• Sonuç bulunamadı

Sol Neden Hayvan Haklarını Desteklemeli? Anna E. Charlton, Sue Coe, Gary L. Francione (sayı Temmuz 2005 )

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2022

Share "Sol Neden Hayvan Haklarını Desteklemeli? Anna E. Charlton, Sue Coe, Gary L. Francione (sayı Temmuz 2005 )"

Copied!
22
0
0

Yükleniyor.... (view fulltext now)

Tam metin

(1)

Sol Neden Hayvan Haklarını Desteklemeli?

Anna E. Charlton, Sue Coe, Gary L. Francione (sayı 195 - Temmuz 2005 )

Hayvan hakları hareketi geçtiğimiz yirmi yıl içinde muazzam bir gelişme gösterdi, hayvan

hakları savunucuları da hayvanların deneylerde, gıda, tekstil ve eğlence sektörlerinde

kullanılmasına etkin biçimde karşı çıktılar. Bu konuyu kamuoyunun gündemine taşımayı

başardık. Yanık deneylerinde alev lambasıyla dağlanan tazıların ve domuzların, hiçbir işe yaramayan pahalı kafa yaralanması

deneylerinde beyinleri “hızlandırılan”

primatların korkunç görüntülerini herkesin

görmesini sağladık. Süt danalarının doğduktan bir gün sonra annelerinden ayrıldığı, 50

santimetrelik “bataryalara” hapsedilip kas

gelişimlerinin engellendiği, tüketiciler sırf “süt danası” yiyebilsin diye kansız olmalarını

sağlamak için sadece sıvıyla beslendikleri

(2)

konusunda hemen hemen herkesi bilgilendirdik.

Hayvanlara yönelik kötü muamelelerin ardı

arkası kesilmiyor, bugün ancak çok bilinçsiz ya da duyarsız insanlar, postmodern teknoloji

toplumunda hayvanların çok kötü muamele gördüğü gerçeğini inkâr edebilir.

Gelgelelim, solun bu konudaki tavrı hayvan hakları hareketini ya görmezden gelmek ya da bu harekete kuşkuyla, belki de düşmanca

yaklaşmak oldu. Hayvan hakları hareketi solun nezdinde tam anlamıyla bir burjuva hareketi, esasen beyaz, üst sınıf, apolitik, hatta

muhafazakâr bir hareket; hayvan hakları savunucuları da hayvanların çıkarlarını

insanlarınkinden üstün tutan, çoğu zaman

yoksulların çıkarlarına zarar vermeyi göze alan insanlar.

İlericilerin bu tepkilerinin altında yatan belli başlı dört neden var: Bunların gerekçesini anlayabiliriz, ama kesinlikle meşru değiller.

• Öncelikle ilericiler, tarihsel kökenleri itibarıyla, ev hayvanlarıyla ilgili olarak 19. yüzyılda gelişen

(3)

orta ve üst orta sınıf mefhumlarına ve işçi sınıfının hayvanlara kötü muamelesine

yöneltilen burjuva menşeli eleştiriye bağlı olan bir harekete mesafeyle yaklaşıyor. Buradaki

örtük kabul şu: Bugün hayvan hakları felsefesinin, orta ve üst sınıf mülkiyet

mefhumlarıyla bağlantılı olduğu düşünülüyor ve yalnızca işçi sınıfının hayvanlara kötü

muamelesine karşı çıkıldığı iddia ediliyor.

• İkincisi, her ne kadar çoğu aydınlanmış kimse hayvanlara “insanca” muamele edilmesini

savunsa da, ilericiler şunu fark edemiyorlar ki hayvanlar başka bir kişinin özel mülkü olarak görüldüğü sürece onlara “insanca” muamele edilmesi söz konusu olamaz. Yani, özel

mülkiyete şiddetle karşı çıkanlar, hayvanlar söz konusu olduğunda bu eleştirilerini bir yana

bırakıp hayvanların özel mülk statüsünü kabul ediyor, kapitalist ya da sosyalist bir toplumda akla gelebilecek her türlü amaç doğrultusunda kullanılmalarında herhangi bir sorun

görmüyorlar.

(4)

• Üçüncüsü -ve belki de en temeli- ilericiler türcülük ya da tür ayrımcılığı mefhumlarını

hiçbir zaman açıkça reddetmiyor. Biyomedikal endüstrinin ve tarım işletmelerinin

propagandalarını benimsiyorlar ve sanıyorlar ki hayvan hakları hareketi ve türcülük doktrini,

hayvan hakları ile insan hakları arasında denklik kuruyor ya da hayvanlara toplumun en yoksul mensuplarına ya da özürlülere kıyasla daha fazla hak tanınmasını savunuyor. Bunlar çok yanlış yorumlar, ama yukarıda da değindiğimiz gibi, hayvanları kullanmaktan çıkar sağlayan büyük işletmelerin sürekli olarak öne sürdüğü, ana- akım basında da yansımasını bulan iddialar.

• Dördüncüsü, pek çok ilerici, hayvan refahına yönelik çabaları hayvan hakları mücadelesi

sanıyor. Hayvan refahı anlayışı, çok

muhafazakâr bir doktrindir ve mevcut durumu idame ettirmede büyük -genellikle parasal-

çıkarları olanlar tarafından savunulması muhtemeldir (ki çoğunlukla böyle oluyor).

(5)

Buna karşılık, birçok hayvan hakları savunucusu da hayvan hakları meselesine sanki solculara da, liberallere de, muhafazakârlara da hiç ayrımsız hitap edebilecek, siyasal açıdan “nötr” bir

meseleymiş gibi yaklaşıyor. Bazı sözümona hayvan hakları savunucularının, hayvanlar

dışında herhangi bir konuda kendilerine bir soru yöneltildiğinde sıklıkla “bu konuda ortak bir

tavrımız yok” yanıtını vermesi, bu yaklaşımın en bariz tezahürü.

Bu yazıda, hayvan hakları hareketinin tarihsel ve kuramsal temellerinin izini süreceğiz. Solun bu hareketi fena halde yanlış anladığı; bu hareketin solun duyarlılıklarına uzak ya da siyaseten

tarafsız olmak şöyle dursun, doğru anlaşıldığı takdirde sola -hatta işçi sınıfına- ait bir hareket olduğu sonucuna varacağız.

ELİTİST KÖKENLER?

Howard Parsons Marx and Engels on Ecology adlı eserinde sosyal reformcuların hayvanların hayat koşullarının iyileştirilmesiyle doğal olarak ilgilendiğini, ama hayvanlarla ilgili kaygıların

(6)

daha ziyade “varlıklı sınıflar, yüksek gelirli ya da profesyonel meslek sahibi insanlar arasında

doğduğu”nu iddia eder; bu insanların da

“kaynakların halk tarafından ya da sosyalist bir yönetimle denetlenmesi olasılığı karşısında

elitist bir korku” içinde olduklarını ve “kendi özel mülklerini korumak istediklerini” belirtir.

Bu görüş çerçevesinde işçi sınıfı reformun

kurbanıdır, çünkü reformcular, zenginlerin -tilki avı gibi- kanlı zevklerini hedef almayıp, sadece alt sınıfların hayvanlara yönelik kötü

muamelesini ortadan kaldırmaya çalışmakla hiç de adil olmayan bir yaklaşım benimsemişlerdir.

İşçi sınıfı aynı zamanda reformun önünde bir engel olarak görülür. 19. yüzyıldaki hayvan

deneyi karşıtı hareketin tarihini anlatan temel kaynak olarak değerlendirilen kitabın yazarı Richard French, hareketin başarısızlığa

uğramasının nedeninin “işçi sınıfının derin kayıtsızlığı” olduğunu belirtir.

Hayvan hakları hareketinin köklerinin yalnızca burjuva ideolojisine dayandığı görüşündeki

(7)

sorun, tamamen yanlış olması. Hareket içerisinde kuşkusuz burjuva bir unsur yer alıyordu, ama bu unsurun rolü o kadar

abartılıyor ki, sosyalist düşüncenin harekete

doktrin düzeyindeki katkısı da, kadınların ve işçi sınıfının pratik katılımı da göz ardı ediliyor.

19. yüzyılda hayvanlarla ilgili kaygılar büyük ölçüde Bentham ve Mill gibi liberallerce, Shaw, Henry Salt, ve Edward Carpenter gibi

sosyalistlerce dile getirildi. Bu insanların hepsi de hayvanların sömürülmesine karşı çıktı ve başka toplumsal davalarda da etkin olarak yer aldılar. Örneğin, hayvanların sömürülmesine karşı çıkan Frances Cobbe, kadınlar ile

çocuklara yönelik şiddete ve pornografiye de yılmadan karşı çıkıyordu. Vejetaryen ve hayvan deneyi karşıtı olan Charlotte Despard,

Kadınların Toplumsal ve Siyasal Birliği’nin genel sekreteriydi ve genel oy hakkı hareketini

destekleyen etkinlikleri nedeniyle hapse girmişti.

(8)

1907’de Londra’da sendikacılar feministlerle ve hayvan deneyi karşıtlarıyla güçlerini birleştirip hayvan deneylerine karşı çıktılar, üstelik

Engels’in erkek emeğinin yerini daha ucuz kadın emeğinin alacağı yönündeki uyarısına rağmen...

“Old Brown Dog Riots” adıyla anılan bu eylem, bugün pek az insan tarafından biliniyor. Bu üç grup, Londra Üniversitesi’nden bir grup doktor ve tıp öğrencisiyle düpedüz savaş yaptı.

Eylemcileri dağıtmak için atlı polislerin iki kez müdahale etmesi gerekti.

Carol Lansbury, bu olaya ilişkin tarihsel

incelemesi The Old Brown Dog’da, kadınların da işçilerin de tıbba kuşkuyla baktığını ve hayvanlar üzerinde yapılan deneylerde, kendileri üzerinde uygulanan baskının simgelerini gördüklerini

anlatır. “Üzerinde deney yapılmak üzere canlı halde kesilip biçilen hayvan, kesilip biçilen

kadını temsil ediyordu: Jinekoloğun masasına yatırılan kadını, zamanın pornografi

edebiyatında teşhir edilen kadını.”

(9)

Lansbury, tedavi görmeye paraları yetmeyen kadınların, tıp öğrencilerinin eğitiminde model olarak kullanılmak için gönüllü olmaya

zorlanmak suretiyle nasıl birer eğitim aracı haline getirildiklerini ayrıntısıyla ele alır.

Derslerin malzemesi haline getirilen kadınlar, haysiyetlerini ayaklar altına alacak şekilde,

vücutlarının çeşitli yerlerini elleyip duran

onlarca öğrencinin bakışları altında, bir doktor tarafından muayene ediliyor, birer nesneye

dönüştürülüyorlardı.

İşçilerin, hayvanların deneylerde kullanılmasına karşı çıkma nedeni, “o hayvanlarda kendi

suretlerini görmeleri”ydi. Çoğunluğun çıkarları uğruna azınlığın acı çekmesini meşru sayma yaklaşımı burada da kendini gösteriyor, işçi

sınıfı ve işsizler kendi rızaları olmaksızın “deney nesneleri” haline getiriliyor, yoksul insanların cesetleri çoğunlukla anatomi uzmanlarının teşrih odasında son buluyordu.

Mezbaha işçileri bile öldürülecek hayvanlara işkence edilmesine karşı çıkıyordu. Mezbaha

(10)

işçileri sendikasından bir yetkilinin 10 Haziran 1990’da Washington D.C.’deki Hayvanlar İçin Yürüyüş’te yaptığı konuşma, mezbaha işçilerinin bu konudaki duyarlılığının günümüzde de

devam ettiğini gösterir. Sendika yetkilisinin

hayvanlar adına yaptığı ateşli konuşma, işçilerin de hayvanların da sömürülmekte olduğu

gerçeğini gördüğüne, sendikasının bu hayvanlar için duyduğu kaygıya işaret eder. Son dönemde yaşanan bir trajedi, bu noktayı bir kez daha

gözler önüne serdi. Mart 1992’de, çoğu siyah kadınlardan oluşan yirmi beş kişi North

Carolina’daki bir tavuk işleme fabrikasında çıkan yangında hayatını kaybetti. Fabrikanın sahipleri, işçiler tavuk çalmasın diye yangın çıkışlarını kapatmıştı. İşçiler de hayvanlar da, fabrika sahipleri onları gözden çıkarılabilir birer meta olarak gördüğü için öldü. Bu nedenle işçi sınıfının hayvanların içinde bulunduğu kötü durumla ilgilenmesine şaşmamak gerek.

Marx hayvan hakları fikrini muhtemelen

savunmazdı, ama şunu da unutmamak gerek:

Marx’ın, insan hakları fikrine de özellikle ilgi

(11)

göstermediğini görmezden gelmek, birçok solcunun işine geliyor. Dahası Marx hemen hemen bütün kurumları eleştirmiş olsa da, eserlerinde “bilim”i diğer kurumlardan üstün gördüğüne işaret eden birçok unsur var. Marx,

“nesnel” olacağı varsayılan ve bilim insanları tarafından öğrenilen bilginin, işçi sınıfını

komünist toplum hedefine götürmeye yardımcı olacak güçlü teknolojik araçlar yaratacağını

düşünüyordu.

Her halükârda, haklarla ilgili yaklaşımı ne olursa olsun, Marx hayvanlar ile insanlar arasındaki en temel farkın “bilinçli hayat etkinliği” dediği şey bağlamında ortaya çıktığını düşünüyordu. Ona göre insan, hayvanlardan farklı bir şekilde bilinç sahibidir - insan “bizatihi hayat etkinliğini

iradesinin ve bilincinin nesnesi haline

getirir”ken, hayvan “hayat etkinliğiyle bir ve aynıdır.”

Marx bu fikri Hegel’den almış olabilir. Hegel de hayvanların kendi kendilerinin bilincinde

olmadıklarını düşünüyordu. Ama Marx’ın

(12)

yararlanacağı tek kaynak Hegel değildi:

Descartes da buna benzer düşüncelere sahipti.

İndirgemeci bilimsel yöntemine göre, hayvanlar ne bilince ne de hissetme yetisine sahipti. Ne

olursa olsun, Marx (aynı şekilde Hegel ile Descartes da) şüphesiz yanılıyordu. Bugün hayvanların büyük çoğunluğunun bilinç,

hissetme yetisi ve zekâ sahibi olduğundan kuşku duyacak pek az insan olsa gerek. Haklar

meselesini bir yana bırakalım, insandışı

hayvanların, en azından, kapitalist bir sistemde çok temel yönlerden “yabancılaştırıldıklarını”

söylemek hiç şüphesiz mümkündür.

Hollandalı filozof Barbara Noske’nin dikkat

çektiği gibi, sanayi ve orduyla yakın bağları olan hâkim kapitalist tarım ve biyomedikal

araştırmalar bağlamında, hayvanlar esasen birer

“makine” muamelesi görüyor. Kafeslerde tutuldukları için, vücutlarının doğal olarak gereksinim duyduğu birçok hareketi

yapamadıkları için kendi doğalarına yabancılaşıyorlar, başka hayvanlara

(13)

yabancılaşıyorlar, doğal ortamlarına yabancılaşıyorlar.

O halde, hâkim görüşün aksine, hayvanların

gördüğü muameleyle ilgili duyarlılık elit kesimle sınırlı değildi, kadınlar tarafından, işçi sınıfı

tarafından, solcu entelektüeller tarafından

paylaşılıyordu. Hayvanların hayat koşullarıyla ilgilenen burjuva unsurlar vardı şüphesiz, onlar da en başta, sahiplerinin malı olarak görülen kedi köpeklerle ilgileniyorlardı. Ama modern hayvan hareketinin gelişimindeki yegâne, hatta başat rolü bu unsurlara atfetmek kesinlikle

yanlış olur.

HAYVAN REFAHI YAKLAŞIMI VE HAYVANLARIN MÜLK STATÜSÜ

Birçok ilerici, hayvan refahı yaklaşımını meşru görür ve hayvanlara olabildiğince “nazik”

davranmamız gerektiğini savunur. Gelgelelim, hayvanların herhangi bir hakkı olduğu fikrini reddederler. Belli koşullar altında, hayvanları çeşitli şekillerde sömürmenin meşru olduğunu

(14)

düşünürler. Ama buradaki sorun şu: Hayvan

hakları anlayışına karşılık hayvan refahı anlayışı, hayvanların içinde bulunduğu durumu

iyileştirmede, hatta çektikleri acıları azaltmada bile asla işe yaramaz.

İnsanlardan farklı olarak hayvanların herhangi bir hakka sahip olamayacağı savunulur. İngiliz Uluslar Topluluğu ülkeleri ile ABD’nin mevcut hukuk sisteminde ve hemen hemen bütün

Avrupa ülkelerinin medenî kanunlarında,

hayvanlar insanların malı olarak görülür: Sadece birer “nesne”dir onlar.

Kuşkusuz, hayvanların mülk statüsünü

değiştirme ve hayvanlara hak tanıma yolunda görünürde bazı değişiklikler içeren, en azından insanlara hayvanları dolaysız olarak ilgilendiren bazı sorumluluklar yükleyen birçok yasanın

çıkarıldığını inkâr etmiyoruz. Ama bu yasalar hayvan refahı yaklaşımını temel alıyor. Bu da, hayvanların insanların malı olduğunu kabul eden, “insanca” yollarla ve “gerekli” olduğu

(15)

sürece sömürülmelerinde sakınca görmeyen bir yaklaşım.

Hukuk sisteminde hayvanların mülk olarak

değerlendirilmesinin nedeni ortada: Kapitalist toplumumuzda hayvanların sömürülmesi

işlevsel açıdan vazgeçilmez. Gıdadan

savunmaya, kozmetikten tekstile, ilaç sektörüne kadar neredeyse bütün sanayi kollarında

hayvanlar ya da hayvan ürünleri kullanılıyor.

Hayvanların mülk statüsü, kölelere sahiplerinin, kadınlara eşlerinin ya da babalarının malı olarak muamele edilmesinden hiç de farklı değil.

Hissetme yetisine sahip varlıkların köle ya da mal statüsüne indirgendiği hiçbir durumda,

“sahip”leriyle aralarında çıkan çıkar

çatışmasında kazanan taraf onlar olmayacaktır.

Köle sahiplerinin kölelerini nedensiz yere öldürmesini yasaklayan kanun hiçbir zaman uygulanmadı, çünkü mahkemeler kendi

“mal”ına kasten zarar veren bir kişinin geçici delilik yaşadığına karar veriyordu. “Parmak hesabı” ifadesi, erkeklerin eşlerini

başparmaklarını geçecek kalınlıkta bir sopayla

(16)

dövmesini yasaklayan bir kanuna dayanır. Bu, kocalarının malı olarak görülen ama ahlakî

muameleyi de hak ettikleri düşünülen kadınları korumak amacıyla tasarlanmış “refah temelli”

bir yasaydı.

HAYVAN HAKLARI?

Sol şu soruyla asla yüzleşmedi: İnsandışı hayvanlara, hukukî statülerini belirlemek

amacıyla, mal muamelesi etmek ahlakî açıdan kabul edilebilir mi? Sol bu soruyla

hesaplaşmadığı için, hayvan refahı kuramını destekleyip hayvan hakları kuramını göz ardı etti. Ama böyle yapmakla, hayvan hakları

hareketinin temelinde yatan güçlü bir doktrini de görmezden geldi.

Bu doktrin, “türcülüğün”, yani tür ayrımcılığının reddidir. Türcülük, bir varlığın ahlakî cemaate dahil olup olamayacağına hangi türün üyesi olduğuna bakarak karar vermektir. Ama türün ahlakî açıdan belirleyicilik mertebesine

yükseltilmesi, ırkın ya da cinsiyetin böyle bir mertebeye yükseltilmesinden farklı değil.

(17)

Tür ayrımcılığını reddetmek, farklı türler arasında ahlakî değerlendirme bağlamında

önemli olacak bazı farklılıklar bulunabileceğini reddetmek ve bütün türlere aynı muameleyi

göstermek anlamına gelmez. Sadece, farklı muamelenin tek gerekçesi olarak türü

gösteremeyeceğimiz anlamına gelir.

“Hak” kavramını hayvanları da içine alacak şekilde genişletmeyi savunan Tom Regan, algılama, hatırlama, arzulama, kendinin farkında olma, gelecek duygusu taşıma ve

hissetme yetilerine sahip olan bütün hayvanları

“bir hayatın öznesi” olarak adlandırır ve biyolojik anlamda canlı olmanın yanı sıra psikolojik bir kimlik duygusuna da sahip olduklarını savunur. Bir hayatın öznesinin hayatı, başkaları o hayata ne değer biçerse biçsin, kendi içinde değerlidir. Regan kendi

içinde değer taşıyan canlılara zarar verilmemesi gerektiğini savunur.

Kuşkusuz, hayvanların hak sahibi olduğunu kabul ettikten sonra, ne gibi haklara sahip

(18)

olduklarını da belirlememiz gerekir. Bu yazıda bu hakların tam bir listesini sunmak gibi bir

amacımız yok. Ama herhangi bir hak sahibine en başta tanınması gereken hak, mal yerine

konmama hakkıdır.

Bir hayvanın mal yerine konmama hakkına sahip olduğu kabul edilirse, hayvanların

deneylerde veya gıda sağlamak ya da eğlendirmek amacıyla kullanılmasını

meşrulaştırmak zor, hatta belki de imkânsız hale gelir.

Hayvan haklarıyla ilgili tartışmada, hakları

hayvanları da içine alacak şekilde genişletmek zorunda olmadığımızı, çünkü hayvanların

ahlaken hak sahibi olamayacaklarını iddia edenler oldu. Bu teze göre haklar insanlar

tarafından yaratılmıştır ve sadece insanların hak talebinde bulunması uygundur.

Tarihsel açıdan haklar kökenleri itibariyle

ayrıcalıklı bir elitin ürünüydü. Magna Carta’nın imzalanmasında işçi sınıfının payı yoktu. Hak kavramı giderek daha geniş kesimleri içine

(19)

alacak şekilde genişletildi, yoksa hak kavramının başından beri bütün insanları ve yalnızca

insanları kapsaması düşünülmemişti. Bugün

hukuk, ne hak kavramının oluşturulmasında rol oynaması ne de herhangi bir yükümlülük

taşıması söz konusu olabilecek çocuklara ve zihinsel özürlülere de haklar tanıyor. Hayvan hakları söz konusu olduğunda çetin soruların gündeme gelmesi kaçınılmaz, ama aynı durum insan hakları için de geçerli.

HAYVAN ÖZGÜRLEŞMESİ İNSAN ÖZGÜRLEŞMESİDİR

Türcülüğün reddi, diğer önyargı biçimlerinin de reddedilmesi gereğini içerdiği için güçlüdür.

Hayvan hakları savunucuları hayvanların

sömürülmesine ahlaken yanlış olduğu için karşı çıkarlar. Çünkü hayvanların sömürülmesi,

ahlakî cemaate ait olma kriterinin keyfî ve ahlakla ilgisiz bir biçimde belirlenmesine dayanır - tıpkı ırkçılık, cinsiyetçilik ya da homofobi gibi.

(20)

Türcülük insandışı hayvanların iktisadî çıkar adına sömürülmesine göz yumar, tıpkı iktisadî adaletsizliğin işçi sınıfının sömürülmesine yol açması gibi. Hayvan haklarının tanınması

yoksulların çıkarlarına ters düşmez; bilakis,

onların yararınadır. Hayvancılık sadece ekolojiyi tahrip etmekle kalmıyor, yeryüzünün bütün

sakinlerini besleyecek kadar gıda üretilmesini de engelliyor. Hayvan hakları savunucusu bütün

hayvanlar için adalet talep eder - insan ya da insandışı.

SONUÇ

Türcülüğe karşı çıkmak, kapitalizmde bütün ezilenlerin sömürülmesine karşı çıkmayı

gerektirir; insan hayvanların [human animals]

ezilmesine karşı çıkan bütün solcular,

kendilerine şu soruyu sormalı: Neden haklar söz konusu olduğunda, yeryüzünü paylaştığımız,

hissetme yetisine sahip diğer canlıları dışarıda bırakıyorlar? Buna karşılık, hayvan hakları

hareketi içerisindeki insanların da şunu anlaması gerek: Tutarlı bir hayvan hakları

(21)

hareketi, bütün canlılar için adalet talebinde bulunmalı. Aksi halde hareketimizin insanları umursamadığı eleştirisini haklı çıkarırız.

ABD’nin son dönemdeki askerî faaliyetleri ve gizli soğuk savaş taktikleri sonucu dünya

çapında demokrasinin yayıldığı iddialarına rağmen, dünya ekonomisi büyük bir tehdit altında. Giderek daha çok sayıda iktisatçı kapitalist sistemin dağılmakta olduğunu ve

yerine başka bir sistemin getirilmesi gerektiğini kabul ediyor. O başka sistemin neye

benzeyeceği, özgürleşme için yola çıkan bütün kardeşlerimizi kucaklamak konusundaki

kararlılığımıza ve istekliliğimize bağlı.

http://www.animal-law.org/library/left.htm adresinde yer alan, “The American Left Should Support Animal Rights: A Manifesto” başlıklı metinden derlenmiştir Çevirmen: Elçin Gen

(22)

http://www.birikimdergisi.com/sayi/195/sol- neden-hayvan-haklarini-desteklemeli

adresinden alınmıştır.

Referanslar

Benzer Belgeler

Çökmeyen materyal ise daha çok suda yaşayan mikroskobik canlıların (plankton) oluşturduğu organik kitledir. Herhangi bir su ortamında bu canlılar ne kadar yoğun

B ir zamanlar çok yakın ve samimî olan dostluğumuz hesa­ bına sizden rica ediyorum, Nihat Erim bey; Hatânızı açık katble tamir etmekten çekinmeyin, kendinizi

DENA-treated group (24 weeks) showed statistically significant variations in all tested parameters (AFP, AFU, liver function tests, total anti-oxidants serum levels),

6-Trakya Paşaeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, Rumların bölgede yaptıkları isyanlara ve Yunanların işgaline karşı kurulmuştur. Bölgenin kültürel, ekonomik, nüfus

Öğrencilerin açıklamaya rastlanmayan kağıtları, sistem düşünmeyi temsil etmeyen açıklamaları, kavram yanılgısı içeren açıklamalar, sistem düşünmeyi kısmen temsil

The research model is designed to determine the relation between affective, continuance and normative commitments, which are among sub-dimensions of organizational

Konya çevre ve Orman Müdürü Nuri Kunt, Konya kent merkezinin 50 kilometre kuzeydoğusunda bulunan Bozdağ Yaban Koyunu Koruma Sahası'nda yaşayan yaban koyunlarının koruma

• Bazı örgütlerde sürekli kurullar düzeyindeki komisyonlar, örgütlerin etik davranış ilkelerini yaratır ve standartları belirlerler. Bu komisyonlar