ÜNİTE
3
HZ. MUHAMMED’İN PEYGAMBERLİĞİNİN İLK YILLARI, İLK MÜSLÜMANLAR
VE İLK TEPKİLER
İLK DÖNEM İSLAM TARİHİ
Prof. Dr.
M. Hanefi PALABIYIK
İÇİ NDEKİLE R
• İlk Vahiy
• Fetretü'l-Vahiy
• İlk Namaz
• İslam'a Davet ve İlk Müslümanlar
• Hz. Ali'nin Müslüman Oluşu
• Açık Davetin Başlaması
• Daru'l-Erkam'a Geçiş
• Müşriklerin İlk Tepkileri
• Baskı ve İşkenceler
• Müşriklerin Uzlaşma Teklifleri
• Hz. Hamza'nın Müslüman Oluşu
HEDE FL ER
• Bu üniteyi çalıştıktan sonra;
• Hz. Peygamber'in ilk vahyi alışını kavrayabilecek,
• İslam davetinin ilk aşamalarını izleyebilecek,
• İlk Müslümanları tanıyabilecek,
• İslam'ın zuhurunda çekilen sıkıntıları değerlendirebilecek,
• Müşriklerin tepki ve baskılarıyla
Müslümanların karşı duruşlarını
kavrayabileceksiniz.
PEY G AMBERLİ Ğ İNİ N İL K YIL LARI, İL K MÜ SL Ü MANL AR V E İL K TEPKİ LER
RİSALET DÖNEMİNİN BAŞLAMASI
İlk Vahiy
Vahyin İnişinin Kesilmesi (Fetretü’l-Vahy)
İlk Namaz
DOĞUŞ VE BAŞLANGIÇ DÖNEMİ (FERDİ DAVET
DÖNEMİ)
İslam’a Davet ve İlk Müslümanlar
İlk Müslümanlar
İlk Müslümanın Kim Olduğu Hakkında Bir Tartışma
Hz. Ali’nin Müslüman Oluşu Ebu Zer’in Müslüman Oluşu İlk Müslümanlar Hakkında Bir Açıklama
YÜRÜYÜŞ DÖNEMİ (TOPLU
DAVETİN BAŞLAMASI) Dâru’l-Erkam
İLK TEPKİLER
Baskı ve İşkenceler Müşriklerin Bazı İtiraz ve İftiraları
MÜŞRİKLERİN HZ.
PEYGAMBER’E UZLAŞMA TEKLİF ETMELERİ
Müşriklerin Hz. Peygamber’i
Kendilerine Teslim Etmesi İçin Amcası Ebu Talib’e Müracaatları
Hz. Hamza’nın Müslüman Olması
GİRİŞ
Herhangi bir insanın zihninin tamamen silinmesi veya hafızasının geri gelmesi anında duyulup hissedilen ne ise herhâlde hidayet ve yeni bir dinle başlangıç yapma da aynı olmalıdır. Allah’ın neden, ne durumda, ne zaman, niçin, nereye ve nasıl vahyi göndererek tarihin akışını değiştirmeyi murat ettiği
bilinmemekte, âlimler bu hususta ancak Allah’ın peygamber göndermedeki hikmetini anlamaya çalışmaktadırlar. Ayrıca Yüce Allah’ın Mekke’de Hz.
Muhammed’e Arapça bir kitabı indirmesinin sebepleri de belli değildir. Ancak Allah’ın, Peygamber’inin durumuna bağlı olarak, onun bulunduğu yer olan Mekke’yi seçtiğini ve Kitabını da onun dili olan Arapçayla gönderdiğini söylemek mümkündür. Acaba Hz. Allah neden bu tarihi tercih etmiştir, bu da belli değildir.
Bu konularda klasik ve çağdaş âlimler çok şeyler söylemiş ve bunların sebepleri hakkında hikmetler aramışlardır.
Tüm bu konularda hikmet adına çeşitli araştırma ve spekülasyonlar yapılmış olsa da sonuçta elimizde, vakıa ile karşı karşıya olduğumuzun bilinci kalmaktadır.
Ancak şunu unutmamalıdır ki birçok teori geliştirilmiş ve bu teoriler üzerine inşa edilen bir ‘İslam Düşüncesi’ geleneği ve medeniyeti oluşmuştur.
Genel anlamda nübüvvet (risâlet), insanların dünya ve ahiretle ilgili ihtiyaçlarının giderilmesi amacıyla Allah ile insanlar arasında yapılan elçilik görevidir. Elçi olarak seçilen kişi, Allah’ın vahiy yoluyla öğrettiklerini, emirlerini ve yasaklarını insanlara ulaştırma görevi almıştır. Bu kişiye nebi ve resul denmektedir.
Hz. Muhammed Allah’ın insanlara gönderdiği ilk peygamber değildir ve kendisine gelinceye kadar, çok sayıda peygamberler gönderilmiştir. Gönderilen
peygamberlerden bir kısmı kitap getirmiştir ve diğer bir kısmı ise kitaplı değildir.
Kur’an’ın kendilerinden bahsettiği peygamberler, çoğunlukla Hicaz bölgesinde bilinen ve iyice tanınıp haberdar olunan peygamberlerdir.
İslam kültürü ve düşüncesine göre, Hz. Muhammed (SAV) peygamber olarak gönderildiği sıralarda, başta Yahudiler ve Hristiyanlar olmak üzere, çeşitli dinî ve sosyal gruplar arasında bir peygamberin yakınlarda çıkmak üzere olduğu inancı hâkimdi. Bunun iki sebebi vardır: Birincisi, Kur’an-ı Kerim’in bildirdiğine göre, Allah onlardan peygamberlerinden sonra gelecek olan peygamberi tasdik etmeleri ve ona iman etmeleri hususunda söz almıştır. (Âl-i İmran/3: 81 (M. Esed)) Buna göre her peygamber kendilerinden sonra gelecek olanı müjdelemiştir. Hz. İsa (as) da Hz.
Muhammed’i (SAV) müjdelemiştir. İşte Resulullah’ın gelişinin ehl-i kitap tarafından bilinmesinin sebebi budur. İkincisi ise kitap ehlinin bildirdikleri dışında, kendilerine itibar kazandırmak isteyen çeşitli yerlerdeki kâhinler/arrâflar tarafından da
yakında bir peygamberin geleceğinin bilgisi anlaşılmış ve yayılmaya başlamıştır.
Bunu, Mekke’de yaşayan Hanifler hakkında bilgi veren çeşitli rivayetlerde de görmekteyiz. Mesela “… Gelmesi yakın olan ve gölgesi üzerimize düşen peygambere inananlara ne mutlu! …” diyen Kus b. Saîde’nin Ukaz panayırında verdiği nutku, gençlik yıllarında Allah Resulü de dinlemiş ve ondan övgüyle bahsetmiştir.
Rivayetlere göre, kitap ehli, gelecek peygamberin fizikî ve sosyal vasıflarını biliyorlardı. Hatta bu iddianın desteklenmesi için, klasik ve çağdaş kaynaklarda anlatılan çok sayıda rivayet vardır. Bu iddiaların bazı tezahürleri Allah Resulü’nün risaletinin bilhassa Medine döneminde Yahudilerle olan münasebetinde kendini gösterecektir.
RİSALET DÖNEMİNİN BAŞLAMASI İlk Vahiy
Önceki ünitede Hz. Muhammed’in (SAV) 40 yaşlarına geldiğinde yalnızlığı sevdiğinden ve bunun için de Hira Mağarası’na çekildiğinden, orada tefekkürle ve tedebbürle meşgul olduğundan söz etmiştik. İşte bu inziva ve itikâflarının sonunda bir gece ‘vahiy’ hadisesi vaki olmuştur. Ramazan ayının sonuna doğru bir gece (son on gününün herhangi bir veya 27. gecesinde) Cebrail (as) ona, Allah’ın, kendisini insanlara peygamber olarak seçtiğini bildirmiş ve İkrâ suresinin ilk beş ayetini tebliğ etmiştir. Böylece nübüvvet dönemi başlamış olur.
Allah Resulü’nün vahiy alışının bu ilk anını, kabul edilen rivayetiyle vererek değerlendirmek istiyoruz: “Hz. Peygamber mağaradayken (veya uyurken) birden bir varlığın kendisine yaklaştığını görmüştür. Vahiy meleği Cebrail (as) olduğunu sonradan anlayacağı bu varlık gelip Hz. Peygamber’e (SAV), “Oku!” der. Allah Resulü (SAV), “Ben okuma bilmem!” deyince, Cebrail (as), Allah Resulü’nü (SAV), takati kesilinceye kadar sıkar ve bırakır. Öyle ki Allah Resulü bununla kendisinin öleceğini zanneder. Bundan sonra Cebrail (as) Allah Resulü’ne, “Oku!” der. Allah Resulü (SAV) yine, “Ben okuma bilmem!” deyince, Cebrail (as), Allah Resulü’nü (SAV) tekrar nefesi kesilinceye kadar sıkar ve bırakır. Allah Resulü (SAV), yine bununla kendisinin öleceğini sanır. Sonra, Cebrail (as) Allah Resulü’ne yine, “Oku!”
der. Allah Resulü (SAV), Cebrail (as)’in sıkmasından kurtulmak için, “Neyi
okuyayım!” diye sorunca, Cebrail (as), Alâk suresinin başındaki beş ayeti okur ve gider. Cebrail (as) ayrılıp gittiği zaman, o ayetler Allah Resulü’nün (SAV) zihnine yazılmış gibidir.
Allah Resulü (SAV) çok korkmuştu. Mağaradan ayrılıp hızla evine gitmek için Nur Dağı’nın ortasına geldiği zaman, gökten bir ses işitti: “Ey Muhammed! Sen, Allah’ın Resulü’sün; ben de Cebrail (as)’im!” diyordu. Allah Resulü (SAV), başını kaldırıp bakınca, Cebrail (as)’i, ayaklarını göğün ufkuna basmış bir insan suretinde gördü! “Ey Muhammed! Sen, Allah’ın Resulü’sün; ben de Cebrail (as)’im!” diyordu.
Allah Resulü (SAV) duraklamış, ona bakakalmıştı. Ne bir adım ilerleyebiliyor, ne de gerileyebiliyordu. Cebrail (as)’i görmemek için, yüzünü göğün ufuklarından ne tarafa çevirip baksa, hep onu öylece görüyordu! Cebrail (as)’in sesi, Allah Resulü’ne (SAV) kâh gökten, kâh yerden, kâh ağaçtan, kâh dağdan geliyordu.”
Rivayetlere göre Allah Resulü’nün Cebrail (as)’i aslî suretiyle gördüğü yerlerden biri burasıdır. Bu anlatıya göre, Resulullah, mağaradayken Cebrail (as) kendisine, “Oku (yani duyur)” demek suretiyle “Risaletle görevlendirildiğini duyurmasını” istemiştir. Hz. Peygamber de “Ben okuma bilmem” derken “Neyi duyuracağını bilmediğini” ifade etmek istemiştir. Sonunda Hz. Peygamber, ilk anda Resulullah Hira
Mağarası’ndayken, vahiy meleği Cebrail (as) gelerek, ona “oku!”
der... Böylece Risalet başlamış olur.
pek anlam verememişse de Cebrail (as)’le olan münasebetini anlamış ve ilk nazil olan ayetleri kavramıştır.
Hz. Peygamber ciddi bir telaş ve ürperti içerisinde evine girdiğinde, Hz.
Hatice bir şeyler olduğunu anlamış, ancak Resulullah’ın “Üzerimi ört, biraz uyumak istiyorum.” demesi üzerine bir şey sormamıştır. Resulullah uyanınca başından geçenleri sevgili eşine anlatmış ve endişelerini bildirmiştir. Buradaki konuşmalar, son derece önemli ve birçok durumu aydınlatıcıdır. Resulullah, “Ben
mağaradayken, bana bir şey uğradı, onun cin veya başka bir şey olmasından korkuyorum. Bilirsin zaten kâhin ve büyücülerden nefret ederim, bana da bir şey musallat olmasın?” diyerek, sözlerini bağlayınca, eşi, “Hayır!” der ve daha sonra
“Sen etrafına karşı iyilik yaparsın, herkese karşı hayırlısın, akrabanı gözetir, yolda kalmışa, yoksula ve düşküne el atarsın. Allah sana bir zarar vermez. Bence hiç endişelenme!” diyerek kocasını teselli eder.
Allah Resulü ertesi gün işine gücüne dönünce Hz. Hatice, Hristiyan olan ve Tevrat ve İncil’i iyi bilen yakın akrabası Varaka b. Nevfel’e giderek Resulullah’ın anlattıklarını ona olduğu gibi anlattı. Anlatılanları dikkatle dinleyen Varaka,
“Anlattıklarından anlaşılan şudur:” dedi ve devam etti: “Muhammed’e Cebrail (as) gelmiş ve onu peygamberlikle görevlendirmiştir. Ona gelen daha önce Musa ve İsa’ya da gelmişti.” Daha sonra, Hz. Muhammed’le görüşünce, Hz. Hatice’nin anlattıklarını bizzat onun ağzından da dinlemiş ve Hz. Muhammed’e, “Keşke kavmin senin yerinden yurdundan çıkardıklarında yanında olsam da sana destek olabilsem.” demiştir. Allah Resulü bu ifadeyi şaşkınlıkla karşılamış ve “Kavmim beni yurdumdan mı uzaklaştıracak?” diye sormaktan kendini alamamıştır. Bunun üzerine Varaka, “Evet! Bu, tüm peygamberlerin başına gelmiştir!” diyerek cevap vermiştir.
Vahyin İnişinin Kesilmesi (Fetretü’l-Vahy)
Hz. Muhammed (SAV) olanları anlamlandırmaya çalışırken Cebrail (as)’in yeniden kendisine gelmesini beklemeye başlamıştır. Olay Mekke’de duyulmuş fakat Cebrail (as) de bir daha görünmez olmuştur. Bu durum Hz. Peygamber’i çok üzmüş, ümitsizliğe düşürmüş ve yaşadığı tecrübenin söylenen ve düşünülenden farklı bir şey olabileceği endişesini taşımaya başlamıştır ki, üç ay kadar devam eden bu aradan sonra Cebrail (as) yeniden gelmiş ve kendisine bir daha kesilmemek üzere Kur’an’ı vahyetmeye başlamıştır.
Hira Mağarası’nda ilk vahiy alıştan sonra, üç ay boyunca vahiy kesilmiştir.
Buna ‘Fetretü’l-Vahy’ denmektedir. Vahiy, bu hadise dışında aralıksız 23 yıl devam etmiştir.
Bazı rivayetler vahyin üç yıl kadar kesildiğini ve bu esnada Allah Resulü'nün iyice vahye hazırlatıldığını ifade eder. Bunu kabul etmek uygun görünmemektedir.
Çünkü çok uzun bir süre olarak üç yılın, risalete hazırlanmayı değil, bilhassa
yaşanan tecrübenin anlamını yitirmesine ve unutulup ciddiye alınmamasına sebebi olması daha muhtemeldir. Ayrıca bu üç yılın ‘gizli tebliğ’ faaliyetinin üç yıl
sürmesiyle karıştırıldığını düşünüyoruz çünkü, süre itibarıyla 3 yıl fetret ve 3 yıl da
gizli tebliğ dönemi altı yıl eder ki bu süre sonunda yani 6. yılda başlayan
Habeşistan’a Hicret’in gerekçesi olan işkence ve baskıya zaman kalmamaktadır.
Yani en azından Hicret’e gerekçe olacak birkaç yıla daha ihtiyaç duyulmaktadır. Bu gerekçelerle fetretü’l-vahyin çok kısa sürdüğünü, ancak merak ve endişe
doğuracak kadar da devam ettiğini kabul etmelidir ki bunu ifade eden ‘üç ay’
rivayetleri makul ve tercihe şayan görünmektedir.
Rivayetlere göre, Allah Resulü, belki yeniden gelir ve görürüm diye Hira Mağarası’na gittiği bir sırada Cebrail (as)’i, yine gökyüzünü kaplamış bir hâlde görmüş ve aynı şekilde korkuya kapılarak evine gelmiş ve evde üzerini örterek yatmıştı. İşte bundan sonra gelen vahiyle artık görevine başlamıştır. “Ey örtüye bürünen!” diye başlayan Müzzemmil ve Müddessir surelerinin ilk ayetleri nazil olmuştur.
Resulullah kendisine gelen bu vahiyleri anlamaya ve kavramaya, verilen talimatları da ifaya çalışmaktan başka bir şey yapmıyordu. Ancak zaten hemen inen bu ayetler onu göreve de davet ediyordu:
“Ey örtülere bürünen (insan)! Gece biraz ilerleyince (namaz için) kalk; gece yarısı -biraz önce ya da sonra- (kalk) ve ağır ağır, duyarak Kur'an oku. Biz sana (sorumluluğu) ağır bir mesaj tevdi edeceğiz (ve) gerçek şu ki, gece vakti zihin daha zinde ve güçlü olur ve okuma daha da berraklaşır, hâlbuki gündüzleri seni meşgul edecek yığınla iş var, ama (hem gece hem gündüz) Rabbinin adını an ve bütün varlığınla kendini O’na ada. (O’dur) doğunun ve batının rabbi; O’ndan başka tanrı yoktur. Öyleyse, kaderini belirleme gücünü yalnız O’na izafe et, halkın (senin aleyhinde) söyleyebileceği her şeye sabırla katlan ve onlardan uygun şekilde uzaklaş.” (Müzzemmil/73: 1-10)
“Sen ey (yalnızlığına) bürünmüş olan! Kalk ve uyar! Rabbinin büyüklüğünü ve yüceliğini an! Öz benliğini temiz tut! Ve bütün pisliklerden kaçın! İyilik yapmayı kendine kazanç aracı kılma, ama sabırla Rabbine yönel.” (Müddessir/74: 1-7)
İlk Namaz
Şüphesiz namazı ve abdesti emreden ayetler daha sonra nazil olmuştur.
Yani abdest ve namazın farz kılınması daha sonradır. Bununla birlikte, yeni dinin ibadet biçiminin uygulanmasının mahiyeti hakkındaki rivayetlere göre Cebrail (as) bir gün Hz. Peygamber’e gelerek, abdest almayı, Allah’a ibadet için namazı nasıl kılacağını öğretmiş ve böylece sabah ve akşam vakitlerinde namaz kılınmaya başlamıştır. Burada şunları hatırlatmak istiyoruz: Namaz, ayetlerden anlaşıldığına göre, Allah’ın göndermiş olduğu tüm dinlerin ortak ve aşikâr ibadetidir (Bakara/2:
83, 125; Maide/5: 12; Yunus/10: 87; Hud/11: 87; Lokman/3 1:17; Beyyine/98: 5).
Oruç ve sadaka da böyledir. Diğer yandan cahiliye döneminde bilhassa Haniflerin namaz kıldıklarına dair rivayetler de vardır. Hatta bazı rivayetlere göre Allah Resulü, Hira Mağarası’nda tefekkürle beraber ibadet de etmekteydi ve bu ibadeti namazdı. Zaten namazla ilgili tüm ayetler incelendiğinde görülecektir ki
içeriklerinde namazın biçimi hakkında herhangi bir detay yoktur. Bu da namazın o Hira Mağarası’nda ilk
vahiy alıştan sonra, üç ay boyunca vahiy
kesilmiştir. Buna
‘Fetretü’l-Vahy’
denmektedir. Vahiy, bu hadise dışında aralıksız 23 yıl devam etmiştir.
toplumda iyice bilindiğinin ve hatta icra edildiğinin göstergesidir. Ayetlerdeki emir ise işin farziyyet tarafıdır, namazın bilinip bilinmediğiyle alakalı değildir.
Ayrıca ilk dönem ayetlerinden anlaşıldığı kadarıyla, Resulullah’tan sürekli Kur’an’ı okuması emredilmektedir ve namazdaki okuma da bu okumanın bir parçasıdır. Yani neredeyse ‘okumak için namaz’, ‘namaz için okumak’ önem kazanmıştır. Ayrıca ibadet esnasındaki okumanın da Kur’an’ın muhafazasını sağladığı hatırdan çıkarılmamalıdır. Resulullah her aldığı vahyi ezberleyebilmek için bir yandan yüksek sesle tekrar etmiş, akabinde de aldığı vahyi etrafındakilere tebliğ etmiş ve kâtiplerine de yazdırmıştır. Yine inen ayetleri hem namazlarında okumuş ve okunmasını emretmiş hem de bazılarına ezberlemelerini emretmiştir.
Bütün hayatı boyunca hem vahyedilenlerin muhafazası, hem de tebliğ vazifesinin ifası için bu usulü devam ettirmiştir.
DOĞUŞ VE BAŞLANGIÇ DÖNEMİ (FERDİ DAVET DÖNEMİ)
Allah Resulü, peygamberlikle görevlendirildikten sonra, etrafındakilere öncelikle sessiz sedasız bir şekilde aldığı emirleri tebliğ etmeye başladı. Bu faaliyetini Allah Resulü, dünyasını değiştirene kadar devam ettirmiş, yüksek bir vazife şuuru ve bilinciyle her durum ve fırsatta insanları Allah’ın dinine çağırmıştır.
Bu çağrı, yapı ve özellikleri itibarıyla birkaç safhaya ayrılabilir. Bi’setin Mekke dönemini üç kısma ayırarak incelemenin uygun olacağını düşünüyoruz. Birinci kısım risaletin başlangıcından Habeşistan’a hicrete kadar ilk beş yıl; ikinci kısım Habeşistan’a hicretten Taif seferine kadar ikinci beş yıl, yani bi’setin onuncu yılına kadarki dönem; üçüncü kısım ise Medine’ye hicrete kadar olan üç yıllık dönemdir.
Birinci dönemi ‘doğuş ve başlangıç dönemi’; ikinci dönemi ‘direniş ve var oluş dönemi’; üçüncü dönemi ise ‘varlığı sürdürme ve arayış dönemi’ olarak adlandırmak mümkündür.
Tabii başka türlü tasnif ve isimlendirmeler de yapılmıştır. Mesela ‘gizli davet dönemi’, ‘acıma ve alay dönemi’, ‘işkence ve baskı dönemi’, ‘yeni yurt arayışı dönemi’ şeklindeki yaklaşım yerleşmiş bir tasnif olarak kabul edilebilir. ‘Yıldan yıl’a yapılan tasnifler de vardır: ‘Bi’setin birinci yılı’, ‘bi’setin ikinci yılı’ … gibi. Konumuz itibariyle Doğuş ve Başlangıç Dönemi (Gizli Davet Dönemi) safhasını da iki kısma ayırmak mümkündür. İlki ‘doğuş/gizli davet’ dönemidir ki üç yıl kadar sürmüştür.
Daha sonra ‘yürüyüş/aleni davet’ dönemi gelmektedir, o da iki-üç yıl sürmüştür.
İslam’a Davet ve İlk Müslümanlar
Gizli davet, hiç kimsenin duymayacağı şekil ve tarzda yapılan bir davet anlamında değildir. Öyle olsaydı, zaten kimsenin Müslüman olması mümkün olmayacaktı. Burada kastedilen aşağıda temas edeceğimiz üzere, Allah Resulü'nün aşikâr bir şekilde herkesi her yer ve zeminde toplu olarak imana davet
etmemesidir. Burada bire bir ilişkiyle, tanıdık ve bildiklere, dostlara ve yakınlara tebliğde bulunulmaktadır. Öyle ki kısa süre içerisinde herkes Hz. Muhammed’in
‘peygamberlik iddia ettiği’ni duymuş ve ona göre farklı yaklaşımlar başlamıştır.
Mesela kimi yaptıklarından dolayı onu kınamış; kimi hastalandığı veya cinlerin kendisine musallat olduğu düşüncesiyle ona acımış ve hâline üzülmüş; kimi de onu ve etrafındakileri kendisinden uzak tutmaya çalışmış ve, Resulullah’la alay etmiştir.
Buna rağmen gerek Resulullah’a ve gerekse diğer müminlere bir şey demiyor, onları hiçbir şekilde ciddiye almıyorlardı. Sadece, “Demek Muhammed göklerden haber getiriyormuş ha!” diyerek gülüp geçmişlerdir. Hz. Peygamber bu sıralar çok kez Kâbe’de namaz kılmış ve hiç kimse onun namazına engel
olmamıştır. Namazını bazen Hz. Hatice ve Hz. Ali ile birlikte kıldığı da olmuştur ama kimse bir şey dememiştir.
Örnek olarak Afif el-Kindî’nin anlattıklarını hatırlayalım: “Ben ticaretle uğraşan bir kişi idim. Hac günlerinde Mekke’ye varmış ve Abbas’la görüşmüştüm.
Onun yanında oturmakta iken, bir adam çıkıp Kâbe’ye yönelerek namaz kılmaya başladı. Arkasından bir kadın daha çıkıp onunla birlikte namaz kıldı. Derken bir çocuk daha çıkarak onunla birlikte namaz kılmaya başladı. Bunu görünce, “Ey Abbas, bu yeni din de ne oluyor?” diye sordum. Abbas: “Bu kardeşimin oğlu Muhammed b. Abdullah’tır. ‘Allah’ın kendisini peygamber olarak gönderdiğini, Kisra ve Kayser’in hazinelerinin fethinin kendisine müyesser kılınacağını’ ileri sürüyor. Bu da onun hanımı Hatice’dir ve ona iman etmiştir. Bu genç de Ali b. Ebî Tâlib olup ona iman etmiştir. Allah’a yemin ederim, yeryüzünde bu din üzere ilk olarak bu üçünden başka kimseyi tanımıyorum.” dedi. Afif şunu da ekledi: “ Keşke ben de onların dördüncüsü olsaydım!”
İlk Müslümanlar
Bu durum yaklaşık üç yıl sürdü. Bu esnada epey insan Allah Resulü'nün tebliğini kabul ederek Müslüman olmuş, diğer bir kısmı birbirlerine vesile olarak Müslüman olmuşlardır. İlk Müslüman olan bu isimleri genellikle şu şekilde sayılmaktadır:
Allah Resulü’nden (SAV) sonra, Yüce Allah’a ve O’nun Resulü’ne ilk inanan, Allah Resulü’nün (SAV) sevgili eşi Hz. Hatice idi.
Kızı Hz. Rukayye bt. Resulillah
Kızı Hz. Ümmü Külsûm bt. Resulillah
Kızı Hz. Fâtıma bt. Resulillah
Zeyd b. Harise, sekiz yaşından beri Resulullah’ın yanında olan Zeyd, vefatına kadar Allah Resulü’nün (SAV) yanından ve hizmetinden hiç ayrılmamıştır.
Hz. Ali
Hz. Hz. Ebubekir, İslamiyet’ten önce de Allah Resulü’nün (SAV) en samimi arkadaşı ve dostuydu. Çocukluğundan beri, onun
doğruluğunu, dürüstlüğünü, güzel ve üstün ahlâkını yakinen biliyordu. Kendisinin böyle bir ahlaka sahip oluşu başkalarına yalan söylemesine engel olup dururken Allah'a karşı asla yalan
Namaz, daha vahyin gelişinin ilk başında ve sabah ve akşam olmak üzere günde iki vakit
olarak kılınmaya başlamıştır.
söylemeyeceği kanaatinde idi. Nitekim Resulullah (SAV), onu İslamiyet’e davet eder etmez, hemen Müslüman olmuştur.
Allah Resulü (SAV), Hz. Hz. Ebubekir hakkında, “İslamiyet’e davet ettiğim herkes, ağırdan aldı, tereddüt etti ve düşündü. Ancak, Hz.
Ebubekir, İslamiyet’i kendisine arz ve teklif ettiğim zaman, kabulde hiç gecikmedi ve tereddüde de düşmedi.” buyurmuşlardır.
Bilal-i Habeşî ve annesi Hamâme. Annesi de köle olan Bilal, dininden döndürülmek için ağır işkencelere uğradı. Her ikisi de Hz. Hz.
Ebubekir tarafından satın alınıp azat edilerek kurtarıldı.
Ebu Fükeyhe de köle olup müşriklerin ağır işkencelerine uğradı. O da Hz. Hz. Ebubekir tarafından satın alınıp azad edildi.
Hâlid b. Saîd ve eşi Ümeyne de ilk Müslümanlardandır. Hâlid gördüğü korkulu bir rüya üzerine Müslüman olmuştur.
Amr b. Saîd ve eşi Fâtıma da kardeşi Hâlid b. Saîd’den biraz sonra Müslüman olmuştur.
Bu aralarda tıpkı Allah Resulü’nün yaptığı gibi, Müslüman olan zevat da İslam’ı tebliğ ve teşvik ediyordu. Bunlardan Hz. Hz. Ebubekir ve onun vasıtasıyla hidayete erenler de bulunmaktadır:
Hz. Osman, Mekke döneminde Müslüman olan ilk Ümeyyeli olup zengin bir tüccardı.
Zübeyr b. Avvam,
Abdurrahman b. Avf,
Sad b. Ebu Vakkas,
Talha b. Ubeydillah.
İlk sırayı alan bu zatları zengin ve yoksul, genç ve ihtiyar, köle ve hür çok sayıda isimler takip etmektedir. İlk Müslüman olan bazı sahabiler de ilk üç-dört yıl içinde veya Dârü’l-Erkam’da Müslüman olmuşlardır.
İlk Müslümanın Kim Olduğu Hakkında Bir Tartışma
Kimin ilk Müslüman olduğunun, hem Kur'ân ve hem de bizim gibi nüzul sonrası dönemi Müslümanları açısından dinen hiçbir öneminin olmadığı rahatlıkla söylenebilir. Ancak halife seçimleriyle gündeme gelen ve Ali-Muaviye
mücadelesiyle şiddetini artıran asabiyenin, Emevî-Haşimî gibi soy-sop çekişmesinin etkisiyle, aynı zamanda ve buna bağlı olarak ‘sâbıku’l-İslam/esbaku’l-İslam’
meselesinin gündeme gelerek önem kazandığını kabul edebiliriz. Yoksa birkaç satırda ifade edilebilecek böylesine bir konunun, kaynaklarımızda satırlarca veya sayfalarca ele alınmasını başka türlü izah edememekteyiz.
Aşağıda görülebileceği gibi iddialar iki türlüdür:
• İlk Müslüman Hz. Hatice mi, yoksa Hz. Ali midir?
• Hz. Hatice’den sonra ilk Müslüman Hz. Ali mi, yoksa Hz. Hz. Ebubekir midir?
Bu tartışmaların neticesi şudur: Bazılarının iddiasına göre ilk Müslüman olması gereken kişi, Hz. Ali'dir, ilk olmazsa bile, Hz. Hatice’den sonra ilk Müslüman o olmalıdır, ama asla Hz. Hz. Ebubekir olmamalıdır. Bu görüşün Şiiler veya Hz. Ali taraftarlarınca ısrarla gündeme getirilip Resulullah'ın dilinden hadisleştirildiği veya sahih rivayetlere dönüştürüldüğü söylenebilir. Buna göre daha ılımlı olan diğer görüş, Hz. Hatice’den sonra Hz. Hz. Ebubekir’in ilk Müslüman olduğu yolundadır.
Önceki kadar iddialı olan fakat Hz. Hatice’den sonraki sırayı kabullenen bu görüş de çoğu Ehl-i Sünnet âlimlerinin ve klasik kaynaklarımızın desteklediği görüştür.
Burada üçüncü bir orta görüş daha vardır ki bu görüş ya rivayetleri uzlaştıramayanların ya da iki tarafı da idare etmek isteyenlerin savunduğu ve sonraları tamamen öne çıkan ve kaynaklarımızın da genelde netice olarak zikrettiği görüştür: Kadınlardan Hz. Hatice, büyüklerden Hz. Hz. Ebubekir, çocuklardan Hz.
Ali ve kölelerden de Zeyd b. Harise ilk Müslüman olanlardır.
Kaynaklarımızda bu isimlerin ihtidası ile ilgili olarak çeşitli ve bol malzeme olduğunu da hatırlatalım. Buna birkaç örnek vermek istiyoruz.
Hz. Ali’nin Müslüman Oluşu
Hz. Ali 10 yaşlarındayken, Resulullah’ın risaletle görevlendirilmesinden sonra, bir gün onu ve ona ilk iman eden kişi olan eşi Hz. Hatice’yi, birlikte namaz kılarken görür ve olay dikkatini çektiğinden yaptıkları şeyin ne anlama geldiğini sorar. Bunun üzerine Resulullah durumunu izah etmek için, “Şimdi yapmış bulunduğumuz şey, Allah katında makbul olan dinin ibadetidir. Seni de bir olan Allah’a inanmaya ve O’na ibadete, Lât ve Uzza’yı inkâra davet ediyorum.” der. Hz.
Ali’nin, bunun şimdiye kadar görüp duymadığı bir şey olmasından dolayı, babasıyla konuşmadan karar veremeyeceğini söylemesi üzerine, Hz. Peygamber ona,
teklifini hemen kabul etmeyecekse, meseleyi gizli tutmasını ve babasına şimdilik açmamasını söyler. O gece Allah’ın Hz. Ali’nin kalbine Müslüman olma arzusunu düşürmesi üzerine, sabahleyin Hz. Peygamber’e gelerek, “Sen dün bana ne teklif etmiştin Ey Muhammed?” diye sorar. Hz. Peygamber ona, “Bir olan Allah’tan başka hiçbir ilah olmadığına ve onun ortağı bulunmadığına inanacak, Lât ve Uzza’yı da reddederek benzerlerinden uzak duracaksın.” deyince, Hz. Ali söylenenleri kabul ederek Müslüman olur.
Ebu Zer’in Müslüman Oluşu
Ebû Zer, Gıfar kabilesindendir. Mekke’de bir peygamber çıktığını duyunca, önce kardeşini Mekke’ye gönderdi; onun topladığı bilgilerden tatmin olmayınca da bizzat kendisi gelir. Mescid-i Haram’a vararak Hz. Peygamber’i araştırmaya başlar.
Onu tanımamakla birlikte kimseye bir şey sormayı da doğru bulmaz. Hz.
Peygamber’i Kâbe’de bulabileceği ümidi ile maksadını hiç kimseye belli etmeden üç gün boyunca Kâbe’de bekler. Fakat bu müddet zarfında her nedense Hz.
Peygamber Kâbe’ye hiç gelmemiştir. Kâbe’yi ziyareti esnasında giyim kuşam ve Her hususta olduğu
gibi, ilk olmak, özel olmaktır. Bu yüzden ilk
Müslümanların hepimizin gönlündeki
yeri başkadır.
tavırlarından onun yabancı biri olduğunu anlayan Hz. Ali, onu evine davet eder.
Ebû Zer, sabah olunca kırbasını ve azığını yüklenip tekrar Hz. Peygamber’i aradığı mescide döner. O gün de akşam olmuş ama o Hz. Peygamber’i yine görememiştir.
Tekrar mescide uzanmışken yanına Hz. Ali gelir ve “Ey adam, artık gelip
geceleyeceğin evi bilmenin vakti gelmedi mi?” diyerek onu tekrar alıp eve götürür.
Yine birbirlerine bir şey sormazlar. Üçüncü gün olunca Hz. Ali aynı şekilde mescide vararak Ebû Zer’in yanına gelir. Onu alıp evine götürür ve misafir eder. Akşam Hz.
Ali, “Seni buraya getiren sebebi anlatmayacak mısın?” diye sorunca, Ebû Zer, “Eğer beni doğru yola ileteceğine ve yardımcı olacağına söz vereceksen geliş sebebimi anlatırım.” diye cevap verir. Hz. Ali de söz verince, Ebû Zer geliş sebebini anlatır.
Bu kez Hz. Ali şöyle der: “O gerçek bir nebidir, Allah’ın Resulü’dür. Sabah olunca beni takip et. Eğer endişelenecek bir şey görmezsem, bevl yapmak bahanesiyle yerimden kalkar giderim, sen de beni takip eder ve gireceğim yere girersin.”
Ebû Zer sabah olunca Hz. Ali’yle beraber evden çıkarak onu takip etmeye başlar ve nihayet Hz. Peygamber’in yanına varırlar. Ebû Zer onun sözlerini
duyunca, hemen orada Müslüman olur. Daha sonra Hz. Peygamber ona, “Kavmine dön; emrim sana gelince onlara risaletimi duyur.” deyince, o, “Seni hak ile
gönderen Allah’a yemin ederim ki bu gerçeği halkın ortasında yüksek sesle haykıracağım.” der. Resulullah’ın yanından ayrılıp Kâbe’ye giderek orada en yüksek sesiyle haykırmaya başlar: “Eşhedü en lâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden Resulüllâh.” Bu haykırış üzerine orada bulunanlar, ayaklanarak üzerine saldırıp yere düşünceye kadar ona vurular. Abbas gelip Ebu Zer’in üzerine kapanarak, “Yazıklar olsun size!” diye bağırır. “Bunun Gifar kabilesinden olduğunu ve Şam’a ticaret için giderken yolunuzun bunların yanından geçtiğini bilmiyor musunuz?” diyerek onu saldırganlardan kurtarır. Ertesi gün Ebu Zer, tekrar Kâbe’ye gelerek kelime-i şehadet getirip Müslümanlığını yüksek sesle ilan eder.
Onlar, yine onu dövüp yere yıkarlar. Abbas da yine gelip üzerine kapanarak onu korur. Bir müddet sonra Ebû Zer, memleketine döner.
Bu olay hakkında bir değerlendirme yapmanın uygun olacağına inanıyoruz:
Aşağıda bahsedeceğimiz gibi, Hz. Peygamber ve arkadaşlarına, bilhassa hür olan arkadaşlarına yapılan işkence, eziyet ve hakaretlerin, bi’setin 4. yılında başladığını düşünmekteyiz. Çünkü zaten üç yıl gizli davet dönemi vardı. Bu dönemin ilk yıllarından itibaren ve açık davetin başlangıcında, Resulullah’ı ciddiye almadıklarını hatta ona, ‘mecnun’ olduğu için(!) acıdıklarını ve onunla alay ettiklerini
söylemiştik. Müslümanların sayılarının artması üzerine meselenin ciddiyeti biraz anlaşılmış ve baskı ve işkenceler de artarak onları yıldırma ve dinlerinden döndürme faaliyet ve beklentileri de baş göstermiştir. İşte anlattığımız Ebû Zer olayı, Resulullah'ın risalet görevinin başlangıçtan itibaren duyulduğunu fakat ciddiye alınmadığını; müşriklerin de putlarının herhangi bir hakarete uğramadığını düşündükleri zamana rast geldiğini göstermektedir. Ancak bu durumda onun dövülmesini de yorumlamak gerekmektedir: Yabancı birinin, kendilerine meydan okuması, müşriklerin zorlarına gitmiş, onlar da buna cevap vermişlerdir. Yahut bu olayın yani Ebû Zer’in Müslüman oluş tarihinin daha sonraya mesela 4. veya 5. yıla kaydırılmasının doğru olduğunu düşünmek durumundayız. Bilhassa Habeşistan’a
hicrete kadar Müslüman olanlar, genellikle “İlk Müslümanlar” olarak zikredilenler arasında oldukları için, bu olayın 4. veya 5. yılda meydana geldiğini kabul etmenin de mümkün olduğunu düşünmekteyiz.
İlk Müslümanlar Hakkında Bir Açıklama
İlk Müslümanlara bakıldığı zaman onların, toplumun çeşitli katmanlarından olduğu görülecektir: Zengin-fakir, hür-köle, kadın-erkek, yaşlı-genç... Bu durum İslam’ın aslında herkes tarafından tam olarak anlaşıldığı ve karşılık gördüğünün de delilidir. Bazılarının genelde ilk iman edenlerin, toplumun ‘düşük’ ve ‘ezilmişleri’
olduğu iddiası, yukarıdaki tabloya göre tamamen çürümektedir. Tabii ki, bir muhalefeti veya başkaldırıyı ilk destekleyenlerin ‘mağdurlar’ olması uygun ve doğrudur. Ancak bu durum Allah Resulü’nün risalet davasını başka bir şeye indirgemek anlamına gelmektedir ki bu iddia vuku bulan durumu açıklamaya yetmemektedir.
Bu insanlar tamamen dinî duygu ve hissiyatla, bir ihtida ile canıgönülden Hz.
Muhammed’in davetine koşmuşlardır. Bu hususta onlar bir zorlama ve baskı görmedikleri gibi, herhangi bir yönlendirme ve özentiyle de bu çağrıya yönelmemişlerdir. Bunu daha sonraki baskı ve işkence dönemlerindeki
sebatlarından aileleriyle yaptıkları tartışmalardan ve bizzat kendilerini, imanlarını muhafaza ve müdafaa için gösterdikleri fedakârlıklardan da anlamak mümkündür.
Allah Resulü, davetinde iki şeye dikkat ediyordu:
Birincisi görevini ifadır ki bu da Kur’an’da açıkça belirtilmiştir:
• Şahit, müjdeci ve uyarıcı olmak (Bakara/2: 213; İsra/17: 105; Furkan/25:
56; Ahzab/33: 45; Sebe/34: 28; Fatır/35: 24; Fetih/48: 8)
• Öğüt vermek (Nisa/4: 63; Araf/7: 21, 68; Saffat/37: 13; Kâf/50: 45), hayrı ve azabı hatırlatmak (Kâf/50: 45; Zariyat/51: 55; Tur/52: 29; A’lâ/87: 9;
Ğaşiye/88: 21)
• Kendisine emredileni tebliğ etmek (Ali İmran/3: 20; Maide/5: 67, 92, 99;
A’raf/7: 62, 68; Hud/11: 57; Ra’d/13: 40; Nahl/16: 35; Ankebut/29: 18;
Yasin/36: 17; Cin/72: 23).
İkincisi ise söylediklerini önce kendisinde tatbik etmek, her hususta önce kendi nefsini ıslah, terbiye ve tezkiye ile güzel ahlakı yaşamak. Bunları yaparken muhataplarının durumu, yaşı, tarzı ve tavrını göz önünde bulundurur, iyilik ve güzellikle hitap eder, sevdirmeye ve nefret ettirmemeye dikkat ederdi. Esrafın, şairin, yetkili ve etkili muhataplarının durumunu göz önünde bulundurarak hitap ederdi.
Tabii şunu asla unutmamalıdır ki Allah Resulü bütün gücünü Allah’tan ve Kur’an’dan almaktadır. Kur’an’la insanlara meydan okumakta ve tüm halkı ona davet etmektedir.
İlk Müslümanların sosyal durumlarına bakıldığında, onların zengin-fakir, hür-köle, kadın-erkek, yaşlı-genç
toplumun her kesiminden insanlar olduğu görülecektir.
YÜRÜYÜŞ DÖNEMİ (TOPLU DAVETİN BAŞLAMASI)
Resulullah bi’setten sonra, ‘açık davet’ emri gelene kadar gizli bir şekilde, güvendiği yakınlarına, dostlarına ve arkadaşlarına peygamberliğinden bahsediyor, onlara kendisine gelen hakikati anlatıyordu. Hz. Peygamber, risaletinin üçüncü senesinin sonunda “Ve en yakınları(ndan başlayarak erişebildiğin herkesi) uyar ve seni izleyen müminlere kol kanat ger; buna rağmen sana karşı çıkarlarsa, de ki:
‘Ben sizin yapıp ettiklerinizden sorumlu değilim!’ ” (Şuara/26: 214-216) emrini aldı ve böylece açık davet dönemi başlamış oldu.
Hz. Peygamber, diğer bazı arkadaşları gibi Erkam b. Ebi’l-Erkam’ın evinde belli aralıklarla bulunuyor, Hz. Hz. Ebubekir, Hz. Osman ve emsali ileri gelen Müslümanların oraya getirdiği kişilere dinini tebliğ ediyordu. Fakat “Ve Allah Resulü, yakın akrabalarını İslam’a davet ettiği zaman, onlara bir ziyafet verdi, çağrısını yaptı, fakat istediği cevabı alamadı. Buna rağmen yılmadı… (yakınlarından başlayarak erişebildiğin herkesi) uyar.” ayeti, zorunlu olarak gizlilik sürecinin artık sona erdiğini bildiriyordu. Bundan sonra Hz. Peygamber emrolunduğu hakikati, her şeye rağmen, başta akrabaları olmak üzere herkese açıktan açığa anlatmakla görevlendiriliyordu.
Yakınlarını gereği gibi İslam’a çağırabilme vazifesi, muhtemelen nasıl yapacağını veya nasıl yapması gerektiğini kestiremediğinden onu derin bir
düşünceye, çaresizliğe ve sıkıntıya sokmuş, aç susuz bırakmış, adeta hasta etmiştir.
Yakınları, sıkıntıdan onun helak olacağını sanmışlardır. Rivayetlere göre bir ay kadar bu ilahi emrin büyük sorumluluğunu tefekkürle geçirir. Bu esnada Cebrail (as) gelerek, yakınlarını ilahî azapla korkutmasını peygamberimize tekrar hatırlatır. (“Öyleyse artık, sana (açıklaman) emredilen şeyi açıkça ortaya koy ve Allah'tan başkasına tanrısal nitelikler yakıştıran o kimseleri kendi hallerine bırak:
Çünkü, ilahi mesajı küçümseyen, onunla alay edenlere karşı Biz sana yeteriz….”) (Hicr/15: 94-99)
Bunun üzerine tasarladıklarını uygulamak için Hz. Peygamber, önce Safa tepesine çıkmış, tüm halkı toplamış; Haşimoğulları ile Abdülmuttaliboğulları’na ve Kureyş’in diğer kollarına tek tek seslenmiştir. Orada toplananlara peygamberliğini
Örnek
•Dünyadaki bütün hareketlerde olduğu gibi, bizim kendi özel dünyamızda bile "ilk"ler vardır ve bunlara çok önem veririz:
"Okulda ilk gün", "evlilikte ilk gün", "işe başladığımız ilk gün"
ve "eve çıktığımız ilk gün" gibi. Toplumların ilkleri, mesela
"milli bayramlar"da kendini gösterir.
•İslam tarihinde "Evail=İlkler" olarak bilinen birçok olay ve şahıslar hususi metinlere konu edilmiştir. İslam tarihinin başlangıcını oluşturan bu kişi ve olayların da biler için ayrı önemi olduğu unutulmamalıdır.
açıkça duyurup gelecek günün azabını da bildirerek, onları Allah’a ve Resulü’ne imana davet etmiştir, fakat Kureyş büyükleri onunla alay etmiştir.
Bundan sonra Resulullah, yakın akrabalarıyla yemekli bir toplantı tertip etmeyi planlamış ve Hz. Ali’yi çağırıp “Ey Ali, bize koyun etiyle bir miktar yemek yap ve bolca ayran hazırla!” demiş veya başka bir rivayette, “Bir koyun, bir ölçek buğdaydan yemek ve bir büyük bardak sütten ibaret bir yemek hazırla, sonra da Abdulmuttâliboğullarını topla!” talimatını vermiştir. Hz. Ali, Resulullah'ın
dediklerini aynen yapar. Olayın devamını Hz. Ali'den dinleyelim: “Bana emredileni yaptım. Abdülmuttaliboğulları o gün kırk kişi kadar toplandılar. Aralarında
Resulullah’ın amcaları Ebu Tâlib, Hamza, Abbas ve Ebu Leheb de vardı. Yemek tabağını önce Resulullah’a takdim ettim. Kendileri o tabaktan bir parça et alıp dişleriyle parçaladı. Sonra tabağın etrafına bıraktı ve ‘Allah’ın adıyla yiyin!’ dedi.
Oradakiler doyuncaya kadar yemek yedikleri hâlde bitiremediler, onların sadece parmak izlerini görebiliyorduk. Oradakilerden bazıları bir koyunu tek başına yese dahi doymazdı. Sonra Resulullah bana, ‘Sütü ikram et.’ dedi. Ben de o büyük bardak içindeki sütü kendilerine sundum. Kana kana içtiler, yine de tüketemediler.
Allah’a and olsun ki kişi ancak o kadar içebilirdi. Yemekten sonra Resulullah, onlara hitap etmek isteyince, Ebu Leheb hemen söze girişip ‘Hayret şimdiye kadar bunun gibi bir sihir görmedik (o kadar yedik de yemekte hiç eksilme olmadı), sakın Muhammed bizi büyülemiş olmasın?’ dedikten sonra Resulullah'a hitaben şöyle devam etti: ‘Bunlar senin amcaların ve amcalarının oğullarıdır. Onlara birtakım şeyler söyleyeceğine, asıl sen, dinî sapkınlığını bırak ve şunu da aklından çıkarma:
Kavmin, senin için bütün Arap topluluklarına karşı koymayı göze alacak değildir.
Bana kalırsa Kureyş senin üzerine çullanmadan, bizim senin başına dikilip seni hapsetmemiz gerekir. Bizim böyle yapmamız, ötekinden daha kolaydır. Ey kardeşimin oğlu! Ben, amcaoğullarına senin getirdiğin gibi şer ve kötülük getiren bir kimse daha görmedim.’ Bu sözler üzerine oradakiler dağılıp gittiler. Resulullah, onlara bir şey söyleyemedi.’
Hz. Ali devamla şöyle der: “Ertesi gün Resulullah bana şöyle emir verdi: ‘Ey Ali, dünkü gibi yine bize yiyecek ve içecek hazırla. O adam ben söze başlamadan hemen söze girişti ve sözümü kesti, ben konuşamadım.’ Ben de verilen emri yerine getirdim, onları topladım. Resulullah bir önceki gün gibi yaptı. Yemeğe başladılar.
Doyuncaya kadar yedikleri hâlde bitiremediler. Sonra o büyük kaptan kendilerine süt içirdim. Allah’a and olsun ki kişi, ancak o kadar yiyebilir, o kadar içebilirdi.
Hamd ve senadan sonra Resulullah şöyle konuştu:
‘Herhâlde, gözcülük yapan kimse, gelip de ailesine yalan söylemez. Vallahi, ben bütün insanlara yalan söylemiş olsam, size karşı yalan söyleyemem. Bütün insanları aldatmış olsam, yine sizi aldatamam. Sizi kendisine davet ettiğim Allah öyle bir Allah'tır ki O’ndan başka hiçbir ilah yoktur. Vallahi, sizler, uyur gibi öleceksiniz; uykudan uyanır gibi de dirilecek ve bütün yaptıklarınızdan hesaba çekileceksiniz. İyiliklerinizin mükâfatını görecek, kötülüklerinizin de cezasını çekeceksiniz. Bunların sonucu ya temelli cennette, ya da temelli cehennemde kalmaktır. İnsanlardan, ilk inzar ettiğim kimseler, sizlersiniz.
Allah Resulü, yakın akrabalarını İslam’a davet ettiği zaman, onlara bir ziyafet verdi,
çağrısını yaptı, fakat istediği cevabı alamadı.
Buna rağmen yılmadı.
Ey Abdülmuttaliboğulları! Vallahi, Araplar içinde, benim size getirdiğim, dünya ve ahiretiniz için hayırlı olan şeyden daha üstününü ve hayırlısını kavmine getirmiş bir kimse bilmiyorum. Ben, sizi, dile kolay gelen Mîzân'da ağır basan iki kelimeye davet ediyorum ki o da; Allah'tan başka hiçbir ilah olmadığına ve benim de Allah'ın kulu ve Resulü olduğuma şahadet etmenizdir. Yüce Allah, sizi buna davet etmemi bana emir buyurdu.
Ey Abdülmuttalib oğulları! Ben, özel olarak size, genel olarak da bütün insanlara peygamber gönderildim. Siz, bu hususta, görmediğiniz mucizelerden bazısını da görmüş bulunuyorsunuz. Üzerinde bulunduğum şeyde bana yardımcı ve kardeşim olmayı, cennet kazanmayı hanginiz kabul eder? Hanginiz, bu yolda kardeşim ve sahabim olmak üzere bana biat eder? Hiç kimse ayağa kalkmadı;
hemen ben ayağa kalktım, yaşça, oradakilerin en küçüğü idim. Resulullah bana:
‘Sen, otur.’ buyurdu. Sorusunu üç kere tekrarladı. Her defasında, ben ayağa kalkıyordum. O da: ‘Sen, otur.’ buyuruyordu. ‘Ey Allah’ın Resulü, bunların yaşça en küçükleri ve bacakça en inceleri olsam da sana ben kardeş ve yardımcı olurum.’
dedim. Herkes sustu, Resulullah sorularının üçüncüsünden sonra, elini elimin üzerine koyup ‘İçinizde bu, benim kardeşim, vasim ve vekilimdir. Onun sözlerini dinleyiniz ve kendisine itaat ediniz. Bu işe, amcamsız, amcamın oğlu varis oldu.’
buyurdu.
Allah Resulü, Kâbe’yi tavaf için gelenlere, pazar ve panayırlara gidiyor, oradakilere tebliği yapıyor ve dine davet ediyordu. Bu durum, bir müddet sonra Kureyş’i tedirgin ve hatta rahatsız etmeye başladı.
Davetliler gülüşerek ayağa kalktılar ve Ebu Tâlib'e: ‘Bak! Sana, oğlunu dinlemeni emrediyor, ona itaat et.’ diyerek onunla alay ettiler. Ebu Tâlib: ‘Bırakın onunla uğraşmayı. Amcasının oğlu, onun başını, hayırdan başka yana bükmez.’
dedi. Resulullah’a dönerek, ‘Bizim katımızda, sana yardım etmek kadar sevgili bir şey yoktur. Öğütlerini benimseyip kabullendik. Sözlerini tamamıyla tasdik edip doğruladık. Bu toplananlar, senin atalarının oğullarıdır. Tabi ki ben de onlardan birisiyim. Senin istediğin şeye onlardan koşacak olanların, and olsun ki en çabuğu, en hayırlısı da benden başkası değildir. Sen, emrolunduğun şeye devam et. And olsun ki etrafını kuşatıp seni korumaktan bir an geri durmayacağım. Nefsimi, Abdülmuttalib'in dininden ayrılmak hususunda bana boyun eğer bulmadım. Artık, ben, onun üzerinde öldüğü dinle öleceğim.’ dedi.
Ebu Leheb'den başka herkes yumuşak ve olumlu sözler söylediler. Ebu Leheb ise: 'Ey Abdülmuttaliboğulları. Bu, vallahi, bir şerdir, kötülüktür. Başkaları onun elini tutup bundan alıkoymadan önce, sizler onun ellerini tutup bundan alıkoyunuz. Eğer siz bugün ona boyun eğecek olursanız, zillete, hakarete uğrarsınız. Bunu korumaya kalkışacak olursanız, öldürülürsünüz.’ dedi.
Peygamberimizin halası Safiyye bt. Abdülmuttalib, Ebu Leheb'e: 'Ey kardeşim.
Kardeşinin oğlunu ve onun dinini yardımsız, hor ve hakir bırakmak sana yakışır mı?
Vallahi, bilginler, öteden beri, Abdülmuttalib'in soyundan bir peygamberin çıkacağını haber veregelmişlerdir. İşte o peygamber budur.’ dedi. Ebu Leheb: ‘Bu, andolsun ki boşuna bir avuntudur. Zaten, kadınların sözleri erkeklere ayak bağı ve
köstek mesabesindedir. Kureyş aileleri ve onlarla birlikte bütün Araplar ayaklandığı zaman, onlara karşı koyacak bizim ne gücümüz var? Vallahi, biz onların yanında bir lokmayız.’ dedi. Ebu Tâlib ona, ey korkak adam, vallahi, biz, sağ oldukça, ona yardım edecek, onu savunacak ve koruyacağız.’ dedi.”
Bu rivayetin mucizeli anlatılar yanında birtakım problemler ve çelişkiler içerdiğini söylemek mümkündür. Kısaca bunlara değinerek değerlendirmek istiyoruz: Öncelikle bu rivayet, birkaç safhalık bir konuşmanın birleşik hâli gibi görünmektedir; yani bir defada yapılmış bir konuşma intibaını vermemektedir.
Gerçi bu durum, yazıya dönüşen sözlü gelenek açısından veya ravi tasarrufları olarak kabul edilebilirse, barındırdığı birtakım problemlerle birlikte normal görülebilir. Ancak bir diğer problem de Resulullah’ın meramını tam anlatmadan önce mahiyeti belirsiz ve hatta yersiz bir şekilde, bir yardımcı peşine düşmesi ve ısrarla kendisine sanki ölümü yaklaşmış ve davasının sonuna gelmiş biri gibi, halefini tayin etme derdinde olmasıdır. Burada ya bir kopukluk olduğunu veya karşıdan gelen bir itiraz veya teklif üzerine Resulullah'ın konuşmasını bu şekilde sürdürdüğünü düşünmekteyiz. Burada başka sorular da cevap beklemektedir:
Resulullah’ın yaptığı ilk konuşmanın böyle bir kısım içermesinin temel sebebi aydınlatılamamaktadır. Resulullah gibi söz ustası bir hatip akrabalarına yaptığı ilk konuşmada neden hemen böyle bir hususu gündeme getirsin ki? İkincisi, eğer kendisine yardımcı olmaya Hz. Ali’den başka bir talip çıksaydı durum ne olacaktı?
Kaldı ki, Ebu Leheb’le yapılan tartışmalar asabiyet ve akrabalık duygusundan başka bir şeyle açıklanamamakla birlikte, başka yardımcıların çıkabileceğini de
çağrıştırmaktadır. Buradaki en önemli diğer sorun da eğer Hz. Ali'nin buradaki tayini -Şia’nın iddia ettiği gibi- Allah tarafından yapılmış ve onaylanmışsa, Resulullah neden buna üç kez onay vermeyip daha başkalarının cevap vermesini beklemektedir? Eğer bu talimat Allah’tan gelmişse, Resulullah’ın buna itiraz etmesi veya bunu beğenmemesi nasıl mümkün olabilir? Hem Allah hem de Resulü, nasıl olur da bir çocuğu vekil ve halef olarak kabul edebilir? Öyle ki ciddiye bile alınamayacak bu duruma hem Ebu Tâlib, hem de diğer akrabalar şaşmış ve işi alaya almışlardır. Bu durum tabii ve normal bir sonuç olarak görülmelidir. Ayrıca Resulullah'ın hayatının daha sonraki kısımlarına baktığımızda, onun bu anlamda bir yardımcı ve halefe ihtiyaç duymadığını ve Hz. Ali'yi de bir yardımcısı ve halefi olarak kullanmadığını görmekteyiz. Tam tersine Resulullah'ın vekil bırakması hususundaki örneklerin, başta Hz. Hz. Ebubekir olmak üzere, diğer birçok sahabe hakkında olduğu da görülebilir.
Burada kanaatimize göre kabul edilecek tek husus, genel anlamda değil de özel anlamda ve sadece aile ve çocuklarının gözetilmesi hakkında Resulullah’ın bir yardımcı istemiş olabileceğidir.
Bu olaydan sonra Allah Resulü Hz. Muhammed (SAV), dur durak demeden, zaman ve mekân gözetmeden, her durum ve fırsatta insanları Allah’ın yüce dinine çağırmış ve onlara dini hayata geçirme ve yaşatma hususunda örnek olmuştur.
Resulullah şimdiye kadar bire bir ve yakınındakilere yaptığı tebliğ davetini, artık toplu olarak ve grup hâlindeki insanlara da yapıyordu. Kâbe’yi tavaf için Allah Resulü, Kâbe’yi
tavaf için gelenlere, pazar ve panayırlara gidiyor, oradakilere tebliği yapıyor ve dine
davet ediyordu. Bu durum, bir müddet sonra Kureyş’i tedirgin
ve hatta rahatsız etmeye başladı.
gelenlere, pazar ve panayırlara giderek tebliği yapıyor ve dine davet ediyordu.
Fakat kendisi gibi diğer Müslümanların da tebliğ faaliyetlerine açıkça başlaması ve hız vermesi, artık Kureyş’i tedirgin ve hatta rahatsız etmeye başlıyordu.
Bu yüzden Peygamberimiz’i bazen tersliyorlar, bazen itip kakıyorlar ve bazen de konuşmasına imkân vermiyorlardı. Bu durum tebliğ yapan diğer sahabe için de söz konusuydu. Durum öyle bir hal almıştı ki Müslümanlar artık rahat değillerdi, tedirgindiler ve bazen de birbirlerinden endişe etmeye başlamışlardı.
Çünkü bazı aileler çocuklarının Müslüman olmasından rahatsızlık duyuyorlar, birbirleriyle ve Allah Resulü’yle konuşmasına fırsat vermemeye çalışıyorlardı.
Bu durum Allah Resulü’nü bir tedbir almaya ve din kardeşleri için toparlayıcı bir çare aramaya itti. Bunun için en uygun yerin ilk Müslümanlardan olan Erkam’ın evi olduğuna karar verdi ve artık günlerinin çoğunu burada geçirmeye başladı.
Dâru’l-Erkam
Yukarıda ifade ettiğimiz gibi, Hz. Peygamber ve arkadaşlarına, bilhassa hür olan arkadaşlarına yapılan işkence, eziyet ve hakaretlerin, bi’setin 4. veya 5. yılında başladığını görmekteyiz. Çünkü zaten 3 yıl gizli davet yapılmıştı. Bu süreçte
Resulullah’ı ciddiye almamak hatta ona, ‘mecnun’ olduğu için (!) acımak ve onunla alay etmek vardır. Müslümanların sayılarının artması üzerine baskı ve işkenceler de artarak onları yıldırma ve dinlerinden döndürme faaliyet ve beklentileri baş göstermiştir. Bu yüzden Allah Resulü, ashabıyla daha rahat görüşmek, onların sıkıntı ve ihtiyaçlarına yardımcı ve destek olmak, İslam’ı ve yeni inen ayetleri tebliğ etmek için bir yere ihtiyaç duydu. Erkam’ın evi bu iş için ideal bir yerdeydi, hem Kâbe’ye yakın ve onu görüyor, hem müşriklerin karargâhı olan Daru’n-Nedve’yi görüyor ve hem de merkezî bir konumda bulunuyordu. Erkam’ın evinin davet merkezi olarak seçilmesini, bi’setin ilk yıllarına hasredenler olmasına rağmen, doğru rivayetlerin 4. yılı işaret ettiğini düşünmekteyiz. Çünkü ilk yıllarda Erkam’ın evinin kullanılmasını gerektirecek bir ortam olmadığı için, oraya sığınmanın önceki yıllara kadar gidebileceğini de düşünmüyoruz.
Müminler burada toplanıp sadece bilgilenme ve yakınlaşma için konuşuyor, ayetleri ezberlemeye çalışıyor ve yeni inen ayetlerden herkes haberdar ediliyordu.
Çünkü bu evin Kâbe’nin yakınında oluşu, Mekke’ye umre veya hac için gelenlerle irtibat kurma kolaylığı sağlaması, herkes için rahatça erişilebilecek merkezî bir konumda olması önemliydi. Tabii olarak bilgilenme, yakınlaşma ve inen ayetlerden haberdar olma gerekçesi, evin birinci yıldan itibaren kullanılabileceğini de ima edebilir. Ancak bu durumda Erkam’ın evinin, sosyal ve siyasal bir karargâh, kültürel bir ortak altyapı oluşturmak için bir araya gelme ve düşmandan ve işkenceden kaçacak bir sığınma yeri olmak yerine; oturup konuşulan, sohbet edilen eğitim ocağı ve Kur’an öğretim merkezi olarak görülmesi gerekmektedir.
Hamidullah da işkence ve eziyetlerin artışı üzerine Erkam’ın evinin seçildiğini ve evin hem tebliğ ve hem de eğitim maksatlı kullanıldığını söyler. Buna göre, Erkam’ın evinin kullanılmasının 3. yıldan sonra olduğunu düşünmek daha makul gelmektedir.
Yine yukarıda ifade ettiğimiz gibi Erkam’ın Evi, Müslümanlar için öylesine bir sembol olmuştur ki orada Müslüman olanlar ve Allah Resulü’nün sohbetine ilk olarak orada muhatap olanlar, buraya geçişi bir tarih başlangıcı yapmışlar ve
“Erkam’ın Evinden Sonra …” deyimini kullanmışlardır. Bu yüzden ilk Müslümanlardan bir kısmı, Erkam’ın evinde İslam’ı kabul ettiği için, ‘ilk Müslümanlardan’ unvanını almışlardır.
İLK TEPKİLER
Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, risaletin üçüncü senesinin sonlarına kadar Kureyş, Müslümanlara karşı şiddete başvurmamıştır. Önceden ciddiye almadıkları bu insanlar, sanki belli bir güç oluşturuyor, toplumda ayrılık meydana getirmeye çalışıyorlardı. Zaten yeni bir grup olarak ortaya çıkanlara karşı dün de bugün de gösterilen tepki budur. Resulullah'ın davetine karşı çıkanların genel tavırları, günümüzde de doğru da olsa yeniliklere karşı çıkanlarla aynı gerekçeye sahipti:
Gelenek yani statüko. Allah Resulü’nü asırlardır sürdürdükleri atalarının dinine karşı çıkmak, onu terk etmek ve yermekle suçluyorlardı. Bu durumda en etkili unsuru, Araplardaki kabile yapısı ve atalar kültü oluşturmaktaydı.
Aslında Araplar kimsenin dinine karışmazlar ve kendi dinleri olan
putperestliğe de sahip çıkarlardı. Bu yüzden gerek Hz. Peygamber ve gerekse diğer müminler, ilk başlarda Kâbe’de de namazlarını kılarlardı ve onları gören müşrik liderler onlara herhangi bir şey demez, sadece güler geçerlerdi. Ancak ne zaman ki İslamiyet yayılmaya ve her kesimden taraftar bulmaya başladı, bunu kendileri, dinleri, gelenekleri, ataları ve menfaatleri için bir tehlike görmeye başladılar. Bu da onları, başta Allah Resulü olmak üzere, tüm Müslümanlarla mücadeleye sevk etti.
Yukarıda verdiğimiz Afif el-Kindî’nin anlatısı Kâbe’de yapılan serbest ibadete örnek verilebilir. Ancak artık tepkiler başlamış ve Müslümanlar da namazlarını sadece evlerinde veya birlikte şehir dışında bir yerde, açık arazide kılmayı tercih eder olmuşlardı.
Artık her yerde Müslümanlar konuşuluyor; çarşıda, pazarda, evde, sokakta, hazarda ve seferde onlardan bahsediliyordu. Kimi bu işin önünün bir an önce alınmasını, Muhammed ve yanındakilere engel olunmasını istiyor, kimi bunun için sert tedbirler öneriyor ve kimi de daha yumuşak çareler teklif ediyordu. Aileler de tedirgindi. Çünkü bir evde iki kardeşten biri mümin diğeri müşrik veya anne-baba müşrik, oğlan veya kız mümin veya ebeveynden biri mümin diğeri müşrik, kabileden birinde müminler var, diğerinde yoktu. Sonuç olarak bu işten
etkilenmeyen ev ve aşiret kalmamıştı. Herkes aynı gerekçeyle değilse de çok çeşitli sebeplerle Allah Resulü’nün davetine itiraz veya muhalefet ediyordu. Kureyşlilerin Allah Resulü’nün getirdiği ilahi mesaja karşı çıkmalarının sebeplerini şöyle
sıralamak mümkündür:
• Kureyşîler yüzlerce yıldan beri putperest idiler. Atalarının putperest dinini terk etmekte zorlandıkları gibi, ona muhalefetin de kendilerine bir zarar ve uğursuzluk getireceğini düşünüyorlardı. Put ticareti de bundan geliri olanların muhalefetine yol açıyordu.
Kureyş’in Allah Resulü’nün davetine itiraz veya muhalefeti,
birçok sebebe mebni idi.
• Mekke barındırdığı Kâbe ile Hicaz bölgesinin biricik dinî merkezi olup her yıl oraya hac mevsiminde hac için, diğer zamanlarda da umre için, her taraftan çok sayıda insanı çekmekteydi. Bu insanların ihtiyaçları yukarıda bahsedilen birtakım Kâbe hizmetleriyle karşılanıyordu. Babadan evlada geçen Kâbe hizmetleri, kendilerine hem büyük nüfuz, hem de büyük çıkarlar sağlamakta idi. Aynı zamanda bu, ticari faaliyetleri oluşturan panayırlara da imkân tanıyordu. Bunun için, müşrik uluları, kendilerinin dinî ve ticari durumlarını sarsabilecek her harekete karşı koymayı
çıkarlarının bir gereği saymakta idiler. Aksi takdirde hem yoksul ve hem de itibarsız olacaklardı.
• Hz. Peygamber (SAV), Kureyş’in ileri gelen azılı müşriklerinin kötülüklerini ve çıkar sağlamak için yaptıklarını ortaya döken ayetleri okuyup
duruyordu. Müşrik ileri gelenlerinden kimi, bu ve benzeri ayetlerde sıralanan kötülüklerin tümünü, kimisi de bir kısmını kendisinde bulup rahatsız olmakta; bu kötülüklerle teşhir edilmesinin, kendilerini bir gün gözden düşürebileceğinden kaygılanmakta idiler.
• Kendilerini toplumun üzerinde ve seçkinleri olarak gören Kureyş ileri gelenleri, kendileri için üstün bir hak tanımayan, herkesi bir tarağın dişleri gibi eşit tutan ve “Ey insanlar! Bakın, biz sizi bir erkek ve bir kadından yarattık ve sizi kavimler ve kabileler hâline getirdik ki birbirinizi
tanıyabilesiniz. Şüphesiz, Allah katında en üstün olanınız, ona karşı derin bir sorumluluk bilincine sahip olanınızdır. Allah her şeyi bilendir, her şeyden haberdar olandır.” (Hucurat/49: 13) diyen bir dini, kabullenip
benimsemekte zorluk çekiyorlardı.
• Kureyş aşiretleri arasında, öteden beri, birbirlerine karşı çekemezlik huyları ve üstünlük davaları vardı. Bunun için Peygamberimiz’in (SAV),
Hâşimoğulları arasından peygamber olarak ortaya çıkmasıyla
Hâşimoğulları ailesinin diğerlerine karşı ezici bir üstünlük sağlayacağını düşünerek bundan telaşlananlar olmuştu. Nitekim Ebu Cehil bu yoldaki duygusunu şöyle açıklıyordu: “Biz ve Abdi Menafoğulları, şeref ve şan hususunda şimdiye kadar çekiştik durduk. Onlar halka yemek yedirdiler, biz de yemek yedirdik. Onlar arabuluculuk ederek diyet yüklendiler, biz de arabuluculuk ederek diyet yüklendik. Onlar halka bağışta bulundular, biz de bağışta bulunduk. Onlarla kulak kulağa giden iki yarış atı durumuna gelince, onlar, 'İşte, bizden, kendisine gökten vahiy gelen bir peygamber de var!' dediler. Biz bunun dengini nereden bulup da onların seviyesine ulaşacağız? O hâlde vallahi, biz hiçbir zaman ona inanmayacağız ve onu tasdik etmeyeceğiz.”
• Kureyş ileri gelenlerinin telakkilerine göre, Kur'an inecek idiyse, ne diye Kureyş ileri gelenlerinin yaşlı ve zengin olanlarına değil de sıradan, fakir ve yetim birisine iniyordu? Nitekim Velid b. Mugîre: “Ben Kureyşlilerin seyyidi, ulu kişisi olduğum hâlde, nasıl geri bırakılırım da Muhammed'e vahiy iner? Yahut, Sakîf kabilesinin seyyidi, ulu kişisi Ebu Mesud Amr b.
Umeyr es-Sakafî de bu hususta nasıl geri bırakılır? Biz, bu iki kentin ulu
kişileriyiz. Umeyr es-Sakafî dururken başkasına vahiy inmesi olacak şey değil!” diyordu (Furkan/25: 41).
• Mekke aristokrasisinin oluşturduğu bir sömürü düzeni ve yolsuzluklar vardı. Kur’an bunları yasaklıyor ve insanları adil ve hak bir düzene çağırıyordu. Tabii ki bu düzenden beslenenler muhalefet edeceklerdi.
• Ahiret düşüncesini anlamak istemiyorlar, dünyada yaptıkları haksızlıkların hesabını verme korkusu, onları kendilerini düzeltecek yerde, karşı çıkmaya itiyordu.
• Kur’an muarızlarının, Kur’an karşısında aciz kalmaları, hatip ve şairlerin Kur’an’ın benzerini getirememeleri, onları ve diğer düşmanları iyice azgınlığa itmekteydi.
• İtiraz edecek husus bulamadıkları zaman, peygamberinin kendileri gibi bir
‘beşer’ olmasına itiraz ederek, onun bir ‘melek’ olması gerektiğini söylüyorlardı (İsra/17: 94; Zuhruf/43: 31).
Resulullah'ı ve diğer Müslümanları konuşma ve tartışmalarıyla ikna
edemeyenler, Kur’an karşısında suskun kalanlar, Müslümanların sayısındaki artışı gördükçe tepkilerini iyice artıyor ve artık baskı ve işkencelere başvuruyorlardı.
Baskı ve İşkenceler
Öncelikle baskı ve işkencenin psikolojik ve sosyal olduğunu görmekteyiz.
Anne ve baba çocuklarına tavır alıyor ve onlara karşı ilgisiz kalıyorlardı. Her fırsatta konuyu açarak, onları saygısızlıkla itham ediyorlar, kendilerine ve toplumlarına bir felaket getireceklerini söylüyorlar, her şeyi başlarına kakıyorlardı.
Müslümanlar, anne ve babalarından sonra aynı şeyi, kendi akrabalarından ve aşiretlerinden de görüyorlardı. Bu durum bir müddet böyle devam etti ve görüldü ki hiç kimse İslam’dan ve Hz. Muhammed'den ayrılmak istemiyor, bundan sonra hapis, işkence, dayak ve diğer her türlü eza ve cefaya başladılar. Arapların kendi geleneklerini göz önüne aldığımızda, birinin başka kabileden olan birine aslında herhangi bir şekilde baskı kurması ve eza-cefa çektirmesi mümkün değildi.
Bu yüzden herkes öncelikle kendi akrabalarına ve kimsesiz köle ve cariyelere işkence ediyordu.
Bu baskı ve dayaklardan kimsenin istisna edilmesi mümkün
görünmemektedir. Hatta Resulullah'ın bile fırsat bulunan yerlerde saldırıya uğradığını söyleyebiliriz. Çünkü artık dostluk ve düşmanlık ayrılıp saflar
belirginleşmiş ve bu durum tüm kabileleri bile neredeyse Müslüman olan herkese karşı ortak bir tavra itmiştir. Baskılar zamanla iyice artmakta ve yayılmakta olup tek istisnasını, ‘öldürmeler’ oluşturmaktadır. Aşiret mensupları kendilerinden birinin dövülüp sövülmesine bir noktaya kadar ses çıkarmasalar da işin içine öldürme girince, ne olursa olsun akrabalık devreye giriyor ve bu durum kan
davasına dönüşüyordu. Bu yüzden işkenceciler de dozlarını ona göre ayarlıyorlardı.
Mesela bir gün Erkam’ın evindeyken, ashab hep beraber Kâbe’ye gidilmesini istemişler, fakat Resulullah buna yanaşmamıştı. Ancak Hz. Hz. Ebubekir’in ısrarına dayanamadı ve hep birlikte Harem’e gittiler. Biraz sonra burada toplanmış bulunan müşriklere Hz. Hz. Ebubekir, birtakım nasihatler etti, konuşmalar yaptı.
Kureyş’in Müslümanlara uyguladığı baskı ve işkencelerden hiçbir
Müslüman istisna edilmemiştir.
Resulullah bile
Buna tahammül edemeyen müşrikler, Müslümanlara saldırarak dövüşmeye başladılar. Utbe b. Rebia, eline düşürdüğü Hz. Ebubekir’i çok fena bir şekilde dövdü. Bitkin ve baygın bir şekilde evine götürülen Hz. Ebubekir, akşama doğru kendine geldiğinde, ilk işi kendi durumuna düşmüş olmasından endişe ettiği Resulullah’ı sormak ve sağlık durumunu görmek için annesi ve Ümmü Cemil’in yardımıyla, Erkam’ın evine gitmek oldu. Hz. Peygamber’in sağlıklı olduğunu görünce çok sevindi, ona sarıldı ve Müslümanlarla kucaklaştı. Burada, kendisine yardım eden annesinin hidayete ulaşması için Hz. Peygamber’den Allah’a dua etmesini istedi. Yine bir gün Hz. Ebubekir, Resulullah’ı müşriklerin elinden kurtarmaya koşmuş, ama fena hâlde dövülmüştü.
Rivayetlerin serd edilişine göre, her ne kadar ne zaman yapıldığı belli değilse de Resulullah'a yapılan baskılardan örnek vermek istiyoruz:
Übeyy b. Halef’le Ukbe b. Ebi Muayt, birbirlerinin yakın dostu idiler. Ukbe b.
Ebi Muayt’ın, bazen Peygamberimiz’in (SAV) yanına gelip konuştuklarını dinlediği olurdu. Ukbe’nin bu hareketi Übeyy b. Halef’e anlatılınca, Übeyy b. Halef, Ukbe’ye,
“Senin Muhammed’le birlikte oturup onun konuşmasını dinlediğini işittim. Bir daha onunla oturup da söylediklerini dinlemek yerine, onun yüzüne tükürmezsen, seninle görüşmek de konuşmak da bana haram olsun.” dedi ve ağır yemin etti.
Bunun üzerine, Ukbe b. Ebi Muayt, Peygamberimiz’in (SAV) yanına varıp Übeyy b.
Halef’in istediğini yerine getirdi.
Peygamberimiz, bir gün, Kâbe’yi tavaf ediyor, o sırada Kâbe’nin Hicr mevkiinde de ileri gelen müşriklerden Ukbe b. Ebî Muayt, Ebu Cehil ve Ümeyye b.
Halef oturuyorlardı. Peygamberimiz onların hizasından geçerken, ona laflar attılar.
Resulullah’ın bu laflardan hoşlanmadığı, yüzünden belli oluyordu. Hz. Ebubekir’le Hz. Osman Peygamberimiz’in (SAV) yanına giderek onu aralarına aldılar.
Peygamberimiz parmağını onların parmakları arasına geçirdi ve bütün tavafları böylece, el ele tutuşarak yaptılar. Ebu Cehil ve arkadaşlarının hizasına geldikleri zaman, Ebu Cehil, Peygamberimiz’e: “Vallahi, sen atalarımızın tapageldikleri tanrılara tapmaktan men ettiğin müddetçe, deniz bir kıl parçasını ıslatacak suya malik bulundukça, seninle barışmayacağız.” dedi. Peygamberimiz de: “Ben de size karşı öyleyim.” buyurdu. Sonra, tavafın üçüncü şavtını yapıp dördüncü şavtı yapmaya geldiği zaman, Ebu Cehil yerinden sıçradı ve Peygamberimizin yakasından tutmak isteyince, itilip sırt üstü düşürüldü. Hz. Ümeyye b. Halef’i, Peygamberimiz de Ukbe b. Ebî Muayt’ı def ettiler. Onlar uzaklaşınca,
Peygamberimiz ayakta durarak, “Vallahi, size acil azab mubah oluncaya kadar siz bu yaptıklarınızdan vazgeçmeyeceksiniz. Sizler, içinizden çıkan Peygamberiniz için, ne kötü kavimsiniz!” buyurduktan sonra, evine döndü. Hz. Ebubekir’le Hz. Osman da onu evine kadar takip ettiler, daha sonra ayrıldılar.
Mahzumoğullarından Ebu Cehil, Velid b. Mugîre ve üçüncü bir arkadaşları, Resulullah’ı öldürmeyi aralarında tasarladılar. Ebu Cehil, ‘Peygamberimiz’i namaz kılarken görürse, başını taşla ezeceğine’ yemin etti. Bir gün, Peygamberimiz’in Kâbe’de namaz kıldığı bir sırada, Ebu Cehil’e, “İşte, Muhammed orada.” dediler.
Ebu Cehil ise, “Nerede o?” diye sorup duruyor fakat Resulullah’ı göremiyordu.
Resulullah’ın, Kâbe’de namaz kılmaya devam ettiği ve Mahzumoğullarının da onun okumasını işittikleri hâlde, Ebu Cehil ne onu görmüş ne de ona ilişebilmişti.
Oradakiler Resulullah’ı öldürmesi için, bu defa Velid b. Mugîre’yi gönderdiler. Velid de Resulullah’ın namaz kıldığı yere kadar gelip okumasını işittiği hâlde kendisini bir türlü göremiyordu. Arkadaşlarının yanına dönüp bunu onlara bildirdi: “Vallahi, sesini duyduğum hâlde, kendisini göremiyordum.” dedi.
Bunun üzerine, arkadaşlarından üçüncüsü, “Vallahi, gidip onun başını bu kez ben ezeceğim.” dedi. Eline bir taş alıp gitti ve birden peşi sıra geri dönerek,
oracıkta baygın düştü. Kendisine gelince: “Sana ne hâl oldu?” diye sordular. “Bana anlayamadığım bir şeyler oldu. Onun yanına yaklaşınca, kulaklarını sallayan bir puğur deve ile karşılaştım. Ben, bu ana kadar, ondan daha iri bir puğur görmedim.
O, Muhammed’le benim arama gerilmiş, duruyordu. Lât ve Uzzâ’ya yemin ederim ki eğer ona biraz daha yaklaşsaydım, muhakkak beni yerdi.” dedi.
Daha sonra orada bulunan Mahzumoğulları, Peygamberimiz’in namaz kıldığı ve okumasını işittikleri yere kadar hep birlikte ilerlediler. Sese yaklaştıkları zaman, ses arkadan gelmeye başladı. Bu sefer işittikleri yere doğru gidince de ses, tekrar arkalarından gelmeye başladı. Bu böyle devam etti. Peygamberimiz’e bir şey yapamayarak gerisin geri döndüler.
Allah Resulü’nün evi Ebu Leheb ile Ukbe b. Ebi Muayt'ın evleri arasında idi.
Bunlar, hayvan işkembesini getirip Peygamberimiz’in kapısının önüne atarlardı.
Ebu Leheb, kendi evinden ve komşusu Adiyy b. Hamra es-Sakafî’nin evinden, Peygamberimiz’e taş atar dururdu. Ebu Süfyan'ın kız kardeşi olan, Ebu Leheb'in karısı Ümmü Cemil de Hz. Peygamber'e düşmanlıkta aşırı gider; küfründe, inkârında ve inadında kocasına yardımcı olurdu. Ümmü Cemil her gece pıtrakları, dikenleri ve dikenli ağaç dallarını toplayıp büyük demet yapar, boynuna bağlar, geceleyin ayağına batsın, yaralar açılsın diye Peygamberimizin geçeceği yollara saçardı. Tebbet Suresi, Resulullah'ın amcası Ebu Leheb ve Karısı Ümmü Cemil hakkında inmiştir:
“Kahrolsun o parlak yüzlünün iki eli ve kahrolsun kendisi! Ne faydası olacak servetinin ve kazancının? (Öteki dünyada) şiddetle parlayan bir ateşe atılacak, iğrenç söylentilerin taşıyıcısı olan karısı ile birlikte, (o ki,) boynunda bükülmüş iplerden bir halat (taşır)!” (Tebbet/111: 1-5)
Peygamberimize peygamberlik gelmeden önce, kızı Ümmü Külsûm Ebu Leheb'in oğlu Uteybe ile, Rukayye de Ebu Leheb'in diğer oğlu Utbe ile nişanlanmış olup henüz evlenmemişlerdi. Tebbet suresi nazil olunca, Ebu Leheb'in karısı Ümmü Cemil, oğullarını, Rukayye ve Ümmü Külsûm’den dinden çıktıkları ve atalarının dininden ayrıldıkları gerekçesiyle boşattı.
Abdullah b. Mesud anlatmaktadır: “Peygamberimiz (SAV) Beytullah'ta namaz kılıyordu. Ebu Cehil b. Hişam, Şeybe b. Rebia, Utbe b. Rebia, Ukbe b. Ebi Muayt, Ümeyye b. Halef ve daha başka iki kişiden oluşan yedi kişilik bir topluluk da Hicr'de oturuyorlardı. Allah Resulü (SAV) namazını kılarken secdesini uzattı. Ebu Cehil, 'Hele şu gösterişçiye bakın!” dedi. “Hanginiz varıp filan oğullarının dün Müşrikleden bazıları
hakkında, onları kınayan ve tehdit eden
ayetler nazil olmuştur.