T.C.
Kadir Has Üniversitesi
Sosyal Bilimler Enstitüsü
Uluslararası İlişkiler ve Küreselleşme Anabilim Dalı
Yüksek Lisans Tezi
TÜRKİYE İSRAİL İLİŞKİLERİ’NİN ORTADOĞU ÇATIŞMA SÜRECİNE ETKİSİ
ÖZGÜR YETÜT
2005.09.04.020
Danışman: Doç.Dr. Levent ÜRER
II Danışman: Yrd. Doç. Dr. Uğur ÖZGÖKER
ÖZET
Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkiler, Türkiye’nin İsrail’i tanıdığı 1948 yılından bu yana dalgalı bir seyir izlemiştir. İsrail’in çevresindeki komşularıyla yaşadığı savaş hali ve gerilimli ilişkiler de çoğu kere Türkiye’nin İsrail’e mesafeli davranmasına yolaçmışsa da kimi zaman da ortak ulusal güvenlik değerlendirmelerinin yapılmasına neden olmuş, bu da Türkiye ve İsrail’i birbirine yaklaştırabilmiştir.
Türkiye-İsrail ilişkileri ile Türk-Yahudi ilişkileri farklılıklar taşıyan iki ilişki alanıdır. Yahudiler Osmanlı İmparatorluğu topraklarında daima hoşgörü ve konukseverlik görmüşlerdir. Hatta “dinî siyonizm” çerçevesinde Filistin topraklarına Yahudi göçü bile Osmanlı Devleti tarafından olumsuz karşılanmamıştır. Fakat 19. yüzyılda Avrupa’daki milliyetçilik cereyanlarına bakarak kendini inşa eden “siyasi
siyonizm” Osmanlı topraklarında bir “Yahudi yurdu” talep etmeye başladığında imparatorluğun tutumunda da belirgin bir değişim meydana gelmiştir.
Öyle anlaşılıyor ki, başka ülkelerle ilişkilerde akla bile gelmeyen “meşruiyet” sorunu, Türkiye-İsrail ilişkilerinin başat konusudur. Zaman zaman “ittifak” olarak anılsa bile İsrail’in Ortadoğu’da hâlâ normalleşme sorunuyla karşı karşıya bulunması Türkiye-İsrail ilişkilerine de etki etmektedir. Türkiye bu nedenle İsrail’le ilişkilerini hep bağımlı değişken olarak algılamış, münasebet doğmadıkça Ankara ve Tel Aviv arasında yakınlaşma meydana gelmemiştir. Bu yaklaşım tarzının Ortadoğu meselelerine de bu haliyle yansıdığı söylenebilir.
ABSTRACT
The relationship between Turkey and Israel, has displayed a
fluctuating progress since Turkey has recognized Israel in the year 1948.
Even though the state of war and stressful relationships Israel was in with
its neighbors cause Turkey to keep itself at a distance from Israel most of
the time, sometimes it caused the execution of mutual national
evaluations, and this brought Turkey and Israel closer.
Turkey Israel relationships and Turkish-Jewish relationships are two
distinct relationship areas that carry differences. Jewish people were
always treated with tolerance and hospitality in Ottoman Empire soil. Even
the immigration of Jewish to the land of Palestine within the framework of
“religious Zionism” was not met with negativity by the Ottoman State.
However, in 16th century, when “political Zionism” which constructed
itself by observing the nationalism movements in Europe, started
requesting “a Jewish homeland” in the Ottoman soil, the attitude of the
Empire showed an evident change.
It is understood that, the problem of “legitimacy” that one does not even
think of in relationships with other countries, is the dominant issue of the
Turkey-Israel relationships. Even though Israel is mentioned as an "ally"
from time to time, the fact that it is facing normalization problem in
Middle East, affects Turkey-Israel relationships. Turkey, therefore has
perceived its relationships with Israel as dependent and variable, and
unless an opportunity for establishing a relationship has arisen, closeness
between Ankara and Tel Aviv was not realized. It can be said that the
style of this approach, is reflected in the same manner to Middle East
issues.
ÖNSÖZ
Tezimiz, Ortadoğu’nun temel sorunu olan Filistin meselesiyle doğrudan ilgili bir başlık haline gelmiş Türkiye-İsrail ikili ilişki sistemini konu alıyor. Daha özelde de bu ilişki sisteminin, Ortadoğu’daki çatışma veya barış sürecine etkisini inceliyor.
Bu açıdan bakıldığında Arap-İsrail problemini, Türkiye-İsrail ilişkilerinin geçirdiği aşamalarla bağ kurarak ele almak ilginç sonuçlar elde etmeyi sağlayabilir. Çünkü bu sorunda Türkiye’nin iki aşamalı ağırlığı vardır.
Birinci aşama, şimdi sorun kaynağı olarak görülen bölgenin bir zamanlar Osmanlı İmparatorluğu’nun toprakları içinde yeralıyor olmasıdır. Bu aşamanın ana konusu, bir zamanlar ‘Filistin’ olan bölgenin zaman içinde ‘İsrail’ haline gelmesidir. Bu mesele öncelikle Osmanlı Devleti’nin sorunu olmuş ve Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra da Osmanlı Devleti’nin bakiyesi ve mirasçısı olan Türkiye Cumhuriyeti’nin ilgi alanına girmiştir. Her ne kadar Türkiye o bölgedeki toprakları coğrafi ve idari olarak kaybetmiş olsa da zaman zaman bazı yöneticiler, soruna müdahale etmek istediklerinde bu aidiyete atıfta bulunmayı ihmal etmemişlerdir.1
İkinci aşama, Türkiye Cumhuriyeti’nin, Birinci Dünya Savaşı’nın galiplerine karşı verdiği istiklal harbini kazanıp bağımsız bir devlet olarak ortaya çıkmasıyla birlikte Ortadoğu bölgesinde elde ettiği ağırlıktır. Bu ağırlığı Osmanlı İmparatorluğu dönemindekine yaklaştıran en önemli etken, Türkiye Cumhuriyeti’nin, Dünya Savaşı’nın kudretli galiplerine karşı verilen istiklal harbi sonucunda Anadolu topraklarını işgalden kurtararak bölgedeki sömürge ülkelere emsal ve örnek oluşturmasıdır.
1 Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Ürdün ve Lübnan’a ziyareti sırasında Kudüs’ün Arap kesiminde bir
demeç vererek “Türkiye’nin sınırları buradan başlar” demişti. (Mahmut Dikerdem, Ortadoğu’da Devrim Yılları-Bir büyükelçinin anıları, Cem Yayınevi, İstanbul 1990, s. 164); Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül, “Tapu kayıtları bile bende. Ben Filistin ile ilgilenmeyeceğim de kim ilgilenecek?” dedi. (Zaman gazetesi, 20 Şubat 2006); fikritakip.com yazarı Kenan Çamurcu, Erbakan’ın Filistin’in tapusunu Siyonistlere, Erdoğan’ın ise Filistinlilere gösterdiğini yazdı. (Sözün hangi tribünden söylendiği önemli, Kenan Çamurcu, 22 Kasım 2007,
Öyleyse bugün İsrail ilişkileri” adını verdiğimiz konu başlığı, önce “Türk-Yahudi ilişkileri” olarak içeriden bir mesele iken, daha sonra konunun “Arap-İsrail sorunu” haline gelmesiyle birlikte “Türk-İsrail ilişkileri” adını alarak dışarıdan bir meseleye dönüşmüştür.
Bu bakışaçısıyla, bir yandan İsrail’in Ortadoğu’da yeni bir devlet olarak doğuşunu ve buna bağlı gerilimleri tarihsel süreci içinde ‘içeriden’ incelerken, diğer yandan Türkiye ile İsrail arasında yakın ilişkiler kurulmasından sorunun nasıl etkilendiğini ‘dışarıdan’ değerlendirmeye çalıştık.
Türkiye-İsrail ilişkilerinin Ortadoğu sürecine etkisinin sadece siyasi bir mesele olmadığını Yahudilerin 15. yüzyıl gibi erken bir tarihten başlayarak Osmanlı topraklarına göçetmeye başlamasından çıkarmak mümkündür. Dolayısıyla Türkiye, Yahudi devletinin kurulmasıyla sonuçlanan serüvene sonradan katılmış değildir. Bu nedenle, dinî siyonizme olumsuz bakmamakla birlikte, 19. yüzyılda siyasi siyonizmin ortaya çıkmasından sonra meseleye bakışı değişen Osmanlı Devleti’nden yeni Türkiye Cumhuriyeti’ne miras kalan dışpolitika birikimi bu konudaki refleks ve fikirlerin neşvü nema bulduğu zemini oluşturmaktadır. Bu birikimin Türk dışpolitikası için mihenk taşı olduğunu söylemek yanlış olmaz. Şu halde Türk dışpolitikası içinde İsrail’e bakış ve ilişki kurma konularındaki dalgalanmaları sözkonusu mihenk taşına nispetle analiz etmek doğru sonuçları bulmamızı sağlayacaktır. Tezimizde bu analize temel oluşturacak örnek olaylara da yer verilmiştir.
İÇİNDEKİLER
GİRİŞ ... 1
1. TARİHSEL SÜREÇTE İSRAİL DEVLETİ
1.1. İSRAİL DEVLET’Nİ KURULMASINDAN ÖNCE YAHUDİLİĞİN
TARİHSEL GELİŞİMİ... 2
1.2. SİYONİZİM VE İSRAİL DEVLETİNİ KURMA
HAZIRLIKLARI... 11
1.3. İSRAİL DEVLETİ’NİN KURULUŞU... 50
1.4. ORTADOĞU BÖLGESİNDE İSRAİL FAKTÖRÜ... 69
2. İSRAİL – TÜRKİYE İLİŞKİLERİ
2.1. 1948 ÖNCESİ TÜRK – YAHUDİ İLİŞKİLERİ... 76
2.2. 1948 – 1991 YILLARI ARASI TÜRKİYE – İSRAİL
İLİŞKİLERİ... 82
2.3. 1991’DEN GÜNÜMÜZE KADAR TÜRKİYE – İSRAİL
İLİŞKİLERİ... 95
3. TÜRK – İSRAİL İLİŞKİLERİ’NİN GELİŞMESİNDE ETKİLİ
OLAN FAKTÖRLER... 110
3.1. TÜRK – İSRAİL İŞBİRLİĞİ ALANLARI İLE BU İŞBİRLİĞİ
ALANLARININ BÖLGE VE ULUSLARARASI BAKIMDAN
3.1.1. TİCARİ VE EKONOMİK İLİŞKİLER... 115
3.1.2. ASKERİ SAHADAKİ İLİŞKİLER... 127
SONUÇ... 135
KISALTMALAR
ABD : Amerika Birleşik Devletleri AET : Avrupa Ekonomik Topluluğu AKP : Adalet ve Kalkınma Partisi ANAP : Anavatan Partisi
ASALA : Armenian Salvation and Liberation Army/Ermini Kurtuluş ve Özgürlük Ordusu
ASELSAN : Askeri Elektronik Sanayi
AWACS : Aware Accusation System / Erken Uyarı Sistemi BDT : Birleşik Devletler Topluluğu
BM : Birleşmiş Milletler CHP : Cumhuriyet Halk Partisi DSP : Demokratik Sol Parti
DYP : Doğru Yol Partisi
El-Al : Israel Airlines / İsrail Havayolları FKÖ : Filistin Kurtuluş Örgütü
GAP : Güneydoğu Anadolu Projesi
HAMAS : Hareketu Mukavemeti İslamiyye / İslam Direniş Hareketi IMI : Israel Military Industries / İsrail Askeri Endüstrisi
İHA : İnsansız Hava Araçları
İSK : İsrail Savunma Kuvvetleri
İUS : İsrail Uçak Sanayii
JCA : Jewis Colonization Association / Yahudi Kolonizasyon Cemiyeti MHP : Milliyetçi Hareket Partisi
MİT : Milli İstihbarat Teşkilatı MOSSAD : İsrail İstihbarat Teşkilatı
MÖ : Milattan Önce
MS : Milattan Sonra
MSP : Milli Selamet Partisi
NATO : North Atlantic Treatment Organisation / Kuzey Atlantik İttifakı Örgütü
PKK : Partiya Karkere Kürdistan / Kürdistan İşçi Partisi
RP : Refah Partisi
STA : Serbest Ticaret Anlaşması THY : Türk Hava Yolları
TIPH : Temperory International P… H… / Geçici Uluslararası Mevcudiyet TOBB : Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği
TSK : Türk Silahlı Kuvvetleri
UNSCOP:United Nations Special Committee of Paletsine / Birleşmiş Milletler Filistin Özel Komitesi
1
GİRİŞHiç kuşku yok, 1947’de BM’nin Filistin’i Araplar ile Yahudiler arasında taksim eden kararı Ortadoğu’da yarım yüzyılı aşkın bir süredir devam eden krizin başlangıcıdır. İsrail tarafı bu taksimi ve onun ardından gelen savaşlarla ulaşılan de facto durumu tartışmaya yanaşmazken, Filistin tarafı aradan geçen süre boyunca işgal edilen toprakların iadesini talep etmiştir.
Türkiye, bölgede İsrail’i resmen tanıyan tek ülke olmasına rağmen bu gerilimde çoğunlukla Arap ülkelerinden yana olmuştur. Fakat Arap liderlerinden gelen beklentiyi her zaman karşılamamış ve İsrail’le ilişkilerini kendi ulusal çıkarlarına göre ayarlamıştır. Türkiye’nin ulusal güvenliğinin konu olduğu yerde hangi tarafa ağırlık vermesi gerekiyorsa ona göre politika belirlemekten çekinmemiştir.
ASALA ve PKK sorunları sözkonusu olduğunda İsrail’le işbirliği yaparken, Kudüs’ün statüsü ve İsrail’in Gazze başta olmak üzere işgal altındaki Filistin topraklarına saldırıları karşısında da tepki gösterebilmiştir.
Türkiye-İsrail ilişkilerinin öncelikli konusu Arap-İsrail ihtilafı olmamakla birlikte Ankara ister istemez bu sorunun dışında kalamamakta ve İsrail’le ilişkisinin zaman zaman kendisini arabulucu konumuna getirmesiyle karşı karşıya kalabilmektedir.
Tezimizde bu karmaşık sorunlar yumağına, Türkiye-İsrail ilişkilerinin Ortadoğu barış veya çatışma süreçlerindeki rolü penceresinden bakmaya çalışacağız.
2
1. TARİHSEL SÜREÇTE İSRAİL DEVLETİ
1.1. İSRAİL DEVLETİNİN KURULMASINDAN ÖNCE YAHUDİLİĞİN
TARİHSEL GELİŞİMİ
Ortadoğu’da tektanrıcılık tamamen yeni bir düşünce değildi. Ama ahlaki tektanrıcılık ilk kez Museviler tarafından dinin önemli bir parçası haline getirilmiştir. Musevilerin, ilkel aşiret dini inançlarından evrensel tektanrıcılık inancına geçişleri İbrani Tevrat’ının kitaplarına yansımıştır. Aynı zamanda bu kitaplarda puta tapan çoktanrılı komşularının kendilerini bu inançları yüzünden nasıl dışladıkları da anlatılmaktadır.
Modern çağlarda gerçeği bulduklarına inananlar ona kendi başarıları sayesinde ulaştıklarına kolayca inanırlardı. Ne var ki eski çağlardaki dindarların böyle bir düşünceye inanmaları mümkün değildi. Tektanrı gerçeğine yalnızca kendilerinin sahip olduğunu düşünen Museviler, Allah’ı seçmiş oldukları fikrini kesinlikle düşünmeyerek mütevazi bir biçimde Allah tarafından seçilmiş olduklarına inanmışlardır. Aslında bu seçimleri onlara bir ayrıcalık değil sorumluluk yüklüyor,
hatta bazen taşınması çok güç yük getiriyordu.1
Yahudi dini hem tektanrılı dinsel bir genişlik, hem de dar ve katı bir ırkçılığın ilginç bir karışımıydı. İsa’nın yaşadığı döneme gelindiğinde Yahudiler tüm insanları doğru yola çekecek ve onları “Tanrının seçtiği halk” olan Yahudilerin iyilikçi ama sıkı denetimi altına sokacak olan bir kurtarıcı ya da “Mesih” bekliyorlardı. MÖ 63 yılında dolaylı bir biçimde Roma’nın baskıcı ve bozuk yönetimine giren Yahudiler ve bölgenin çoktanrılı dinlerine inanan fakir ve ezilmiş toplulukları Tanrının ya da tanrıların sürdürülen haksızlıklara daha uzun süre izin vermeyeceğine ve yeni bir kurtarıcı göndereceğine şimdi daha çok
1 Bernard Lewis, Ortadoğu, İkibin Yıllık Ortadoğu Tarihi, çev: Selen Y. Kölay, Arkadaş Yayınevi,
3
inanmaya başlamışlardı.2Yahudiler eski çağlardan bugüne değin varlıklarını sürdürebilmişlerdir. Tarihleri tüm tarihlerin kapsadığı süreyi kapsar. Osmanlı Yahudilerinin önde gelen isimlerinden Dr. Markus bu süreci şöyle anlatır: “Ulusumuz tarihinin ilkesi olan bu gizem nasıl çözülür? Üç önemli döneme ayırmamız gerekir. Birinci dönem doğuda geçer. Mısır, Filistin, Babil… Kuruluşundan İkinci Tapınağın Romalılar yönünden yıkılmasına değin. İkinci dönemin sahnesi batı dünyasıdır. Üçüncüsü ise Avrupa’nın doğusu ve ABD’dir. Ulusumuzu oluşturan ortak bir gelenek, ortak bir düşünce ve ortak acılardır. Ortak düşünce, ilk temsilcisi Avraam olan tektanrıcılıktır.”3
Esasen İbraniler tarih sahnesine çıktıklarında Mısır’ın gerisinde birkaç yüzyıllık dengeli bir ulusal yaşam uzanmaktaydı. İsrailoğullarının tek tanrılı dininin Sümer dini ve efsanelerinden etkiler içerdiği müşahade edilmiştir.4
Tevrat’ın yaratılışa ait olan ilk kitabı Genesis’e göre Yahudi kavminin başlangıcı İbranilerdir ve en ulu dedeleri de Abraham’dır (İbrahim).5
“İbranî” adı “İsrailî”nin müteradifidir. Etimoloji itibariyle bu kelime “İvri” (İbrani) veya çoğul olarak “İvriim”den gelmektedir.6
Genesis’e göre Abraham, Nuh’un oğullarından Sam’ın üçüncü oğlu Arfaksad’ın torunu Haber veya Hibir’in (Hebreux, Hebrew-İbrani deyimi buradan gelmektedir) torunlarından olup Kalde’nin Ur (el-Magir) şehrinde dünyaya gelmiştir. Daha sonra babası ile birlikte Mezopotamya’nın Harran şehrine gelen
2 Oral Sander, Siyasi Tarih, İlkçağlardan 1918’e, İmge Kitabevi, dördüncü baskı, 1995, Siyasi Tarih
İlkçağlardan 1918’e, s. 32
3
Moşe Grosman, Dr. Markus (1870-1944) Osmanlıdan Cumhuriyete Geçişte Türk Yahudilerinden Görünümler, İstanbul 1992 (Dr. Markus’un Yahudi Tarihinin Üç Bin Yılı, Yahudi Ulusunun Evrensel Tarihi makalesinden) s. 119
4
Yusuf Besalel, Yahudi Tarihi, Gözlem Gazetecilik Basın ve Yayın AŞ, ikinci baskı Mart 2003, s. 33
5
Fahir Armaoğlu, Filistin Meselesi ve Arap-İsrail Savaşları (1948-1988), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İkinci Baskı 1991, s. 6
6
Hikmet Tanyu, Tarih Boyunca Yahudiler ve Türkler, Yağmur Yayınevi, İstanbul 1976, 1. Kitap, s. 29
4
Abraham veya İbrahim’in babasının ölümünden sonra Yehova’nın (Allah’ın) emrine itaat ederek kabilesinin başında Kenan diyarına göç etmiştir. Bu hadisenin Babil hükümdarı Hammurabi zamanında MÖ 21. yüzyılda olduğu ileri sürülmektedir.7
İbrahim’den sonra kabilenin başına oğlu İshak geçmiş, İshak’dan sonra da İsrail adını alan Yakup (Jacob) başa geçmiştir ki, Yakup’la birlikte İbraniler Beniisrail, yani İsrailoğulları veya İsrail kavmi adını almıştır.8
İsrailoğulları Musa peygamberin liderliğinde 40 yıl kadar çöllerde dolaştıktan sonra Sina Yarımadasındaki Turu Sina’ya (Sina Dağı) geldiler. Burada Musa’ya Allah tarafından On Emir (Evamir-i Aşere – Decalogue) nazil oldu. İsrailoğullarını Filistin’e sevkeden, Musa’nın yardımcılarından ve ünlü komutanlarından Yeşu (Joshua, Jeshua, Hoshea veya Oshea) olmuştur. Fakat Filistin’e, yani Kenan diyarına girmeleri kolay olmamış ve bilhassa Filistinlilerle uzun zaman uğraşmak zorunda kalmışlardır. Bu arada İsrail kabileleri kendi aralarında da çeşitli kavgalar içine girmişlerdir. Nihayet MÖ 1030-1032 yılları arasında vuku bulan birtakım hadiselerden sonra bütün kabileler Davut’u (David) kral seçerek Filistin’de
bir devlet kurmaya muvaffak oldular. Davut, Kenanilerin eskiden Yebus adındaki bir kalesi olan Kudüs’ü ele geçirerek bu şehri ilk Yahudi devletinin başkenti yaptı. İlk Yahudi devleti bu suretle tarih sahnesine çıkıyordu.9
Dr. Markus bu tarihsel kesiti şöyle anlatır: “Önceleri karşılarına büyük güçlükler çıkmıştır. Ulusumuz bu denli esirgemezliği gerektiren düşüncelere uygunluk gösterecek olgunluğa erişmemişti. Bilgi eksikliği, Yahudi ulusunu Sami kökenli Chananeensleri (Kenanlıları) yansımalarını getirmiştir. Filistin’deki ilk oturmaları Mısır’daki oturmalarından daha tehlikeli olmuştur. Ne yazık ki yükselme uzun
7
Fahir Armaoğlu, Filistin Meselesi ve Arap-İsrail Savaşları (1948-1988), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İkinci Baskı 1991, s. 6-7
8
a.g.e. s. 7
9
5
ömürlü olmamıştır. İsrael ve Yehuda arasındaki bölünmeyle eski ahlaki ve siyasal düşüş kendini göstermiştir. On kabile krallığı yıkılmış, içteki bozulmalardan ötürü yokolmaya itilmiş, birçok ülkenin yazgısını paylaşmak zorunda kalmıştı.”10
Davut (veya David) 40 yıllık bir hükümdarlıktan sonra öldü. MÖ 1000 yılında öldüğünde 70 yaşındaydı ve ölmeden önce oğullarından Süleyman’ı (Solomon) tahta çıkarmış ve kral ilan etmişti. Süleyman zamanında İbrani Krallığı gerek ekonomik, gerek siyasi bakımdan büyük gelişme göstermiş ve güçlü bir devlet haline gelmiştir. Süleyman zamanında Kudüs İbranilerin kutsal şehri haline geldi ve Süleyman Kudüs’te, Mescid-i Aksa’da ilk Yahudi Mabed’ini (Temple) inşa ettirdi.
Süleyman’ın MÖ 930 yılında ölmesinden sonra Yahudi krallığı dağıldı. Yani ilk İsrail devleti 70 yıl kadar yaşamış olmaktaydı. Bu ilk Yahudi krallığının dağılmasından iki ayrı Yahudi devleti ortaya çıktı. Biri Filistin’in kuzeyinde, oniki İsrail kabilesinden on tanesini ihtiva eden ve başkenti Samaria (Samiriye veya Nablus) olan İsrailiye krallığı veya İsrail devletiydi. İkincisi ise güneyde, Kudüs şehri ile Yahuda ve Bünyamin kabilelerini ihtiva eden Judaea veya Yahuda (veya Yahudiye) krallığı.
İsrailiye Krallığı (Samaria) yaklaşık iki yüzyıl ve Yahuda (Judaea) Krallığı da yaklaşık üçbuçuk yüzyıl yaşadı. Samiriye, yani İsrailiye devleti MÖ 722 tarihinde Asurluların istilasına uğradı. Asurlular bütün ülkeyi işgal edip Yahudileri başka yerlere sürdüler ve yerlerine kendilerinden muhacirler yerleştirdiler.
Yahudi devleti ise MÖ 586 tarihinde Babil’in istilasına maruz kaldı. Babil hükümdarı Nabukodonosor (veya Buhtunnasır) bütün Kudüs’ü yakıp yıktığı gibi, bütün Yahudileri bir tane kalmamacasına esir edip hepsini Babil’e götürdü.
10
Moşe Grosman, Dr. Markus (1870-1944) Osmanlıdan Cumhuriyete Geçişte Türk Yahudilerinden Görünümler, İstanbul 1992, (Dr. Markus’un Yahudi Tarihinin Üç Bin Yılı, Yahudi Ulusunun Evrensel Tarihi makalesinden) s. 120-121
6
Yahudilerin Babil esareti 70 yıl kadar sürmüştür. Tevrat’taki birçok efsanelerin de bu esaret zamanında oluşturulduğu ileri sürülmektedir. Pers hükümdarı Keyhüsrev’in (Kurus veya Cirus) Babil’i almasından sonra Yahudilerin Filistin’e dönmelerine müsaade edilmiş ve bilhassa Kudüs’e yerleşen bu Yahudi kitleleri Pers hükümdarı II. Dara zamanında refah ve hürriyete sahip olarak özerk bir yönetime kavuştular.11
Babil’in yıkılmasından sonra Eretz Yisrael ve Suriye, Pers yönetimine girmiştir. Yehuda 20 satraplıktan oluşan Pers Devleti’nin satraplıklarından birini teşkil ediyordu.12
Bu yüzyılın sonraki yıllarında, o zamanki Suriye topraklarına ve çevresinde hüküm süren yeni Pers imparatorluğunun kurucusu Medli Kiros, Babil krallığını fethetti. Bu topraklarda yaşayan fethedilmiş halklar arasından bir grupla fethedenlerin inançlarında bir benzerlik olduğu görüldü. Kiros Musevilerin İsrail topraklarına geri dönmelerine müsaade etti. Kudüs’teki tapınağı devlet bütçesi ile yaptırttı. Tevrat’ta Kiros’a Musevi olmayan bir hükümdara, bundan da öte Musevilere gösterilebilecek en büyük saygı gösterilmiştir. Babil’deki tutsaklığın ardından yazılmış olan İşaya kitabının son bölümünde şunlar yazar: “Koreş, çobanım ve tüm isteklerimi gerçekleştirecek. Yeruşalim ve tapınağın temelleri atılacak.” (İşaya 44:28)13
Kral Cyrus, MÖ 539 yılında sürgündeki Yahudilerin geri dönmelerine izin verdiğinde İran sarayında saygın bir yer kazanmış olan iki insan, rahip Nehemi ve yazıcı Esdras Yahudilerin dinlerini ve ırklarını korumak için kanunlar düzenliyorlardı. Onların içinde yaşadıkları toplumda erimelerini önlemek amacıyla Yahudi olmayan kadınlarla evlenmelerini kesinlikle yasaklıyorlar, vaktiyle Hz. Musa tarafından getirilen kuralları yazılı metinlerle sağlamlaştırıyorlar ve güçlü
11
Fahir Armaoğlu, Filistin Meselesi ve Arap-İsrail Savaşları (1948-1988), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İkinci Baskı 1991, s. 8-9
12
Yusuf Besalel, Yahudi Tarihi, Gözlem Gazetecilik Basın ve Yayın AŞ, ikinci baskı Mart 2003, s. 54
13
Bernard Lewis, Ortadoğu, İkibin Yıllık Ortadoğu Tarihi, çev: Selen Y. Kölay, Arkadaş Yayınevi, ikinci baskı, 2005 (Orijinal adı: The Middle East), s. 30-31
7
bir dinsel iktidar kuruyorlardı.14Filistin üzerinde İran egemenliği MÖ 535 yılından 331 yılına kadar sürmüş ve MÖ 331 yılında Makedonya Kralı Büyük İskender Fırat’tan Mısır’a kadar olan bütün toprakları ele geçirmiştir. Bu suretle Yahudiler de Makedonya-Yunan egemenliği altına girmiş oluyorlardı. Makedonya Krallığının Filistin’de elenizmi yerleştirmek istemesi üzerine Yahudiler Makabilerin (Maccabees) yönetiminde ayaklandılar ve MÖ 141’de yeni bir Yahudi devleti kurdular. Bu devlet Roma istilası ile birlikte yıkıldı.15
Bu dönemde ortaya çıkan Bar Kohba Filistin’de Roma’ya karşı giriştiği mücadeleden galip çıktı ve bağımsız bir Yahudi devleti kurmayı başardı. Dini lider Rabbi Akiba, Tevrat’ın Sayılar kitabı ile Talmud’da bulunan şu cümlelerin Bar Kohba’ya işaret ettiğini, onun beklenen Kral-Mesih olduğunu ilan etti: “Yakupoğullarından bir yıldız çıkacak ve İsrail’den asa kalkacak. Bir uçtan bir uca kadar moabı (düşman) vurup kıracak. Bütün matecavizleri ezecek” Bar Kohba devleti kurduktan üç yıl sonra Romalılarla savaşırken öldürülünce herşey bir kere daha sona ermiştir.16
135’deki Bar Kohba isyanının ardından Romalılar Musevilerden mutlaka kurtulmaya karar verdiler. Daha önce Babillilerin yaptığını yaparak Musevilerin büyük çoğunluğunu esir alıp sürgüne gönderdiler ama bu sefer onların imdadına yetişecek bir Kiros yoktu. Musevilerin tarihi adları dahi silindi. Kudüs’e Aelia Capitolina adı verildi ve yıkılan Musevi Tapınağı’nın yerinde Jupiter’e bir tapınak yapıldı. Samariya ve Yahuda adları kaldırıldı ve ülkeye, çoktan unutulmuş olan Filistinlilerin adı verildi.17
14
Roger Garaudy, Siyonizm Dosyası, çev: Nezih Uzel, Pınar Yayınları, birinci basım, Ekim 1983 (Orijinal adı: L’affaire Israel; le Sionism Politique), s. 58
15
Fahir Armaoğlu, Filistin Meselesi ve Arap-İsrail Savaşları (1948-1988), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İkinci Baskı 1991, s. 10
16
Yaşar Kutluay, Siyonizm ve Türkiye, Koloni Yayıncılık, 2000, s. 21
17
Bernard Lewis, Ortadoğu, İkibin Yıllık Ortadoğu Tarihi, çev: Selen Y. Kölay, Arkadaş Yayınevi, ikinci baskı, 2005 (Orijinal adı: The Middle East), s. 34-35
8
Yahudiler MS 66 tarihinde Romalılara karşı ayaklandılar. Bunun üzerine İmparator Vespassianus’un oğlu Titus komutasındaki Roma orduları Kudüs üzerine yürümüşler, şehri aldıktan sonra da Yahudileri kılıçtan geçirerek kutsal Madeb’i yakıp yıkmışlardır. MS 70 tarihinde meydana gelen bu hadiseden sonra Roma zulmünden kaçabilen Yahudiler dünyanın dört bir yanına dağılmışlardır ki buna diaspora denmektedir. Bu Yahudilerin büyük bir kısmı da Arabistan Yarımadası ile bugünkü Arap ülkelerine sığınmışlardır. Diaspora ile Yahudilerin Filistinle bağları kopmuş olmaktaydı.
Hellenizm… Yahudilik için gerçek ve tehlikeli bir düşman olmuştur. Yalnızca iki ulus veya iki kültür değil iki düşünce tümüyle karşıt iki felsefe çarpışıyordu. Herşeyin yaratıcısı, insanlığa mucizevi bir biçimde dinsel ve ahlaki ülküler öğreten görünmeyen soyut varlıkla, Olympos tepesinde yaşayan, doğanın gücünü simgeleyen, büyük ölçüde ölümsüzlük içkisi içen, Olympos’ta ve başka yerde kendini dağıtan Zeus arasında bir karşılaşmaydı bu.18
Filistin toprakları, Halife Hazret-i Ömer’in MS 638 (bazı kaynaklara göre MS 636) tarihinde Yermük muharebesinde Bizanslıları yenmesi üzerine İslam egemenliğine girmiş ve Filistin, İslam’ın elinde ve bir Müslüman toprağı olarak
1948’de İsrail’in kuruluşuna kadar bu durumunu muhafaza etmiştir.19
VI. yüzyılın başında o zamana değin dağılmış olan Yahudi nüfusu Batı Avrupa’da artmış, İtalya, Bizans, Fransa ve Vizigot İspanya’sında önemli topluluklar oluşmuştu. Hıristiyanların işkenceleri Yahudilerin özerk soyut bir merkezde toplanmalarını önlüyordu. (…) Ancak X. yüzyılın başında durum değişmiştir. Arapların İspanya’yı fethi, bu ülkelere kültür ve uygarlık getirmiştir. Kısa bir süre içinde o zamana değin gerici, aydınlık düşmanı olan Vizigotlar Halifelikle birlikte değişmeye başlamışlardı. (…) Bu dönemin ikinci yarısında gölgeler büyüyor, ufuk giderek kararıyordu. XIII. yüzyılın ayrıcalıklı İspanyol Yahudilerinin yaşamında
18
Moşe Grosman, Dr. Markus (1870-1944) Osmanlıdan Cumhuriyete Geçişte Türk Yahudilerinden Görünümler, İstanbul 1992, (Dr. Markus’un Yahudi Tarihinin Üç Bin Yılı, Yahudi Ulusunun Evrensel Tarihi makalesinden) s. 124
19
Fahir Armaoğlu, Filistin Meselesi ve Arap-İsrail Savaşları (1948-1988), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İkinci Baskı 1991, s. 10
9
tehlikeli anlar başlıyordu. Arap egemenliğinden çıkıp güçlü Katolik hükümdarların boyunduruğu altına giriyorlardı.20
Bu dönemde biri felaketli, diğer ikisi mutlu sayılabilecek üç mühim hadise vuku bulmuştur. Yahudiler için felaketli sayılabilecek hadise, Ortaçağda Batı Avrupa’da görülen Yahudi düşmanlığı “anti-semitisme” hadisesidir. Yahudileri karşı açılan bu düşmanlık kampanyası neticesi Yahudiler 1290 yılında İngiltere’den, 1392’de Fransa’dan, 1492’de İspanya’dan ve 1497’de de Portekiz’den kovulmuşlardır.
Kovulan Yahudilerin bir kısmı Hollanda’ya iltica etmekle beraber büyük bir kısmı Osmanlı topraklarına göç etmiştir. Almanya’dan kovulanlar ise Polonya’ya gitmişlerdir.
Yahudiler için iki mutlu hadiseden biri Selahaddin Eyyubi’nin Haçlıları yenip Kudüs’ü geri almasıdır. Selahaddin Eyyubi 1187’de Kudüs’ü geri alıp tekrar İslam egemenliği altına soktuktan sonra bütün Yahudileri Kudüs’e dönmeye davet etmiştir. Bu davet üzerine Mısır, Suriye, Mezopotamya, Güney Avrupa ve hatta Fransa ve İngiltere’den birçok Yahudi Kudüs’e göç etmiştir.
Yahudiler için ikinci mutlu hadise Yavuz Sultan Selim’in 1517’de Suriye ve Mısır’ı almasıdır. Suriye ile birlikte Filistin’in de Türk egemenliğine girmesi üzerine bilhassa Kudüs’e Avrupa ülkelerinden yeniden Yahudi göçleri başlamış ve müteakip yıllarda bu göçler giderek artmıştır.21
13. yüzyılın sonlarına doğru Yahudi nüfusunun %30-50’si civarındaki bir oranı temsil eden yaklaşık olarak yarım milyon kadar Yahudi, Almanya dahil Batı Avrupa’da yaşıyordu. Ancak 15. yüzyıl dolaylarında bu nüfus 150.000 civarına inmiştir. Bunda rol oynayan etkenler arasında, Yahudi karşıtı ayaklanmalar, “kara ölüm” diye adlandırılan ve 1347-1352 yılları arasında cereyan eden veba
20
Moşe Grosman, Dr. Markus (1870-1944) Osmanlıdan Cumhuriyete Geçişte Türk Yahudilerinden Görünümler, İstanbul 1992, (Dr. Markus’un Yahudi Tarihinin Üç Bin Yılı, Yahudi Ulusunun Evrensel Tarihi makalesinden) s. 131-132
21
Fahir Armaoğlu, Filistin Meselesi ve Arap-İsrail Savaşları (1948-1988), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İkinci Baskı 1991, s. 11
10
gibi salgın hastalıklar ve özellikle kovulmalar yer almıştır.22
15. ve 19. yüzyıllar arasında İslam ülkelerinde yaşayan Yahudilerin büyük bir kısmı Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde yaşıyordu. Ayrıca İran, Afganistan gibi ülkelerde de Yahudi cemaatleri vardı. İslam şeriatına göre “ehl-i kitap” olarak adlandırılan ve kendileri daha önce Tanrı tarafından bir dini kitap sahibi yapılmış Yahudiler ve Hıristiyanlar “zımmi” statüsünde idiler ve fiziki korunmaya alınmışlar; kendilerine dinsel, sosyal ve hukuki özgürlükler verilmişti.23
XVI. yüzyılda Osmanlı hükümdarları devletin Avrupalı düşmanlarına sempati duymalarından şüphe edilmeyen ama Avrupa bilgi ve becerisine sahip tek toplum olduklarından Musevilerden gerek siyasi, gerek de ekonomik işlerde yararlanıyorlardı. Ancak Musevi toplumu, Osmanlı gücünün çökmesinden bütün azınlıklardan daha fazla etkilenmiştir.24
17. yüzyıla kadar Yahudiler, İspanya Mağribi de Doğu memleketleri arasında sayılırsa, esas itibariyle Doğulu bir halktı. 18. yüzyılın başlamasıyla birlikte durum değişti. Avrupa’da yaşayan Yahudilerin oranı sürekli arttı. 18. yüzyılın sonunda dünyada 2.5 milyon Yahudi vardı ve bu sayının bir milyonu Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da yaşarken (Türkiye dahil), diğer 1.5 milyon Avrupa’da yaşıyordu. Her ikisinin içinde bir milyon kadarı Rusya, Polonya ve Galiçya’da ikamet ediyor, geriye kalanı ise orta ve Batı Avrupa’da bulunuyordu.25
XVIII. yüzyılda Yahudiler, Diasporanın diğer ülkelerinde de içlerine kapanık bir biçimde yaşıyorlardı. Avusturya, Almanya ve İtalya’da birlik içinde yaşarlarken onları gettoların duvarları ayırıyordu. Yahudilerin durumu tüm ülkelerde aynıydı.
22
Yusuf Besalel, Yahudi Tarihi, Gözlem Gazetecilik Basın ve Yayın AŞ, ikinci baskı Mart 2003, s. 79
23
a.g.e. s. 91-92
24
Bernard Lewis, Ortadoğu, İkibin Yıllık Ortadoğu Tarihi, çev: Selen Y. Kölay, Arkadaş Yayınevi, ikinci baskı, 2005 (Orijinal adı: The Middle East), s. 377
25
David Ben-Gurion, Israel A Personal History, Funk&Wagnalls, Inc. New York, Sabra Books, New York, Tel Aviv 1971, s. 7
11
Baskı altındaydılar ve hor görülüyorlardı.2619. yüzyılın sonlarına doğru Avrupa’da yeniden canlanan Yahudi düşmanlığı (anti-semitizm) bir yandan Filistin’e dalgalar halinde Yahudi göçlerinin başlamasına, öte yandan da Siyonizm denen bir Yahudi bütünlüğü hareketinin doğmasına sebep olacaktır.27
İsrailli düşünür Amnon Rubinstein şu görüşleri dile getirir: 19. yüzyılın sonlarında ortaya çıkan milliyetçi Yahudi uyanışını besleyen iki önemli faktör vardır: Siyon’a dönüş ve asimilasyonu red düşüncesi. Yahudileri Filistin topraklarına göç etmeye yönelten ilk etken, Siyon’a dönüş idealidir.28
Theodor Herzl’e göre anti-semitizm, Pinsker ve Nordau’nun dediği gibi, Siyon’a dönüş için itici bir güç olmuştur.29
1.2.SİYONİZM VE İSRAİL DEVLETİNİ KURMA HAZIRLIKLARI
Geçen yüzyılın sonlarına doğru ortaya çıkan Siyonizm kavramı, “Yahudilerin bir millet olarak Filistin’e tekrar yerleşmek için yaptıkları teşkilatlı gayretten doğan bir harekettir.” Sion, yahut zion, Yahudilerin Kudüs şehrine verdikleri bir isimdir. Siyon, önceleri sadece Kudüs için kullanılırken daha sonra tüm Filistin için kullanılmaya başlanmıştır.
Siyonizm terimi ilk kez 1 Nisan 1890 tarihinde Nathan Birnbaum’un kurduğu ve yayın yönetmeni olduğu Selbstemanzipation dergisinde kullanıldı.30
26
Moşe Grosman, Dr. Markus (1870-1944) Osmanlıdan Cumhuriyete Geçişte Türk Yahudilerinden Görünümler, İstanbul 1992, (Dr. Markus’un Yahudi Tarihinin Üç Bin Yılı, Yahudi Ulusunun Evrensel Tarihi makalesinden) s. 140
27
Fahir Armaoğlu, Filistin Meselesi ve Arap-İsrail Savaşları (1948-1988), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İkinci Baskı 1991, s. 12
28
Abdullah Reşad Şami, Din Devleti İsrail, İsrail’de Dinî Cemaatler ve Partiler, İlke Yayıncılık, çev: Mehmet Ali Kara, birinci baskı Eylül 2002 (Orijinal adı: el-Kuva’d-diniyye fi İsrail), s. 17
29
a.g.e. s. 20
30
Rifat N. Bali, Cumhuriyet Yıllarında Türkiye Yahudileri, Aliya: Bir Toplu Göçün Öyküsü (1946-1949), İletişim Yayınları, ikinci baskı 2003, s. 26
12
Siyonizm en geniş anlamı ile Arz-ı Mev’ud, yani Filistin dışındaki bütün Yahudileri yine orada toplamak ve sonra da Süleyman Mabedini Siyon Dağı üzerinde yeniden inşa etmek idealidir, şeklinde tarif edilebilir.31
Birbirinden farklı iki projeyi karıştırmamak lazımdır: Dini Siyonizm ve siyasi Siyonizm. Dini Siyonizm çoğu zaman İsrail mistikleri tarafından savunulmuştur. Bu inanç Yahudiliğin kurtarıcı Mehdi bekleyişi içinde yaşadığı büyük ümide bağlıdır. Buna göre zamanların sonunda Mehdi ortaya çıktığında yeryüzünde Allah’ın saltanatı başlayacak ve dünyanın bütün ırkları tek bir ırka bağlanacaktır. (Tekvin XII, 3) Daha yakın bir tarihte XIX. yüzyılda ortaya çıkan “Siyonun Dostları” ise bu siyon toprağında Yahudi inanç ve kültürünün yayılacağı kutsal bir merkez kurmayı amaç edinmişlerdi. Çok ilginçtir, dini Siyonizm çok sınırlı bir insan grubunun çevresinde kalmakla birlikte hiçbir zaman İslam muhalefeti ile karşılaşmamıştır. Zira onlar da İbrahim’e ve onun inancına bağlı olduklarını biliyorlardı. Bir devlet kurmayı veya Filistin üzerinde bir egemenlik halkası yaratmayı amaç edinen siyasi programlara daima yabancı kalmış olan bu manevi Siyonizm böylece hiçbir zaman Yahudi topluluğu ile Müslüman veya Hıristiyan Araplar arasında ayrıcalıklara yol açmamıştı.32
Siyonizme ve İsrail devletine muhalif Mesihçi Ortodoks Yahudilik (Haridiler) Siyonizmi redderken Siyonizmin dini değerleri kullanmasına da kesin bir şekilde karşı çıkar. Siyonistlerin temiz ve kutsal görüntülere bürünerek çirkin yüzlerini gizlediklerini, dini ilkelerin gösterdiği yolda yürümediklerini iddia eder. Onlara göre, Peygamber Jeremiah’ın sahte peygamberlerin hilelerine aldanan çağdaşlarına henüz gerçekleşmeyen kötü haberler vermesi gibi bu asırda meydana gelenler de İrmia Peygamberin yaşadığı deneyimin bir tekrarıdır. Çünkü birçok Yahudi, sahte peygamberlere benzeyen Siyonist davetçilerin yaldızlı sözlerine aldanmıştır.33
31
Yaşar Kutluay, Siyonizm ve Türkiye, Koloni Yayıncılık, 2000, s. 19
32
Roger Garaudy, Siyonizm Dosyası, çev: Nezih Uzel, Pınar Yayınları, birinci basım, Ekim 1983 (Orijinal adı: L’affaire Israel; le Sionism Politique), s. 17-18
33
Abdullah Reşad Şami, Din Devleti İsrail, İsrail’de Dinî Cemaatler ve Partiler, İlke Yayıncılık, çev: Mehmet Ali Kara, birinci baskı Eylül 2002 (Orijinal adı: el-Kuva’d-diniyye fi İsrail), s. 127
13
Siyonizmin, Yahudi toplumunun bağımsız ve egemen bir siyasi birim biçiminde Filistin’de yeniden yerleştirilmesini içeren bir sömürgeleştirme hareketi anlamına dönüşmesi ile birlikte gerçekleştirilen örgütlü, siyasi, iktisadi ve diğer tüm faaliyetler Filistin sorununun ortaya çıkmasında şu veya bu şekilde katkıda bulunmuşlardır.34
132 yılında ortaya çıkan Bar Kohba Romalılarla savaşırken öldürüldükten sonra Bar Kohba hareketinin doğurduğu hayal sükutu tam üç yüz yıl devam etmiştir. Bu defa Filistin dışında, Girit adasındaki Yahudi cemaati içerisinden Moşe zuhur etti. Moşe, kendisinin vaktiyle İsrailoğullarını Mısırlıların esaretinden kurtaran Moşe (Hazreti Musa) ile aynı şahıs olduğunu, Allah’ın kendisini İsrailoğullarını yeniden kurtarmak üzere gökten yeryüzüne indirdiğini, kavmi tıpkı Kızıldeniz’den geçirdiği gibi bu defa da yürütüp Akdeniz’den geçirip Filistin’e götüreceğini iddia ve vaat ediyordu.35
Siyonizm fikri Yahudi ve Hıristiyan düşüncesinin bir parçası olarak yüzyıllar boyunca varolagelmiştir. Bunların ilkinde bu fikir, Museviliğin Filistin’deki eski İbrani krallığıyla olan birlikteliğinin bir neticesidir. İkincisinde ise milleniumun (ya da İsa’nın yeryüzündeki yüzyıllık hükümranlığının) başlangıcına Yahudilerin Filistin’e geri dönüşlerinin eşlik edeceğinin farzolunduğu Cromwell döneminden beri varolmuştur. Bununla beraber politik bir hareket olarak Siyonizm XIX. yüzyılda ortaya çıkmıştır.36
Filistin’de bir Yahudi yurdunun kurulması çalışmaları yani Siyonizm hareketi 19. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkmıştı. Bazı ülkelerde özellikle Rusya’da başgösteren Yahudi aleyhtarlığı bu düşüncenin doğmasında ve gelişmesinde önemli etki yapmıştı.37
Dünyanın her tarafına dağılmış (Diaspora) bulunan Yahudilerin milli bir şuur
34
Davut Dursun, Ortadoğu Neresi, İnsan Yayınları, Ocak 1995, s. 40
35
Yaşar Kutluay, Siyonizm ve Türkiye, Koloni Yayıncılık, 2000, s. 21
36
Alan R. Taylor, İsrail’in doğuşu: 1897-1947 Siyonist Diplomasinin Analizi, çev: Mesut Karaşahan, Pınar Yayınları üçüncü basım, Nisan 2001 (Orijinal adı: Prelude to Israel, 1970 Beyrut), s. 13
37
14
etrafında birleşmeleri, yani Siyonizm hareketinin doğuşu 19. yüzyılın ikinci yarısında Avrupa’da hızlanan milliyetçilik hareketleriyle yakından bağlantılıdır. Bilindiği gibi, Alman milli birliğinin kuruluşu (1871) hemen bütün Avrupa’da milliyetçilik akımlarına hız vermiştir. Fransa’nın 1871’de Prusya’ya yenilmesi, bir yandan intikamcılık ve öte yandan da Fransız milliyetçiliğini kışkırtırken Balkanlarda da Slav milliyetçiliği (Pan-Slavisme) ortaya çıkmıştır. 38
Avrupa’daki milliyetçilik Avrupa ülkelerine dağılmış bulunan Yahudileri de milliyetçiliğe sevketmiş ve bu milliyetçilik daha ziyade bir din-kültür milliyetçiliği şeklinde kendisini göstermiştir. Çünkü Yahudiler başka başka ülkelerin insanları olmuşlardı. Bu sebeple Yahudiler de kendi milli kültürlerini incelemeye ve geliştirmeye başlamışlar, eski Yahudi kültürünün incelenmesi ise Yahudilerde dine dayanan duyguların uyanmasına, gözlerini Zion’a, Kudüs şehrinin kurulduğu ve İbrani Kralı Süleyman’ın kutsal mabedi yaptırdığı yere çevirmelerine sebep oldu.39
Aslında “milliyet”i ister politik, ister kültürel, isterse başka temelde tek bir boyuta indirmek (tabii devletler force majeure/üstün güç ile bunu dayatmadıkça) mümkün değildir. İnsanlar gerek din, dil, kültür, gelenek, tarihsel arka plan ve kan bağı kalıplarıyla gerekse Yahudi devletine karşı tutumda ortak özellikler sergilemedikleri halde kendilerine Yahudi kimliğini biçebilirler. Bu tavır da salt öznel temeldeki bir “millet” tanımını içermez.40
Yahudiler arasında bir halk olarak kimliklerini yitirecek anlamına gelen bir modelin geliştirilmesine karşı belirli bir mukavemet vardı. Nahum Goldmann’ın da uygun kelimelerle ifade ettiği gibi, “Yahudi devletinin gayesi, özgür kılınmış ve asimilasyonla tehlikeye sokulan Yahudi halkının muhafazası olagelmiştir.”41
38
Fahir Armaoğlu, Filistin Meselesi ve Arap-İsrail Savaşları (1948-1988), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İkinci Baskı 1991, s. 12
39
a.g.e. s. 12
40
E. J Hobsbawm, 1780’den Günümüze Milletler ve Milliyetçilik, “Program, Mit, Gerçeklik”, çev: Osman Akınhay, Ayrıntı Yayınları, birinci basım, Temmuz 1993 (Orijinal adı: Nations and Nationalism since 1780 “Programme, myth, reality”), s. 23
41
Alan R. Taylor, İsrail’in doğuşu: 1897-1947 Siyonist Diplomasinin Analizi, çev: Mesut Karaşahan, Pınar Yayınları üçüncü basım, Nisan 2001 (Orijinal adı: Prelude to Israel, 1970 Beyrut), s. 14
15
John Stuart Mill, milleti, yalnızca ortak milli duygular taşımaları temelinde tanımlamakla yetinmiyor, aynı zamanda bir milliyetin fertlerinin “aynı yönetim altında olmayı arzuladıklarını, bunun da yalnızca kendilerinin veya içlerinden bir kesiminin yönetimi olmasını istediklerini” ekliyordu.42
Yaşadığımız çağın büyük düşünürlerinden biri; Yahudilik Ruhu, Kitab-ı Mukaddes Dini, İbrani Hümanizması gibi eserlerin yazarı Martin Buber, “Altmış yıl önce Siyonist hareketin içine girmiştim” dedikten sonra 1957’de Kudüs’te Ben Gurion’la yaptığı bir görüşmeyi şöyle nakletmektedir: “Ben Gurion bize dedi ki, kurtarıcı ruh fikri canlıdır ve Mesih’in gelişine kadar canlı kalacaktır. Kendisine cevap verdim: Ülkemizde şu yaşayan neslin içinde kaç kişinin dünyasında kurtarıcı ruh inancı sürgünlerin geri dönüşü derecesine kadar indirilmiş milliyetçiliğin dar kalıplarının dışında yer alıyor?” Ölümüne kadar dini siyonizmin siyasi ve nasyonalist siyonizme alet edilmesine karşı çıkmaktan bir an geri durmayan Buber şöyle konuşuyordu: “İsrail ruhundan söz açıyoruz ve diğer uluslara benzemediğimize inanıyoruz. Fakat İsrail ruhu bizim milli kişiliğimizin sentezi olmaktan öteye geçmese daha putlaştırılmış kolektif egoizmimizin mükemmel bir gösterisinden daha ileri bir şey değildir ki… Evrenin sahibi olandan başka bütün hükümdarları reddettik. O halde aynen diğer uluslar gibiyiz. Ve onlarla birlikte aynı sarhoş edici kadehi yudumluyoruz.”43
Siyasi siyonizmin derin köklerini açığa çıkaran Martin Buber, bu görüşün Yahudilikten değil fakat günümüzde devlet fikrini din gibi putperestliğe kadar götüren XIX. yüzyıl Avrupa nasyonalizminden çıktığını belirtmektedir.44
Hayatını Siyonizmle mücadele ederek geçiren Yahudi düşünür G. Nuberger şunları söyler: “Siyonizm, ilk döneminden itibaren Sami ırkına mensup olmanın
42
E. J Hobsbawm, 1780’den Günümüze Milletler ve Milliyetçilik, “Program, Mit, Gerçeklik”, çev: Osman Akınhay, Ayrıntı Yayınları, birinci basım, Temmuz 1993 (Orijinal adı: Nations and Nationalism since 1780 “Programme, myth, reality”), s. 235
43
Roger Garaudy, Siyonizm Dosyası, çev: Nezih Uzel, Pınar Yayınları, birinci basım, Ekim 1983 (Orijinal adı: L’affaire Israel; le Sionism Politique), s. 35
16
bir sonucu olarak bu ırkla uyumlu bir şekilde ortaya çıktı. Çünkü her ikisinin ortak bir amacı vardı. Dünya Yahudilerini Siyonist bir devlette bir araya toplamak. Yani Yahudileri yüzlerce, belki de binlerce yıldır içinde yaşadıkları toplumlardan çıkarıp kendilerine ait bir devlette toplama amacı taşıyordu. Bu nedenle Rabbe bağlılık yerine Siyonist devlete bağlılık anlayışı getirildi. Siyonistlerin nazarında Tevrat’a iman etmek, dini görev ve gerekleri yerine getirmek kişisel bir mesele olup her bir Yahudinin veya toplum olarak Yahudi halkının yerine getirmek zorunda olduğu kutsal bir görev değildir.”45
Bin yıldan beri dünyanın her tarafına yayılmış bulunan Yahudiler, varoldukları yerlerde kendilerine içlerinde yaşadıkları inançsızların çeşitli kollarına hiç benzemeyen özel bir halkın üyeleri kimliği biçmekten asla vazgeçmemişlerken, bu kimlik, hiçbir aşamada, en azından Babil’deki esaretlerinden kurtuluşlarından beri ondokuzuncu yüzyılın sonunda yeni tarz Batı milliyetçiliğine benzer bir Yahudi milliyetçiliği icat edilene kadar bırakın teritoryal bir devlet olmayı, bir Yahudi politik devletinden yana ciddi bir arzuyu dahi ima ediyor görünmez. Yahudilerin ata yadigarı İsrail ülkesiyle olan bağlarını (oraya düzenli olarak hacca gitmenin anlamını veren şey) ya da Mesih geldiği zaman (Yahudilere göre çok açık biçimde gelmemişti) oraya geri dönme umudunu bütün Yahudileri eski Kutsal Topraklarda yeralan modern bir teritoryal devlette toplama arzusuyla özdeşleştirmek bütünüyle temelsiz bir yaklaşımdır.46
Bununla birlikte Filistin’e İsrail veya Siyon değil de Filistin demek dahi bir siyasi niyetin ifadesidir. Siyonizm taraflısı pek çok yazıda Roma İmparatorluğundan bu yana -1922 sonrası İngiliz mandası tabii ki hariç- Filistin sözcüğünün sadece idari bir tanımlamayı belirlemek için kullanıldığı gibi su götürür bi iddiada ısrar ediliyor olmasının nedeni budur. Yapılmaya çalışılan, Filistin’in de bir yorum, İsrail’den
45
Abdullah Reşad Şami, Din Devleti İsrail, İsrail’de Dinî Cemaatler ve Partiler, İlke Yayıncılık, çev: Mehmet Ali Kara, birinci baskı Eylül 2002 (Orijinal adı: el-Kuva’d-diniyye fi İsrail), s. 23
46
E. J Hobsbawm, 1780’den Günümüze Milletler ve Milliyetçilik, “Program, Mit, Gerçeklik”, çev: Osman Akınhay, Ayrıntı Yayınları, birinci basım, Temmuz 1993 (Orijinal adı: Nations and Nationalism since 1780 “Programme, myth, reality”), s. 66
17
çok daha az sürekliliği ve itibarı olan bir yorum olduğunu göstermektir.47
Hiç kuşku yok, Avrupa milliyetçiliği anti-semitizmi tahrik etti. Dolayısıyla bu milli toplumlarda Yahudi aleyhtarlığı birdenbire şiddetlendi. Bu ülkelerden biri de, ilginçtir, Avrupa’da milliyetçilik hareketlerinin hemen hemen en az tesirinde kalan ve sınırları içinde 3 milyon Yahudi’yi barındıran Rusya oldu. Rusya’daki Yahudilere ikinci sınıf vatandaş muamelesi yapılmaktaydı ve Yahudiler bulundukları şehirlerde diğer Rus vatandaşları ile karışmıyorlar, ayrı yerleşim merkezlerinde (ghetto) yaşıyorlardı.48
Irkçılık, Yahudi aleyhtarı önyargıya yeni bir enerji ve yön kazandırdı. Yahudilere nefret duyulması ve ayrımcı davranılması uzun zamandır mevcuttu. Bulundukları yer neresi olursa olsun içine kapanıklığını ve çoğunluğunkinden farklı pek çok gelenek ve adetini koruyan bir azınlıktı Yahudiler. Hıristiyanlar onların dinî inatçılığını, çiftçiler şehirli zihniyetlerini, muhafazakarlar liberallere veya Marksistlere katılmalarını sevmemeye eğilimliydi. Ondokuzuncu yüzyılın ilk 60-70 yılında ve ırkçılığın yükselişine dek en azından batı ve orta Avrupa’da Yahudi aleyhtarı ayrımcılık ve önyargılar azalmıştı. Sonrasında Yahudi aleyhtarı duygu, anti-semitizm (Sami aleyhtarlığı) şeklinde aklileştirildi ve keskinleştirildi. Artık Yahudilerin bir Sami ırkına mensup oldukları, çünkü atalarının konuştuğu İbranice’nin bir Sami dili olduğu, Sami ırkının da ancak Aryen ırkından farklı ve ona zıt fiziki, zihni ve manevi özellikleri aktarabileceği iddia ediliyordu. Dolayısıyla Yahudi alışkanlıklarının değiştirilmesi ümidi yoktu ve Aryen milletlerini Sami azınlıkların alçaltıcı etkisinden korumak için hiçbir sebep kalmamıştı. Adolf Stöcker’in dediği gibi, “Yahudiler millet içinde millet, devlet içinde devlet, ırk içinde ırktır. Diğer bütün göçmenler içinde yaşadıkları milletle eninde sonunda kaynaşmışlar ama Yahudiler kaynaşmamıştır. Sürekli güttükleri Samicilikleri katı ayin sistemleri ve Hıristiyanlığa düşmanlıkları doğrudan
47
Edward Said, Filistin’in Sorunu, çev: Alev Alatlı, Pınar Yayınları, birinci basım, Şubat 1985 (Orijinal adı: The Question of Palestine), s. 34
48
Fahir Armaoğlu, Filistin Meselesi ve Arap-İsrail Savaşları (1948-1988), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İkinci Baskı 1991, s. 13
18
doğruya Alman ruhuyla ters düşmektedir.”49
1881’de Rus Çarı Aleksandr II’nin öldürülmesinden sonra Rusya’da patlak veren anti-semitizm sonucunda Yahudiler Rusya’dan göçetmeye başladılar. Mültecilerin çoğu Batı Avrupa ve Amerika’ya göçerken üçbine yakın Yahudi de Filistin’e yerleşti. Bu göçmenler, 1882 yılında Caffa yakınlarında Rishon-le-Zion diye isimlendirilen bir koloni oluşturdular. Aynı yıl Rusya’da Chibbath Zian (Siyon Sevgisi) olarak bilinen bir hareketin kuruluşuna tanık olundu.50
Rusya’da III. Çar Aleksandr (1881-1894) Sami aleyhtarı kışkırtmaların sonucunda Yahudilerin aleyhinde bir dizi baskıcı hükümler çıkardı. Daha da kötüsü, Çarın tutumundan cesaret alan pek çok devlet memuru Yahudi aleyhtarı kışkırtmaları serbest bıraktılar. Yağma, yakma ve katliamı beraberinde getiren bu Yahudi kıyımlarını, yönetmedilerse bile hoşgördüler. Sadece 1891 yılında 300.000 Yahudi Rusya imparatorluğundan kaçtı. Bu, Birleşik Devletler’e akan büyük Yahudi dalgasının başlangıcı oldu.51
Hibbat Siyon veya Hovevey Siyon genel adı altında toplanan cemiyetlerin zuhur sebebinin başında XIX. yüzyılın ikinci yarısında Avrupa’da şiddetlenen Yahudi aleyhtarlığı gösterilebilir. Getto denilen ve Yahudilere mahsus, etrafı duvarlarla çevrili mahallelerde yaşayan Yahudilere karşı uyanan nefret ve aleyhte gösterilerin sonu geleceği yerde tedricen artmaya başlaması, Rusya ve Galiçya’daki Yahudilerin zaman zaman kitleler halinde hudut dışına çıkarılmaları ile düştükleri sefalet onları bir çıkar yol aramaya sevketti.52
“Siyon Sevgisi” hareketinden ayrılan 500 kadar Yahudi genci Biluim hareketi ile ayrı bir hareket başlatmışlardır. Biluim hareketi İstanbul Yahudilerine kadar uzanmış ve İstanbul’daki Bilu grubu 1882’de Bilu Manifestosu adı ile deklarasyon
49
Carlton J. H. Hayes, Milliyetçilik: Bir din, çev: Murat Çiftkaya, İz Yayıncılık, İstanbul 1995 (Orijinal adı: Nationalism: A Religion), s. 153
50
Alan R. Taylor, İsrail’in doğuşu: 1897-1947 Siyonist Diplomasinin Analizi, çev: Mesut Karaşahan, Pınar Yayınları üçüncü basım, Nisan 2001 (Orijinal adı: Prelude to Israel, 1970 Beyrut), s. 14
51Hayes, a.g.e. s. 154 52
19
yayınladı ki Filistin’de bir Yahudi yurdu kurulmasını isteyen ilk Siyonist belge bu olmak gerekir.53
Hemen hemen bütün Avrupa ve Amerika devletlerindeki Yahudilerin münferit faaliyetleri sonucunda çeşitli Yahudi cemaatleri, bilhassa Rusya Yahudileri arasında yeni bir fikir doğmuştu: Kolonizasyon. Önceleri reformist Yahudiliğin ilhamı ile dünyanın herhangi bir yerinde başka devletlerin idaresine bağlı fakat Yahudilerin bir arada yaşayabileceği bir veya birkaç koloni tesisi fikri yavaş yavaş gelişti. Koloninin yeri olarak Filistin seçildi.54
Yahudi sorununu çözüme ulaştıracak yöntemlerin seçimi konusunda (Odessalı Yahudi aydın, Dr. Yehuda Leib) Pinsker, Filistin’de kolonizasyonun gerekli olduğunu, bunun ileride başvurulacak diplomatik çabalara zemin hazırlayacağını savunuyordu. Onun için “kolonizasyon”, diplomasinin öncüsü ve hazırlığı olmalıydı, sonucu değil. Filistin’deki kolonileşmiş Yahudi yerleşim merkezleri siyonistlerin büyük Avrupa devletleri ile olan diplomatik görüşmelerinde politikalarının temel taşı, Batıyı siyonizme ikna edebilmek için öne sürecekleri bir koz olmalıydı.55
1878 yılında Berlin’de toplanan sulh konferansına başvurarak Filistin’e dönme haklarının münakaşa edilmesini istedikleri zaman konferans başkanı Prens Otto von Bismarck’ın bunu şiddetle reddedip gündeme bile almamasını unutmazlar. İşte bu karışık ve bir sürü cemiyetin çeşitli gayeler peşinde koştukları günlerde sahneye Viyanalı bir Yahudinin çıktığını görmekteyiz.56
Örgütleşmiş siyonizmin kurucusu Viyana’da eğitim görmüş Macaristanlı bir Yahudi olan Theodor Herzl’di. Fransa’da Yahudi asıllı bir yüzbaşı olan Alfred Dreyfus davası sırasında izleri görülen anti-semitik öğeler, Herzl’i Yahudi
53
Fahir Armaoğlu, Filistin Meselesi ve Arap-İsrail Savaşları (1948-1988), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İkinci Baskı 1991, s. 14-15
54
Yaşar Kutluay, Siyonizm ve Türkiye, Koloni Yayıncılık, 2000, s. 29
55
Mim Kemal Öke, Siyonizmden Uygarlıklar Çatışmasına Filistin Sorunu, Ufuk Kitapları, dördüncü baskı, Temmuz 2002, s. 28
56
20
sorununa bulunacak tek çözümün bir Yahudi devletinin kurulması olduğuna inanmaya sevketti.57
Yahudi düşmanlığının ürünü olan Tsiyonut devinim (Siyonizm) Theodore Hertzl adıyla yakından ilgilidir. Kendisi Yahudi sorununu siyasal bir sorun olarak görür.58
Siyonizmin uluslaraşırı bir örgüt olarak ortaya çıkmasında da Dr. T. Herzl’in payı büyüktür.59
“Irkî” karakterlerine karşı suçlamalardan canı yanan Yahudilerin çoğu, şiddetli bir ırk şuuru taşıyarak, bir anlamda ırkçılık numunesi haline geldiler. En azından dini ve kültürel farklılıklarını sözde etnik bir birlik içinde eritmeye meylettiler. Yine yaşadıkları ülkelerin sadık vatansever vatandaşları olamadıkları, “yabancı” oldukları yolundaki sataşmalardan da canları yanınca savunma veya telafi olarak bir Yahudi milliyetçiliği geliştirmeye eğilim gösterdiler. 1896’da bir Macar Yahudisi olan Theodor Herzl, tam da böyle bir milliyetçilik ilke ve programıyla ortaya çıktı. Herzl bu milliyetçiliğe “Siyonizm” adını vermişti. Ona göre Yahudiler, hakikaten kendilerine mahsus bir dili, kültürü ve tarihi gelenekleri olan ayrı bir milliyetti. Dolayısıyla tercihen Filistin’de ayrı bir devlete sahip olmaları gerekliydi.60
Bu koşullarda Siyonizmin temel sorunu, değişik ülkelerde yaşayan Yahudiler arasındaki kültürel farklılıklardı. Doğu Avrupalı laik Siyonistler geleneksel Yahudilikten yana tutum geliştirmişlerdi. Çocukluklarında aldıkları eğitimi tamamen reddeden bu kimseler, sadece siyasal sebeplerle dini değerleri yeni dile çevirdiler ve bu değerlerle ilişkilerini iyileştirmeye çalıştılar. Doğudaki laik
57
Alan R. Taylor, İsrail’in doğuşu: 1897-1947 Siyonist Diplomasinin Analizi, çev: Mesut Karaşahan, Pınar Yayınları üçüncü basım, Nisan 2001 (Orijinal adı: Prelude to Israel, 1970 Beyrut), s. 15
58
Moşe Grosman, Dr. Markus (1870-1944) Osmanlıdan Cumhuriyete Geçişte Türk Yahudilerinden Görünümler, İstanbul 1992 (Dr. Markus’un Yahudi Tarihinin Üç Bin Yılı, Yahudi Ulusunun Evrensel Tarihi makalesinden) s. 145
59
Davut Dursun, Ortadoğu Neresi, İnsan Yayınları, Ocak 1995, s. 40
60
Carlton J. H. Hayes, Milliyetçilik: Bir din, çev: Murat Çiftkaya, İz Yayıncılık, İstanbul 1995 (Orijinal adı: Nationalism: A Religion), s. 163
21
Siyonistler, Herzl’in dindar Siyonistlerle ilişkilerini düzeltmeye çalışmasına şiddetle karşı çıktılar. Buna ek olarak İkinci Siyonizm Konferansından itibaren başlayan “kültürel çalışma” sorunu Siyonist harekette fırtına etkisi yaptı.61
İsrail devletinin Arap Filistin’in yıkıntılarının üzerine bina edileceği fikrinin Siyonistlerin, Filistin hakkında ciddi planlar yapmaya başlamasından itibaren (yani kabaca Birinci Dünya Savaşı süresi ve sonrası dönemi) giderek yaygınlaştığı görülür. Fikir, başlangıçta bir hayli dolambaçlı biçimde ve yüksek Avrupa emperyalizmi için hayati önem taşıyan yeniden teşkilatlandırılan sömürgecilik kavramına ters düşmeyecek şekilde dile getirilir. Theodor Herzl, 1885’te kaleme aldığı Günceler’inde yerli Filistinlilere bir şeyler yapılması gerektiğini yazar: “Meteliksiz halkı –kendi ülkemizde iş vermeyip komşu ülkelerde iş bulmak suretiyle- sınırın öbür tarafına geçmeye heveslendirmeliyiz. İstimlak ve yoksulların uzaklaştırılması işlemleri ihtiyatlı ve tedbirli bir şekilde yürütülmelidir.”62
Herzl’e göre Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulabilmesi için her şeyden önce dünyadaki bütün Yahudilerin teşkilatlanması gerekliydi. Herzl, “Bugünkü duruma tek bir cevap vardır. Kitleleri hemen teşkilatlandırmak” diyordu. Batı Avrupa Yahudileri Herzl’in bu fikirlerini gerçekçi bulmadılar ve kendisini desteklemediler. Lakin Eşkenazlar, yani Rusya, Almanya ve Galiçya Yahudileri kendisini hararetle desteklediler.63
Dolayısıyla Siyonizm kavramının mucidi olan Nathan Birnbaum tarafından önerilen Dünya Siyonistler Kongresi’ni toplamak Herzl’e nasip oldu. Herzl, ilk Siyonist kongreyi 1897’de Basel’de toplamayı başardı. Anayasa Kurultayı ABD için ne anlam ifade ediyorduysa bu kongre de Siyonizm için aynı anlamı
61
Abdullah Reşad Şami, Din Devleti İsrail, İsrail’de Dinî Cemaatler ve Partiler, İlke Yayıncılık, çev: Mehmet Ali Kara, birinci baskı Eylül 2002 (Orijinal adı: el-Kuva’d-diniyye fi İsrail), s. 27
62
Edward Said, Filistin’in Sorunu, çev: Alev Alatlı, Pınar Yayınları, birinci basım, Şubat 1985 (Orijinal adı: The Question of Palestine), 38
63
Fahir Armaoğlu, Filistin Meselesi ve Arap-İsrail Savaşları (1948-1988), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İkinci Baskı 1991, s. 17
22
taşıyordu.64Herzl’in Yahudi devletinin kuruluşu için önceleri Arjantin’i düşünmesi, politik siyonizmin esas itibariyle seküler bir hareket olduğunu ve Museviliğin kehanetleriyle ilgilenmediğini gösterir. Aslında politik Siyonizm hep seküler karakterde kaldı ve “geri dönüş” romantizmi daha sonra duygusal cazibesinden dolayı harekete dahil edildi.65
Herzl, anılarında Abdulhamit’le yaptığı görüşmeyi ve beklentilerini anlatırken aklında Filistin’den başka bir seçenek de bulunduğunu belirtir. Öyle anlaşılıyor ki siyasi Siyonizm, dinî Siyonizmden farklı olarak kutsal topraklara dönmekten çok, bir Yahudi ulus devleti kurulmasıyla ilgiliydi. Herzl anılarında Sultan Abdulhamit’le görüşmesi sırasında aklında Yahudilere yurt olmak üzere Filistin’den başka hangi seçeneğin bulunduğu şöyle ifade eder: “Newlinsky’ye Sultan’ın beni kabul etmesi için ne lazımsa yapmasını rica ettim. (…) İzzet Bey şunları tavsiye ediyor: Yahudiler başka bir yeri tespit ve orasını daha ilave şartlarla teklif etmelidirler. Benim aklıma derhal Kıbrıs geldi.”66
Bu gelişmeler arasında nihayet Dünya Siyonistler Kongresi toplanabildi. 29 Ağustos 1897’de toplanan kongreye 204 delege katılmıştı ve bunlardan 80 tanesi Rusya Yahudilerindendi. Amerika’dan çok az kişi gelmişti.67
Dünya Siyonist Kongresi’ne öneriler programa göre 1. Filistin’de örgütlü ve geniş çaplı bir Yahudi kolonizasyonu kurulacak, 2. Filistin’i kolonileştirme konusunda uluslararası olarak tanınmış meşru bir hak kazanılacak ve bütün Yahudiler Siyonizm davasında birleştirmek için daimi bir örgüt kurulacaktı.68
64
Alan R. Taylor, İsrail’in doğuşu: 1897-1947 Siyonist Diplomasinin Analizi, çev: Mesut Karaşahan, Pınar Yayınları üçüncü basım, Nisan 2001 (Orijinal adı: Prelude to Israel, 1970 Beyrut), s. 16
65
a.g.e. s. 16
66
Yaşar Kutluay, Siyonizm ve Türkiye, Koloni Yayıncılık, 2000, (Theodore Herzl’in hatıratından) s. 104
67
Fahir Armaoğlu, Filistin Meselesi ve Arap-İsrail Savaşları (1948-1988), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İkinci Baskı 1991, s. 17
68
23
Dünya Siyonist Kongresi’nin bulduğu formül politik siyonizmin üç meselesine çözüm bulmayı amaçlıyordu: Yahudi devletinin kurulabilmesi için yeterli sayıda Yahudi’nin Filistin’e yerleşmesinin sağlanması, Yahudi olmayan devletlerin desteğinin alınması ve Siyonist davaya daha fazla sayıda Yahudinin kazandırılması.69
Basel’de düzenlenen Dünya Siyonist Kongresi nihai hedefini şöyle belirledi: “Siyonizmin hedefi Yahudiler için Filistin’de kamu hukukuyla güvence altına alınmış bir vatan yaratmaktır.”70
1898 Ağustos’un toplanan ikinci Yahudi Kongresi Jewish Colonial Trust Limited’i (Sömürgeler Yahudi Emniyet Sandığı Ltd Şti) kurdu. Şirket daha sonra 1903De Yafa’da Anglo-Filistin Şirketi adında bir yan kuruluş gerçekleştirdi. Böylece Filistin’in dönüştürülmesinde hayati bir rol oynayan acente kurulmuş oldu.71
Theodor Herzl, Filistin topraklarının kolonileştirilebilmesi için iki uluslararası girişimde bulundu. Birincisi Alman İmparatoru Wilhelm II ile oldu. 1898’de İstanbul’da görüştüğü Wilheml’e, Alman himayesi altında Siyonistler tarafından işletilecek İmtiyazlı Arazi Kalkınma Şirketi kurulmasını teklif etti. İmparatorla yapılan ikinci görüşme 1898 Kasım’ında Filistin’de gerçekleşti. Fakat imparator, Osmanlı içişlerine böylesi bir Alman destekli müdahalenin İngiltere, Fransa ve Rusya’yı ayağa kaldıracağını fark ederek teklif kabul etmediğini bildirdi.72
Herzl’in ikinci görüşmesi Yahudilerin Filistin’e yerleşmesi önerisiyle Osmanlı sultanı Abdulhamit ileydi.73
“Hakkımızda son kararı Padişah hazretleri verecektir” diye itiraf eden Herzl, II.
69
Alan R. Taylor, İsrail’in doğuşu: 1897-1947 Siyonist Diplomasinin Analizi, çev: Mesut Karaşahan, Pınar Yayınları üçüncü basım, Nisan 2001 (Orijinal adı: Prelude to Israel, 1970 Beyrut), s. 17
70
a.g.e. s. 17
71
Edward Said, Filistin’in Sorunu, çev: Alev Alatlı, Pınar Yayınları, birinci basım, Şubat 1985 (Orijinal adı: The Question of Palestine), s. 149
72
Taylor, s. 19
73
24
Abdülhamit’i davasına ikna edebilmek için 1896 ile 1902 yılları arasında ikisi Hazine-i Hassa’dan olmak üzere 5 defa İstanbul’a gelmiş ve ziyaretleri sırasında hem Yıldız Sarayı’nda, hem de Babıali’de Osmanlı devlet adamları tarafından kabul edilmişti.74
Herzl, Babıali’nin mali durumunun yeniden düzenlenmesi ve aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğunun doğal kaynaklarının geliştirilmesi konularında Yahudilerin yardımcı olabileceğini ima ederek konuya dolaylı yaklaştıysa da 1901 tarihindeki bu görüşmede sultanın aklını çelmeyi başaramadı. Abdulhamit, Yahudilerin Filistin’e toplu göçüne izin vermeyeceğini söyledi.75
Herzl, Abdülhamit nezdinde ikinci şansını 1902 yılında denedi. 1902 yılı Haziran başında İstanbul’a gelen Herzl, Musevi Hahambaşılığı vasıtasıyla Padişahtan tekrar huzura kabul edilmesini istedi ve bu konuda Saray ile Hahambaşılık arasında yazışmalar oldu. Bu yazışmalarda dikkati çeken husus, Herzl’in Avusturya-Macaristan imparatorluğu vatandaşı olmasına rağmen neden bu devletin büyükelçiliği vasıtasıyla değil de Hahambaşılık kanalı ile başvuruda bulunmuş olmasının sebebini sormasıydı. Verilen cevapta ise Herzl’in “mensubu olduğu Yahudi milleti” hakkında Padişah ile görüşmek istediği bildirilmiştir. Abdulhamit verdiği cevapta bu teklifi doğrudan doğruya reddetmemiş (…) ama üç gün sonra Hahambaşı Moşe Levi’yi huzuruna çağırarak, Herzl’in niyetini bile bile “bu adamı” kendisine getirdiği için Hahambaşını haşlamış ve şöyle demiştir: “Siz Hahambaşı, imparatorluğumun bir santim toprağının bile terk edilemeyeceğini çok iyi bildiğiniz halde bu adamı böyle bir teklifte bulunması için buraya nasıl getirirsiniz? Ki sözkonusu olan topraklara gerek Müslüman dünyasının, gerek Hıristiyan dünyasının gözleri çevrilmiştir. Bu adamın teklifinin yüzde birini bile kabul ettiğimde benim başıma ve hükümetin başına neler gelir?” Padişahın mabeyinde üç gün beklettikten sonra kabul ettiği Hahambaşı bu sözler
74
Mim Kemal Öke, Siyonizmden Uygarlıklar Çatışmasına Filistin Sorunu, Ufuk Kitapları, dördüncü baskı, Temmuz 2002, s. 41
75
Alan R. Taylor, İsrail’in doğuşu: 1897-1947 Siyonist Diplomasinin Analizi, çev: Mesut Karaşahan, Pınar Yayınları üçüncü basım, Nisan 2001 (Orijinal adı: Prelude to Israel, 1970 Beyrut), s. 19
25
üzerine ağlamaya başlamış ve bir süre de hasta yatmıştır.76
O zamana kadar Dünya Siyonist Kongresi ve Siyonist örgütü uluslarası destek sorununu aşabilmiş değildi. Herzl’in Mısır’a ait Sina Yarımadasının bir bölümünün örgüte hibe edilmesini İngilizlerden talep etmesi üzerine patlak veren Arap tepkisi, İngilizlerin Siyonist örgüte Uganda’nın kolonileştirilmesini önermesine neden oldu. Herzl bu öneriyi kabul ettiyse de örgüt bu yönde somut bir adım atmadı. Herzl’in 1904’teki ölümünden sonra ikiye bölünen Siyonist hareketin bir kanadı, Filistin’den başka hiçbir öneriyi kabul etmeme kararı aldı. “Pratikler” denilen bu grup, başka önerilere de açık olan “politikler” karşısında kısa sürede üstünlük sağladı. Yayınlanan deklarasyonda siyonizmin Filistinle ilgili olduğu açıkça söylendi.77
Yahudilerin Filistin’de bir “yurt” edinmek için Osmanlı Devleti nezdindeki çabaları, Herzl’in 1904’te ölümünden sonra da devam etti. Bilhassa 1908 Meşrutiyeti Osmanlı Musevilerine yeni bir ümit verdi. İttihat ve Terakki Partisi ve liderleri de Yahudilerin Osmanlı İmparatorluğuna göç etmelerini yeni bir yaklaşım ve müspet bir tutumla değerlendirdiler. Hac için Filistin’e gidecek Yahudilere tatbik edilen kısıtlamalar (Kırmızı Tezkere) kaldırıldığı gibi, Yahudilerin Filistin’de toprak satın almaları da serbest bırakıldı.78
1905’ten 1914’ kadar devam eden süreç boyunca Filistin aşamalı olarak kolonileştirildi. I. Dünya Savaşı patlak verdiğinde Filistin’de 12.000 civarındaki nüfusuyla 59 Yahudi kolonisi vardı.79
İslam Ansiklopedisi, 1914’te Filistin’de 46 tane Yahudi kolonisi bulunduğunu ve bunların nüfuslarının da toplam 85.000 kadar olduğunu söylemektedir. (…) Filistin’de Yahudilerin toprak mülkiyetinin gelişmelerini en iyi incelemiş
76
Fahir Armaoğlu, Filistin Meselesi ve Arap-İsrail Savaşları (1948-1988), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İkinci Baskı 1991, s. 20
77
Alan R. Taylor, İsrail’in doğuşu: 1897-1947 Siyonist Diplomasinin Analizi, çev: Mesut Karaşahan, Pınar Yayınları üçüncü basım, Nisan 2001 (Orijinal adı: Prelude to Israel, 1970 Beyrut), s. 20
78
Armaoğlu, a.g.e. s. 23-24
79