• Sonuç bulunamadı

Rumelihisarı [Rumeli Hisarı]

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2021

Share "Rumelihisarı [Rumeli Hisarı]"

Copied!
6
0
0

Yükleniyor.... (view fulltext now)

Tam metin

(1)

Prof. Dr. Semavi EYICE

At the narrowest point of the

Bosphorus, where the waterway linking the Black Sea and the Marmara

narrows to only 660 m, two Turkish castles rise up on the opposite shores of the straits, Anadoluhisan on the Asian side and Rumelihisan on the European. The first step in the programme of expansion of the young Ottoman emirate, which aimed at the conquest of Istanbul,

capital of the Byzantine Empire, was taken during the reign of Sultan Bayezid I with the construction of a «bridgehead» in the form of the nucleus of the small castle now known as Anadoluhisan, but referred to in contemporary records as Akgahisar,

16

Giizelcehisar or Yenicekale. The Turks thus took up a position in the vicinity of Istanbul which controlled the passage of ships through the straits and, in preparing the strategy for the final capture of Istanbul, Sultan Mehmed II (1451-1481) who, after the conquest of the city, was to take his place in world history as the «Conqueror», first of all strengthened the fortress of Anadoluhisan by surrounding it with a defence wall, and then constructed a second castle on the shore immediately opposite, thus ensuring complete control of the Bosphorus. It was with this aim in view that the magnificent fortress now known as Rumelihisan, whose towers

rise majestically on the European shores of the Bosphorus, was originally

constructed.

In early documentary sources

Rumelihisan is variously referred to as Kulle-i Cedide, Yenicehisar, Yenihisar and Boğazkesenhlsar. The name Nikhisar, meaning «beautiful castle», to be found in one of the sources, was used rarely, while the name Başkesenhisar, found in the writings of the Byzantine historian Ducas, was never actually in use. The young Sultan Mehmed II began preparations for the construction of this castle in the winter of 1451/2, sending letters to various places demanding the supply of materials and workmen. Work

(2)

A Kulesi

Erken döneme ait kaynaklarda

Rumelihisarı’nm Kulle-i Cedide, Yeni- cehisar, Yenihisar, Boğazkesenhisarı gibi adlarla anıldığı görülür. Bir kaynakta karşılaşılan Güzelhisar anlamına gelen Nîkhisar adı ise yaygın olmadığı gibi, Bizanslı Dukas’ın eserindeki Başkesen- hisarı adı da hiçbir esasa dayanmaz. Genç Osmanlı hükümdarı II. Mehmed bu kalenin yapımı hazırlıklarına 145l ’i

1452 yılına bağlayan kış aylarında başlayarak, çeşitli yerlere yollanan emirnâmelerle malzeme ve işçi gönderil­ mesini istemiştir. Önce kıyıda, hisarın güney-doğu köşesini teşkil eden kule inşa olunarak, Boğaz’ın Avrupa yakasında herhalde denize yakın bir yerde seçilen bir arazide yapılan yığınağın emniyeti sağlanmıştır. Kaynak­ lardan öğrenildiğine göre yapıma bizzat II. Mehmed’in idaresinde, bin kadar usta ve bunun iki katı kadar ırgatla, büyük ihtimalle bizzat Fatih tarafından tasarlanan bir projeye göre 1452 yılı Mart ayı sonlarında başlanmıştır. İnşaatın Musliheddin adında bir mimar tarafından yürütüldüğü yolundaki hipotezin sağlam bir dayanağı yoktur. Kaynakların üzerinde birleştikleri bir husus, hisarın yapımının dört ay içinde bittiğidir. Türklerde eskidenberi usulden olduğu üzere hisarın yapılmasında ileri gelen­ lerden de faydalanıldığı ve bunların harcamalara katıldıkları gibi, belirli bazı kule ve beden duvarı kesimlerinin hızla yapılmasından sorumlu tutuldukları anlaşılmaktadır. Fakat yalnız güney­ batıdaki C kulesinin, Zağanos Paşa idaresinde yapılmış olduğu, üzerindeki kitabeden kesin olarak öğrenilir. Kuzey-batıdaki A kulesini Saruca Paşa’nın, kıyıdaki B kulesini Candarlı Halil Paşa’nın yaptırdığı söylenmekte ise de bunun aksi de ileri sürüldükten başka, Kemâlpaşazade Kroniğinde, Şihâbeddin Paşa’nın da bir kule yaptırt­ tığını bildirir ise de bunun hangisi olduğu anlaşılamaz. Belki küçük kulelerden biridir.

Rumelihisarı’nda yapılışına dair arapça iki kitabe vardır. Bunlardan biri C kulesi üstünde olandır. Diğeri ise güney­

doğudaki uçda kıyıda yükselen burçdadır.

Her ikisinde de Zağanos Paşa’nın adı geçen bu kitabelerin okunuş ve anlaşıl­ maları hususunda değişik görüşler ortaya atılmıştır. Bu kitabelere göre kule H. 856 yılı Recep ayında bitmiştir ki bunun karşılığı 1452 yılı Temmuz- Ağustosudur. Eski bir elyazması kitapda da hisarın yapılmasına düşürülmüş ikisi türkçe, ikisi farsça ve biri de arapça olmak üzere beş tarihe rastlanmıştır. B kulesinin dış yüzünde görülen tuğladan yapılmış «satrançlı» kufi yazıların Allah ve Muhammed adları olduğu

söylenir ise de E. H. Ayverdi bunu kabul etmemektedir. «Polonya’lı Yeniçeri» olarak tanınan, fetih olayında bulunmuş bir kişinin bıraktığı hâtırata göre, II. Mehmed bu hisarın yapımına başladığında telaşa düşen BizanslIlar önce kaleyi ele geçirmeyi düşünmüşler, fakat Sultan onlara bu kaleyi, şehri ve tüccarları Akdeniz-Karadeniz arasında dolaşan Katalan korsanlardan korumak için yaptırttığını söylemiştir. BizanslIlar böylece hisarın yapımına göz yummak zorunda kalmışlar ve Sultan İstanbul

Kale'nin plânı

(3)
(4)

Restorasyondan önce

ı

Rumelihisarı Restitüsyonu (Gabriel'den)

önlerinden uzaklaştığında hisarı

kuşatmayı tasarlamışlardır. Yapım dört ay sürdüğüne göre, herhalde hisarın

1452 yılı Ağustosu başlarına doğru tamamlandığı düşünülebilir. Aynı yılın sonbaharında güçlü toplarla teçhiz edilen hisarın içine Firuz Ağa kumandasında dörtyüz kişilik bir kuvvet yerleştirilerek görevi başlatılmıştır. Küçük toplar kulelere, ağır toplar ise kıyıdaki hisarbeçe duvarının dibine mevzilenmişti. Bu topların attığı inanılmaz irilikteki taş gülleler «suyun üzerinden âdeta yüzer- cesine» süzülüyordu. Bunu Karadeniz’den gelerek Boğaz’ı geçmek isteyen iki Venedik kadırgasına 10 Kasım günü ateş açılmasından anlıyoruz. İki hafta sonra 26 Kasımda Antonio Rizo idaresindeki başka bir Venedik gemisi isabet alarak batırılmış, 2 Aralıkda ise Trabzon Rum Prensliği’ne ait başka bir gemi barajı güçlükle geçebilerek kurtulmuştur. Boğaz’ın bu iki kalesinin görevleri 1453’de gerçekleşen İstanbul

fethine yardımcı olmaktı. Rumelihi- sarı’nın şehri kuşatacak kuvvetlerin arkasında ayrıca emniyeti sağlaması ve yığınakları koruması da düşünülmüştü. Böylece şehrin alınması ile birlikte her iki kalenin de görevleri büyük ölçüde sona ermiş bulunuyordu.

Şehrin fethi ile esas görevlerini tamam­ layan bu kaleler Osmanlı Devleti’nin başkenti olan İstanbul’u Karadeniz’den gelecek tehlikelere karşı koruyabilmek için fazla güneyde kalmış bulunuyorlardı. Ayrıca İstanbul Boğazı’nın iki yakası Türkler tarafından yoğun bir biçimde değerlendirilmiş bulunuyordu. Bu bakımdan kuzeyden inecek tehlikenin Boğaz’ın yukarı kesiminde engellenmesi daha mantıklı olacaktı. Bu düşünce ile daha kuzeyde bazı kulelerin yapılması ile Rumelihisarı görevini bütünü ile tamamlamıştır. Zaten fethin hemen arkasından itibaren burası bir devlet hapishanesi durumuna girmişti. Fetihden sonra ihaneti ileri sürülerek tutuklanan

Sadrâzam Candarlı Halil Paşa’nın, kapatıldığı yerin Edirne’de mi yoksa İstanbul’da mı olduğu kesinlikle anlaşılmamakla beraber, eğer

İstanbul’da ise Rumelihisarı’nda olması daha inandırıcıdır. Arnavutluk’da İşkodra Kalesi’ne karşı sefere çıkmak istemeyen Gedik Ahmed Paşa’nın da kısa bir süre için burada hapis tutulduğu bilinir.

Osmanlı döneminde Rumelihisarı suçlu Yeniçerilerin cezalandırıldığı ve Devlet ile savaşa giren yabancı ülkeler elçilik mensuplarının gözaltına alındıkları yer olarak tanınmıştı. Önemli suçlar işlemiş olan Yeniçeriler Süleymaniye ile

Bayezid arasında bulunan ve Paşakapısı denilen Yeniçeri Ağası sarayında muhakeme edildikten sonra, aşağıda Yemiş İskelesi yerindeki Çardak yeniçeri kolluğuna indirilir ve buradan bir kayıkla Rumelihisarı’na getirilirdi. Bunlar Hisar’da idam edildikten sonra olay bir top atışı ile duyurulurdu.

Yabancı devletler Osmanlı Devleti ile savaş durumuna girdiklerinde ise XVI. yüzyıldan itibaren, elçiliğin bütün personeli Rumelihisarı’nda enterne ediliyordu. Bu yüzden buranın Avrupa­ lIlar arasında korku verici bir şöhreti olmuş, hatta bir kulesi onlar tarafından Karakule olarak adlandırılmıştı. Bu yabancıların gündüzleri hisarın iç avlusunda serbestçe dolaştıkları ve zaman zaman muhafızları elde ederek dışarı ile kaçamak bağlantılar kurabildik­ leri yazdıkları hâtıralardan öğrenilmek­ tedir. Ferdinand’ın temsilcisi Malvezzi, Kanunî Sultan Süleyman devrinde,

1551 ’de bir süre buraya kapatılmıştı. Alman R. Lubeneau 1587’de Rumelihi- sarı’nda hapis kaldığı gibi, bir elçilik heyetinde görevli Baron Wenceslas Wratislaw von Mitrowicz de 1598’de bütün elçilik mensupları ile burada hapsedilmişti. Yayınlanmış olan hâtıra- tında hisardaki hayat oldukça ayrıntılı biçimde anlatılmıştır. A kulesinin içinde bir duvarda Çek asıllı VVenceslas’ın duvara kazıyarak yazmış olduğu adı bugün hâlâ görülebilmektedir. Bunun yanında daha başka yabancıların da bıraktıkları yazılar, adları ve tarihleri okunabilir. Hapisteki yabancılardan onaltı kişi, 15 93’de hisardan kaçmayı başarmışlar ve bu olay kale muhafızla­ rının idam edilmeleri suretiyle şiddetle cezalandırılmalarına sebep olmuştur.

(5)

Venedik Cumhuriyeti’nin İstanbul’daki temsilcisi (balyos) olan Giovanni Soranzo, bütün maiyeti ile 1649’da Rumelihisarı’na kapatılmış, bunlar arasındaki tercüman Grillo, herhalde muhafızları kandırmaya çalıştığından, hisarda idam olunmuştur. Bu olayın Venedik’de tablolar ve ufak resimler halinde tasvir edildiği bilinir. Bir dizi teşkil eden tablolarda Soranzo’nun bütün adamları ile tutuklanması, zincire vurularak götürülmesi, kayıklara bindi­ rilmesi, hisara çıkarılması, burada yaşaması ve nihayet serbest bırakılması ayrı ayrı anlatılmıştır. Venedik’de bulunan bir minyatür albümünde de Türk resim üslûbunda aynı olaylar tasvir edilmiştir. Bunların birinde herhalde A kulesinin önünde, tercüman Giovanni Antonio Grillo’nun boğularak idamı görülür.

Rumelihisarı II. Bayezid (1481-1512) döneminde 1509 yılındaki, günlerce süren ve şehri baştanbaşa harab eden, kıyamet-i suğra «küçük kıyamet» olarak adlandırılan zelzelede zarar görmüş ve hemen tamir edilmiş, XVII. yüzyıl ortalarında bir yangın geçirmiş, son olarak da III. Selim (1789-1807) yılla­ rında bir tamir daha gördükten sonra kendi haline bırakılmış ve halkın

yerleşmesine imkân sağlanmıştır. Evvelce kale kumandanı (dizdar) ve muhafızların oturdukları ve hisarın ilk yapıldığından beri var olan avludaki evler de yerlerini küçük bir mahalleye bırakmıştır. Birinci Dünya Harbi yıllarında burasının bir Deniz Müzesi yapılması düşünülerek, 1917’de kurulan bir Alman yapı

bürosuna gerekli değişikliklerin yapılması işleri havale edilmiş ise de, henüz proje safhasında iken savaşın sona ermesi ile bu çalışmalar durdurulmuştur. Rumeli- hisarı’nın ciddi bir biçimde tekrar ele alınması ancak 35 yıl sonra 1953’de mümkün olabilmiştir. Cumhurbaşkanlı­ ğınca gösterilen istek üzerine, hisarın büyük ölçüde tamiri ile, düzenlenmesine bu tarihten sonra başlanarak, avludaki evler istimlâk edilmiş ve kaldırılmıştır. Bu tamir Rumelihisarı’nı kurtarmış ise de, avludaki mescidin yerinde yapılan açıkhava tiyatrosu ile bunun gerektirdiği bazı ilâve tesisler kanaatimizce, bu önemli eserin tarihi karakterine aykırı düşmektedir. Bu tamirde kıyıdaki büyük B kulesinin Fatih Müzesi olarak düzen­ lenmesi tasarlanmıştı. Burada

sergilenecek eski eserler ayrılmışken sonra bu projeden geri dönülmüştür.

(6)

Rumelihisarı, Avrupa’daki çağdaşı en güçlü kale veya şatoları aratmayacak derecede başarılı bir tahkimat olarak yapılmıştır. Boğaz’ın en dar yerinde, karşısındaki Anadoluhisarı ile deniz geçidini makaslama ateş ile önlemesi düşünülmüştür. Akıntı yüzünden gemi­ lerin Avrupa yakasında kıyıya yaklaşmak zorunda kalmaları hisarın gücünü daha da arttırıyordu. Hisar, kendisine böylece yaklaşan hedefleri, toplarının en uzak menzil mesafesinden karşılayarak, güneyde en uzun mesafeye kadar takip edebiliyordu. Rumelihisarı’nın yerinde evvelce bir Bizans kalesi bulunduğu, hatta bazı kısımların onun kalıntıları olduğu yolundaki iddia tamamen

esassızdır. S. Toy’un 1930’da yayınladığı araştırmasında ileri sürdüğüne göre, Lethe veya Oblivion kuleleri denilen zindanlar burada idi ve B ile C kule­ lerinin esası Bizans çağına ait olup bunlar XII. yüzyılda yapılmıştı. Fakat sonraki etraflı incelemeler bu iddianın tamamen yanlışlığını ortaya koymuştur. Bu yapı, yerin stratejik durumu incele­ nerek en mükemmel plâna göre bir bütün olarak yapılmıştır. Sadece bu yerin Bizans çağında Phonea adıyla anılan yer olduğu belki kabul edilebilir. XV. yüzyıl Türk tarihçilerinden Neşri, hisar yapılırken eski harabelere rastlan­ dığını yazar. Bunların ve çevredeki harap manastırların taşlarının malzeme

olarak kullanıldığı BizanslI yazar Dukas’dan da öğrenildiği gibi, bugün duvarlarda ve burçlarda görülen işlenmiş Bizans mermerlerinden de anlaşılır. Rumelihisarının biçiminin denizden veya karşıdan bakıldığında Kûfî yazı ile Yâ Muhammed’e benzetilmesi ise sadece bir halk inanışı olup, sağlam bir esasa dayanmaz. Vaktiyle tarihçi J. von Hammer (1774-1856) in iddia ettiği gibi bu kalenin biçiminin bir özenti ürünü olmadığı da bir gerçektir.

Geriye doğru yükselen kayalık arazide, kısmen denize dik inen bir kıyıda ve iki tepe üstünde kurulan hisarın, denizden 43 m. yüksekteki A kulesi ile 57 m. yüksekteki C kulesi arasında arazi bir sel yatağı olarak çukurlaşır. En uzun ölçüleri ile kuzeyden güneye 250 m., doğudan batıya 125 m. ölçüsünde olan hisar, ilk yapıldığında denize dayanıyor ve kıyıdaki B kulesi ile yanındaki kapı, bir dış duvar (Hisarbeçe) ile korunu­ yordu. Burada herhalde ayrıca bir iskele ile belki de kayıkların yanaşması için bir küçük havuz-liman vardı. Burçları bağlayan beden duvarları değişik kalın­ lıklarda olup, tehlikeli yerlerde 5 m. yi bulmakta, sarp kesimlerde ise 3 m. ye inmektedir. Avludan beden duvarlarının yukarısındaki seğirdim yoluna 18 basa­ mak tas merdivenle ulaşılır. Hisarın esas kapısı kıyıda B burcu yanındakidir.

C Kulesi Yönünden bakış. A Kulesi ve

Boğaz

Bu Evliya Çelebi tarafından Hisarbeçe Kapısı olarak adlandırılan kapı olmalıdır. Kendi görüşümüze göre Dizdar Kapısı A kulesi yanında olan ve kuzeye açılan, Dağ Kapısı ise C Kulesinin kuzeyindeki giriş olmalıdır. Evliya Çelebi zamanında daima kapalı duran demir sürgülü Sel Kapısı ise herhalde C kulesi batı- smdakidir. Seğirdim yollarının büyük kuleler ile bağlantıları olmadığından, düşman avluya girse bile kulelerin kendi başlarına dayanmaları mümkün idi. Batı şatolarının ana kulelerine (donjon) çok benzeyen üç büyük kulenin çapları 24-26 m. arasında değişir. Duvar kalınlıkları 6-7 m. kadardır. Temelden itibaren yükseklikleri ise A kulesinde 33 m. 26, B kulesinde 35 m. 35, C kulesinde ise 35 m. 30 dur. Bunların içlerinde evvelce ahşap katlar vardı. Herbirinde birer ocak bacası olan bu katlara çıkış her kulede değişik bir sisteme göre, duvar kalınlığı içinde yapılmış merdivenlerle sağlanmıştı. A kulesinin diğerlerinden değişik bir özelliği de tepesini tuğladan bir kubbenin örtmesidir. Evvelce bu kulelerin

üstlerinde üstü kurşun kaplı sivri konik biçimli ahşap külâhlar bulunuyordu. Eski gravürlerde ve diğer resimlerde bunlar görülür. III. Selim yıllarında İstanbul’un ve Boğaziçi’nin resimlerini yapan J. Melling’in desenlerinde bu külâhlar hâlâ görülür. Halbuki XIX. yüzyılın ortalarına doğru yayınlanan gravürlerde külâhların ortadan kalkmış oldukları belli olmaktadır.

Bütün bu çeşit kalelerde olduğu gibi, avluda küçük evler de yapılmış, sonra bunların yerlerine sivil bir yerleşme gelmiştir. Evliya Çelebi evlerin sayısını

150 kadar gösterir. Ayrıca Fatih vakfı olarak ortada küçük bir de cami bulunu­ yordu. Uzun yıllardır harap bir halde olan bu cami ortadan kalkmış, bugün sadece minaresinin gövdesi kalmıştır. Camiin bulunduğu yerin altına ise yuvarlak bir su sarnıcı oyulmuştur. Ayrıca avludaki evlerin ve garnizonun su ihtiyacını karşılamak üzere evvelce değişik yerlerde üç de çeşme yapılmıştı. Hisarın dışında, hemen güneyine bitişik ve denizden çok ince bir yol ile ayrılan bir mezarlık vardı. Bugün çok küçülmüş

22

Kişisel Arşivlerde İstanbul Belleği Taha Toros Arşivi

Referanslar

Benzer Belgeler

Doku kültürü hücrelerin, dokuların, organların veya tüm bir bitkinin kontrollü beslenme ve çevre şartları altında aseptik kültürüdür (Thrope, 2007). Bitkilerin

Ve Divan adı konaklamanın yanında ağız tadı oldu, pasta çörekle anılmaya baş­ landı.. İşte geçmişine bağlı Divan 16 Ocak günü

Metastaz yeni kan hücresi ya da kan damarı oluşumuna mevcut tümörlere göre daha çok bağlı olduğu için Cherish kansere karşı ilaçlarla yeni kan damarlarının

Zekâi Dede de, ilk tahsilini müteakip ha­ fız oldu, hüsnühat dersi aldı ve dev­ rin tanınmış musiki üstadlarından Eyüplü Mehmed beye talebelik

rebilmek için gözlem koKullarnn iyi olmas, uf- kun açk olmas gerekiyor. Venüs, Mars ve Mer- kür'e göre çok daha parlak olduI undan, bu iki gezegen

Romanın kahramanı irfan böylece -roman boyunca peşinden koşacağı- çingene Nazlı ile tanışır.. Daha sonra iki arkadaş birkaç kez aynı çadırlara

Maamafih Türkler yalnız topu Tophanede dökmezlerdi.. Muhare­ be meydanına arabalarla bakır taşıtırlar, kuşattıkları kaleler önünde de top

Yukarıda, onu bir müddetten beri üzerinde çalışılan (Gönül Kaçanı K ovalar) piyesinde bir sahnenin provasında, yanda da Küçük Sahne'de (Y a z Bekârı) m