VE OSMANLILARIN BUNUN BAZI
KURALLARINI DE~I~IK UYGULAMALARI
Prof. Dr. NE~ET ÇA~ATAY
20 Nisan 57 ~~ günü Mekke'de do~an Hz. Muhammed, 8 Haziran 632 günü Medine'de öldü~ünde, ~slam dininin ve onun sosyal ve ekonomik kurallar~n~n genel çizgileri belirlenmi~~ bulunuyordu.
~slam dini ki~inin bütün faaliyetlerini, onun Allahla ve toplumla olan her türlü ili~kilerini içine alm~~~ bulundu~undan onda hukuki ve sosyal kurallar, fik~h veya ~eriat dedi~imiz bir düzenlemede iç içedir. Bir ba~ka deyi~le islam hukuku, hem din, hem sosyal ya~am ve toplum yönetimi kurallar~n~~ kapsad~~~ndan çok geni~~ bir hukuk sistemidir; çünkü Peygamber hem islam dininin kurucusu hem Medine devletinin ba~kan~~ idi.
Biz burada islam hukukunun bütün bölümlerinden söz edecek de~iliz. Bu, hem ölçek bak~m~ndan imkâns~z, hem bu konu ile ilgili ki~ilerin bunlar~~ çok iyi bildiklerinden gereksizdir. Bu nedenle ben burada bu hukukun, baz~~ karakteristikleri üzerinde duracak ve Osmanl~~ halife-sultanlar~n~n bu hukuk kurallar~ndan baz~lar~n~~ de~i~ik biçimde hatta bazan ~eriata ayk~r~~ uygulay~~lar~ndan bir kaç örnek vermekle yetinece~im.
Bildi~iniz gibi bu hukukun, Hz. Peygamber zaman~nda Kur'an, sünnet, yani Peygamberin kendi uygulamalar~, k~yas ve ictihad, icma-~~ ümmet olmak üzere belli ba~l~~ kaynaklar~~ vard~. O zamanki Arap toplulu~u çok sade ve dar s~n~rl~~ bir hayat tarz~~ sürdürmekte oldu~undan, yönetim ve sosyal kurallarda pek s~k~nt~~ çekilmiyordu. Arada ç~kan hüküm bulma zorluklar~, Kur'anla, Peygamberin uygulamalar~~ (sünnet) ve k~yaslarla çözümleniyordu. k~yas, hakk~nda nas bulunmayan bir meselenin hükmünü, kur'an nass~~ veya sünnet ile hükmü bilinen meseleye göre aç~klamakt~r. Müctehitler taraf~ndan ictihad yap~larak ç~kar~lan hükümler, k~yas yoluyla kitap ve sünnete dayand~r~lm~~~ olur.
Sahabiler k~yasa ba~vurmu~lard~r. örne~in, Hz. Peygamberin Ebu Bekiri, kendi yoklu~unda namazlarda imam tayin etmesi, hatta onun ard~nda bir defa namaz k~lmas~~ onun, dar bir cemaata önder olmas~n~, bütün islam cemaat~na ba~kan (halife) olmas~n~~ k~yas yoluyla kabul ettiler.
Ebu Bekir, halifeli~i s~ras~ nda mirasta dedeye baba muamelesi yapm~~t~r, onda babal~k anlam~~ buldu~undan. ~ bn-i Abbas da dedeyi, o~ulun o~luna k~yas etmi~tir.
Ancak, yedinci yüzy~l~ n ortalar~na do~ru Medine islam devletinin s~n~ rlar~~ birdenbire geni~ledi. Iki eski ve köklü imparatorlu~un, Sâsâni Imparatorlu~u ile Bizans Imparatorlu~unun büyük parçalar~. Böylece de de~i~ik din, sosyal ve ekonomik düzendeki bu iki bölgenin yönetiminin islam kurallar~~ ile ba~da~t~r~lmas~, halklar~~ aras~nda uyum sa~lanmas~~ gere~i ortaya ç~kt~.
Öte yandan Ali B. Ebi Talib'in halife seçilmesinden sonra ç~kan Ali-Ay~e, Ali-Muaviye olaylar~~ yani Cemel olay~~ ve S~flin sava~~, müslümanlar aras~ nda birçok konularda, Kur'an'~n baz~~ hükümlerinin yorumlanmas~ n-da beliren anla~mazl~klar yüzünden önce müslümanlar aras~ nn-da hâriciler, sünniler ve ~liler denen mezhepler ve bunlar~ n türlü kollar~~ ortaya ç~kt~. Bunlar~n, halifelerin ve öteki yöneticilerin durumlar~, türlü din ve mezhep saliklerinin durumlar~, sava~~ ganimetleri, insanlar~n Allahla, dünya ve âhiretle ili~kileri hakk~ nda farkl~~ görü~leri ayr~~ fik~h ekollerinin geli~mesine neden oldu. Böylece ~bâdiler hâr~ci fikh~, ~iiler, isna a~eriye ve zeydiye fik~hlar~, sünniler, hanefi, mâliki, ~affi ve hanbeli f~k~hlar~~ geli~tirdiler. Böylece de~i~ik yerlerde de~i~ik görü~te yedi f~k~h sistemi uygulanmaya ba~land~.
Bu de~i~ik mezhep fakihleri kendi hukuk kurallar~n~~ sistemle~tirirken ictihad, k~yas, icma gibi, Peygamber zaman~ nda az kullan~lan islam hukuk kaynaklar~n~~ daha çok kullanmaya, onlara daha çok ba~vurmaya ba~lad~lar. Esasen Peygamberin kendisi, ashab~ n ictihad yapmas~n~~ te~vik etmi~~ hatta bazan kendisinin halletmesi için ba~vurulan baz~~ konular~~ onlar~n, kendi görü~leriyle (ictihadlanyla) halletmelerini istemi~tir. Bu hususta Teybe süresinin 43 ve ondan sonra gelen âyetlerinde ictihadda yap~lacak hatan~n A-edilece~i ifade edilmi~tir.
Hz. Peygamber, Muaz b. Cebeli görevli olarak Yemen'e yollad~~~ nda kendisine, orada halk~ n i~lerini neye göre halledece~ini sormu~~ oda kitaba ve sünnete göre halledece~ini söylemi~ti. Peygamber, onlarda arad~~~n bir hüküm bulamazsan ne yapacaks~n dedi~inde Muaz, kendi içtihad~ma göre hallederim deyince Peygamber memnun olmu~~ ictihadlar~nda isabet edersen iki sevab, hata edersen bir sevab kazanm~~~ olursun demek sûretiyle ashab~, gerekli durumlarda ictihad yapmaya te~vik etmi~tir. Peygamberin kendisi de yirmi be~~ kadar ictihadda bulunmu~tur. Ictihad bir tür ak~l yoludur. ~slamda yöneticiler ve fakihler akla büyük önem vermi~lerdir.
~ kinci halife Ömer b. el-Hattab, Kur'an'~ n kesin emirlerine ayk~ r~~ hükümler bile vermi~tir. Örne~in, sava~larda al~ nan ganimetlerin be~te dördünün, ta~~n~r veya ta~~ nmaz olduklar~ na bak~lmaks~z~n sava~a kat~lanlar aras~ nda bölü~türülmesi Kur'an emridir. Halife Ömer, onlarda gelecek ku~aklar~ n da haklar~~ var diye, ta~~nmaz mallardan olu~an ganimetleri sava~ç~lara taksim etmemi~tir. Yine Kur'an'~ n Teybe süresinin 61. âyetinde, Mekke fethinde islama girmek için süre isteyen baz~~ Mekke büyüklerine, kalbleri islâma ~s~nd~r~ls~n diye, al~nan ganimetlerden hisse verilmesi emredildi~i halde Ömer, kendi halifeli~i devrinde bu hükmü de uygulamam~~ t~ r.
Fer'i meselelerde delillerden hüküm ç~karma diye tarif edebilece~imiz ictihad, özellikle yedinci yüzy~l~n ikinci yaras~ndan itibaren islam hukukunda kural koymakta, hüküm ç~karmakta en önemli bir kaynak olmu~tur. Tabii ictihad~ n da kaynaklar~~ Kur'an ve hadis oldu~undan, o s~ralarda tefsir ve hadis çal~~malar~~ önemli ölçüde geli~ti. ~ctihad, islam hukuk sisteminin geli~mesinde büyük rol oynam~~~ bir hüküm kayna~~d~r. Herkes ictihad yapamaz. ictihad yapmak için arapça, tefsir, hadis, k~yas, gibi konular~~ iyi bilmek, iyi niyetli ve sa~lam itikadl~~ olmak gerekir.
Hicri wo-35° (M. 718-961) y~llar~~ aras~~ ictihad devri olarak kabul edilir. Büyük imamlar ve müctehidler bu devirde yeti~ti. Onlar, temelleri dine dayanan f~k~h denen islam hukukunun bütün konular~n~~ inceleyip ana prensiplerini tesbit ettiler.
Bundan sonra H. 400 (M. 1°09) y~l~~ ba~lar~nda ictihad kap~s~n~n kapand~~~~ kabul edildi. Oysa ki bu devirde ictihad yapabilecek güçte bilgili ilimler vard~. Ama bunlar ictihada cesaret edemediler, tenkid edilmekten çekindiler. Gerçekten bu s~ ralarda islam alemi, siyasi ve idari gücünü yitirmi~, moral çöküntü içerisine dü~mü~tü. Bu devirde mezheb tart~~malar~~ artm~~, her mezhebin söz sahibi ki~ileri kendi dü~üncelerini hakl~~ ç~karacak sözlerle ve kitaplarla mücadeleye giri~mi~~ olup onlar~n fikrini, görü~ünü, delilini çürütmeye çal~~makta idi. Örne~in o s~ralarda Ebu Muhammed Abdullah b. Yusuf Cüveyni (ölümü: 1 o43) "el-Muhit" ad~ nda bir kitap yazmaya ba~lam~~t~. O bu eserinde bütün müslümanlar~n benimseyece~ini dü~ündü~ü, hiç bir mezhebin görü~üne ba~l~~ kalmamaya çal~~~yor, naslar~n kaynaklanna bak~yor, hükümleri do~rudan do~ruya kaynaktan, Kur'andan ve sünnetten al~yordu. Mezheplere kar~~~ ne taraftarl~k ne de taassup gösteriyordu. Onun yazmakta oldu~u bu kitaptan üç bölüm, ~afil fakihlerinden Ebu Bekir Ahmed b. Hasan b. Ali el-Beyhakrnin (994-1066) eline geçti. kitapta kullan~lan hadisler hakk~ nda baz~~ tenkitlerde bulundu. Cüveyni de kitab~n~~ yazmaktan vazgeçti.
Bütün müslümanlar~ n kabul edece~i kurallar~~ kapsayan bir kitap yazd~rma te~ebbüsüne Abbâsiler halifesi el-Mansur (halifeli~i: 754-775) de giri~ti. O, imam Malik b. Enes'e (ya~am~: 712-795) islam hukuku kurallann~~ toplamas~ n~~ rica etmi~~ o da kendi görü~ünü (maliki fik~h~n~) içeren "el-Muvatta" adl~~ eserini yazm~~t~. Mansurdan onbir y~l sonra Abbâsiler taht~na geçen Harun er-Re~id (halifeli~i: 786-809), imam Malik'e "kitab~n~z~~ Mekkede kâbeye koyal~m herkes gelip okusun böylece uygulamada birlik sa~lans~ n" deyince imam Mâlik "Sak~n böyle bir ~ey yapmay~ n~z; çünkü islam ülkelerinin her yerinde yetkili ve bilgili hukukçular vard~r. Onlar kendi bulunduklar~~ yerlerin özelliklerine ve gereklerine uygun hükümler vermektedirler. Verdikleri hükümler de~i~ik de olsa hepsi do~rudur. Onlar~~ dinleyiniz" diyerek hukukun zamana ve yere göre konularda de~i~ilikler göstermesinin zorunlu oldu~unu söylemek istemi~tir.
Büyük Selçuklular hükümdar~~ Melik~ah ( ~~ o55-1o92) bütün müslü-manlar~n hukuki konularda ortakla~a yararlancaklan genel bir fik~h kitab~~ yazd~rmak istemi~~ ama her mezhebin ayn~~ konuda de~i~ik görü~leri oldu~u için mümkün olmam~~t~r.
X. yüzy~ldan sonra gelen baz~~ mezhep ileri gelenlerinin, ictihad kap~s~n~n kapan~p kapanmad~~~~ hususundaki görü~lerine gelince: hanefilerin ço~u ictihad kap~s~n~n tamamen kapanmad~~~~ görü~ündedirler. Bu konuda malikiler de hanefilere ve ~afillere yak~n fikirdedirler. Onlara göre herhangi bir zamanda "mutlak muctehid" bulunmayabilir; ancak her yüzy~lda mezhepte müctehidlerin bulunmas~~ gerekir.
Hanbelilere göre ise islam cemaatinin her yüzy~lda bir müctehidden yoksun kalmas~~ caiz de~ildir. Bu konuda ~ bn-i Kayylm el-Cevziye (1292-1350) ~öyle der: "Gelecekteki müctehidler hakk~nda Hz. Peygamber: Allah bu ümmete her yüzy~l~n ba~~nda dini yenileyecek bir müctehid gönderir. Onlar Allah~n dinini yeniden canland~rmak için gönderdi~i ki~ilerdir". Hanbeliler bu dü~ünce ile, ictihat kap~s~n~n kapand~~~na inanmad~klan gibi, her yüzy~lda bir mutlak müctehidin bulunmas~n~~ zorunlu görürler.
~iilerin imamiye koluna göre ictihad kap~s~~ her zaman aç~ kt~r. ~ mamiye-i isna a~efiye âyetullahlan, kendilerini oniki imamlarm vekili sayarlar. Bunlar imamlar~n i~lerinden ve sözlerinden bir hüküm bulamazlarsa meseleleri ak~llan ile yani ictihadlan ile hükme ba~larlar. Çünkü onlara göre ak~l, kitap, sünnet ve imamlann sözlerinden sonra gelen bir hüccettir.
~ ctihad kap~lar~ n~ n kapanmas~ ndan sonra müslüman halk, kitapta, sünnette ve öteki f~k~h kaynaklannda bulamad~klar~~ hususlarda bilgi
edinmek için mahalli müftilere ba~vurmaya ba~lad~lar. Onlar da sorulan sorular~n yorumlar~ n~~ ve cevaplar~n~~ ihtiva eden fetvalar verdiler.
XI. yüzy~ldan sonra islam âleminin bir çok yerinde yaz~lm~~~ fetvalar ve bunlar~n tipik misallerinden olu~an fetva mecmualan ortaya ç~km~~t~r. Bir müftinin yani fetva verecek ki~inin baz~~ ~artlar~~ haiz olmas~~ gerekir.
Islam~n ilk devirlerinde müslüman halk baz~~ konularda Peygamberden fetvalar alm~~lard~r. Peygamberin, a~ere-i mübe~~erenin, öteki büyük sahabilerin ve tâbiinden adlar~~ belli me~hur fakihlerin fetvalar~, her zaman için en de~erli hukuk kayna~~~ olmu~lard~r.
Osmanl~larda önemli konularda müftilerin ve ba~~ müfti demek olan ~eyhülislamlar~ n görü~ü al~ nmadan karar verilmezdi. Fakihler fetvalar~ nda, dayand~klar~~ kaynaklar~~ belirtmek zorunda idiler. ~eyhülislamlar için böyle bir zorunluk, kaynak gösterme zorunlu~u yoktu.
Osmanl~larda kad~lar verdikleri kararlarda ve müftiler fetvalar~nda Hanefi mezhebi görü~lerine dayand~klar~ ndan, müftilere müftilik yapmak için verilen izinnamelerde, baz~~ istisnai hallerde ba~ka mezhepler görü~lerine de uymaya izinli görünmekle birlikte, Hanefi imamlar~n~n en sahih hükümleri ile fetva vermeleri aç~kça emredilirdi. Kad~lar~n normal hallerde ba~ka mezheplere dayanarak verecekleri hükümler ise geçerli olmazd~; çünkü kad~lar, adalet da~~tmada, adaleti yerine getirmede padi~ahlar~n vekili say~llyorlard~. bununla birlikte Osmanl~~ halife-sultanlar~, sünni denen mezhep temsilcileri olduklar~~ halde, ba~kent Istanbul'daki ordu birlikleri yeniçeri k~~lalar~nda ~ii inanca çok yak~n olan bekta~i gelenekleri yayg~nd~.
Orf ve gelene~in bir hukuk kayna~~~ olarak kullan~l~p: Hanefilerce ve Mâlikilerce nas bulunmad~~~~ hallerde as~l olarak kabul edilen örf, toplumlar~ n sürekli olarak ba~vurduklar~, i~lerin düzgün gitmesini sa~layan bir hukuki kural ç~karma kayna~~d~r.
öd, genellikle fik~h usulüne dahil say~lm~~t~r. Peygamberin "müs1ü-manlann güzel gördü~ü ~ey Allah kat~nda da güzeldir" ~eklindeki hadisi buna i~aret eder. Bir toplumun güzel gördü~ü örfe ayk~r~~ davranmak, güçlü~e ve s~k~nt~ya neden olur. Oysaki Kur'anda "allah sizin için dinde bir güçlük k~lmad~" denmi~tir.
Bu nedenle Hanefi ve Maliki bilginleri "sahih örf ile sabit olan ~ey, ~er'l bir delil ile sabit olmu~~ gibidir" derler. ()dil hüküm ç~karmak için bir delil olarak alan bilginler onun, kitap ve sünnette hüküm bulunmayan yerlerde geçerli oldu~unu kabul ederler. Esasen islam hukukçular~~ genellikle sultanlara, ~eriat~n aç~kça tersini emretmedi~i alanlarda "örf ve âdetlerde
mevcut bulundu~u" ve "âmme ç~ karlar~n~n icab ettirdi~i" gibi mucib sebeplerle, kanun ve nizam koyma yetkisini tan~m~~lard~ r. Bu hususta fakihler "devletçe teb'a üzerindeki tasarruflar âmme ç~ kar~ n~~ gerektiriyorsa, ~eriatça da sahih ve muteberdir" demi~lerdir. Osmanl~larda ilk s~ralardanberi örfi ve ~er'i olmak üzere iki kaynakl~~ bir hukuk sistemi uygulanm~~ t~r. Osmanl~lar özellikle yönetim ve örgüt hukuku ile âmme kurulu~lar~~ alan~nda milli veya örfi diyebilece~imiz bir hukuk geli~tirmi~lerdir. Eski Türk devletlerinden gelme bu gelenek, hem Türk toplumunun kendi ihtiyaçlar~nda, hem de ele geçirilen bölgelerde mahalli vergileri, örgüt ve yönetimlerin aynen korunmas~yla oralarda, büyük kolayl~klar sa~lam~~t~r.
Bu yolla te~ekkül eden hukuk, gitgide, fik~h kitaplar~~ içide donmu~~ kalm~~~ gözüken ~er'i hukuk kurallar~ ndan farkl~~ bir yap~~ ile, geli~meye müsait ve kanunlarla düzenlenen bir siyasi hukuk veya bir devlet hukuku ~eklini alm~~ t~ r.
Osmanl~~ hükümdarlar~ mn, ilk s~ ralardan beri kanun ç~kard~ klar~ n~~ san~yoruz. Bunlar, ayn~~ alana ait de~i~ik zamanlarda verilmi~~ emir ve fermanlar~n yava~~ yava~~ bir araya getirilmesi suretiyle muayyen baz~~ alanlar~n özel kanunlar~ n~~ veya kanunamelerini olu~turmu~~ olmal~d~rlar. Daha sonralar~~ bu kanunlar bir araya toplanarak muayyen bir devirde Osmanl~~ Imparatorlu~unda uygulanan kanunlar kolleksiyonunu olu~turmu~lard~r. Bu suretle meydana getirilen ilk askeri ve siyasi kanun dergisinin birinci Murat devrinde (saltanat~: 1362-1389) ve onun emriyle beylerbeyi Timurta~~ Pa~a taraf~ ndan meydana getirildi~i san~lmaktad~r. Bu tür kanunnameler Fatih Sultan Mehmet zaman~nda (saltanat~: 1451-148i) ~ekillenmi~ tir. Bu hükümdar istanbulu ald~ ktan az sonra yay~ nlad~~~~ reyâ kanunnamesi için "atalar~m ve dedelerimin kanunlar~" demektedir.
Bu kanunnamelerle düzenlenen sorunlar, ~er'i hukuk alan~na dahil olmay~p emirler, yasaklar ve örneklerle te~ekkül etmi~~ bir gelenek ve görenek hukuku çerçevesine aittirler. Bu alanda ise hukuk, dini makamlar~n ~er'i denilen bir tak~m hüküm ve prensiplerden hareketle ve zihni spekülasyonlarla elde ettikleri skolastik ve teorik bir hukuk de~il, örgütlü bir devlet yönetiminin ihtiyaç ve tecrübelerinden yararlan~lm~~, kökleri günlük hayatta bulunan pratik, dini ba~lar~n d~~~ nda kalm~~~ bir hukuktur. Bunlar~~ fetvalarla kar~~ t~rmak hatal~~ olur. öd ve gelenek hukukunun fetvalardan ç~kmas~ na da imkan yoktur. Önemli ve tart~~mal~~ konular~ n çözümlenmesi için verilmi~~ görünen baz~~ fetvalar bile, birer yüksek mahkeme karar~~ olarak de~il, bu alanda ~er'i kurallara ve kitaba uymayan veya genellikle ~er'i
hukuk alan~na ait say~lmayan, emir, yasak ve kanun koyma yoluyla yap~lan bir i~lemin me~ru oldu~unun, dini bir otorite taraf~ndan tastik ve teyidi niteli'~indedir.
Osmanl~~ ~mparatorlu~unda, bir yandan ünlü müftilerin verdikleri fetvalar~n topland~~~~ fetva mecmualar~~ yaz~l~rken öte yandan, padi~ahlann ç~kard~klar~~ kanunlar~ n topland~~~~ kanunnameler yaz~lm~~t~r.
Bunlar, ünlü f~k~h kitaplar~~ yan~nda, bunlardaki ~er'i hükümlerden büsbütün ayr~~ bir örf ve âdet hukuku geli~tirme giri~imi gibi görünmektedirler. ~stanbul Bayezid genel kitapl~~~ndaki 4789 nolu kanun mecmuas~~ bunlardan biridir. Daha sonralar~, gerek özel giri~imlerle, gerek resmi emirlerle daha bir sürü kanun derlemeleri meydana getirilmi~tir. Bunlar aras~nda Kanuni Sultan Süleyman (saltanat~: 1520-1566), ikinci Selim (saltanat~: 1566-1574), birinci Sultan Ahmet (saltanat~: 1603-1617) ve dördüncü sultan Murat (Saltanat~: 1623-1640) devirlerinde toplanm~~~ kanunname derlemeleri elimizdedir. Bunlar~n en ünlüsü, 1675 y~l~ nda Hezarfen Hüseyin Efendi taraf~ndan toplanm~~~ olan "Telhis ül-beyan fi Kavanin-i ;k1-i Osman" adl~~ kanun derlemesidir.
Osmanl~~ hükümdarlar~~ son zamanlara kadar bu tür kanunnameler ç~karm~~lard~r. Bu kanunnamelerin haz~rlanmas~nda, uygulanmas~nda veya de~i~tirilmesinde, Divan'daki uzman kanun ve yönetim adamlar~n~n rolleri büyüktür. Bu rol, kanun yap~m~~ bak~m~ndan de~il, teknik bak~mdan ve dan~~ma yönlerindendir. Bu kanunlar, biçim ve uygulama yönlerinden kanun olma niteli~ini ve gücünü, yaln~z padi~ah~n arzu ve iradesinden almaktad~rlar. Uzmanlar tarafindan haz~rlanan kanun teklifleri, ancak padi~ah~n huzurunda okunup onun onay~~ al~nd~ktan sonra kanun hükmünü alabilmektedir.
Padi~ah tarafindan bir ferman ~eklinde ç~kar~lan kanunlar~n ~eyhülislam taraf~ ndan tasdiki gerekmiyordu. Esasen ~eyhülislamlar padi~ah taraf~ndan tayin ve azledilirlerdi. Bununla birlikte sava~~ açmak için, matbaan~n yurda sokulmas~~ için fetvalar al~nd~~~~ da olmu~tur.
~eyhülislamlar, kanunla düzenlenen ve yürütülen i~ler hakk~ nda fetva verdikleri zamanlarda "~er'i maslahat de~ildir", "nas~l emredilmi~se öyle hareket edilmek gerekir" ~eklinde bir ifade kullanmaktad~rlar. Bu bize, Türkiye'de dini makamlar~n bile, kanunlarla halledilen meseleleri "yüksek bir devlet i~i ve politik bir mesele" sayarak onlar~~ red ve münaka~a etmekten kaç~nd~klar~n~~ gösterir. Osmanl~larda kanunname ç~karma, padi~ah~n ki~isel bir hakk~d~r. Bir padi~ah tahta geçti~inde, kendinden önceki hükümdann emir, ferman ve kanunnamelerini isterse tasdik eder, istemezse onlar~~ kald~nr, de~i~tirir veya yenilerini ç~kar~r.
Osmanl~~ imparatorlu~undaki eyaletler, vilayetler, özel olarak görevlendirilmi~~ ki~iler taraf~ndan köy köy ve buralardaki çiftlik ve yaylalar, onlar~n u~ra~~~ alanlan tesbit edilip deftere yaz~l~r ki bu defterlere "arazi tahrir defterleri" denir. Her bölgede uygulanan kurallar, al~nan ~er'I ve örfi vergiler bu defterlerin ba~~ taraf~na o eyaletin kanunnamesi olarak yaz~l~r. Bu bölgelere zaman zaman görevliler yollanarak görülen de~i~iklikler tesbit edilir. Büyük de~i~iklikler sonunda bütün eyaletler yeniden yaz~l~r. ~ kinci Selim zaman~ nda yaz~lm~~~ en son "tapu tahrir defterleri", Ankara'da Tapu Kadastro Genel Müdürlü~ü ar~ivlerinde saklanmaktad~r. Bu defterlerin ba~~ndaki kanunnamelerden ~~ o7 tanesi, 1943 y~l~nda rahmetli Ömer Lütfü Barkan taraf~ndan yay~nland~.
Yine Osmanl~~ halife-sultanlar~~ taraf~ndan zaman zaman ç~kar~l~p, beylerbeylerine, sancakbeylerine ve kad~lara yollanan, kanunnamelerin kötü uygulanmalar~~ üzerine yerel yöneticilerin uyar~ld~~~~ ve halktan isteyenlere az bir ücret kar~~l~~~nda suret verilmesi bildirilen adaletnameler de enteresand~r. Bunlardan onyedisi, 1967 y~l~nda Türk Tarih Kurumu "Belgeler" dergisinde yay~ nland~. Bu kanunname ve adaletnamelerden ayr~~ olarak baz~~ toplumlara, askeri s~n~flara, gümrüklere ve limanlara ait özel kanunnameler de düzenlenmi~tir.
Bu tapu tahrir defterlerindeki kanunnamelerin baz~lar~nda, fethedilen yerlerin eski hükümdarlar~~ zaman~nda uygulanm~~~ baz~~ hükümler yürürlükte b~rak~lm~~, bunlar oralar~n kanunnamelerinde örne~in Dulkad~r O~ullar~~ bölgesinde "Alaüddevle Bey kanunu", Akkoyunlulardan al~nan yerlerde "Hasan Bey kanunu", M~s~r Kölemenlerinden al~nan Suriye kanunnamelerinde "Kansu Gayri kanunu" diye zikredilmi~lerdir.
Bu padi~ah kanunnamelerinde ~eriata ayk~n hükümler: Osmanl~~ padi~ahlan taraf~ndan ç~kar~lan bu kanunname, ferman ve emirnameler incelenirse bunlarda islam hukuku ile ilgisi olmayan hatta bazan ona ayk~r~~ pek çok hüküm görülür. Biz burada onlar~n hepsini s~ralayacak de~iliz. Sadece birkaç örnek vermekle yetinece~iz.
Miri arazi örne~i: Bir müslüman~n, tar~m için toprak almas~, satmas~, onu kiraya vermesi gibi f~kh~ n muamelat k~sm~n~~ ilgilendiren konularla, miras usulleri gibi ~eriat~n asil kaynaklar~~ taraf~ndan aç~kça belirlenmi~~ olan hususlar Osmanl~larda, miii topraklar rejiminde oldu~u gibi örf ve âdetlere veya devletin vergi ve arazi politikas~na göre de~i~en padi~ah fermanlanyla, örfi bir hukukun konular~~ haline sokulmu~tur. Osmanl~~ Imparatorlu~unun kurulu~~ devirlerinden beri, büyük bir k~s~m memleket topraklar~~ devlet mal~~ "miri arazi" toprak statüsüne göre idare edilmi~tir. Bu statüye göre,
Habe~istan, M~s~r, Kuzey Afrika'daki baz~~ yerler d~~~ndaki bütün Osmanl~~ topraklar~~ üzerindeki tar~mla u~ra~an halk~n hepsi, daimi ve irsi bir kirac~~ durumunda bulunuyordu. Her dönümü yakla~~k olarak !000 m2 olan ve verimine göre 60-200 dönümlük çiftliklere bölünmü~~ olup, bu çiftliklerden birine sahip olan yurtta~~ bu topraklar~~ sürekli olarak ekip biçti~i sürece elinde tutabilirdi. Buna kar~~l~k elde etti~i ürünün onda birini ö~ür olarak, ayr~ca çiftli~i elinde bulundurdu~u için de "çift resmi" denen belli miktardaki nakdi bir vergiyi devlete verirdi.
Bu Miri arazi rejiminde köylü, topra~~n~~ satmak, hibe veya vakfetmek hakk~ na sahip bulunmad~~~~ gibi, öldü~ünde topraklar~~ mirasç~lar~~ aras~nda taksim edilmezdi. Bu çiftliklerin bütünlü~ünün bozulmamas~~ için, kanunnamede yaz~l~~ ~artlar~~ haiz olan mirasç~lardan yaln~z birine ve hiç bir harç ödemeden geçerdi. Oysa ki islam hukukuna göre bu topraklar~n islam miras oranlar~na göre mirasç~lar aras~nda taksim edilmesi gerekir. Bu küçük çiftliklerin parçalanmazl~~~~ prensibi 1858 y~l~nda yay~nlanan "arazi kanun-namesi"ne kadar 550 y~l sürdürüldü.
Esasen, Kur'an'da ve ( zaif bir örnek d~~~nda hadiste) bulunmayan vak~f müessesesi de islam miras hukukunu büyük ölçüde zedelemi~tir.
Osmanl~lar, islam ceza hukukunda da ~eriata ayk~r~~ uygulamalarda bulunmu~lard~r. Osmanl~~ halife-sultanlar~~ taraf~ndan düzenlenmi~~ bulunan kanunname ve fermanlar, devlet için hayati önem ta~~yan bir alanda, devrin genel ~artlar~n~ n gerektirdi~i tedbirleri almak hususunda ~eriat hükümleri-nin kolayl~kla d~~~na ç~kabildi~ini göstermektedir.
Osmanl~lardan önceki islam devletlerinde devletin güvenli~i bak~ m~n-dan "divan-~~ mezalim" taraf~nm~n-dan âsilere ve ülke güvenli~ini bozanlara, klasik islam ceza kurallar~ndan ayr~~ yöntem ve ölçülerle hareket edilmi~tir. Osmanl~larda bu alanda f~kha ayk~r~~ kurallar daha geni~~ ele al~nm~~t~r. Bu cümleden olarak baz~~ Osmanl~~ hükümdarlar~, nizam-~~ âlem için karde~lerini bo~durmu~, en küçük bahanelerle vezirleri idam ve mallar~n~~ musadere etmi~ler, devletin askeri ve mali güvenli~ine kastettikleri iddias~yla e~k~yay~, tehlikeli say~lan dini fikirleri yayanlar~, devlete borcunu ödemeyen mültezimleri, kalp para basanlar~~ öldürmü~lerdir.
Öte yandan, islam ceza hukukunda, adam öldürmedeki k~sasta-belli ~artlar~ n olu~mas~~ halindeki uygulama hariç-para cezas~~ bulunmad~~~~ halde, Osmanl~~ kanunnamelerinde cezalar~n birço~u para cezalar~~ haline sokulmu~~ veya ~eriat~n belirledi~i cezalara para cezalar~, türlü biçimlerde ilave edilmi~tir. Örne~in zina cezas~~ Kur'an'da recm ve sopa vurmak ~eklinde belirlenmi~tir. Bu suçun Osmanl~~ kanunnamelerindeki uygulama
~ekli, çok kez sopadan söz edilmeksizin, suçu i~leyenin mali durumu ile orant~ l~~ olarak 300-200-100 akçe aras~nda para almakt~r. Zina edenler, evli de~illerse bu ceza yine varl~ klar~ na göre 200- oo-4o akçeye dü~mektedir. Zina eden gayr-i müslimler, köle veya cariye cezas~~ öderler. Yaralamalarda, k~sas yap~lmazsa yaralamamn derecesine göre para cezas~~ al~n~rd~.
Islam hukukunda de~eri on dirhem gümü~~ bedelini geçen mallar~~ çalamn cezas~, elinin kesilmesi iken Osmanl~~ kanunnamelerinde baz~~ durumlarda bir had cezas~~ oldu~u halde, bu el kesmeden hiç söz edilmeden, çal~ nan mal~ n de~erine de bak~lmaks~z~n tazir ~eklinde sopa cezas~~ ile buna ilave olarak her sopa ba~~na birer akça al~nmaktad~r.
Islam hukukuna göre riba yani kat kat faiz haramd~ r. Bu haraml~ k sonralar~~ daha dü~ük faizlere de yay~lm~~ t~ r. Osmanl~larda Ebussuut Efendinin Maruzat'~nda, kanunname ve adaletnamelerde yüzde onbe~e hatta yirmiye kadar olan faizler haram say~lmam~~ t~r. Dahas~, Osmanl~lar-da, gelirleri hay~ r i~lerine sarfedilmek üzere yüzlerce para vak~flar! kurulmu~tur. Örne~in 1551 y~l~ nda Istanbul'da mevcut 2445 para vakf~ ndan 845'i s~rf para vakf~, 3o5'i ba~ka gelirlerle kar~~~ k olarak faiz gelirleri ile yürütülen ~~ o5o vak~f vard~. Bu vak~flar~ n % 61 gibi büyük bir k~sm~~ 1519-1551 y~llar~~ aras~ nda kurulmu~~ olan 653 vakfa aitti.
1561 y~l~ nda yaln~z Bursa ~ehrindeki amme vak~flar~ mn elinde, türlü ta~~ nmaz mallardan ba~ka, faizle i~letilmek üzere (3.349.046) akça vard~r. Ayn~~ y~lda bu paran~ n (3.250.799) akças~~ faizle i~letilmi~~ ve 333. ~~ ~~ o akçal~ k faiz geliri elde edilmi~tir.
Fiat art~~lar~ nda yeniçerilerin et istihkaklar~ na yard~m olmak üzere Fatih Sultan Mehmet 24.000 alt~ n, Kanuni Sultan Süleyman 1565 y~l~ nda ayn~~ amaçla 698.000 akçal~ k bir sermayeyi faize koymu~lard~.
Islam hukukuna göre ~arab~ n içilmesi, al~ m~, sat~ m~~ ~iddetle haramd~r. Ama ~arap yapan gayr-i müslimlerin ~araplar~ ndan Osmanl~~ Devleti miri (devlet) için onda bir ö~ür almaktad~r. Ayr~ca bu devlet hissesi ~araplar bir yerde depo edilerek yerli halk~ n ~araplar~ ndan önce bu devlet ~araplar~ n~ n sat~lmas~ n~~ sa~lamak için, bunlar bitinceye kadar iki ay on gün süre ile bölge halk~n~ n ~arap satmas~~ men edilmektedir ki buna "monopolye tutmak" denmektedir.
Yine bu cümleden, islam dinine göre domuz murdar say~l~ r ve eti haramd~r. Bu nedenle müslümanlar domuz beslemezler. Gayr-i müslimlerin ~arap içmede oldu~u gibi domuz beslemeleri ve etlerini yemeleri serbesttir. Ancak Osmanl~~ devleti, onlar~n besledikleri domuzlardan vergi alm~~lard~ r. Domuzlardan al~ nan bu verginin miktar~, Kanuni Sultan Süleyman
zaman~ nda (1520-1566), iki domuzdan bir akça idi. ~arap ö~ürünün al~nma zaman~~ son baharda ba~~ bozumu zaman~nda oldu~u gibi domuz vergisinin verilme zaman~~ da, ar~~ kovanlar~~ vergisinin al~nma zaman~~ idi.
Avrupada XV. yüzy~lda ba~lay~p XVI. yüzy~lda h~zlanan, matbaan~n icad~, Rönesans ve Reformasyon gibi olaylar~ n dü~üncelerde uyand~rd~~~~ geli~meler, sava~lar, anla~malar ve elçiler arac~l~~~~ ile kurulan ili~kiler dolay~s~yla, yava~~ da olsa Osmanl~larda görüldü.
Askeri ve sivil alanlardaki Osmanl~~ müesseseleri XVIII. yüzy~l ba~lar~ nda iyice bozulmu~tu. Bunlar~~ düzeltme çabalar~~ tek yönlü ve askeri alanda XVIII. yüz y~l~n ikinci yar~s~~ ba~lar~nda ba~lad~~ ise de etkili olmad~. Sultan II. Mahmut (saltanat~: 1809-1839) da yurtta~lar aras~ nda e~itli~i ve hürriyeti sa~layan tanzimat ferman~ n~ n ilan edilmesi, dinle devlet yönetiminin ayr~lmas~ ndaki zorunluk fikrini uyand~rd~.
1854 y~l~ nda Osmanl~larla Rusya aras~ nda ç~kan K~r~ m Sava~~'nda Fransa, Ingiltere ve yeni kurulan Italya'n~ n Osmanl~lar yan~ nda yer almas~~ üzerine bu devletlerle Osmanl~lar aras~ ndaki i~birli~inin kurulmas~~ 1856 Islahat Ferman~'n~ n yay~ nlanmas~ na ve bununla da demokraside ve yönetimde yeni geli~melere yol açt~. 1850 de Avrupadan ticaret kanunu al~nd~. ~~ 86o da ~er'iye mahkemeleri d~~~nda görev yapmak üzere ilk ticaret mahkemeleri kuruldu. 1862 de yine bat~dan, ticaret mahkemeleri usulü nizamnamesi al~ nd~. Yine bu s~ralarda, banka muameleleri yani faizle para verip alma i~i yapan memleket sand~klar~~ kuruldu.
1869 y~l~nda Cevdet Pa~a ba~kanl~~~nda kurulan bir heyet mecelle denen ve k~smen ~eriata dayanan bir kanun düzenleyerek yurtta~lar aras~ndaki muameleleri kanun yoluyla halletmek için büyük bir ad~ m at~ld~. Aile hukukunu, konusu d~~~ nda b~rakan bu mecelle, hukuku, fetvalarla düzenleme yerine, fikh~~ kanunla~t~rma yoluna gitmede büyük bir yenilikti. 908 de dinle devlet i~lerinin ayr~lmas~nda yani laikle~mede büyük bir ad~m at~ld~; ~er'iye mahkemeleri, me~ihat dairesinden al~ narak Adliye Bakanl~~~'-na ba~land~.
Yine cumhuriyetten önce, 1917 y~l~nda aile hukukunu düzenleyen kanun kuvvetinde bir kararname yay~nland~. Bu kararnameye göre kocas~n~ n ikinci kad~ nla evlenmesine raz~~ olmayan kad~na bo~anma iste~inde bulunmak, hatta evlenme s~ras~nda, kocas~na tek evlili~i ~art ko~mak hakk~~ tan~n~yordu.
Balkan sava~lar~, I. dünya sava~~~ ve Anadolunun birçok yerlerini i~gal eden yabanc~~ birlikleri yurttan atma sava~lar~~ vererek bitkin bir duruma
dü~en Türkiye'nin, kendi milli s~n~rlar~~ içine çekilerek e~itim, ekonomi ve sosyal alanlarda ça~da~~ dünya ya~am~na uyma çabas~na giri~me gere~ini duyan büyük önder M. Kemal Atatürk, Türkiye'nin laiklik ve demokrasi yolunda ilerlemesi için gerekli bütün planlar~~ yapt~. Türk halk~~ bugün de, onun çizdi~i ayd~nl~k yolda ilerlemektedir.