NAZAR VAR MIDIR?
MUSA’NIN HIZIR’LA DENENMESÝ
YAÞLI RUHUN TANIMI
Siyasi Dergi
Onur Baþkaný:
Dr. Refet Kayserilioðlu Sahibi ve Genel Yayýn Müdürü:
Ayþegül Kayserilioðlu Yazý Ýþleri Müdürü:
Güngör Özyiðit Yayýn Kurulu:
Güngör Özyiðit Nelda Bayraktar
Hale Ürkmezgil Haberleþme ve Okur/Abone Ýliþkileri:
0535 4554223 - 0549 7220248 Yönetim Yeri:
Hayri Eðmezoðlu Sk. Ýkizler Ap.
No: 8 D: 32 Erenköy/Ýst.
Baský:
Hedef Dijital Baský Taksim Cad. No: 19/A
Taksim/Ýstanbul Fiyatý: 7 TL Yýllýk Abone: 80TL
Yurt Dýþý: 100 TL
Cilt: 47 Sayý: 558 Haziran 2015
Nazar Var mýdýr ... 2
Dr. Refet Kayserilioðlu
Musa’nýn Hýzýr’la Denenmesi ... 9
Ahmet Kayserilioðlu
Türklerin Töresi ve
Tarihsel Birikimi ... 16
Güngör Özyiðit
Hiç Kimsenin Çocuðu ... 24
Derleyen: Nelda Ýnan
Teþekkür Etmek ve
Özür Dilemek ... 27
Nihal Gürsoy
Olumlu ve Olumsuz Düþünmenin
Üç Yolu ... 32
Çeviren: Nelda Ýnan
Yaþlý Ruhun Tanýmý ... 39
(Canlý Kryon Celsesi)
Dergimizin internet sitesini
www.sevgidunyasidergisi.com, www.dostluk.org adreslerinden ziyaret edebilirsiniz
ÝÇÝNDEKÝLER
Sevgili Dostlar
Biliyoruz ki, bilginin tek kaynaðý vardýr. O kaynak çeþitli ve dolaylý yollardan onu bize gönderir, onu bul- mamýz ve bilmemiz için bekler. Bir de doðrudan gön- derdikleri vardýr, dolaysýz ve gülyüzlüler aracýlýðýyla.
Tek tanrýlý dinler dediðimiz bu bilgi silsilesinde çaðlara ve milletlere göre deðiþmeyen esaslar vardýr. On
Emir’den beri insanlýða sistematik olarak “dinler” adý altýnda indirilen esaslarýn içinde en önemlilerinden birisi de yalandýr. Bunun üzerinde durulur, çünkü Allah’a inanýp inanmamanýn ölçütüdür de ayný zamanda yalan.
Ama insan her þeyi unutup kendine uydurmaya baþladýðý için dinlerin üzerine çirkin bir elbise giydirmekte hiçbir sakýnca görmemiþtir. O yüzden günümüzde din ve Allah adýna söylenen, yapýlan yalanlarýn hangi boyutlara ulaþtýðýný görüyorsunuz. Bunu yapanlar kendi yalanlarýna kendileri de inanýyorlar mý dersiniz? Bu kadar zekâ yoksunu olduklarýný düþünmemek lâzým. Maalesef bile bile yapýlýyor; gerekçe ise din adýna ve dine hizmet için her þeyin geçerli olmasý. Buna ancak aptallar inanýr ve onlarýn kitlelerini aptal zannetmek gibi bir aymazlýklarý da var. Aslýnda dosdoðru olduklarý halde maalesef þartlar gereði yalan davranýþ içinde olduklarýný
söyleyenlere asla inanmamak gerekir. Hele bir de Allah adýný anarak, inandýðýný söyleyerek bunu yapýyorlarsa asýl buna inanmamak gerekir. Ülkemizde bu konuda doðru ile yanlýþ arasýnda, gerçekle yalan arasýnda seçim yapabilmemiz için çok renkli ve çeþitli tcrübe imkânýna sahibiz epey bir süredir. Artýk karar vermenin, doðru ile yalanýn bildiðimiz ölçüsünü kullanmanýn, din ve Allah adýna yapýlan çirkinliklere ve yalanlara dur demenin vakti gelmedi mi sizce de?
En Derin Sevgilerimizle SEVGÝ DÜNYASI
Nazar
Var mýdýr?
Dr. Refet Kayserilioðlu
Elektromanyetik güçlerini bir noktada yoðunlaþtýrabilen kiþiler, nazar dediðimiz olayý meydana getirebilirler.
Bu gücün yoðunlaþmasý, insanýn düþünceleriyle, kuvvetli isteði ile ve gönülden inancýyla mümkün olur.
Bu üç etkeni biraraya
getirmek de kolay bir iþ
deðildir. Yani bir þeyin
olmasý kuvvetle istenecek,
o þey kuvvetle düþünülecek
ve tahayyül edilecek,
sonra o istenilen þeyin
olacaðýna þüphesiz
gönülden inanýlacak.
NAZAR ÝÇÝN ANLATILANLAR Birkaç kiþi kahvede oturup konuþurlarken sokaktan bir deve ker- vaný geçiyormuþ;
nazarýnýn kuvvetine güvenen birisi, develer- den en güzelini göste- rerek: "Ýster misiniz, þu güzel deveyi yere yýkayým?!" demiþ.
Arkadaþlarý "Yapabilir misin? Nasýl yapabilirsin bunu? Göster bakalým?"
diye inanmaz ifadelerle onu kýþkýrtmýþlar.
O da deveye hasetle bakarak, "Ne deve be!.."
demiþ. Demesiyle birlik- te deve tökezleyerek ayaklarýnýn üzerine yýðýlmýþ. Deveci sapasaðlam devesinin böyle yýðýlmasýný görünce ona nazar deðdiðini anlamýþ.
Kahveye girerek:
"Deveme kim nazar etti?" diye sormuþ. Nazar eden övünerek "Ben"
demiþ. Deveci: "Ne göz varmýþ sende!.." diye adama bakmýþ. Adamýn gözleri kör olmuþ. Meðer deveci de kuvvetli bir nazarcý imiþ. Böylece
kötülük yapan, kötülük bulmuþ. Hikâye bu.
Nazar, kelime olarak bakma ve göz atma, anlamýna gelir. Nazar deðmesi, göz deðmesi, göze gelme anlamýna kullanýlýr. Orhan
Hançerlioðlu'nun "Ýnanç Sözlüðü" nde nazar için þunlar yazýlý: "Nazar, bakýþla yapýlan kötülük- tür. Ýlkel toplumlardan en geliþmiþ toplumlara kadar yayýlmýþ bir inançtýr. Dilimizde göz deðmesi ve göze gelme deyimleriyle de dile getirilen nazara Araplar
"Ýsabeti ayn", Fransýzlar
"Mauvais oeil", Almanlar
"Böser Blick", Ýngilizler
"Evil eye" derler. Haset ve kýskançlýkla beðen- mekten doðduðuna inanýlýr. Kimi gözlerde, hasta edici ve öldürücü bir gücün bulunduðu inancýna dayanýr. Ýnsan, hayvan, eþya, mal gibi her þey nazara konu ola- bilir. Ve kötü bakýþtan zarar görebilir. Nazardan zarar görenleri nazarýn kötü etkisinden arýndýr- mak için çeþitli büyüsel iþlemler yapýlmýþtýr:
Ülkemizde kurþun dök-
mek bu iþlemlerin en yaygýn olanýdýr.
NAZAR BONCUÐU:
"Nazardan korunmak için taþýnan göz biçi- minde bir boncuktur.
Genellikle mavi renk- lidir. Bu rengin nazardan
koruya- caðýna inanýlýr.
Eski Mýsýr'da Horus gözü
ve Öziris gözü denilen göz biçiminde muskalar kullanýlýrdý." Sözlükte söylenilen bunlar.
Kuran'da Felâk Süresi'nde hasetçinin þerrinden korunmak için Allah'ýn yardýmýna sýðýn- mayý öðütler. Felâk sûresiaynen þöyle der:
"1 - De ki: Sýðýnýrým ben, karanlýðý, yarýp sabahý ortaya çýkarana,
2 - Yarattýðý þeylerin þer- rinden, 3 - Düðümlere üfleyip tüküren büyücü kadýnlarýn þerrinden, 4- Ve haset ettiði zaman hasetçinin þerrinden."
Bundan sonraki Nâs sûresi de vesvese verenin (þeytanýn) þerrinden korunmak için duadýr. Bu duruma göre Müslüman- lýk büyüye ve nazara inanýyor. Onlardan ko- runmak için Allah'tan yardým dilemeyi söylü- yor. Musevilikte, Hýris- tiyanlýkta da bu inanç vardýr. Hýristiyanlar büyü yapan cadýlarý Engizis- yon devrinde diri diri yakmýþlardýr.
Maddeci ve deneysel bilim, bütün ruh- sal konularý olduðu
gibi, nazar ve
büyüyü de asýrlar
boyu safsa- ta olarak ka- ralayýp geçmiþtir.
Ama ilerleyen bilim ve geliþen deneme ve gözlemler önce ruhsal olaylarýn gerçekliðini ortaya koymuþtur.
Günümüzde nazarýn da bilimsel açýklamasýný yapmak mümkündür.
NAZAR ÜZERÝNE SÖYLENTÝLER Nazarýn bilimsel açýk- lamasýný yapmadan önce, halk arasýnda nazar hakkýndaki abartmalý söylentileri de nakletmek istiyorum. Bu söylenti- lerde gerçek payý birse, abartmasý ondur. O se- beple bunlarý bilmek, ama fazla baðlanmamak, hele hiç korkmamak gerekir. Çünkü korun- masý çok kolaydýr ve olayýn içindedir.
Nazar din adamlarýna ve buna inananlara göre doðrudur, haktýr. Ýnsan- larýn içini dolduran kýskançlýk ve haset (çekememe) duygularý gözlerden dýþarýya yansýr.
Gözler ruhun dýþarý açýlan penceresidir.
Gözlerden çýkan kötü tesirler, karþýsýndaki can- lýyý ve hattâ cansýz
eþyayý etkiler. Öylece nazardan çarpýlan insan- lar veya hayvanlar, kýrýlan vazolar ve kristaller vardýr. Hattâ ölenler bile vardýr.
Nazarý deðen kiþilere kem gözlü denir.
Ekseriya mavi gözlü- lerin, daha az olarak da yeþil ve elâ renkli, yani açýk renk gözlerin nazara sebep olduklarýna
inanýlýr. Nazardan korun- mak için tütsüler yakýlýr, göz biçiminde mavi nazar boncuklarý takýlýr.
Muskalar taþýnýlýr, açýk ve gizli olarak. Nazara uðramýþlara da kurþun dökülür. Nazara uðradýðý sanýlan bir kiþinin baþýna su dolu bir kap konuyor.
Kýzdýrýlmýþ ve erimiþ kurþun o su kabýna dökülüyor. Böylece nazarýn kötü etkisinin gideceðine inanýlýyor.
Tütsüler ise hem
nazardan korunmak için, hem de gelmiþ nazarý defetmek için kullanýlý- yor. Tütsü þu karýþýmlar- dan oluþuyor: Göz taþý, çörek otu, þap, rezene, üzerlik otu, buhur otu karýþýmý. Bunu aktarlar satýyor. Bu karýþým yakýlýp dumaný nazardan
korunmasý istenen kiþiye savruluyor veya
üzerinden atlatýlýyor. Bu esnada da þu tekerleme- ler söyleniyor: "Kem göz, kem söz, mavi göz, yeþil göz, elâ göz, kimin nazarý varsa, çýksýn gitsin. Altmýþ, yetmiþ, çýkmýþ gitmiþ." Bir de çok yaygýn bir söyleyiþ þudur: "Elem terefiþ, kem gözlere þiþ." Bundan baþka birçok nazar dualarý var, onlar okunuyor. Herkesin nazarýnýn deðebileceðine inanýlýyor. Ama bilhassa açýk renk gözlüler, göz- leri birbirine yakýn olan- lar, çukur gözlüler, kalçasý geniþ ve yere yakýn olanlarýn nazarý daha çok deðer deniyor.
Çocuklara ve yeni evlilere daha çok nazar deðeceðine inanýlýyor.
Nazar deðmemesi için de mutlaka "Mâþallah" den- mesi gerekiyor, Mâþallah kelimesi "Allah korusun"
anlamýna kullanýlýyor ama, kelime anlamý Allah'ýn istediði veya kýsaca Allah isterse demek. Esasý Arapça, Mâþâ-Allâhü kâne:
Allah'ýn istediði olur, ibaresinin kýsaltýlmýþýdýr.
Sünnet çocuklarýnýn baþýnda Maþallah, yazýlý þapkalar vardýr. Birisi diðerine "Aman ne güzel!.." derken, mâþal- lah dememiþse,
"Maþallah de!.. Nazarýn deðecek" diye uyarýlýr.
Onun için konuþmasýn- dan kuþkulanýlmasýný istemeyenler, övgü söz- lerinin baþýna "Mâþallah"
sözünü koymayý ihmal etmezler. Mâþallah ne güzel çocuk, mâþallah ne güzel kadýn, mâþallah ne güzel ev vs. gibi.
Bazý kuþkucu insanlar veya kendilerini
herkesten üstün görenler, herkesin gözünün onlarýn üzerinde olduðunu sanýr- lar. Herkesin onlarý kýskandýðýný, sürekli nazara geldiklerini düþünürler. Bunun için hoca hacý dolaþýp oku- turlar kendilerini, kur- banlar keserler, adaklar adarlar, gizli muskalar ve nazar boncuklarý taþýrlar.
Yine de korku ve kuþku- dan kurtulamazlar.
Bazýlarý da "Bana çok nazar deðer" diyerek güya korkar gibi yaparak, gizli gizli övünürler. "Ben öyle
üstünüm ki, herkesin gözü benim üstümde"
demek isterler.
Kendilerine nazar
deðdiðini kanýtlamak için de birtakým hikâyeler uydururlar. Pýrlantalarý parçalanmýþ, kristalleri kýrýlmýþ da, kendilerine bir þey olmamýþ, verilmiþ sadakalarý varmýþ.
Düþünmeden her þeye inanan zayýf kiþiler, nazar ve büyü hikâyele- rine kolayca kanarlar, korkulara kapýlýrlar.
Onlarýn korkusunu sömürenlerce de bu korkular iyice katmer- leþtirilir. Çeþit çeþit hikâyeler uydurulur.
Çocukluðumda,
Karaman'da mavi gözlü bir adam vardý. "Bu gök gözlü adam" derlerdi.
"Bir atý çatlatmýþ, bir çocuðu öldürmüþ, aðacý bile kökünden sökermiþ.
Aman gözüne dikkatle bakmayýn, çarpýlýrsýnýz."
Adamýn cin gibi akýllý, fýldýr fýldýr dönen çakýr (açýk mavi) gözleri vardý.
Korkuyla baktýðým için gözlerinin güzelliðini fark edemezdim, Ama bir yandan da merakla ve kaçamak bakýþlarla
gözünü incelerdim.
Adamcaðýzýn kimseye bir zararý yoktu, gözlerinde ve bakýþlarýnda da öyle kötü bir anlam yoktu.
Ama bir kere adý çýkmýþ- tý, herkes ondan çekinir olmuþtu.
Ýnsanlarýn bazýlarý da kendi beceriksizliðini, kendi sakarlýðýný veya miskinliðini mazur göstermek için "nazara geldikleri" mazeretine sýðýnýrlar. Görülüyor ki, nazar çok abartýlmýþ, çok yanlýþ yönlere çekilmiþtir.
NAZARIN ASLI NEDÝR?
Gerçekten nazar diye bir þey var mý? Nazarla at çatlatýlýr, göz kör edilir veya güzel çocuk
öldürülebilir mi? Aðaç kökünden sökülebilir, ev yýkýlabilir mi? Varsa nazarýn ilmi açýklamasý nedir? Bu ispatlanabilir bir güç müdür?
Anlatýlan, Yogi ve Hint fakiri hikâyeleri doðru mudur? Onlarla nazarýn bir ilgisi var mýdýr?
Meselâ bir Hint fakiri bakýþýyla, hýzla giden bir
treni durdurmuþ. Bir Yogi bakýþýyla koskoca taþý havalandýrmýþ.
Þunu hemen söyleye- yim ki bütün bunlarda abartma çok fazla. Ýnsan- larýn hayrete ve hayran- lýða ve korku hikâyele- rine çok meraký var.
Akýllarýnýn ermediði þey- leri gözlerinde büyütü- yorlar ve sihirli bir anlam veriyorlar.
Aslýnda her insanýn vücudunda bir elektrik olduðunu biliyorsunuz.
Kalp elektrosu, beyin elektrosu çekiliyor.
Vücuttaki elektriðe biyo- elektrik deniyor. Her çalýþan organ elektrik üretiyor. Bütün organ- larýn elektriklerinin bileþkesi de vücudun toplam elektriðini mey- dana getiriyor. Biz ona
"manyetik güç" diyoruz.
Yani beden mýknatýslýðý.
Saðlýklý insanlarda manyetik güçte, yani vücut elektriðinde bir denge var. Hastalýklarda, bilhassa ruhsal hastalýk- larda bu "manyetik denge" bozuluyor.
Vücutta veya bazý organ- larda elektrik azalmasý
veya bazen de elektrik birikmesi oluyor.
Akupunktur denilen tedavi yöntemi vücut elektriðini dengelemek için maddi bir yöntem, ama bence kýsýtlý ve kabaca diyeceðim bir yöntem. Esas doðru olaný, insan elektriðinin fazlasýný ve eksiðini yine insan elektriðiyle düzelt- mektir. Bu da manyetik tedavi dediðimiz manyetik paslarla ve temaslarla olur.
Ýþte bu elektromanyetik güçlerini bir noktada yoðunlaþtýrabilen kiþiler, nazar dediðimiz olayý meydana getirebilirler.
Bu gücün yoðunlaþmasý, insanýn düþünceleriyle, kuvvetli isteði ile ve gönülden inancýyla mümkün olur. Bu üç etkeni biraraya getirmek de kolay bir iþ deðildir.
Yani bir þeyin olmasý kuvvetle istenecek, o þey kuvvetle düþünülecek ve tahayyül edilecek, sonra o istenilen þeyin olacaðý- na þüphesiz gönülden inanýlacak. O gücü iyilik yolunda kullanmak daha kolay, kötülük yolunda kullanmak daha zordur.
Ayrýca iyi yolda kulla- nanlar, bunun iyi sonuç- larýyla ve mutlulukla, ruh huzuruyla karþýlaþtýklarý halde, kötülük için kul- lananlar, kötü sonuçlarla, ruh sýkýntýsýyla, mutsuz- luk ve huzursuzlukla ve belâlarla karþýlaþýrlar.
Çünkü kötülük dönücü- dür, hem de artarak döner, Bu deðiþmez bir ilâhi kanundur.
Allah, bizleri sevgisin- den yaratýrken, bizleri birçok gizli güçlerle de donatmýþtýr. Ben burada size o güçlerin küçük bir yönünü bildirdim. Daha neler var!?.. Ama bunlar ancak hayra kullanýla- bilir. Þerre kullanacak- lara o güçlerin anahtarý verilmez. Çünkü o güçler kötülerin elinde yýkýcý, öldürücü þekillere bürü- nüverirler. Ýnsaný yaratan Vareden, insaný koruma- sýný da bilir. Korunmayý da insanýn içine yerleþtir- miþtir aslýnda. Korkanlar, kendilerini, o korunma güçlerini kullanamaz hale getiriyorlar
Özetle diyebiliriz ki, nazar olabilir, herkes bir baþkasýna etki yapabilir.
Çünkü herkeste bu güçler var. Ama kimisinde az, kimisinde çok, Bu güçler iyi yönde kullanýlýrsa iyi- lik o kiþiyi de yüceltir, mutlu eder, kötü yolda kullanýlýrsa, kötülük o kiþiye de döner, onu alçaltýr, gönlünü karartýr, hasta eder, mutsuz eder.
Ama kötü yolda kullan- mak sanýldýðý kadar kolay deðildir. Nazar hikâyelerinin çoðu abart- madýr. Yazýmýn baþýnda anlattýðým hikâye de bence abartmalýdýr.
NASIL
KORUNULUR?
Þunu iyice bilelim ki, Yaratan dünyayý, can- lýlarý ve tüm kâinatý düzenle ve büyük bir bilgi ile yaratmýþtýr. Her yerde sürekli, bozulan dengeler düzeltilip dur- maktadýr. Genel ahengi, evrendeki uyumu boz- maya kimsenin gücü yetmez. O'nun kurduðu düzeni, âlemleri ve koy- duðu ilâhi kanunlarý koruyan, uygulayan, üstün güçlerle ve üstün bilgilerle donanmýþ büyük görevliler, melek- ler var. Onlarýn bir
insanýn kötülüðünü saniyede önlemeleri, bir insaný anýnda felç etmeleri iþten bile deðildir. Ýnsan da, âlem- ler de sahipsiz deðildir.
Yaradanýmýz, her þeyi ve bizi sevgiyle, bilgiyle yaratanýmýz, koruyandýr, esirgeyendir. Onun koru- masý olmasa, kimse bir an bile yaþayamaz. O, abes iþ yapmaz. O'nun hükmü þaþmaz.
Ýþte insan bunlarý bilirse, baþýboþ ve sa- hipsiz olmadýðýný bilir.
Yaradanýndan her zaman korunmasýný, esirgen- mesini ve hayýrda, iyide tutulmasýný diler. Dua budur.
Korunmak için nazar boncuklarýnýn ve tütsü- lerin, kurþun dökül-- mesinin doðrudan bir etkisi yoktur. Bunlarýn, dolaylý olarak yararý belki olabilir. Yani tüt- sülenen, muska veya nazar boncuðu taþýyan,
"bana nazar deðmez"
diye inanýr. Bu inanç onu korku ve endiþe- lerden korur. Psikolojik olarak güçlendirir.
Nazardan esas korun- mak þu üç þarta uymakla mümkündür ve çok kolaydýr:
Herkesi, tüm insanlarý seven, gönülleri sevgi dolu, herkese iyilik ve yardým eden insanlara nazar, büyü gibi kötü tesirler asla yaklaþamaz- lar. Sevgisiz, iyilikten, yardýmdan kaçýnan, ben- cil insanlarý nazar daha çabuk yakalar. Sevgi, iyi- lik ve yardým duygularýy- la insanlara yaklaþanlarýn hem ruhlarý yükselir, hem de bu güzellikler, o kiþileri týpký bir kalkan gibi korur. Kötü tesirleri ve kötü ýþýklarý geri iter, yaklaþtýrmaz. Bu fikrimi- zi doðrulayan þu sözleri Bizim Celselerimiz'den okuyalým:
"Gördüðünüz ve görmediðiniz düþ- manlardan korunmak için sevgi gömleðini giyiniz. Çünkü yalnýz o, her türlü ýþýðý ite- cektir."
Sevgi gömleðini giymek, iyi, kötü diye ayýrt etmeden, dost, düþ- man demeden, herkese
sevgiyle davranmak demektir. Sevgiyle dav-- ranmak, iyilik etmekle, iyi konuþmakla, övmek- le, güler yüzlü olmakla, kimseyi kötülememekle olur.
Siz de baþkalarýný kýskanmayýn, kimseye haset etmeyin, "Allah daha iyi etsin" diye hayýr dileyin. Çünkü
kýskançlýk, haset, kötü düþünceler, kötü sözler insaný nazara karþý daha duyarlý, daha açýk ve güçsüz yapar. Kötü bakýþlar size geri döner.Nazar deðecek, büyü yapýlacak diye korkmayýn. Korku ne kendiniz için, ne çocuk- larýnýz için, ne de yakýn- larýnýz için olsun. Çünkü korkular, kuþkular, endiþeler, kuruntular insaný zayýflatýr. Nazara karþý insaný daha açýk hale getirir.
Unutmayýn ki siz sahipsiz deðilsiniz. Sizin bir Yaradanýnýz, Koruyanýnýz, Veren ve
Varedeniniz var.
Her zaman O'na güvenerek,
O'ndan yardým dileyin.
O'na sýðýnýn. Bilmedi- ðiniz, anlamadýðýnýz Arapça dualarý mýrýl- danmanýzýn gereði yok.
Bilerek, anlayarak iste- mek ve Allah'a yakarmak en güzelidir. Ne istediði- ni bilenin isteði daha iyi kabul olmaz mý? En iyisi þöyle diyebilirsiniz:
"Koruyan, Veren, Vareden Rabbim, hayýrlý adýný anarak senden yardým diliyo- rum, Sen beni
bildiðim, bilmediðim tüm kötülüklerden koru. Sana sýðýnýyo- rum."
Bunu gönülden söylerseniz size hiçbir þey olmaz. Ama söylediðim üç þarta da mutlaka uymalýsýnýz.
Gülyüzlülerden Ýbretler: 19
Musa’nýn Hýzýr’la Denenmesi
Ahmet Kayserilioðlu, Psikolog
Ve iþte o günlerde o gülyüzlü yalnýzdý...
Yalnýz kalývermiþti öyle yolun ortasýnda, öyle tozun topraðýn, öyle rüzgârýn her þeyi karýþtýrdýðý zaman.
Ýþte o rüzgârýn her þeyi karýþtýrdýðý o günde, onu önce- den tanýyýp bilenler, o gün inkârda idiler.
Ve o yalnýzdý
arkadaþý ile
gideceði yolda.
aþý ne zaman rahat olabilmiþti ki Hz. Musa'nýn; kavmiyle çöllerde oradan oraya 40 yýl boyunca dolaþýp dururken!.. Ama öyle zamanlarý da olmuþtu ki, derdini çözmek bir yana, neredeyse anlayabile- cek tek bir dost bile yok yanýnda...
Çareyi ancak Rabbine sýðýnmada bula- biliyordu... Ýþte böyle, bunca mucizeye raðmen yine inkârcýlarla etrafýnýn kuþatýldýðý, tozun topraðýn her tarafý sardýðý, yapayalnýz kaldýðý bir zamanda, Yaradan onu bu defa bambaþka bir serüvene yollamýþtý. Yalnýzca, kalýn enseli anlayýþsýz kavminden uzaklaþýp rahat bir nefes alýp dinlenmeyecekti bu serüvende. Tam tersine, Rabbin bil- gilerle donattýðý, olacaklardan haberdar kýldýðý, insan kýlýðýna bürünmüþ bir melek elçi olan Hýzýr ile belirlenen bir yerde buluþacak ve ondaki bilgilere, hünerlere o da sahip olacaktý. Ancak bunun için tek bir þart vardý. Rabbinden aldýðý emirleri tereddütsüz yerine getiren ve böylece insanlar arasýnda düzenin, adaletin yerli yerine konmasý- na aracý olan Hýzýr'la yapacaðý yolculuk- ta, onun yaptýklarý ne kadar akla ve mantýða, etik deðerlere aykýrý bile görünse, Musa en ufak bir itirazda bulunmayacak, yapýlanlarýn altýnda yatan gizli hikmetler ona açýklanýncaya kadar yaman bir sabýr örneði sergileye- cekti. Hýzýr'daki ilâhi öðretilere ve sýr- lara ancak böyle sahip olabilecekti.
Kuran'da Kehf suresinde 60. Âyetten 82'ye kadar Musa'nýn Hýzýrla yaþadýk- larýndan söz edilir. 65. âyette:
** Orada kullarýmýzdan öyle bir kul buldular ki, biz ona katýmýzdan bir rahmet vermiþ, lûtfumuzdan bir ilim öðret- miþtik.
Denilerek Hýzýr'ýn nasýl yüce bir öðrenimle, üstün bilgilerle donatýldýðý ifade edilir. Serüvenin sonunda Hýzýr'ýn Yaradan'ýn emirleriyle iþ gördüðü 82.
âyette þöyle dile getirilir:
** "... Ben bunlarýn hiçbirini kendiliðimden yap- madým."
Zaman zaman baþýmýza gelen olaðandýþý olaylarýn altýnda, büyük hik- metler olabileceðini açýkca gözler önüne seren Musa - Hýzýr serüveni, gerçekten hepimiz için ibretlerle doludur. Kuran elimizin altýnda olduðundan oradan okumak çok kolay.
Bizim Celselerimiz ise herkeste olmadýðýndan ve olaylarýn çok daha geniþ açýklamalarý bulunduðundan bu serüveni oradan aynen aktarýyorum.
B
MUSA TESLÝMÝYET VE SABIR SINAVINDA
Hani bir gün o gülyüzlülerden birine, onu da Sevgisinden Varetmiþ Olan demiþti ya... "Sen yanýndaki arkadaþýnla þimdi uzun bir yola çýkacaksýn; bizim hayrýmýzdan varettiðimiz bir hayýrlý ile buluþmak üzere, iki suyun birleþtiði yerde." O gülyüzlü, o günden sonra o yere varmak için, yola çýktý arkadaþý ile. Ve öylece bir zaman yürüdüler, yürüdüler günlerce... Ve iþte o günlerde o gülyüzlü yalnýzdý... Yalnýz kalývermiþti öyle yolun ortasýnda, öyle tozun topraðýn, öyle rüzgârýn her þeyi karýþtýrdýðý zaman. Ýþte o rüzgârýn her þeyi karýþtýrdýðý o günde, onu önceden tanýyýp bilenler, o gün inkârda idiler. Ve o yalnýzdý arkadaþý ile gideceði yolda.
Býkmadan, usanmadan yürüdü, yürüdü, iki suyun birleþtiði yere kadar. Orada yemek yemek için bir vakit durdular. Arkadaþý onlar için iki suyun birleþtiði yerden bir balýk yakaladý. Bir müddet konuþmaya daldýlar ve sonra aramaya baþladýlar bulacaklarý hayýrlýyý... Ýþte o sýrada balýk, yeniden iki suyun birleþtiði yere düþtü. Ve kaybolup gitti, yeniden canlanarak.
Ve gülyüzlü orada hayýrla bekleyeni bulamadý o gün. Onu bulacaklarý yer orasý deðildir zannederek oradan ayrýldýlar. Ve öylece yürüdüler bir müddet. Sonra yemek yemek için oturdular ve gördüler ki, avladýklarý iki suyun birleþtiði yerde kaldý... Tekrar onu almak için geri döndüler... Ve iþte o zaman onlarý hayýrla bek- leyeni orada gördüler. Ve bildiler ki, bu onlar için önceden belli edilmiþ bir iþaretti.
Onlarý hayýrla bekleyen, onlara þöyle bir söz etti. Dedi ki: "Sizi sevgisinden, beni hayrýndan Varetmiþ Olan, sizin hayrýnýza bana bir emir verdi gerçekten. Eðer sen gülyüzlü, sabýrlý ve bekleyen olabilirsen, benden benim gibi olmayý, her þeyi önce- den bilmeyi öðreneceksin. Yalnýz bunun için öylesine katý, öylesine zor sabrede- ceksin."
Söz verdi gülyüzlü: "Hiçbir þeyi sormadan, merak etmeden, anlamak istemeden bekleyeceðim. Çünkü ben insan kardeþlerimin hayrý için sendeki gerçeði öðreneceðim." Söz verdiler, söz aldýlar, iki suyun birleþtiði yerde. Ve sonra yeniden yola vardýlar. Yürüdüler, yürüdüler, günlerce yürüdüler.
Bir yerde bir gemiye bindiler. Birgün Sizi Sevgisinden Vareden'in hayrýndan varettiði elinde bir çekiç ve bir çivi ile büyükçe bir delik açmaya baþladý bindiði gemide. Ve yavaþ yavaþ su aldý gemi, bir yere varýncaya kadar batmýþ olmak için...
Telâþlandý gülyüzlü, bir hayli kuþkulandý ve korktu da... Ýþte orada sabrýn önüne geçti ve sordu hayýrla varedilmiþ olan'a: "Ya sen, içinde olduðumuz gemiyi niçin batýracaksýn?" Ýþte o hayýrlýnýn cevabý þöyle oldu gülyüzlüye: "Sen bil ki, benim sakladýklarýmý bulamayacaksýn. Çünkü sen sabretmedin." Yeniden secde etti, baðýþlanmak diledi, bir hak istedi gülyüzlü onu Sevgisinden Varetmiþ Olan'dan.
Dileði kabul oldu, baðýþlandý. Yeniden hayýr yolunda yola çýktýlar ve bir hayli gittiler bir zaman...
Sonra bir yerde aniden, çok küçük bir çocuðu birden yakaladý ve öldürdü, O'nun
hayrýndan varetmiþ olduðu... Ýsyan etti yine tekrar gülyüzlü, gülyüzlü olduðunu bildiði halde ve hayrýndan varedildiðini haber aldýðýndan. "Ya sen nasýl, günahsýz küçücük bir yavruyu öldürürsün?" diye sorunca, iþte o hayýrlý tekrar "Sen bende olaný bulamayacaksýn. Çünkü sabretmedin" dedi ona. Anladý yeniden suçunu gülyüzlü. Secde etti, baðýþlanmak diledi O Eriþilmez Olan'dan. Ýþte ona, o gün yeniden son bir hak verildi, yeniden son bir denenme için fýrsat.
Ve yeniden çýktýlar yola, yeniden yürüdüler uzunca. Bir zaman sonra, bir þehre vardýlar ve bir hayli acýktýlar. Yiyecek için yola çýktýlar, kapý kapý istediler yiyecek;
istediler ve baktýlar ki, onlara kimse yiyecek vermeyecek, anladýlar. O þehirden ayrýlmak için yola çýktýlar. Þehrin bir kenarýnda, bir evin bahçe duvarý yýkýktý, eskiy- di çok. Ýþte hayýrla varedilmiþ olan, orada baþladý, duvarý yeniden yapmaya.
Sevgisinden varedilmiþ gülyüzlü, ona yardýma koyuldu. Eski duvarý yeniden tamir edip, yenilediler. Dayanamadý gülyüzlü, dedi ki ona: "Ya sen, bize yiyecek ver- meyenlerin eski duvarlarýný tamir ettin. Bunda bizim için hayýrlý olan ne vardý ki?" O zaman hayýrla varedilmiþ olan dedi ki: "Sen bendeki hayrý, bendeki sýrrý öðrene- meyeceksin. Çünkü iþte yine sabretmedin. Þimdi gel de, sana baþýndan beri olup gidenleri anlatayým."
Ve bir kenarda ona hepsini anlattý. Dedi ki: "Hani seninle bir gemiye binmiþtik ya... Ve ben, o gemide bir delik açýp onun bir yere kadar gitmesini ve orada bir ölçüde batmasýný saðladým. Ve sen orada isyan edip bunun yanlýþ olduðunu bana söyledin. Ýþte aslýnda bu benim yaptýðým doðru idi gerçekten. Çünkü o gemi gide- ceði yerden fazla yol alsaydý, büyük bir fýrtýna ortasýnda, hýrsýzlarýn elinde yok olup gidecekti. Çünkü o gemi aslýnda beþ fakir kiþinin malý idi... Benim yaptýðým iþ, onu kurtaracak yere kadar götürdü" dedi. Ve utandý gülyüzlü sorduðundan.
Ve sonra öldürdüðü küçük çocuðu anlatmaya koyuldu, hayýrla varedilmiþ olan.
Dedi ki: "O çocuk, koþa koþa gittiði yere ve kendinden daha küçük, daha büyük olan çocuklar arasýna bir hastalýk götürmedeydi, farkýna varmadan. Ve o çocuk, aslýnda ebeveyni için büyük kötülükler yapacak, gerçekten kötülük için varedilmiþti." Þimdi siz bunun da aslýný bilemezsiniz. Þimdi siz bunun için de düþüneceksiniz, size anlatýldýðý halde. Ve o gülyüzlü o gün o sorudan yine utandý..
Ve devam etti hayýrla varedilmiþ olan: "Hani ben bir yerde, bir yýkýk duvar tamir ettim ve sen yardým ettin ya bana. Ýþte orada, o duvarýn altýnda büyük bir hazine gizli idi... O hazine aslýnda, sonradan insan kardeþlerine hayýrlý olacak büyük bir kiþinin malý idi... Onun haberi yoktu ondan. Duvar yýkýlsa, eskiseydi ve meydana çýkardý o hazine, þimdi sana yiyecek vermeyenlerin eline geçerdi gerçekten... Ýþte o bana, seni Sevgisinden Vareden'den emredildi öyle. Ve ben, hiç itirazsýz emri yerine getirdim, sen sabretmeden sordun" dedi o gülyüzlüye.
O gülyüzlü o günden sonra gerçeði bildi, utandý, utandý... Ve sonra ona söz verdi orada, bir daha hiçbir þeyi merak etmeden teslim olup uyacaðýna. O sýrada baktý ki ardýna, hayýrla varedilmiþ olan, çoktan oradan yok olmuþ. Ýþte siz þimdi, sizin için lâzým olan birçok þeyi bunda arayýn.
KISA AÇIKLAMALAR Plân içinde plânlar:
Kötülük için varedilmiþ olup yakýnda ailesinin baþý- na büyük belâlar açacak küçük çocuðun, Hýzýr tarafýndan, Rabbinden aldýðý bir emirle anýnda öldürülmesi aklýmýzý çok kurcalar.
Parapsikolojik araþtýr- malardan iyice biliyoruz ki, dünyaya gelmeden önce her insan spatyomda yani öte âlemde, rehber varlýk- larýnýn da yardýmý ve ikna etmesiyle yaþayacaðý acý tatlý çok önemli olaylarý
peþinen kabul eder. Böylece baþarmasý gereken tekâmül aþamalarý da belli edilmiþ olur. Yaþam plânlarýný yapýp dünyaya adým attýktan sonra kiþinin sýnavdaki baþarýsý bunlarýn ne kadarýný gerçekleþtirdiði ile ilgili olacaktýr.
Bu durumda yukarýda sözü edilen küçük çocuðun ileride kendilerine büyük kötülükler yapmasý da dünyaya adým atmadan önce, hem de çok bilgili, çok deneyimli rehber varlýklarýn da onayýyla kabul edilmiþti. Öyleyse neden Yaradan tarafýndan verilen emirle bu plân rafa kaldýrýldý ve o çocuk öldürüldü?
Ýþte bu bizi plânlar içinde plânlar ol-
duðu gerçeðine götürüyor ve deðiþmez bir ilâhi kanunu gözler önüne seriyor. O hiçbirimize taþýyamayacaðýmýz yükü vermediðinden, kim ne plân yaparsa yapsýn, en son ve deðiþmeyen karar Yaradan tarafýndan ortaya konmaktadýr.
Alt plânlarda eksik býrakýlmýþ ya da aþýrýya varýlmýþ hususlar en üst plan tarafýndan düzeltiliyor ve her þeyin en doðrusu ve adaletlisi uygulanýyor. O hayýrlý ebeveyn böylece taþýyamayacak- larý bir yükten kurtuluyor.
Yerine göre Yaradan'ýn olaylara bu þekilde yön vermesinden dolayýdýr ki, yarýn olacaklarý sadece ve sadece yüce Rabbimiz bilmektedir. Bu ilâhi pren- sipten Kuran'da þöyle söz edilir:
** Allah'ýn izni olmadýkça hiçbir kiþi ölmez. Vakti belir- lenmiþ bir yazýdýr o. (3/145)
** Hiçbir kimse yarýn ne kazanacaðýný ve hangi yerde öleceðini bilmez. (31/34)
Ayný ilâhi kanuna Bizim Celseleri- miz'de þöyle deðinilir:
** Kim neyi bilirse bilsin ve ne hazýrlamýþ olursa olsun, yarýn olacaklarý yalnýz O bilir.
Yaradan'dan doðrudan emir alarak yeryüzünde icraatlar yapan bir Hýzýr'ýn varlýðýna inanmak, zor anlarýmýz için bir teselli kaynaðýdýr. Umulmadýk bir yardým eliyle büyük bir belâdan kurtu- lan kiþi boþuna mý "Hýzýr gibi imdadýma yetiþtiler" demektedir. Elbette bu tem- bellik edip yan gelip yatarak ulaþýlacak bir hedef deðildir asla. Elinden gelenin en iyisini sonuna kadar yapan, buna rað- men çözümsüzlükler içinde bunalýp kývranan insan kardeþlerimiz, Yaradan'dan ümitlerini kesmemeli, yardým dileklerini aralýksýz sürdürme- lidirler.
Hýzýr, insanlar arasýnda deðiþik yer- lerde ve deðiþik insan görünüþlerinde dolaþýp durmaktadýr. Bin geceden hayýr- lý olan Kadir Gecesi belli bir tarihle sýnýrlandýrýlmayýp her yýl bir baþka günün gecesinde gerçekleþir. Bunlarý bilip, gönülden inanan ermiþ kiþiler þu ibretli sözle bizleri uyarýrlar. "Her
gördüðünü Hýzýr bil, her geceyi Kadir bil!.."
Halden anlamazsak!..
Hýzýr'la yolculuðunda geminin delin- mesi, çocuðun öldürülmesi gibi akýl ve etik kurallarýný zorlayan olaylarda Musa'nýn isyanýna bir yere kadar hak vermemek elde deðil. Ama bir duvarýn tamiri gibi bunlar yanýnda sözü bile edilemeyecek bir olayda yine itirazda bulunarak, üstelik son þansýný elinden kaçýrmasýna ilk bakýþta þaþýrmamak da mümkün deðil. Ne var ki biraz daha derinliðine düþünürsek iþin rengi deðiþir. Gerçekten burada insanýn ken- dini koruma içgüdüsüyle, etik kurallarla ilgili bir sorun yok. Ancak insanýn taka- tinin tükendiði, sýnýrlara dayandýðý anlardaki sözlerini, davranýþlarýný anlayýþla karþýlamamýz konusunda ala- caðýmýz çok önemli bir mesaj, bir ibret var. Bunun için dilerseniz empati yapýp olayý Musa ile birlikte yaþayalým. Çok yorgunuz ve açýz. Son ümit kapý kapý dolaþtýk yüzümüze bile bakmayýp kapýlarý yüzümüze kapadýlar. Sonra da onlarýn yýkýk duvarýný tamir etmek için o sýcakta ter döküyoruz. Canýmýz burnu- muzda iken hangimizin aðzýndan bu sözler dökülmez dersiniz?
Bundan daha vahim bir hadiseyi bir baþka gülyüzlü de yaþamýþtý: Yaradan kendisini büyük vaatlerle bir çöl yolcu- luðuna çýkarýp da uzun yürüyüþünde son derece yorgun düþen ve su bulamadýðýn- dan ölümle yüz yüze gelen gülyüzlü ne yapabilirdi acaba?!.. Çünkü olmazsa su
görmesi imkânsýz, duymasý imkânsýz ve yaþamasý imkânsýz. Sonrasý Bizim Celselerimiz'de þöyle anlatýlýr:
"Diz çöktü ve secde etti olduðu yerde dedi ki: 'Beni Sevgisinden Varetmiþ Olan susuz ve gayretsi- zim þimdi ben... Hâlbuki yola çýkarmadan önce bana neler vaat etmiþtin biliyorum Sen. Ya Sen yanlýþtasýn ya ben anlamadým.
Anlamak için bana haber gönder' dedi. Bir zaman öyle secdede bek- ledi. Ve kulaðýna bir ses geldi bütün sözlerin ve bütün seslerin ötesinden, hiç kimsenin duyama- yacaðý yalnýz onun duyacaðý gibi:
"Kalk ve yürü!.."
Gülyüzlünün sonunda emre uyarak son gücünü kullandýðýný birkaç adým atýnca bir pýnara kavuþtuðunu ve kurtu- larak daha büyük bir inanç ve azimle görevini tamamladýðýný biliyoruz. Ama o en zor anýnda Yaradan'ýna "Ya Sen yanlýþtasýn ya ben anlamadým" gibi çok aykýrý bir söz sarfettiðini de okuduk.
Þüphesiz halden en çok anlayan Rabbimiz buna raðmen yine ona yol gösterip kurtardý. Ýþte birbirimizi deðer- lendirirken kardeþlerimiz için çabucak yanlýþ yargýlara varmadan halden anla- mamýz sabýr, þefkat, yardým ve baðýþla- mayý asla unutmamamýz için çok ibret alýnacak hususlar var bu kýssada.
Atalarýmýz bunu ne güzel ifade etmiþler: "Damdan düþenin halinden damdan düþen anlar."
nsanlýk büyük bir beden gibidir. Ve milletler de bu bedenin çeþitli organlarý...
Her organýn beden içinde, bulunduðu yere göre bir görevi vardýr.
Milletlerin tarih sahnesinde bugüne dek oynadýklarý rollere göz attýðýmýzda görüyoruz ki, Türkler hemen her devirde manevi deðerlerin öncülüðünü ve sözcülüðünü yapagelmiþtir. Tâ Karahanlýlar zamanýnda Ýslâmiyet'i kendiliklerinden kabul edip, bu büyük
davaya sahip çýkmýþ; sonra da
Selçukluklar onu Haçlýlara karþý yiðitçe korumuþ; daha sonra Osmanlýlar dünyanýn lideri durumuna yükselerek, bu deðerleri üç kýtaya yaymýþlardý.
Ancak 20. yüzyýlýn baþýnda Osmanlý'nýn göðünü kara bulutlar kaplamýþ, diðer devletler onu parçalayýp paylaþmada yarýþa çýk- mýþlardý. Tam bu sýrada Güneþten gelmiþçesine ýþýklý, hayat dolu bir büyük Türk, her zaman yanmaya hazýr Türk gönlünü yeniden ateþleyerek,
Ý
Türklerin Töresi ve Tarihsel Birikimi
Güngör Özyiðit, Psikolog
parçalanmýþ Osmanlýlar'dan genç, yepyeni bir Türkiye çýkardý. Ve Türk'ün gerçeðini gösterip dünyaya, onun gele- cekteki büyük iþine de iþaret ederek:
"Ne mutlu Türküm diyene!" dedi.
Ve iþte Türkiye, þimdi de kendisini yeniden önderliðe yükseltecek gerçek görevine, kardeþliðin, sevginin ve barýþýn havariliði rolüne hazýrlanmak- tadýr yine.
TÜRK KELÝMESÝNÝN KÖKENÝ Ýlk Türk devletlerinden birinin ismi olan Göktürk kelimesinin kaynaðýný araþtýranlar, buradaki "gök" sözünün hem Tanrý, hem semâ anlamýna geldiði- ni belirterek "Göktürk" sözcüðünün
"Ýlâhi Türk" ya da "Semavi Türk"
demek olduðunu ileri sürmüþlerdir.
Öyle gözüküyor ki, bu adý alan insan- lar, o zamandan beri göksel bir baðla kuþatýlmýþlar, Tanrýsal bir iþaretle niþanlanmýþlardýr.
Yine Türk kelimesinin kökeni (etimolojisi) üzerinde çalýþanlar, söz konusu sözcüðün o günkü dilde
"kuvvet, kudret" anlamýna geldiðini bildirmiþlerdir. "Türk gibi kuvvetli"
sözü de oradan kaynaklanmaktadýr.
Kutsal kitaplardan Tevrat'a göre, Nuh Tufaný'ndan sonra bütün ýrklar, Nuh'un üç oðlu olan Ham, Sam ve Yafes'ten türemiþtir. Yafes'ten üreyenlere ise Türk adý verilmiþtir.
Kaþgarlý Mahmut da ünlü "Divan-ü Lugâti't Türk" kitabýnda, "Türk"
kelimesinin karþýlýðý olarak þunlarý yaz- maktadýr: "Tanrý yarlýgayasý Nuh'un oðlunun adýdýr. Bu, Tanrý'nýn, Nuh oðlu Türk'ün oðullarýna verdiði bir addýr."
Ebul Gazi Bahadýr Han "Þecere-i Türk" isimli eserinde ise þöyle demek- tedir: "Yafes ölürken, yerine büyük oðlu Türk'ü koyup, diðer oðullarýna:
"Türk'ü kendinize hakan bilip, onun sözünden çýkmayýnýz" dedi. Türk; pek bilgili, akýllý, haktanýr idi. Babasýnýn ölümünden sonra, pek beðendiði Isýð Göl'ü çevresinde yerleþti. Çadýrý ilk yapan hakan budur."
Diðer taraftan Hüseyin Namýk Orkun
"Türk Sözünün Aslý" kitabýnda ilginç bir sav (iddia) ileri sürerek "Bazý Ýslam kaynaklarý, Türkler Ye'cuc Me'cuc için yapýlan seddin öbür tarafýna terk edildiklerinden dolayý onlara Arapça'- daki "terek" ismini vermiþlerdi?"
demektedir.
Türk kelimesinin anlamý konusundaki önemli görüþlerden biri de, bu sözün
"Türemek" kökünden geldiði ve buna göre türemiþ, yaratýlmýþ, yani insan anlamýný taþýdýðýdýr.
Nihat Sami Banarlý, "Türk adýnýn Mânâsý" makalesinde, kelimenin
"kuvvet" anlamýna geldiðini, "cesaret"
belirttiðini söyledikten sonra, þunlarý da eklemektedir: "... Kelime "Türük"
olduðuna göre, bu sözün "türe"ye, kanuna uyan, itaat eden disiplinli millet anlamýna geldiðini düþünenler dikkati çeker."
TÜRK ADI, DEVLETÝ VE TANRI Eski Türk yazýtlarý ve metinlerinde Türk adý ve devleti hep Tanrý ile birlik- te anýlmýþ ve Tanrý, Türk Milleti'nin koruyucusu olarak görülmüþtür.
Göktürk yazýtlarý bunu çok açýk olarak belirterek þöyle diyor:
"Türk Milleti'nin adý ve ünü yok olmasýn diye, Babam Kaan'ý, Annem Hatun'u yükselterek, (tahta çýkartmýþ) olan Tanrý! Ýl (devletimizi) veren Tanrý!
Türk Milleti'nin adý ve ünü yok olma- sýn diye, özümü "O Tanrý" Kaan olarak tahta çýkardý!"
Türkler'in inancýna göre hakan, Türkler'e Tanrý tarafýndan seçilmiþtir.
Ne zaman topluluk, hakaný terketmiþse periþanlýða sürüklenmiþtir. Yani Tanrý, Türk Milletinin hayatý ve geleceði ile ilgilenen Ulu bir varlýk durumundadýr.
Baþka ülkelere karþý yapýlan saldýrý ve fetihler de yine Tanrý'nýn iradesini yer- ine getirme anlamýndadýr. Tanrý'nýn kýlýcý Hülâgu Han bir mektubunda aynen þunu söylüyor: "Biz Baðdat'ý Tanrý'nýn kýlýcý ile aldýk. Biz Tanrý'nýn askeriyiz. Gazabýna uðrayanlara bizi gönderir."
Eski Türkler'de "kaan-hakan" unvaný
"imparator" yani "yeryüzünün sahibi"
anlamýný taþýrdý. Böyle bir Tanrý'nýn seçtiði, kendisine kut (kudret) verip kutsadýðý ve iyi deðerlerle donattýðý ulu bir kiþidir. Hakan, ya iyi bir yönetici ve bilge bir insandýr ya da iyi bir idare- cidir ve yanýnda danýþtýðý bilge biri
vardýr. Türkler'in yaþam tarzlarý da sürekli hareket halinde olmaya, yayýl- maya, geniþlemeye ve ilerlemeye yöne- liktir. Uçsuz bucaksýz steplerde atý ehlileþtirerek hayatlarýna hýz kat- mýþlardýr. "Kuþ kanadý ile Türk atý ile yol alýr" sözü bunu en güzel þekilde belirtir. Her an bir baskýna karþý Türkler, gece bile tetikte durmak ve uyanýk olmak zorundadýr. Bir yandan doða, diðer taraftan baþka milletlerle yaptýklarý mücadeleler onlarý güçlü, atik ve becerikli kýlmýþ, disiplinli bir topluluk haline getirmiþtir.
Göçebelik hali, topraða çakýlý olma- ma durumu, onlarý akýncýlýk ruhu ile hep yeni ufuklar peþinde koþturmuþtur.
Hani Oðuz'un ölürken oðullarýna söylediði "Ok ve yay gibi olun; ufuktan ufka atýlýn" sözü tarih içinde gerçek- leþmiþtir. Türklerin "tarihsel yürüyüþü Güneþi izleyerek doðudan batýya doðru olmuþtur. Onlar için "Güneþ bayrak",
"Gök çadýr", Yer ise arada yemek yemek ve yatmak için indikleri sedir durumundadýr. Bütün bu zor yaþam koþullarý Türkler'e çabuk hareket ede- bilme, yeni durumlara uyum saðlaya- bilme ve toplumsal bir dinamizm kazandýrmýþtýr.
TEK TANRI DÜÞÜNCESÝ
Atlý Türkler'in gözleri ve düþünceleri göðe yönelikti. Yere yalnýzca atlarýnýn ayaklarý ile baðlý idiler. Onlar kendi- lerini mavi gök ile yaðýz yer arasýnda boþlukta yürür gibi hissederlerdi.
Sonsuz göðün kuþatýcý tek kubbesi ve
insanýn içine derinlik duygusu veren mavisi onlarýn düþüncelerini birleþtiri- yor ve tek amaca yöneltiyordu. O yüz- den Türkler "Tek Tanrý" düþüncesine çok erken çaðlarda eriþmiþlerdir. Ýnanç ve düþüncelerdeki bu birlikse, toplum- da dirlik ve düzen doðurmuþtur.
Türkler'in Tanrý anlayýþýný en iyi þe- kilde Göktürk yazýtlarýnda bulabiliyo- ruz. Onlara göre "Tengri teg Tengri"
yani "Tanrýya benzer Tanrý" veya
"kendine benzer Tanrý" idi. Yine ayný yazýtlarda Tanrý ile ilgili olarak þunlar söyleniyor: "Þafak söktüren (Tan üntürü ), bitkiyi meydana getiren "Ulu Tanrý"dýr. Yani O, hayat verici ve yaratýcýdýr. Ölüm de, can veren
"Tanrý"nýn iradesine baðlýdýr."
Bütün bunlar bizi þu sonuca götü- rüyor: Demek ki Türkler Ýslâmiyet'e girmeden önce de eþi benzeri olmayan bir Tanrý'ya inanýyor ve O'nu insanlara yol gösteren, onlarýn varlýklarýna hükmeden, cezalandýran ve ödül- lendiren bir Ulu Varlýk (Tengri) olarak düþünüyorlar.
10. Yüzyýl'da yaþayan Ýbn-Fadlan, seyahatnamesinde þöyle yazýyor:
"Oðuzlardan biri, haksýzlýða uðrarsa, baþýný göðe kaldýrýr ve "Bir Tanrý" der.
Yine Marco Polo'nun seyahatnamesin- de bir Hýristiyan'la bir Uygur arasýnda þöyle bir konuþma geçiyor:
- Tanrý'ya inanýr mýsýn?
- Bir Tanrý'ya inanýrýz...
- Tanrý ruh mudur, cisim mi?
- Ruh olduðuna inanýrýz...
- Hiç insan biçimine girdiðine inanýr mýsýnýz?
- Asla!
Böylece Türkler'in çok önceden soyut ve yarattýklarýna benzemeyen, ancak kendine benzeyen tek Tanrý düþünce- sine vardýðýný, yaratýlan bir þeyi Yaradan yerine koyarak, Tanrý'yý put- laþtýrmadýðýný görüyoruz. Bu, hem yarattýklarýna benzemeyen hem de onlara çok yakýn olan Tanrý düþüncesi, Ýslâmiyet'e girdikten sonra doruklara yükseliyor ve Dede Korkut kitabýnda en güzel þekilde dile geliyor:
Yücelerden yücesin Kimse bilmez nicesin Ne yerde, ne göktesin Ýnanan kulun kalbindesin
Ve aradan dokuz yüz yýl geçiyor.
Rehber Varlýk, kesin bir dille ayný gerçeðin altýný çiziyor:
"Varlýðýna ve Birliðine andolsun ki, O'nun yeri gönüllerdedir. Pek yazýk kötülere... Onlar gönüllerini arýtmazlar da, her zaman yalnýz kalýrlar ortada."
Günah, insaný Yaradan'dan ayýran, gönlünde O'nu duymasýna perde olan þeydir. Öztürkçe'de günah ve suça
"yazýk" deniyor. Günahkâr ve suçlu kiþi ise "yazýklý" olarak niteleniyor.
Kötüler, gerçekte kendilerine yazýk ediyorlar. Öyleyse yazýklara kýzmak deðil, acýmak gerekiyor.
TÜRK TÖRESÝ
"Töre" yol demektir. Çinliler buna
"Tao" derler. Töre bir doðru yaþama yoludur. Ýnsana doðru yolu gösteren, yaþamýna yön veren deðerlerin ve kurallarýn tümünü kapsar. Tanrý'nýn izni ile ve Tanrý tarafýndan tahta çýkarýlmýþ olan Türk hakanlarý, devleti, Türk töre- sine göre idare ederler.
Türk devletinin çekirdeði ve mayasý ise güçtü bir ailedir. Devlet, insanlarýn inançlarýna ve ailedeki töreye göre þekillenir. Türk ailesi "baba ailesi"
olmasýna karþýn, kadýn-erkek eþitliði vardýr. Hakan bile yönetirken, eþine, hatuna danýþýr. Kararlar birlikte alýnýr.
Ailede tek bir kadýn ve anne vardýr.
Çocuklarýn yetiþmesinden, devlete karþý baba sorumludur. Baba ölürse oðullar, kardeþ ölürse diðer kardeþler
ölenlerin çocuklarýný alýp bakmak zorundadýrlar.
AD ALMAK
Eski Türkler'de doðan çocuða hemen isim konmazdý. Yetiþip büyümesi, kendi gücünü ve hünerini gösterecek bir duruma gelmesi beklenirdi. Ve ne zaman yiðitliðini gösterir, deðerini kanýtlarsa, o zaman, yaptýðý þeye uygun olarak, o yerin bilge kiþisi tarafýndan, törenle kendisine bir isim verilirdi.
Örneðin, Dede Korkut kitabýnda belir- tildiði gibi, Dirse Han'ýn oðlu, bir boðayý tutup yere çökerterek baþýný kestiðinde, Dedem Korkut çaðrýlýr, birlikte oðlanýn babasýna varýlýr, ondan oðlu için beylik istenerek, çocuða isim verilir. Dedem Korkut, oðlanýn erde- mini ve hünerini övdükten sonra
"Bayýndýr Han'ýn Ak meydanýnda bu oðlan savaþ etmiþ, bir boða öldürmüþ, senin oðlunun adý
"Boðaç" olsun, adýný ben verdim, yaþýný Allah versin"
derdi.
Ýsim, insanýn kimlik kartýdýr.
O nedenle ismin hak edilmesi, ismin anlamý ile o kiþinin nite- liklerinin çakýþ- masý, yani eski-
lerin deyiþiyle insanýn "ismi ile
müsemma" olmasý gerekir. Böyle güzel bir gelenek, insanlarý isim almak için bir deðer üretmeye ve bir iþ baþarmaya yönelteceði gibi, toplumun da düzeyini yükseltir.
ORTANCA OÐUL
Türk töresinde, aile temel alýndýðýn- dan, aile ocaðýnýn sönmemesi için oðullara bazý görevler yüklenir. Miras kurallarýna göre, baba yurdunda otura- cak olan küçük oðul, evi ve topraðý alýr. Buna "Tekin: Oba Bekçisi" denir.
Sürüler ve eþya büyük kardeþe kalýr.
Hani þaka yollu söylenir:
"Büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öperim. Ortancalara bir þey yok..." Ortancalar arada kaynýyor gibi sanki. Gerçekten ortanca kardeþ varsa ona da baba yadigârý bir kýlýç ile bir yay ve ok kalýr. Ve onlara, yani ortanca oðlanlara "adsýz" derler. Bu çocuklar babalarýnýn kýlýcý bellerinde, yayý ellerinde ve oku omuzlarýnda olarak törenle uðurlanýrlar. Kendilerine oba, ana ve baba aramaya çýkarlar. Araþtýrýcý Von Müller, bu konuya deðinerek, þöyle bir deðerlendirmede bulunuyor:
"Bu usul, Türklerde erkek çocuklarýnýn hayatý kol ve kafa gücüyle kazanmasý, büyük iþler baþarmasý, cesaret ve atýl- ganlýk sahibi olmasýný saðlamýþtýr.
Selçuklular'ý ve Osmanlýlar'ý büyük devlet yapan, iþte bu "adsýzlar"dýr.
Türkler'in destanlarý, bu "adsýzlar"ýn kahramanlýklarýyla doludur."
Bu töre ile Türkler, çocuklarýndan birine, dünyaya açýlma, serüvenlere atýlma ve giriþimlerde bulunma olanaðý vermiþtir. O yüzden ortanca oðlan bir bakýma ayrýcalýklý (imtiyazlý)
sayýlmýþtýr. Onun üzerinden aile sorum- luluðu alýnmýþ, ama toplumun ve belki de insanlýðýn sorumluluðu omuzlarýna yüklenmiþtir. Sözün kýsasý ortanca oðlan, tam anlamýyla topluma adan- mýþtýr. Onun adsýz oluþu bile, herhangi bir aileye deðil, tüm topluma ait oluþunu belirtir.
KONUK HAKKI
Konukluk ve misafir aðýrlama Türkler'in sosyal yükümlülükleri arasýndadýr. Eve veya köye gelen yabancý "Tanrý misafiri" olarak görülür ve ona göre aðýrlanýr. Konuk, bir kutlu- luk ve uður iþareti sayýlýr. Her topluluk veya ailede, konuk için, bir "konuk- luk", yani "konuk evi" yapýlýr.
Anadolu'da konuklar için "selâmlýk"
denen bir bölüm ayýlmýþtýr. Köylerde ise "misafir odasý"na, sýra ile yemek götürülür.
Devlet ise konuklarý, kervansaraylar- da aðýrlar. Konuðun kendisine aþ, hay- vanýna yem alma, atalarýndan gelme bir miras hakkýdýr. Bu bir ikram, aðýrlama deðil, zorunlu bir görevdir. Ýþ ve vazife için seyahat edenleri misafir etmeyen- ler cezalandýrýlýr ve malýnýn bir kýsmý konuk hakký olarak alýnýr. O nedenle konuk aþý vermeyenler, konuk tarafýn- dan dava edilebilir. Böylelikle toplum bir bütün olarak düþünülüp, insanlar
yardýmlaþma ve dayanýþma ile birbirine kaynaþtýrýlýyor, bir tür sosyal sigorta saðlanmýþ oluyordu Ve töre, en baþta ailede görerek öðreniliyor. Sonra bu görgü, kuþaktan kuþaða geçiyordu. Ve Dede Korkut bunu dizelere döküyordu:
Er malýna kýymayýnca adý çýkmaz Kýz anadan görmeyince öðüt almaz Oðul atadan görmeyince sofra çekmez
ÖZENÝLEN VE SAKINILANLAR Türk insaný neye özenir, hangi erdemleri edinmeye çalýþýr ve hangi davranýþlardan sakýnýp, kaçýnýr.
Kaþgarlý Mahmud'a göre, Türkler'in özendiði, sevip benimsediði erdemler þunlar: Güzellik, sevimlilik, tatlýlýk (güleryüz, tatlý dil), edep, büyükleri aðýrlama, küçükleri, zayýflarý koruma, sözünü yerine getirme, sadelik, yiðitlik ve mertlik.
Kýnanan, uzak durulan davranýþlar ise þunlar: Yalan, zulüm, harislik, aceleci- lik, açgözlülük, cimrilik, hiddet, içkici- lik, sözünden dönme ve inatçýlýk...
Bu güzel nitelikler ve ahlâk kurallarý, Osmanlý'nýn kuruluþ döneminde daha da geliþtiriyor. Üç yönlü eðitim ile topluma yeni bir biçim veriliyor.
Medresede klasik din eðitimi yapýlýyor.
Tasavvuf terbiyesi ile insan gönülle- rinin derinliklerine inilip, iç temizliði ve arýnmasý saðlanýyor. Esnaf teþekkül- lerini oluþturan Ahîlik veya fütüvvet
zümreleri ile hem mesleki nitelik yük- seliyor, hem meslek dayanýþmasý kuru- luyor, hem de bir iþ ahlâký ve terbiyesi, çýrak-kalfa-usta iliþkisi günlük yaþama yansýyor. Böylece Ahiliðin dini ve ahlâki özü olarak þu dört esas sosyal yaþama yön veriyor:
1. Güçlü ve galip iken affetmek 2. Hiddetlendiðinde, inadýna yumuþak davranmak
3. Düþmana iyilik etmek
4. Kendi ihtiyacý varken, baþkasýna vermek,"önce sen" diyebilmek (Kur'an'daki Îsar ahlâký)
ÖRNEK DAVRANIÞLAR Türkler, törelerinin ve dinsel
inançlarýnýn saðladýðý saðlam karakter- leri sayesinde, tarih sahnesinde, bugün bile, imrenilecek, özenilecek örnek davranýþlar sergilemiþlerdir.
Haçlýlara karþý Ýslâm'ýn kýlýcý olan Selâhattin Eyyubî, Kudüs Psikoposu Lusinyan'ý esir alýyor. Ve ona, yani düþmanýna, karda soðutulmuþ bir kupa þerbeti kendi eli ile içirerek hayatýný baðýþlama büyüklüðünü gösteriyor.
1198'de Þam'da ölen Selâhattin Eyyubî, hastalýðý süresince, kapýsýnýn önüne bayrak yerine kefenini astýrýyor. Ve bu ölüm sancaðýný bekleyen nöbetçiye þöyle baðýrmasýný buyuruyor:
"Doðunun fatihi Selâhattin'in beraber götüreceði varlýða bakýnýz!" Yine söylenenlere göre Selâhattin Eyyubî, fakir Müslümanlara, Hýristiyanlara ve Musevilere, eþit daðýtýlmak üzere
vasiyetnamesinde miras býrakýyor.
Böylece tüm dünyaya, bütün insanlarýn kardeþ olduklarýný, onlara yardým etmek için inançlarýný deðil, ýstýrap ve ihtiyaçlarýný göz önünde tutmak gerek- tiði mesajýný vermek istiyor.
Saltanat ve iktidar için nice savaþlarýn yapýldýðý, cinayetlerin iþlendiði bir dünyada Padiþah II.
Murad, kendi isteði ile iki kez tahtý býrakmak istiyor. Ancak ulemanýn ve yeniçerilerin ýsrarý ile yeniden tahtýna oturuyor.
II. Beyazýt, Ýspanya'dan, engizisyon zulmünden kaçan yüz binin üzerinde Seferad Yahudi'sine kucak açýyor. Ve onlarýn vicdan özgürlüðü içinde rahatça yaþamasýný saðlýyor.
Yine Osmanlý döneminde yaþlýlar ve düþkünler için açýlan Darülaceze'de, üç dinin tapýnaðý birarada, yani cami, kilise ve sinagog yan yana inþa edili- yor. Öylece orada barýnanlar, kendi dinlerini, kendi tapýnaklarýnda yaþama olanaðý buluyor. Ve bu, somut bir hoþgörü örneði olarak bugün de varlýðýný sürdürüyor.
Ve son olarak, Türklüðün bütün iyi sýfatlarýný benliðinde toplayan Atatürk, Çanakkale'de ölen düþman askerleri Anzaklar için, ancak kendine çok gü- venen, o yüzden hasmýný bile öven bir önder olarak, içinde bir nebze insanlýk duygusu taþýyan herkesin gönül telleri- ni titreþtirecek þu sözleri söyleyebi1i- yor: "Bu memleketin topraklarý üstünde
kanlarýný döken kahramanlar! Burada bir dost vatanýn topraklarýndasýnýz.
Huzur ve sükûn içinde uyuyunuz.
Sizler Mehmetçikle yanyana ve koyun koyunasýnýz."
Ölen Anzaklar'ýn da, arkalarýndan aðlayan bir analarý olduðunu unut- mayan yüce gönüllü önder, analarýn da gözyaþlarýný dindirecek, yaralarýna merhem olacak þu sözleri de söyleye- rek, onlarý da sevgiyle kucaklýyor:
"Uzak diyarlardan evlâtlarýný harbe gönderen analar!... Gözyaþlarýnýzý dindiriniz. Evlatlarýnýz bizim baðrýmýz- dadýr. Huzur içindedirler. Ve huzur içinde rahat uyuyacaklardýr. Onlar bu topraklarda canlarýný verdikten sonra, artýk bizim evlatlarýmýz olmuþlardýr."
Bunlarý söyleyebilmek için sadece komutan, önder olmak yetmez. Ayný zamanda tepeden týrnaða "insan"
olmak, ayrýca o tarihsel ve tanrýsal birikimi içinde taþýmak gerekir. Ancak öyle bir ruhsal eðitimden geçmiþ, arýn- mýþ bir gönlün içindeki tanrýsal ses, insana o sözleri söyletir.
Atatürk, tarihsel geliþimin ve birikimin bilincinde olarak 1932'de yaptýðý bir konuþmada, Türk Ulusu'na hedef göstererek þöyle diyor:
"..Bununla beraber asýl uðraþmaya mecbur olduðumuz þey, analarýmýzýn ve atalarýmýzýn olduðu gibi, yüksek kültürde ve yüksek fazilette dünya birinciliðini tutmaktýr."
Hiç Kimsenin Çocuðu
(Nobody’s Child)
“Eðer affetmeyi öðrenmeseydim, bir damla bile geliþemezdim.
Yaþamým ziyan edilmiþ bir yaþ olurdu”
“En uzun yolculuk, beynimizden yüreðimize yaptýðýmýz yolculuk.
Affetmek bu yolculuðun en kestirme yolu. Affetmeyi gerektiren her yara, içinde önemli bir dersi barýndýrýr. Dersi görebilmek için yarayý yeniden deþerek yüzleþmek zorunda kalsak bile...”
Derleyen: Nelda Ýnan
Yararlanýlan Kaynaklar: http://articles.latimes.com/1991-06-02/books/bk-229_1_marie-balter blog.radikal.com.tr/dunya/marie-balter-hikayesi-82901
yýlýnda o zaman ismi Pat olan beþ yaþýndaki bir kýz çocuðu, alkolik bir anne tarafýndan kimsesizler yurduna verilir. Anne, Pat'in aðabeylerini ve kardeþlerini deðil, yalnýzca onu verir kimsesizler yurduna. Çocuklarý hiç olmayan 50 yaþýndaki Ýtalyan bir balýkçý ile onun 55 yaþýndaki ikinci karýsý (Bartellos'lar) onu evlatlýk edinerek ismini Marie koyarlar ve onu Gloucester, Mass'de bulunan evlerine götürürler.
Marie'nin kaderi ne yazýk ki yüzüne gülmeyecektir, çünkü onu evlatlýk edinen çift küçük kýzý evin mahze- nine kapayýp sistema- tik biçimde iþkence ederler. Dýþarýdan bakýldýðýnda normal ve çok saygýn göründük- leri için, bunu yýllarca
rahatlýkla gizleyebilirler ve Marie adeta cehennemden geçer.
Marie Rose 17 yaþýnda depresyondan felç geçirir. Halüsinasyonlar da
gördüðü için doktorlar ona þizofreni teþhisi koyarlar ve akýl hastanesine yer- leþtirirler. 8 yýl boyunca hastanede durumunun ciddiyetine göre bir koðuþ- tan diðerine yollanýr.
Marie hayatýnýn 17 yýlýný orada geçi- rir ve çok zor yýllar yaþar. Umutsuzluk ve çaresizlik içinde kývranýr durur.
Yemek yemez, yerinden kýmýldamaz ve sýkça intihar etmeyi düþünür.
Devlet Hastanesinin (ki orada kalan- lar burasý için Þato tabirini kullanmak- tadýrlar) B-1 Koðuþundaki korkunç günlerinde yataðýnda cenin pozisyo- nunda yatarken bir gün aniden:
"Burada olmak istemiyorum" diyerek ayaða kalkar.
Doktorlar Marie'nin durumunu yeniden deðerlendirirler. Onun þizofren olmadýðýna, aðýr depresyon geçirdiðine ve panik atak yaþadý- ðýna karar verirler.
Arkadaþlarýnýn ve kendisini seven birkaç saðlýk görevlisinin yardýmýyla Marie has- taneden çýkar.
O artýk hür ve
yaþamýný nasýl sürdüre- ceðine dair kendisi karar verme aþamasýn- dadýr... Terk edilmiþ, iþkence ve tacize uðramýþ, 34 yýlý ziyan olmuþ bir kiþi olarak hiç de kolay olmayacaktýr bu.
Ama o yýlmaz bir insan olarak, kýzgýn, öfkeli, umutsuz olmak yerine sýfýrdan baþlamayý tercih eder.
Yetkililer "Akli dengesi yerinde de- ðil, okumasý imkânsýz" dedikleri halde Marie, Salem State Üniversitesine Psi- kiyatri bölümüne girer ve mezun olur.
Bu ara kanser hastalýðýna yakalanýr ve mücadelesini kazanýr. Kendisi gibi akýl hastanesinden çýkmýþ ve iyileþmiþ Joe
1935
Marie gerçek annesiyle
ile evlenir. Kocasý maalesef 6 yýl sonra ölür ve Marie kendini iþine verir. Uzun yýllar doktor olarak çalýþtýktan sonra Harvard Üniversitesi'nde master yapar.
Psikiyatrik hastalarla çalýþýr, konferans- lar verir. Biyografisi yazýlýr ve hayatý film (Nobody's Child) olur. Birçok ödüle lâyýk görülür.
58 yaþýndayken, "vay be" dedirtecek bir þey yapar: 17 yýlýný geçirdiði Massachusetts Denver Devlet Hastanesine yönetici olarak atanýr.
Verdiði bir basýn toplantýsýnda þunlarý söyler: "Eðer affetmeyi öðrenmeseydim, bir damla bile geliþemez- dim. Yaþamým ziyan edilmiþ bir yaþam olur- du. Ve bugün bu hasta- neye yönetici olarak
dönemezdim." Marie Rose Balter'in yeni görevini haber yapan bir Ajans, onun zafer açýklamasýný da þöyle yapar:
"En uzun yolculuk, beynimizden yüreðimize yaptýðýmýz yolculuktur.
Affetmek bu yolculuðun en kestirme yoludur. Affetmeyi gerektiren her yara, içinde önemli bir dersi barýndýrýr. Dersi görebilmek için yarayý yeniden deþerek yüzleþmek zorunda kalsak bile..."
Marie, bu hayatta hiçbir þeyin imkânsýz olmadýðýný gösteren en güzel örnekler- den biri olarak tarihe geçmiþtir artýk..
Marie Balter için affetmeyi tek bir yaþamda öðrenmek için aðýr bir planla gelmiþ diyebiliriz. Aslýnda o dünya
hayatýnda gerçekten de Kryon'un dediði gibi: "Canavarý Yenmiþ" birisidir artýk. Ve baðýþlamakla da yüklerinden kurtulmuþtur aslýnda. Baðýþlamayý baþarabilmiþ bir kimseye, kendisine en büyük kötülüðü yapana karþý kin duy- mayan, onu seven, deðerlerini gören ve hakkýný veren kiþidir diyebiliriz. Marie Balter belki bir karma borcuyla gelmiþ- ti ve onu aðýr bir bedel ödeyerek ama muhteþem bir ödül alarak ödemiþ oldu.
Birisini baðýþlamakta zorluk çekiyor- sak, aklýmýza Marie Balter'ýn hikâyesi gelmeli. Eski duygu- larla birlikte þiddetli biçimde gelen kýzgýn- lýðýmýzý ve sevgisizli- ðimizi körükleyen ve gücünü artýran vesvese vereni de hesaba katarak, kendimizle cenge girdiðimizde, yalnýzca O'nun bizi çok sevdiðini hatýrlayarak yardým dilediðimizde, bütün varlýðýmýzla yalnýz O'na sýðýndýðýmýzda, kendimize adeta bir ototelkin yaparak: "Herkesi seviyorum ve baðýþlýyorum"
dediðimizde, zamanla bu duygu- larýmýzýn hafiflediðini, dozunun azaldýðýný fark ederiz. Böylece gön- lümüzde kendimizle, vesvese verenle ve baðýþlamakta zorlandýðýmýz kiþi veya kiþilerle yaþadýðýmýz kalabalýk ve kaotik bir yaþamdan, sade, sevgi ve huzur dolu bir gönüle geçmiþ olu- ruz. Ýþte o zaman gönlümüzde yalnýz O ve O'nun sevgisi olur. Ez cümle:
Gönlümüz çalabýn tahtý olur.
osyal bir varlýk olan insanýn hayatý, çeþitli iliþkilerden ve bunlara baðlý olaylardan oluþur.
Ýnsana ait temel bilim dallarýndan olan psikoloji, mutlu ve baþarýlý bir yaþam sürebilmenin en önemli anahtarý olarak, kiþilerin karakterlerini oluþturan deðer- lerin saðlamlýðýna, iletiþim ve iliþkiler- deki sosyal becerilerine dikkat çeker.
Ýnsanýn kendini deðerli hissetmesi onun en temel ihtiyaçlarýndan biridir.
Ayný zamanda insanlarla iyi iliþkiler
kurabilmenin yolu da içtenlikle kendi- lerine verdiðimiz deðeri ve önemi his- settirebilmekten geçer.
Bir kiþiye teþekkür etmek ya da özür dilemek, "Sen benim için önemlisin, seninle iliþkime deðer veriyorum"
anlamýna gelir. Sevgimizin ve saygýmýzýn açýk bir ifadesidir.
Sigmund Freud , "Ýnsan saldýrýlara karþý kendini savunabilir ama iltifatlara karþý savunmasýzdýr" diyerek, insanýn
Teþekkür Etmek ve
Özür Dilemek
Nihal GürsoyS
övgüye ve deðer verilmeye olan ihtiya- cýný vurgulamak istemiþtir.
Ýletiþimin giderek daha da önem kazandýðý dünyamýzda sosyal bir varlýk olan insanýn geliþtirmesi gereken yeteneklerinden biri de saðlýklý iletiþim kurabilmektir. John Rockefeller, "En çok para ödeyeceðim yetenek, insan- larla iyi iletiþim kurma yeteneðidir"
demiþtir.
Çevremizde gördüðümüz pek çok sorunun kaynaðýnda iletiþimsizlik ya da yanlýþ bir biçimde iletiþim kurmaya çalýþmak yatmaktadýr. Oysa basit gibi görünen ama uygulamada zorlan- dýðýmýz iki temel davranýþ, doðru uygulandýðýnda bizi iliþkilerimizde ve yaþamýmýzda yukarýlara taþýyabilir:
Özür dilemek ve teþekkür etmek.
NE ÝFADE EDERLER?
Günlük yaþam içerisinde pek çok ufak nedenle biribirimizden özür dile- mek ve teþekkür etmek durumunda- yýzdýr. Ancak, genellikle kalýp olarak kullanýrýz bu iki kelimeyi. Yüreðimizi katarak ve gereðini yerine getirerek yapýldýðýnda amacýna ulaþacaðýnýn farkýnda olmayýz ya da bu bize zor gelir.
Özür dilemek, mazeretini ya da geçerli nedenini ortaya koyarak bir iþi yapamayacaðýný ifade etmek, yaptýðý bir hatadan veya yanlýþtan dolayý baðýþlanmayý istemek gibi anlamlarý içerir.
Teþekkür etmek ise, yapýlan bir iþ, gösterilen çaba, nezaket veya yapýlan iyilikten dolayý duyulan minnetin, memnuniyetin, mutluluðun ifadesidir.
Özür, Arapça "adara" sözcüðünden türemiþ olup "baðýþladý", "mazur gördü" anlamýnda kullanýlýr.
Teþekkür, yine arapça kökenli olup
"þükür" sözcüðünden türemiþtir.
Bu iki kavram iliþkilerimizde doðru bir biçimde uygulandýðýnda baðýþla- mayý, affetmeyi, hoþ görmeyi öðrettiði gibi yapýlan iyi ve güzel davranýþlar karþýsýnda duyduðumuz sevinç ve mutluluk hissini, þükran duygusunu da belirtmemizi saðlarlar.
Baðýþlama ve þükür gibi iki meziyeti kazanma antrenmaný yaptýðýmýz bu iki eylem, aslýnda hayatýmýzda sandýðýmýz- dan çok daha fazla önemlidirler.
NEDEN ÖNEMLÝ?
*Öncelikle nezaket kurallarý, insan- larýn birbirlerine kibar ve incelikli davranmasýný zorunlu kýlar. Kaba saba, hatalarýný hiç fark etmeyen, fark etse de umursamaz bir tavýr takýnan insanlar toplumsal yaþamda tutunamazlar.
Nezaket, uygun ve uygunsuz davranýþlarý ayýrmamýzý saðlayan önemli bir ölçüdür.
*Toplumsal hayatta özür dilemek ve teþekkür etmek demokrasi kültürüyle de yakýndan ilgilidir. Nedenine gelince,
hepimiz karþýlýklý haklarla birbirimize baðlýyýz. Kanunlar önünde ve Yaradan'- ýn nezdinde eþitiz. Diyelim ki, bir kiþiye herhangi bir konuda kusurlu davrandýk, kalbini kýrdýk ya da hak ihlâli yaptýk..Hatamýzý fark ettiðimiz halde bunu dile getirerek samimiyetle özür dilemediysek onun kiþilik hak- larýný çiðnemiþ oluruz. Sadece özür dilemekle kalmayýp elden geldiðince maddi veya manevi zararý telafi etmeye çalýþmak, barýþý saðlamak, uzlaþmaya varmak için þarttýr. Genellikle gereði yapýlmayan ve ihmal edilen bu tip davranýþlar kiþiler arasýnda sürtüþ- melere yol açar. Basitçe hal yoluna girecek iþler yýllarca süren
mahkemelere neden olur.
*Vicdani geliþmiþlik düzeyi, kiþi- lerin teþekkür etme ve özür dileme eylemleriyle yakýndan ilgilidir. Kiþinin diðerlerine duyduðu merhamet ve sevgi, duygudaþlýk (empati) duygusu yaþanýlan herhangi olumlu ya da olum- suz durumda otomatik olarak vicda- nýnýn devreye girmesini saðlar ve gereðini yapmaya sevk eder kiþiyi.
Bir çeþit ahlâki cevaptýr.
*Özür dilemek ve teþekkür etmek özgüven duygusuyla, kendi sorumlu- luðunu ve diðerlerinin sorumluluðunu üstlenmeyle yakýndan ilgilidir. Kimi insanlar asla hatalarýný kabul etmek istemezler. Kendilerini aþýrý derecede önemserler. Akýllý, zeki, çalýþkan, iyi eðitimli, görgülü ve deneyimli, düzgün karakterli vs… olduklarýndan o kadar emindirler ki birileri hata yaptýklarýný
açýkça söylese bile kendilerini haklý çýkarmaya çalýþýr dururlar. Hatayý hep baþkalarýnda aradýklarý gibi hatalarýnýn sorumluluðunu da baþkalarýna yükler- ler. Kendilerini önemsemekten baþkalarýný takdir etmeyi ve teþekkür etmeyi de düþünmezler. Kibir, kendi- mizi olduðumuz gibi tanýmanýn önün- deki en büyük engeldir. O yüzden önce kibir ve gururdan kurtulmamýz gerekir.
*Özgüven duygusu geliþmiþ insan- lar, özeleþtiri yapabilirler. Dünya, he- pimiz için olgunlaþmak, hatalarýmýzý görerek onlardan ders almak, giderek yücelmek için vardýr. Hiç kimse hatasýz deðildir. Ýnsan iliþkileri yoluyla
kendisini ve diðerlerini tanýr. Ýliþkiler sayesinde olumlu ve olumsuz
taraflarýnýn farkýna varýr. Bu sebeple iliþkilerimizde yüksek bir farkýndalýkla hareket etmeye çalýþmak, olaylardan doðru ve yararlý sonuçlar çýkararak hareket etmek hepimize yücelme yolunda zamaný iyi deðerlendirmeyi saðladýðý gibi saðlam iliþkiler kazandýrýr.
*Bazý durumlarda özür dilemek ille de hatalý olduðumuz anlamýna gelmez.
Belki de meseleye farklý açýlardan bakýyor olabiliriz. Ancak karþýnýzdaki insan bunu kendisine yapýlmýþ bir saygýsýzlýk olarak kabul edebilir. Bu gibi durumlarda öncelikle yine samimiyetle özür dilemek gerekir.
Çünkü özür dilediðinizde karþýnýzdaki insana egonuzdan daha fazla deðer verdiðinizi göstermiþ olursunuz.
Meseleyi açýkça ve tatlý dille ortaya