Abdülhak Himlt Tarhan (1852__1937), Hekimbaşı AbdUlhak Molla nın torunu, Tahran Elçisi tarihçi Hayrullah Efendl’ nin
oğluydu. Zarafeti, kibarlığı, bilgisi ile hayatının sonuna kadar büyük saygı gördü.
yiLLARBOYU’nun bundan önceki sayısında Ömer Seyfettin’in yaramazlıklarından söz etmiştik. Aslında edebiyat tarihinde öylesine "yaramaz’’lar vardır ki Ömer Seyfettin'inkiler, bunların yaptıkları yanında gerçekten bir çocuk yaramazlığı kadar masum kalır. Örneğin Ömer Seyfettin’e taş çıkartacak bu ünlü yaramazlardan biri de Abdülhak Hâmit’tir.
’ Abdülhak Hâmit, Türk edebiyatının en talihli kişilerinden biridir. Önce Tanrı ona, pek az kimseye nasip olacak, uzun bir ömür vermiştir. Ömer’in sadece otuz altı yıl yaşamasına karşılık, Hâmit seksen altı yıl yaşamıştır. Bu seksen altı yılın ortalama yarısını, hariciye göreviyle, yurt dışında değişik yerlerde geçirmiştir. Kafkaslar’daki, Yunanistan’daki ve Hin distan’daki kısa süreleri çıkarırsak hariciye görevinin geçtiği yerler tam kendisinin gönlüne ve eğilimine göre biçilmiş kaftan yerlerdir: Paris, Lahey, Brüksel, Londra gibi.. Ve doğ rusunu söylemek gerekirse şairimiz buralarda harciyecilikten
40
tik eşi Fatma Hanım’dı. 1871’de evlendiler. Kader onları Beyrut’ ta
ayırdığı zaman Hâmit 35 yaşındaydı, açışım “ Makber” le
dile getirdi.
Genç ve güzel Ingiliz kızı Nelly Hanım, Hâmit’ in ikinci eşi oldu. Ne var ki o da hastaydı, Hâmit 49
yaşındayken onu da kaybetti (1911)
Hâmit’in son eşi, 1912’de evlendiği Belçikalı Lucien Sacare’ dir. “ LUsyen” Hanım, Hâmit’in ölümünden sonra Türkiye’de kalarak onun matemini tuttu.
Abdülhak Hâmit’in ancak 20 gün kadar süren pek kısa bir evliliği daha vardır. Nelly H anım ın ölümünden sonra İstanbul’ a geldiğinde Cemile Hanım’ la evlenmişse de, anlaşamadıklarından kısa bir süre sonra bu beraberliğe son vermek zorunda kalmıştı. (1911). Şemsettin KUTLU
Ölümünün
Büyü
V
şm r,
yıldönümünde
hüuiik hovarda
çok daha fazla, çapkınlık ve hovardalık yapmış, elinden geldiğince yaşamın tadını çıkarmıştır. Onun talihliliği sade ce uzun ömürden ve sevdiği dış görevlerden ibaret de değil dir. Üç dört yabancı dil bilen Hâmit, bunları öyle belli bir zahmet çekerek, zihin çatlatarak elde etmek eziyetine kat lanmamıştır. Farsça öğrenecekse talihi kendisini İran’a gön dermiş, Fransızca öğrenecekse Paris’e, İngilizce öğrenecek se Londra'ya yollamıştır. Dolayısıyla bütün bu yabancı dilleri bizzat ortamının içinde ve kendiliğinden elde etmiştir.
BENZERİNE ZOR RASTLANIR BÎR KADIN
DÜŞÜNÜYORDU
Hâmit aşırı kadın düşkünü, eskilerin deyimi ile, tam bir “zendost” tur. Talih de:
“Al istediğin kadar!...”
der gibi eş ya da metres, sevgili ya da flört çeşidinden avuç avuç kadın, kız bağışında bulunmuştur. Sonra uzun ömründe üç büyük ve birbirinden farklı döneme erişen şair, bu dönemlerin hepsinde iktidardan engin bir itibar, en azın dan geniş lutuflar görmüştür. Şöyle ki:
İkinci Abdülhamit, kendisini pek sevmediği ve yakın ar kadaşları oları Namık Kemal’i, Ziya Paşa’yı, Recai-zade Mah mut Ekrem’i az çok hırpaladığı halde; Hâmid’i- belki de göz den ve ülkeden ırak etmek için hep dış görevlerde tut muştur. Bu durum ise şairimizin canına minnettir. Dolayısıy la, kahır yüzünden bile olsa lutfa uğramıştır. İkinci Meşru tiyet döneminde, Hâmit, bir ulusal kahraman niteliğinde
görülmüş, âyân (senato) üyeliğine atanmış, kendisine dâhi-i azam (en büyük dâhi) şanı Verilmiş, çeşitli bakanlıklara getirilmek istenmiştir. Bu itibarı ve talihi, üçüncü dönem olan Gumhuriyet'te de eksiksiz sürmüştür. Atatürk, kendisi ne vatan hizmeti tertibinden maaş bağlatmış, kirası ve her türlü gideri İstanbul Belediyesi’nce karşılanmak üzere Maçka Paias’ta bir daireye yerleştirmiş, bununla da yetinmeyerek ayrıca İstanbul’dan milletvekili seçtirmiştir. 1937 yılının 13 Nisanı’nda, bugün penceresinin altında anısını yansıtan bir plaka bulunan Maçka Palas’taki dairesinde öldüğü zaman, adına düzenlenen cenaze töreni, gelmiş geçmiş hiç bir sa natçıya nasip olmamış bir görkemlilikle tamamlanmıştır.
Uzun ömrü böylesine mutlu geçen şair, bir ara son yıl larının verdiği yaşam yorgunluğuyla, gerçi:
“Tat yok gecesinde, gündüzünde Ben neyleyim bu yeryüzünde!..”
gibilerden kimi yakınmalarda bulunmuşsa da, hemen ar dından:
“Tatlıdır rûz ü şebi dünyanın; Tatmıyorsan o senin noksanın!...”
diyerek, yaptığı haksızlığı yine kendisi düzeltmiştir. Pek genç yaşında, ünlü eserinin ilham edicisi, Fatma Hanım’la evlenen Abdülhak Hâmit, Paris elçiliği kâtipliğine atandığında çok sevdiği söylenilen karısını yanında götürme miştir. Bunun nedenini soranlara:
- “Canım; insan lokantaya giderken yemeğini de beraber — mi götürür? Anlayın artık!...”
T T
-yollu karşılıklar vermiştir. Sadece bu' sözü, kendisinin Paris’e nasıl bir niyetle gittiğini belirlemeye yeterlidir. Ni tekim Paris'teki bu ilk görevi sırasında şehirde kasırga gibi esmiş, çılgınca eğlenmiş, sonra o günlere ilişkin anılarından sadece yazılabilecek bölümlerini “ Divaneliklerim" adlı kita bında hem de şiir diliyle dile getirmiştir.
Bir süre sonra Fatma Hanım’la birlikte gittiği Hindis tan’da (Bombay kentinde) bu türden divanelikler yapıp yap madığı pek belli değildir. Çünkü hem Bombay, Paris değildi; hem eşi yanındaydı; üstelik de ölümlü hastaydı. Onu İs tanbul’a getirirken, o vakitler bir il merkezimiz olan Beyrut’a zor ulaştırdı. Ağabeyisi Nasuhi Bey burada valiydi. Fatma Hanım birkaç gün sonra Beyrut’ta öldü. Ünlü “ Makber” adlı eserini ise Hâmit tamamlamak üzereydi. Zira ölen karısı için ağıt niteliğini taşıyan bu eserine, Fatma Hanım'ın ölümün den çok daha önceden başlamış bulunmaktaydı.
Büyük şair, eşi Fatma Hanım’ı çok seviyordu ama, geri' olarak “ kadın" kavramını çok daha fazla seviyordu. Bir sü sonra yeni bir “ lokanta” ya, Londra’ya atandığı zaman bu ' daha büyük bir iştahla kendisini eğlence yerlerinde, ka> kız çeşidinden av partilerinde bulmuş oldu.
Bu arada bir Ingiliz kızı ile evlenmeyi de ihmal etmedi var ki bu evlilik de sürekli olmadı. Nelli Hanım da, ge. <
denilecek yaşta öldü. Fatma Hanım adına “ MakbeH’i yazan Hâmit, Neili Hanım adına da “ Medfen” adlı bir eser düzen ledi. Fakat “ Medfen" hiç bir zaman tamamlanmadı ve “ Mak- ber” e oranla pek sönük, cılız ve yarım kaldı.
"NE ELÇİYİM, NE DE ŞAİR! SADECE.
Hâmid’in Londra’daki divanelikleri yaşının hayli ilerlemiş olmasına rağmen Paris’tekinden geri kalmamıştır, özellikle geceleri Londra’yı didik didik etmiş, hiç bir eğlence fırsatını geri çevirmemiştir. Yakın arkadaşlarından Ubeydullah Efen- di’nin anlattığı şu ortak anı pek ünlüdür:
“ ...Yolum Londra’ya da düşmüştü. Hemen Hâmit’le bu luştuk. O ilk iş, beni eğlence yerlerinden birine götürdü. Yiyip içmeye, gösteri yapan varyete ' kızlarım seyre koyulduk. Ancak bu uslu uysal seyir uzun sürmedi. Hâmit yılışmaya, cıvıtmaya, varyete kızlarına laf atmaya, yetişti- ğince sarkıntılık etmeye başladı. Derken kısa zamanda işin dozunu iyiden iyiye kaçırdı. Kendisini yola getirmek istedim. Aramızda şu konuşma geçti:
- “ Yapma, etme, Hâmit'çiğim. Yaptıkların yaşına başına yakışmaz. Kırkbeşini bulmuş bir adamsın?.." '
- “ Ben kırkbeşini, mırk beşini bulmuş adam madam deği lim !..”
-"Peki, hadi bundan vazgeçtik.. Ama koca bir devletin elçisisin; ayıptır, unvanına yakışmaz?”
- “ Ben elçi melçi değilim !..”
- “ Yahu hiç biri olmasa bile, Türkiye’nin en büyük şairisin. Şanına düşer mi bu davranışların?..”
- “ Ben şair mair değilim i..." Artık tepem atmıştı. Öfkeyle:
- “ Be adam; kırk beşlik değilsin, elçi değilsin, şair değil sin.. Peki söyle bakalım. Necisin ya sen?...”
diye kükredim. Bunun üzerine Hamit uysal uysal cevap verdi:
-"Sarhoşum, Ubeydullah’çığım sarhoşum!..”
FRANSIZ KIZINI K UCA GINA
OTURTUVERMİŞTİ.
Kırk, kırk beş yaşlarında hâlâ uslanmamış olan Hâmit, elli beş altmış yaşlarında da pek uslanmış değildir. Yakup
büyük hmmrdm
Kadri Karaosmanoğlu da, onun bu ileri yaşlarına ilişkin bir anısını şöyle anlatmaktadır:
“ ....Hâmit, emekli olmuş, İstanbul’a dönmüştü. Biz ilk gençlik yıllarındaydık. Tepebaşı’ndaki Garden Bar’a gidişi mizde orada hep kendisiyle karşılaşırdık. O zaman barda, Fransa’dan getirilmiş,'birbirinden güzel kızlar vardı. Özellikle Herinde Mariette adlı biri vardı ki hepimizin yüreğini hop- tsiırdı. Hâmit’in de onunla ilgilendiğini sezerdik.
‘Bir gece birkaç arkadaş, ceplerimizdeki bütün parayı bir . ya getirip Mariette’i masamıza çağırdık. Kızcağız kırıta kü ita masamıza gelirken, Hâmit’in masasının önünde durak- av p kalmasın mı? Kız, bizim masaya geleceğini işaret ediyor, Hamit ise ısrarla onu bileğinden tutuyordu, kızın direnmesi üzerine monoklünü takıp uzun uzadıya bulundu ğumuz yere baktı. Bizleri tanıdı mı tanımadı mı bilemiyorum. Tanımamış olacak ki bizi hiçe sayarak, bileğinden tuttuğu kızı çekip oturttu. Yada tanımış olacak ki, biraz sonra gar sonu gönderip bizleri de kendi masasına çağırttı..
“ Bizler şaşkın, sersem çevresinde toplanmıştık. $air-i Azam ikide bir kadehini kaldırıp bizimle toka ediyor ve her yudum içkiden sonra Mariette’in şurasına burasına öpücük ler konduruyordu. Sonra bize dönüp:
“ Bu, mezelerin en tatlısıdır. Fırsatı kaçırmayın, siz de öpün bu nadide mahluku!..’.’ diyordu. Önceleri utancımızdan yerin dibine geçiyorduk. Fakat yavaş yavaş açılmaya başla dık. Kâh şair-i azamla şakalaşıyor, kâh onun tavsiyesini yerine getirmek teşebbüslerinde bulunuyorduk...”
SON OLARAK DA L ÜS YEN HANIM
Abdülhak Hamit, emekli olup yurda dönerken, Lüsyen adında ve kızı yaşında bir kadını da beraberinde getirmişti. Lüsyen’le bir süre birlikte yaşadılar. Mütareke yıllarında İs tanbul’a Soranzo adında zengin ve yakışıklı bir Italyan kontu gelmişti. Kont Hâmit’lerle dost olmuştu. Derken bir gün Lüsyen Hanım, Hâmid’e:
“ Hâmit’çiğim , ben bu adama aşık oldum. Onunla İtalya’ ya gideyim mi?”
diye sordu. Şair kısaca:
“ Git Lüsyen’ciğ im !..” karşılığını verdi. Kadın Kont’la bir likte İtalya’ya gitti. Birkaç yıl sonra İtalya’dan:
“ Ben bu adamla uyuşamadım, tekrar sana döneyim mi Hamit’çiğim?” yolunda bir mektup geldi. Hâmit:
"Gel Lüsyen’ciğim!'..” diye cevap gönderdi. Lüsyen geriyev döndü. Bundan sonra, ölümüne kadar, ondan ayrılmadı. Ölümünden sonra da Türkiye’de kalarak uzun yıllar onun matemini tuttu. Şairin: “ Seninle de, sensiz de yaşanmaz!..’ diye nitelediği Lüsyen Hanım özellikle seksen yaşından son ra artık onun sadece hayat arkadaşı değil, bir bakıma, dadısı olmuştu.
HER
ÇİÇEĞİN
A Y R I KOKUSU VAR...
Abdülhak Hâmit üzerine güzel anıları olanlardan biri de, Başmabeynci Lütfi Simavi Bey’dir. Büyük şairin yetmiş
be-42
i w I Abdülhak Hâmit,
uzun hayatı boyunca pek çok
kadın tanıdı, bunların
dördüyle evlendi, çok yer gezdi,
gördü, en güzel günlerini
Londra'da yaşadı.
Yine de hayata, hele güzel
kadına doymuş d e ğ ild i.■ i ;|
şinci doğum yıldönümünde yazdığı bir makalede Lütfi Sima vi Bey’in anlattıklarından bir kısmı şunlardır.
"... Hâmit Bey, hesabını hiç bir vakit bilmediğinden, ayın ortalarında parasız kalırdı, ömründe birkaç defa evlenen Hâmit Bey’in zevcelerine sadık kaldığı konusunda asla ye min edemem. O daima genç ve güzel kadınları çok sever, onları çiçeklere benzeterek, mümkün olsa hepsini ayrı ayrı koklamak isterdi..
“ ...Bir seferinde Londra’daki apartmanında dört arkadaş poker oynuyorduk... Tabii bu bir aile pokeri idi, yani pek küçük paraya oynamaktaydık. Dördüncü arkadaşımız elçilik imamı Recai Efendi’ydi. Hamit bir ara üst üste Recai Efendi’ye yenilince pür hiddet:
- “ Sen ne biçim imamdın? Hem başında sarık var, hem de kumar oynuyorsun?” yollu çıkıştı. Bir dakika sonra pişman olup İmam Efendi’den özür diledi ama, biçare adam bu olaydan sonra uzun süre eline kağıt almadı...
“ ....Londra’da birlikte tiyatroya giderdik. Birinci perdeden sonra Hâmit’in canı sıkılır: “ Kalk gidelim. Seyredilecek oyun değil, berbat bir şey!..” diye diretir; ben soğukkanlılıkla: “Para verdim, sonuna kadar seyredeceğim." karşılığını verir dim. O somurtup otururdu. Çünkü eve yalnız gitmeye pek cesaret edemezdi. Daha önceleri bir gece eve gelriiğimizde kapının önünde kara bir şey görmüştük. Hâmit birden irkilip geri çekilmiş: “Aman kaçalım, galiba orada bir canavar var” diyerek beni öne sürmüştü. Ben ihtiyatla yanaşmış, küçük bir kara kedinin eşikte büzülmüş olduğunu görmüştüm. Bundan sonra ne zaman geceleri eve dönecek olsak, o anahtarı bana uzatır: “ Lütfücüğüm, iyi bak, şu kara canavar yine orada olmasın!...” deyip mahçup mahçup gülerdi...”
Abdülhak Hâmit uzun yaşadı. Genel çizgileriyle çok da mutlu yaşadı. Sağlığında kendisine “ En büyük Dâhi’” şanı nın verildiğini görüp duydu. Ama yine sağlığında, ömrünün son döneminde “ Kırılması Gerekli Putlardan Biri” olarak da nitelendirildi. Elbette büyük ve güçlü bir şairdi. Fakat sanat açısından iki mutsuzluğa uğradı: Birincisi, aşırı yüksekliğe yükseltildiği için, oradan düşüşü fazla incitici oldu. İkincisi çok savruk ve savurgan yazdığı, özellikle de pek hızla eski yen bir dille yazdığı için deha'ölümü üzerinden elli yıl bile geçmemiş olduğu halde unutulmuş ve hemen hemen hiç okunmayan bir sanatçı durumuna düştü.
Kimi edebiyat tarihçileri onun çok değerli bir kısım par çalarını çöplükteki mücevherlere benzetirler. Bu yargıda epey gerçekler bulunmaktadır. İleride bu mücevherler çerden çöp ten arınıp güçlü bir sadeleştirme ile yeni dilimize aktarıla bilirse, Hâmit edebiyat tarihimizde sadece kuru bir ad W
olmaktan kurtulacaktır. £>
Kişisel Arşivlerde İstanbul Belleği Taha Toros Arşivi