.
5 Buharî, Sahîh, “İman”, 24; Müslim, “İman”, 106.
6 Nisâ, 4/81, 108; bkz. Râgıb el-Isfahânî, el-Müfredât, s. 95;Elmalılı Hamdi Yazır,Hak Dini Kur’ân Dili, II, 1400; III, 1460-1461.
7 Bakara, 2/204-205; İbn Hişâm, III, 129.
534
İçin dışa muhâlefeti, içindekilerin aksini izhar etme şeklindeki münafıklık1 tanımına uygun olarak Aynı tip algı yönetimiyle ilgili bir başka âyet de şöyledir:
“Münâfıklar (İki yüzlüler) sana geldikleri zaman, “senin elbette Allah’ın elçisi olduğuna tanıklık ederiz” derler. Senin elbette kendisinin elçisi olduğunu Allah bilir (bilmektedir) ve Allah, münâfıkların yalancı olduklarına tanıklık eder.”2
2- Şık ve Kibar Görünerek (Riyâ ve Tasannu’ ile) Hedefi Etkileme
“Onları gördüğün zaman cisimleri hoşuna gider, konuşsalar sözlerini dinlersin (sözlerini allayıp-pullayarak, yaldızlayarak konuşurlar, dinletirler). Ama onlar, dışına elbise giydirilmiş odunlar(kütükler veya keresteler) gibidirler.”3
Bu âyetlerden ilkinin münâfıklıkla ithâm edilen Ahnes b. Şerîk (Şüreyk) hakkında indirilmiş olduğu rivâyetinin yanında, Recî vakasında ihânetle bir bir grup sahâbiyi (70 kadar) şehid eden kimseler hakkında indirildiği rivâyeti de mevcuttur.4
Münâfikûn üresindeki diğer âyetin ise, münâfıkların lideri olan iri ve uzun boylu, bir lider konumuyla dışına ve fiziğine önem veren, gösterişli vücutlarıyla Resûlullah’ın meclislerine devam eden, sırtllarını duvara dayayarak oradaki insanlara fasîh ve tesirli konuşmalar yapan ve fakat içleri iman ve hayırdan yoksun, şer ve ihânetle dolu, yontulmuş ve elbise giydirilmiş kerestelere benzetilen Abdullah b. Übey b. Selûl ve arkadaşları olan Müğîs b. Kays ve Ced b. Kays gibi bir grup münafık hakkında indirildiği şeklindedir.5 Ancak bu âyetler, kimin hakkında indirilirse indirilsin şekil ve kıyafetlerine, toplumda söz ve sohbetlerine özen gösterdikleri halde, zor ve kritik anlarda (Uhud ve Hendek savaşlarında) Müslümanlardan ayrılmaları, onları yalnız bırakmaları ve ihtilâfa öncülük yapmaları nedeniyle, içlerinin şer ve ihânet dolu kimseler oldukları ve Müslümanlara karşı algı yönetimi yaptıklarını bize göstermektedir.6
Kur’ân’ın, iman etmedikleri halde iman ettik diyen,7 ağızlarıyla (dilleriyle) kalplerinde olmayan şeyi söyleyen kimseler8 olarak tanımladığı münâfıklar, gerçekte kaba ve kinli oldukları halde muhâtab ve hedefleri üzerinde medenî insan ve dostluk algısı yaratma çabasında olan kimselerdir. Özellikle Saâdet Asrı’nın ilk dönemlerinde münâfıkların vakûr Müslümanları küçümsediği ve onlarla alay ettikleri görülmektedir.
Rivâyette anlatıldığına göre; Bir gün Abdullah b. Übey arkadaşlarıyla birlikte sokağa çıkarlar. Sahâbeden seçkin bir grubun karşıdan geldiğini görürler. Bu sıra münâfıkların
1 Aynî, I, 172; XV, 116; İbn Hacer, Fethu’l-bâri, I, 112.
2 Münâfıkûn, 63/1.
3 Münâfıkûn, 63/4.
4 İbn Hişâm, es-Sîretü’n-nebeviyye, III, 129; Taberî, Câmiu’l-beyân, II, 181-182.
5 Aynî, Mahmud b. Ahmed, Umdetü’l-kârî, I-XX, Kahire 1972, XVI, 93.
6 Aynî, XV, 28; Elmalılı, II, 732-733; Süleyman Ateş, Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, II, 290-291.
7 Bakara, 2/8; Ankebût, 29/10.
8 Âl-i Imrân, 3/167; Maide, 5/41; Fetih, 48/11.