TÜRKİYE’DE BÖLGELER ARASI GELİR FARKLILIKLARI VE YAKINSAMA

134  Download (0)

Tam metin

(1)

T.C.

ANKARA ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ

İKTİSAT ANABİLİM DALI

TÜRKİYE’DE BÖLGELER ARASI GELİR FARKLILIKLARI VE YAKINSAMA

Yüksek Lisans Tezi

Dicle Özdemir

Ankara - 2003

(2)

T.C.

ANKARA ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ

İKTİSAT ANABİLİM DALI

TÜRKİYE’DE BÖLGELER ARASI GELİR FARKLILIKLARI VE YAKINSAMA

Yüksek Lisans Tezi

Dicle Özdemir

Tez Danışmanı Doç. Dr. Abuzer Pınar

Ankara-2003

(3)

İÇİNDEKİLER

SAYFA

TABLOLAR VE GRAFİKLER iv

KISALTMALAR vi

GİRİŞ 1

BİRİNCİ BÖLÜM

BÖLGE VE BÖLGESEL GELİR ANALİZİ

1.1. Ekonomik Bölge Kavramı 5

1.1.1.Ekonomik Yapı Açısından Bölgeler 6

1.1.2.Ekonomik Gelişme Düzeyi Açısından Bölgeler 8

1.2. Bölgesel Gelir Kavramı Ve Kapsamı 9

1.3. Bölgesel Gelir Farklılıklarının Ortaya Çıkış Süreci ve Kalkınma Kutupları Teorisi 11

1.4. İktisadi Büyüme Ve Bölgeler Arası Gelir Farklılıkları 14

1.5. Sonuç 17

İKİNCİ BÖLÜM YAKINSAMA HİPOTEZİ 2.1. Neoklasik Büyüme Teorisi Ve Yakınsama Hipotezi 19

2.1.1. Temel Solow Modeli 19

(4)

2.1.2. Durgun Durum Çözümlemesi 22

2.1.3. Modelin Değerlendirilmesi 28

2.1.4. Yakınsama Hipotezi 32

2.2. Ekonomiler Arası Yakınsamaya Yol Açan Faktörler 44

2.3. İçsel Büyüme Modelleri’nde Sermayenin Artan Getirisi, Beşeri Sermaye Ve Yakınsama Hipotezinin Reddi 53

2.4. Sonuç 61

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM YAKINSAMA HİPOTEZİNİN AMPİRİK UYGULAMALARI 3.1. Uluslararası Düzeyde Yapılan Ampirik Çalışmalar 63

3.2. Yabancı Ülkelerdeki Bölgesel Düzeyde Yapılan

Ampirik Çalışmalar 71

3.3. Türkiye İçin Bölgesel Düzeyde Yapılan Ampirik Çalışmalar 75

3.4. Sonuç 87

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

TÜRKİYE’DE İLLER BAZINDAKİ SEKTÖRSEL YAPININ BÖLGELER ARASI YAKINSAMA SÜRECİNDEKİ ROLÜ: KARMA REGRESYON ANALİZİ 4.1. Model 93

4.2. Ekonometrik Yöntem Ve Veri Seti 100

4.3. Tanımlayıcı İstatistikler 102

(5)

4.4. Karma Regresyon Analizi Bulguları 121

SONUÇ VE DEĞERLENDİRME 136

KAYNAKÇA 142

EK: E-VIEWS EKONOMETRİ PAKET

PROGRAMI TABLOLARI 156

ÖZET 164

ABSTRACT 165

(6)

TABLOLAR ve GRAFİKLER

Şekil 1.: Fiili ve Gerekli Yatırımlar 24

Şekil 2.: Kişi Başına Sermaye Faz Diyagramı 25

Şekil 3.: Durgun Durum Dengesi 27

Şekil 4.: Sermaye Dinamiği 34 Şekil 5.: Mutlak Yakınsama 40

Şekil 6.: Şartlı Yakınsama 43 Tablo 1.:Uluslararası Yakınsama Çalışmaları 70

Tablo 2.:Uluslararası Bölgesel Yakınsama Çalışmaları 74

Tablo 3.:Tanımlayıcı İstatistikler 104

Grafik 1.:Karadeniz Bölgesi 105

Grafik 2.:Doğu Anadolu Bölgesi 107

Grafik 3.:Ege Bölgesi 109

Grafik 4.:Marmara Bölgesi 111

Grafik 5.:Güneydoğu Anadolu Bölgesi 113

Grafik 6.:İç Anadolu Bölgesi 115

Grafik 7.:Akdeniz Bölgesi 117

(7)

Grafik 8.:Türkiye 119

Tablo 4.:Anlamlılık ve Değişen Varyans Testleri 122

Tablo 5.:Marmara Bölgesi Regresyon Sonuçları 125

Tablo 6.:Karadeniz Bölgesi Regresyon Sonuçları 127

Tablo 7.:Ege Bölgesi Regresyon Sonuçları 128

Tablo 8.:İç Anadolu Bölgesi Regresyon Sonuçları 130

Tablo 9.:Akdeniz Bölgesi Regresyon Sonuçları 131

Tablo 10.:Doğu Anadolu Bölgesi Regresyon Sonuçları 132

Tablo 11.:Güneydoğu Anadolu Bölgesi Regresyon Sonuçları 133

Tablo 12.:Türkiye Geneli Regresyon sonuçları 134

(8)

KISALTMALAR

NBM: Neoklasik Büyüme Modeli NBT: Neoklasik Büyüme Teorisi İBM: İçsel Büyüme Modeli

İBT: İçsel Büyüme Teorisi

GSYİH: Gayri Safi Yurtiçi Hasıla

MRW: G. Mankiw, D. Romer ve D. Weil

LSDV: Least Squares Dummy Variables (Yapay Değişkenli En Küçük Kareler)

(9)

GİRİŞ

Neoklasik büyüme modeli (NBM), büyüme sürecinde fiziksel sermaye birikimi ve işgücünün önemini vurgularken; kalıcı büyümenin kaynağı olarak dışsal teknolojik

gelişmeyi gösterir. NBM, ülkeler ya da bölgeler arasında hem gelir düzeyi hem de büyüme oranları bakımından yakınsamanın gerçekleşeceği öngörüsünü yapmaktadır.

Temeli sermayenin azalan getirisi ve teknoloji varsayımına dayanan yakınsama hipotezine göre, başlangıçtaki kişi başına gelir düzeyi nispi olarak düşük olan

ekonomiler, başlangıçtaki kişi başına gelir düzeyi nispi olarak yüksek olan ekonomilerden daha hızlı büyürler. Aynı durgun durum sermaye/teknoloji oranına sahip ekonomiler arasında gerçekleşmesi beklenen bu durum “mutlak yakınsama”

hipotezi olarak adlandırılır. Ancak tüm ekonomilerin aynı durgun duruma sahip olduğu varsayımı gerçekçi bulunmadığından, daha sonra yapılan çalışmalarla “şartlı

yakınsama” kavramı geliştirilmiştir (Mankiw, Romer, Weil (MRW); 1992, Barro ve Sala-i-Martin; 1992). Buna göre, sadece benzer durgun duruma sahip ekonomiler

yakınsama gösterirler. Farklı teknolojik gelişme düzeyi ve tasarruf oranına sahip ekonomiler ise, ortak bir durgun durum seviyesine yakınsamak yerine, sadece kendi

durgun durum seviyelerine yakınsayacaklardır.

Son 20 yıla damgasını vuran ve Romer (1986) ile başlayan İçsel Büyüme

Modelleri’nin (İBM) çıkış noktası ise Neoklasik Büyüme Teorisi’nin gerçek hayattaki

gelişmelerle birebir uyuşmaması olmuştur. İçsel büyüme modellerine göre, ekonomiler

arasında gelir farklılıklarının süreğenliği normal bir durumdur. Çünkü dışsallıkların varlığı,

işgücü ve sermayenin azalan getiri ile çalışmaması, beşeri sermaye ve AR-GE’den

kaynaklanan verimlilik artışı gibi etmenler, NBM’nin öne sürdüğü yakınsama sürecini tersine

(10)

çevirebilir. Yüksek beşeri sermaye stokuna sahip ülkelerde, yeni fikirlerin ve ürünlerin gelişimi veya bu ülkelerin kendisi dışında gelişen fikirlere ve ürünlere adapte olması daha hızlı gerçekleşir. Zira büyüme oranı ile beşeri sermaye arasında pozitif bir ilişki vardır.

İBM’de, farklı ekonomilerde, teknoloji seviyesinin de farklı olabileceği öne sürülür.

Faktör hareketliliğinin serbest olduğu durumda, teknolojiden kaynaklanan bilgi akımı nedeniyle, teknoloji ve buna bağlı olarak kişi başına gelir de arkadan gelen ülkede daha hızlı büyür. Yine bu duruma literatürde “teknoloji açığı” (technological gap) denilir ve yakınsamanın hızı, bilgi ve teknolojinin yayılım oranı tarafından belirlenir. İBM’ye göre, ancak gelişmekte olan ekonomiler, kişi başına yüksek beşeri sermaye yatırımı yapabilirlerse gelişmiş ülkeleri yakalama (catch-up) eğilimine girebilirler. Çünkü beşeri sermayeye yapılan yatırımlar, pozitif dışsallıklar yaratarak, ölçeğe göre artan getirinin oluşmasını sağlayacak ve ekonomi durgun durum dengesinde iken, kişi başına büyüme oranı, kişi başına beşeri sermaye büyüme oranına eşitlenecektir (Romer, 1990).

Yakınsama hipotezi çalışmalarının çoğu, kişi başına toplam gelir düzeyi üzerine odaklansa da, sektörel gelir bazında da yakınsama sürecini inceleyen çalışmalar da yapılmıştır (Barro ve Sala-i-Martin; 1991, Cho;

1994, Bernard ve Jones; 1996). Söz konusu çalışmalarda bölgeler arası yakınsama sürecinin esasen sektörler arası intibak sürecindeki yakınsamadan kaynaklandığı ve sektörler arasında verimlilik ve teknoloji seviyesi bakımından heterojenlik olduğu ve bölgeler arası yakınsamanın temel nedeninin de özellikle sanayi sektöründeki verimlilik ve teknoloji artışı olduğu sonucuna varılmıştır. Bölgelerdeki sektörel bileşimde, az üretken

sektörlerden, daha üretken sektörlere kayma şeklindeki bir değişiklik, yakınsama sürecini anlamlı bir şekilde olumlu yönde etkileyecektir (Abramovitz; 1986, Baumol;1986, de Long 1988, Dowrick ve Nguyen; 1989, Cho;

1994, Barro; 1991, Barro ve Sala-i-Martin ;1991, 1992 ve Mankiw, Romer ve Weil;1992, Lim; 1996, Habib ve Miller; 1999).

Bu çalışmanın amacı, ekonomik büyüme teorilerinin en önemli araştırma konularından

biri olan yakınsama hipotezini incelemek ve bu hipotezin bölgeler itibariyle Türkiye

ekonomisinde geçerliliğini araştırmaktır. Bu amaçla, 1991-2000 yılları arasına ait ilgili veriler

kullanılarak, Cobb-Douglas üretim fonksiyonu yardımı ile bölgelerdeki sektörel teknoloji

(11)

seviyeleri belirlenmeye çalışılmış ve söz konusu sektörlerdeki teknoloji seviyelerinin bölgesel gelir artışı üzerindeki rolü test edilmiştir. Bunun yanı sıra, bölgesel bazdaki kamu yatırım harcamalarının ve nüfus artış oranının bölgesel gelir üzerinde ne yönde bir etkide bulunduğu da saptanılmaya çalışılmıştır. Elde edilecek bulgular, bölgelerdeki GSYİH artış hızında teknoloji seviyesi ve teknoloji artış oranı bakımından en çok hangi sektörlerin katkısı olduğu, söz konusu sektörlerde teknolojik açıdan yakınsama olup olmadığı ve Türkiye’de kamu yatırım harcamalarının etkinliği konusunda bilgiler sunacaktır.

Amacımız Türkiye’de hangi bölgelerin birbirine yakınsayıp yakınsamadığını belirleyebilmek için ve kalıcı büyümenin kaynağının teknolojik gelişme süreci olduğu varsayımından hareketle, bölgeler arasındaki gelir ve büyüme farklılığının ya da benzerliğinin özellikle hangi sektörlerdeki teknolojik seviyenin yetersizliğinden ya da etkinliğinden kaynaklandığını tahmin etmektir.

Bu tez çalışmasında konu dört bölümde ele alınmış olup; birinci bölümde, bölge, bölgesel gelir ve ekonomik büyüme ile ilgili temel kavramlar üzerinde durulmuştur. İkinci bölümde, Neoklasik Büyüme Teorileri’nde (NBT) ekonomik büyümenin hangi faktörler tarafından belirlendiğini açıklamak amacıyla Solow Büyüme Modeli ayrıntılarıyla anlatılmaya çalışılmış ve ekonomiler arasındaki büyüme farklılıklarının zamanla yok olacağı anlamına gelen “yakınsama hipotezi” kavramına yer verilmiştir. Yine aynı bölümde, söz konusu yakınsama hipotezinin kabul edilmediği İçsel Büyüme Teorileri’nin ortaya çıkışı ve teorik alt yapısı üzerinde durulmuştur. Ardından, yakınsama hipotezinin reddedilmesine neden olan içsel büyümenin belirleyicileri, konuyla ilgili ekonomik literatür göz önünde bulundurularak sunulmaya çalışılmıştır.

Üçüncü bölümde, söz konusu tartışmaların irdelendiği ampirik çalışmaları kapsayan

bir literatür yer almaktadır.

(12)

Dördüncü bölümde ise, Türkiye’de yakınsama hipotezi ile ilgili yapılan çalışmalar kısaca değinilmiş ve daha sonra yer alan uygulama kısmında ise bölgelerdeki sektörel teknoloji seviyeleri, kamu yatırım harcamaları ve nüfus artış oranları ile bölgesel GSYİH artış oranı arasındaki ilişkiler Türkiye örneği için test edilmiş ve elde edilen ekonometrik bulgular sunulmuştur.

Genel değerlendirme ve sonuç bölümünde ise, ampirik çalışma sonucunda elde edilen bulgular yorumlanarak Türkiye’de bölgeler arası gelir farklılıklarının giderilmesi, yakınsama sürecinin gerçekleşmesi ve devam ettirilebilmesi için neler yapılması gerektiği konusuna değinilmiştir.

BİRİNCİ BÖLÜM

BÖLGE VE BÖLGESEL GELİR ANALİZİ

1.1. Ekonomik Bölge Kavramı

Bölge (region) kavramı, birçok bilim dalında yer alan bir kavramdır. Ancak her bilim

dalı, kendi alanıyla ilgili olarak “bölge” kavramına farklı açıdan yaklaşmıştır. İktisatçılarda

(13)

bölge kavramını ekonomik gelişmişlik derecelerine göre ele almışlar ve bölgesel ayırımlarını buna göre yapmışlardır.

Bununla birlikte, iktisat literatüründe bölge ve bölgesel gelir kavramları henüz tam bir açıklığa kavuşmamıştır. Bölge kavramı ile bazen kendi içinde özellikleri olan bir kara parçası, bazen bir ülkenin kendi içinde bölümlere ayrılan kısımları anlaşılmaktadır. Genel olarak bölge, belirli kriterler bakımından homojen mekan parçası şeklinde tarif edilmektedir (ERKAL, 1978). Bir başka tarif ise, W. Isard (1956) tarafından yılında yapılmıştır. Isard, bölgeyi “genel” ve “elastiki” bir kavram olarak kabul etmektedir. Bunun nedeni, Isard’ın bölge analizinde, bölge kavramının ele alınan probleme göre değişmesidir.

İktisadi açıdan bölge kavramının daha iyi anlaşılabilmesi için çeşitli açılardan yapılan bölge ayırımlarını kısaca ele almak gereklidir.

1.1.1. Ekonomik Yapı Açısından Bölgeler

Ekonomik yapı özelliklerine göre bölgeler, homojen bölge, polarize bölge ve plan bölge olmak üzere üç başlık altında toplanabilir. Bu ayırım, belirli bir zamanda ve mekanda bölgelerin ekonomik yapısını ortaya koyar (Boudevilla, 1968).

Homojen bölge, ölçüleri bir ve ya birçok kritere göre benzer özellikler gösteren ve birbirini takip eden alanlar topluluğu şeklinde tanımlanabilir (Boudevilla, 1968). Yani homojen bölge, özellikleri itibari ile birbirine oldukça yakın birimlerden meydana gelen sürekli bir mekandır.

İktisatçılar, homojen bölge sınırlarını belirlerken, sanayileşme derecesi, kişi başına gelir, eğitim seviyesi gibi göstergeleri baz alırlar. Bununla birlikte, idari yapı tarafından belirlenen sınırlar, iktisatçıların bazı

zorluklarla karşılaşmalarına neden olur. Çünkü, homojen bölgenin test edilmesinde yararlanılan istatistiki veriler, genellikle il ve ilçe gibi idari birimlerden elde edilir ve bu durum da homojen bölgenin sınırlarının tespitinde sapmalara neden olabilir.

(14)

Polarize bölge, çeşitli yöreleri tamamlayıcı karekterde olan bir heterojen alandır ve yapısındaki bir kutup, çevre bölgedeki öteki kutuplarla daha sıkı ilişkilerde bulunur, diğer bir ifade ile egemen karekterdedir (Dinler, 1986) .

Polarize bölge; bir iç yapısı olan, bir merkez veya merkezlere bağlı çevreyi içine alan, çevreyi merkeze bağlayan bağların, sosyal ve ekonomik ilişkilerin kaybolması ya da, başka bir merkez lehine zayıflaması özelliği ile sınırlanmış bir birimdir (YAZGAN, 1977).

Homojen bölge kategorisi statik bir değerlendirme iken, Polarize bölgeler, dinamik bir süreç içinde belirlenir.

Bir bölgenin polarize hale gelişiyle, bu bölgeyle olan ilişkileri yoğunlaşan çevrenin veya polarize başka bir bölgenin ortaya çıkışı, çevrenin değişik bir bölge ile ilişkilerinin yoğunlaşması gibi değişik şekilleri ortaya çıkarmakta ve bir zaman süreci içinde işleyen mekanizma dinamik bir karakter kazanmaktadır. Polarize bölgeler, çevreye oranla ekonomik gelişme merkezi niteliği taşırlar.

Plan bölge; bölge ve milli kaynakları en iyi şekilde kullanarak ahenkli bir büyüme sağlama gayretinde olan planlama otoritelerinin kullandıkları bir araçtır. Plan bölge, bölgeye yerleşmiş ya da bölge dışında bulunan bir otoritenin ellerine verilmiş, belli bir ekonomik amaca erişmeye yarayan bir çerçeve, daha geniş ifadeyle,

“bölgesel politikayı uygulamakla sorumlu yönetimin yetki alanı içinde kalan sahalar”dır (DİNLER, 1986).

Homojen ve Polarize bölgelerde, ekonomik yapı, ekonomik faaliyetin şekli, nüfusun sosyal ve ekonomik nitelikleri ve bölge ile çevre arasındaki ekonomik faaliyetin yoğunluğu esas alınarak bir sınırlama yapılmaktadır.

Plan bölge ise, kalkınma planlarının hazırlanmasına yardımcı olmak ve uygulamasını kolaylaştırmak için, ve ayrıca bölgenin kalkınmaya katılmasını temin gayesiyle tespit edilmiş olan bölgedir (ERKAL, 1978). Bununla birlikte Plan bölge, hem milli ekonomideki özel amaçların gerçekleştirilmesine hem de bölgesel ekonomide, iktisadi organların teşkilatlanması için ekonomik yapı açısından bir temel teşkil etmektedir.

1.1.2. Ekonomik Gelişme Düzeyi Açısından Bölgeler

Gelişme düzeyine göre bölge değerlendirmesinde dinamik bir yaklaşım söz konusudur. Ülkeler arasında görülen farklılaşma, bölgeler itibariyle de ekonomik bir farklılaşmayı ortaya çıkarabilmektedir. Nitekim,

(15)

bölgeleri ekonomik gelişmişlik derecelerine göre “gelişmiş bölge” ve “az gelişmiş bölge” olarak iki ana gruba ayırdıktan sonra az gelişmiş bölgeleri de kendi arasında “gelişme halindeki az gelişmiş bölge” ve “potansiyel bakımdan az gelişmiş bölge” şeklinde ayırmak, ülkeler arasındaki tasnife uygun dinamik bir özellik taşımaktadır (Erkal, 1978).

Gelişmiş bölge, gelir seviyesi ve gelir artış hızı itibariyle ülke ortalamasının üstünde olan bir bölgedir.

Böyle bir bölge, gelir seviyesi ve gelir artış hızı yüksek olduğu gibi, sosyal ve kültürel göstergelere göre de gelişmiş bir özellik taşır.

Gelişmiş bölgelerde nüfus artışı geri kalmış bölgelere göre daha fazladır. Aynı şekilde gelişmemiş bölgelerde en önemli sektör tarım sektörü iken, gelişmiş bölgelerde sanayi ve hizmetler sektörü daha geniş bir yer tutar. Ve gelişmiş bölgelerde, kişi başına düşen gelir, gelişmemiş bölgelere göre daha fazladır.

Az gelişmiş bölgeyi, gelişme potansiyelini kaybetmiş veya gelişme avantajları olmayan bir bölge olarak tanımlıyoruz. Az gelişmiş bölge; belirli bir süre içinde sosyal ve ekonomik göstergeler açısından başka bölgelerle karşılaştırıldığında, ekonomik avantajlarının bulunmaması ile dikkati çekmektedir. Gelir seviyesi ve gelir artış hızı diğer bölgelerin gelir seviyeleri ve gelir artış hızlarından düşüktür. Hakim olan ekonomik faaliyet tarım sektörüdür ve makineli tarıma yeterince geçilmemiştir. İşgücünün istihdam imkanları sınırlıdır. Sabit sosyal altyapı yatırımları yetersizdir. Genellikle, sosyal ve kültürel göstergeler bakımından da bölge, az gelişmiş bir bölge özelliğini taşımaktadır. Her ülkede olduğu gibi, az gelişmiş bölge, mekanda görülen ve diğer bölgeler ile arasında sosyal ve ekonomik dengesizliklerin bulunduğu bir bölgedir.

Gelişme halindeki az gelişmiş bölge, gelir seviyesi itibarı ile ülke ortalamasının altındadır ve bu bakımdan az gelişmiştir. Fakat gelişme hızı bakımından ülke ortalamasının üstünde olduğu için gelişmekte olan az gelişmiş bir bölgedir. Bu tür bölgelerin gelişme potansiyeli vardır. Bu potansiyel, uzun süre harekete geçirilemediği için bölge az gelişmiş niteliğinden sıyrılamamaktadır. Bu tip bölgeler için uygulanması gereken iktisat politikasının amacı, büyüme hızının devam etmesini sağlamak olmalıdır.

Potansiyel bakımdan az gelişmiş bölgeyi, gelişme potansiyelini kaybetmiş bir bölge olarak tanımlayabiliriz. Bu tip bölgelerin fert başına düşen ortalama gelir seviyeleri belli bir zamanda ülke

ortalamasının üstünde de olabilir. Ancak gelişme hızı, ülke ortalamasının altında bulunduğu için bu bölgeler, gittikçe refah içindeki durumlarını kaybederler ve az gelişmiş bölgeler arasına katılabileceklerdir. Bu durumda olan bölgeler, gelişme potansiyellerini yitirdikleri için az gelişmiş bölge haline gelmektedirler.

(16)

Buradaki iyileştirici iktisat politikasının amacı ise, bölgenin büyüme hızının yükseltilmesi olmalıdır.

1.2. Bölgesel Gelir ( Regional Income) Kavramı ve Kapsamı

Her ekonomide çıktı üretilebilmesi için fiziki sermaye, beşeri sermaye, işgücü ve doğal kaynaklar gibi girdiler, girişimciler tarafından farklı teknolojik bilgiler çerçevesinde ve farklı oranlamalarla bir araya getirilir.

Gayri safi milli hasıla, belirli bir ülkede belirli bir zaman diliminde üretilen bu mal ve hizmet biçimindeki çıktıların parasal değerlerinin toplamıdır (Kibritçioğlu, 1998).

İktisadi büyüme ise, kişi başına reel hasıladaki artışları ima eder. Bir ülkede her bölgenin kişi başına geliri ise, o bölgenin, milli gelirden kişi başına aldığı pay olarak ifade edilecek olursa, bölgesel büyüme de söz konusu bölgenin kişi başına reel hasılasındaki uzun dönemli artış olarak tanımlanabilir.

Aynı ülke içersinde yer alan bölgelerin kişi başına reel gelirlerindeki farklılıklar ve bunun uzun

dönemdeki bir sonucu olarak söz konusu bölgelerin farklı büyüme oranlarına sahip olmasının temelinde bölgesel gelişmişlik farkları yatar. Bölgesel gelişmişlik farklarını belirleyen göstergeler arasında bölgede yaratılan katma değer, vergi performansı ve bölge içi istihdamın iktisadi faaliyet kollarına göre dağılımı yer almaktadır (Doğruel, 2002).

Burada sözü edilen iktisadi faaliyet kolları temelde üç ana başlık altında toplanmaktadır. Birincisi, tarım ve madencilik gibi üretim kapasitesi büyük oranda doğal koşullar tarafından belirlenen, teknolojik gelişme ve kullanılan üretim faktörlerinin miktarını arttırarak çok büyük oranlarda üretim miktarının arttırılmasının mümkün olmadığı faaliyetlerdir.

İkincisi ise sanayi sektörü olarak tanımlanan faaliyetlerdir. İlkinin aksine, bu tür faaliyetlerde üretim kapasitesi teknolojiye, üretim faktörlerinin kullanım düzeyine ve bu faktörlerin kalitesine bağlıdır. Son olarak üçüncü tür ekonomik faaliyet kolları, ticaret, hizmetler, ulaşım gibi ekonomik canlılık ve hareketliliğin göstergesi olan sektörlerden oluşmaktadır.

Ülke düzeyinde ekonomik gelişme ile birlikte birinci tür faaliyetlerin yaratılan katma değer içindeki payı azalırken, ilk aşamalarda ikinci tür faaliyetlerin payı hızla artmaya başlar. Gelişmenin daha sonraki aşamalarında ise üçüncü tür faaliyetlerin payı hızla genişler ve toplam ekonomik faaliyetlerin yarısından fazlası bu tür faaliyetlerden oluşur. Ekonomik gelişme ile birlikte üretimin sektörel dağılımında gerçekleşen bu değişme, bir bölgenin gelişmişlik derecesinin belirlenmesinde önemli bir göstergeyi oluşturmaktadır. Çünkü

(17)

nispi olarak geri kalmış bölgelerde birinci tür faaliyetlerin bölgede yaratılan kayma değer içindeki payı ülke ortalamasının üzerindedir. Bu durumda bölgesel gelir farklılıklarını azaltmaya yönelik politikaların temel hedefi ikinci ve üçüncü tür faaliyetlerin geliştirilmesine yönelik olmalıdır (Doğruel, 2002).

Bununla birlikte ekonomik kalkınmanın her bölgede aynı anda başlaması olanaksızdır. Bu durum iktisat biliminde “kalkınma kutupları teorisi” olarak açıklanmaktadır.

1.3. Bölgesel Gelir Farklılıklarının Ortaya Çıkış Süreci ve Kalkınma Kutupları Teorisi

Gelirin bölgeler arasındaki dağılımının temel belirleyicisi, bölgeler arası gelişmişlik farklarıdır. Bu durum, “Kalkınma Kutupları Teorisi” ile açıklanmaktadır.

Ekonomik kalkınmanın her bölgede aynı anda başlamasının olanaksız olduğunu ve kalkınma

aşamasındaki ülkelerin belirli bölgelerinin diğer bölgelere kıyasla gelişmiş olduğunu daha önceden belirtilmiştir.

Ekonomik kalkınmanın farklı aşamalarında ortaya çıkan kutuplaşmalar ve dengesizlikler, kalkınma sürecinin motoru veya sürükleyici unsurudur.

Endüstriyel yatırımlar çerçevesinde meydana gelen kutuplaşma ile birlikte söz konusu yatırımlar, kendilerine girdi sağlayacak diğer yatırımları da bölgeye çekerler. Bu şekilde oluşacak bir zincirleme etki, bölgenin gelişmesini hızlandırır. Bununla birlikte, kalkınma kutupları oluşurken gelişen-büyüyen noktaların yanı sıra az gelişmiş ve ya gerileyen bölgeler de oluşmaktadır. Bölgeler arası etkileşimin olası sonuçları konusundaki tartışmalar iki temel görüş etrafında toplanmaktadır.

Görüşlerden ilkine göre, kalkınma kutbunu oluşturan bölgeden diğer bölgelerin de gelişmesini

sağlayan olumlu yöndeki etkilerin, bu bölgelere yayılması söz konusudur. “Olumlu Yayılma Etkisi” olarak ifade edilen olumlu yöndeki bu etki; gelişmiş bölgenin artan talebine karşılık verme avantajına sahip diğer bölgelerin bu bölgeye satışlarının artması sonucunda uyarılan yatırım artışları ile iki bölge ekonomisinin birbirini

tamamlaması şeklindedir (HIRSCHMAN, 1963). Öte yandan aynı görüşe göre, bazı olumsuz, “kutuplaşma etkisi” olarak ifade edilen etkilerin işlemesi de kaçınılmazdır. Sanayileşme ve ürünlerin pazarlanması konusunda gelişmiş bölgenin rekabet üstünlükleri, diğer bölgenin gelişimini hızlandıracak girişimleri engelleyebilmektedir.

(18)

Bu görüşe göre, olumlu yöndeki etkilerin gücü zamanla artarken, olumsuz yöndeki etkilerin gücü zamanla azalmaktadır.

Bir başka görüşe göre ise, gelişmiş bölgede olumlu etkiler ağırlık kazanırken, aradaki ilişkinin geri kalmış bölgeler aleyhine işlemesi sonucu olumsuz etkiler öne çıkmaktadır. İlk görüşe göre karamsar olan bu görüşün gerekçesi; piyasa güçlerinin devreye girmesiyle birlikte, bölgeler arasında artan ilişkilerin, gelişmiş bölgenin daha da gelişmesini sağlarken, geri kalmış bölgenin daha da yoksullaşmasına neden olmasıdır. “Olumsuz Geri İtme Etkisi”

(Backwash Effects) olarak ifade edilen bu olumsuz etkinin kaynağı, piyasa koşulları içinde vasıflı işgücü ve sermayenin gelişmiş bölgelere göç etmesinin, göç veren bölge için giderilmesi güç bir kayıp olmasından kaynaklanmaktadır (MYRDAL, 1957). Geri kalmış bölgede ortaya çıkacak işgücü verimliliği artışları, hammaddeyi işleyen sanayilerin kurulması ve ticaret merkezlerinin oluşması ile birlikte bölgeler arası dengesizlik azalacaktır.

Bir bölgede başlayan ekonomik gelişmenin diğer bölgelere yayılması ya da diğer

bölgelerdeki ekonomik durumu daha da kötüye götürmesi, bu iki görüşün ileri sürdüğü

koşulların ortaya çıkardığı etkilerden hangisinin daha etkili olduğuna bağlıdır. Kalkınma

kutbu durumundaki bölgenin gelişme hızı oldukça yüksekse ve gelişmeyi sağlayıcı dışsal

etkiler yeterli ise, bölgeler arası dengesizlik zamanla azalacaktır. Fakat bu durum belirli bir

kalkınma eşiğini aşmayı başarmış ülkeler için geçerli olmaktadır. Ekonomik gelişmenin

piyasa güçlerine bırakıldığı, devletin ekonomiye müdahale etmediği azgelişmiş ülkelerde ise

gelişmiş ve geri kalmış bölgeler arasındaki farkların daha da arttığı görülmektedir. Bu nedenle

bölgesel dengesizlikler her ülkede var olmakla beraber, dengesizlik şiddeti azgelişmiş

ülkelerde gelişmiş ülkelerdekine göre daha fazladır. Bölgesel dengesizlik azgelişmiş ülkelerde

artan yönde, gelişmiş ülkelerde ise azalan yönde seyretmektedir (DİNLER, 1986).

(19)

1.4. İktisadi Büyüme ve Bölgeler Arası Gelir Farklılıkları

Bölgeler arasındaki gelişme farklılıkları coğrafi konum, ihracat ya da ithalat kapılarına yakınlık, altyapı yatırımlarının düzeyi, tarihsel birikim gibi bir dizi etmenin özgün bir bileşimi olarak görülebilir. Nedenlerinin neler olabileceği kadar nasıl tanımlanacağı bile oldukça tartışmalı bir konu olan bölgesel farklılıklar, izlenen bölgesel ve makro politikalarla da zaman içinde azalma ya da artma yönünde değişebilmektedir (Doğruel, 2002).

Bölgesel gelişme farklılıklarının önde gelen toplumsal sonuçlarından biri de gelirin bölgeler arasında farklılaşması ve bunun sonucu olarak da bölgelerin uzun dönemde farklı büyüme oranlarına sahip olmasıdır.

Bir ülke ve ya bölgedeki gelir eşitsizliği ile iktisadi büyüme arasındaki karşılıklı ilişkinin yönü ve derecesi konusunda ilk görgül araştırmalar Kuznets (1955) ile başlamıştır.

Kuznets’e göre kişi başına gelir ekonomik büyümenin ilk aşamalarında gittikçe artan bir özellik gösterir, belli bir noktadan sonra maksimum seviyeye ulaşır ve sonra da aşamalı olarak düşmeye başlar. Bu hipotez, literatürde “Ters-U Hipotezi” olarak bilinmektedir.

Kuznets’e göre bir ülkede büyümeye yol açan en önemli faktör tarım sektörünün yerini

sanayi sektörüne bırakmasıdır. Kırsal kesimde çalışanların gelirleri, kent çalışanlarının

gelirlerine göre daha düşüktür. İktisadi büyümenin ve kalkınmanın ilk aşamasında gelirin

dağılımındaki bu eşitsizlik, kırsal kesim aleyhinedir. Ancak belirli bir sanayileşme ve kentleşme

sürecinin ilk aşamasından sonra kent gelirlerindeki artış yayılarak kırsal kesimdeki düşük

gelirlilerin göreli gelirlerinde iyileşmeye yol açarak, gelir farklılıkları azalacaktır.

(20)

Kuznets, 11 ülke için yaptığı ampirik çalışma ile, GSMH’dan hareketle büyüme ve gelir eşitsizliği arasındaki ilişkiyi analiz etmiştir (Kuznets, 1963). Ekonomik büyüme ile gelir eşitsizliği arasında önce artan sonra azalan ve ters-U hipotezi olarak bilinen ilişkinin somutlaştırıldığı çalışmada, gelir dağılımının gelişmekte olan ülkelerde, gelişmiş ülkelere göre daha dengesiz olduğu; tarım sektöründeki gelirin, gelişmiş ülkeler ve gelişmekte olan ülkeler için daha dengeli bir dağılım gösterdiği; tarım dışı sektörde gelir dağılımın gelişmekte olan ülkelerde, gelişmiş ülkelere kıyasla daha bozuk olduğu ve gelişmiş ülkelerde gelir dağılımındaki dengesizliğin yüksek gelir gruplarının gelir payındaki azalma ve düşük gelir grubundakilerin gelir payının artması nedeniyle ekonomik kalkınma ile birlikte azalmakta olduğu sonucuna varılmıştır.

Sonuç olarak büyümenin sürdürülebilirliği kadar bir ülke içinde yatay olarak nasıl gerçekleştiğide önemlidir ki bu da bizi “kalkınma” kavramına götürür. Çünkü bir ülkede kişi başına gelir çok yüksek oranda artabilir be bundan nüfusun çok az bir bölümü yararlanabilirken, büyük bölümünün yaşam düzeyinde herhengi bir artış görülmeyebilir. Böyle bir durumda büyümeden söz edilebilirken, kalkınmadan söz edilemez.

Gelirin ekonomiler arasındaki dağılımı ve büyüme oranıyla ilişkisi bizi literatürde

“yakınsama” olarak kavramına götürür. Yakınsama en basit tanımla, zengin ve yoksul ekonomiler arasındaki farkın, fakir olan ekonomilerin daha hızlı büyüyeceği savı ile kapanmasıdır

(

Baumol; 1986, de Long; 1988, Dowrick ve Nguyen; 1989, Barro; 1991, Barro ve Sala-i-Martin; 1991, 1992 ve MRW; 1992)

1

Büyüme, ekonomiler arasındaki gelir farklılıklarını azaltarak gerçekleşiyorsa yakınsama, aksi takdirde uzaksama söz konusudur. Ekonomiler arası gelir farklılıklarının azalması ve dolayısıyla yakınsamanın vuku bulma nedenlerini, büyüme teorileri farklı yaklaşımlarla ele almaktadır. Bunun nedeni, büyüme teorilerinin ekonomik büyümeye neden olarak farklı varsayım ve faktör bileşimlerini göstermelidir.

1 Söz konusu kavram, ülkeler, bölgeler ve ya iller itibariyle analiz edilebilir.

(21)

SONUÇ

İktisadi büyüme bir ekonomide zaman içersinde milli gelir hesapları ile ölçülen toplam üretim düzeyindeki sürekli artışları ifade eder. Zaman kavramı, üretim artışlarının gerçekleştiği süreç içersinde, ekonomik yapı ve faktörlerdeki değişim hakkında varsayımlar içermekte olup, geleneksel yaklaşımda “kısa, orta ve uzun dönem” ayırımı ile sunulmaktadır. Büyüme, orta ve uzun döenmde, ekonomide üretim potansiyeli ve bu potansiyele denk düşen gelir düzeyindeki artışlar anlamına gelmektedir (Köse, 1992).

Bir ülkenin sürekli bir şekilde büyümesi kadar, bu büyümenin bir ülke içersinde bölgeler

ve iller arasında dengeli bir şekilde gerçekleşmesi de önemlidir. Örneğin bölgeler arasındaki

kişi başına gelir düzeyindeki farklılıklar, söz konusu bölgelerin uzun dönemde farklı büyüme

performansı göstermelerine de neden olur.

(22)

Bölgelerin büyüme performanslarının karşılaştırılmasında en önemli göstergelerden biri de bölgesel gelirin iktisadi faaliyet kollarına göre dağılımıdır. Temel olarak tarım, sanayi ve hizmetler olmak üzere üç ana başlık altında toplayabileceğimiz sektörel yapı, bir bölgenin gelişmiş/gelişmemiş olarak tanımlanmasında önemli bir götergeyi oluşturmaktadır. Çünkü nispi olarak düşük gelirli bölgelerde tarım sektörünün payı ülke ortalamasının üzerindedir. Ancak bölgesel ekonomik gelişme ile birlikte tarım sektörünün, elde edilen toplam gelir içersindeki payı azalırken, sanayi ve hizmetler sektörünün payı artmaya başlar. Bu nedenle gerek ülke bütününde gerekse bölgesel bazda kişi başına gelirdeki artışların elde edilebilmesi ve bunun uzun dönemdeki sonucu olan büyümenin sağlanabilmesi için, sanayi ve hizmetler sektörlerinin genişletilmesi ve bu sektörlerden elde dilen kişi başına gelir düzeylerinin sürekli bir artış göstermesi gerekmektedir.

Literatürde ülkeler arasında ya da bir ülke içersinde bölgeler ya da iller arasında kişi başına gelir düzeyindeki farklılıkların zamanla artış göstermesi “uzaksama”, azalması ise

“yakınsama” olarak adlandırılır. Ancak büyüme teorilerinde yakınsama konusu ile ilgili olarak farklı görüşler söz konudur. Neoklasik Büyüme Teorisi’nde (NBT) büyümenin ülkeler/bölgeler arasında yakınsama ile sonuçlanacağı iddia edilirken, İçsel Büyüme Teorisi’ne (İBT) göre ise büyümenin ancak bazı koşullar altında yakınama ile sonuçlanabileceği savunulmaktadır.

Çalışmamızın konusu olan bölgeler arası kişi başına gelir yakınsamasını analiz

edebilmek için öncelikle Neoklasik büyüme teorisinin temel yapısı üzerinde durmak ve bunun

yanı sıra bazı içsel büyüme modellerine değinmek yaralı olacaktır.

(23)

İKİNCİ BÖLÜM

YAKINSAMA HİPOTEZİ

2.1. Neoklasik Büyüme Teorisi Ve Yakınsama Hipotezi

1950’li yıllarda Solow (1956) ve Swan (1956), sonradan “Neoklasik Büyüme Teorisi” olarak adlandırılacak bir büyüme modeli ortaya attılar. Neoklasik olarak adlandırılan bu büyüme modellerinde, esas olarak, üretim sürecinde emek ve sermayenin birbirini ikame edeceği varsayımından hareket edilir. Neoklasik büyüme teorisinin temel çıkış noktası, Keynes’in iktisat öğretisine getirdiği eleştirinin dinamik analizidir.

2.1.1. Temel Solow Modeli

Kapalı bir ekonominin varsayıldığı Solow büyüme modeli

2

esas itibariyle dört değişken üzerinde yoğunlaşır: çıktı (Y), fiziksel sermaye (K), işgücü (L) ve teknoloji (A). Herhangi bir t zamanında üretim fonksiyonu şu şekildedir:

Y(t) = F(K(t),A(t)L(t)) (2.1.)

2 Solow büyüme modeli, Solow,1956; D. Romer, 1996, s.5-35 çalışmalarından yararlanılarak hazırlanmıştır

(24)

Üretim fonksiyonu, teknolojik gelişmenin etkisini yansıtmak için zamana bağlıdır.

Üretim, söz konusu girdilerin artan bir fonksiyonudur ve teknolojideki değişmelerle arttırılabilmektedir.

3

Modelin en önemli varsayımı, sermaye ve işgücünün ölçeğe göre sabit getirili olmasıdır. Ölçeğe göre sabit getiri varsayımı ile üretim fonksiyonu yoğun (intensive) formda yeniden yazılabilir.

Burada y=Y/AL ve k=K/AL dir. Eşitliğe göre etkin işgücü birimi başına çıktı, etkin işgücü birimi başına

sermayenin bir fonksiyonudur. Ayrıca fonksiyonun,

f(0)=0, f

(k)>0, f

’’

(k)<0

koşullarını da yerine getirdiği varsayılmıştır. Burada f

(k), sermayenin marjinal getirisidir

4

. Bu varsayımlara göre, sermayenin marjinal getirisi pozitiftir ancak azalan getiriyle çalışmaktadır.

Yoğun formda yazılan üretim fonksiyonu, Inada koşullarını da yerine getirir

5

. Inada koşullarına göre, sermaye stoku yeterince az miktarda, sermayenin marjinal getirisi çok fazladır ve sermaye stoku arttığında marjinal getirisi azalmaktadır. Bu da ekonominin durgun durum dengesine ulaşacağının bir garantisidir.

Modelin diğer bir varsayımı ise işgücü, teknoloji ve sermayenin zamanla nasıl değişeceği üzerine kuruludur. Model, işgücü ve teknolojinin sabit bir oranda değişeceğini varsaymaktadır. Diğer bir varsayımda teknolojik değişmenin dışsallığıdır. İşgücü, teknoloji ve sermayenin başlangıç seviyeleri şöyledir:

3 Modelde teknoloji değişkeni, “işgücü” artışlı ya da “Harrod-nötr” şeklinde tanımlanmaktadır. Diğer olası durumlar “sermaye artışlı” ya da Solow-nötr” diye bilinen F(AK,L) ile “Hicks-nötr” teknoloji diye bilinen AF(K,L)’dir.

4

( / ) 1

( )( ) ( )

F K AL K

ALf f k

K AL AL

∂ = ′ = ′

5

lim

k0

f k ′ ( ) = ∞ ,lim

k→∞

f k ′ ( ) 0 =

( )

,1 1 ,

F K F K AL

AL AL

⎛ ⎞ =

⎜ ⎟

⎝ ⎠ (2.2.)

. ( ) ( ) . ( ) ( ) L t nL t A t gA t

=

=

(2.3.)

(2.4.)

(25)

Burada n, nüfus artış hızını; g, teknolojik gelişme hızını tanımlamaktadır. Üretim, tüketim ve yatırım olarak kullanılmaktadır.

Üretimin yatırıma ayrılan kısmı (s), dışsaldır ve sabit bir yatırım oranına göre belirlenir. Sermayenin aşınma oranını δ olarak kabul ettiğimiz takdirde,

Burada A ve L, modelin varsayımı gereği, dışsal ve sabit bir oranda büyüdüğünden,

sermaye değişkeni, modelin dinamiğini sağlayan temel faktördür. Yani denklem, veri teknoloji ve işgücü seviyesinde, K’nın dinamiklerini göstermektedir.

2.1.2. Durgun Durum Çözümlemesi

Etkin işgücü başına sermayedeki değişimi bulabilmek için zincir kuralı uygulanır.

k =K/AL eşitliğinin türevini alırsak;

.

( ) ( ) ( )

K t = sY t − δ K t (2.5.)

[ ]

. . . .

2

( ) ( )

( ) ( ) ( ) ( ) ( )

( ) ( ) ( ) ( )

K t K t

k t A t L t L t A t

A t L t A t L t

⎡ ⎤

= − ⎢⎣ + ⎥⎦

(2.6.)

. . .

( ) ( ) ( ) ( ) ( )

( ) ( ) ( ) ( ) . ( ) ( ) ( ) ( )

K t K t L t K t A t

A t L t A t L t L t A t L t A t

= − − (2.7.)

(26)

(2.3.), (2.4.) ve (2.5.) no’lu eşitlikleri (2.7.) no’lu eşitlikte yerine yazarsak,

Bu denklem Solow modelinin temel fark denklemidir. Burada birinci terim, sf(k), etkin işgücü başına yapılan fiili (actual) yatırımdır ve ekonomideki fiili yatırımları gösterir. İkinci terim, (n+g+δ)k ise gerekli (break- even) yatırımdır ve etkin işgücü başına düşen sermaye miktarını en azından aynı düzeyde sürdürebilmek için yapılması gereken yatırım düzeyinin tanımlamaktadır. k’nın düşmesini önlemek için yatırıma ihtiyaç duyulmasının iki nedeni vardır. Birincisi, varolan sermaye aşınmaktadır; bu nedenle, sermaye stokunun korunması için aşınan sermaye miktarı yenilenmelidir. İkincisi, etkin işgücü miktarı artmaktadır. Bu nedenle, K’yı sabit tutmak için yeterli yatırım yapmak, aynı zamanda k’yı sabit tutmak için yeterli değildir. Ayrıca, işgücü, n+g oranında büyüdüğü için, k’nın durgun olabilmesi, K’nın da n+g oranında büyümesini gerektirir.

Eğer ekonomide etkin işgücü başına fiili yatırımlar, gerekli yatırımları aşarsa, k yükselecek; aksi durumda k düşecektir. Her ikisi de eşit olduğu takdirde, k, sabit bir değer alacaktır. Şekil-1, Solow büyüme modelinin temel denkleminin işleme yöntemini göstermektedir.

. ( ) ( )

( ) ( ) ( )

( ) ( ) sY t K t

k t k t n k t g

A t L t

δ

= − − −

(2.8.)

( ) ( ) ( ) ( )

( ) ( )

s Y t k t nk t gk t

A t L t δ

= − − − (2.9.)

(2.10.)

.( ) ( ( )) ( ) ( )

k t =sf k t − + +n g

δ

k t

(27)

Burada k

*

, k’nın bir fonksiyonunu ifade eder. Gerekli yatırımları ifade eden sf(k) eğrisi orijinden başlamaktadır. Çünkü f(0)=0 olduğundan, k=0 düzeyinde gerekli ve fiili yatırımlar eşittir

6

. k sonsuza yaklaştıkça, sf(k) eğrisi de yatay hale gelir.

Ekonomideki fiili yatırımlarla gerekli yatırımlar k

*

noktasında eşitlenir, bu nokta da k

*

dır ve böyle bir noktaya “durgun durum (steady state)” denilmektedir.

Durgun durum, değişkenlerin sabit bir oranda arttığı durum olarak ifade edilir. Solow modelinde durgun durum, temel denklemde işgücü başına sermaye miktarında değişim olmaması demektir. Bu aynı zamanda, fiili yatırımların, gerekli yatırımlara eşit olduğu noktadır.

Cebirsel olarak ifade edecek olursak;

sf(k

*

) = (n+g+δ)k

*

(2.11.)

eşitliği, durgun durum şartını gösterir. Şekil 2, sermayenin dinamiğini faz diyagramı üzerinde tanımlamaktadır.

6sf(k) eğrisi pozitif eğimli olduğundan ve azalan getiri özelliğine sahip olduğundan (f k′( ) 0> ,f k′′ <( ) 0)dolayı, k boyunca ilerledikçe yatıklaşır.

k

*

sf(k)

Gerekli Yatırım

Fiili Yatırım

k

Şekil 1 Fiili ve Gerekli Yatırımlar

Etkin İşgücü Başına Yatırım

(28)

Ekonomide etkin işgücü başına sermaye miktarı, durgun durum değerinin altındaysa, fiili yatırımlar, gerekli yatırımları aşar. Bu noktada sermaye birikimi pozitifdir ve k

k

*

k

0

Şekil 2. Kişi Başına Sermaye Faz Diyagramı .

k

(29)

yükselmektedir. k, k

*

’ nın altındaysa, sermaye birikimi negatife dönüşmüş demektir

7

. Sonuç olarak, ekonomideki sermaye miktarının başlangıç değeri ne olursa olsun, sermaye miktarı, durgun durum değerine yakınsayacaktır.

k=k

*

iken yani ekonomi durgun durumdayken, işgücü ve sermaye stoku, n+g oranında büyüyecektir. Sermaye ve etkin işgücünün n+g oranında büyümesi, sabit getiri özelliğinden dolayı Y’nin de aynı oranda büyümesini gerektirir. Böylelikle k ve y de g oranında büyüyecektir. Sonuç olarak, kişi başına gelir de değişim, teknoloji tarafından belirlenir. Ve ekonomi, başlangıç noktası ne olursa olsun, denge büyüme patikasına yakınsar. Kişi başına gelir de kalıcı büyümenin kaynağı, teknolojik gelişmedir.

Durgun-durum çıktı-teknoloji oranı, k

*

koşulu ve üretim fonksiyonu kullanılarak belirlenmektedir. Durgun durum sermaye miktarını Cobb-Douglas üretim fonksiyonunu baz alarak çözersek şu eşitliği elde ederiz:

7 Yine cebirsel olarak ifade edilecek olursa,

( ) ( )

.

0

sf k > n g + + δ ⇒ > k

ve

( ) ( )

.

0

sf k < n g + + δ ⇒ < k

( )

* s 1 1

k n g

α δ

⎛ ⎞ −

= ⎜⎝ + + ⎟⎠

(2.12.)

(30)

Bunu üretim fonksiyonunda yerine yazarsak şuna ulaşırız

8

.

Bu eşitliğin işgücü başına çıktı cinsinden ifade ettiği anlamı daha iyi görebilmek için eşitliği yeniden düzenlersek:

8 Y=F(K,L)=KαL1-α şeklindeki Cobb-Douglas üretim fonksiyonunun işgücü başına cinsini ifade eden y=kα eşitliğinden elde edilmiştir.

(n+g+δ)k

sy

k

0

k

*

k

Şekil 3. Durgun Durum Dengesi

( 1 )

* s

y n g

α α

δ

⎛ ⎞ −

= ⎜ ⎝ + + ⎟ ⎠ (2.13.)

(2.14.)

(31)

Bu eşitlikten, dengeli gelişme sürecindeki etkin işgücü başına çıktı miktarının teknoloji, yatırım oranı ve nüfus artış hızı tarafından belirlendiğini görebiliriz. Yatırım oranı ve nüfus artış hızındaki değişmeler, uzun dönem etkin işgücü başına çıktı düzeyini etkilemekte ama uzun dönem etkin işgücü başına çıktı büyüme oranını etkilemektedir. Yani herhangi bir şok anında işgücü başına çıktı yükselir ancak bu yükseliş geçicidir; çıktı-teknoloji oranı yeni durgun duruma ulaşılıncaya kadar sürer. Bu noktada, büyüme kendi uzun dönem seviyesi olan g’ye geri döner.

Sonuç olarak Solow modelinde olası politika değişiklikleri ile büyüme oranı artabilir ancak bu artış, yeni durgun durum geçiş sürecinde geçici olarak yaşanır. Politika değişikliklerinin sadece düzey etkisi vardır.

2.1.3. Modelin Değerlendirilmesi

Solow modeli, kişi başına gelir farklılıklarını yatırım oranlarındaki farklılıklara, nüfus artış hızına ve teknoloji seviyesindeki farklılıklarla açıklamaktadır. Ve ekonomilerin Solow modelinde kalıcı bir büyüme sergilemelerinin nedeni de teknolojik gelişmedir. Çünkü belli bir noktadan sonra sermayenin azalan getiri özelliğinden devreye girdiğinden kişi başına büyüme de durmaktadır. Teknolojik gelişme, sermayenin marjinal ürünündeki azalmayı ortadan kaldırdığından, kişi başına büyüme de, teknolojik gelişme oranında artmaya devam eder.

Solow modelinin temelini oluşturduğu neoklasik yaklaşımın esas amacı, üretimin sabit verimler ve değişen faktör oranları kuralına göre yapılması halinde, doğal ve gerekli büyüme oranları arasında herhangi bir uyuşmazlığın söz konusu olmayacağını, ekonominin istikrarlı bir dengeye ulaşacağını göstermektedir.

Bu yaklaşıma göre, kişi başına düşen sermaye miktarının artması, sermaye faizinin düşmesine yol açar. Sermaye faizi sadece sermaye birikim hızının, işgücü artışındaki ve teknolojik gelişmedeki büyüme hızına eşit olması durumunda sabit kalır. Böylece işgücü artışı sonucu oluşan etkiler, sermaye faizini geriye çeker. Bu nedenle, neoklasik yaklaşımda uzun vadeli büyümenin motoru olarak teknolojik gelişmedeki ve işgücündeki artış görülür. Burada önemli olan nokta, her iki faktöründe dışsal olarak kabul edilmeleridir.

Solow modeli, büyümeyi açıklayan temel etkenin teknolojik gelişme olduğunu açıklamakta ve teknolojik gelişmenin veri kabul edilerek dışsal olarak belirlendiği varsayılmaktadır. Modelin en zayıf noktası, teknolojik gelişme sabitinin dışsal olarak kabul edilmesi ve uzun dönemde devamlı büyümeyi mümkün kılacak teknolojik gelişme sürecinin model tarafından açıklanmamasıdır.

MRW (1992), Solow modelini genişleterek, beşeri sermayeyi modele katmış ve böylece ülkelerin farklı nitelikte işgücüne sahip olduklarını göz önünde bulundurmuşlardır. Literatürde bu modele “Genişletilmiş Solow Modeli” denilmektedir. MRW’ye göre, bütün ülkeler, yeni teknolojiyi aynı oranda yerine getirir. Teknolojik büyümeyi ifade eden parametre, ülkelere has olmayan bilginin gelişimidir.

Ortak teknoloji büyümesinden kasıt, bir ülkedeki bütün değişkenlerin büyüme oranı, bütün ülkelerin durgun duruma olan uzaklıklarındaki ve sermayenin ölçeğe göre azalan getirisindeki değişimle açıklanmasıdır.

MRW, ülkelerin farklı eğitim ve beşeri düzeyinde işgücüne sahip olmalarını göz önüne alarak, üretim fonksiyonuna beşeri sermayenin katılarak genişletilmesinin, modelin uyumu açısından daha iyi hale getireceğini belirtir. MRW modelinde, Solow modelinin dinamiklerine ilişkin olarak elde edilen tüm sonuçlar geçerliliğini korumaktadır. Beşeri sermayenin modele eklenmesi, modelin temel yapısında hiçbir değişime yol açmaz. Üretim fonksiyonunu işgücü başına çıktı cinsinden beşeri sermayeyi de dahil ederek tekrar yazarsak;

( )

* 1

( ) ( ) s

y t A t

n g

α α

δ

⎛ ⎞ −

= ⎜ ⎝ + + ⎟ ⎠

( )

* 1

( ) s ( )

y t K hA t

n g

α α

δ

⎛ ⎞ −

= ⎜⎜⎝ + + ⎟⎟⎠

(2.15.)

(32)

Neden bazı ülkelerin daha zengin, bazılarının daha yoksul olduklarını açıklayan genişletilmiş Solow modelini özetleyen bu eşitlikte durgun durumda kişi başına çıktı, orijinal Solow modelinde olduğu gibi, teknolojik gelişme hızı (g) kadar büyümektedir. Sonuç olarak modele göre bazı ülkeler, yüksek fiziksel sermaye yatırım oranına ve daha düşük nüfus artış hızına sahip oldukları, nitelikli işgücüne sahip olmak için daha fazla zaman harcadıkları ve teknoloji düzeyleri daha gelişmiş olduğu için daha zengindirler.

MRW (1992), neoklasik büyüme modelinin yeterince tatmin edici olmadığını çünkü günümüzde ülkelerin artık daha yüksek standartlara sahip olması nedeniyle, modelin yeni durumlar çerçevesinde açıklanamadığını vurgulamaktadır. Neoklasik büyüme modeli, ülkeler arası büyüme oranlarını karşılaştırırken, ülkelerin sahip oldukları üretim teknolojisini aynı kabul etmektedir. Ancak Grossman ve Helpman (1991), bu varsayımı anlamsız bulmaktadır.

Farklı kişi başına gelir düzeyine sahip iki ülke düşünüldüğünde, ülkelerden birinin tasarruf oranı, diğerine göre daha büyük olması halinde, söz konusu ülkenin durgun durum değeri de daha büyük olacaktır. Mankiw’e göre, ülkeler arası karşılaştırmalı analiz, bu sonuçları doğrulamaktadır. Teknolojik geri kalmışlık, nispi olarak fakir ülkelerin temel sorunu ise, bu ülkeler, sermaye stoklarını ya da istihdam oranlarını arttırmadan, gelişmiş ülkelerin ileri teknolojilerini taklit ederek hızla büyüyebilirler. Ancak ileri teknolojinin kısa sürede taklit edilmesi ve uygulanması, bu ekonomilerin kıt beşeri sermaye stokları nedeniyle kolay değildir.

Neoklasik büyüme modeline göre fakir ülkeler, daha az sermaye stokuna sahip oldukları için, sermayenin marjinal getirisinin yüksek olması nedeniyle, bu ülkelerde kar ve faiz oranları da yüksek olacaktır. Bu nedenle sermaye, zengin ülkelerden fakir ülkelere hareket etme eğiliminde olacaktır. Ampirik çalışmalar, K/Y oranının zengin ülkelerde, fakir ülkelere nispeten iki kat fazla olduğunu göstermektedir.

Bu gözlemden, sermayenin de iki kat daha yüksek olacağı gerçeği ortaya çıktığından; bu bulgular, neoklasik teori ile tutarlıdır. Ancak yeni yaklaşımlara göre, sermayenin getirisinin ulusal gelirdeki payı, neoklasik büyüme modelinin ortaya koyduğundan çok daha büyüktür (Barro, Sala-i-Martin ve Mankiw, 1995).

Sermayenin ulusal gelirdeki payı, neoklasik teoride anahtar rol oynamaktadır. Çünkü

sermayenin payı, üretim fonksiyonunu da belirlemektedir. Sermayenin payı ne kadar büyük

olursa, ortalama çıktıdaki azalama da o kadar yavaş olacaktır. Böylece daha büyük bir α

(33)

oranının varlığı, tasarruf oranındaki bir değişikliğin, durgun durum değerini daha fazla etkilemesine neden olacaktır.

2.1.4. Yakınsama Hipotezi

Neoklasik büyüme teorisinin temelinin oluşturan Solow büyüme modelinde neoklasik üretim fonksiyonu baz alınarak, ölçeğe göre sabit getiri ve girdilerin azalan verimlere sahip olduğu kabul edilmiştir. Uzun dönem büyüme oranlarının tamamen dışsal unsurlar tarafından belirlendiği modelde, durgun durum büyüme oranı, tasarruf oranından ve üretim fonksiyonu seviyesinden bağımsızdır. Uzun dönemli büyümenin süreğenliği, dışsal teknolojik gelişmelerin varlığına bağlıdır.

Uzun dönemde büyüme hızlarının tasarruflara değil de dışsal teknolojik gelişmelere bağlanmasının bir sonucu olarak ülkelerin uzun dönemde kişi başına sermaye ve gelir seviyelerinin birbirine yaklaşacağı hipotezi kabul edilmiştir. Teknolojinin, ülkeler arasında geçiş serbestisine sahip olması ve sermayenin azalan getiri özelliği temeline dayanan bu mekanizmanın işleyişi literatürde “yakınsama” hipotezi olarak adlandırılmaktadır.

Başlangıçta GSYİH’leri göreli olarak düşük olan ülkeler, daha hızlı büyüme oranlarına sahiptirler. Bu hipotez, sermayenin azalan verimliliğe sahip olduğu varsayımının bir sonucudur. Ülkeler , işgücü başına daha az sermayeye sahip iseler, sermaye getiri oranları daha yüksek olacak ve bunun bir sonucu olarak sahip oldukları daha büyük büyüme oranı ile gelişmiş ülkelerin milli gelirlerine yakınsayacaklardır. Neoklasik teorinin bu öngörüsü ile, uzun dönmede ülkelerin kişi başına düşen milli gelir seviyeleri birbirine yaklaşacak, dolayısıyla ülkeler arasındaki refah seviyesi farkları kendiliğinden ortadan kalkmış olacaktır. Başlangıçta düşük K/L oranına sahip olan yoksul ekonomilerin doğal olarak marjinal sermaye verimlilikleri yüksek olacağından; ülkeler arasında tasarruf oranları, işgücü artış hızı ve teknolojik gelişme oranı eşit olduğu takdirde, söz konusu yoksul ülkelerin sermaye stoku, gelişmiş ekonomilere göre daha hızlı büyüyerek, bu ülkelerin K/L, K/Y ve Y/L düzeylerine ulaşacaktır.

Ancak ampirik literatür incelendiğinde basit yakınsama hipotezinin sanayileşmiş ülkeler bazında, büyüme oranları farklılıklarını açıklamada başarılı olduğu görülürken, bir bütün olarak dünya ülkeleri arasındaki büyüme

(34)

oranı farklılıklarını açıklamada başarılı olmadığı görülmektedir9. Neoklasik büyüme modeli bu bulgulara açıklama getirmektedir. Modelin temel türevsel denklemini tekrar yazacak olursak:

Burada y, kα’ya eşit olduğu için sermayenin ortalama ürünü (y/k), (kα-1)’e eşittir. Sermaye birikimi azalan verimliliğe göre çalıştığı için, k yükselirken sermayenin ortalama ürünü azalır. Eşitliği aşağıdaki şekilde

inceleyebiliriz.

9 Ayrıntılı bilgi için bakınız Baumol (1986)

k k/

.

k

1

k

2

k

*

/ k = sk

α1

sy

δ + +g n

Şekil 4. Sermaye Dinamiği

.

( )

k y

s n g

k = k k − + +

δ (2.16.)

sk

α-1

, n+g+δ

(35)

Şekilde iki eğri arasındaki mesafe, k’ nın büyüme hızıdır. y’nin büyüme hızı da bu farkla orantılıdır. Teknolojik gelişme hızı sabit olduğu için, k’nın ve y’nin büyüme hızındaki bir değişiklik, işgücü başına sermaye ve işgücü başına çıktı büyüme hızlarındaki değişime bağlıdır. Başlangıçta fakir olan ekonominin sermaye-teknoloji oranı k1

iken, başlangıçta zengin olan ekonominin sermaye-teknoloji oranı k2 dir. Bu iki ekonomi aynı teknoloji düzeyine, aynı nüfus artış hızına ve aynı yatırım oranına sahipse, başlangıçta fakir olan ekonomi, geçici bir süre, başlangıçta zengin olan ekonomiden daha hızlı büyüyecektir. İki ülke arasındaki işgücü başına çıktı aralığı, her iki ekonomi aynı durgun duruma yaklaşırken zaman içinde daralacaktır. Sonuç olarak neoklasik modelin öngörüsü şudur: Aynı durgun duruma sahip ülkeler arasında yakınsama hipotezi gerçekleşir. Yani fakir ülkeler ortalama olarak, zengin ülkelerden daha hızlı büyürler.

Ampirik olarak yakınsamayı analiz eden iki dinamik ölçüm vardır:

1- Sigma (σ) yakınsaması: Gelirin zamanla nasıl bir dağılım (dispersion)

izlediğini gösterir.

2- Beta (β) yakınsaması: Aynı dağılımda gelirin hareketliliğini gösterir.

Beta yakınsamasına göre eğer nispi olarak fakir olan ekonomiler, nispi olarak zengin olan ekonomilere göre daha hızlı büyüme eğilimindeyse, diğer bir ifade ile fakir olan ekonomi zengin olan ekonomiyi kişi başına gelir ya da üretim düzeyinde yakalama eğiliminde ise yakınsama söz konusudur ve bu yakınsama kavramı beta

yakınsaması olarak tanımlanır (Baumol; 1986, De Long; 1988, Barro; 1991, Barro ve Sala-i-Martin; 1991, 1992a, 1992b, 1995).

Sigma yakınsamasında ise karşılaştırılan ekonomiler arasındaki kişi başına gelir dağılımının zaman içersinde küçülmesi söz konusudur (Baumol; 1986, Dowrick ve Nguyen, 1989, Baro ve Sala-i-Martin; 1991, 1992a, 1992b, 1995).

Her ne kadar benzer olmasalar da, bu iki kavram birbiriyle ilişkilidir. Ekonomiler arasında kişi başına gelirin dağılımı zamanla düşme eğilimindeyse, σ-yakınsaması söz konusudur. Ancak kişi başına gelirin başlangıç seviyesi ile büyüme oranı arasında negatif bir ilişki varsa, bu bizi β-yakınsaması kavramına götürür. Başka bir ifadeyle, fakir ekonomiler, zengin ekonomilerden daha hızlı büyüme eğilimindeyse, β-yakınsaması söz konusudur.

(36)

Beta ve sigma yakınsamasının niçin bağımsız olduklarını bir örnekle açıklayalım. 50 yıl boyunca aynı gelir eşitsizlik derecesine ve farklı ekonomik yapıya sahip iki ülke düşünelim

A Ülkesi B Ülkesi

Tarım Ülkesi Endüstri Ülkesi

A ülkesinde çok az sayıda girişimci var ve ülkedeki işgücünün büyük bir bölümü bu girişimlerin hizmetinde çalışmaktadır. Bazı işçilerin çocukları çok yetenekli ve zamanla girişimciliğe başlayarak servetlerini arttırıyorlar. Bazı girişimcilerin çocukları ise, bu konuda ebeveynleri kadar başarılı değiller ve mal varlıklarını zamanla kaybediyorlar. 50 yılın sonunda servet, başka aileler tarafından tutulmaktadır. Ancak gelir eşitsizliğinin derecesi sabittir.

B ekonomisinde ise hanehalkı gelirindeki artış oranı, fakir ailelerde, zengin ailelere göre daha fazladır yani beta yakınsaması vardır. Ancak A ekonomisinde beta yakınsaması söz konusu değildir. Çünkü zengin aile gelirindeki artış, fakir ailelerin gelirindeki artış oranıyla aynı düzeydedir. Ve bu yüzden A ekonomisinde gelir seviyesindeki farklılıklar 50 yıldan fazla sürmektedir. B ekonomisinde fakirlerin, zenginlerin yerini alıp almaması ya da A ekonomisinin B ekonomisine dönüşüp dönüşmeyeceği gibi durumların hepsi beta yakınsaması kavramı ile ilgilidir.

Gelirin dağılımını (dispersion) ifade eden sigma yakınsaması, ekonomik birimler arasında kişi başına gelirin zamanla azalıp azalmadığını inceler. Eğer karşılaştırılan ekonomilerin kişi başına reel gelir dağılımı zaman içinde daralıyorsa (σt+Tt), sigma yakınsaması süreci gerçekleşiyor demektir. Burada ifade edilen σt terimi, ekonomiler arasındaki kişi başına gelirin logaritmasının t anındaki standart sapmasıdır.

(37)

İkinci yakınsama kavramı olan beta yakınsaması kavramı, hareketlilik (mobility) üzerine kuruludur. Ve fakir ekonomilerin zengin ekonomileri zamanla yakalayıp yakalamadığı ile ilgilidir. Kişi başına gelirin başlangıç seviyesi ile büyüme oranı arasında negatif yönlü bir ilişki varsa beta yakınsaması söz konusudur.

i sayıda ekonomi olduğunu düşünürsek kişi başına gelir şu yaklaşımı gösterecektir ( Barro,1991)

10

:

Logaritmik olarak ifade edilen yukarıdaki kesikli zaman denkleminde, β katsayısının anlamlı olarak negatif bir değer alması, beta yakınsamasının varlığını gösterir. Mutlak olarak yüksek bir β katsayısı, yüksek bir yakınsama eğiliminin göstergesidir.

İki kavram farklı olsalar da, birbirleriyle ilişkilidir. Bu durum aşağıda yer alan şekil yardımıyla görülebilir.

(a) (b)

(c)

, ,0 ,

g y

i T = + α β i + ε i T (2.17.)

log GSYİH

0 t t+T

AB log

GSYİH

0 t t+T

A

B

log GSYİH

0 t t+T

A

B

(38)

Şekil (a)’da, nispi olarak fakir olan B ekonomisi daha hızlı büyümekte ve beta yakınsaması gerçekleşmektedir. Bununla birlikte her iki ekonomi arasındaki gelir dağılımı farkı da zamanla azaldığından aynı zamanda sigma yakınsaması da gerçekleşmektedir.

Şekil (b)’de ise başlangıçta nispi olarak daha zengin olan A ekonomisi daha hızlı büyüdüğünden, beta yakınsamasının gerçekleşmediği görülmektedir.

Beta yakınsamasının gerçekleşmemesi sigma yakınsamasını da ortadan kaldırır.

Diğer bir ifade ile sigma yakınsaması için beta yakınsaması gerekli ancak yeterli koşul değildir.

Son olarak şekil (c)’ de ise sadece beta yakınsaması gerçekleşmekte ancak sigma yakınsaması gerçekleşmemektedir. Çünkü fakir ekonomi olan B, zengin ekonomi olan A’ya göre daha hızlı büyümekte ancak fakir ekonominin büyüme oranı zengin ekonominin büyüme oranından fazla olduğu için belirli bir süre sonra (t+T), başlangıçta fakir olan B ekonomisi yine başlangıçta zengin olan A ekonomisinden daha zengin bir konuma gelmektedir. Burada (t+T) zamanında iki ekonomi arasındaki fark, (t) zamanındaki fark ile aynıdır ancak (t+T) zamanına gelindiğinde iki ekonominin konumları değişmiştir. Sonuç olarak iki ekonominin gelir dağılımı arasındaki fark düşmediği için sigma yakınsaması gerçekleşmemiştir.

Sonuç olarak yakınsamanın vuku bulabilmesi için, β katsayısının negatif ve istatistiksel olarak sıfırdan farklı olması gerekmektedir. Düşük gelir seviyesine sahip ekonomilerin, yüksek gelir seviyesine sahip ekonomilerden daha hızlı büyümeleri anlamına gelen beta yakınsaması aynı zamanda kişi başına gelir seviyesindeki farklılıkları da yansıtmaktadır.

Ancak literatürde, ülkelerin sahip oldukları koşulların farklılıklarından dolayı iki farklı yakınsama hipotezi söz konusudur.

Bunlardan biri “mutlak yakınsama”, diğeri ise “şartlı yakınsama” olarak adlandırılmaktadır.

Mutlak yakınsama, aynı teknoloji seviyesine, nüfus artış oranına, tasarruf eğilimine ancak farklı başlangıç sermaye-emek oranına sahip farklı ülkelerin, aynı durgun durum sermaye-emek oranına yakınsamaları durumunu ifade eder. Ülkelerin aynı durgun durum sermaye- emek oranına yakınsamaları, aynı kişi başına üretim ve tüketim oranlarına ve dolayısıyla aynı büyüme oranına sahip olmaları ile

sonuçlanacaktır. Mutlak yakınsama durumu, şekil 5’de gösterilmektedir.

10 1

, ( , ,0)

i T i T i

g =T yy

(39)

Burada neoklasik modelin öngörüsüne göre, fakir ve zengin ülke, aynı durgun durum değeri olan k

*

ya yakınsayacaklarıdır. Dikkat edilirse, bu, fakir ülkenin, zengin ülkeye göre nispeten daha hızlı büyümesi anlamına gelmektedir. Bunun nedeni, sermayenin marjinal getirisidir.

k

1

<k

2

olduğu sürece, f

(k

1

)>f

(k

2

) olacak yani fakir ülkede, sermayenin marjinal getirisi, emeğin marjinal getirisine göre daha büyük olacağından, nüfus artış oranına kıyasla daha fazla sermaye birikimi sağlanacaktır.

Bu duruma gerçek dünyadan da örnek gösterilebilir. Mesela, 2. Dünya savaşının sonunda, Japonya ve Almanya’da sermaye stoku tükenme noktasına gelmişken, savaşa katılan diğer ülkelerin teknoloji olanakları, tasarruf ve nüfus artış oranları savaştan önceki seviyesiyle aynı kalmıştır. Böyle bir durumda, savaş sonrası, Almanya ve Japonya’yı, düşük sermaye-emek oranına sahip oldukları için şekilde k

1

temsil eden ülkeler olarak gösterebiliriz. Mutlak

ir=nk

i=sf(k)

y=f(k)

k=K/L

k

*

k

2

k

1

y2

y*

y1

Şekil-5 Mutlak Yakınsama

i

*

Şekil

Updating...

Referanslar

Benzer konular :