H
er birey, karşısında durana kendi cephesinden bakar ve tasvir eder. Bu tasvir her zaman olmuş-bitmiş değildir, bir sürecin ve mekanın üretimidir. Süreç ve kuşatan mekan değişirse tasvir de değişir. Başka bir ifadeyle karşıla-şılan durumlara nereden, neden ve nasıl baktığınız o durumu, an-lam dünyasında bir yere taşır. İn-san ve toplumu konu edinen ça-lışmalar da bu çerçevede bir an-lam dünyasının resmini sunarlar. İbrahim Erol Kozak, İbnHal-dun’a Göre İnsan-Toplum-İktisat
isimli eserinde İbn Haldun ve çağdaş kuramcıların insan ve insa-nın toplum ve devletle olan ilişki-lerine dair görüşlerini iktisat ze-mininde değerlendirmektedir.
İbn Haldun kültür ve tarih bi-limleri çerçevesinde değerlendiri-len hacimli ve kuşatıcı eseri
Mu-kaddime’de, bir medeniyetin
sa-hip olması gerekenlerini, en kü-çük birim olan insandan en
kuşa-tıcı birim olan devlete kadar ko-nu edinmiştir. Özelde insan do-ğasının ve insanın kendisiyle iliş-kisinin, genel planda ise devlet yönetiminin psikolojik, sosyolo-jik, iktisadî, siyasî ve dinî her ba-samağını örnekler, ayetler ve ha-dislerle açıklamaya çalışan İbn Haldun, Mukaddime’siyle birçok tarih felsefesi çalışmasına ve me-deniyet araştırmalarına ilham kaynağı olmuştur. Kozak, 1982 yılında tamamlamış olduğu do-çentlik tezinin bazı düzeltme, ilave ve atıflarla zenginleştirilerek yayına hazırlamış şekli olan, mu-kayeseli karakteri ağır basan bu eserinde, insanlık tarihinin ortak ve hatta değişmez temel prob-lemlerini gözler önüne sermekte-dir. Kozak çalışmanın amacını şöyle ifade etmektedir: “İbn Hal-dun, Doğunun geleneksel hik-metinden beslenen ve kendi gö-rüşleri de bu bilgeliğin bir parça-sı haline gelen son derece
önem-DÎVÂN İlmî Araştırmalar sy. 21 (2006/2), s. 197-205
197
İbrahim Erol Kozak
İbn Haldun’a Göre İnsan-Toplum-İktisat
Pınar Yayınları, İstanbul 1984, 406 s.“Geçmişle gelecek birbirine, suyun suya benzemesinden daha çok benzer.”
li bir düşünürdür. Böyle olunca,
Mukaddime’de ortaya konan
dünya görüşü ve yaklaşımların, eksikliği duyulan bütünsel bir dünya görüşüne ulaşmada yar-dımcı olarak, çağımızın bunalı-mına çözüm bulunabileceği dü-şüncesinden hareket etmekteyiz” (s. 25). Bu düşünce merkezinde, metni etkin kılmanın yollarından biri olarak, içinde yaşanılan çağın problemleri bağlamında metnin yeniden ve yorumlanarak ele alınmasını teklif eden yazar, bu-nunla birlikte metnin bağlamın-dan ve içinde doğduğu şartlar-dan koparılarak dönüştürülme riskini de vurgulamaktadır (s. 27). Böyle bir riski aşmanın yo-lunu da, düşünürün entelektüel coğrafyasının ve düşünce gelene-ğinde bağlandığı halkanın bir bütün olarak anlaşılmasında gör-mektedir. Bunun yanı sıra yazar, neden böyle bir konunun seçildi-ğini açıklarken oldukça önemli bir duruş sergilemektedir: İslam ülkeleri arasında, hali hazırda da devam eden, dayanışma(ma)nın (!) aşılması hatta geliştirilmesi, iyileştirilmesi için planlanan faali-yetlere bir ışık tutmak, İslam ik-tisadî değer ve yöntemlerini be-lirlemek, banka müessesesinin İslam’ın temel kabullerinden ha-reketle kurulmasına katkıda bu-lunmak.
Çalışmanın girişinde
Mukaddi-me Mukaddi-metninin hangi tercüMukaddi-mesini
esas alındığı şöyle açıklanmakta-dır: “(...) esas olarak Ugan’ın ve
Pîrîzâde’nin Türkçe ve Osmanlı-ca çevirileriyle, Rosenthal’in İn-gilizce çevirisidir. Zaman zaman Issawi’nin ve Ülken’in
Mukaddi-me’den yaptıkları seçme
çevirile-re de atıfta bulunulmuştur” (s. 28). Eser her ne kadar
Mukaddi-me Mukaddi-merkezinde olsa da daha
ön-ce de belirtildiği gibi çağdaş ku-ramcılarla ve diğer İslam düşü-nürleriyle karşılaştırmalar da ya-pmaktadır. Bu durum kitabın amacıyla paralel bir mahiyet taşı-sa da çoğu yerde dipnotların yo-ğunlaşmasına ya da aksiyom kay-malarına yol açmıştır. Dipnotla-rın fazlalığının ve bunun yarattı-ğı olumsuz etkinin farkında olan yazar, ele alınan çalışmanın ma-hiyetinden kaynaklanan bu soru-nu aşmak için dipnotlara ve diğer pek çok açıklamaya kitabın so-nunda yer vermeyi tercih ettiğini bildirmektedir.
Altı bölümden oluşan eserin, “İbn Haldun’a göre İktisadî Fa-aliyetin İnsan Hayatındaki Yeri ve Etkileri” (s. 31-61) başlıklı ilk bölümünde iktisadî faaliyetin ni-teliği, insan ve toplum üzerinde-ki etüzerinde-kisi ve yaptırımı üzerinde durulmaktadır. Ayrıca iktisadî fa-aliyetin niteliği tartışmasında ya-zar, Marks ve Marksizm ile İbn Haldun arasında karşılaştırma ya-parak, İbn Haldun’un tarihî ma-teryalizmin diyalektik yöntemini kullanmakla birlikte temelde farklı bir duruşa sahip olduğunu vurgulamaktadır. Bu bölümde İbn Haldun’un temel kavramları DÎVÂN
2006/2
198
ve bu kavram ve problemleri ele alış yönteminin farklılığına da de-ğinen yazar, tarih, iktisat, top-lum, insan ve en merkezî durum-daki “asabiyye” kavramının genel sınırlarını belirleyip ardından ça-lışmanın ilgili bölümlerinde tek-rar bu kavramlara dönüleceğini bildirmektedir.
Öncelikle Mukaddime’nin bağ-lamını ve hangi ilim dalı içinde yer aldığını göstermek için “ta-rih” kavramını yazar, İbn Hal-dun’un tanımı ile sunmaktadır. İbn Haldun’a göre tarih; iktisadî faaliyetleri ve bunların etkilerini inceleyen ilim dalıdır: “Bil ki tari-hin vazifesi, dünyanın insan yaşa-yabilecek yerlerini cemiyetler ha-linde yaşayarak imar etmekten bahsetmek, insanların çalışmak, kazanma ve geçimlerine, ilimlere, hüner ve sanat ve umumiyetle sı-naî ve tabiî ilimler olarak bu ma-murluktan husule gelen medenî eserlere dair bilgi vermek ve bu konularla ilgili olan haberleri na-kil ve rivayet etmektir” (s. 38). Bu çerçeveden bakıldığında tarih ilmi oldukça kuşatıcı bir yapıda-dır ve tüm insanlık için bir bakış açısı oluşturmaktadır.
İktisadî faaliyetleri ve gelişme seviyelerini ifade etmek için İbn Haldun “umran” ve “imar” kav-ramlarını oldukça sık dile getir-mektedir. Ona göre her kavmin içinde yaşadığı toplumu ve dün-yayı imar etme tarzı vardır ve ta-rihin konusu da bunları araştır-maktır. İbn Haldun’a göre
insan-ların bir araya gelerek bir toplum oluşturmasının en önemli iki fak-törü vardır: İktisat ve güven. İkti-sat aracılığıyla insanlar yaşamları-nı idame ettirebilecekleri temel ihtiyaçlarına cevap aramakta, üre-tim ilişkilerini düzenlemekte, gü-ven ile de iç ve dış tehditlere kar-şı toplumsal bütünleşmeyi sağla-yabilmektedirler.
İbn Haldun’a göre “insanı ve toplumu, içinde yaşanılan psiko-sosyolojik yapıyı ve devletlerin gelişme ya da yıkılma nedenlerini anlayabilmek için iktisadî faaliyet-lerin şekilfaaliyet-lerini, üretim ilişkifaaliyet-lerini ve genel olarak iktisadî yapılarını yerli yerinde değerlendirmek ge-rekmektedir” diyen yazar (s. 37), bu görüşe katıldığını bildirmekle birlikte pek çok çağdaş kuramcı-nın buradan hareketle İbn Hal-dun’un Marksizme yakın bir du-ruşa sahip hatta Marksist olduğu-nu iddia etmelerine karşı çıkmak-tadır. Yazar, İbn Haldun’un tari-hî materyalizme yakın görüşleri olmakla birlikte düşüncelerini in-şa ederken kullandığı referansları ve alt yapı-üst yapı ilişkileri açı-sından temelden farklı olduğunu vurgulamaktadır: “Toplumların sosyal ve siyasî yapılarını, onların geçim tarzları, öncelikle de göçe-beleri de öküz ve koyunla geçi-nenler ve deveyle geçigeçi-nenler ola-rak ikiye ayıraola-rak incelemesi ve bunların üretim tarzlarındaki bu değişikliklerin sosyal yapıda yol açtığı farklılıklar üzerinde durma-sı onun iktisadî yapının
temelde-199
DÎVÂNki belirleyici rolüne işaret eden görüşleri arasındadır” (s. 53). Her ne kadar iktisadî ilişkilerin belirleyiciliği vurgulansa da İbn Haldun’un tüm felsefesinin te-melinde bulunan “asabiyye” kav-ramı, onun duruşunu açık ve net olarak temsil etmektedir. Çünkü “(...) asabiyyet kişi ve toplumla-rın hayatını değerli, üstün ve güç-lü kılan bir değerdir” (s. 59).
Burada özellikle tarihi inşa ederken günümüzün değerlerini çerçeve kılıp geçmişi bu çerçeve-ye uygulama eksikliği/yanlışlığı dikkat edilmesi gereken bir nok-tadır. İbn Haldun ne tarihî ma-teryalizme ne de eleştirel bakış çerçevesinden değerlendirilebilir. O hem kendi çağının hem de gü-nümüzün problemlerine farklı bir pencereden ışık tutmaktadır ve yapılacak karşılaştırmaların bu durumu göz önünde bulundur-ması gerekmektedir.
“İbn Haldun’da Emek ve Ça-lışmaya Verilen Yer ve Değer” başlığını taşıyan ikinci bölümde (s. 63-103) yazar, öncelikle “emek” ve “çalışma” kavramları-nın tarihî sürecini Yunan-Ro-ma’dan başlayarak çağdaş filozof-lar ve tartışmafilozof-lar bağlamında tüm Batı düşüncesini kapsayacak şe-kilde araştırmaktadır. Yazar diğer yandan da İslam düşünce gelene-ği içinde Hz. Adem’den başlayıp İbn Haldun’u en çok etkileyen düşünür olarak gördüğü Gazzâ-lî’ye kadar “dinî zorunluluk, be-denî çalışma ve niyet”
kavramları-nın geçirdiği tarihî süreci tahlil ederek İbn Haldun’un bu konu-daki görüşlerine ulaşmaktadır. Ayrıca bu bölümde “yabancılaş-ma” kavramının Marksizm ve İs-lam düşüncesi -özellikle de Gaz-zâlî- bağlamında oldukça ayrıntılı tahlil-tasviri yapılmaktadır. İbn Haldun için tüm rızık ve kazan-cın temelinde “emek” ve “çalış-ma” vardır. Bu kabulünü de “Ça-lışmak ve emek sarf etmek ise an-cak Allah’ın verdiği güç ve kuv-vetle olur. Her şey Allah’tandır” (en-Nisâ 4/78) ayetini delil gös-tererek temellendirmektedir.
Medeniyetin gelişmesi ve ikti-sadî faaliyetin etkili olarak sürdü-rülmesinde Batı ve İslam düşünce geleneğinde “el”e ve alet-üretim araçlarına oldukça önem verilmiş-tir. Bu durum, bir yandan üretim ilişkilerine süreklilik kazandırır-ken diğer yandan da -ki bu olum-suz bir durumdur- yabancılaşma-nın acımasızca bireyleri köksüz-leştirmesini hızlandırmıştır. Bu durumu aşabilmek için “asabiy-ye”nin gelişmesi ve korumasına müracaat edilebilir. Yazar İbn Haldun’un yabancılaşma proble-mi ve çözüm önerisini şöyle açık-lamaktadır: “İbn Haldun, çevre-sinin ve devletin kişilere aşırı bir baskı, otorite ve şiddet uygula-masının halkın ürettikleri şeylere el koyması veya onları düşük fi-yatla satmaya zorlamasının, kişi-lerin psikolojik yönden aciz, güç-süz, zavallı bir duruma düşürerek (iktisadî yabancılaşma) onlardaki DÎVÂN
2006/2
200
teşebbüs kabiliyetini ve kişiyi top-lumun genel amaçlarına yabancı-laştırarak asabiyyet duygusunun azalacağına (siyasî yabancılaşma) önemle işaret etmektedir” (s. 95). Burada da vurgulanan ve İbn Haldun’un merkezî kavram-larından biri olan asabiyyet duy-gusu özellikle, her açıdan yaban-cılaşmaya uğramamış, kendi öz-güveni yüksek ve etik değerleri olan şahsiyetli bir bireyi ön plan çıkartmaktadır.
Kitabın üçüncü bölümü “İbn Haldun’da İktisadî ve Sosyal İliş-kilere Bakış” (s. 105-118) başlı-ğını taşımaktadır. Bu bölümde in-san tabiatının yapısı ve inin-san tabi-atını dönüştüren temel iktisadî yapı tartışılmaktadır. İnsan tabiatı ne kendi başına salt iyi ne de kö-tüdür. İnsanda bu her iki karşıt yönün bir arada bulunduğu gö-rüşünde olmakla beraber İbn Haldun, genelde insanın işbirliği-ne, iyiliğe yatkın olduğunu vur-gulamaktadır. İbn Haldun insanı, tüm zıt-karşıt boyutlarıyla birlikte dengeli bir şekilde ele almakta ve değerlendirmektedir. İnsan “tabi-atı icabı medeni” olduğundan iş-birliğine, sosyo-ekonomik yapıya çoğu zaman bilfiil katılmakta, da-ha doğrusu tabiatı bunu gerektir-mektedir. Diğer yönden ise insan mücadelecidir, saldırgan bir yapı-ya sahiptir ve bu onun hayvanî ta-biatının bir göstergesidir. (s. 116). Tespitini bu bölümleme üzerinden çeşitli ayet ve hadisler-le temelhadisler-lendiren İbn Haldun,
in-sanın saldırgan yönünü zapturapt altına alan faktörlerin hükümdar-ların ve dinlerin oluşturdukları yasalar olduğunu ifade etmekte-dir. Bu yasalar aynı zamanda hem toplumsal aidiyet, birlik ve güven duygusunu oluşturan “nesep asa-biyyeti” hem de toplumların fikrî, ideal ve inanç sistemini oluşturan “sebep asabiyyeti” duygularını pekiştirerek toplumda işbirliği ve dayanışma temelli rekabeti per-çinlemektedir.
İbn Haldun’a göre iktisadî ve sosyal ilişkilerin temelini rekabet değil, işbirliği ve dayanışma oluş-turursa toplumun asabiyyet duy-gusu pekişecektir. Bu ifadeden hareketle İbn Haldun’un rekabe-te karşı olduğu anlamı çıkarılma-malıdır, çünkü o, kurallarla sınır-landırılmış, ölçülü ve yapıcı bir rekabete yer vermekte hatta bu-nu önemsemektedir: “Ticarî iş-lemlerin, alışverişlerin bir yandan tacirlerin taşımaları gereken ahla-kî değerlerle içten; diğer yandan da devletin görevlendirdiği “muhtesip”lerle dıştan denetim altında tutulduğu bir piyasayı ön-görmektedir” (s. 116). İnsan ve iktisat ilişkileri açısından belirli bir çerçevenin sunulduğu bu bö-lüm, çalışmanın da bel kemiğini oluşturuyor denebilir. Fakat bu-rada temellendirilen fikirler bü-yük oranda sonraki bölümlerde tartışmaya açıldığı için bu bölüm hem dipnotlarıyla hem de vurgu-suyla sınırlandırılmış bir görüntü çizmektedir.
201
DÎVÂN“İbn Haldun’un İktisadî Geliş-mede Sosyal ve Psikolojik Faktör-lere Verdiği Değer” (s. 119-157) başlıklı dördüncü bölümde İbn Haldun’un bakış açısını temsil eden “asabiyye” kavramının çok yönlülüğünden bahseden Kozak, bu çok yönlülüğü bilhassa iktisa-dî alanla sınırlandırmaktadır. Ay-rıca sosyal ve psikolojik faktörle-rin iktisadî yapıyı ve iktisadî yapı-nın da sosyal ve psikolojik faktör-leri etkilediğini ve dönüştürdüğü iddia eden yazar, bu görüşünü te-mellendirmek için gençlerin eği-timi konusunda hem İbn Haldun ve çeşitli İslam düşünürlerinin hem de pek çok çağdaş kuramcı-nın tezlerini incelemektedir. Bu-nun yanında Kozak, “kazanç” ve “rızık” kavramları ile zenginliğin ve siyasî baskının olumlu ve olumsuz yönlerini aynı referans-larla açıklamaya çalışmaktadır. İbn Haldun’a göre toplumun ik-tisadî zihniyetinin çalışma şevk ve arzularındaki değişme ani ola-maz; bu ancak devletin adaletli, toplumun hak ve hürriyetini esas alan uygulamalarıyla yavaş yavaş gerçekleşir: “Zenginlik, devletin malî kaynak ve imkanlarının top-lumun içinde elverişsiz şartların iyileştirilmesi yolunda kullanılma-sı ve ülkedeki korku ve zulüm şartlarının ortadan kaldırılması; böylece, iktisadî bakımdan canlı, aktif, üretken bir hale gelmesi ile artar” (s. 123).
İbn Haldun, siyasî otoriteye ve onun koyduğu kurallara uymanın
kişilerin psikoloji ve şahsiyet yapı-ları üzerinde meydana getirdiği kötü etkilerin giderilmesi veya azaltılması için şu yolu tavsiye et-mektedir: “Uygulanması gereken toplum kuralları, -bu arada dinî ve ahlakî kurallar- kişiye öyle su-nulmalı ki, kişi kendisine dışarı-dan telkin edilen kurallara zorla uyduğunda hürriyetini kaybettiği hissine kapılmadan, bunları tabiî bir süreç içinde içtenlikle kendili-ğinden benimsesin, özümsesin” (s. 124).
Devletin toplumla adil ve etkili ilişkisini temellendireceği diğer önemli alan ise eğitimdir. İbn Haldun öğretmelerin genç neslin asabiyyesini ve iktisadî kalkınma-yı pekiştiren rolüne vurgu yap-maktadır. İbn Haldun en iyi öğ-retim usullerinin müzakere, ilmî sohbetler ve öğrencilerin çalıştık-ları konuyu araçalıştık-larında müzakere etmeleriyle geliştiğini ifade et-mektedir. Öğretmenlerin öğren-cileriyle çeşitli konuları müzakere ve mütalaa etmeleri hem ilmî fa-aliyeti canlı tutmakta hem de öğ-rencilerin kendilerine güven duy-gusunu pekiştirmektedir. Bu, gü-nümüz eğitim politikaları için de oldukça önemli bir tavırdır.
İbn Haldun’a göre yerleşik ha-yattaki (şehirdeki) siyasî şartlar ve eğitim-öğretim metotları içinde çocukluk ve gençlik çağlarını ge-çirmek durumunda olanların asa-biyye duygusu, buralardan uzak-ta yaşayan göçebelerin asabiyye duygusuna oranla çok daha zayıf-DÎVÂN
2006/2
202
tır. Çünkü her şeyden önce İbn Haldun kişinin mizacının, içinde yaşadığı toplumsal iradenin, ikti-sadî yapının ve devletin etkisiyle şekillendiğini ifade ederek hem bireyden devlete hem de devlet-ten bireye doğru gelişen bir etki-leşim zincirinden bahsetmekte-dir. Bu çerçevede de iktisadî ge-lişmenin belirleyici faktörlerinden biri olan asabiyye duygusunun pekiştirilmesi ve sürekliliği için adil, özgürlükçü bir siyasî teşkila-tın ve disiplinli eğitim-öğretim yöntemlerinin geliştirilmesini is-ter: “(...) tıfl ve sübyana âbâ ve üstadının te’dîb ve ta‘lîm tarikiy-le tertip ettiktarikiy-leri ahkâm ve adab(la) (...) onların mizaçları dahi (...) münfail ve müteessir ve suret-i şecaatları münkariz olmak muhakkaktır” (s. 127).
Kozak, İbn Haldun’un genç neslin asabiyye duygusunun yer-leşmesinde etkili olan ‘iktisadî fa-aliyette bulunma şevk ve neşesi’ anlayışını ele alarak bunu çağdaş kuramcılardan Weber, Fromm, Hagen ve özellikle Schumac-her’in metinlerindeki -çağımız ifadesiyle- ‘başarı güdüsü’ anlayı-şıyla karşılaştırmaktadır. Ayrıca yazar, bu teorik anlayışların pra-tikteki yansımalarını gösteren so-mut örnekler de vermeyi ihmal etmemektedir: Osmanlı siyasî-ik-tisadî yapısı, ahîlik sistemi, III. Selim dönemi, vb.
Bu bölümde yazar, İbn Hal-dun’un, insan tabiatıyla onun an-lam dünyasını oluşturan
toplum-devlet ve iktisadî faaliyet arasın-daki ilişkinin yapısını (oldukça önemli olan) etkili-verimli ve di-sipline dayalı eğitim ile adalet-düzen ilkelerine dayalı devlet bağlamında temellendirilen gö-rüşlerini somut örneklerle oku-yucuya sunmaktadır.
Devletin konu edildiği “İbn Haldun’un Devletin İktisadî Ha-yattaki Yerine İlişkin Görüşleri” (s. 159-171) başlıklı beşinci bö-lümde yazar, diğer bölümlerden farklı olarak sadece İslam düşün-cesini ve İbn Haldun’un görüşle-rini, sahabe döneminden örnek-ler vererek açıklama yoluna git-miştir. Bu bölümde devletin sağ-ladığı adalet ve güvenlik ortamı-nın önemi yaortamı-nında devletin ikti-sadî hayattaki fonksiyonu ve dev-letin görevleri, alt başlıklar halin-de incelenmektedir.
İbn Haldun, devlete, iktisadî faaliyetlerin organizasyonu, sü-rekliliği, adaletli dağılımı ve gü-venliği çerçevesinde oldukça önem vermektedir. Devlet, onun dünya görüşü içinde ve felsefî tavrı bağlamında sevk ve idare edici merkez olarak değerlendiri-lir ve iktisadî faaliyetin doğrudan aktörü olarak görülmez. İbn Hal-dun’un bu düşüncesinin nedeni olarak yazar iki temel sebep öne sürmektedir: (a) Devletin iktidar olması, maddî imkanlarının ve gücünün diğer tüccarlara oranla daha fazla olması sebebiyle arala-rında haksız rekabetin doğması. (b) Devletin siyasî gücüne ek
ola-203
DÎVÂNrak iktisadî gücün de eklenmesi-nin otoriter rejimlere kapı arama-sı endişesi (s. 169). Bu noktada İbn Haldun için devlet, denetim ve düzenleme görevini yürütürse, bu hem toplum gelişmesi hem de devletin gelirleri için oldukça uy-gun olur ve İbn Haldun bu ko-nuda içinde yaşadığı gelenek mu-vacehesinde görüşlerini ortaya koymaktadır.
Kitabın son bölümü “İbn Hal-dun’un Gelir ve Servet Dağılımı-na İlişkin Görüşleri” (s. 173-208) başlığını taşımaktadır ve ser-vetin kaynağı, organizasyonu ve kişisel gelirin kaynağı, rızık-ka-zanç ve artıdeğer kavramlarını önceki dört bölümde olduğu gibi çağdaş kuramcılarla mukayeseli şekilde incelemektedir. Bu bö-lümde de İbn Haldun’a göre zenginlik, servet birikimi ve dev-let yönetimi arasında bulunan sıkı bağa dikkat çekilmektedir. İbn Haldun’a göre zenginliğin kayna-ğı üretimdir, emektir ve doğal zenginlikler pasif ve ikincil öne-me sahiptir. Genel olarak her tür-lü zenginliğin kaynağı emektir, fakat kişisel gelir ve servet geliri kişilerin emekleriyle doğru oran-tılı değildir. Rızık, insanın emek harcayarak zorunlu ihtiyaçlarını karşılaması anlamına gelmektedir ve insanın bu noktada temel ama-cı asgarî düzeyde maksimum fay-da esasına fay-dayalı bir faaliyet ger-çekleştirmektir. Toplumlar, işbö-lümü ve üretim araçlarını temel ihtiyaçları çerçevesinde organize
etmişlerse bu İbn Haldun’a göre “rızık” demektir. Seri üretime ge-çilip, temel ihtiyaçların da ötesin-de üretim-tüketim ilişkileri dü-zenlenmeye başlandığında ise “kazanç” aşamasına geçilmekte-dir ve İbn Haldun için kazanç aşaması, medeniyetlerin ilerleme-sinin de bir göstergesidir.
Kazanç yani artı-ürün medeni-yet aşamasına geçişin bir göster-gesi olmakla birlikte bunda en önemli faktör işbölümüdür. İş-bölümü, hem toplumsal düzenin ve kişisel özgüvenin hem de me-denî olmanın etkin gücü olmakla birlikte insanların en temel ihti-yaçlarının karşılanmasında da bi-rinci dereceden belirleyicidir: “İbn Haldun’a göre medeniyetin gelişmesinin, milletlerin zengin-liğinin temelini oluşturan artı-ürünün ve ondaki artışların kay-nağı işbölümünün ve üretim araçlarının gelişmesidir” (s. 177). İbn Haldun artı-ürün elde etmenin yollarını, siyasî gücü kullanma, makam ve mevki sa-hiplerine yaltaklanma, toplum içinde itibar sahibi olma, siyasî ve iktisadî konjonktürdeki değişik-liklerden yararlanma, büyük öl-çüde tehlikeli ve riskli veya meş-ru olmayan işlere girişme, gani-met ve miras olarak tespit etmiş-tir (s. 179-186). Bu nedenlerin hepsi negatif ve bozuk bir yapıya işaret etmektedir ki zaten İbn Haldun, kişisel gelirin rızkın üs-tünde olmasını yani artı-ürün olarak değerlendirilmesini istis-DÎVÂN
2006/2
204
mar olarak görür. İstismar olgu-sunun değerlendirmesini yapar-ken Kozak, medeniyetlerin geliş-mesi konusunda, üretimin buna bağlı olarak da tüketimin artma-sını ve toplumun her kademesin-de işbölümünün ortaya çıkmasını gerekçe gösteren İbn Haldun’un kişisel serveti “üretim ve tüketim edebi” bağlamında olması gere-ken ve özü itibariyle iyi bir du-rum olarak nitelediğini, ancak ki-şisel kazancın yıkıcı rekabete dö-nüşmesini ve bu noktada elde edilen serveti ise bozulmuşluk olarak değerlendirdiğini belirt-mektedir. Yazar, İbn Haldun’un özellikle “dünyanın düzeninin, medeniyetlerin ilerlemesinin ve zenginliğin artmasının istismar ilişkisinden ayrı düşünülemeye-ceği” vurgusuyla artı-ürünü olumlu ve dönüştürücü güçte bir etkinlik olarak açıklamaktadır. Genel olarak, İbn Haldun, kişisel gelir ve servetin kaynağı konusu-nu ele alırken üretime dayalı zen-ginlik ve sömürüye dayalı servet arasında kesin ayrımlar yapmak-tadır. Ona göre genel olarak üre-time dayalı zenginliğin kaynağı “emek” iken, kişisel servete
da-yalı zenginliğin kaynağı ise “sö-mürü”dür.
Bu bölümde zenginliğin farklı toplumlarda nasıl ele alındığını hem dipnotlarda hem de bölüm içinde örneklerle açıklayan Kozak, çeşitli düşünürlerin temel ihtiyaç-ları karşılayan zenginlik anlamında “rızık” ile emeğin sömürüsüne da-yanan, kâr merkezli ve spekülatif “kazanca” bakışlarını ve değerlen-dirmelerini sunmaktadır. Kozak, sonuç bölümünde ise bütün bir kitabın genel özetini vererek İbn Haldun’un temel fikirlerini ve id-dialarını tekrar dillendirmektedir. Kitabında çağımız problemleri-ne çözüm arayışlarını ve gerçeği görmede önemli ve etkili bir alet olan hakkı ve adaleti temsil eden bilgi, tarih ve tarih bilincinin et-kinliğini araştıran Kozak, İbn Haldun ve çağdaş kuramcıları be-lirli bir disiplin ve incelikli ölçüler-le karşılaştırmak suretiyölçüler-le bu ko-nuda önemli bir yaklaşım sergile-mekle kalmamış, sorunu nerede, ne zaman, nasıl ve niçin soruları bağlamında tarihsel derinliğiyle sunarak ardından yapılacak ilmî çalışmalar için de vazgeçilmez bir başvuru kaynağı olmuştur.