10 • MİLLİYET
to
TÜRK TİYATROSUNUN
ANADOLU ÖYKÜSÜ
/ 7
_______
TUR IS ELI TİYATRO
TARIK DURSUN K.
Tiyatro, sinema, dergi, karikatür... İşte bunlarla haşır-neşir iki kişi:
Attan ve sadri İkilisi
Bir zamanlar Altan Erbulak "müthiş" bir maratoncu idi. Gazetede çalışır, karikatür çi zer, tiyatroya koşar, oyununu oynar, ordan çıkıp kamera karşısına geçerek “film artistliği” yapar, skeçler yazar; bu arada “baba” ve “koca" lığını da unutmazdı.
^ A m a onların da tu rn e
anıları var... Seyre gelen
seyircilerden ko rkm ak
ta n
gü lm ek b ilm eyen
Ağır Ceza Reisi’ne, sarışın
hanım oyuncu için, "Bu
gece bana gelsin!” diyen
E m niyet A m iri’nden sah
nedeki am a tö r gence ka
d a r değişik anılar
A
LTAN Erbulak arkadaşım,
Sadri Alışık da. İkisi de ti yatrocu, sinemacı. Altan’la
birçok dergide, ^gazetede berabfer çalıştık,’ Sadri’yle
de sinemada. Ben, onun oy nadığı filmlerin birçoğunda senaryo yazarı ve asistan
dım, ikisinde de rejisör. Alışık’la Erbulak’ın
ortak yanları arkadaşım olmaları değildir, ikisi de çekirdekten tiyatrocudurlar, sonra çizer,
sonra yazar, sonra şair, sonra sinema oyun cusu...
Altan Erbulak’ı nasıl tanımlamalı size? Fi ziksel görünümünü herkes biliyor, tiyatrodan biliyor, sinemadan biliyor, arada kendi ken disini çizdiği karikatürlerinden biliyor. Altan,
bunların hem hepsidir, hem de hiçbiri! Eskiden deli-doluydu, şimdi de öyle. He pimiz yaşlandık, Altan da yaşlandı ama, du rulup, oturmadı o, yine hep gülen-güldüren, yine saçından tırnağına iyi niyetli, yine söz lüğünde “kötü” ve “hayır” kelimeleri yok. Bir vakitler büyük maratoncuydu. Her gün (ama her Tanrı’nın günü) saat 15.00’e kadar gaze tede karikatürcüydü. Saat 18.00’den sonra ka rikatürcü Altan gider, yerine tiyatro oyuncusu
Altan’la karşılaşırdınız. Oradan çıkar, kame ra karşısına geçer, sinema oyuncusu Altan
olurdu birden. Radyoda skeçler yazar, skeç lerde oynardı üstelik.
Bana sorarsanız, Altan, Türk karikatürcü lüğü ile Türk tiyatrosunun en duygulu adamı dır. Her şeyi abartmasız beğenir. O denli iyimserlik doludur ki, bazı kez gerçekleri göz göre göre onun yanında yadsırsınız da, farkı na bile varmazsınız.
"EYVAH" DEDİ EROL GÜNAYDIN
“Yaz bakalım. Ben söyleyeyim, sen yaz. Başlayayım mı? Efendim, bir gün ben... Er mişim! Gülme, ciddi ol, ben de ciddi olayım sana bakıp, tamam mı? Efendim, Aydın’a git miştik. Oyunumuz Teyzesi’ydi. Yolda gelir ken ‘Ya'u' dedim, Şunu bari adapte ederek
oynayalım da, seyirciye hoş görünelim .' Öy
le ya, George Williams, Mary adlarını bizim Anadolu'daki seyirci nasıl kabul etsin? Hele bu benim anlattığım günlerde değil mi? Film leri bile hâlâ İstanbul’da dublaj yapıp, Türk- çeye çeviriyorlar, öyle oynatmıyorlar mı Anadolu’da? Orijinal dilinde oynadı mı, iki seksen yatıveriyor çünkü. Kimseye dinle temedim.
“Aydın’a vardık. Gece sahneyi hazırladık. Millet geldi, yerlerini aldı salonda. Ben de Erol Günaydın’la bir oldum, kulisten salonu gözledim. Keşke gözlemez olsaydım! Erol, bir baktı, iki baktı, hemen geri çekildi.
'Ya’u' dedi, ‘Bizyanlış yere gelmişiz gali ba. Tiyatro yerine, keşke bu seyirciye incik- boncuk getirseydik. Baksanıza, Afrikalı yerli lere benziyor bunlar.’
“ Dediği de, korkusu da doğru gibi geldi bana. Aksiliğe bak, o sırada elektrikler de ke sildi, karanlıkta kaldık. Patronun (Haldun Dor- men) etekleri tutuştu, ne yapalım, ne edelim diye düşünürken, Erol Günaydın’ı yakaladık,
‘Hadi çık şu sahneye de, mum ışığında seyir ciye bir La Fonten masalı oku, idare e ti’ de dik.
“ Erol direndi, bin dereden su getirdi ama, biz de yakasını bırakmadık. Oğlan korku için de perdenin önüne çıktı. Yüreğinde de bun lar beni paralarlar korkusu üç buçuk atıyordu. Birinci şiiri okudu, hem de Orhan Veii’nin çe virisinden. Beklenmedik bir şekilde, salon al kıştan yıkıldı, senin Erol üç şiir daha okuma dan içeri giremedi.
“Sonra elektrikler geldi, perdeyi açtık, oyunumuzu oynadık. Millet kahkahadan kırı lıyordu, dakikalarca alkışladı bizi. Erol daya namadı sonunda:
‘imkanı yok aga’ dedi, ‘imkanı yok, bun lar mutlaka makyaj yapıp, tiyatroya öyle gel mişler!..”
“ HAKLI, HAKLI, ÇOK HAKLI!"
“ İzmit’e de arada bir gidip, turne oyunları oynuyorduk. Gidiyor, oynuyor, ertesi günü dönüyorduk. Böyle bir gidişimizde çok mat rak bir komedi götürmüştük. Oyunun ilk ge cesi küçük şehirlerde biliyorsun baş davetliler hep protokol kişileridir. Vali gibi, belediye başkanı gibi, ağır ceza reisi gibi.
“ Perdeyi açtık, oynuyoruz. Seyirci gül
mekten bir hal oluyor, tepine tepine de gü lüyor. Bir kişi hariç! O da ağır ceza reisi. Ya’u, adamı öldürsen gülmüyor, gülmüyor işte... Beni aldı mı bir merak... Bu adam niye gül mez? Neden gülmezmiş, bizim Erol buldu ce vabını.
‘Biz ağır ceza mahkemesine gidince gü lüyor muyuz hiç?’ dedi bana.
‘Gülmüyoruz’ dedim.
‘Eh, o da bize gelince gülmüyor. Böylece ödeşmiş oluyoruz kardeşim!’
“ Ne denirdi?”
"BİZİ NE SANIYORLARDI?”
Sadri Alışık, uzun yıllar sinemamızda “ jön” ü oynamıştır. Sahnede de öyle. İlk ola rak “ Düşman Yolları Kesti” filminde ona kö tü adam rolünü biraz çekinerek önerdiğimiz de, ‘Oynarım, ben aktörüm çünkü’ dedi ve... Gerçekten de oynadı...
Alışık, dünya sinema tarihindeki en kısa rolü de oynadı. “Korkusuz Kabadayı” film in de hikâye, hemen başlarda öldürülen bir ada mın katilinin uzun uzadıya bulunması üzeri neydi. Kamera epeyi bir yolculuktan sonra
(katil olarak ve onun gözünden) öldürülecek adamın evine giriyor, merdivenleri çıkıyor, zili çalıyor ve kapıyı açar açmazda berikini ora cıkta öldürüveriyordu. Kapının açılması ada mın görünmesi ve kurşunu yer yemez kadro dan çıkması aşağı yukarı 15-20 saniye sürmü yordu bile. Bu rolü işte Sadri oynadı, adı tek kartonda “Ve Sadri Alışık” diye yazdırıldı.
“ Raşit Rıza Bey’in tiyatrosuna girmiştim arkadaşım” diyerek yazdırmaya başladı. “ He men de turneye çıktık. İlk hedef İnegöl seçil mişti. Repertuarımızda ‘Saçlarından Utan’la ‘Beni Öpünüz’ gibi ‘ıslak’ oyunlar vardı, ilçe ye indik. Raşit Bey izin alma işine beni gö revlendirdi. Herkesin nüfus kâğıtlarını topladım, koltuğumun altına aldım, emniyet amirliğine gittim.
“Amir, beni kabul etti, oturttu, Nedir?’ de di. ‘Efendim, tiyatrocu olarak geldik, oyunlar oynayacağız, repertuarımızda da şu şu ve şu var. İzin için geldim’ dedim.
‘Ha’ dedi, ‘Göster bakayım, trubunuzda kimler var?'
“Toplu iş kâğıdımızı çıkarıp, önüne ser dim. Yapışık fotoğraflarımıza dikkatle baktı, baktı, sarışın ve genççe bir kadın arkadaşı mızın resmine parmak basarak;
‘Bu, bu gece bana gelsin’ dedi.
U STA LA R DER Kİ...
“Oyuncu, halkın temsilcisidir...’'
Louis Jouvet
(Fransız tiyatro oyuncusu ve rejisörü)
"Büyük bir oyuncu olmak için
duyarlılık, çok büyük bir oyuncu
olmak için de zekâ gereklidir."
Emile Fabre
(Fransız tiyatro yazarı ve yöneticisi)
ALTAN ERBULAK - Çok yönlü sanatçı
“ Ben, ne demek istediğini pek kestireme- dim.
‘Efendim, o arkadaşın ikinci perdede ro lü var. Acaba yarın gündüz gelse.’
“Adam güldü, direnerek:
‘Yok yok, yarın olmaz!' dedi. ‘Siz, rolünü idare ediverin, bana onu bu gece gönderin!’
“Sonradan ‘intikal’ ettim; bu müdür, bizim sarışın kadın arkadaşı... Bir zoruma gitti, kâ ğıtları önünden toplayıp, fırladım gittim. Ra şit Rıza Bey de duyunca, küplere bindi.
‘Ne demek efendim?' diye bas bas bağır dı. ‘Ne demek? Bizi ne sanıyorlar?’
“Herhalde o günlerde tiyatrocu sanmıyor lardı.
AH, AMATÖRLÜK
“Yine Raşit Rıza Bey’le bir turne sırasın da küçük bir Anadolu şehrine geldik. Küçük yerlerde her zaman ve hâlâ amatör ruhlu gençler gelir, aralarına sızıverir. Bunlar öyle bir an gelir ki, o şehirde tiyatronun eli-ayağı olurlar, vazgeçilmezlerdir.
“Öyle de oldu bize; Çakıcı diye bir deli kanlı aramıza katıldı, biz de kabullendik. Çün kü delikanlıdan ne istesek hemencecik yok tan var ediyor, bulup getiriyordu. Bıçak de... Bıçak! Tabanca de... Tabanca! Ne istersen yani. Tiyatroya da müthiş hevesli.
“ Bir oyunda küçük bir role çıkan arkada şımız hastalanınca Raşit Rıza Bey, bu Çakıcı’ yı gözüne kestirdi. Çağırdık. Rolünü ezberlet tirdik, şöyle yapacaksın, böyle yapacaksın de dik. Baktık, gerçekten de başarabilecek gibi.
“ Gece perdeyi açtık, oyuna başladık. “Yeri gelince Çakıcı’yı kulisten sahneye saldık. Saldık ama, Çakıcı’nın girmesi ile sa lonun karışması bir oldu. Seyirciler:
‘Çakıcı’ya bak! Çakıcı’ya bak! Lan, şı- ışşşşşşt, Çakıcı!’ yollu sahneye laf atmaya başlamasınlar mı?
“Çakıcı, önce hiç oralı olmadı fakat, se yircilerin tezahüratı da ne duruyor, ne bitiyor du. Çakıcı, dayanamadı, döndü onlara, hışımla:
‘Ne bağırıp duruyonuz len, görmüyonuz mu iş yapıyoruz burda gari’ dedi, sonra sah nedeki koca Raşit Rıza Bey’e çevrildi:
‘Anlat ağam, sen boşver bunlara!’ dedi. “Salon inliyordu:
'Çakıcı’ya bak, Çakıcı'ya! Çakıcın! Çakı cın! Çakıcın!'
“ Eh, siz siz olun da, gelin çileden çıkma yın artık
“ Çakıcı da sahnedeki Raşit Rıza Bey’le olan diyaloğunu bıraktı, iki elini beline koy du, seyircilere:
‘Len bağırmayın, yeter gari! Bak şinci bı rakıp gidiveririm ha, sonracığıma bu adam ların da işleri bozuluverir, ona göre yani!’
dedi.
“Seyirciler salonda, biz kuliste öldük!”
BİTTİ
-Kişisel Arşivlerde İstanbul Belleği Taha Toros Arşivi