• Sonuç bulunamadı

Refî Cevad Ulunay’dan Rıza Tevfik’e Mektuplar

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2021

Share "Refî Cevad Ulunay’dan Rıza Tevfik’e Mektuplar"

Copied!
29
0
0

Yükleniyor.... (view fulltext now)

Tam metin

(1)

Yeni Türk Edebiyatı Dergisi, Sayı 11, Nisan 2015, s. 191-219.

Abdullah Uçman

*

LETTERS FROM REFI CEVAD ULUNAY TO RIZA TEVFIK

II. Meşrutiyet devrinin ünlü gazetecilerinden biri olan Refî Cevad Ulunay, Ankara valisi Ali Muhiddin Paşa’nın oğludur. 1890 yılında, babasının görevli olarak bulun-duğu Şam’da dünyaya gelir. Çocukluk ve gençlik yılları İstanbul’da Vefa semtinde geçer; tahsilini Vefa’daki Taş Mektep (1898) ile Şemsü’l-Maarif’te (1901); daha sonra Galatasaray Sultanîsi’nden mezun olmak suretiyle tamamlar (1909).

Önce bir süre Tanin ve İkdam gazetelerinde çalışır. İttihad ve Terakkî Fırkası’na muhalefet eden Hürriyet ve İtilâf Fırkası’na girdikten sonra, fırkanın yayın organı olan Alemdar (1911-1913; kapatıldıkça Darbe, Şehrah, Nevrah, Yeni Yol, Meslek, Bedâhet, Mukavemet, Hedef, Takvimli Gazete, Teşrîk, Âlem, Haberdar, Azim ve Asildar adlarıyla) gazetesini yayın hayatına dahil eder. Gazetedeki yazılarıyla o sırada iktidardaki İttihad ve Terakkî Fırkası mensuplarına ağır eleştiriler yönelten Refî Cevad’ın, 1913 yılında Bâbıâli Baskını üzerine gazetesi kapatılır; Hareket Ordusu kumandanı Mahmud Şevket Paşa’nın vurulması üzerine de, kalabalık bir muhalif grupla birlikte önce Sinop’a, daha sonra Çorum’a, oradan da Konya’ya sürgün edilir (1914-1918).

Mütareke’nin ilânı ve ileri gelen İttihadçıların memleketi terketmeleri üzerine, İstanbul’a geri döner ve Alemdar’ı tekrar çıkarmaya başlar (1918-1921). Birçokları gibi o da Anadolu’yu istilâ eden düşmana karşı Millî Mücadele hareketini başlatanların İttihadçı artıkları olduğu kanaatiyle bu harekete karşı çıkar ve Millî Mücadele aleyhinde gazetesinde oldukça ağır yazılar yazar. Gerek aleyhteki yazıları, gerekse İngiliz Mu-hibleri Cemiyeti ile olan münasebeti dolayısıyla Millî Mücadele’nin kazanılmasından sonra, 150’likler listesine dahil edilerek yurt dışına çıkarılır (1922). Bir süre Mısır ve

(2)

Suriye’de kalır, daha sonra oldukça zor şartlar altında sürgün hayatını Paris’te geçirir. 1938 yılında 150’likleri affeden kanunun yürürlüğe girmesi üzerine İstanbul’a geri döner. Önce Yeni Sabah (1938-1953), daha sonra Milliyet (1953-1968) gazetesin-de “Takvimgazetesin-den Bir Yaprak” adıyla köşe yazarlığı yapar. Bu arada İstanbul Belediye Konservatuvarı’nda Tasnif Komisyonu üyesi olarak da çalışır.

Mevlâna Celâleddîn-i Rûmî soyundan gelen Refî Cevad, Hazret-i Mevlâna’ya olan sevgisi dolayısıyla “Ulu nay” soyadını alır. Geçirdiği bir kalp krizi sonucu 1968 yılında vefat eden Refî Cevad, vasiyeti üzerine cenazesi Konya’ya götürülerek Hz. Mevlâna türbesinin karşısındaki Üçler Mezarlığı’na defnedilir (4 Kasım 1968).

Refî Cevad, gazetelerde yıllarca fıkra yazarlığı yanında romanlar, hâtıra ve gezi notları da kaleme almış, çeşitli Batılı yazarlardan tercümeler yapmış, 40’lı yıllarda bir salgın haline gelen dilde sadeleşme ve öz Türkçe anlayışına karşı çıkmıştır. Tiyatro ve musiki konuları yanında eski İstanbul hayatı ve millî kültür meseleleri üzerine ciltleri dolduracak sayıda yazılar yazmış, devrinde geniş bir okuyucu kitlesinin ilgi ve takdirini kazanmıştır.

Ölümünden sonra Hilmi Yücebaş’ın hazırlamış olduğu Bütün Cepheleriyle Ulu-nay (İstanbul 1969) adlı kitapta dost, arkadaş ve meslektaşlarının onunla ilgili hâtıra mahiyetindeki yazılarıyla kendi yazdıklarından bir kısmına yer verilmiş, aralara gerek kendisinin gerekse başkalarının ona ait karikatürleri de ilâve edilmiştir.

*

Her ikisi de hem Hürriyet ve İtilâf Fırkası mensubu, hem de 150’liklerden olan Rıza Tevfik ile Refî Cevad, gerek eski iki dost, gerekse aynı âkıbete uğramış iki gurbetzede olmaları dolayısıyla, başka arkadaş ve dostlarıyla olduğu gibi, gurbette birbirleriyle bir süre karşılıklı olarak mektuplaşmışlardır. Rıza Tevfik’in, 1934 yılında Ürdün kralı Emîr Abdullah nezdindeki görevinden emekli olup Lübnan’ın Cünye kasabasına yer-leştikten sonra Refî Cevad’a göndermiş olduğu mektupları Refî Cevad, Rıza Tevfik-Şiirleri ve Mektupları (İstanbul 1943) adıyla neşrettiği bir kitabın içinde yayımlamıştır. Yıllar önce Rıza Tevfik’in ailesi tarafından bana emanet edilen terekesinden, başka mektuplarla birlikte Refî Cevad’ın da, Paris’ten Rıza Tevfik’e göndermiş olduğu on kadar mektubu çıkmıştı. Burada her ikisinin karşılıklı olarak yayımlamış olduğumuz mektupları dikkatle okunduğu zaman görülebileceği gibi, her iki gurbetzede gündelik hayatın bir kısım alelâde meşgaleleri yanında vatan hasreti, maişet meselesi, Paris’te ve başka ülkelerde yaşayan diğer bir kısım gurbetzedeler ve 150’liklerle ilgili olarak sık sık gündeme gelen af konusu üzerinde durmakta; ileriye dönük olarak da bir takım tasarılar yapmaktadırlar.

Mektuplarda üzerinde durulan diğer önemli bir konu da, Rıza Tevfik’in, bütün şiirlerini bir araya getirdiği ve bir kısım dostlarının ısrarı ile 1934 yılında Lefkoşe’de eski harflerle basılan Serâb-ı Ömrüm’ün, muhtemelen hatırlı bir kısım dost ve tanıdıklara

(3)

verilmek üzere, Paris’te maroken deri ile ciltlenmesi meselesidir. Rıza Tevfik 150’liklere dahil olduğu için normal şekilde Türkiye’ye girmesi yasak olan Serâb-ı Ömrüm’ün, masrafı bizzat Rıza Tevfik tarafından karşılanmak suretiyle itinalı bir şekilde ciltlenen, mektuplarda sözkonusu edilen örneklerinden herhangi birini maalesef şimdiye kadar hiçbir yerde göremedik. Serâb-ı Ömrüm’ün, Kıbrıs’ta basılana göre daha düzgün bir şekilde yine Paris’te basılması da bu münasebetle gündeme gelmiş; ancak, muhteme-len yüklü maliyeti dolayısıyla bu teşebbüs gerçekleşememiştir. Serâb-ı Ömrüm’ün iyi kâğıda ve daha tam olarak fakat yine karton kapaklı olarak basılması ise, Rıza Tevfik’in vefatından kısa bir süre önce, 1949 yılında İstanbul’da mümkün olmuştur.

Görebildiğim dikkate değer birkaç çalışmaya karşılık yakın tarihimiz için öne-mini hâlâ koruyan ve üzerinde daha geniş çaplı araştırma ve incelemelerin yapılması gerektiğine inandığım 150’likler konusuna bu mektupların da bir katkısı olabilirse, bu beni mutlu eder.

Bu vesileyle başta Rıza Tevfik ile Refî Cevad olmak üzere, büyükbabasının met-rûkâtını değerlendirmem ve ilim âlemine tanıtmam için bana emanet eden Rıza Tev-fik’in torunu merhum Rıza Başikoğlu’nu da burada rahmet ve minnetle anmak isterim.

Not: Refî Cevad Ulunay’ın hayatı ve eserleri hakkında daha geniş bilgi için bk. Hilmi Yücebaş,

Bütün Cepheleriyle Ulunay-Hayatı, Hâtıraları, Eserleri, İstanbul 1969; Metin Ayışığı, Refî Cevad Ulunay’ın Millî Mücadele Devri Makaleleri, Balıkesir 1994; “Ulunay, Refî Cevat”, Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, C. VIII, İstanbul 1998, s. 457-458; “Ulunay, Refî Cevat”, Edebiyatçılar Ansiklopedisi, C. II, İstanbul 2004, s. 1023.

(4)

-1-Paris, 7 Teşrin-i sâni 934 Üstâd-ı muhteremim,

Size darıldım. Ama: “Tavşan dağa küsmüş dağın haberi olmamış” diyeceksiniz. Sizin Himalayalar kadar kocaman irfânınız bir tavşanı bile küstürmek istemez. Sebe-bini arzedeyim: Semih Bey’e1 matbû eserinizden bir nüsha, hem de güzel bir hâşiye

ile gönderirsiniz, beni neden unutursunuz.

Ben de sizin muhibbiniz ve şâkirdiniz değil miyim? Türkiye’de yazı yazan veya-hut yazmağa yeltenen kim vardır ki sizin şâkirdiniz olmasın. Daha mektep sıralarında Refik Hâlid2 ile sizden bahsederdik. Ben sizin sırf Türkçe yazmak hususundaki fikrinizi

müdafaa ederdim, Refik o zaman öyle düşünmezdi. Velhâsıl eserlerinizi o zamandan beri hırz-ı cân etmiştik.

Mektepten çıktıktan sonra bile kaç defa Dârülfünûn’a gelip takrirlerinizi dinler-dim. Hele Sürûrî,3 Sünbülzâde Vehbî4 ile muâsır olan Şeyh Galib’i bir gün: “Gübrede

yetişen bir zambak”a benzetmiştiniz.5

Yaşım elliye geliyor. Bir taraftan felâket, gurbet, derd-i maîşet. Bu yoksulluklarda beni teselli eden sizin yazılarınızdır. Onları okuduğum zaman çölde vahaya kavuşmuş gibi oluyorum. Vahdet’ten6 keserek, Semih’ten kopya ederek topladıklarımla bir

gı-dâ-yı mânevî gibi yaşıyorum. Resminiz karşımda, eserleriniz ezberimde, fakat şairin dediği gibi:

1 Semih Mümtaz S. (1879-1956). Cumhuriyet’ten sonraki yıllarda eski İstanbul hayatına dair eserler

kaleme alan, Rıza Tevfik ile Refî Cevad ve Refik Hâlid’in yakın arkadaşlarından.

2 Refik Hâlid Karay.

3 Sürûrî, XVIII. yüzyıl divan şairlerindendir. Bir ara Sünbülzâde Vehbî’nin kâhyalığını da yapan Sürûrî, eğlenceli hiciv anlamına gelen hezeliyâtı ve düşürmüş olduğu manzum tarihlerle de şöhret kazanmıştır. Divanı ile manzum tarihlerini ihtiva eden Sürûrî Mecmuası basılmıştır.

4 Sünbülzâde Vehbî, XVIII. yüzyıl divan şairlerindendir. Kolayca şiir yazmakla şöhret kazanan Sünbülzâde Vehbî’nin, divanı dışındaki diğer eserleri Lutfiyye, Tuhfe (Farsça sözlük), Nuhbe (Arapça sözlük) ve

Şevk-engîz adlarını taşımaktadır.

5 Refî Cevad, Rıza Tevfik’le ilgili kitabında bu hususu şöyle açıklar: “Bir gün Dârülfünûn kürsüsünde

Şeyh Galib’i anlatırken şu cümleleri hiç unutmam: O devrin şairlerinin içinde yüzdükleri hezeliyat kârizini uzun uzadıya söyledikten sonra: ‘Edebiyat sanki bir gübre yığınına dönmüştü. Bu fışkılıktan birdenbire bir lâle yükseldi: Şeyh Galib!’ demişti.” (Rıza Tevfik, Şiirleri ve Mektupları, İstanbul 1943, s. 6).

6 Vahdet, Nuri Genç’in sahibi olduğu, Refik Hâlid’in de edebî yöneticiliğini yaptığı bir gazetedir. 1928

yılında Halep’te yayımlanmaya başlanan gazetede, daha çok milliyetçi bir hava hakimdir. Türkiye kütüphanelerinde hiçbir sayısı muvcut olmayan gazetede Rıza Tevfik’in ve Refik Hâlid’in yazılarının yayımlandığı bilinmektedir (Daha geniş bilgi için bk. Şerif Aktaş, Refik Halid Karay, Ankara 1986, s. 35-36).

(5)

Bûseden sonra kenâr ister, visâl ister gönül Sevdiğim ma’zur tut dünya tamâ’ dünyasıdır.

Hürmetle ellerinizden öper ve ömrünüze, irfânınıza dua ederim büyük adam. 7 Teşrin-i sâni 934

Refî Cevad

Adresim: (İsmin tarz-ı tahrîrine dikkat) Rafiy Gawad

3 Rue Berryer Paris VIII

-Sabih Bey’in7 gözlerinden öperim.

-2-Paris, 15 Temmuz 937 Devletlû üstâd-ı azîmü’ş-şânım efendimiz,

Sıhhat ve âfiyetle muvâsalat haberinize muntazırım. Biliyorum ki mektup gön-derecek kadar olmadı. Fakat dîdârınızla müşerref olmak bizim eski İstanbul tâbirince göbek taşında turşu suyu içmeğe benziyor, insan doyamıyor vesselâm.

Teşrîfinizden8 beri Şefik Bey’i9 göremedim. Evvelki gün kendisinden bir mektup

aldım. İstanbul şehremini Paris’e gelmiş, onları ağırlamakla meşgul... Yakında gide-cekleri için yine tabiatıyla görüşeceğiz.

Sizden sonra müthiş bir diş ağrısıyla âdeta yatağa serildim. Dişlerimde kusur yok. Fakat üşütmüş olacağım ki sanki bana hepsi yerlerinden oynamış gibi geldi. Tabii yemek yiyemedim. Çok rahatsızlık çektim, nihayet dişçi –sağlam olmalarına rağmen– üç tanesini aldı. Şimdi artık ön dişlerim müstesna olmak şartıyla topu topu ağzımda üç diş kaldı. Bu vaziyetle artık dişlerin vazifesi mideye tahmîl edilmiş olacak. Ne ise Allah başka keder vermesin. Telâfisi mümkündür ve çoklarını görüyorum ki takma dişle rahat ediyorlar.

7 Adliye Mektupçusu Şevket Bey’in oğlu olan Sabih Şevket, Mütareke yıllarında Tramvay Şirketi

Mü-dürlüğü yapmış, 150’liklere dahil edileceği endişesiyle 1922 yılında yurt dışına çıkmıştır. Uzun yıllar Suriye ve Lübnan’da yaşayan Sabih Şevket, 1938’de umumi aftan sonra İstanbul’a geri dönmüş ve bazı okullarda hocalık yapmıştır (bk. Cemil Meriç, Jurnal 2, İstanbul 1993, s. 234).

8 Rıza Tevfik, 1936 yılında eşi Nazlı Hanım’la birlikte önce Paris’e gider, oradan da İngiltere’ye geçerek orada Oxford, Cambridge ve Londra’da yaklaşık olarak bir yıl kadar kalır.

9 Biyografisi hakkında bilgi bulunamayan Avukat Şefik Esad (bk. Beşir Ayvazoğlu, Yahya Kemal-Eve

(6)

*

Paris 14 Temmuz Bayramı10 münasebetiyle âdeta şahlandı. Üç gün üç gecedir

sokaklarda dans, çalgı... Kıyamet kopuyor. Bir taraftan da grev münasebetiyle kahveler kapalı. Fransız milletinin bu deryâ-dilliğini çok severim. Posta pullarına, sigaraya, tütüne zam oldu. Kimsenin umurunda değil. Bir yandan hükümete küfrederler, bir yandan da dans ederler.

Bendeniz kalabalığı sevmem. Böyle patırtılı günlerde alelekser çıkmam. Buna rağmen tâ çekildiğim kûşe-i inzivâya kadar halkın hây u hûy-ı meserreti aksediyordu.

*

Burada oldukça ma’kul bir mücellid buldum. Kitaplara muntazırım. Arzu buyur-duğunuz tarzda ciltletmek mümkün olacak. Sonra bilhassa son eş’ârınızı bekliyorum. Aynı zamanda ufak bir tercüme-i hâlinizi istirhâm ederim. Zât-ı üstâdâneleri hakkında yazacağım eserin plânlarını hazırladım. Bu şerefi bendenize tahsis buyurduğunuzdan dolayı bilhassa elinizi öperek arz-ı şükrân ederim. Temeddüh-i nefs etmeden söylüyorum ki sizi yalnız ben yazabilirim. Çünkü benim kadar sizi hisseden, anlayan kimse olamaz. Bu zannımda belki hata ediyorum... Fakat iddiamdaki samimiyeti, size olan perestişkâr-lığımdan mütehassıl kıskançlığıma bağışlayınız. Siz bütün ruhlara hâkim olduğunuz için herkes de benim gibi düşünebilir. Çünkü huzûr-ı devletinizde de sevildiğim vech ile sizin şiiriniz doğrudan doğruya kalbe işliyor. Bu nokta-i nazarımda o kadar ileri gidiyorum ki eş’ârınızı anlamak için i’mâl-i fikre, düşünceye lüzum yok. Sonra lisan itibariyle bu kuvvette bizde söz söylenmemiştir. Biliyorum ki bütün eserleriniz uzun uzadıya tartılarak, süzülerek, hattâ sızırılarak yazılıyor. Okunduğu zaman böyle zannolunmaz. Sanılır ki hemen kalemi alıp yazıyormuşsunuz. Bu suhûlet-i beyâna bizim edebiyatımızda hiçbir şairde tesadüf olunamaz. San’at-ı edebiyede buna “sehl-i mümtenî” diyorlar. Frenkçesini bilmem, bizde bu yolda birkaç eser vardır. Şair yoktur. Meselâ Süleyman Çelebi’nin Mevlid-i Şerîf’i, Cevdet Paşa’nın Kısas-ı Enbiyâ’sı, Lafontaine’nin fablları.

Sizin bütün eserleriniz sehl-i mümtenî.

Arz ettiğim vech ile eserin bütün plânlarını hazırladım. Yazması kaldı. Yazdıktan sonra hâk-i pâyinize göndereceğim, tabii tashih buyuracaksınız. O derecede memnunum ki tarif edemem. Türkiye’nin en büyük şairini ben yazacağım.. İnşallah.

*

Cedd-i ekberim Hazret-i Mevlâna Celâleddîn-i Rûmî’nin birkaç şiirini11 takdim

ediyorum:

10 1789 Fransız İhtilâli’nin gerçekleştiği Fransızların millî bayramı.

11 Mevlâna’nın Dîvân-ı Kebîr’inden iktibas edildiği belirtilen buradaki manzumelerle diğer mektuplarda

geçen bir kısım Farsça kıt’a ve beyitleri düzgün bir şekilde okuyup Türkçe tercümelerini yapan değerli meslekdaşım Doç. Dr. Müjgân Çakır’a teşekkür ederim.

(7)

Hod zi felek ber-terîm v’ez efzûn-terîm Z’in dü çerâ negzerîm menzil-i mâ kibriyâst Belki be-deryâ derîm cümle der ü hâzırîm V’er ne zi deryâ-yı dil mevc-i pey-â-pey çerâst Dürc-i atâ şod bedîd garka-i deryâ resîd Subh-ı saâdet demîd subh çü nûr-ı Hudâst Der-ser-i hod pîç lîk hest şumâ râ dü ser În ser-i hâk ez-zemîn ü ân ser-i pâk ez semâst Ân ser-i aslî nihân în ser-i fer’î ayân

Z‘ân ki pes în cihân âlem-i bî-müntehâst Halk çü murgâbiyân zâde zi deryâ-yı cân Ki koned în câ makām murg k’ez ân bahr-i hâst Âmede mevc-i elest keştî-i tâkat şikest

Bâz çü keştî şikest nevbet-i vasl-ı likāst Sûret ü tasvîr kîst în şeh ü în mîr kîst Ân hıred-i pîr kîst în heme rû pûşhâst Ey bes-i serhâ-yı pâk rîhte der pây-ı hâk Tâ tû be-dânî ki ser z’ân ser-i dîger be-pâst Ez sûy-ı Tebrîz tâft şems-i Hakk goftemeş Nûr-ı tû hem muttasıl bâ heme vü hem Hudâst12

12 “Aslında biz felekten de yüceyiz, melekten de üstünüz. Bizim konak yerimiz, Kibriya (ululuk yeri)

iken, niçin biz göklerden de, meleklerden de ileri geçmeyelim?”

a “Aslında biz hepimiz can denizinin içindeyiz ve Hakk’ın huzurundayız. Öyle olmasa, gönül denizinden

birbiri ardınca dalgalar gelir miydi? Biz, bu mânevî zevkleri duyabilir miydik?

a “Bağış kutusu belirdi, denizde boğulma hâsıl oldu; mutluluk sabahı (güneşi) doğdu, sabah Allah’ın

nuru gibidir.”

a “Size göre, başınızda hiç böyle bir şey yok! Fakat aslında sizin iki başınız vardır: Birisi yerden gelen görünen toprak başı, diğeri de gökten gelen ve görünmeyen tertemiz mânevî baş!”

a “Senin şu görünen başın, öbür gizli başından meydana gelmiş. Bunu bilesin ve anlayasın diye tertemiz

başlar, toprağın ayağına dökülüp saçılmış, toprağa karışmıştır.”

a “Halk su kuşları gibi can denizinden doğmuştur; o denizden doğan kuşun burası nasıl meskeni olabilir?” a “Elest dalgası (‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’) geldi, tâkat gemisi kırıldı; gemi kırılınca sevgilinin

yüzüne kavuşma vakti geldi.”

a “Bu gördüğümüz insan, bu resim, bu şekil kimdir? Bu padişah, bu bey kimdir? Bu ihtiyar akıl nedir?

Bütün bunlar birinin, gizli sevgilinin yüzünün örtüleridir.”

a “Asıl olan baş, gizli, görünmüyor da ona uyan baş ortada.. Bil ki, şu dünyanın ötesinde, sonsuz, sonu

(8)

*

Her lâhza be-şeklî büt-i ayyâr ber âmed Dil bürd zamân şod

Hem dem be-libâs-ı diger ân yâr ber âmed Geh pîr ü cüvân şod

Gâhî be-tek-i tıynet-i salsal-i fürû-reft Gavvâs-ı maânî

Gâhî zi-tek kehgil fahhâr ber âmed Z’ân pes be-cinân şod13

Geh Nuh şod ü kerd cihân râ be-duâ gark Hod reft be-keştî

Geh geşt Halîl ü be-dil-i nâr ber âmed Âteş gül ez ân şod

Yûsuf şod u ez Mısr firistâd kamîsî Rûşenger-i âlem

Ez dîde-i Ya’kub çü envâr ber âmed Tâ dîde ayân şod

Hakkā ki hem u bud ki ender yed-i beyzâ Mî kerd şebânî

Der çûb şod u ber sıfât-ı mâr ber âmed Z’ân fahr-i keyân şod

Mî geşt demî çend berîn rûy-ı zemîn u Ez behr-i teferrüç

Îsî şod u ber konbed-i devvâr ber âmed Tesbîh konan şod

Bi’l-cümle hem u bûd ki mî âmed ü mî reft Her karn ki dîdî

Tâ âkıbet ân şekl-i Arab-vâr ber âmed Dârâ-yı cihân şod

Mensûh çe bâşed ne tenâsüh ki hakîkat Ân dilber-i zîbâ

Şemşîr şod u der kef-i kerrâr ber âmed Kattâl-i zamân şod

a “Tebriz tarafından Hakk’ın güneşi parladı ve ona dedim ki: Senin nûrun hem her şeyle birlikte, hem de

her şeyden uzaktır.” (Not: Manzume, Divân-ı Şems-i Tebrizî’nin Bahr-i Munsarih (Müfte’ilün, Fâ’ilât, Müfte’ilün, Fâ’ilât) bölümünden (C. I, s. 463) bazı beyitler atlanarak alınmıştır.)

(9)

Nînî ki hemu bûd ki mî goft Ene’l-Hak Der sûret-i bü’l-hay

Mansûr ne büved ân ki ber ân dâr ber âmed Nâdân be-gümân şod

Rûmî suhen-i küfr ne gofte est ü ne-gûyed Münkir me-şevideş

Kâfir büved ân kes ki be-inkâr ber âmed Ez dûzahiyân şod14

*

Rûzhâ fikr-i men în est heme şeb suhanem Ki çerâ gāfil ez ahvâl-i dil-i hîştenem Ez kocā âmedeem âmedenem behr-i çi bûd Be-kocā mî revem âhır nenümâyî vatanem Mândeem saht aceb k’ez çe sebeb sâht merâ Yâ çe bûd est murâd-ı vey ez în sâhtenem Cân ki ez âlem-i ulvîst yakîn mî dânem Raht-ı hod bâz ber ânem ki hemân-câ fikenem Murg-ı bâğ- melekûtem neyem ez-âlem-i hâk Dü se rûzi kafesi sâhteend ez bedenem Ey hoş ân rûz ki pervâz konem tâ ber dost Be-ümîd-i ser kûyeş per ü bâlî be-zenem Kîst der-gûş ki u mî şîneved âvâzem

Yâ kodâm est suhan mî koned ender-dehenem

14 “Her an aldatıcı bir put şekliyle geldi, gönlü ve dili aldı. Her zaman o sevgili başka bir surette göründü, bazen yaşlı bazen de genç oldu.”

a “Bazen mânâlar dalgıcı yaratılışıyla çamura battı, bazen de saman harcından testi yapıp cennete gitti.” a “Bazen Nuh oldu, cihanı duaya garketti, kendi gemisiyle gitti. Bazan de Halil olup ateşin içinden çıktı,

orada ateş gül oldu.”

a “Yusuf olup Mısır’dan gömlek gönderdi, âlem aydınlandı; böylelikle Yakub’un gözünden nurlar çıktı,

gözü ayan oldu.”

a “Doğrusu o ‘Yed-i beyzâ’ içinde çobanlık yapıyordu, bir sopada yılan gibi göründü ve krallarında

övgüsüne mazhar oldu.”

a “O gezintiye çıkıp bir vakit yeryüzünü dolaştı. İsa oldu, devr eden künbede, feleğe çıktı, teşbih etti.”

a “Arap şeklinde zuhur edene kadar her asırda hem gelip nem de gitit, cihan hükümdarı oldu.”

a “Ne mensuh oldu ne de tenasüh; hakikatte güzel sevgili Kerrar’ın avucundaki kılıç oldu, zamana

hük-metti.”

a “Gözbebeği oldu, canlı suretinde Enelhak dedi; anlayışı kıt olan, Mansur’un darağacına asıldığını sandı, halbuki öyle olmadı.”

(10)

Kîst der dîde ki ez dîde birûn mî nigered Yâ çe cân est ne-gûyî ki meneş pîrehenem Mey-i vaslem be-çeşân tâ der-i zindân-ı ebed Ez-ser-i arbede mestâne be-hem der şikenem Men be-hod n’âmedem în câ ki be-hod bâz revem Ân ki âverd merâ bâz bered der vatanem

Tu me-pindâr ki men şi’r be-hod mî gûyem Tâ ki huşyârem u bîdâr yekî dem be-zenem Şems-i Tebrîz eger rûy be-men be-nümâyî Vallâh în kāleb-i murdâr be-hem der şikenem15

*

Hazret-i Pîr efendimiz Mesnevî-i Şerîf’te kullandığı lisanı diğer âsârında isti’mal buyurmazlar. Mesnevî-i Şerîf’te söze değil fikre ehemmiyet vermişlerdir. Bu muazzam eserde kelime ile oynamazlar. Fakat Divan’ındaki lisanı büsbütün başkadır. Tabii zât-ı devletleri bu noktaya dikkat buyurdunuz. Bu yazdığım şiirlerde –ki kuvve-i beyân ne kadar açık– rûhun seyr-i tekâmülünü ne kadar vâzıh söylüyorlar. Sonra sualler vardır. Bu sualleri meşâyih-i kirâm mürîdlerinde uyanan isyan devresini körüklemek için kullanırlar. Meselâ Niyâzî-i Mısrî Hazretleri:

Hudâ her yerde hâzır ü nâzır iken Neden çıktı Muhammed âsümâna?

der. Bir gün ulemâ-yı resmiyyeye taraftar birisi ile bu merhale-i irşâddan bahsederken bu beyti okumuştum, cevap veremedi. Gayet acîb bir edâ ile:

– Nene lâzım senin? Neden çıktı ise çıktı! demişti. Gülmeden bayıldık.

15 “Gündüz düşüncem, gece zikrim hep neden kendi gönlümün hâlinden gafil olduğumdur.”

a “Nereden geldim, bana yapılan iyilik ne? Nereye gidiyorum, sonunda aslî vatanımı göremeyecek

miyim?”

a “Ne yüzden beni yarattı ve neden yaratılıştan geri kaldım. Onun beni yaratmakta isteği ne idi?”

a “Canın yüce âlemden olduğunu biliyorum. Kendi eşyam da ondandır, oracıkta yer çalınmışım.”

a “Melekût bahçesinin kuşuyum; bedenimin kafesinde iki üç gün âlem-i hâke geldim.”

a “Dosta uçacağım, onun mahallesinin başına ulaşmak ümidiyle kol kanat açacağım gün ne güzel bir

gündür.”

a “Kulakta âvâzımı işiten, dudağımda söz söyleyen kimdir?”

a “Gözde olup da ondan dışarıya bakan kimdir? Can nedir ki benim gömleğimdir.”

a “Ebedî zindanın kapısında kavuşma şarabını tadanlardanım, huysuz başı sarhoşlukla kırdım.”

a “Ben buraya geldim, dönmek isterim; o ki, beni getirdi, vatanımdan ayırdı.”

a “Sen şiirimi söylüyorum diye düşünme; bir vakitten beri akıllı ve uyanığım.”

(11)

İsyan devresi dervişlikte “Sûre-i Zelzele”nin tefsiri olarak telâkki olunuyor. Ekâbir ve eâzımın hangisi bu devreyi geçirmemiştir? Hâfız’da, Hayyam’da pek bâriz görünür. Hakikaten sûre-i şerîfede olduğu gibi: “İzâ zülzileti’l-ardu zilzâlehâ ve ehraceti’l-ardu eskālehâ ve kāle’l-insânu mâlehâ...”16 O zaman insan itikādât-ı bâtıla ağırlığını

kendinden atınca soruyor: “Bu ne haldir?” diyor.

Zavallı Fikret merhum ancak isyan devresine yetişebildi, ilerisine geçemedi. Geçseydi o zaman âsârı muhalled olurdu. Yani ancak o zaman size yetişebilirdi. Böyle olmayınca Rübâb-ı Şikeste san’atlı, ince bir lisan meraklılarını doyurur, fakat bizleri aç bırakır. Ben sizin bir beytinizi Fikret’in, Cenab’ın bütün yazılarına muâdil tutarım.

*

Gevezelik ettim, kusuruma bakmayınız. Hürmet ve minnetle mübarek ellerinizden öper, arz-ı ihtirâm eylerim devletlû üstâd-ı zî-şânım efendimiz hazretleri.

15 Temmuz 937 İbn Mevlâna Refî Cevad

Adresimi ihtiyâten bir daha yazayım: R.Gawad

3 Rue Berryer Paris VIII

Paris, 15 Temmuz 937 İffetlû, ismetlû hanımefendimiz hazretleri,

Ümîd ederim ki bi’s-sıhha ve’l-âfiye Cünye’ye muvâsalat buyurdunuz. Paris’te bulunduğunuz pek kısa bir müddet zarfında vukû bulan teşerrüfünüzden dolayı cidden memnun ve müftehirim. Siz yalnız muazzez hocamızın hayat refîkası değil, daima onun üzerine bâl-i şefkat ve muhabbetinizi açan bir meleksiniz. Bundan dolayı bu büyük adamın bütün perestişkâr talebesi şahsiyet-i muhteremenizi daima hürmet ve minnetle yâd ederler.

16 “Yer şiddetli bir sarsıntı ile sarsıldığında; toprak, içindeki ağırlıklarını dışarıya çıkardığında; insan: ‘Buna ne oluyor?’ dediğinde...” (ez-Zilzâl sûresi, âyet 1-3).

(12)

Bilvesile arz-ı ta’zîmât eder ve Cenâb-ı Hak’tan sıhhat ve âfiyetinizi temenni eylerim iffet-meâb efendimiz hazretleri.17

15 Temmuz 937 İbn Mevlâna Refî Cevad

Hâmiş: Sabih Bey’in gözlerinden öperim. Kendilerine bir paket enfiye bile gön-deremedim, mahcubum.

-4-Huzûr-ı devletlerine

Devletlû üstâd-ı muhteremim efendimiz hazretleri,

29 Temmuz tarihli mektubunuzu aldım. Sıhhat ve âfiyetle muvâsalatınızdan memnun ve müsterih oldum. Zira biraz geç yazdığınız için merak ediyordum. El-yevm Halepli Arab’ın işgal eylediği eski yalıyı tarif buyurduğunuz zaman ağzımın suyu aktı. “Kayalarla, mağaralarla müzeyyen ve muhât bir sahil, Lübnan dağları, engin Akdeniz, geniş bir yalı...” Bu gibi nesneler bizim için Zümrüd-i Anka hikâyesi gibi oldu. Bu gibi menâzır yerine senelerden beri gördüğümüz şeyler mülâhık binaların simsiyah duvarları, benzin ve yağ kokularıyla karışan boğucu hava. Dağ veya irtifâ nâmına da Eyfel Kulesi...

Âh bilseniz bu Eyfel denilen herife ne kadar düşmanım. Bıktım, usandım. O kadar ki hâl-i bedeviyete hasret çekiyorum.

Şefik Esad Bey teşrîfinizden birkaç gün sonra Vichi’ye gitti. Oradan İstanbul’a gidecek. Kendisinden mektup aldım. Yazdığım cevapta selâmınızı söyledim. Mektu-bunuzu da tabii almıştır. Paris’e de gönderseniz otelden adresine irsâl ederler.

*

Lütfen gönderdiğiniz şiirleri aldım. Okumadım, su gibi içtim. Ne yazayım? Ne söyleyeyim? Siz hallâk-ı kâinatın beşeriyet-i muztaribeye vakit vakit ihsân eylediği bir zuhûrsunuz. Hakkınızda yazacağım eserde muvaffak olacağıma emînim. Çünkü her şey aşk ile olur. Bu büyük şerefe bendenizi lâyık gördüğünüzden dolayı tekrar arz-ı şükran eylerim. Güzel şeyleri herkes benimsemek ister. Belki talebeniz miyânında benim kadar sizi anladığını ve tahlil edeceğini zannedenler vardır. Bu meselede ben

(13)

biraz fazla hodbinim ve iddia ediyorum ki sizi benim gibi kimse anlayamaz. Serâb-ı Ömrüm’ü bana gönderdiğiniz zaman iki ay o kitap ile beraber konuştuk, gezdik, yattık, uyuduk. Sabahları gözümü açtığım zaman yastığımın altından çıkarır, bir ma’şuka gibi öper, okşardım. Hâlâ da böyle!

Zât-ı devletinize gönderdiğim şiirler Hazret-i Pîr efendimizin Divan’ından alın-mıştır. Bendenizde Divan yok. Vaktiyle kopya ettim. Defterimde bulunuyordu. Doğru yazıldığına emînim. Sonra yazım da okunaklıdır, Semih’in yazısına benzemez.

Gelelim mücellid meselesine:

İnsaflı dediğin mücellide Serâb-ı Ömrüm’ü götürdüm. Şerâitini ber-vechi âtî yazıyorum:

1. Sırf maroken olursa 200 frank (Cildin üstüne yazmak pek güçmüş. Arkasına yazmak kolaymış. Bunu da yeni öğrendim).

2. Maroken olmayıp şagren olursa 150 frank (Şagren marokene müşâbih bir deri imiş. Farkı pütürüklerinin biraz büyük veya küçük olmasından ibaret imiş).

3. Yarım şagren olursa 75 frank (Yarım şagren demek yalnız köşeler ve bir de arka; dos orné yani kitabın arka kısmı süslü).

4. Yarım şagren, arkada yalnız ser-levha ve dos nonorné 50 frank (Bunların cüm-lesinin kenarlarının yaldızlı olması şarttır).

5. Yalnız arkası meşin, kenarsız ve sadece ser-levha ile 20 frank. *

Mücellidhâne burada kitapçı Samuelyan isminde bir Ermeni vatandaşındır. Tabii zât-ı devletinizi tanır. Uzun uzadıya izahat verdi, ben de hak verdim. “Deri ve mevadd-ı ibtidâiye hattâ tutkala kadar yüzde beş yüze çıktı. Çalışan ameleye saatte üç buçuk frank verirken 10 frank veriyorum.” dedi. Yalnız bir suhûlet olmak üzere para yerine tanesi 8 franktan 10 kitap gönderirseniz kabul ederim diyor. Fazlası yine nakden te’diye edilir.

Eğer güzel bir şey olsun dersek bu fedakârlığı ihtiyâr edelim. Haydi maroken olmasın da şagren olsun. Üç tane ciltletsek 450 frank eder. Çok paradır. Yarım şagren yaptırırsak 225 frank tutar. Yine siz bilirsiniz. Biz vaktiyle İstanbul’da 3 kuruşa kitap ciltletirdik. Nasıl idare edermiş!

Burada Samuelyan’ın bir ayrı mücellidi var. Herif top atılsa duymayacak dere-cede sağır. Fakat sanatının ehli. Ve öyle olduğu için muntazam çalışmaz. Bir kitabı 500, 600 franka ciltliyor. Fransızlar bile ona getiriyorlar. Onunla da konuştum (Tabii müşkilâtla. Zira kavga ediyoruz diye bütün mahalle başımıza toplandı...) O da anlattı, doğru. Bugün kitap ciltletmek Paris atları beslemek veya yat sahibi olmak gibi bir lüks.

(14)

Fotoğrafları gönderiniz derhal yaptıralım. Illustration’un18 atelyesinde yaptırırım.

Eski gazetecilik belki işe yarar.

*

Hanımefendi hazretlerinin ayak mafsallarından rahatsızlıklarını anlıyorum. Çün-kü aynı hal bendenizde de mevcuttur. Teşrîfinizden sonra bir iş zuhûr etti. En yüksek otellerin birinde Économat kısmında bir vazife. On beş gün kadar birisini remplacé19

etmek lâzımdı. Bu vesile ile biraz dünyalık ediniriz diye düşündüm. Ancak beş gün dayanabildim. Yalnız mafsallar değil, hattâ ökçeler ve tabanlarımın acısından devam edemedim. Zaten dembedem romatizma beni rahatsız ederdi. Fakat fazla hareket olursa acide urique gidermiş derlerdi. Velhâsıl olmadı. Devam etsem kötürüm kalacaktım.

Hanımefendi hazretleri bu derece kendilerini yormuyorlar. Acaba neden rahatsız oldular?

*

Paris’te hava çok fena. Ekseriya biz hava fena dersek yağmur, fırtına, soğuk hatırımıza gelir. Öyle değil. Sıcak, sıkıntılı, yorucu ve sinirletici bir hava. Arada biraz yağmur yağıyor. Bâriz âsabta sükûnet hâsıl oluyor. Yarım saat sonra tekrar sıkıntı başlıyor. Bizler gibi denize alışık yalı uşakları tabii bu mahrumiyeti her şeyden fazla hissediyoruz.

Gelecek mektubumda tekrar Hazret-i Pîr efendimizin âsârından bir hayli şey takdim edeceğim. O vakte kadar yerleşmiş olursunuz ve tabiatıyla –buyurduğunuz gibi– muhâberât kesb-i intizâm eder.

Şimdilik bu kadarla iktifâ ediyorum. Hürmet ve minnetle mübarek ellerinizden öper ve hanımefendimiz hazretlerine arz-ı ta’zimât eylerim üstâd-ı azîmü’ş-şânım efendimiz hazretleri.

Refî Cevad Hâmiş: Sabih Bey’in gözlerinden öperim. Enfiye kutusunu unuttum. Fakat telâfisi güç değildir.

18 Fransızların meşhur magazin dergisi.

(15)

-5-Paris, 17 Ağustos 937 Huzûr-ı devletlerine ma’rûzdur

Üstâd-ı azîmü’ş-şânım devletlû efendim hazretleri,

Çoktan beri yazamadım, bundan dolayı affınızı istirhâm ederim. Ma’zeret teşkil edecek birçok esbâb haylûlet etti. Evvelâ sıhhatim ile uğraştım. Son defa mektubunuzu aldıktan sonra o yüzler karası prostat bana da musallat oldu. Geceleri uyumak kabil değil ve o kadar müz’ic bir hastalık ki fikir daima onunla meşgul oluyor. Ne ise iyi bir doktora düştüm. Uzun bir tedaviden sonra lehülhamd kurtuldum. Yani evcâ’ından kurtuldum. Yoksa bundan halâs olmak kabil değil. Gençlikte edilen su-i istimâlâtın netâyic-i tabiiyesi. Ondan sonra mideye bir şişkinlik ârız oldu. Her yemekten sonra midem davul gibi şişiyor, ne yesem gaz yapıyor. Teftîh filân ile de çıkmıyor. Midemi ovdukça âdeta gazı bir cisim imiş gibi hissediyorum. Nihayet bir gün zeplin gibi uça-cağım... Bir doktora daha müracaat ettik, Şarbon Bellok verdi. Birkaç gün rahat ettim. Yine bir gün biraz şişkinlik hissettim. Aç karnına dolu bir kaşık aldım. Vay efendim, sen misin alan? Vücudumda ne kadar gaz varsa hepsi birden ayaklandı. Oldu karnım bir davul. Gerildim kaldım. Artık batnımda yer kalmadığından olacak geğreklerime, sırtıma doğru yayılmağa başladı. İnce bir de ağrı... Nihayet düşündüm kendi kendime kuvvetli bir müshil aldım. Birkaç gün sonra ayağa kalkabildim.

Bu sıhhî hadiselerden sonra Nice’de ikamet buyuran halîfe hazretleri20 Paris’i

teşrif buyurdular. Bendenize karşı teveccühleri vardır. Gayr-ı resmî mihmandarlık vazifesi ile iki buçuk ay kadar beraberlerinde bulundum. Derken bizim af meselesi meydana çıktı. İstanbul’dan demet demet mektuplar, tebrikler, onlara cevap. Gidip gitmemek hususunda mülâhaza filân... Velhâsıl bütün bu cidal içinde size yazamadım. Yazamadığımın mühim bir sebebi de şu oldu:

Bendenize gönderdiğiniz iki fotoğrafı klişeleri yapılmak üzere Illustration’a bırakmıştım. Beş on gün sonra müracaat ettim. Memur değişmiş, yeni gelen de fo-toğrafların nerede olduklarını bilmiyormuş. Halbuki zât-ı âlîniz bendenize bilhassa kaybedilmemesini iyiden iyiye tenbih buyurmuştunuz. Tabii kıyameti kopardım. Direktöre kadar gittik. Bir hafta sonra buyurun dediler. Yine gittim. Bulamamışlar, çıkan memura yazacaklarını söylediler. Bir müddet de böyle geçti. Nihayet bir gün bir mektup aldım, fotoğraflar bulunmuş, hattâ klişeleri de yapılmış. Atelyenin gözünde kalmış. Hemen aldım. Artık memnuniyetimden ayağım yerden kesildi. Ya kaybolsaydı ne yapardım? 16 yaşındaki resminiz sizde varmış, fakat ötekinden yok dediniz. Ne ise

(16)

bu kazayı da atlattık. Zaten sakınılan göze çöp batar derler.

Klişeler çok güzel yapılmıştır. Birer nümune de leffen takdim ediyorum. 16 yaşındaki resminizi müsaade-i devletinizle alıkoydum. Diğerini emriniz vechiyle gönderiyorum. Bendenizdeki eseriniz bütün hâtıratınızla doludur. Bütün el yazılarını leffettim. Türklerin değil, dünyanın en büyük şairinin, en büyük dâhîsinin bende bu-lunan eserinin kıymet-i mâneviyesi hiçbir şeyle kıyas kabul etmez.

Halîfe hazretleri Paris’te bulundukları esnâda zât-ı devletinizden bahsetmediğimiz gün olmadı. Serâb-ı Ömrüm’ü götürdüm, kendilerine birçok eş’ârınızı okudum. Son derece mütehassis oldular. Hattâ harem-i hümâyûnları kadınefendi hazretlerinin elinden mendil düşmedi. “Koca Hasan Dayı”21 yı okurken ben de dayanamadım. Tâcını tahtını

kaybederek bu yaşta menfâlarda sürünen Osmanoğlu’nun bu son vârisinin huzurunda ağladım; çocuk gibi ağladım.

– Rica ederim Cevad Bey, kendisine yazınız. Bilhassa gözlerinden öperim. Hâssaten selâm ederim buyurdular. Serâb-ı Ömrüm’ü kendilerine bıraktım. Bir gün:

– Bu kitabı bana veriniz dedi. Ne müşkil mevkîde kaldığımı tasavvur buyurunuz... Yutkundum. Bereket versin kadınefendi hazretleri imdadıma yetişti:

– Efendimiz, dedi. Zannederim Cevad Bey bu kitaptan ayrılırsa canı da beraber gider. Kalktım, ayaklarına kapandım.

– Velînimet efendimiz, dedim. Kulunuz hocam Rıza Tevfik Bey’i te’lîh ederim. Sonra kendisinin el yazıları ile yazılmış birçok hâtırâtını kitaba leffettim. Kimsede olmayan fotoğrafları bende var. Kölenizi ma’zur görünüz. İrâde buyurulursa cümlesini kopya edip atabe-i şâhânelerine takdim edeyim.

Çok zarif adamdır. Güldü.

– Sizi hiç bir zaman kitabınızdan ayırmam. Fakat tecrübe etmek istedim. Bakayım cidden hocasını seviyor mu, dedim.

İster doğru ister eğri, bu suretle Serâb-ı Ömrüm’ü kurtardım. Bundan sonra da töv-beler tövbesi. Kimseye göstermem bile. Maahaza çoklarını kopya edip takdim eyledim. Kendilerine bir tane gönderirseniz zannederim münasip olur. Adreslerini takdim edeyim: La Majesté le Khalif Sultan Abd-ul-Médjid II Palais Carabacel 13 Avenue d’Alsace Nice (A.M.) 21 Serâb-ı Ömrüm, Kıbrıs-Lefkoşe 1934, s. 58-63.

(17)

* Gelelim af meselesine:

Üstâdım, İstanbul’a gitmek hakkına mâlikiz, fakat kocaman bir fakat var. 1. Sekiz sene hizmet-i devlette kullanılmayacağız.

2. Gazetecilik yapamayacağız.

3. Herhangi bir gazeteye imzamızla makale yazamayacağız.

4. Yalnız edebî makale nâm-ı müstearla yazacağız. Sonra daha dehşetlisi, Meclis-i Mebusân hükûmete salâhiyet vermiş. İdarî olarak hakkımızda istediğini yapacak. Yani sürecek, dövecek, asacak, kesecek.

On beş senelik menfâ-yı ihtiyârî beni mahvetti. Burada değil memlekette bile on param yok. O halde ben ne yapabilirim? Düşünüyorum, vatana dönebilirsem bir mahalle mektebinde hocalık filân bulur geçinirim diyordum. Devlet memuriyeti yok. Gazetecilik de edemeyeceğim. Bu yaştan sonra tüccar kâtipliği nasıl edebilirim?

Edebiyat ile uğraşsam yazı yazmağa korkacağım. Olur a, fena bir mânâ derler. Hani “Ördek Mehmed” isminde birinin hikâyesi vardır. Her zaman bana ördek dediniz diye kavga edermiş. Bir gün mahalle kahvesinde herifin biri:

– Bugün hava bozuk, der demez kāmeti azdırmış. – Canım ne oldun? demişler.

– Bana ördek dedi. – Öyle bir şey işitmedik.

– Hava bozuk dedi ya. Hava bozarsa yağmur yağar. Sel olur, göl olur; gölde de ördek yüzer...

Bunun gibi her şeyden mânâ çıkarırlarsa yazı yazmak değil, insan tebessüm etmeğe bile kıyışamaz.

Vaktiyle Sinop’ta sürgün iken beraberimizde bir Melâmi şeyhi vardı.22 Bir gün

kahvenin önünde gülmüş, komiser geçiyormuş, yanımıza geldi: – Şeyh efendi, dedi. Sizin bu gülüşünüz bir siyasî gülüş... Şeyh efendi bozmadı.

– Vallahi komiser efendi, bî-tarafâne güldüm dedi.

Sonra üzerimizde 150’lik damgası var. Bizim her hâlimiz başka türlü telâkkiye müsait.23

22 11 Haziran 1913’te Mahmud Şevket Paşa’nın katlinden sonra İttihatçılar tarafından Sinop’a sürülenler

arasında yer alan Melâmî Şeyhi Terlikçi Salih Efendi (bk. Refik Halid Karay, Bir Ömür Boyunca, haz. Yusuf Turan Günaydın, Ankara 2011, s. XXXII-XXXIII). Terlikçi Salih Efendi ile Rıza Tevfik arasında geçen bir münakaşa için bk. Halit Fahri Ozansoy, Edebiyatçılar Geçiyor, İstanbul 1967, s. 119-124.

(18)

Aklıma yine bir fıkra geldi. Bir gün tramvayda hadîdü’l-mizac bir adam biletçi ile kavga etti. Yanında da şaşı bir herif oturuyor. Herif biletçiyi bıraktıktan sonra yanındakine saldı:

– Haksız mıyım? Sen de böyle bana yan yan ne bakıyorsun? Zavallı şehlâ:

– Aman efendim, dedi; ben min-tarafillah böyle bakarım.

Bu gibi ahvâli düşünüyorum. Bu yaştan sonra ben artık mecburi menfâya ta-hammül edemem. Zira o zamanlar gençlik gibi bir sermaye vardı, verdim. Şimdi o da yok. Paris’te çektiğim sefaletin İstanbul’da hasretini çekmeyeyim diyorum ve doğrusu üstadım ayak sürtüyorum.

Siz ne dersiniz? Bilmem.

*

Mektubuma leffen fotoğrafları gönderiyorum. Klişeleri de bugün postaya teslim ettim. Vusûlünün iş’ârını bilhassa istirham ederim.

Başkaca yazacak havadisim yok.

Refîka-i muhteremeleri iffetlû, ismetlû hanımefendimiz hazretlerinin ömr ü âfiye-tine dualar eder ve arz-ı ta’zîmât eylerim. Sizin de mübarek ellerinizden, eteklerinizden öper, aşk niyâz eylerim devletlû üstâd-ı azîmü’ş-şânım efendimiz hazretleri.

Gawad 17 Ağustos 937 3 Rue Berryer İbn Mevlâna Paris VIII Refî Cevad

*

– Burada zât-ı devletinizin çocukluk rüfekanızdan bir Ermeni zat ile görüştüm. İsmi Agopyan olan bu zat ta Gelibolu’dan sizi tanıyor. “Birlikte dağları taşları gezerdik, denizde yüzerdik. Doktor o zaman dehâsı taşmak isteyen bir volkana benzerdi.” dedi ve bilhassa arz-ı selâm ederek ellerinizden öptüğünü yazmaklığımı rica etti.

*

– Âtıfetlû, ismetlû hanımefendimiz hazretlerine arz-ı ta’zimât eylerim. Ve sizin de tekrar tekrar mübarek ellerinizden öperek devam-ı teveccühünü istirham eylerim. Devletlû üstâd-ı a’zamım efendimiz hazretleri.

İbn Mevlâna Refî Cevad

canını pek sıkmış olacaklar ki, bir gün: ‘Mezar taşıma bile Yüzellilikler’den olduğumu yazdıracağım!’” demiş olduğunu nakleder. (Münevver Ayaşlı, “Ulu-nayımızı Kayıp Ettik”, Yeni Sabah, 8 Kasım 1968).

(19)

-6-Paris, 22 Teşrin-i evvel 937 Huzûr-ı âlîlerine

Üstâd-ı muhteremim, devletlû efendim hazretleri,

Mektubunuzla 200 franklık çeki aldıktan beri kitapları, klişeleri bekliyorum. Bir mâni mi haylûlet eyledi? Pek meraktayım. Şeytan aklıma bin türlü şeyler getirdi, endişe içindeyim. Eğer ihmal neticesi ise ehemmiyeti yok. Geç olsun da güç olmasın deriz.

Aman üstadım, rica ederim beni meraktan kurtarınız. Şu kısa mektubuma hemen birkaç satırla serîan cevap gönderiniz.

Hanımefendimizi de merak ettim. Âfiyet haberlerini bekliyorum.

Hürmetle mübarek ellerinizden öper, devam-ı teveccühünüzü dilerim devlet-meâb üstâdım efendim hazretleri. 22 Teşrin-i evvel 937 Refî Cevad R. Gawad 3 Rue Berryer Paris VIII -7-Paris, 27 Teşrin 937 Huzûr-ı devletlerine

Devletlû üstâd-ı a’zamım efendimiz hazretleri,

Mektuplarınıza biraz geç cevap verdim. Esbâbını arzedeyim: Acîb bir diş rahat-sızlığına mübtelâ oldum. Sağlam ve şüphesiz birçok seneler bana hizmet edebilecek bir diş birdenbire sıcaktan, soğuktan müteessir olmağa başladı. Ne zaman ufak bir cereyan-ı havaya ma’ruz kalsam yüzüm davul gibi şişiyordu. Keseye dokunması ha-sebiyle işi pişkinliğe vurup aldırış etmedim. Fakat kabil değil, bil-mecburiye dişçiye gittim. Muayeneden sonra, diş yerinden oynamış, yani déchaussér24 olmuş dedi. Çaresi?

Kerpeten. Aman dedim tesbit edilemez mi? Kabil değil, zira duvarda bir tuğla olsa

(20)

duvarı çimento ile sağlam yapar. Fakat diş öyle değil, behemehal çektirmeli. Uzat-mayalım, sapasağlam koskoca dişi çatır çatır çektirdim. Oh kurtuldum değil mi? Ne münasebet? Arası iki gün geçti, hâlâ hafif hafif kan geliyor Tekrar dişçiye gittik. Bir şey değil, geçer dedi. Kan dindi, birkaç gün sonra dilime sivri bir şey tesadüf ediyor. Yine dişçiye koştum. Bu türlü dişler çektirildikten sonra ufak ufak kemik parçaları gelirmiş. İlk defa gelenleri için yine dişçiye gittim. Sonraları artık cımbızla kendim aldım. Mühim bir şey değil. Fakat rahatsızlık. Onun arkasından müthiş bir nezle ki hâlâ bronşitlerim hasta. Sonra da kitabın teclidini bekledim. Ne ise dün kitabı aldım. Bendeniz düşündüm, yarım şagren yerine biraz daha fedakârlık ederek bütün şagren yaptırdım. Güzel oldu. Mektubumla beraber bugün taahhütlü olarak postaya verdim. Kitapların teclidinde şu yolda bir tarz var:25

Buna nerf diyorlar. Serâb-ı Ömrüm’ün kalınlığı olmadığı için bu tarzı yapamaya-cağını söyledi ve bunun yerine daha güzel olmak üzere rafé dedikleri usul ile ciltledi. Yani şöyle:26

Şu okun işaret eylediği noktada çukur bir hat yapılıyor. Bendeniz beğendim. Ümid ederim ki efendimizin de hoşuna gider. İsm-i âlînizi kitabın ismi ile beraber arkasına yazdırmadım, üstüne koydurdum. Kenarlarını da yaldızladım ve bil-iltizam kabını kalın yaptırdım ki defter gibi olmasın. Bundan sonrakiler için daha bazı tadilât emrederseniz o tarzda yaptırırım efendim. Resimlerin çinkografisi ile meşgulüm. Fakat Illustrati-on’un atelyeleri daha muvâfıktır. Eski gazetecilik nâmına belki orada yaptıracağız.

*

Hanımefendimizin rahatsızlıklarını âdeta anlamış gibiyim ki son yazdığım muh-tasar mektupta endişelerimi arzetmiştim. Fakat lehülhamd ehemmiyetli olmadığı an-laşılıyor. Himmetinizle kesb-i âfiyet ederler. Ellerine diken batması daha mühim. Ne ise çok şükür bütün Suriye’yi boğan tufandan bu kadar ârıza ile kurtulmak da şâyân-ı teşekkürdür. Zira eni konu merak ediyorum.

Prostattan muzdarib olmanıza gelince: O dert bendenizde de var. Evelce masajla tedavi ettilerdi. İstanbul’un sayılı fırtınalarından Arap Abdullah bu masaj dolayısıyla az kalsın yahudi Menahem Hotara’yı kama ile öldürüyordu. Abdullah sağır olduğu için doktorun masajın hangi uzuvda yapılacağını anlamamış. Biraz dürüşt bir surette hakikate vukuf kesbedince: “Hıyanet yahudi, bunca senelik namusumu mahvetti!” diye gaddarâne asılmış, güç belâ elinden almışlar. Buyurduğunuz gibi biraz gençlikleri gürültülü geçen adamlarda ekseriya olur. Fakat gayet muntazam hayat sürenlerde de bendeniz gördüm. Herhalde ehemmiyetli bir rahatsızlıktır. Tedavisine itina etmeli. Bendeniz bir sene çok ıztırap çektim. Âdeta geceleri uyanıp kıvrandığım zamanlar

25 Mektubun bu kısmında ciltle ilgili bazı çizimler yer almaktadır. 26 Burada da yine aynı şekilde bazı şekiller çizilmiştir.

(21)

oldu. Sonra kendi kendine geçti. Hastalıklarda da bir mantık, bir iz’ân olsa gerek. Meselâ düşünüyorlar: “Haydi Refî Cevad’a gideyim. Sonra ne olacak? Ber-mûtâd pişkinliğe vurup en büyük çare-i tedavi olarak ya bir aspirin veya bir müshil alacak: Hiç interessan değil. Zengin birine musallat olayım ki beni azıcık şımartsın!” diyorlar. Sonra zenginler gayet korkak. Elleri nabızlarında. Ben nabzın hangi şekli tabiidir bil-mem, çünkü meşgul olmağa vakit yok. Türkiye idare-i hâzırası hayat karşısında beni pişirdi. Garip stoicisme27 ile dünya umurumda değil.. Burada gönüllü muhaliflerden

(yani 150’lik olmayıp aşk-ı muhalefetle dünyayı kendine haram edenlerden) biri var. Varice’den muzdarib, buna İstanbul’da hamal hastalığı derler. Damarlar nihayet bir gün patlayıp hastayı öldürebilirmiş.

– Tedavi ettirseniz... dedim, zira sonra patlarmış... Hazin bir surette gülerek: – Bendeniz de patlamasını bekliyorum, dedi.

Ve böyle olunca kat’iyyen patlamayacağı da muhakkaktır. Ne ise artık hastalıktan bahsetmeyelim.

Zât-ı âlînize gayet mühim bir haber vereyim:

Şefik Esad Bey’den, teşriflerinden sonra haber almamıştım. Tabii yazamazdı. Bundan üç gün evvel bir mektup aldım:

“Ah azîzim benim İstanbul’da başıma neler geldi?” diye başlıyor. Ödüm koptu. Acaba ne olmuş? “Beni İstanbul’da genç bir hanım ile evlendirdiler.” cümlesini okuyunca kendime geldim. Hemen ziyaretine gittim. Yanya eşrâfından bir zâtın kerîmesi ile teehhül etmiş. Hemen düğünün ertesi günü de yola çıkmışlar. Ma’lûm-ı devletiniz Şefik Bey burada büyük ve güzel bir apartman tutmuştu. Şimdi onun tefrîşi ile meşgul. Zât-ı âlînize de yazacaklar. Madam Esad gayet nâzik, terbiyeli, cana yakın ve güzel, boylu boslu ceylân gibi bir hanım. Kaşı gözü pek güzel, bilhassa Türkçeyi Yanyalı olması hasebiyle Rum gibi söylüyor. Pek sevdim. Allah ikisini de mesud etsin; bir yastıkta kocasınlar. Şefik Bey için artık bir yuva kurmak lâzımdı. Zira biraz şatafatlı hayatı sever, lüzumlu lüzumsuz çok para sarfeder. Refîkası tabii kendini çeker çevirir. Birkaç gündür birlikteyiz. Bir ev tanzîmi demek oldukça yorucu ve üzüntülü bir meseledir. Bâ-husus Paris gibi bir yerde insan tereddütten tereddüde düşüyor. Bilfarz bugün bir âvîze alıyor, yarın daha güzeline tesadüf ediliyor. Bittabi eski alınan gözden düşüyor. Her şey de böyle.

*

Üstâdım, her mektubunuzda muhaberenin artık tanzimi lâzım geldiğini buyuru-yorsunuz, fakat bir türlü intizam altına alamıyoruz. Fuzûlî’nin28 intişârına çâr-çeşmle

27 Hayat kanunlarını umursamadan tabiata bağlı yaşama.

28 Rıza Tevfik, çeşitli makale ve mektuplarında zaman zaman Hâmidnâme (Abdülhak Hâmid ve Mülâhazât-ı

Felsefiyesi, İstanbul 1334) gibi Fuzûlî hakkında bir Fuzulînâme ile Tevfik Fikret hakkında da bir Fik-retnâme kaleme alacağını ifade ettiği halde bu eserleri yazamamıştır.

(22)

muntazırız. Muntazırız diyorum, çünkü Şefik Esad Bey’le de konuştuk. Sonra mem-leket de bekliyor. Dahası var: Bendeniz ufak bir tercüme-i hal bekliyorum. Çünkü zât-ı üstâdâneleri hakkında yazacağım eserin esas hatlarını çizmişimdir. Yani plânı yapılmıştır. Ümid ediyorum ki artık yerleştiniz. Ve derhal işe başlamalıyız üstadım.

Fotoğrafların kaybolmayacağından emîn olabilirsiniz. Çinkografileri yaptırdıktan sonra iade ederim. Yalnız 16 yaşındaki fotoğrafınızı –müsaadenizle– muhafaza edeyim. Zira yazacağım esere koyacağım.

Bu münasebetle Serâb-ı Ömrüm hakkında bir fikrimi arzedeyim. Serâb-ı Ömrüm’ü Latin hurufâtıyla Paris’te tab’ettirmeyi düşünüyorum. Bu bâbda zannederim Şefik Esad Bey de mesârifi deruhte eder. Siz, bu fikrin benim tarafımdan der-miyân edildiğini söylememek şartıyla kendisine yazınız. Bütün tashihâtını ve tab’ını ben yaparım. Tabii itinalı ve güzel olur. Mademki nush-ı mevcûdesi kalmamıştır, tekrar tab’ı elzemdir. Latin hurufâtıyle diyorum, fakat Arap hurufâtıyle de belki mümkündür. Şefik Esad Bey bunu yaparsa kendisine satıldıkça peyderpey avans edeceği parayı veririz. Bir kere bu arajmanı yazınız. Her halde nefîs ve itinalı olur. Aklımda iken Şefik Bey’in adresini yazayım:

Mr. Chéfik Essad

12 Rue Beaujon Paris VIII

*

Burada zât-ı devletinizin çocukluk rüfekânızdan bir Ermeni zat ile görüştüm. İsmi Agopyan olan bu zat taa Gelibolu’dan sizi tanıyor. “Birlikte dağları, taşları gezerdik, denizde yüzerdik. Doktor o zaman dehâsı taşmak isteyen bir volkana benzerdi.” dedi ve bilhassa arz-ı selâm ederek ellerinizden öptüğünü yazmaklığımı rica etti.

*

Âtıfetlû, ismetlû hanımefendimiz hazretlerine arz-ı ta’zimât eylerim ve sizin de tekrar tekrar mübarek ellerinizden öperek devam-ı teveccühünüzü istirhâm eylerim. Devletlû üstâd-ı a’zamım efendimiz hazretleri.

İbn Mevlâna Refî Cevad

(23)

-8-Paris, 11 Kânun-ı sâni 938 Huzûr-ı devletlerine ma’ruzdur

Devletlû üstâd-ı azîmü’ş-şânım efendim hazretleri,

Hemen hemen bir ayı mütecâvizdir ki takdim eylediğim mektubuma cevap alamadım. Aynı zamanda kitabınızı mücelled olarak da göndermiştim. Onun da vürûduna dair bir haber gelmedi. Çok merak içindeyim. Meşâgil-i kesîrenizi bildiğim için bugün yarın eliniz değer yazarsınız diye bekledim. Hâlâ bir haber yok. Halbuki muhabere meselesini muntazam bir şekle ifrağ edecektik. Şeytan aklıma bin türlü şeyler getirdi, Allah muhafaza etsin acaba rahatsız mı oldunuz? Yoksa hanımefendimizin bir rahatsızlığı mı oldu dedim. Velhâsıl endişeler içindeyim. Ben frenkler gibi: “Par de nouveller bonne nouveller”29 diyemiyorum.

Bundan evvelki mektubumda Şefik Esad Bey’in Paris’e geldiğini ve apartmanına yerleştiğini yazmış ve adresini de bildirmiştim. Onun da sizden haber alamaması endişesini mûcib oluyor. Mütemadiyen sizden bahsediyoruz. Ma’lûm-ı devletiniz Şefik Bey İstanbul’da teehhül etmiş. Hanımı gayet iyi kalpli, terbiyeli bir kızcağız. Bütün bu tafsilâtı size yazdım.

Aman üstâdım, rica ederim bizi habersiz bırakmayınız. Vallahi deli gönül “Vapura atla, Cünye’ye dayan!” diyor. Derd-i firkat ve elem-i hasretle ben o mesafeyi su gibi içerim. Metâib-i seferiyye bana Karakulak Suyu gibi hafif gelir.

Fotoğraflarınızın klişeleri yapılmıştır. Illustration atelyelerinde yaptırdım. Gazeteci olduğum cihetle yüzde otuz tenzilât yapılmak şartıyla 250 franka yaptırabildim. Fakat mükemmeldir. Gördüm, hitam bulmuş, daha alamadım.

Kitabın cildini beğendiniz mi? Pek meraktayım.

Şimdilik bu kadar yazacağım. Çâr değil heft çeşm ile sıhhat ve âfiyet haberlerinize muntazırım.

Hanımefendimize arz-ı ta’zimât eyler ve zât-ı devletlerinizin de hürmetle mübarek ellerinizden öperim. Bâkî.

Meyl-i men sû-yı visâl ve kasd-ı ô sû-yı firâk Terk-i kâm-ı hôd giriftem tâ ber-âyed kâm-ı dost30 İbn Mevlâna Gawad

Refî Cevad 3 Rue Berryer Paris VIII

29 “Haber var, iyi haber var diyemiyorum!”

30 “Benim temayülüm kavuşma tarafına, onun kasdı ise ayrılık üstüne; dostun arzusunu elde etmek için

(24)

-9-

Paris, l Şubat 938 Huzûr-ı devletlerine ma’rûzdur

Üstâd-ı azîmü’ş-şân devletlû efendimiz hazretleri,

Artık sıhhat ve âfiyet haberinizi çapraşık yollardan alıyoruz. Sabih Bey Mısır’a gitmiş, oradan avdetinde Cünye’ye uğramış, ziyâret-i âlînizde bulunmuş. Sıhhatinizin ve keyfinizin yerinde olduğunu İstanbul’a vusûlünde Şâpur Çelebizâde Sabiha Hanı-mefendi’ye söylemiş, o da Şefik Esad Bey’e yazmış... Biraz oh dedik!

Efendimize sitem etmek haddim değil, fakat üstadım niçin böyle yapıyorsunuz? Siz bizim yalnız hocamız değil, kıble-gâhımızsınız. Ben sizi yalnız meziyyât-ı aliyyeniz için sevmem. Sizi te’lîh ederim. Rübûtiyyetim öyledir.

Şeyhülekber31 “aşk”ı, sarmaşık otu mânâsına olan Arapça “aşeka”dan müştaktır

diyor. Bizlerin de size olan bendeliğimiz sarmaşık otunun sarıldığı yerde olması gibidir. Resimleri Illustration mecmuasına verdiğimi bundan evvel yazmış idim. Klişeleri yaptırmak için emrinizi bekliyorum, fakat inkıtâ’-ı muhâberâttan o kadar müteessi-rim ki Hudâ alîm, pılı pırtıyı toplayıp Cünye’ye dayanacağım. İnanınız ki rüyama giriyorsunuz...

Tafsilâtlı olmasın ehemmiyeti yok, fakat muhtasar bir mektup. Rica ederim üs-tadım. Belki diyorsunuz:

Dîr âmedî ey nigâr-ı sermest Zû det ne dehem dâmen ez-dest Ma’şûka ki dîr dîr bînend Âhir kim ez ân ki sîr bînend 32 Bendeniz de böyle düşünüyorum:

Kûteh ne kunem zi dâmenet dest Der hod be zenî be tîg-i tîzem Ba’d ez tû melâz u melceem nîst Hem der tû gurîzem er gurîzem33

31 Muhiddin ibn Arabî.

32 “Ey kendinden geçmiş sarhoş sevgili, sen geç geldin; bunun için de ben elimi kolay kolay eteğinden

çekmem. Çok geç kavuştuğum sevgiliyi doyasıya görmeden öyle kolay kolay kanılmaz.”

33 “Bana keskin kılıçla vursan da elimi eteğinden yine çekmem; kaçsam da yine sana kaçarım, çünkü

(25)

Bâkî ellerinizden öper ve hanımefendi hazretlerine arz-ı ta’zimât ile hâkipâyinize yüz sürerim devletlû efendimiz hazretleri.

İbn Mevlâna Refî Cevad

-10-Paris, 9 Şubat 938 Huzûr-ı devletlerine ma’rûzdur

Devletlû üstâd-ı muhteremim efendimiz hazretleri,

Mektubunuzu bugün aldım. Merak ve endişem bir dereceye kadar zâil oldu, fakat oldukça müteessir oldum. Bir yandan sizin, diğer yandan hanımefendinin rahatsızlığı beni çok düşündürdü. Influenza’nın ehemmiyeti yok. Frenklerin grip dedikleri bu hastalık burada da gayet salgın. Nezle gibi gelip geçiyor, fakat sizin prostat ile hanı-mefendinin romatizma’sı mühim. Buna bir yandan da ev zahmeti, rahatsızlık inzimâm ederse tabii bu gibi netâyic tevlîd eder. Demek yağmur fırtına oralarda hâlâ hızını alamadı. Burası da soğuk fakat öyle devamlı bir surette değil, bazan yağar bazan açar. Topu topu iki defa kar yağdı. O da şöyle yarım saat devam etti. O kadar...

Mesken meselesi pek mühimdir. Anadolu’da menfâda bulunduğum zaman bilirim, orada helâlar daim bahçede idi. Hele Çorum’da –Refik Hâlid de bilir ya– karda kışta koca bahçenin tâ bir ucuna titreye titreye gitmeye mecbur olurduk.34 Eskiden o da

yokmuş, ailemden birinin Buladan’da memuriyeti vardı da anlatırdı; dama çıkarlar, orada def’-i hâcet ederler, sonra kuruyunca sokağa atıverirlermiş.

Geçen gün radyoda XIV. Louis hakkında bir konferans dinledim. Konferansçı Louvre Sarayı’nın pisliğini anlata anlata bitiremiyordu. Versailles Sarayı’nda –mâlûm-ı âlîniz– abdesthâne yoktur. Kral oturak kullanır, maiyet de pencere içlerine konan sa-manlara yaparlarmış. Hattâ hâlâ frenkler, “Burada saman kokuyor” derlerse, abdesthâne kokusuna îmâ ederler. Bu suretle memleketimiz ve Şark, kral saraylarına yaklaşmış oluyor. Maahazâ daha bir iki ay sıkıntı çekeceksiniz.. Yaza bir şey kalmadı. Fakat buyurduğunuz gibi sobanın çıtırtısını dinleyerek en ziyade masa başında çalışacak bir zamanı böyle su ile, soğuk ile, hastalıkla güreşe hatar etmek... O da bir su-i talih.

34 Mahmud Şevket Paşa’nın katli üzerine Sinop’a sürülenlerden aralarında Refik Halid ile Refî Cevad’ın

da bulunduğu bir grup, Sinop’un Rus donanması tarafından sık sık topa tutulması üzerine, Temmuz 1915’te Çorum’a nakledilir (bk. Refik Halid Karay, Bir Ömür Boyunca, s. XXXIII-XXXIV).

(26)

Rahatsızlık olmasa ehemmiyeti yok... Bir eğlence olur, fakat hastalık güç..

Prostat belâsı benim de başımda. Gençlik biraz fırtınalı olursa böyle bir eser bırakır. Burada müsekkin bir ilâç var. İsmini bulamadım fakat bulursam size gönde-receğim. Tamamen tedavi edip anadan doğma pîr ü35 pâk olmasanız da teskîn eder

zannediyorum. Aldığınız mektuplara hayret ettim. Reşid Bey de zavallı bunamış, Nice’de senelerden beri sefaletle uğraşır durur. Bir aralık halîfe hazretlerinin kâh-yalığında bulundu, yapamadı. O rulet’de36 kazanç sistemi eski marazıdır.

Monte-Cristo’daki37 Rahip Farya gibi önüne gelene evinden bahseder. Nice’de oturduğum

zaman ben o sistemin sapartasını yedim. Şehzâde Aziz Efendi ile bana on bin franga patladı. Öyle olmasa da zât-ı devletiniz gibi ecille-i ricâl-i devlet-i aliyyeden bir zât bir peygamber torununa kumar için sistem teklif edebilir mi? Sonra Nice’de oturacak, Emîr Hazretleri’ne38 politika havadisi verecek. Bunun için mukannen maaş nasıl tahsil

olunur? Ve Emîr Hazretleri’nin buna ne ihtiyacı var. Yedi lâmbalı bir radyo bütün Avrupa siyasetini günde altı defa sayar döker. Vaktiyle İsmail Kemal Bey’in39 Kâzım

isminde bir oğlu ile Faruk Efendi’yi Arnavutluk’a kral yapmağa kalktılar. Zavallı Prens Kayra, Sara Nice’de bir kat apartman almıştı. Bu yüzden borçlandı, apartman da satıldı. Ev de gitti yârin aşkına... Böyle kumarla filanla servet yapmak hulyâdır, saçmadır. Bunun sistemi filan olamaz. Kumarda kazanmanın bir sistemi vardır: O da oynamamak. Nice’te böyle sistem satmak ile yaşayan, hattâ geçinen adamlar vardır. Geçenlerde vefat eden Galib Bey de –ressam değil, bu da başka– Kürt Şerif Paşa’ya hayli kül kömür etmişti.40

Gümülcineli İsmail’e41 gelince: O da bir gûne delidir, vicdânen fena adamdır.

Ben bu gibilerle senelerden beri münasebetimi kat’ ettim ve pek rahat ettim. Zira bana çok fenalık yaptılar. Merhum Sadrazam Kâmil Paşa hafîdi bir Fuad Bey vardı. Bu zâtı tanıdığım ağniyâdan birine prezante ettim. Adamcağızı yirmi bin frank dolandırdı,

35 Sakallı Reşid Bey (bk. Refî Cevat Ulunay, Bu Gözler Neler Gördü?, İstanbul 2002, s. 42).

36 Roulette (Fr.): Bir oyun âleti.

37 Alexandre Dumas’nın meşhur romanı.

38 Ürdün Hâşimî Krallığı’nın kurucusu ve ilk devlet reisi Kral Abdullah (1882-1951).

39 Avlonyalı İsmail Kemal Vlora (1844-1920). Arnavut milliyetçisi ve politikacı. 1900’lerde vatan haini

olarak önce Yunanistan’a, oradan da Brüksel’e kaçtı ve Osmanlı Devleti aleyhine yapılan yayın faali-yetine katıldı. 1908’de Berat mebusu olarak parlamentoya girdi. Balkan Savaşı’ndan sonra kurulan ilk Arnavutluk hükümetinin başına getirildi. Hâtıraları The Memoirs of Ismail Kemal Bey (London 1920) adıyla yayımlandı.

40 Mehmed Şerif Paşa, Kürt Şerif Paşa, Bo Şerif (Beau Cherrif) yani “Güzel Şerif” diye de anılır. Babası Kürt Said Paşa, II. Abdülhamid zamanında Şûrâ-yı Devlet reisliği yapmıştır. Süleyman Nazif, “Bo Şerif”i Türkçeleştirerek “Boş Herif” yapmış, Boş Herif (İstanbul 1910) adıyla bir de kitap yayımlamıştır.

41 Hürriyet ve İtilâf Fırkası ileri gelenlerinden Gümülcineli İsmail Hakkı (1879-1945). Avukat ve II.

Meşrutiyet’ten sonra İttihad ve Terakkî Fırkası’nın Gümülcine mebusu. Mahmud Şevket Paşa sui-kastına karışanlardan biri olarak idamla yargılandı. Mütareke yıllarında Millî Mücadele aleyhindeki faaliyetlerinden dolayı 150’likler listesine dahil edildi; bunun üzerine Avrupa’ya kaçtı, Paris’te öldü.

(27)

tabii mesuliyet bana râcî oldu. Rezil oldum. Gümülcineli de böyledir. Bir elinde kan bir elinde katran... Fassal, zemmâm, her şeyden azami surette istifade etmek isteyen bir adam. Mâhud Mehmed Ali42 ile ikinci bir arabaya koşulu. Âh üstadım, bunları

ben çok iyi tanırım ve sütten ağzım yandığı için artık yoğurdu bile üfleyip yiyorum. Kimsenin rahatını çekemezler. Ben Avrupa’ya çıktım çıkalı yağım ile kavruluyorum. Çok mahrumiyetler, çok sefalet çektim. Semih43 bilir. Sırası geldi ki garajlarda araba

yıkadım. Bodrumlarda magasinier’lik44 ettim. Mümkün mertebe nâmerde muhtaç

olmamağa çalıştım. Hudâ alîm, hafta başı işimden çıktığım zaman bu seyyar serseriler sebilhâne bardağı gibi kapının önüne dizilirler, haftalığı kendi paraları imiş gibi ara-larında taksim ederdim. Yine makbule geçmedi. İsmail kaç defa –daima ism-i tasgîr ile konuşur– “Şu usturacağızı al da beş frankçık ver, iki yumurtacağız alayım.” diye evime gelirdi. Elden gelen ne yapmak mümkünse yaptım. Fakat ayı ile hârâra girilmez. Nihayet alayını birden yakadan atmayınca rahat edemedim.

Eğer hâl ve vaziyetiniz müsait olsa da onlara yardım da etseniz düşman olurlar.

Bâ her ki harf-i dostî ızhâr mî künem Hâbîde düşmenî est ki bîdâr mî künem45

*

Serâb-ı Ömrüm hakkındaki nokta-i nazarınız doğrudur. Mâdemki oralarda daha ucuzca bastırmak mümkündür, öyle yapmalı. Fakat gönlüm çok arzu ederdi ki sahife tertibâtını ve mürettib tashihlerini ben yapayım. Zira enfes sûrette yapardım. Ve Serâb-ı Ömrüm Türk edebiyatının Kur’ân-ı Kerîm’i gibidir. Yegâne yazılmış bir eserdir. Daha Türkçe böyle bir eser çıkmadı. Yazılmadı. Eğer ömrüm var ise onu eski tarzda yazıp tezhîb ettireceğim.

Kim bilir Fuzûlî46 ne oluyor? Ve ne olacak? Londra’daki Ali Rıza Bey47 tab’ı

hususunda icab eden avansı maaal-iftihar yapar. Kendisini tanımadım, fakat çok medh ü senâsını işittim. Yalnız üstadım rica ederim itinalı bir surette tab’ ettiriniz. Refik’in kitapları iyi tab’ edilmiştir.48 Onlardan daha iyi olmalı.

Mektubunuzda buyurduğunuz vesâika muntazırım. Hattâ “Vukuâtı muhtasaran yazdım, bu zarf içinde muhtasaran gönderiyorum” dediğiniz halde zarfta bir şey bu-lamadım. Yalnışlıkla koymamış olacaksınız. Rica ederim bunu bana serîan gönderiniz ve bir de Ali İlmî Bey’e gönderdiğiniz mektubun sûretini de isterim ki bir an evvel

42 Eski Dâhiliye Nâzırı ve 150’liklerden.

43 Semih Mümtaz S.

44 Dükkânda işçi olarak çalışmak.

45 “Bir dostun sözünü birine açıklarsam, uyuyan düşmanı uyandırmış olurum.”

46 26 numaralı dipnotta açıklanan, yazılmakta olduğu ifade edilen Fuzûlînâme kitabı.

47 Rıza Tevfik’in, Londra’da yaşayan hayranlarından ve dostlarından.

(28)

başlayayım ve bitireyim.49 Tabii yazdıklarımı peyderpey size göndereceğim. Her halde

ihmal etmeyiniz üstadım.

*

Serâb-ı Ömrüm’ün cildinden bahis buyurmuyorsunuz. Hoşunuza gitti mi? Memnun oldunuz mu? Pek merak ediyorum.

Resimlere gelince, bir haftaya kadar inşallah onları da alır takdim ederim. Parası için zahmet etmemeli idiniz. Şimdi siz çok masraflara boğuldunuz; ben Hazret-i Pîr’in50 yardımıyla evvel Allah çaresini bulurdum. Zât-ı devletinize yazdığımın

sebebi de parası için değildi. Ne ehemmiyeti var?

Para yok, fakat hamdülillâh aç değilim. Biraz halıdan ve resimden anladığım için ufak tefek işler yapıyorum ve son zamanlarda memnunum. Bende tûl-i emel yoktur. Bir lokma bir hırka eyvallah...

Gerek seng-i siyâh olsun, gerek atlas, gerek dîbâ Garaz bir bâliş-i râhat bulunmaktır ser altında

*

Semih’ten51 bir mektup aldım. Zannederim Paris’e gelecek. Bazı siparişleri

var-dı, derhal cevabını yazdım. Gelse memnun olacağım. Göreceğim geldi. Vefakâr bir çocuktur ve beni sever, sevdiğine eminim.

*

Hanımefendimize arz-ı ta’zimât ederim. Bütün kalbimle iade-i âfiyetlerini temen-ni eylerim. Bilmezsitemen-niz ne kadar üzüldüm, zira kendileritemen-nin ayarında bütün Türklük âleminde eşi bulunmaz bir kadındır. Ne çare ki tam istirahat edecekleri bir demde bin türlü gavâil ile uğraşmağa mecbur oluyor. Mafsallardaki romatizmadan Nice’de bulunduğum zaman ben de çok ıztırap çektim. Orada da bir Ermeni doktor Nafilyan vardı. Bana bir Japonyalı’nın merhemini verdi. Bir defada bıçak gibi kesti attı. Fakat aksi olacak, onun da adını unuttum. Ona da yazacağım. Ve size de ismini, hattâ doğ-rudan doğruya ilâcı gönderirim.

Ne diyeyim hocam. Mektubunuzun sonları beni çok perişan etti. Şu mektubumu gözleri yaşlı olarak bitiriyorum.52

49 Rıza Tevfik, eski dostlarından ve 150’liklerden olan Antakya Lisesi edebiyat muallimi Ali İlmî Fânî’ye 1935 yılında şiiri ve sanat anlayışı üzerine 28 sahife uzunluğunda bir mektup yazmıştır. Rıza Tevfik’in terekesinden bir sureti çıkan bu mektup tarafımızdan Şiiri ve Sanat Anlayışı Üzerine Rıza Tevfik’ten Ali

İlmî Fânî’ye Bir Mektup (İstanbul 1996) adıyla küçük bir kitap halinde yayımlanmıştır.

50 Mevlâna Celâleddîn-i Rûmî.

51 Semih Mümtaz S.

52 Rıza Tevfik, Refî Cevad’a gönderdiği 30 Kânun-ı sâni 1930 tarihli mektubunda kendisinin ve hanımının

(29)

Hürmet ve ta’zim ile ellerinizden öper, devam-ı teveccühünüzü istirham eyleyerek hâk-i pây-i devletinize yüz sürerim efendimiz hazretleri.

İbn Mevlâna Refî Cevad

Hâmiş: İsmimin tarz-ı tahrîrine lütfen dikkat buyurunuz. Mâlûm ya, Mısırlı ol-duğumuz için Refî Cevad Rafiy Gawad oldu.

Sabih Bey’e bilhassa arz-ı selâm eylerim.

sefalet-i pîrîden korkarım. Allah cümlemizin âkıbetini hayreylesin. Henüz tâkatim yerinde ve kuvvetim iyidir.” demektedir.

Referanslar

Benzer Belgeler

yüzyıl şairlerinden Saèdî’nin Sadrazam İbrahim Paşa’ya yazdığı Faiz Efendi ve Şakir Bey Mecmuası’nda yer alan manzum ‘arz-ı hâli bu türün örnekleri

Bu çalışmada, yumurtadan çıkıştan sonra farklı yaş gruplarındaki civcivlerin ince barsaklarında (duodenum, jejunum ve ileum) villus boyları, villus çapları, birim

Des hom­ mes attab lé s restent im passibles, silencieux et pitto­ resques sous leur veston.. Les flèch es de Sainte-Sophie fusent telles des feux d 'a

Hümeyra — like her mother 70 years ago in Istanbul’s Nişantaşı district — holds court to members of her family and you will often find yourself swimming off the

Belirtilen koşulun sağlanmadığı durumda, sistemin güç kısıtlamasına bağlı olarak Gauss veya Laplace gürültülü kanalların birbirlerine göre daha iyi

Bu çalışmada küçük ölçekli rüzgâr türbinine ait enerji üretimini belirleyen rüzgâr hızı ve rüzgâr yönü ile fotovoltaik modüler sistemin enerji

Dünyaya estetik bir fenomen olarak bakmanın bir yolu olarak görülen Camp duyarlılığı, ‘yeraltı’ ve ‘radikal’ medya olarak adlandırılabilecek bir sahada kendine yer

sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan "Baraj Alanlarından Etkilenen Taşınmaz Kültür Varlıklarının Korunması" ile i|gili dava konusu 749 sayılı Kültür