Çevre Sorunlarının Ekonomik Niteliği Bağlamında Dışsallıkların Ortadan Kaldırılması (Orman Kaynaklarının Dışsal Faydalarının Đçselleştirilmesi)

151  Download (0)

Tam metin

(1)

T.C.

ANKARA ÜNĐVERSĐTESĐ SOSYAL BĐLĐMLER ENSTĐTÜSÜ

SOSYAL ÇEVRE BĐLĐMLERĐ ANABĐLĐM DALI

Çevre Sorunlarının Ekonomik Niteliği Bağlamında Dışsallıkların Ortadan Kaldırılması

(Orman Kaynaklarının Dışsal Faydalarının Đçselleştirilmesi)

Yüksek Lisans Tezi

Ercüment Özdemir

Ankara-2006

(2)

T.C.

ANKARA ÜNĐVERSĐTESĐ SOSYAL BĐLĐMLER ENSTĐTÜSÜ

SOSYAL ÇEVRE BĐLĐMLERĐ ANABĐLĐM DALI

Çevre Sorunlarının Ekonomik Niteliği Bağlamında Dışsallıkların Ortadan Kaldırılması

(Orman Kaynaklarının Dışsal Faydalarının Đçselleştirilmesi)

Yüksek Lisans Tezi

Ercüment Özdemir

Tez Danışmanı Prof.Dr.Çelik ARUOBA

Ankara-2006

(3)

T.C.

ANKARA ÜNĐVERSĐTESĐ SOSYAL BĐLĐMLER ENSTĐTÜSÜ

SOSYAL ÇEVRE BĐLĐMLERĐ ANABĐLĐM DALI

Çevre Sorunlarının Ekonomik Niteliği Bağlamında Dışsallıkların Ortadan Kaldırılması

(Orman Kaynaklarının Dışsal Faydalarının Đçselleştirilmesi)

Yüksek Lisans Tezi

Tez Danışmanı : Çelik ARUOBA

Tez Jürisi Üyeleri

Adı ve Soyadı Đmzası

Prof. Dr. Çelik ARUOBA ...

Prof. Dr. Nesrin ALGAN ...

Doç. Dr. Behzat GÜRKAN ...

Tez Sınavı Tarihi 11.01.2007

(4)

ĐÇĐNDEKĐLER

Đçindekiler I

Şekiller IV

Tablolar V

Teşekkür VI

Özet VII

Abstract VIII

GĐRĐŞ 1

I- ÇEVRE ve ÇEVRE SORUNLARI 3

I.I. Çevrenin Tanımı ve Ekosistemin Niteliği 3

I.2. Çevre Sorunlarının Tarihsel Gelişimi 7

I.3. Çevre Sorunlarının Nedenleri 10

I.3.I. Nüfus Artışı 11

I.3.2. Kentleşme 13

I.3.3. Sanayileşme 15

I.4. Çevre Sorunlarının Türleri 18

I.4.I Su Kirliliği 18

I.4.2 Hava Kirliliği 19

1.4.2.1 Sera Etkisi ve Küresel Isınma 20

1.4.2.2 Asit Yağmurları 20

1.4.2.3 Ozon Tabakası 21

1.4.3 Toprak Kirliliği 21

1.4.4 Gürültü Kirliliği 23

1.4.5 Radyasyon Kirliliği 23

II- ÇEVRE SORUNLARININ EKONOMĐK NĐTELĐĞĐ 25

II.1 Kaynak Tahsisi ve Piyasa Başarısızlığı 32

II.2 Pareto Optimumu 34

II.3. Kamusal Mallar 37

II.4. Dışsallık Kavramı 39

II.4.1. Dışsallık Çeşitleri 40

II.4.2 Dışsallıkların Etkileri 43

II.4.2.1 Çevresel Kaynakların Dışsallıkları 45

I

(5)

III. ÇEVRE POLĐTĐKALARI 47

III.1. Çevre Politikalarının Bazı Đlkeleri 48

III.1.1. Kirleten Öder Đlkesi 48

III.1.2. Onarma Đlkesi 49

III.1.3. Önceden Önleme Đlkesi 49

III.1.4. Đhtiyat Đlkesi 50

III.1.5 Yerellik Đlkesi 50

IV. DIŞSALLIKLARIN ORTADAN KALDIRILMASI 52

IV.1. Piyasa Mekanizmaları Yoluyla Dışsallıkların Ortadan Kaldırılması 53

IV.1.1. Mülkiyet Hakları Yaklaşımı 53

IV.1.2. Oyun Kuramı Yaklaşımı 56

IV.1.3. Coase Kuramı Yaklaşımı 58

IV.1.4. Dışsallıkların Ortadan Kaldırılmasında Uygulanan Piyasa Yöntemleri 61

IV.1.4.1. Kirletme Đzni Ticareti 63

IV.1.4.2. Atık Borsası 63

IV.1.4.3. Depozito Geri Ödeme Sistemi 64

IV.1.4.4. Çevre Dostu Ürünlerin Çevre Etiketiyle Ödüllendirilmesi 65 IV.2. Devlet Müdahalesi Yoluyla Dışsallıkların Ortadan Kaldırılması 67

IV.2.1. Pigou Önerisi 68

IV.2.2. Dışsallıkların Ortadan Kaldırılmasında Uygulanan Devlet Müdahalesi Yöntemleri 71

IV.2.2.1. Ürün veya Atık Üzerinden Alınan Vergiler 71

IV.2.2.2. Sübvansiyonlar 73

IV.2.2.3. Harçlar 75

IV.2.2.4. Standartlar ve Kontrol Uygulaması 76

V. ORMAN KAYNAKLARI VE DIŞSALLIKLARI 79

V.1. Ormanın Tanımı ve Orman Yönetimi 79

V.2. Dünyada Orman Kaynakları 81

V.3 Orman Kaynaklarının Dışsallıkları 82

V.3.1. Orman Kaynaklarının Yarattığı Dışsal Faydalar 85

V.3.1.1. Ormanların Toprak Koruma Đşlevleri 86

V.3.1.2. Ormanların Su Kaynaklarını Koruma ve Đyileştirme Đşlevi 86 V.3.1.3. Ormanların Gen Kaynağı Olan Biyolojik Çeşitliliği Barındırma Đşlevleri 87

V.3.1.4. Ormanların Đklimi Etkileme Đşlevleri 88

V.3.1.5. Ormanların Hava Kirliliğini Azaltıcı Đşlevleri 89

V.3.1.6. Ormanların Rekreasyon Đşlevleri 89

II

(6)

V.4. Türkiye’de Orman Kaynakları 90

V.4.1. Türkiye’deki Ormanların Toplam Ekonomik Değeri 96

VI. ORMAN KAYNAKLARININ DIŞSALLIKLARININ DEĞERĐNĐN

BELĐRLENMESĐ YÖNTEMLERĐ 101

VI.1.Doğrudan Değer Belirleme Yöntemleri 104

VI.1.2. Koşullu Değer Belirleme Yöntemi 104

VI.1.3. Koşullu Seçim Yöntemi 105

VI.2.1. Dolaylı Değer Belirleme Yöntemleri 106

VI.2.2.Hedonik Fiyatlandırma Yöntemi 106

VI.2.3. Seyahat Maliyetleri Yöntemi 107

VI.2.3.1. Bölgesel Seyahat Maliyetleri Yöntemi 109

VI.2.3.2. Bireysel Seyahat Maliyetleri Yöntemi 112

VI.2.3.2.1. Rekreasyon Talebini Etkileyen Faktörler 115

VI.3. Bireysel Seyahat Maliyetleri Yöntemi’nin Uygulanması 117 VI.3. Bireysel Seyahat Maliyetleri Yöntemi’nin Uygulanacağı Alanın Seçilmesi 117 VI.3.2. Rekreasyonel Yararlanma Değerinin Hesaplanması 118 VI.3.2.1. Ziyaretçilerin Özelliklerine Đlişkin Bulgular 119 VI.3.2.2. SMY Analizine Katılacak Değişkenlerin Tanımlanması 120 VI.3.3. Talep Fonksiyonlarının Belirlenmesi ve Tüketici Rantı Analizi 122 VI.3.4. Kaynak Yönetimi Açısından Seyahat Maliyetleri Yöntemi Analizinin Anlamı 126

SONUÇ 130

Özgeçmiş 134

Kaynakça 135

Ekler 145

III

(7)

ŞEKĐLLER

Şekil 1: Maddelerin devridaimi 6

Şekil 2: Klasik ekonomik döngü modeli 26

Şekil 3: Ekonomik etkinliklerin ekolojik sınırları zorlamadığı üretim evresi 28 Şekil 4: Büyüme sonucunda ekonomik etkinliklerin ekolojik sınırları zorladığı

üretim evresi 29

Şekil 5 : Dışsal Fayda ve Maliyetler 41

Şekil 6: Negatif dışsallıklar 42

Şekil 7: Pozitif dışsallıklar 43

Şekil 8: Pigou Tipi vergiler 69

Şekil 9: Talep Eğrisi ve Tüketici Rantı 102

Şekil 10: Ziyaretçilerin geldiği yerlerin bölgelere ayrılması 110

Şekil 11: Rekreasyon etkinliği için talep eğrisi 111

Şekil 12: Bir rekreasyon alanı için Bireysel SMY talep eğrisi 114 Şekil 13: Beynam Mesire Yerinin 2. Aşama Talep Eğrisi 126

IV

(8)

TABLOLAR

Tablo 1: Malların niteliklerine göre sınıflandırılması 39

Tablo 2: Oyun kuramına göre iki kentin kayıp ve kazançları 57 Tablo 3: Saha ve Nitelikleri Đtibariyle Ormanlık Sahaların Dağılımı 91 Tablo 4: Orman Alanlarının Đşletme Amaçlarına Göre Dağılımı 92

Tablo 5: Ülkemizdeki Yıllık Odun Hammaddesi Talebi 94

Tablo 6: Türkiye’de Korunan Alanlar 95

Tablo 7: Toplam Ekonomik Değer Çerçevesi 97

Tablo 8:Türkiye’de Ormanlık sahalarda odundışı değerlere ait alt sınırlar 97 Tablo 9:Türkiye Ormanlarının Ekonomik Değer Katkısı Tahmini 99 Tablo 10: Türkiye Ormanlarının Olumlu ve Olumsuz Dışsallıkları ile Değerleri 100

Tablo 11: Bölgesel SMY’de Tüketici Rantı Tahminleri 112

Tablo 12: Regresyon Sonuçları 123

Tablo 13: Seyahat Maliyetlerindeki Artışın Mesire Yeri Gelirlerine Etkisi 128

V

(9)

TEŞEKKÜR

Bu yüksek lisans çalışmasını sürdürdüğüm esnada yaşadığım tıkanıklıkları aşmam için yaptığı müdahale ve katkılarla yönümü bulmamı sağlayan tez danışmanım sayın Prof. Dr.

Çelik ARUOBA’ya,

yaptığımız bir sohbet sırasında anlattıklarıyla ormancılığa bakışımı değiştirerek bu tez konusunu seçmeme neden olan ve seyahat maliyetleri yöntemi ile başetmem için yardımlarını esirgemeyen Bartın Üniversitesi Orman Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Güven KAYA’ya,

beni neredeyse arkamdan itekleyerek çalışmaya teşvik eden kadim dostum Umur ÇELĐKYAY’a,

gerek derslere devam ederken, gerek okumalarım sırasında, gerekse tezimi yazarken süregiden kayıtsız davranışlarım ve huysuzluklarıma sabırla katlanan eşim Necla’ya, çalışma planlarımı her defasında alt üst eden sevimli kızlarım Helin ile Defne’ye ve elbette biricik anneme,

sonsuz teşekkürlerimi sunarım.

VI

(10)

ÖZET

Çevre sorunları temelde bir ekonomi sorunudur. Đnsanların sonsuz gereksinimleri kıt kaynaklarla karşılanırken, üretim süreci içinde ücret, rant, faiz ve kar için yapılan giderler, üretilen malın fiyatının içinde yer alır. Buna karşılık, ekonomi teorisinin serbest mal olarak gördüğü toprak, su, hava, güneş gibi kaynakların bir piyasa fiyatı olmadığı için üretim maliyetleri içinde görülmezler ve malların fiyatı içinde yer almazlar. Dolayısıyla doğal kaynakların üretimde kullanılmasının toplumsal maliyeti ile yararı, fiyat mekanizmasının dışında kalmaktadır.

Ekonomik etkinliklerde bedava olarak kullanılan çevresel malların, maliyetleri düşürme kaygısıyla aşırı tüketilmesi çevre sorununu yaratmaktadır. Doğanın kendini yenileme hızından daha büyük miktarlarda kaynağın, ekonomik etkinlikler için doğadan çekilmesi, ekosistemin çökmesine yol açmaktadır. Çevre sorunlarını önlemenin yolu, doğadan aşırı kaynak çekilmesinin engellenmesi için bu kaynakların dışsallık olarak görülmesinin ve bedava olarak kullanılmasının önüne geçmektir. Çevre malları da, üretim ve tüketimde kullanılan diğer mallar gibi kıttır ve dolayısıyla değerlidir. Bu değerlerin fiyat mekanizması içine sokulmasının yolu, bu tür malların değerlerinin parasal karşılığının bulunmasıdır.

Böylece çevresel malların kullanımının sağladığı yararlar, ekonomik analizlerin içinde somut olarak yer alabilecektir.

Dışsallıkların fiyatlandırılması çeşitli yöntemlerle mümkün olmaktadır. Koşullu seçim, koşullu değer belirleme, hedonik fiyatlandırma, seyahat maliyetleri gibi yöntemler aracılığıyla çevre malına ilişkin gölge fiyatlar belirlenebilir. Çevre malının, tam kamusal mal olması halinde, tüketicilerin ödeyecekleri vergi ya da harçların ne kadar olması gerektiği, uygulanacak politikalara göre tespit edilebilir. Çevresel malın yarı kamusal mal olması halinde ise, piyasa fiyatının ne olması gerektiği tahmin edilebilir. Kaynak tahsisi kararları daha somut veriler üzerinden yapılabilir.

ANAHTAR SÖZCÜKLER

Çevre, çevre sorunları, çevre ekonomisi, kamusal mallar, dışsallıklar, dışsallıkların fiyatlandırılması, orman kaynaklarının dışsallıkları, seyahat maliyetleri yöntemi

VII

(11)

ABSTRACT

The problems of the environment are essentially of economic nature. While the incessant requirements of human beings are being met through scarce resources, the costs of wages, surpluses, interest and profits associated with the production process are reflected into the price of the good produced. On the other hand, although used in the process of production, resources such as land, water, air, and the sun which the theory of economics considers to be common goods and are not considered within the productions costs and do not feature within the price of the goods since they do not have a market price. Hence, the social cost and benefit of the use of natural resources in production is excluded from the price mechanism.

Due to the concern of decreasing costs, the free use of environmental goods in economic activities creates the environmental problem by causing excessive consumption.

The extraction of natural resources in amounts larger than the renovation rate of nature for use in economic activities causes the collapse of the ecosystem. Regarding these resources as externality in order to prevent their excessive extraction from nature, and to prevent their free usage can eliminate the environmental problem. Just like other goods used in production and consumption environmental goods are scarce and hence valuable. These values can be included into the price mechanism by establishing the monetary equivalency of these goods.

Furthermore, it will be possible to tangibly include the benefits of the use of environmental goods in economic analyses.

It is possible to implement this through various methods that are developed. Through the use of methods such as contingent choice, contingent valuation, hedonic pricing, and travel cost, estimated prices of environmental goods can be determined. In cases where the environmental good is pure public good, policy makers can determine how much taxes or fees consumers shall pay. In cases where the environmental good is common pool good, it is possible to estimate what the market price ought to be. Decisions concerning resource allocation can be made based on more concrete data.

Key Words

Environment, environmental problems, environmental economics, public goods, externalities, pricing of externalities, externalities of forest resources, travel cost method.

VIII

(12)

GĐRĐŞ

Đnsanlığın 3 milyon yıllık evrimi içinde edindiği en önemli yeteneği, yerleştiği mekan içinde değişiklik yaratarak yaşamını sürdürebilmesidir. Bu sayede, kutuplardan çöllere dağlardan kıyılara kadar dünyanın her yanına yayılabilmiştir. Doğadaki diğer canlılar varlıklarını sürdürebilmek için doğa şartlarına uyum gösterirken, insanlar doğayı değiştirerek kendilerine uygun yaşam alanları oluşturmuştur. Başlangıçta doğaya ve doğal olaylara karşı tümüyle savunmasız olan insan, varlığını doğayla baş edebildiği ölçüde koruyabildiğini görmüş ve doğayı denetleyebilmek için yöntemler bulmuştur. Hayvanların varlıklarını koruyabilmeleri yalnızca çevrenin bir parçası olarak kalabilmelerine bağlı iken, insan söz konusu olduğunda, varlığını koruma, aynı zamanda çevre ile mücadele etme anlamını taşımıştır (Şeker, 1986: 2). Doğayı bilinçli olarak değiştiren ve düzenleyen canlılar haline gelen insanoğlunun kurduğu uygarlık, ormanlar ve kırlar tarım alanı haline getirildiği ve bazı canlılar evcilleştirildiği zaman ortaya çıkmıştır. Çevresini kendi çıkarlarına göre biçimlendiren ve onu denetleyen insanoğlu yüzyıllar boyu gelecek kaygısı duymaksızın çevresini dönüştürmüş, çevrenin olanaklarını sınırsızca kullanmış hatta sömürmüştür. Đnsan ve doğa arasında uyumlu yaşam biçimi, insanoğlu tarafından bozulmuş ve insanların doğanın efendisi olduğu görüşü ortaya çıkmıştır (Keleş-Hamamcı, 2002: 48).

18. yüzyılda gerçekleşen sanayi devriminden bu yana insanlığın doğa üzerinde dönüştürücü etkisinin, kendi kontrolünün de dışına çıktığını söylemek mümkündür.

Gerçekleşen bilimsel buluşların teknolojiye aktarılması ile ortaya çıkan yeni üretim biçimleri, yaratacağı etkilerin, ortaya çıkaracağı sonuçların ne olacağı pek de bilinmeden hemen uygulamaya konulmuş ve hem toplumsal yaşamda hem de doğada o güne dek görülmemiş değişimler yaşanmaya başlamıştır. Üstün tohum ırklarının bulunması, tarım ilaçları, makineli sulama teknikleri, yapay ürünlerle gübreleme ve benzeri yenilikler nedeniyle tarımsal üretimde yaşanan artış ve beraberinde gelen buhar makineleriyle yapılan kitlesel üretim nispi bir bolluk yaratmış, kırsal nüfusun kentlere sanayi işçisi olarak akmasıyla kentler görülmedik biçimde büyümeye başlamıştır. Son birkaç nesillik dönem içinde insanın çevresini değiştirme gücü ve hızı alabildiğine gelişmiştir. Kullanma, iktisadi açıdan uygun hale getirme ve geliştirme gücü, yok etme gücü haline gelmiştir. Çevreyi anlama ve kavrama yeteneğimiz, onu değiştirme kapasitemizin ve daha da önemlisi, yarattığımız etkiyi denetleme gücümüzün çok gerisinde kalmıştır.

(13)

Üretim faaliyetlerimizin bir sonucu olarak ortaya çıkan ve doğal süreçte yer almayan deterjanlar, böcek ve ot ilaçları, yapay radyoizotoplar, plastikler, çeşitli toksik maddeler, gazlar, sentetik maddeler üretilmekte ve doğaya salınmaktadır. Bunun yanında doğanın baş edemeyeceği niceliksel etkiler de söz konusudur. Bütün bunların sonucu insanoğlu çevre sorunlarıyla, daha doğrusu çevre kriziyle karşı karşıya kalmıştır. Kriz, hava ve suyun saflığını yitirmesi, doğal çevrenin, floranın, faunanın korunamaması, doğal kaynakların akılcı biçimde kullanılamamasının ötesinde, bu sorunun farkında olunmasına ve yapılması gerekenlerin bilinmesine karşın bu süreci tersine çevirecek önlemlerin bir türlü alınamamasında somutlaşmaktadır. Çevre sorunları, içinde bulunduğumuz bilimsel bakış açısı ile yani, teknolojik ilerleme, ekonomik büyüme/kalkınma durumunun sürmesi, insanlığı daha iyi yaşam koşullarına götürecektir kavrayışı ile yakından ilişkilidir. Büyüme ya da kalkınma, her şeyin daha çok hacimlerde ve çeşitlilikte üretilmesi esasına dayalıdır. Bu bir yandan insanoğluna devasa bir dönüştürme/değiştirme ufku açarken öte yandan kendi türünü ürkütücü sorun ve tehlikelerin kucağına itmektedir. Çevre sorunlarınu merkezi belirleyici olarak ortaya koyduğumuzda karşılaştığımız ikilem, algılama biçimimizle ilgili olmaktadır.

Şöyle ki, herhangi bir ciddi sorun toplumsal veya ekonomik anlamda bir maliyet olarak firmalara ya da devletlere geri dönmedikçe sorun olarak kabul edilmemektedir. Dolayısıyla erken dönemde önlem alma veya herhangi bir projeden vazgeçme yoluna da gidilmemektedir. Bu noktada çevre sorunları bir kavrama ve tanımlama sorunudur (Yaren, 1995:95). Çevre sorunlarının yarattığı ve gelecekte yaratacağı toplumsal ve ekonomik maliyetlerin parasal olarak ölçülememesi nedeniyle, alınması gereken önlemlerden kaçınılmaktadır.

Bu yüksek lisans çalışmasında amaç, doğal kaynakların, özel olarak orman kaynaklarının kullanımında, kaynağın ekonomik değeri hakkında tam ve eksiksiz bir bilgiye ulaşılabileceğini, kaynak tahsisi ve politika tercihlerinde bu somut verilere dayalı olarak kararlar alınabileceğini göstermektir.

(14)

I- ÇEVRE ve ÇEVRE SORUNLARI

I.1. Çevrenin Tanımı ve Ekosistemin Niteliği

20. yüzyılın son çeyreğinde dünya kamuoyunun gündemine yerleşen ve giderek daha büyük bir yer işgal etmeye başlayan çevre kavramı, boyutları, kapsadığı alanın sınırlarının genişliği ve bütüncül bir bakış açısı gerektiren niteliği nedeniyle karmaşık bir özellik sergilemektedir. Genel olarak çevre, insanların içinde yaşadığı ve faaliyetlerini sürdürdüğü ortam olarak tanımlanabilir. Global olarak çevre, atmosfer, hidrosfer ve litosferden oluşur. Bu tarif kapsamında insan, çevresi ile sürekli etkileşim halindedir (Sürücü, 1995:168). Bir başka tanıma göre ise çevre, “bir organizmanın var olduğu ortam ve koşullar. Bu çevre doğal fiziksel öğeleri, ayrıca organizmanın etkileştiği insan ürünü koşulları içerir.” (Yıldırım, 1992 :20). Önceleri kabul gören bu genel tanımlamalar kapsamında çevre kavramı, insan ile doğal çevresi arasındaki ilişkiler bağlamında ele alınmakta, insanın doğa ve doğaya karşı duyduğu ilginin bir ifadesi olarak değerlendirilmektedir. Dolayısıyla çevre sorunları da dar anlamlı

“kirlenme” sorunlarıyla sınırlandırılmış biçimde gündeme gelmektedir. Çevre sorunlarının zaman içinde kazandığı öneme koşut olarak, çevre kavramının içeriği de genişlemiş, çevre sorunları sadece kirlenme sorunlarıyla sınırlı bir bakış açısından değil, bu sorunların yanı sıra çevre ile kalkınma arasındaki karşılıklı etkileşimden kaynaklanan “kullanma-koruma ve yönetme” sorunlarının bütünü olarak da ele alınmaya başlamıştır. Günümüzde artık çevre, doğal, ekonomik, toplumsal ve kültürel değerlerin bir bütünü olarak ve aralarındaki karşılıklı etkileşim gözetilerek algılanmakta ve bir gerçeklik olarak kabul edilmektedir.

Đlk bakışta çevre kavramı açık ve kolay anlaşılabilir görünmekteyse de, kavramın karmaşık ve sınırlarının çizilmesinin güç olduğu ortaya çıkmaktadır. Algan’ın Keleş ve Hamamcı’dan aktardığı tanıma göre çevre, veri bir zamanda, dolaylı ya da dolaysız olarak kişiyi etkileyen, maddi ve manevi gelişmesini, biçimlenmesini ve yaşam koşullarını belirleyen, biyolojik, coğrafi ve toplumsal etkenlerin tümü olarak tanımlanabilir (Algan, 1995:210). Çevre kavramını belirgin kılmak için bu tanımı açıklamak gerekirse, şu temel öğelerin altı çizilebilir:

“Đnsanla birlikte tüm canlı varlıklar, Cansız varlıklar,

Canlı varlıkların eylemlerini etkileyen ya da etkileyebilecek fiziksel kimyasal biyolojik, toplumsal nitelikteki tüm etkenler.

(15)

Bu öğeler göz önünde tutulursa çevre, canlı ve cansız varlıkların karşılıklı etkileşimlerinin bütünüdür” (Keleş- Hamamcı, 2002: 28).

Çevre sözcüğü, bireyle ilişkili canlı cansız her şeyi kapsar. Böylelikle her organizmanın çevresi canlı ve cansız olmak üzere, iki kısımdan oluşur. Organizmayla aynı fiziksel alanı paylaşan ve organizmayı doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak etkileyen tüm türler, canlı çevreyi oluşturur. Organizmanın cansız çevresi, genel anlamda kara, su gibi canlının içinde ya da üstünde yaşadığı somut bir ortamdan oluşur. Bunun dışında hava koşulları, toprak ve suyun fiziksel-kimyasal özellikleri, gün ışığının mevsimsel değişimi, hep cansız çevreyi oluşturan koşullar arasındadır. Tüm canlılar yerkürenin ekosfer adı verilen çok ince bir yüzey katmanında bulunur. Belli bir alanda yaşayan ve birbirleriyle sürekli etkileşim içinde bulunan canlılar ile cansız çevrelerinin oluşturduğu bütüne de ekosistem denir.

Ekosistem kavramının ikinci ve daha geniş bir tanımı da şöyle verilebilir: Sınırları belli bir bölge içinde yaşayan üreticiler, tüketiciler, ayrıştırıcılar ve onların cansız çevrelerinden oluşan; enerji akımı mineral döngüleri ve populasyon denetim işlevlerini kapsayan bir birime ekosistem denir.

Bu tanımda temel olarak iki öğe yer almaktadır: Canlı öğeler yani, üreticiler, tüketiciler ve ayrıştırıcılar ile cansız öğeler yani organik maddeler, inorganik maddeler ve fiziksel koşullar. Tüm ekosistemlerde temel üreticiler yeşil bitkilerden oluşur. Ayrıca bazı bakteri türleri de üreticilerden sayılır. Ekosistemler, bütün biyolojik sistemler gibi, açık sistemlerdir ve işleyebilmek için kendi dışından enerji almak zorundadır. Bu enerji kaynağı güneştir. Yeşil bitkiler güneşten aldıkları ışık enerjisini fotosentez yoluyla kimyasal enerjiye çevirirler. Bu enerji bitkilerin bünyesinde birikir ve diğer canlılar için kullanılabilir hale gelir.

Tüketici olan otobur hayvanlar bitkilerle beslenerek bu enerjiyi kendi bedenlerinde biriktirirler. Etobur olan hayvanlar da otoburlarla beslenmek suretiyle ikincil tüketici olarak bu enerjiden yararlanırlar. Ekosistemin bir diğer öğesi olan ayrıştırıcılar bakteri ve fungus türlerinden oluşur. Ölen bitki ve hayvan dokularını ayrıştırırken hem kendilerini için yaşam kaynağı oluştururlar hem de canlı dokularında biriken çeşitli kimyasal maddeleri yeniden canlılar tarafından kullanılabilir hale getirerek ortama eklerler (Üçbaş, 1999: 44 vd).

Ekosistemin cansız öğelerinin önemli bir kısmını ortamdaki değişik inorganik madde ya da bileşikler oluşturur. Bunların arasında karbon, hidrojen, fosfor, nitrojen, potasyum, kalsiyum, magnezyum gibi bir kısım inorganik maddeler canlıların yaşamı için büyük önem taşır. Cansız ortamda inorganik maddelerden başka, bol miktarda organik bileşikler bulunur.

Karbonhidrat, protein, lipit ve türevleri gruplarından olan bu organik moleküllerin kökeni

(16)

canlılardır. Ölü organizmaların ayrıştırıcılar tarafından parçalanması ya da canlıların yaşam işlevleri sonucu (salgılar, atıklar) ortama eklenirler. Çeşitli büyüklükte olan bu moleküller, bir çok mikroorganizma için enerji kaynağı oluştururlar. Cansız ortamdaki ısı, ışık, yağış, nem miktarı, hava ve su kütlelerinin hareketleri, canlıların yaşamlarını geniş ölçüde etkiler. Her organizma için yaşamı başarıyla sürdürebileceği kimyasal ve fiziksel koşullar bellidir. Cansız ortam koşulları bir arada nerelerde, hangi tür organizmaların yaşayacağını ve o bölgedeki ekolojik üretimi belirler. Fiziksel parametreler, canlıların ekosferdeki coğrafi dağılımlarını ve miktarlarını çok geniş ölçüde etkilemektedir. Ekosistemlerde bir çok abiyotik öğe tek tek değil birlikte etkilidir. Örneğin ışık miktarının mevsimsel değişimi ısı, nem, yağış gibi fiziksel parametreler bir arada iklim birleşiğini oluştururlar.

Ekosistem içinde yer alan bu canlı ve cansız öğeler üç temel işlevle birbirlerine bağlanırlar. Bu işlevler şöyle sıralanabilir: Enerji akımı, kimyasal madde döngüleri ve populasyon denetimleri. Yukarıda bahsedildiği gibi, her ekosistemde, temel üreticiler güneş enerjisini kimyasal enerjiye dönüştürürler. Bu enerjinin bir kısmını kendi kullanır, bir kısmı otoburlara geçer, ot oburlardaki enerjinin de bir kısmı yine beslenme yoluyla etoburlara geçer.

Böylelikle güneşten etoburlara doğru bir enerji akışı gerçekleşir. Bu arada, ölen tüm bitki ve hayvanların bedenlerindeki kimyasal enerji ayrıştırıcılar tarafından kullanılır. Dengeli bir ekosistemde, uzun dönemde tüm enerji çıktıları girdilere eşit olur. Kimyasal enerji döngüsü ise yine bitkilerle başlar. Fotosentez yapabilmek için güneş ışığı dışında bulundukları ortamdan su, karbondioksit ve diğer inorganik kimyasalları alan bitkiler, bunları dokularında biriktirir. Bu biriken maddeler beslenme yoluyla önce otoburlara, sonra etoburlara geçer. Eğer ortamdan sürekli alınan ve canlıların vücutlarında biriken bu kimyasal maddeler ortama geri dönmezlerse, cansız ortam inorganik maddeler bakımından fakirleşir. Ancak dengede bir ekosistemde bu durum oluşmaz, çünkü ayrıştırıcılar tarafından ölü bitki ve hayvanların bedenleri parçalanırken bu kimyasallarda ortama geri dönmüş olur. Böylece bir döngü oluşur.

Bu ekosistemdeki canlı öğeleri oluşturan bitki ve hayvanların populasyonlarının öz denetimi, sistemin dengeli bir bütün olarak işleyişini sağlar. Populasyonların denetimi, sistem içindeki geri besleme mekanizmalarının varlığı ile oluşur. Örneğin bir geyik populasyonu, yiyecek, uygun yaşam alanı ve iyi hava koşullarının varlığı ölçüsünde artar, yiyecek kıtlığı, hastalık, yaşam alanlarının daralması, üreme mevsiminde havaların elverişsiz gitmesi durumunda da azalır.

Enerji akımı, kimyasal madde döngüleri ve populasyon denetimlerinden oluşan üç işlev, ekosistemlerin niceliksel ve matematiksel olarak çalışabilmeleri için gerekli temeli

(17)

oluştururlar. Buradaki önemli nokta, ekosistemlerde bu işlevlerin tek tek değil bir arada bulunmalarıdır. Yani kurt bir geyiği avlayıp yediği zaman, hem enerji transferi olmakta, hem geyiğin bedeninde biriken kimyasal maddeler kurda aktarılmakta, hem de geyik populasyonu kurdun etkisiyle bir birey azalmaktadır (Kışlalıoğlu-Berkes, 2001: 29 vd).

Şekil 1: Maddelerin devridaimi

Kaynak: Üçbaş, 1999:47

Doğal kaynaklar, sürekli, kendi kendini yönetebilen, her biri her doğal kaynağa özgü devresel sistemler içinde kendilerini yenilerler. Bu sistemlerin belki de en önemli özelliği kendi kendini yönetebilme yeteneği olarak belirir. Bu özellik, her bir sistemin dengesini ve sürekliliğini sağlar. Sistemlerin yapısı ve özelliği, iç etkileri ve değişmeleri özümsemesini ve kendisine uydurmasını olanaklı kılar. Böylece olumsuzluklar yaratabilecek –sistemin kendini yönetme yeteneğini zaafa uğratabilecek- baskılar ancak sistemin dışından gelebilir (Aruoba, 1997: 175).

Her sistem gibi ekosistem de, bir bütün oluşturan ve bütünün çalışmasını birlikte sağlayan öğeler ve süreçler topluluğudur. Ekosisteme bakarken tek tek ayrıştırarak ve en küçüğe indirgenerek incelenen konuların, bir bütünün içinde algılanması zorunluluğu da gözden kaçırılmamalıdır (Çepel, 2003: 7). Eğer bir ekosistem hiçbir sorun yaratmayacak şekilde işlevini yerine getiriyorsa, bu sistem dengededir.

I.2. Çevre Sorunlarının Tarihsel Gelişimi

Bundan 2 buçuk milyon yıl kadar önce iki ayağı üzerinde yürümeye başlayıp, elleri alet kullanmak için boşta kalan insanlar, yürümeye başladıktan yarım milyon yıl sonra ilk

(18)

aletlerini yapmış ve yaklaşık 500 bin yıl önce de ateşi kontrol altında tutmaya başlamıştır. Đlk insanlar 70 bin yıl önce Afrika’dan ayrılarak dünyaya yayılmışlar ve son buzul çağından sonra da tarım devrimini başlatmışlardır. Đşte bu devrim, insanın doğal çevresi ile olan ilişkisinde de büyük bir değişimi getirmiştir. Böylece çok büyük alanlar tarla olarak açılmaya başlamış, binlerce yıldır yaklaşık 4 milyon civarında duran dünya nüfusu hızla artmaya başlamıştır (Çepel, 2003:15).

Ormanların kütlesel yok oluşuna Asur, Babil, Çin, Mısır, Grek ve Roma uygarlıklarının erken dönemlerinde bile rastlanılmaktadır. Bu uygarlıklar ısınma, pişirme, bakır eritme, kap kacak yapımı, ev inşası, gemi yapımı gibi tüm gereksinimlerini odun kullanarak karşılıyorlardı. Elbette tarım alanları açmak için de geniş orman alanlarını temizlemişlerdi. Bundan 10 bin yıl kadar önce Akdeniz kıyılarındaki ormanlar tümüyle kesilmişti. 5 bin yıl önce Lübnan’dan Mısır’a başlayan kaliteli sedir ağacı ihracatı, Lübnan’daki sedir ormanlarının neredeyse tamamen yok olmasına yol açmıştı. Grek filozof Platon M.Ö. 4. yüzyılda Attica’daki ormanların kaybolması ve erozyon karşısında, yukarılardaki toprak öyle bir akıp gitmişti ki, geriye kalan arazi salgın hastalıktan arta kalan insan iskeletlerine benziyordu demiştir. Roma Đmparatorluğu’nun çöküşü ve ardından Avrupa’nın ekonomik gerilemesi, bazı alanlarda ormanların yeniden oluşması için zaman yaratmıştır. Ormanların yeniden oluşması için benzer bir fırsat 14. yüzyıldaki veba salgını sırasında da ortaya çıkmıştır. Fakat bu iki olay arasındaki nüfus artışı ve ekonomik iyileşme ormanların yeniden insan baskısı altına girmesine izin vermiştir.

Örneğin Đngiltere’de yaşanan nüfus artışı ve hızlı ekonomik büyüme ortaçağın sonlarına doğru doğal ormanların neredeyse tamamını tüketmişti. Demir yapımının orta ölçekli bir sanayi kolu haline gelmesi, ormanların yok edilmesinin en belirgin nedeniydi. 16.

yüzyılda erişilebilir orman kaynaklarının tamamen tükenmesi nedeniyle demir yapımcıları Đskoçya, Galler ve Đrlanda’daki ormanlara yönelmişlerdi. 1666’da yaşanan Büyük Londra Yangını’nın Norveçli kereste tüccarları tarafından sevinçle karşılandığı, çünkü kentin yeniden inşası için gerekli kerestenin Norveç’ten karşılandığı bilinmektedir. Çeşitli Avrupa ülkelerinde, özellikle gemi yapımında kullanılan çam ve fıçılarda kullanılan meşe ormanlarını korumak ve geliştirmek için çıkarılan yasalara karşın ormanların azalması engellenememiştir.

Örneğin 16. yüzyılda Fransa topraklarının %35’ini kaplayan orman alanı, 17. yüzyıl başlarında %25’e gerilemiştir (FAO, 1995: 12 vd.).

Bugünkü anlamda çevre kirliliğinin ortaya çıkması sanayi devrimi ile birlikte olmuştur. 18. yüzyılda sanayi devrimini ilk gerçekleştiren ülke olan Đngiltere’de buhar

(19)

makineleri çağının başlamasıyla birlikte kentler birdenbire büyümüş, kentsel nüfus artmış, hava, toprak ve su kirliliği, yepyeni sorunlar olarak insanoğlunun karşısına çıkmıştır.

Fransa’da 1848 devriminden itibaren yeni kent planlarının yapılması sırasında hava kirliliğinin önlenmesi için bazı düzenlemeler yapılmıştır. 1898 yılında Ebenezer Howard adlı Đngiliz bir mimar tarafından kentlerin yeniden düzenlenmesi düşüncesine uygun olarak bahçekent tasarımı yapılmıştır. Bu girişimler çevre kirliliğinin engellenmesi için atılan ilk adımlar olarak nitelenmektedir (Đlkin, 1991:8).

Sanayi üretimine geçilmesinin başlangıcından itibaren akarsulara, göllere, denizlere dökülen kirletici maddeler, bacadan havaya karışan zehirli gazlar, gelişigüzel yığılan çöpler ve sanayi atıklarıyla gerek su, gerek hava gerekse toprak kalitesi düşüyor, kullanılamaz hale gelmiştir. Buhar makinelerinin kullanımıyla altın çağını yaşayan kömür zamanla yerini petrole bırakıyordu ancak fosil yakıt tüketimi de her geçen gün artmıştır. Đnsanoğlunun varlığını sürdürmesi için vazgeçilmez olan hava, su ve toprak, teknik ilerlemeler, nüfus patlaması, üretimin ve tüketimin artışı nedeniyle biraz daha kirli hale gelmiştir. Bunun yanı sıra doğada bulunmayan ve bu nedenle ekolojik çevrim içinde yok edilmesi neredeyse olanaksız olan naylon, plastik, alüminyum vb. maddelerin kütlesel üretim ve tüketimi de çevre değerlerini tehdit etmeye başlamıştır.

Hava ve su kirliliği başlangıçta kent merkezlerinde ve sanayi bölgelerinde sorun olarak görülmekteyken, çevre sorunlarının sınır tanımayan niteliği nedeniyle, akarsular ve hava hareketleriyle kırsal alanlara da taşınmış ve tüm dünyaya yayılmıştır. Doğal çevrenin tahribi bir süre sonra insanların beslenme, enerji ve hammadde gibi ekonomik kaynaklarını tehdit etmeye başlamış ve çevre kaygısı güdülmeden gerçekleşen sanayileşmenin önce çevreyi ve giderek insan neslini yok edebileceği anlaşılmıştır (Đnançlı, 1992: 29 vd.).

Bu konuda dünya kamuoyunu etkileyen ilk çalışma Roma Kulübü tarafından Massachusettes Teknoloji Enstitüsü’ne ısmarlanan rapor olmuştur. Roma Kulübü’nün raporu, nüfus, beslenme, hammadde, enerji ve kirlenme konularından oluşan göstergelere dayanmaktadır. Büyümenin Sınırları adını taşıyan 1972 tarihli rapor, insanlığın geleceği için karanlık bir tablo çizmektedir. Rapora göre, doğal kaynaklar nüfusun artış hızına yetmeyecek ve içinde yaşadığımız çevre, 150 yıla kalmadan yaşanabilirlik niteliğini yitirecektir. Bu nedenle, çevreyi korumak ve geliştirmek isteniyorsa, gelişme hızı yavaşlatılmalı, durdurulmalıdır. Çünkü gelişme, uygarlaşma, insanlığı acı bir sona doğru yaklaştırmaktadır.

Raporun bu abartılı üslubu, insanlığın çevreye olan ilgisini çekmek, şaşırtarak, korkutarak çevre sorunlarıyla mücadeleye girmesine yol açmak bakımından başarılı olmuştur (Keleş-

(20)

Hamamcı, 2002:62). “Sıfır büyüme” varsayımı, bir yandan önü alınamayan nüfus problemini, bir yandan da beslenme, hammadde, kentleşme, sanayileşme konularında tüketim toplumunun yaşam tarzını da tartışmaya açmıştır.

Bu tartışmaların bir ucunda Amerikalı Victor Lebow’un, “Aşırı derecede verimli olan ekonomimiz, bizden tüketimi bir çeşit hayat tarzı haline getirmemizi, eşya almayı ve kullanmayı bir nevi ibadet telakki etmemizi, ruhi ve nefsi tatminimizi tüketimde aramamızı istemekte. Her şeyin gittikçe artan bir oranda kullanılmasını, tüketimini, yakılmasını, eskitilmesini ve atılmasını bir çeşit ihtiyaç haline getirmeliyiz.” (Durning, 1995:103) sözleri bulunurken, diğer ucunda Gandhi’nin “Yoksulluk ve karşılanamayan insan gereksinmeleri, en önemli kirlenme biçimleri değil midir? Köylerimizde ve gecekondularımızda yaşayan kitlelere, yaşamları kaynağında mikroplar içinde bulunurken, havayı, denizi ve akarsuları temiz tutmanın zorunluluğunu nasıl anlatabiliriz? Çevreyi, yoksulluk koşulları içinde iyileştirmek olanaksızdır.” sözleri yer almaktadır (Keleş-Hamamcı, 2002:223).

Gelişmiş ülkelerin teknolojik ve ekonomik anlamda kendilerini çok güçlü hissettikleri ve refah devleti uygulamalarıyla tüketimi sürekli olarak pompaladıkları 1950’lerde Londra’da hava kirliliğinden 4000 kişinin ölmesi, 1960’larda Japonya’nın Minamata bölgesinde atık sularla denize verilen organik civanın besin zinciri yoluyla insanlara geçmesi ve tedavi çalışmaları halen sürdürülen minamata hastalığının ortaya çıkması gibi olaylar çevre sorunlarını çarpıcı bir şekilde dünya kamuoyunun gündemine getirmiş ve acilen önlem alınmasının gerekliliğini ortaya koymuştur (Özpençe, 2002:11). 1987’de yayımlanan Brundtland Raporu ile dünyanın karşılaşacağı yakın tehditler toplu olarak gösterilmiş, nüfus ve insan kaynakları, beslenme sorunları, canlı türleri ve ekosistemler, enerji, sanayi, kentleşme, barış, güvenlik, kalkınma ve çevre konularında öneriler geliştirilmiş, çevre koruma ve sürdürülebilir kalkınma için hukuk ilkeleri önerisi ortaya atılmıştır (TÇSV,1992).

I.3. Çevre Sorunlarının Nedenleri

Çevre sorunlarının oluşmasında ve çevre kirliliğinin ortaya çıkmasında, toplumların üretim ve tüketim etkinliklerinin çevre üzerinde yarattığı değişimden kaynaklandığı söylenebilir. Diğer bir ifade ile çevre sorunlarının temelinde, toplumsal etkinlikler yoluyla doğal çevre üzerinde kurulan baskıların, çevrenin taşıma kapasitesini aşması olduğu söylenebilir (Ertürk, 1996:80). Çevre ekonomisi açısından bakıldığında, esas olarak, üretim yapısının, boyutlarının, özellikle artış hızlarının –büyümenin- ve bununla birlikte, varılmış bulunan tüketim düzeyinin, tüketim alışkanlıklarının çevre sorunlarının temelini oluşturduğu kabul edilmektedir (Aruoba, 1997:179).

(21)

Çevre sorunlarının nedenlerini, nüfus artışı, sanayileşme ve kentleşme başlıkları altında inceleyebiliriz.

I.3.I. Nüfus Artışı

Nüfus sorunu kadar çok tartışma yaratmasına, aynı zamanda siyasal, toplumsal ve ahlaki bölünmelere yol açmasına karşın yine de atak eylemlere geçilememiş olan çok az konu vardır. Nüfus sorununu anlamak için nüfus artışının gelişimini izlemek ve eğilimleri anlamak yararlı olabilir. Dünya nüfusunun bir milyara ulaşması için 2 milyon yıl beklemek ve 1830’lara gelmek gerekirken, sanayi devriminin hemen ardından geçen yüzyılda, ölüm oranları artmasına rağmen, dünya nüfusuna 1 milyar kişi daha eklenerek 2 milyar rakamına ulaşılmıştır. 1930-1960 arasındaki 30 yılda ise 1 milyar kişi daha dünya nüfusuna katılmış ve 3 milyar sınırı aşılmıştır. 4’üncü milyar için 15 yıl geçmesi yetmiştir. Görüleceği üzere teknoloji, sağlık, eğitim ve maddi refahın en hızlı arttığı dönemlerde, nüfus da hızlı bir artış göstermiştir. Bu dönemde beklenen ömür süresi artmış, ölüm oranları ve bebek ölüm oranları düşmüştür. BM’nin yüksek doğurganlık oranlarına göre yaptığı tahmini hesaplar, dünya nüfusunun 2050’de 11,9 milyar, 2100’de 18-19 milyara ulaşacağı, düşük doğurganlık oranlarına göre yaptığı hesaplar ise dünyadaki insan sayısının 2045 yılında en üst noktasına varacağı ve 8 milyar olacağı, daha sonra ise düşeceği yönündedir (TÇV, 1997:29 vd.).

Bu teorik yaklaşımlar nüfus çevre ilişkilerini açıklamada bazı genel ipuçları vermekle birlikte yeterli düzeye gelmiş değildir. Buna karşılık bazı modeller, çevreyi etkileyen ana faktörleri biraz daha iyi açıklamaya yardımcı olabilir. Örneğin IPAT diye bilinen model diğerlerine oranla daha yaygın bir kabul görmektedir ve çeşitli analizler için temel olarak alınmaktadır. IPAT modeli nüfus düzeyi, tüketim kalıpları ve üretimde kullanılan teknolojiler arasında ilişki bulunduğu noktasından hareket eder (Tuncer, 1997:19). Bu ilişki modelde I=PxAxT şeklinde ifade edilmektedir. (I) çevre üzerindeki etkiyi, (P) nüfus büyüklüğünü, (A) toplumun refah düzeyini ya da birey başına tüketimi, (T) birim başına tüketimin arkasındaki teknolojinin çevreye verdiği zararın fonksiyonu ifade eder. IPAT modeli, kabaca da olsa üç önemli değişkenin çevreyi ne ölçüde etkileyeceğini göstermektedir. Örneğin, bir an için diğer değişkenlerin sabit kaldığını varsayarsak, nüfustaki artış oranında çevre olumsuz etkilenecektir. Aynı şekilde nüfus artışı sıfır bile olsa, teknolojideki artışlar çevre kirliliğini artıracaktır. Bu modele göre yapılan karşılaştırmalarda, bir Amerikalı’nın bir Bangladeşli’ye kıyasla çevre üzerinde 140 kat daha etkili olduğu görülmüştür. Đki ülkenin nüfusları dikkate alınırsa ABD’nin çevre üzerindeki etkisi, Bangladeş’in 400 katı olmaktadır. Gerçekten de sanayileşmiş ülkelerin dünya nüfusunun yalnızca %20’sini oluşturmalarına karşılık, tüm

(22)

dünyada kullanılan enerjinin %75’ini, ticari yakıtların %80’ini tükettikleri ve buna paralel olarak çevreyi kirlettikleri bilinmektedir (Tuncer, 1997:19).

Kısacası çevre açısından nüfus büyüklüğünün yaratacağı sorun insan sayısı değil, bu sayıdaki insanın beslenme, barınma, giyinme, ısınma vb. için gereksinim duyacağı doğal ve yapay kaynakların durumunda netleşmektedir. Asgari gereksinimlerin karşılanması durumunda bile, şimdiki nesillerin gereksinimlerinden kat be kat fazla kaynak kullanılması gerekecektir. Oysa daha 1963 yılında yapılan araştırmalarda bile yoksul ülkelerde yaşayanların %20’sinin yetersiz beslendiği, %60’ının ise kötü beslendiği, dünya nüfusunun yarısının açlıkla mücadele ettiği ya da kötü beslenme problemi ile yüz yüze olduğu bildirilmekteydi (Şişli, 1999:429). Gerçi gelişmeler bizi umutlandırabilir. Örneğin satınalma paritesine göre bakıldığında gelişmekte olan ülkelerdeki gelir 1960’ta kişi başına 950 $ iken 1991’de üç katına çıkarak 2.730 $ düzeyine ulaşmıştır. Sağlık alanında da gelişme sağlanmış, gelişmekte olan ülkelerde beklenen ömür 1960’da 46 yılken, 1992’de 63 yıla çıkmıştır (TÇV, 1997:30). Ancak bu gelişmeye karşılık, günümüzde gelişmekte olan ülke nüfuslarının yaklaşık beşte biri eksik beslenme sorunu ile karşı karşıyadır. Bu ülkelerdeki beş yaşın 200 milyon altındaki çocuk kronik olarak proteine dayalı enerji açlığı çekmektedir. Her yıl 13 milyon beş yaşın altı çocuk açlık veya açlığa bağlı enfeksiyonlar nedeniyle ölmektedir. Aynı şekilde 2 milyar insan, bir veya birkaç gıda açısından kötü beslenmektedir. Eksik beslenen insan sayısı hem sayısal hem oransal olarak azalmakla birlikte açlık sorunu tamamıyla ortadan kalkmamıştır. Gıda arzı gelişmekte olan ülkelerde yavaşça da olsa 1980’lerden beri artmaktadır. Bu arada belirtmek gerekir ki, eğer teorik olarak gıda arzı dağılımının eşit olarak yapılması sağlanmış olsaydı, dünya gıda üretimi herkese ve tıbben kabul edilmiş günlük enerji ihtiyaçlarının üzerinde olarak herkese yetebilirdi (Fisunoğlu, 1997:58-59).

I.3.2. Kentleşme

Kentleşme olgusu sanayi devrimiyle karşımıza çıkmış ve 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren sorun olarak algılanmaya başlamıştır. Đnsanoğlunun yüz binlerce kişiyi barındıran Roma, Đstanbul, Bağdat, Đskenderiye gibi eski kentlerde ortak yaşama deneyimleri bulunmasına karşılık, kentleşme hareketi, feodal düzenin yıkılması nedeniyle özgürleşen halk yığınlarının sanayi devriminin başladığı bölgelerdeki işgücü ihtiyacını karşılamak üzere kırsal alandan kopup kentlere akmasıyla ortaya çıkmıştır denebilir. Çünkü kentleşmenin artı ürünün saklanması için bir mekana gereksinim duyulması ile yakın ilişkisi bulunmaktadır (Ertan, 1995: 545). Đtici, iletici ve çekici güçlerin birlikte hareketiyle oluşan kentleşme hızının sanayileşme hızından daha yüksek olması, kentleşmenin sorun olarak algılanmasıyla

(23)

bağlantılıdır. Ancak bunu yalnızca kentte yaşayan nüfusun artması olarak görmek hata olur.

Çünkü, kentleşme olgusu bir toplumun ekonomik ve toplumsal yapısındaki değişmelerden doğar (Keleş, 1997: 5). Kentleşmeyi etkileyen faktörler arasında ekonomik, teknolojik, siyasal ve sosyo-psikolojik nedenler olduğu görülmektedir. Nüfus artışıyla birlikte, kentsel hizmetlere yönelik talepte de artış olmasına karşılık bu talebi karşılayacak altyapılar yeterli değildir.

Nüfus ve kentleşme sorunlarının, nüfus artışına bağlı olarak 21. yüzyılda daha da şiddetleneceğini söylemek mümkündür (Gökdayı, 1997: 132).

Ortak Geleceğimiz Raporu’na göre, 1950’den 1985’e kadar kentli nüfus üç katına çıkmıştır. Gelişmiş ülkelerdeki kentsel nüfus iki kat artıp 838 milyona ulaşırken, gelişmekte olan ülkelerde 4 katına çıkıp 1 milyar 140 milyona ulaşmıştır. 1920’de 100 milyon olan kentsel nüfus 1980’de 1 milyarı geçmiş, aynı dönemde kırsal nüfus bir kat artmıştır. Ancak bu artış eğilimi son yıllarda azalmaya başlamıştır. Bazı uzmanlar hızlı kentleşme eğiliminin yerini durağanlığa bıraktığını, kentlerin kırsal yerleşime mukayeseli üstünlüklerini yitirmeye başladıklarını ileri sürmektedir. Gerçekten de hızla büyüyen nüfusa yetecek kadar toprak, hizmet ve olanaklar sağlamaya, temiz su, sağlık, eğitim hizmetleri, ulaşım vermeye yetecek kadar güç, kaynak ve yetişmiş personel bulmak konusunda gelişmekte olan ülkeler sorunlar yaşamaktadır. Bir yandan kaçak konutlar, gecekondular mantar gibi yayılmakta, kalabalık artmakta iken, bir yandan da bu sağlıksız çevrenin yaydığı hastalıklar ortaya çıkmaktadır.

Kentsel dokunun bozulması, kamu taşımacılığının aşırı kalabalıklığı, yollar, araçlar, trenler, istasyonlar, genel tuvaletler ve yıkanma yerlerinin kapasitesinin üstünde çalışması nedeniyle aşırı yüklenmesi, su borularının sızıntı yapması, kanalizasyonun içme suyuna karışması sorunları ortaya çıkmıştır. Mahallelerin çoğunda yol, kanalizasyon, akar su bulunmaması sıradan olaylar haline gelmiştir. Yoksulluk nedeniyle ortaya çıkan hastalıklar ve beslenme yetersizliği çocuk ölümlerine yol açarken, hava ve su kirliliği yetişkinlerde parazit hastalıklarına ve solunum yetmezliğine yol açmaktadır. Sanayinin sınırlı olarak bulunduğu küçük bir yerde bile bir iki fabrikanın atıklarını nehre boşaltmasıyla tüm kentin içme suyu kirlenebilmekte, baca gazı ile hava zehirlenmektedir. Yoksul mahalleleri genellikle zehirli atıkla kirlenmiş topraklardadır, çünkü buraları başka hiç kimse istememekte, yoksullar bu fabrikalarda çalıştığı için işyerinin yakınında oturmaktadır. Kentlerin kontrolsüz yayılmasıyla konut, su, kanalizasyon ve kamu hizmetleri pahalanmakta, kentler genellikle en verimli tarım arazileri üzerine kurulmaktadır. Ekilebilir toprakları az olan Mısır gibi ülkelerde bu kayıplar ciddi üretim kayıplarına neden olmaktadır (TÇSV, 1992:291 vd.).

(24)

Avrupa ülkelerinde bu durumun farkına 2. Dünya Savaşı’nın ardından varılmış ve gerek kentleşmeye gerekse toprağa bakış açısı tamamıyla değiştirilmiştir. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin 1972’de kabul ettiği Avrupa Toprak Anlaşması’na göre, toprak insanlığın bekası için gerekli bir doğal kaynaktır. Anlaşmada toprağın, çok iyi bilinen fiziksel, kimyasal, biyolojik varlıklara sahip olduğu, bu varlıkların hızla tahrip edilebileceği, sınırlı olan toprağın insan faaliyetlerine karşı dayanıksız olduğu, karşı koyamayacağı ve bunlardan kolayca zarar görebileceği, Avrupa’da bile toprağın hiçbir zaman değer yitimine karşı güvence altında olmadığı, böyle bir değer yitiminin onarılamayacağı ifade edilmiştir.

Anlaşmanın bazı ilkeleri şöyledir: Sanayi toplumu toprağı tarım için olduğu gibi, sanayi ve başka amaçlar için de kullanır. Tarımcılar ve ormancılar, toprağın niteliklerini koruyan bir yöntem uygulamalıdır. Toprak erozyona karşı korunmalıdır. Toprak kirlenmeye karşı korunmalıdır. Kentsel gelişme, yakın çevreye en az zarar verecek biçimde planlanmalıdır (Yavuz, 1980: 114 vd.).

Kentleşme, sanayileşmeyle birlikte yaşanması kaçınılmaz bir olgudur ve yönetilebilir.

Ülkeler sanayileştikçe kentleri büyümekte, buna bağlı olarak yaşam tarzları, üretim ve tüketim biçimleri değişmektedir. Bugün kentlerde yaşayan insanların kırlarda yaşayanlara kıyasla çevreyi daha az kirlettiği bilinmektedir ancak gelişmiş ülkelerde de kentlerin yarattığı kirlilikle baş etmenin yolları bulunmuştur. Londra, Paris, Chicago, Moskova ve Melbourne gibi kentlerin tarih kayıtlarında, nüfusun azımsanmayacak bir kesiminin çok kötü şartlar altında ve kirlilik koşulları içinde yaşadığı yılların çok da eskilerde olmadığı görülmektedir.

Ancak şartlar zamanla iyiye gitmiştir. Bu, kent bozulmasını ve buna bağlı olarak yaşanan ekonomik inişi engelleyecek olanakların bulunmasına ve kaynakların bilinçli politikalarla kullanılmasına bağlıdır. Aynı sorunların tüm gelişmekte ve yeni kurulan kentlerde yaşandığı görülmekte ve zamanla aşılabileceği umulmaktadır (TÇSV, 1992:297). Unutulmamalıdır ki, toplumun kentleşmesi kalkınmanın bir parçasıdır ve kentler dünya üzerindeki üretimin

%60’ını gerçekleştirmektedir (Keating, 1993:37).

I.3.3. Sanayileşme

18. yüzyılın sonlarına gelindiğinde Avrupa ile dünyanın diğer bölümleri arasında bilgi, teknik, üretkenlik ve etkililik farkları oluşmuştu. Özellikle Đngiltere, inorganik enerji ve makine kullanımına dayalı sanayi devriminden önce bile sanayileşmiş bir toplum haline gelmişti. Đngiltere, Galler ve Đskoçya’nın birliğinden oluşan Britanya’da, çalışan nüfus içinde tarımın payı % 36’ya düşmüş, imalat, madencilik ve inşaat alt sektörlerinin payı %30’a çıkmıştı. Đngiltere ve Galler’in milli geliri 1700-1750 arasında %23, 1750-1800 arasında %88

(25)

oranında arttı. 19. yüzyılda sanayileşme hem Đngiltere’de daha da hızlandı, hem de Fransa, Almanya, Amerika, Japonya gibi ülkelere yayılmıştır. Diğer uygarlık ve kültür bölgelerinin tarihlerine göre büyük farklılaşmalar getiren bu değişimlerin bariz olduğu Avrupalı toplumlar dünya üzerindeki ilişkilerinde de, ulaşım alanındaki hız ve kapasite artışı, deneysel bilim ve teknolojik gelişmelerin ürünü olan güç, yeni coğrafyalara merak ve bu alandaki sistematik bilgi üretiminin avantajlarını kullanarak geniş alanları sömürge ve yarı sömürge haline getirdiler.

Avrupa’dakine benzer bilimsel bilgi, teknoloji, ekonomik-toplumsal-siyasal yapı değişikliklerine daha önce tanık olmamış Çin, Hindistan, Đran, Osmanlı Đmparatorluğu gibi güçsüz duruma düşmüş daha eski uygarlıklarda ve yazılı kültürü bulunmayan diğer bölgelerde, bunları sömürge, yarı sömürge haline getiren kapitalist metropoller arasındaki ilişkilerde değişim yaşanmaya başladı. Ancak bu, 2. Dünya Savaşı öncesinde gelişme düzeyi farklarını ortadan kaldıracak sonuçlar ortaya çıkarmadı.

2. Dünya Savaşı’ndan sonra sömürgelerin bağımsızlıklarını kazanmaları, bu ülkelerde değişim ihtiyacını ortaya çıkardı. Uzun yıllar sömürge olarak kalan ülkeler, bir an önce kendilerini sömüren batılılar gibi olmak için gelişme-kalkınma ihtiyacı hissettiler. Pek çok ülkedeki batı karşıtı ideoloji ve retoriğe rağmen, bütün toplumsal örgütlenme, ekonomik gelişme ve dönüşüm programlarının hedefi batı gibi olmaktı. Bunun için, kalkınma, gelişme, sanayileşme bir büyüme sorunu olduğu kadar, belki bundan daha çok, bir başkalaşma, biçimini, yapısını aşma, değiştirme sorunudur (Tezel, 1989:12 vd.).

Kalkınma ekonomisi, 2. Dünya Savaşı’ndan sonrasında hızla gelişmiş bir kavramdır.

Bu disiplinin 1980’li yıllara kadar amacı, gelişmekte olan ülkelerde sosyal gelişme ve büyümeyi sistematik bir çaba ile büyütmek olmuştur. Buradaki temel yaklaşım, sınırsız bir kaynak arzı varsayımı altında, kıt faktör olan sermayeyi en iyi biçimde kullanarak geliri ve üretimi, özellikle sanayi üretimini artırmaktır. Sanayileşme, tarım sektörünü modernleştirmek ve tarımsal üretimi artırmak için de kaçınılmaz bir süreçtir. Üstelik sanayileşmenin gerektirdiği işgücü de, tarımın modernizasyonu sonucu ortaya çıkacak tarımsal işgücü fazlasıyla karşılanacaktır. Bu politikalar çerçevesinde üçüncü dünya ülkeleri hızlı bir kentleşme, sanayileşme ve tüketim kalıplarını değiştirme sürecine girmişlerdir. Ancak 1970’lerde yaşanan iki büyük petrol şoku büyümenin yavaşlaması, belli bir teknolojik etkenlik veri alınarak, artan nüfus ile mevcut kaynaklar arasındaki dengenin bozulup bozulmadığı sorusuna neden olmuştur.

(26)

Gelişmekte olan ülkelerin kalkınmasını finanse etmekle yükümlü Dünya Bankası’nın 1978’de yayımladığı ilk Gelişme Raporu, bu soruyu dikkate almaksızın, büyümenin hızlandırılması için tasarruf ve yatırımların artırılmasını gerekli görüyordu. Dünya Bankası bu yıllarda henüz kaynak kıtlığı ve çevre konusunda herhangi bir tehlike sezinlememektedir.

1990’lara gelindiğinde tehlike çoktan belirgin hale gelmiştir ve 1992’deki Gelişme Raporu, kalkınma ve çevre teması üzerine kurulacak, sürdürülebilirlik kavramı öne çıkarılacaktır.

(Pala, 1998: 138 vd.)

Sürdürülebilir kalkınma kavramı ilk kez Brundtland Raporu ile tanımlanmıştır:

“Sürdürülebilir kalkınma bugünün ihtiyaçlarını, gelecek kuşakların da kendi ihtiyaçlarını karşılayabilme olanağından ödün vermeksizin karşılamaktır” (TÇSV, 1992:71). Sürdürülebilir kalkınma kavramının mantığı, kuşaklararası bir konuyu gündeme getirmektedir.

Sürdürülebilirlik, ekonomik çevre ve kuşaklar arasında uzun dönemli entegre ve sistematik bir denge sağlamayı gerekli ve kaçınılmaz kılmaktadır (Fisunoğlu, 1998a: 13).

Kalkınma kavramının temelinde sanayileşme bulunuyor görünmekle birlikte, bu aslında yaşam tarzının tamamen değişmesi, üretim ve tüketim ilişkilerinin yeni kalıplara sokulması anlamına da gelmektedir. Sanayileşme elbette ekonomik ve sosyal dönüşümün motorudur ve sağlıklı bir çevre yaratmanın önemli bir aracıdır. Ancak çevre üzerinde yarattığı etkiyle, hava ve su kirlenmesi, gürültü, sanayi ve inşaat faaliyetleri için toprağın yanlış kullanımı gibi olumsuz etkiler yaratır. Kalkınma bir anlamıyla da kütlesel üretimin ve tüketimin artmasıdır ki, bu atık yaratan, ticaret merkezlerini ve diğer hizmet kesimlerini sanayi bölgesine çekerek yeşil alanları daraltan, trafik, gürültü, hava ve su kirliliği üreten bir etkendir. Bireylerin ihtiyaçlarını karşılamak üzere sürekli daha çok üretilen ürünlerin yanı sıra, teknolojik gelişmelerle yaratılan ürünler yoluyla o güne dek var olmayan ihtiyaçlar da yaratılmakta, bireyin tüketim biçimi ve tercihleri biçimlendirilerek karların artırılmasına çalışılmaktadır. Üretici ve sermaye için kısa vadede kar, kaynakların tükenmesinden, doğal hayatın tahribinden, çevrenin kirlenmesinden daha önemli hale gelmektedir (Görmez, 1997:17). Bununla birlikte, çevre ve ekonomik büyüme doğal düşman değildir. Çevreye zarar veren üretim mallarını ve yaşam tarzlarını değiştirmek pahalı bir yoldur ve bunun için büyüme önemlidir. Üretim sürecinde iki katma değer kaynağı vardır: Emek ve doğa. Doğru olan büyüme bunlardan ilkini olabildiğince çoğaltırken, ikincisinin sürdürülebilir bir hızda kullanılmasını sağlar. Sürdürülebilir kalkınma, yalnız bugünkü ihtiyaçları değil gelecek kuşakları da düşünmelidir. Bunun için, doğal kaynaklar akıllıca ve sürdürülebilir şekilde kullanılmalıdır. Yenilenemeyen ekonomik kaynakları tüketerek ekonomik büyüme sağlamak,

(27)

kısa vadeli hükümet borçları için para basmak kadar yapay bir çözümdür. Her ikisi de gelecekten borç almaktır. Para basmak enflasyona yol açarken, ikincisi ise çevre enflasyonuna neden olur. Çevre borçlarının bırakacağı miras, hiçbir zaman ödenemez (Clark,1996:39).

I.4. Çevre Sorunlarının Türleri I.4.1. Su Kirliliği

Su canlıların yaşaması için hayati öneme sahiptir. En küçük canlı organizmadan en büyük canlı varlığa kadar, bütün biyolojik yaşamı ve bütün insan faaliyetlerini ayakta tutan sudur. Dünyamızın %70'ini kaplayan su, bedenimizin de önemli bir kısmını oluşturmaktadır.

Ancak yeryüzündeki su kaynaklarının yaklaşık %0.3'ü kullanılabilir ve içilebilir özelliktedir.

Dünya nüfusunun %40'ını barındıran 80 ülke şimdiden su sıkıntısı çekmektedir. 1940-1980 yılları arasında su kullanımı iki katına çıkmıştır. Nüfusun hızla artması, buna karşılık su kaynaklarının sabit kalması sebebiyle su ihtiyacı her geçen gün artmaktadır. Dünyadaki mevcut suyun hacmi 141 milyar m3 tür. Bu suyun % 98'i okyanuslarda ve iç denizlerde bulunmakta, fakat tuzlu olduğu için, içme suyu olarak kullanıma, sulamaya ve sanayiyel kullanıma uygun değildir. Dünyadaki suların ancak %2.5'i tatlı sudur. Bunun da %87'si buzullarda, toprakta, atmosferde, yeraltı sularında bulunur ve kullanılamaz durumdadır.

Đnsanoğlu, su ihtiyacını yüzeysel sular ve yeraltı su kaynaklarından sağlamaktadır. Tatlı suların en önemli kaynağı yağışlardır. Küresel yıllık yağış 500 bin m3 olup, her yıl yeryüzüne inen yağış aynı miktardadır. Kişi başına düşen su kullanımı, toplumun gelişmişlik seviyesiyle doğru orantılıdır. ABD'de kişi başına 1692 m3, Avrupa'da 726 m3 su kullanılırken, Afrika'da kişi başına 244 m3 su kullanılmaktadır (NRDC, 2005).

Yağmur sularının yeryüzüne inmesinden itibaren kirlilik oranında ani bir artış olur.

Hayvansal ve bitkisel atıklar, doğal ve yapay gübreler, pestisitler ve mikroorganizmalar yeraltına doğru taşınır. Suyun topraktan süzülmesi ile sudaki karbondioksit miktarı artarken, oksijen azalır. Evsel ve sanayi atıklarının alıcı ortamla verilmesi sonucu, yağışlarla süzülen su yeraltına akarken, katı, sıvı ve gaz atıklar da yer altı sularına karışır. Yerüstü suları ise evsel ve sanayi atıklarının arıtılmadan su yataklarına verilmesi, katı atıkların düzensiz olarak alıcı ortama bırakılması, zirai ilaçlama ve gübrelemeden dolayı kirlenmektedir. Bu kirlilik içme sularının ve bitkilerin zehirlenmesine, doğanın tahribine yol açmaktadır (Krantz-Kifferstein, 2005).

I.4.2 Hava Kirliliği

(28)

Hava kirliliği, doğal ortamdaki havanın fiziksel, kimyasal ve biyolojik özelliğinin çeşitli etkenlerle canlıların yaşamını tehdit edecek şekilde değişikliğe uğramasıdır (Topbaş vd, 1998:7). Yerküreyi saran gaz kütleye atmosfer adı verilmektedir. Atmosferdeki hava tabakasının kalınlığı 150 km'dir. Bunun sadece 5 km'si canlıların yaşamasına elverişlidir.

Yeryüzünden uzaklaştıkça hava tabakasının yoğunluğu azalır. Atmosfer, yerkürenin etrafında adeta düzenleyici ve koruyucu bir örtü şeklindedir. Havada yaklaşık olarak; azot

%78

,

oksijen

%21

, karbondioksit ve asal gazlar

%1

oranında bulunur. Bunun dışında kirletici gazlar da oranları değişen miktarlarda havada yer alır (ÇOB, 2005).

Đnsanların çeşitli faaliyetleri sonucu meydana gelen üretim ve tüketim aktiviteleri sırasında ortaya çıkan atıklarla hava tabakası kirlenerek, yeryüzündeki canlı hayatı olumsuz yönde etkilenmektedir. Hava kirliliği, motorlu taşıtlardan ve sanayiden kaynaklanır. Kirli hava, insanlarda solunum yolu hastalıklarının artmasına sebep olmaktadır. Örneğin; kurşunun kan hücrelerinin gelişmesini ve olgunlaşmasını engellediği, kanda ve idrarda birikerek sağlığı olumsuz yönde etkilediği, karbonmonoksit'in (CO) ise, kandaki hemoglobin ile birleşerek oksijen taşınmasını aksattığı bilinmektedir. Bununla birlikte kükürtdioksit'in (SO2), üst solunum yollarında keskin, boğucu ve tahriş edici etkileri vardır. Özellikle duman akciğerden alveollere kadar girerek olumsuz etki yapmaktadır. Ayrıca kükürtdioksit ve ozon bitkiler için zararlı olup; özellikle ozon, ürün kayıplarına sebep olmakta ve ormanlara zarar vermektedir.

Sanayi, sanayi ve ısınmada kullanılan fosil yakıtlar ile ormanların tahribi ve arazi değişmesi sonucu, atmosferdeki karbondioksit miktarının

%5

oranında arttığı tespit edilmiştir. Bunun ise küresel ısınmaya yol açabileceği öngörülmektedir (NRDC, 2005b).

(29)

1.4.2.1 Sera Etkisi ve Küresel Isınma

Dünya atmosferi çeşitli gazlardan oluşur. Ayrıca küçük miktarlarda bazı asal gazlar bulunmaktadır. Güneşten gelen ışınlar (ısı ışınları/kısa dalgalı ışınlar), atmosferi geçerek yeryüzünü ısıtır. Atmosferdeki gazlar yeryüzündeki ısının bir kısmını tutar ve yeryüzünün ısı kaybına engel olurlar. CO2, havada en çok ısı tutma özelliği olan gazdır. Atmosferin, ışığı geçirme ve ısıyı tutma özelliği vardır. Atmosferin ısıyı tutma yeteneği sayesinde suların sıcaklığı dengede kalır. Böylece nehirlerin ve okyanusların donması engellenmiş olur. Bu şekilde oluşan, atmosferin ısıtma ve yalıtma etkisine sera etkisi denir. Dünya atmosferi cam seralara benzer bir özellik gösterir. Son yıllarda atmosferdeki CO2 miktarı hava kirlenmesine bağlı olarak hızla artmaktadır. Metan, ozon ve kloroflorokarbon (CFC) gibi sera gazları çeşitli insan aktiviteleri ile atmosfere katılmaktadır. Bu gazların tamamının ısı tutma özelliği vardır.

CO2 ve ısıyı tutan diğer gazların miktarındaki artış, atmosferin ısısının yükselmesine sebep olmaktadır. Bu da küresel ısınma olarak ifade edilir. Bu durumun, buzulların erimesi ve okyanusların yükselmesi gibi ciddi sonuçlar doğuracak iklim değişmelerine yol açmasından endişe edilmektedir. Enerji kullanımı %49, sanayileşme %24, ormansızlaşma %14, tarım %13 oranında küresel ısınmaya katkı yapmaktadır (ÇOB, 2005; ÇB, 1997:35 vd).

1.4.2.2 Asit Yağmurları

Çeşitli sanayi faaliyetleri, konutlarda ısınma amaçlı olarak kullanılan yakıtlar, fosil yakıtlara dayalı olarak enerji üreten termik santraller ile egzoz gazları havayı kirletmekte ve kükürtdioksit (SO2), azotoksit (NO), hidrokarbon ve partikül madde yaymaktadırlar. Havada 2-7 gün asılı kalabilen bu kirleticiler, su partikülleri ile tepkimeye girerek asit meydana getirmekte ve yağmurlarla birleşerek yeryüzüne asit yağmurları olarak inmektedir. Asit yağmurları göl ve akarsularda asit dengesini bozarak, tüm canlıları etkilemekte, hatta bazı türlerin ölümüne yol açmaktadır. En büyük etki ormanlar üzerinde görülmektedir. Asidik yağışlar, ağaçların yapraklarındaki büyüme ve gelişmeyi engellemektedir. Ayrıca yeryüzüne inen asit yağmurları, suya ve toprağa geçerek yapılarını değiştirmekte, bunun sonucunda toprak ve suyla ilişkide olan canlılar zarar görmektedir (ÇOB, 2005).

(30)

1.4.2.3 Ozon Tabakası

Çeşitli amaçlar için üretilen kloroflorokarbonlar (CFC) ozon tabakasını inceltmekte, bunun sonucunda çevre ve insan sağlığı olumsuz etkilenmektedir. Ozon molekülleri atmosferde bulundukları yere göre farklı özellikler gösterirler. Stratosfer tabakasındaki ozon canlılar için yararlı olup, buna karşılık dünya yüzeyine yakın atmosfer tabakasında (troposferde) bulunan %10 oranındaki ozonun yıkıcı etkisi bulunmaktadır. Atmosferdeki diğer moleküllerle reaksiyona giren ozonun, bitki ve hayvanların canlı dokularına çeşitli zararları bulunmaktadır. Atmosferdeki ozonun yaklaşık %90'ı yeryüzünden itibaren 10-40 km. arası yükseklikte ve stratosfer tabakasında bulunur. Bu bölgedeki ozonun özelliği; tüm canlı varlıkları, doğal kaynakları ve tarımsal ürünleri olumsuz yönde etkileyen ultraviole (UV) ışınlarını absorbe etmesidir. Ozon yoğunluğunun ultraviole ışınlarını tutma görevini yapamayacak kadar azalması, "ozon tabakasının incelmesi" olarak adlandırılmaktadır. Ozon tabakasının incelmesi sonucunda; UV-b radyasyonu artmakta ve insanların bağışıklık sistemleri zarar görmekte, görme bozukluğuna ve deri kanserine yol açmaktadır.

Ozon, 3 oksijen atomundan oluşan molekülleriyle zehirli, renksiz bir gazdır ve atmosferin üst katmanlarında yer alır. Gökyüzünün mavi renkte görünmesi bu gaz sayesinde olmaktadır. Sıvı halde lacivert renge dönüşen ozon gazı, dünyayı güneşten gelen morötesi radyasyona karşı korumaktadır (BÜ, 2006; ÖZALP, 2006).

1.4.3 Toprak Kirliliği

Hava ve su gibi, canlıların yaşaması için vazgeçilmez unsurlardan bir diğeri de topraktır. Toprak, bitki örtüsünün beslendiği kaynakların ana deposudur. Toprağın üst tabakası insanların ve diğer canlıların beslenmesinde temel kaynak teşkil etmektedir. Bir gram toprağın içerisinde milyonlarca canlı bulunmakta ve ekosistemin devamı için bunların hepsinin ayrı önemi bulunmaktadır. Toprağın verimliliğini sağlayan ve humusça zengin olan toprağın 1 cm’lik üst tabakasıdır. Dünyadaki toprakların ancak 1/10'inde üretim yapılabilmektedir. Toprak en önemli doğal kaynaklardan birisi olup; tarım dışı amaçlarla kullanılması, ağır metallerle kirlenmesi ve erozyon sonucu oluşan etkilerle kayıplara uğramakta ve verim düşmektedir. Kaybedilen toprakların yeniden kazanılması çok zordur.

1

cm. kalınlıktaki toprak ancak birkaç yüzyılda oluşabilmektedir.

Yirminci yüzyılın başından itibaren modern tarıma geçilmesi ve sanayileşmenin hızlanması ile birlikte, toprak kirliliği de bir çevre sorunları olarak ortaya çıkmaya başlamıştır. Daha önceki yüzyıllarda kullanılan güç ve enerji kaynaklarının yetersiz olması, nüfusun azlığı, sanayileşmenin henüz

Şekil

Updating...

Referanslar

Benzer konular :