T T - *İSL
106
CELÂLEDDİN MENGÜBERTİ, Harzemşah — CELÂLEDDÎN
-1
RUMÎ
cenah kumandanı olan Emîr Seyfettin Ağrak da vardı. C. M. nin yanında, yalnız Türk kumandan Em in'ül-m ülk kal dı. Bu sırada Moğol ordusunun esas kıtaları Hinduguş dağlarını aşmağa başlamıştı. Parvan zaferini kazanan ordu dağılmamış olsaydı, C. M. Moğolların Hinduguşu aşmala rına mani olabilirdi. Moğollır Gazneyi de aldılar. C. M. , Sind ırmağı kıyılarına çekildi. Nihayet Sind kıyısında yapı lan bir muharebede C. M nin askerleri çok ptrişan bir halde mağlup oldular. Irmağı geçmek için alelacele hazır lanmış olan gemiler işe yaramadı, ırmağın ortasında parça lanıp birçok askerler ve C. M. nin kadınlan boğuldular. C. M. atıyla ırmağa girdi ve kudurmuş dalgalarla boğuşa boğuşa ırmağı geçti. Boğulmaktan kurtulan adamları ile Hindistanda üç yıl kaldı. C. M. Hindistanda da boş dur madı. Birçok sergüzeştler geçirdi. Nihayet 1224 yılında Harzeme dönmeye ve Moğollarla savaşa devam etmeye ka rar verdi. Kirmana geldi. Burasının hâkimi olan Barak Hacip, C. M. yi sultan olarak tanıdı ve Kirmanı onun na mına vali olarak idare etmeyi kabul etti. C. M. buradan Fars vilâyetine geldi. Fars hükümdarı Atabeg Zengi C. M. ye biat etti ve kızını verdi. Böylece C. M ., Harzem im paratorluğunu yeniden kuruyordu. Sonra İsfahan ve İrak’ı Aceme geldi. Burada kardeşi Giyaseddin bulunuyordu. O da, C. M. nin hâkimiyetini, istemiyerek kabul etmeye mec bur oldu. C. M. Hindistanda iken Giyaseddin kendisini Har- zemşah ilân etmişti. C. M. 1224 kışını Luristanda geçirdi. Bütün Lor reislerini itaat altına aldı. Bu sırada Moğollarla savaşmak için halifeden yardım istedi. Halife ise C. M. nin, Irak-ı Arabi istilâsından korkuyordu. Yardım etmek değil, C. M. ye karşı asker gönderdi. Fakat C. M ., halifenin as kerlerini mağlûbetti ve Bağdat çevresini yağma etti. 1225 yılında Tebrizi alıp karargâhını buraya nakletti. Anadoluda Alâettin Keykubatla ve Mısır, Suriye hükümdarlarına elçi ler gönderip Moğollarla muharebe için yardım istedi. İslâm devletleri için daimi bir huzursuzluk teşkil eden Gürcüstan kırallığını istilâ ederek, 1226 yılının 10 Martında Tiflisi aldı. Bu sıralarda Barak Hacibin ve Azerbaycan Türkmen lerinin isyanlarını bastırdı. Moğolların Irak üzerine hareket hazırlıkları hakkında haber alarak onlara karşı yürüdü ve İsfahan yanında başarılı bir savaş yaptı. Fakat kardeşi Giyaseddin ile beyleri, büyük Moğol tehlikesine rağmen C. M. ye karşı entrika çevirmekte devam ediyorlardı. Bu savaş ta onların ihanetleri bütün çıplaklığı ile meydana çıktı. Giyaseddin kaçıp Alamuttaki İsmailî’lere iltica etti. Sonra Kirman’a, Barak Hacib’in yanına gitti. Barak Hacib onu, herhalde C. M. nin emriyle olacak, idam etti. 1229 yılında Gürcüler isyan etli. C. M ., bunları da bastırdı. Bu tarihe kadar Bağdat halifesi, C. M. i «sultan» olarak tanımıyor, mektuplarında ona, «hakan» yahut «şehinşah» diye hitabe- diyordu. Gürcü isyanını bastırdıktan sonra «sultan» unvanını tevcih etti. Şam hükümdarı Melik’ül - muazzam İsa Eyyubî, C. M. ye itaat etmişti ve onu kardeşleri üzerine saldırmaya teşvik ediyordu. Bu teşvik neticesi C. M ., Ahlat kalesini muhasara etti. 14 Mayıs 1230 da C. M ., Ahlat kalesini zaptetti, kale müdafilerine ve ahaliye çok şiddet ve cebir gösterdi. C. M. gittikçe hunhar ve zalim oluyordu. Müslü- manlar da onun idaresinden bıkmışlardı. Moğol orduları da yaklaşıyordu. Nihayet Erzincan yakınlarında bulunan Yassı Çemen yaylasında vukua gelen muharebede C. M. mağlup oldu (10 Ağustos 1230). Bu muharebeden tam bir yıl sonra, Ağustos 1231 yılında, Dicle köprüsü yanındaki muharebede C. M ., müthiş mağlubiyete uğradı, ordusu
tamamiyle dağıldı, C. M. nin kendisi Toros dağlarına kaçtı ve orada bir kürt tarafından öldürüldü.
Çok cesur ve kahraman bir kumandan olan C. M ., birçok harbleri hayatı pahasına kazandığı halde idare ve siyaset bakımından zayıf olduğu için, bunlardan faydalana mamıştır. Bütün meseleleri harb yolu ile halletmeye çalış ması, kendisine çok düşman kazandırmıştır.
CELÂLEDDİN MUHAMMED İB N İ ABDURRAH MAN EL - K A ZV İN Î: Bk. KAZVİNÎ, Celâleddin ibni Ab durrahman.
CELÂLEDD İN -1 RUM Î, [M evlâna] (asıl adı: Mu- iıam m ed, lâkabı: C e lâ led d in ; 1207 - 1273), İslâm tasavvu funun büyük mümessillerinden, Türk mütefekkiri ve şairi. Mevlevi tarikatının piridir. Belh şehrinde doğmuş, Konyada- ölmüştür. Doğduğu yere nisbetle Belh!, ikinci vatanı Anado- luya nisbetle Rum! diye anılır. «Efendimiz, Büyüğümüz»anla- mına gelen ve Selçuklular zamanında büyük bilginlere, şeyhlere hitap için kullanılan «Mevlâna» kelimesi, devrinde ve sonra C. R. ye has bir ad haline gelmiştir. C. R ., İran da «Mevlevi», Pakistan ile Hindistanda «Rumî» diye anılır. C. R. bunlardan başka «Hudavendigâr», «Hünkâr» gibi ünvanlarla da anılmıştır. C. R. ye Molla Hünkâr, Kon- yada makamında oturan çelebilere Mollaoğlu denilirdi.
C. R. nin hayatı ve eserleri ile meşgul olan bazı ya zarlar tarafından doğum tarihinin 1207 den daha önce ol ması gerektiği hakkında bir fikir ileri sürülmüştür. Bu şüpheye Fihi ma Fihteki bir kayıt sebep olmaktadır. Bunda deniliyor ki: «Mevlâna çocukken Semerkantıa gördüğü, çok güzel bir kızın zalim Haızemlileıin e lite düşmemesi için Tanrıya yalvarmış. Harzemliler Semerkandi zaptettikleri zaman, cariyeler bile müstevlilerin eline geçtiği halde bu kıza bir zarar gelmemiştir». Buna göre, Semerkant 1207 de muhasara ve zaptedilmiş olduğu cihetle böyle bir vakayı hıfzedebilmek için C. R. nin daha büyük bir yaşta olması gerekir; netice olarak doğum tarihinin daha önce olması icabeder. Ayrıca bu iddiaya göre, Divan - t K ıbiritV ı bir gazelinde de Şems - i Tebrizi ile 60 yaşından sonra görüş tüğüne işaret edilmiştir. Şu halde vefatında 70 - 80 yaşları arasında olması, doğumunun da 1200 tarihinden evvel olma sı icabeder denilmektedir.
C. R. hakkında yazılmış en eski kaynak olan Sipeh- salâr ve Eflâki Menakıbı, Molla Cami, Nefahat'ül - Üns gibi diğer eserler doğum tarihinin 1207 olduğunu kabul etmişlerdir. 1295 (694) tarihinde Sultan Veled’in bacanağı, Selçuk tuğracılarından hattat Nizameddinin yazdığı Sultan Veled Divanı ile yine aynı hattatın 1296 (695) da istinsah ettiği (İstanbul Murat Molla kütüphanesinde 1292 numa rada kayıtlı), Mesnevi nüshasının sonunda bulunan kayıt, Mevlânanın 1207 (6 Rebiülevvel 604) de doğduğunu açıkça bildirmektedir. Sultan Veled 1312 (712) de vefat ettiğine göre, kendi sağlığında yazılmış olan Divanı (şimdi Ankara Tıp Tarihi Enstitüsünde) m gözden geçirip beyitleri eliyle tashih ettiği halde, babasının doğum tarihine ait olan kay da dokunmamıjtır. Kaldı ki, Semerkantın Harzemliler tara fından zaptı 1212- 1213 (609) te vuku bulmuştur (Abaka Hanın vezirlerinden A lâeddin-i Ata M elik -i Cuveyni’nin
Cihangüja adlı tarihi, Leyden, 1916, C. 1. s. 127). Bu
hale göre, C. R. nin Fihi ma Fihte hikâye ettiği hâdise, kendisi 5 - 6 yaşlarında iken geçmiş demektir. Bu yaşta gö" rülen mühim bir olayın hatırda kalabilmesi de mümkündür.
CELÂLEDDÎN -1 RUMİ
107
M e v l â n a T ü r b e s i n i n d ı ş g ö r ü n ü ş ü (Konya)
C. R. nin babası, Sultan'ül - Ulema lâkabı ile anılan Mııhammed Bahaeddin Veled, annesi Münşine hatundur. Sultan Veled İstidanamede, büyük babası için şöyle söyler: «Onun lâkabı Bahaeddin Veled idi; âşıklaroın sayısı, haddi geçmişti. Bütün dedeleri ulu şeyhlerdi. Hepsi ilimde, amel de başta gelenlerden idi. Nesep itibariyle aslı Ebubekirden idi. Bu sebeple göğsünde Sıddık gibi doğru bir vicdan taşırdı».
1333 .(734) te kaleme alınmış olan Sipahsalâr Mena-
ktbında C. R. nin nesebi şöyle tesbit edilmiştir: «Belhli Ah-
med’ül - Hatibi’yül Bekri oğlu Hüseyin oğlu, zamanın kut bu ve âlimlerin sultanı Muhammed Bahaeddin Veled'in nesebi doğtu rivayetlete, sahih vesikalara göte, Resulullahın halifesi Ebubekr-i Sıddık’a erişir. Onun ataları âlim ve müfti idiler. Belh şehrinde, bütün Horasanda maruf, meş- ruf idiler». Müellifi Sultan Veled’le çağdaş olan Elcevahir'-
ül - Mudia, Fi -Tabaka!'ül - Haneliye (Haydarabad Değen baskısı C. 11. s. 123), yine C. R. nin atalarını sıralıyarak Mevlânanın soyca Ebubekire eriştiğini tesbit etmektedir.
Belhte varzları, nasihatları ile müritleri irşat eden Bahaeddin Veled, Fahri Razi başta olmak üzere Yunan felsefesine büyük değer veren kelâmcılar ve bu zümreyi tu tan Harzemşah ile bozuşmuştu. O sıralarda büyük bir şöh ret sahibi olan Necmeddin - i Kübra ile Harzemlilerin arası açıktı. Hattâ Necmeddin-i Kübranın müritlerinden Mecded- din-i Bağdadi (bu Bağdat, Horasandadır), Ceyhun Nehrine attırılarak öldürülmüştü. Gerek memleket içindeki bu haller, gerek Çingiz Hanın Harzem ülkesine doğru yapmak iste diği akınlar, Bahaeddin Veled’i vatanını terk etmeğe mec bur kıldı. Bu göç olayına dair, Sultan Veled İptidanarr.ede şunları söyler:
«Belhten ayrıldıktan sonra Hicaz tarafına yönelmişti. Seyahat esnasında o sırrın eseri zuhur etti diye haber gel di. Tatarlar (Çingiz ordusu) o iklimleri hedef tuttu. İslâm askeri bozulup mağlûp oldu; Belh şehrini zaptettiler, sayı sız kişileri inlete inlete öldürdüler. Büyük şehirler harap oldu». Belhin Çingiz tarafından zaptı 1220-1221 (617) tarihindedir. Menakıp kitapları, Bahaeddin Veled'in Nişapura uğradığını, ihtiyar sofi Ferideddin-i Attar ile
görüştüğünü, hattâ Attar'm
Esrarnameadındaki kitabı nı C. R ye armağan etti ğini, yazarlar.
Eflâki Belhten göçü anlatırken Bahaeddin Ve- led’in büyük oğlu Alâed- din, küçük oğlu Celâled din, eşi Mümine Hatun, dervişleri, kendi adamları, kitapları ile birlikte kala balık bir kafile halinde yola çıktıklarını, Bağdada gel diklerini bildirir. Eflâki ile onu kaynak alan Ne- fahat, Bağdatta kaldıklarını söylerse de, Sultan Veled göçü çok kısa anlattığı için bu türlü tafsilâta girişmez. Hicaz dönüşünde Şamda Muhiddin-i Arabi ile görüş tüklerini, bu zatın: «Süp- hanallah, bir derya bir gölün arkasına takılmış gidiyor» de diğini, menakıplar haber verirler. Eflâki Halep, Malatya yolu ile Erzincana gittiklerini, o tarihte bu ülkenin padi şahı olan Mengucek oğullarından Fahreddin - i Behramşahla karısının büyük ikramına nail olduklarını, hattâ Suşehri (o zaman Akşehir) inde kışladıklarını, ünü, şanı, adaleti, büyüklüğü bütün Asyaya yayılan Selçuklu padişahı Alâed- din Keykubad’ın başşehri Konyaya geldiklerini, Lârende (Karaman) de 7 yıl oturduklarını söylerse de, Sultan Veled, büyük babasının Konyada ancak 2 yıl ömür sürdüğünü işaret eder ve 1221- 1231 arasında geçen 10 yıllık zama nın geri kalan 8 yılının nerelerde geçirildiği hakkında bilgi vermez.
Sultan Alâeddin, Bahaeddin Veled’e büyük saygı gös termiş, ona mürit olmuştu. Sultan Veled, Alâeddin’in: «Herkes benden korktuğu halde ben, bu Tanrı erinin hey betinden titriyorum» dediğini, hattâ hastalığında ziyaretine gelince «İnşaallah siz bu hastalıktan kurtulursunuz, siz pa dişah olursunuz, ben de sizin kumandanınız olurum» dedi ğini, Bahaeddin Veled ölünce, kadın, erkek, genç, ihtiyar, bey, emir, kumandan, vezir, padişah, kısacası herkesin başı açık cenazede bulunmuş olduğunu, padişahın bir hafta tahtına oturmayıp camilerde sofra döşeyerek fakirlere yemek verdirmiş olduğunu anlatır. Babasının ölümünden sonra halkın C. R, ye babasının yerine oturmayı rica ettiklerini, ilimde, amelde, zühütte, fetvada babası derecesinde olduğu nu, Bahaeddin Veled’in müritlerinden Seyyit Burhaned- din’in şeyhini aramak üzere ölümünden bir sene sonra Konyaya geldiğini, lâkin onu bulamayınca, C. R. ile görüş tüğünü, onu ilim derecesinde babasına yakın bulmuşsa da babasının bir de bâtın ilmine vakıf bulunduğunu, o ilmi de öğrenmesi icap ettiğini, böylelikle babasına iç, dış âlemi ile benziyeceğini, onun tıpkısı olacağını söylediğini, yine Sultan Veled haber vermektedir.
C, R. « çille-i merdan» denilen perhiz usulleriyle içi ni arıttı. Bir yandan da babasının ölümü ile eksik kaldığını hissettiği öğrenimini tamamlamak üzere, Suriyenin İslâm âlemince pek şöhretli olan bilim kurullarına gitti. Halepte Halleviye medresesinde Âdim oğlu Kemaleddin’in yanında Hanefi fıkhına çalıştı. Buradan Şama giderek 4 sene tahsil
108
CELÂLEDDÎN - 1 RUM t
Mevlâna’nm ve oğlu Saltan Veled’ın sandukaları (Mevlâna Türbesi, Konya)
ile uğraştı. 1236 da Konyaya döndüğü zaman gerek bilgide, gerek takvada devrin çok seçkin bir insanı olmuştu. Riya zetler, Seyyit Burhaneddin’in nezaretinde devs m ediyoıdu. Sultan Veled, Seyyidin 1232 de Konyaya geldiğini, Mevlâna ile sohbetlerini, onun irşatlarının 9 yıl sürdüğünü, sonra bu şeyhin Kayseride öldüğünü (1241) anlatır.
Artık C R. Konyada, meşhur Celâleddin Karatay’ın kardeşi Seyfeddin Karasungur medresesi yanındaki Mevlâna medresesinde, Küçük Karatayda, Pembefürüşan denilen İp- likçi’de, Sultan Veled medresesi tâbir edilen türbe bitişiğin deki medresede ders veriyordu.
rıoı, hattâ babaunın, yanından hiç a y ı r m a d ı ğ ı elinden dü şürmediği, Maarif adlı kitabını bile bıraktırdı Bu durum karşı sında halk dedikoduya başladı. Do s t l a r ı müritleri kendilerini Mevlâııadan ayırdığı için Şems'ten şikâyete başladılar. Bu halle.den kırılmış olan Şems, geldikten 16 ay kadar sonra C R. nin rahat kalması maksadiyle bir gün ansı zın ortadan kayboldu (11 M a r t 1246 [21 Şevval 643]). Ayrılık C R yi büsbü.ün coşturmuş, her kesten, hatıâ ailesinden bile uzak laştırmış, yanık gazeller söyliyen bir şair, vect içinde semalar ya pan cezbeli bir âşık haline getir mişti. Evvelce şikâyet eden mü ritler de şeyhlerinin bu yüzden çektiği ıstırabı görerek nâdim ol muşlardı. C. R Şems’i arıyordu. Nihayet Şamda olduğu duyuldu. C. R. onun için yaz dığı 4 gazeli mektup olarak yolladı. Bu yanık manzum mektuplar, Şems’i yumuşattı. Mevlâna, oğlu Sultan Veledi 20 kişilik bir kafile ile Şama gönderdi Şems, 1246 (644) de Konyaya geldi. Halk sakinleşmiş, müritler, Mevlâna ile Şems’in bulunduğu sema meclislerinde, hikmet sohbetlerini dinlemiye başlamışlardı. Bu bir müddet böyle devam ettik ten sonra yine ortalık karışmaya, dedikodular alıp yürüme ye başladı. Şems, bu defa Konyadan çok sıkılmış, kendisine cadı, büyücü demelerinden kırılmış olduğundan kesin ola rak ayrılma kararı vererek kaybolmuştu (1247 [645 Kasım]). C. R. yukarıda söylendiği gibi sofiye mesleğinde ge
çirdiği makamlardan sonra, Seyyit Burhaneddin’den uyar ma ve irşatta icazet almıştı. Gündüzleri öğretimle uğraşı yor, onun etrafında birçok talebeler toplanıyordu. Medre selerde derslerine, camilerde varzlarına çok rağbet ediliyor du. Hayatı çok muntazam, tavrı hareketi şeriata uygun, giyiniş tarzı çok itinalı idi. Bu intizamlı hayat, kendisinin tam zıddı bir meşrebin saliki, seyyah bir detviş olan Teb- rizli Şems’in Konyaya gelişi ile birden bire bozuldu. Her bakımdan coşmaya hazır bir ruh haleti içinde bulunan C. R. bu tesadüfle bir yanar dağ gibi coştu. Tebrizli Şems’in ha yatı hakkında fazla bir şey bilmiyoruz. Başındaki koyu renkli keçe külahı sırtındaki elbisesi kimseninkine benzcmiyen bu kalender görünüşlü derviş çok olgun bir ruha sahipti. Ge rek Mevlânanın gazellerinden, gerek Sultan Veled’in tas virlerinden öğrendiğimize göre, Şems az konuşur, az söyler, okur fakat yazı yazmaz, halktan kaçınır, gezginci bir dervişti. Konyada Şems’e tesadüf ettikten sonra C. R. nin onu evine götürerek misafir etmesi, halvet olup uzun günler sohbeti, kendisinden 20 yaş kadar büyük olan bu kalender dervişte 40 ma yaklaşmış C. R. nin büyük bit manevi kudret gör düğüne şüphe bırakmamaktadır. Bundan sonra, oğlu Sultan Veled’in tâbiri ile, herkesin ıktida ettiği bir insan iken Şems’e ıktida edici oldu. Onunla buluşması Mevlânayı, baş tan başa değiştirdi. Medreseyi bıraktı, vazetmez, derse çık maz oldu Halvetten dışarı çıkınca sema’a girer, raksa başlardı. Dostlarından, akrabalarından, müritlerinden, en yakınlarından bile uzekl.ıştr. Şems ona bütün
alışkanlıkla-İpûdanamede Sultan Veled bu olayı şöyle onlatıyor: «Şems,
bu Velede dedi ki: gülüyorsun ya şakavette yine birleştiler. Âşıkları doğru yola eriştiren, ilimlerde benzeri olmıyan o zatın huzurundan beni ayılmak için nasıl toplandılar. Artık benden sonra hepsi memnun, sevinçli olacak Bu sefer ben öyle bir yere gideceğim ki, benim nerede olduğumu kimse bilmiyecek. Beni aramaktan âciz kalacaklar. Hiç kimse ben den bir nişan vermiyecek; bunun üzerinden öyle çok seneler geçecek, kimse benim izimden, tozumdan, eser göremiye- cek. Lâktıdtyı uzatmıyayrm, yakinen onu birisi öldürdü diyecekler. Birkaç defa bu sözü tekrar etti; meseleyi tekit için böyle yaptı» ( İpudaname İran baskısı s. 52). Sultan Veled başta olmak üzere eski kaynaklar, son defa Şems’in gittiği yeri haber vermeden ayrıldığını söyle dikleri halde, Eflâki onun 7 kişi tarafından öldürüldüğünü yazmaktadır. Hattâ Mevlânanın ortanca oğlu Alâeddin’in bu 3uikaste iştirakini de ilâve etmektedir. Halbuki bu iddia, bütün bu olayları görmüş, bizzat yaşamış olan Sult-n Ve led’in eserlerinde imâ sureti ile dahi mevcut değildir. Esasen Eflâki de önce Sultan Veled’e, Sipahsalâr’a uyarak tagayyüpten bahsettiği halde, öldürülme kaydını da koy muş ve sonra kendisi de bu işin içinden çıkamıyacağıııı anlıyarak: «Bu öyle bir sırdır ki, hiç kimsenin ona vukufu yoktur» demek suretiyle ortaya attığı bu rivayetin zayıflığım kabul etmek mecburiyetinde kalmıştır. Mevlânanın, Şems’i bulabilmek ümidi ile iki defa Sama gittiği, ) ptidanameirn
CELÂLEDDİN - 1
RU Mİ
109
ve Mevlânanın şiirlerinden açıkça anlaşılmaktadır. Eğer bu hadise, yani Şems’in öldürülmesi olayı Mevllnaca kabul edilmiş olsaydı, onu bulmak maksadiyle şehirden şehire koşmazdı.
Mevlânayı incitmek için düşmanları tarafından birçok yanlış haberler çıkarılıyordu. Mevlâna Şems’in hayatta oldu ğu, yahut öldürüldüğü hakkında her gün türlü türlü ha berler işitiyordu. Şüphe içir de hetkesten Şems’i sorardı: «Ey kıssa söyliyenler, biraz da Tebriz’li Şems’in hikâyesini anlatınız; o kan dökücü gamzenin hikâyesinden birazcık olsun konuşunuz». Bir gün birisi: «Şemsi Şam’da götdiim» dedi; sevincinden giyip kuşandığı ne varsa hepsini o ada ma bağışladı. Bir dostu «Yalan söylüyor, Şems'i görmemiş tir» dedi, Mevlâna: «Ben onun yalan haberine sarığımı, hırkamı verdim, eğer habeti doğru olsaydı canımı vetitdim» diye cevap verdi.
Mevlâna, Şems’i uzun uzadıya aradıktan sonra, karar sız, tamamen coşkun bir hale gelmişti. Gece gündüz çark vurupfsema etmek)şiir, gazel okuyordu. 40 gün sonta başına duman renginde sarık sardı. Hint alacasından bir hırka giydi. Ömrünün sonuna kadar bu kıyafeti değiştiımedi.
Mevlâna, Şems’in cisminden, bir eser müşahede edeme mişse de, onun manevi, ruhani suretini kendi gönlünde temessül etti. Esasen Mevlânanın mesleğinde aşk, kadehte değil, özdedir. Bundan dolayıdır ki, Şems’in gaybubetinden sonra o coşturan içkiyi Salâhaddin’ın, Hüsameddin’in ka dehlerinden içti.
Salâhaddı'n Zerkup (kuyumcu) aslen Konyalı, ümmi, fakat ârif bir sofi idi. Vaktiyle Seyyit Burhaneddin’den feyz almış, daha sonra çarşıda kuyumculukla uğraşmağa başlamıştı. Mevlânaya bağlanmış, onun halifesi olarak tam 10 yıl hizmette bulunmuştur. Mevlâna, Salâhaddi’in kızı Fatma Gerake Hatunu büyük oğlu Sultan Veled’e nikâh etmek suretiyle onunla olan bağını kuvvetlendirmişti.
Salâ-Mevlâna ve Şema - i Tebrizi (Budapeşte müzesi)
haddin 1261 (657) yılında hastalanmış, Mevlâna ona en güzel eserlerinden sayılabilecek iki mektup göndeımiş, az sonra Salâhaddin ölmüştür. Salâhaddin’in fani cihandan ayrılışı üzerine Mevlâna, halifelik makamını Çelebi Hüsa- meddin (1225- 1284 [622- 6 8 3 ])e vermiştir. Hüsameddin, servetini Mevlânanın ve tarikatının uğrunda harcamaktan çekinmiyen, Âhi Türk ailesinden pek mühim bir şahsiyetti. Altr defterden ibatet olan Mesnevinin gerek mensur olan mukaddimeleri, gerek manzum olan dibaceleri onun yüksek sıfatları ile doludur. Mevleviliği iyi bilmiyenler Hüsamed- din’i Şeyh Mevlânaya mürit sanırlar. Kendisinin irfan ci hanına yaptığı hizmetlerin en büyüğü, dünya edebiyatının sayılı âbidelerinden birisi olan AfeJBei'/nin yazılmasına sebep oluşudur.
C. R. nin fizyonomisi, Manisa Mevlevihanesi şeyhi Lutfullah Çelebi tarafından 118 beyı'tlik bir manzume ha linde anlatılmıştır. Bu eser hiçbir yelde yayımlanmamış olup, Konya Mevlâna türbesinde talik harflerle yazılmış bir levha halinde asılı bulunmaktadır.
C. R. . şiirlerinde kendisinin soluk benizli olduğunu yazdığı gibi, Eflâki de onu zayıf, sarı benizli bir zat olarak tarif etmektedir. Sarı helile (Myrobalan) denilen ilâcı ağ zında tutması, karaciğerindin rahatsız olduğunu anlatır. C. R. nin 1273 yılı Atalık ayında rahatsızlığı artmıştır. Me- nakıplar bunun yüksek ateşle seyreden bir hastalık oldu ğunu yazmaktadırlar. 17 Aralık 1273 15 Cemaziyelahır 672) pazar günü akşamı ölmüştür.
C. R nin türbesi Selçuklu vezirlerinden Alemeddin-i Kayser’in teşebbüsü üzeıine Bedreddin-i Tebrizi adlı mi mar tarafından inşa edilmiştir Eflâki, tütber.in kubbesin deki eski çinilerin firuze mavisi renginde olduğunu, en üstünde ay bulunduğunu bildiımektedir. Selçuklulardan sonra Karamanlılardan Ebülfeth Alâeddin Bey, daha sonra II. Bayezid, türbede önemli onarımlar yaptırmışlardır. 1482 de yapılan tamire ait kitabe yeşil kubbenin iç duvarında yazılıdır.
Türbede yatanların üstlerine II. Bayezid’in giydiği Bursı- nın ipekli kadifesinden örtüler örtülmüş olup bugün onlardan bir kısmı hâlâ mevcuttur. Mevlânanın ş:mdiki örtüsü, İs- tanbulda Simkeşhane’de 1894 te siyah ipek kadife üzerine altın ibrişimle işlenmiştir. Yavuz Sultan Selim zamanında dergâhın etrafına duvar çekilip avlu ortasına şadııvan yap tırılmıştır. K-ınuni Süleyman zamanında Semahane ile Mes- çit ilâve edilmiş, II. Selim zamanında türbe önündeki ima retle muhteşem Selimiye Camisi yaptmlmıştır. 111. Murat zamanında şimdiki hücre ilâve edilmiş buru anlatan bir kitabe, cümle kapısının üstüne konulmuştur. II. Mustafa, III. Selim II. Mahmut, Abdülaziz, II. Abdülfmnıt devirle rinde Mevlâna dergâhında büyük küçük tamiıler. ilâveler yapıldığı gibi, 1911 yıllarında Yeşil kubbe’rin çinileri Sul tan Reşat’ın emri ile tamamen yenilenmiştir.
E se rle ri: C. R nin belli başlı eserleri aşağıda ince lenmiştir :
Mesnevi: Mesnevi arka arkaya iki mısraı aynı kafiye
yi taşıyan bir nazım şekli olmakla beraber, Mesnevi denin ce Mevlânanın eseri anlaşılır. M esnevii Mevlevi, M esnevii
M mevi, Mesnevi - i Şerif gibi unvanlar, ona verilen değeri
ifade eder. Mevlâna, kitabın içerisinde ona Husaminame ( Hüsameddin’ın kiıabı), Saykal ■ t Ervah (Ruhların aynası yahut cilâsı) demektedir.
Halifesi Hüsameddin Çelebi bir gün Mevlânayı neşeli bularak, gazellerinin çoğaldığını, Divan inin hayli
110
CELÂLEDDÎN-1 RUMİ
Mevlâna ve dostları (Rembrandt’a göre; Etnografya müzesi, Berlin)
ğünü, fakat müritlerin elinde tasavvufa, İlâhi bilgilere dair kendisi tarafından yazılmış bir eserin bulunmadığını söyli- yerek, Attar’ın Mantık'ut - tayn vezninde, Hâkim Senâi’nin
İlâhinamesi tarzında bir kitap vücuda getirilirse, bundan
âşıkların, siliklerin istifade edeceğini arz eder. Mevlâna: «Bu fikir size gelmeden evvel esasen ben böyle bir şey dü şünmüştüm» diyerek Mesnevinin bir özeti olan ilk 18 be- yitin yazrlr suretini sarığının kenarından çıkarıp Hüsamed- din’e verdi.
Mesnevinin ne zaman yazılmaya başlandığı, kesin ola
rak belli değildir. Fakat Eflâki’nin anlattığına göre, birinci defter yazıldıktan sonra, Hüsameddin Çelebinin eşinin ölü mü dolayisiyle aradan birkaç yıl geçmiştir. İkinci defterin gerek mukaddimesinde, gerek ilk beyitlerinde Mesnevinin geciktiği, kanın süt olması için bir zamana muhtaç bulun duğu, bu sözlerin Hicretin 15 Recep 662 (13 Mayıs 1263) senesi yazılmaya başlandığı zikredilmektedir.
Mevlâna realist bir yazar olarak açık saçık hikâyeleri söylemekten çekinmez. Çünkü onun düşündüğü ancak ger çektir. «Bizim Mesnevim iz Kut'an gibidir; bazısına bida yeti, doğru yolu gösterir; bazısını deiâlete götüıür. Benim şiirim şiir değildir, iklimdir. Benim mizahlarım mizah de ğildir, talimdir» der.
Mesnevi, Kur andaki ayetler, hadislerle, Hakim Senaî,
Attar gibi büyük şairlerin şiirleri ve hikâyeleriyle, Kelile ve
Dimne adındaki H int hikâye kitabından alınmış parçalarla
doludur.
Mesnevinin kâtibi yalnız Hüsameddin Çelebi idi. Mevlâ-
na, Mesnevinin yazılmasına büyük önem vermiştir. Her defter bitince Çelebi, yüksek sesle onu Mevlânaya okumuş, Mev lâna tarafından beyitlerde, kelimelerde tashihler, tebdiller
yapılmıştır. Mevlâna kendi sözlerine başkalarının kalem karıştırmasına asla müsaade etmiyordu. Mevlâna, Peygam bere hürmeten eline kalem alıp yazı yazmamış, o söylemiş Hüsameddin yazmıştır. Mecâlis - i S acdaki hikâyeler nasıl birbiri içerisine girmiş bir şekilde ise, Mesnevide de öyle dir. Böylelikle yirmi altı bin beyte yaklaşan (25 7G0), aynı vezindeki eser, sıkıcı olmaktan kuıtarılmıştır. Mesnevinin bitiş tarihi de başlangıcı gibi kesin olarak bilinmemekle beraber, en eski nüshalarda bulunan H atim e-i Velediye denilen Sultan Veled'in yazdığı bölüm, eserin C. R. nin ölüm tarihinden biraz önce bitirildiğini açıkça anlatmak tadır.
Altı cilt olan Mesnevinin her birine defler, bunun çoğulu olarak,hepsine defatir (defterler)denilir. I., 111., IV. defterlerin mukaddimeleri Arapça, diğerlerininki Farsçadır. Mevlâna tarafından IV. ye A l za’n, V. ye Sifr diye işaret edilmiştir. I. defterin önsözü, metin söylenip bittikten soma yazılmış olduğu hissini vermektedir. Nitekim bazı eski yaz malarda bu kısım yoktur.
Mesnevinin ilk beyiti, XIV. yüzyıldan sonra yazılan
lardan farklıdır. Başta Mevlânanın türbesi yanındaki nüsha olmak üzere XIV. yüzyılın sonlaıına kadar yazılan nüsha ların hemen hepsinde ilk beyit şöyledir:
Bişnev in Ney çun şikâyet mikûned Ez Cudayıha hikâyet mikûned XIV. yüzyıldan sonraki nüshalarda ise:
Bişnev ez Ney çün hikâyet mikûned Ez Cudayıha şikâyet mikûned
XV. yüzyıl Mesnevi mütercimlerinden Muini Mustafa ilk beyti şöyle tercüme etmiştir:
N a le -i Ney’den îşitgil. ya bu Ney Kim neden ağlar neden göynür bu Ney G û ş -i huş aç duy şikâyetler eder Ayrılıklardan hikâyetler eder
Sonraki çağlarda yazılanların ilk beyitini Nahifi (ölm. 1738 [1151]) şöyle çevirmiştir:
Dinle Ney'den kim hikâyet etmede Ayrılıklardan şikâyet etmede
Mesnevinin vezni, Attar’ın Mantık'ut - tayr (K u şd ili)
kitabının vezni olan «Fai'lâtun Fa'ilâtun Fa'ilâı» veznidir. Bu vezin, Türklerin 4 + 4 + 3 ( = İ l ) lü vezinlerine benzemektedir. Bundan ötürü Mesnevinin yazılmasından lonra, Anadoluda meydana getirilen birçok edebî manzum eserlerin müşterek vezni olmuştur.
Mesnevi, kendi devrinde ilgi görmüş, meşhur Sadred-
din - i Kûnevi, Mesnevi için Arapça olarak bir takriz yaz mıştır. Eflâkî’nin anlattığına göre Mevlâna, Mesnevisinin doğudan batıya kadar yayılacağını, her yerde okunacağını söylemiştir.
Sipehsalâr Menakıbında, Mevlânanın: «Mesnevi biz
den sonra şeyhlik eder, isteklilere mürşit olur, onlara kıla vuzluk eder, öğretmen olur»dediğini yazar(A. Avni Konuk:
Sipehsalâr tercümesi, İstanbul, 1329 [1913] s. 72).
Molla Cami (1414- 1493) Mevlânayı ve Mesneviyi öven 16 beyitlik bir mesnevisinde şöyle der: «Mevlânanın manevi Mesnevisi İran dilinde Kur’andıt. O manâ cihanı padişahının kıymetinin delili olarak, Mesnevisi kâfidir. Ben o âlicenabın tavsifinde ne diyebilirim ki; peygamber değil ama, kitabı var».
Mesnevi birçok hikâyelerden meydana gelmiştir. Bun
lar bazan bir tek beyit içerisinde anlatılmıştır. Meselâ: «Birisinin merkebi var fakat palanı yoktu. Palan bulduğu
C ELÂ LED D İN-İ RUMİ
1İ1
1278 tarihli bir Mesnevi el yazmasından tezhipli bir sayfa (Mevlâna müzesi No. 51, Konya)
zaman merkebi kurt yemişti». Mesnevide isim tasrih edilerek tariz ve hücum şeklinde beyitlere rastlanmamaktadır. Bu hususta Mevlâna, Kur'anı örnek almıştır.
Mesnevide bir hikâyenin maksadı mensur olarak yazıl
dıktan sonra asıl manzum kısma geçilir. Mevzu (sujet) kırmızı mürekkeple yazıldığı için bunlara Farsçada Surh
(Lat. rubrum, Fr. rubrique) tabir edilir.
Mesnevinin 1. defteri 176 Sulh ile sayısı değişmek
üzere 4 012 beyiti ihtiva eder. Bu cildin içerisindeki hikâ yelerden ilkini Mevlâna şu beyitle takdim etmektedir:
«Ey dostlar, bu destanı iyice dinleyiniz Çünkü o bizim iç alemimizi size anlatacaktır» Bir padişah bir cariyeye âşık olur, onu satın alır; fa kat kız hastalanarak yatağa düşer. Tedavisi için her taraf tan çağırılan hekimler kızın hastalığını cismanî sanarak ilâç verirler, fakat devalar tesir etmez. Kızın hastalığı ar tınca padişah Tanrıdan sevgilisine himmet etmesini diler. Rüyasında İlâhi bir hekimin hastayı kurtaracağı müjdesi verilir. Padişah saray kapısında vasıfları tarif edilen İlâhi hekimi bekler. Hekim hastayı muayene eder, bir odada yalnız kalmaları lüzumunu söyler. Hasta kızın nabzını eline alarak ona birçok sorular sorar; gezdiği, dolaştığı yerleri sual eder. Söz Semerkant’ta, Gatfer köprüsüne gelince, nab zın gayri tabii atışından, kızın bu köptü yanındaki bir kuyumcuya âşık olduğunu teşhis eder. Padişaha hastalığın anlaşılmış olduğunu, kızın kuyumcu ile evlendirilmesi lâ- zımgeldiğini anlatır. Semerkant’a gönderilen saray adam ları, onu başkuyumcu olarak getirirler. Kızı onunla evlen dirirler. Hastalık derhal şifaya yüz tutar; fakat bu defa kuyumcuya zehirli ilâçlar verilir, bundan ötürü talihsiz kuyumcu karaciğer hastalarının gösterdiği belirtilerle ölüp gider.
Bu tıbbi hikâye Mevlânanın hekimliğe ait eserleri dikkatle okuduğunu bize anlatmaktadır. Zaten Mesnevide böyle birçok tıbba ait hikâyeler vardır (bu hikâyenin aslı
için bk. Firdevs'ül - Hikme, Berlin baskısı s. 538, Nizami-i Aruzî: Çakar makale, Leyden baskısı s. 78-80. Bu son eserde hikâye İ b n - i Sina'ya atfedilmiştir).
II. defter, 111 suıh ile sayısı değişmek üzere 3 793 beyiti ihtiva eder.
III. defterde 230 suıh ile değişik olmak üzere 4 796 beyit vardır. Bu kitapta daha çok Musa peygamber ile Fi ravunun hikâyeleri bulunmaktadır.
IV. defter 138 surh, sayısı değişmek üzere 3 841 be yit ihtiva eder.
V. defterde, 156 surh, sayısı değişmek üzere 4 225 beyit vardır.
VI. defter, 134 surh ile değişmek üzere 4 918 beyit ihtiva eder. Beyit sayısı bakımından bu defter hepsinden daha zengindir. Bu defterde mevcut olan hikâyelerden bi rinde, bir padişahın, üç oğluna, ülkenin falân yerine git meyin diye tenbih etmesi, şehzadelerin oradaki köşkte, Çin padişahının kızının resmini görüp âşık olmaları, şehzade lerden ikisinin kıza ait istenilen nişaneleri gösteremedikle rinden öldürülmeleri anlatılır. 111. şehzade hikâyesi anla tılmaz. Sultan Veled, babasından bu hikâyenin tamamlan masını ister. Mevlâna: «Mesneviyi okuyanlar III. şehzade hikâyesini anlıyabilirler, mahşere kadar artık kimseyle ko nuşmam» diye cevap verir. Halbuki III. şehzade hikâyesinin, Tebrizli Şems'in Makalât adlı kitabında mevcut olduğunu Veled Çelebi haber vermektedir.
Mesnevinin, Mevlânanın söyleyip Hüsameddin Çelebi
nin yazdığı asıl nüshası ortada yoktur. Sultan Veled’in bundan kopya ettiği nüsha da mevcut değildir. Ancak Mev- lânanın ve halifesi Hüsameddin Çelebinin Sultan Veled’in huzurlarında birçok defa okunmuş, tashih edilmiş, hareke lenmiş nüshadan yazılmış, Selçukluların nefis tezhibi ile süslenmiş mükemmel, her türlü itimada lâyık en doğru nüsha şimdi Konya Mevlâna müzesindedir. Bunun tarihi 1278 (677) olup, Mevlânanın ölümü (1273) nden 5 yıl sonra yazılmıştır. Bu kitabı Sahip Ata Fahreddin Âli’nin kölesi Selçuklu ulularından Cemaleddin vakfetmiştir. Asıl Hüsameddin Çelebi nüshasından kopya edilmiş diğer bir
Mesnevi yazması, yine Konya müzesindedir. Bunun tarihi
1288 (687) dit. Bu nüshanın vaktiyle Mesnevi sarihlerin den Sarı Abdullah (ölm. 1661 [1071]) ile Mesneviyi na zım yoluyla tercüme eden Nahifi (ölm. 1738 [1 1 5 i]) nin elinde bulunduğu, üstündeki kayıtlardan anlaşılmaktadır. Ayrıca her cildin sonunda, asıl doğıu nüsha ile karşılaştı rıldığı Arapça bir ibare ile ifade edilmiştir.
Türkiyede ve başka memleketlerin kütüphanelerinde gerek tam, gerek bazı ciltler halinde çok eski nüshalar bulunduğu gibi, bunlar arasında pek süslü, altınla bezen miş resimli nüshalar da vardır. Denilebilir ki, yazmaların sayısı binleri aşmaktadır.
Mesnevi Türkçe, Arapça, Farsça ve Ordu diliyle ol
mak üzere tam, yahut kısmen şerh edilmiştir. İslâm âlemin de Kur’an ile Hadisten sonra en çok basılan, uğraşılan kitaplardan birisi Mesnevi olmuştur. İlk şerhi Ahmed Ef lâki Dede, 1318 (718) de yazmaya başladığı Menakib'ül -
arifin adlı eserinde denemiştir ve bu şerh mensurdur. Sul
tan Veled’in Mesnevileri de birer şerh mahiyetindedir. İle ride söz konusu edeceğimiz Süruti şerhinde Eflâki’nin bazı beyitler ve hikâyeler hakkındaki izahlarına uyulmuştur. Diğer eski bir şerh de Ahmed - i Rumî’nin olup bu zat
Dekaik’ûl -Hakayik ve Rekaik’ût -T era ii adlı manzum,
mensur büyük eserinde Mevlânaya, Mesneviye ait çok kıymetli bilgiler verir. Eserini 1325 (725) de Hindistan’ın Avad şehrinde ikmâl etmiştir.
112
CELÀLEDDlN - 1 RUMÎ
Başlıca Mesnevi şerhleri şunlardır: Şem - i (ölm. 1601 [l0 1 0 ]). III. Murat zammında 6 defteri de Türkçe olarak şerh etmiştir. Eliyle yazdığı nüshalar Eyüp Hüsrev Paşa kütüphadesindedir. Süruri (ölm. 1561 [969]), Aler-
nev'tyi tam olarak Farsça şerh etmiştir. Ankaralı İsmail
Rusuhi Dede (ölm 1642 [1052]) nin şerhi, bütün Mesne
vi şerhleri arasında şöhret kazanmıştır. Bu eser 6 cilt ola
rak Mısırda basılmıştır (1835 [ 1251 ]).
Mevleviler arasında Hazreti Şârih, Ş ârih -i Mesnevi diye ün alan bu zatın eline, V. defteri şeıh ettiği 1625 (1035) yılında 1411 (814) tarihinde kopya edilmiş, VII. cildi de ihtiva eden bir Mesnevi nüshası geçer. Böylelikle aklın, hayalin kabul edemiyeceği bir takım uzak deliller 1 e
Mesnevinin VII cilt olduğunu zanneder. 1784 beyit ve 54
surh’u ihtiva eden bu kısmt, pek büyük bir cilt haline getirerek şerheder. Kendi zamanından itibaren reddedilen bu asılsız kitap Mevlânanın ne üslûbuna, ne de düşünü şüne uymamaktadır. Esasen Mevlânanın tashihinden geçen metinlerden kopya edilen en eski nüshalar da 6 cilttir. Bu asılsız cildin şerhi basılmamışsa da metni, İsmail Ferruh Efendinin 1818 (1234) yılında yaptığı manzum tercümesi ile birlikte 1851 (1268) de Mısırda basılmıştır. Ankaralı İsmail Rusuhi Dedenin Mesnevi hakkında Fatih’iil Ebjât,
Cami'ül - Ayat adında iki eseri daha vatdır, fakat basıltna-
mıştır. Sarı Abdullah Efendinin Cevahir'iil - Zevahir adiyle
1609 tarihli bir Mesnevi el yazmasının 1 b, sayfa sındaki minyatür
bir Mesnevi şethi vardır ki, I. defteıin 5 cilt halinde şer hinden ibarettir (1871 de Âmire Matbaasında). Bursalı İs mail Hakkı (ölm. 1725), Ruhul Mesnevi adiyle I. defter den 738 beyiti, iki cilt halinde şeıh etmiştir (1870 yılın da Âmire Matbaası).
Yenikapı Mevlevi şeyhi Sabuhî, İhliyarat adıyla bütün
Mesneviden seçtiği beyitlerin şeıhini bir cilt halinde top
lamıştır. Nüshaları Konya müzesinde, Yenikapı Mevlevıha- nesi kitaplığında vardır. Bundan başka Sivaslı Abdülme- cit başta olmak üzete daha birçok kimseler tarafından seç me sutetiyle şerhler yapılmıştır. XVIII. yüzyılın değerli şairlerinden Süleyman Nahifi, Mesneviyi büyük bir başarı ile manzum olarak tercüme etmiş, bu eser Mısır Matbaa sında ( 1851 [1268]) de talik haflerle çok nefis, yanlışsız bir halde basılmıştır. Yine Mesnevinin Arapça tam şeıhi Beşiktaş Mevlevi şeyhi Yusuf Dede tarafından Elmenhec' iil-
kâvi Fi ¡eth'il - Mesnevi adıyla yazılmış olup Mısııda
(1872 [1289]) basılmıştır.
Son yıllarda A. Avni Konuk (1873 - 1938) Mesnevi
yi tam olarak tercüme ve şerh etmiştir; yazma olarak Kon
ya Mevlâna müzesindedir. Tahir Olgun (1877 - 1951) Mes
nevinin 5 cildini tercüme ve şeıh etmiş, büyük kısmını
yayımlamıştır. Maarif Vekâletince yayımlanan Mesneviler, Veled Çelebi İzbudak tarafından tercüme edilmiş, Abdül- baki Göipınarlı tarafından muhtelif şerhlerle karşılaştırıl mış, gereken açıklamalar yapılarak 6 cilt halinde basıl mıştır.
Mesnevinin Hindistanda Farsça, Otdu diliyle tercüme,
şerh olarak meydana getirilmiş birçok basmaları vardır. Farsça şeıhler arasında Kemaleddin - i H üseyn-i Haıezmi- nin Cevahir'ül - Esrar adındaki eseri dünyaca meşhurdur. Molla H üseyn-i Kâşifinin Lübb ■ i Lübab adındaki seçme şeklinde tertip ettiği eser de meşhurdur. Mehmet Alinin
Bahr’iil - Ulûm adındaki iki ciltlik tam Mesnevi şerhi de
bu arada söylenmelidir. Teleromüz Hüseyin’in Mirai’iil Mes
nevi (1924) adında vücuda getirdiği eser, Mesneviyi türlü
bakımlardan inceliyerek bölümlere ayırmıştır.
Bundan başka İranda da Mesnevi üzerine çalışmalar görmekteyiz. Abdürrahim Alâüddevle’nin 1881 (1299) de yayımladığı Kâyij’il - Ebyal adlı Mesnevi metni büyük bir emek mahsulüdür. Beyitlerin ilk mısıalarının başındaki 2 -3 kelimeyi bilmek şartiyle, o beyitin hangi defterin han gi sahifesinde olduğunu surhuyla birlikte bulmak kabildir. Aynı eser 1901 (1318) de H ırd standa bir defa daha bas tırılmıştır Son yıllarda Musa Nesri adında bir zatın Nesr i
¡erh ■ i Mesnevi adıyla Mesneviyi tamamen mensur bir hale
getiren 6 ciltten ibatet eseri anılmaya değer. Firuzanfer’in
H ulâsa-i Mesnevi (Tahran, 1955[Şemsî 1333]) adıyla bası
lan eseri, kendi sahasında kıymetli olduğu gibi, son yıllaıda aynı zatın M e a h z - i Kasas - u Temsılâl i M esneıi adında ki kitabı da, Mesnevi hikâyelerinin hangi kaynaklardsn alındığını göstermesi bakımındın değerlidir (Tahıan üni versitesi 1955 [Şemıî 1333]). Yine aynı zatın E hadis-i
Mesnevi adlı telifi, Mesn»videii hadisleıin müsnetleriri
göstermesi bakımından önemlidir (Tahran Üniversitesi bas kısı 1956 [Şemsi 1334]).
Avrupa dillerinde Mesnevi nin ilk tercümesini Jacques de Wallenbourg ( 1763- 1806), İstanbulda 6 senelik bir çalışmadan sonra 1792 de bitirdi. Tercümede metnin aynen çevrilmesine çok dikkat etti. 1799 daki Beyoğlu yangınında bu Fransızca tercüme yok oldu (A. R. Nıcholson: Mesnevi C. I. mukaddime s. 2 - 3 ) .
CELÂLEDDİN-Î RUM Î
1İ3
1609 tarihli bir Mesnevi el yazmasının 2 b, sayfası
İlle Almanca tercüme Georg Rosen tarafından Mesne
vi öder Deppelverse des Scheich Mevlâna Dschalâleddin Ru mî adiyle yapılmıştır [Leipzig, 1849]. Bu zat Mesnevinin
1. defterinden 644 beyti maalen ve nazım yoluyla Alman- caya çevirmiştir. Oğlu Friedrich Rosen bu eseri 191} te bir giriş ile yeniden München - Georg Müller firmasına bastırmıştır (Galâl - ad ■ din Rumî. Aus d. Rohrflötenbuch [Mesnevi] W . v. d. Porten Hellerau, 1930).
İngilizceye I. defter J. W. Redhouse tarafından naz- men çevrilmiştir [Londra, 188i]. E. H. Whinfield, 6 cilt ten 3 500 beyiti seçmiş, tercüme etmiştir [Londra, 1887; 2. baskısı, 1898]. E. H. Wilson, II. defteri tercüme etmiş tir [2 cilt olarak 1910, Londra],
Mesnevinin en eski yazmalarına göre yapılmış doğru
baskısı R. A. Nicholson (1868- 1945) in himmetiyle mey dana getirilmiştir: The Mathnawi of Ja lâ l-u d -d in Rumî,
edited from t he oldest manu script s availahle: W ilh erit icat notes, translations and commentary, E. J. Gibb Memorial, New Sériés [Londra, 1924-1933]. 3 cilt içerisinde 6 def
terin metnini; 3 ciltte İngilizce tercümelerini; 2 cilt içe risinde 3 er defterin ihtiva ettiği güç kelimelerin İngilizce izahlarını toplamak üzere Mesneviyi 8 büyük cilt halinde bastırmıştır. Çalışmaları 16 sene sürmüştür.
(Ordu dilindeki tercümeler için bk. Catalogue of the
Library of the India Office II, Part VI. Persian Books by A. ]. Arberry, Londra, 1937).
Felemenkçede de Rumî Jalaluddin: Fragmenten uit
de Mashnawi. Naar het Perzisch vertaald en toegelicht door R. van Brakell Buy s [ 1951 ] adlı bir eser vardır.
D ivan-1 Kebir: Mevlânanın gazelleriyle, rübailerinden
meydana gelmiş bir eserdir. 20 bahirin her biriyle teşkil edilmiş birer divan ile, menus olmıyan 40 vezni havi bu lunan muhtelif bahirlerden ibaret bir divandan ve alfabe sırasına göre sıralanmış rübailer divanından, diğer bir ta birle 22 Divandan meydana gelmiştir. Bunlar gazel, tercii bent, kıt alar halindedir. Rübailer de alfabe sırasına göre tertip edilmiştir. C. R ., makta beyitinde kendi adı yerine Şems’in adını yazdığı için bu kitap Türkiye dışındaki do ğu memleketlerinde «Külliyat ■ ı Şems», «Divan - 1 Şems - ül Hakayık» gibi unvanlarla anılmaktadır. Mevlâna kendi adı yerine «Hamuş, Hamuşkün, Zebanderkes, Megû, Ten- zen»gibi «sükût»manası veren mahlaslar kullanmıştır. Şems’i «Şemseddin, Şems'i Tebriz, Şahı Tebriz, Sulan - 1 Tebriz» gibi lâkablarla anar. «Molla, Mevlâna, Mollayı Rum, Celâ- leddin - i Rumî, Molla Celâleddin» gibi mahlasları hiçbir gazelde kullanmaz. Salahaddin ve Hüsameddin mahlasları ile yazılmış gazelleri 100 e yaklaşır. Bir yerde Emîr - i Âlim, bir yerde da Senai adına raslanır.
Divanı Kebirin edebi değeri hakkında, İranlı Hida
yet Kıza söyle diyor: «Ban İran edebiyatı içinde Mevlâna- nın gazelleri gibi vect ile, ask ile yazılmış, insanı vecde getiren bir şiir görmedim. Bilgim derecesinde düşünüp ta şındım; ruhini makam, şiir, zevk, heyecan vadisinde onun derecesinde kimseyi bulamadım. Onun şiirlerindeki hakikat ler, hikmet, irfan incelikleri, İlâhi bir ilhamdır. Bunlar, gerçek yolunda yürüyen eski âriflerin, şairlerin hiçbirisin de yoktut».
Mevlânanın kendi işaretine, Devletşahın söylediğine göre bu gazeller heyecan mahsulü olup ekseriya sermesti ile söylenmiş, müritleri, dostlan tarafından yazılmıştır. Bu şiirlerde sıcaklık, yakıcılık, genişlik, yükseklik görülmekte dir. Divanın üslûbu ile Mesnevinin üslûbu arasında büyük bir ayrılık yoktur. Binaenaleyh bazılarının zannettiği gibi Mevlânanın Divandaki şiirleri Afij»ei<;dekilerden değerce farklı değildir. Divanın çok eski yazma nüshaları, Mesnevi nüshaları kadar olmamakla beraber, başta Konya Mevlevi- hanesi olmak üzere Türkiyede ve başka memleketlerde mevcuttur.
Divanı Kebir de bulunan beyit sayısı 30 ■ 40 bin ara
sında değişmektedir. Meselâ Konyadaki ( 1366 [ 768] - 1368 [770]) tarihli iki cildin beyit sayısı 40 380 dir.
1884 (1302) de Lucknow da taşbasması ile hazırlan mış olan nüsha 1 036 büyük sayfadan ibarettir. Fakat içe risine başka şairlerin de şiirleri girmiş, bu arada Sultan Ve- led’in 27 gazeli yer almıştır. 1958 [Şemsî 1336]de Külliyat - 1
Şems ya Divan - 1 Kebir adıyla Firuzanfer tarafından, en es
ki nüshalarla karşılaştırılarak birinci cilt olmak üzere Di
van -1 Kebirden 521 gazel, 5 560 beyit halinde Tahran
Üniversitesi yayımları arasında yayımlanmıştır.
Hidayet Rıza Han tarafından 1864 (1281) de basılan nüsha 1957 (Şemsî 1335) da fotoğrafla yeniden bir daha bastırılmıştır.
Gazeliyat - 1 Ş e m s-i Tebrizî adı altında 748 -)- 40
sayfa olarak içerisi ve kabı türlü resimlerle bezenmiş bir nüsha «Böngâhı Matbuatî» tarafından bastırılmıştır. Yine
114
CELÂLEDDİN-İ RUMİ
Tahranla M. Teçvidi tarafindsn, Bergüzide-i Divan ■ i
Ş em s-i Tebrizî, adiyle, talik harflerle güzel bir kâğıt üze
rine «Şirketi Simahî» müessesesince 190 sayfa halinde bas tırılmış ve baş tarafa C. R nin bir minyatüıü konmuştur.
D ivan-s Kebirin Avrupadâ şöhret kazanmış tercüme
leri vardır: V. von Rosernweig, tarafından yapılmış olan
A usuahl aus den Diwanen des gıössten mystischen Dich- ter Persiens [Viyana, 1858]. Bu kitabın bir sayfasına asıl
metin yazılmış, karşıki sayfasına Almanca tercümesi kon muştur. İçerisinde Ulu Arif Çelebinin şiirleri de yer al mıştır. J. v. Hamnıer ve Friedrich Rückert tarafından
Ghaselen des Dschelâl - eddin Rumi [Stuttgart, 1912]; Nich-
olson, tarafından, Selecled Poems from the Divani S hamsi
Tebriz [Cambridge, 1898].
Schâms - i Tâbriz. Intichâb i Divan - i Schâms ■ i Teb riz. in Urdu übersetzt von ’Abd al- Mâlik Â<awî. o. O. 1931. Auswahl aus dem Diwan des grosıen Myssikers Dschalâl - ud - din Rumi.
Divanın bazı Türkçe tercümeleri vaıdır. Veled Çele
bi tarafından bazı gazeller seçilerek tercüme edilmiştir. Takriben 10 bin beyite yakın olan bu tercümeler basıl- mamıştır.
A. Gölpınarlı seçme gazellerden müıekktp bir tercü me yayımlamış [İstanbul, 1955], ayrıca Divanın tamamını tercümeye başlamış, iki cildini 1957 ve 1958 de İstanbulda yayımlamıştır.
Rubailer: Mevlânanın bu eseri de ayrı bir gürellik
ve özellik taşımaktadır. Bunlarda Mevlâna aşkı, sabrı, her şeyi hoş görmeyi, ancak bunlar vâsıtasiyle gerçeğe erişile bileceğini söyler (Rübailerden birçoğu Divan - t Kebirin so nuna eklenmiştir. Yahut ayrıca el yazmasiyle kitap şeklinde basılmıştır). Rübailer, Veled Çelebi tarafından toplanmış ve Riibaiyat- / Hazreli Mevlâna [ İstanbul, 1896 ] adiyle bastırılmıştır. Bu kitap 1 659 rübaiyi ihtiva eder; bunlar dan birçoğu Mevlânanın üslubunu taşımakta ise de bazıla rının onun' olduğu şüphelidir.
Eserin bunlardan başka daha birçok tercümeleri var dır : Haşan Âli Yücel: Mevlânanın Rubaileri [İstanbul, 1952]; Hüseyin Rifat Işıl tarafından 1937 de yapılan bir kısmı manzum tercümeler (50 İran şairinden nazmen ter cüme edilen rübailer de bu kitabın nihayetine ilâve edil m iştir); Âsaf Halet Çelebi: Mevlânanın Rubaileri [İs tanbul, 1939]; A. Gölpınarlı: Mevlânadan seçme rubailer [İstanbul, 1947].
Rübailer İtanda Rübaiyal ■ ı Mevlâna adiyle, İsfahan şehrindeki Bahir kütüphanesi tarafından 1942(Şemsî 1320)de bastırılmış olup bu baskı 1 994 rübaiyi toplamaktadır. İngi lizce, A. J. Arberry: Jalâl - ud - din Rumi, Rubaiyyat, Select
translations into English verse[l949. XXV11I, 209 P. Bogda-
nov] ; T. The Quatrains of J a la l-u d -d in Rumî and 2 hi-
therto unknown manusctipls of his Divan [Y ear-Book of
the Asiatic Society of Bengal, 1935]; Fransızca, Âsaf Ha let Çelebi: Djelâl - Eddin - i Roumî ( Mevlâna) Roubaiyyat [Paris 1950]; Macarca, A hxandrr Kegel: Abh. der Ung.
Ak. Wiss. [Budapeşte 1907].
Pihi ma F ıh: Mevlânanın, M uineddin-f Pervane’nin
konağında, diğer topluluklarda söylediği sözlerden ibaret önemli bir eseridir. Gerek Mevlânanın hayatını, geıek ken di zamanındaki türlü olaylan ve inançlaıı göstermek ba kımından değer taşır. Yazmaları, Mevlevihanelerde, Tüıki- yede ve dünya kitaplıklarında vaıdır. Başlıca basımları şun lardır: Kitab - ı Muslatab- t Fıhi ma Fıh [Muavin al - Dav
la’ııın yardımiyle S. Veled’in Maarifi ile birlikte taş bas ması olarak, Tahran, 1915]. Fihi ma Fih, Ordu dilinde bir önsözle [H indistan, taşbasması 1929]. R isale-i Fihi
ma Fih [Matbaa harfleriyle Kitabfüıüşü - i Cibannuma ta
rafından, §iraz, 1940]. Bu baskı hem eksiktir, hem de için de dizgi yanlışları çoktur. Kitab - ı Fihi ma Fih [tran üni versitesinden Fiıuzanfer’in en eski nüshalarla karşılaştıra rak hazırladığı baskı Tahran, 1952], Fihi ma Fihln, Ahmet Avni Konuk tarafından 1914 te 7 - 8 yazmanın karşılaştırıl ması ile meydana getirilen metinden yapılmış bir tercümesi yazma olarak Konya Mevlâna müzesinde bulunmaktadır. Firuzanfer nüshası üzerinden yapılan bir tercümesi de Ma arif Vekâletince bastırılmıştır (1954).
Mecalis-i Seb'a (Mevlânanın yedi öğüdü): Camilerde
söylemiş olduğu mev’izelerin bir araya getirilmesinden mey dana gelmiştir; 7 büyük bölüme ayrılmıştır. Arapça bir hutbeden sonra hikâyeler gelmektedir. Mesnevinin yazılma sında Mecalisteki usûlden istifade edilmiştir. F. Nafiz Uz luk tarafından nüsha farkları gösterilerek bastırılmıştır [İstanbul, 1937] Mecalis-i Seb’a, İranda büyük alâka gör müş, Haber adlı kitapçı tarafından bastırılmıştır.
Mevlânanın Mektupları: Kendi devrindeki Selçuklu
padişahlarına, vezirlere, kadılara, hekimlere, âhilere yazıl mış 144 mektuptan ibarettir. Selçuklular tarihi bakımından önemlidir. F. N. Uzluk tarafından bastırılmıştır [İstanbul, 1937]. Bu eser de İranda Afitap kütüphanesi tarafından bastırılmıştır.
M evlânanın F ik ir H ay a tı: C. R. nin çeşitli inançları ve fikirleri Mevlevilik adlı bir tarikatı meydana getirir (bk. MEVLEVİLİK). Tasavvuf, onun fikir hayatında baş lıca yeri işgal eder (bk. TASAVVUF).
C. R. , kendi yurdunda, babası ile onun etrafında toplanan devrin ünlü ve önemli şahsiyetlerinden istifade etmiştir. Semerkanttan başlıyarak Belh, Nişabur, Bağdat, Mekke, Medine, Şam, Halep, Malatya, Erzincan, Suşehri, Karaman, nihayet Konyada son bulan uzun bir seyahat sı rasında türlü türlü iklimler, muhtelif şehirler ve kasaba larda birçok büyük insanlarla görüşüp konuşma imkânını elde etmiştir. Bunların adlarını Mesnevi, Divanı Kebir, Fihi
ma Fih adlı eserlerinde tekrarlar.
Abbas oğullarının Sasani usullerini benimsiyeıek VIII. yüzyılda Bağdat’ta kurdukları devletle birlikte Hanefiliğin de esaslan tesis edilmişti, İslâm imparatoıluğunun geniş topraklan üstündeki türlü inançlarda bulunan unsurları uzlaştırmak, hoş geçindirmek amacını güden bu saltanatın merkezindeki mezhep, Horasanda otuıan M evlâcarın ailesi ni de kendisine bağlamıştı. Ne Hırzemşahlılar gibi Alevi duygulara sahipti, ne de Fahri Razi gibi aklı, istidlali üstün tutuyordu.
Mevlânanın Mesnevisi, onun iç âlemini göstermekte dir. Firuzanfer’in Meahiz i Kasas u Temsilat-i Mesnevi adlı eseri Alcr»ewdeki hikâyelerin, temsillerin kaynaklarını i; a-ret eder. Müellif , bu eserde, Mesnevide mevcut 965 tan ancak 264 ünün kaynaklarını bulabilmiş olduğun İçmektedir: Bütün suıh’lar I. defter 36 hikâye 176 11. « 48 « 111 III. « 51 « 230 IV. « 47 « 138 V. « 41 « 176 VI. « 41 « 134 YekÛ Q . . . 264 « 965
CELÂLEDDÎN
- 1
RUMİ
115
Şıı halde 701 kıssa ve temsilin kaynağı bulunamıyor demektir ki, bu da onun fikir hayatındaki oıjinalliğini gös terir.
Mrvlâna, Şems gelinceye kadar elinden hiç düşürme diği, babasının Maarif adlı kitabı ile, Horasan'ın ünlü şairlerinden Senai'ye ve Attar’a bağlı kalmıştır. Mesnevisin
de onların adını saygı ile anmaktadır:
«‘Attar Ruh bud, Senâi düçeşmi o Ma ez pey - i Senâiyü ‘A ttır Amedîm» ( Attar ruh oldu, Senai de onun iki gözü; Biz Senai ile Attar'ın izinden geldik) demektedir.
Mevlâna bazılarının sandığı gibi dinlerin dışına çık mak istiyen bir filozof değildir; her iıfsn sahibi Müslüman gibi Peygambere sonsuz saygısı vardı; onun yakınlarına, sahabelerine de hürmet beslerdi. Bir ıübaisinde:
Men bende - i Kuranem eğer Candatem Men hâki reh - i M uhammed-i Muhtarem Ger nakl kûned cüz in kes ez goftarem Biyzarem ezo vezin suhan biyzarem
(Ben kumandan [Candar, Selçuklular zamanında ku mandan demekti] olduğum halde Kur’anın bendesiyim. Ben, Muhammed’i Muhtarın yolunun toprağıyım. Bir kimse bu sözümden başka bir söz naklederse, o kimseden de o söz den de bizarım).
Dört halife hakkında saygılı dil kullandığı gibi, Ali’ ye karşı daha ihtiramlıdır. Fakat Halep şiilerinin Muhar rem ayında Antakya kapısında toplanıp, Kerbelâ matemi tutmalarını, ağlayıp doğünmelerini hoş görmez.
Mevlâna, devrinin bütün edebi bilginlerini çok iyi bilen büyük bir ediptir. Mektuplarında Bağdat Abbasi inşa divanından Selçuklu ve diğer İslâm hükümdarlarına, ku mandanlarına, âlimlerine, kadılarına yazılan protokol tabir lerini kullanırdı. Oradaki inşacıların Arapça ibareler ara sında kullandıkları «olgâ, bilgâ, dilgâ, ulug, kutlug» gibi tumturaklı Türkçe kelimeleri Mevlâna da kullanırdr. Eser lerinde kelime oyunları, yahut anlaşılması güç, karanlık, çapraşık sözler yoktur. Karışık fikirlerle okuru kuşkuya ya hut çıkmazlara götürmez. En güç meseleleri herkesin hatıâ çocukların bile anlıyacakları kurt, kuş, tilki, aslan, tavşan hikâyeleri arasında zevkle, merakla okunan beyitler, cüm leler halinde gözümüzün önüne serer.
Mesnevide Allah, vücud-u mutlak, nübüvvet, ilim,
hayat, ölüm, berzah ahiret. cennet, cehennem, velilik, kaza, kader, hilkat, ruh, cebir, ihtiyar, güzellik, çirkinlik gibi türlü konular ele alınmakta ve bunlar hikâyelerle anlatıl maktadır.
Mevlânanın bütün eserlerinde edep, haya, terbiye, ze kâ ve feraset gibi mefhumlara büyük bir önem verilmiştir. Ahmaklığın bir bahtsızlık olduğunu her vesile ile işaret eder. Her şeyden önce insana değer verir. Dinler, mezhep ler, ırklar, renkler, onun gözünde pek ehemmiyet taşımaz. Haçlı seferleri Anadolu ve Suriyedeki kanlı savaşlariyle Müslüman halk arasında acı hâtıralar bırakmıştı. İste böyle bir devirde Mevlânanın insanları kinciliğe, intikamcılığa değil de, birliğe, beraberliğe çağırması çok mânalıdır. Bir şiirinde:
« H eftad -ı du millet şineved s ır r - ı hod ez ma Demsazı du sadkiş çü yek perde çü Nayim» (72 millet kendi sırrını bizden dinler; biz, bir perde de 200 milletin dertlerini röylemekteyiz) demekle, sesinin bütün insanlığa şamil olduğunu anlatmak ister.
Mevlânada peygamberlere yakışan sabır, büyük bir
Mevlâna türbesi içindeki bir kiıabe (,ckunu;u ve ter cümesi için bk. metin)
tahammül, geniş bir hoş göıürlük vardı. Herkese iyilik edilmesini tavsiye ederdi. Onun bu hasletini 5u kıt'a ne kadar güzel tarif ediyor:
«Bazâ baza herançe hesti baîâ Ger kâfeıü gebrü bütperesti bazâ In dergehi ma dcrgehi nevmidî niyst Sad bâr eğer tevbe şikesti ba2â»
(Gel gel, ne olursan ol gel; ikilik koşanlardan, Me- cusilerden, puta tapanlardan olsan da gel; Bizim dergâhı mız ümitsizlik dergâhı değildir; yüz defa bile tövbeni boz- sın yine gel).
Bununla beraber Türklere karşı ayrı bir sevgisi, say gısı olduğunu açıkça görmekteyiz:
«Haşa lillah Törk bangî ber zened Sek çi başed Şi r - i ner hun ■ i kay kûaed» (Allah göstermesin Türk bir defa bağırdı mı, köprk ne oluyor, erkek aslan bile kan kusar).
F e rn h an Törkî çü ıztize nihed Esbeş ender handek-i ateş cehed G erm -i gerdaned fcresra ançunan Geh kuned aheng - i ev e-i asuman
(Taşasın Türk, bir kere kafası kızdı mı, atını ateş hendeğine sürer; atını öyle bir sürer ki ta göklerin ufuk larına kadar yürüyüverir).
Mevlânanın hayatında, eserlerinde aşk. ayıı bir önem taşır. O, aşkın ancak yaştnmakla anlaşılabileceğini, tarif edilemiyeceğini bir beyitinde şöyle ifade eder:
«Pursid yekiki aşiki çist Gottemki çü men şeviy bidani»
(Birisi aşıklık nedir diye sordu, dedim ki, benim gibi ol da anla.)
116
CELÂLEDDİN -1 RUM Î
«Mutribi ışk in zened vakti semâ Bendegi bend - ü hüdavendî sudâ»
(Aşk çalgıcısı sema edilme vaktinde böyle vutur: kö lelik bağdır, efendilik ise baş ağrısı).
«Gayrı hefdad - 1 dü millet kiyşî o, Tahtı şaban tahtabendi piyşî o»
(Aşk ile âşıkın mezhebi ve milleti, 72 milletin gay rıdır. Padişahların tahtı onların önünde bir tahta parçasın dan ibarettir.)
M evlânanın Y aşayışı: Mevlâaa yüksek, kibar bir aileye mensup olduğu halde tavazuu ile şöhret bulmuştur. Sultan Veled: «Büyük babamın azameti Kibriyaî, babamın tavazuu, Muhammed'in ahlâkına uygun idi» der. Etrafına kuyumcu, terzi, tüccar, dabak, marangoz, camcı, kasap, fütüvvet sa hipleri toplanmıştı. Bir defa Sahip Ata Fahreddin Âli: «Mevlâna büyük bir zattır, fakat etrafındakiler avam, esnaf takımıdır» demiş; Mevlâna: «San’at kötü şey mi, sanatkâr olmak kabahat mı? Mansur, hallaç idi. Velilerden camcı, dokumacı yok mu? Eğer onlar (sanatkârları beğenmiyenler) iyi olsalardı ben onlara mürit olurdum» diye haber gönder mişti.
Kendisine öğüt verilmesini istiyen II. İzzeddin Key- kâvus’a: «Sana sultanlık et diyorlar, şeytanlık ediyorsun, çobanlık yap diyorlar, kurtluk yapmaktasın» demişti.
Muineddin - i Pervane, Mevlânadan nasihat isteyince ona: «İşittim ki, Kur’anı ezberlemişsin. Şeyh Sadreddin’in hadis derslerini dinlemişsin. O halde Allahın sözlerini ez- berliyen, Peygamberin hadislerini dinliyen birisine ben ne öğüdü vereyim. Ezberlediğinle, dinlediklerinle iş gör» de miştir.
Mevlâna fetva yazar, onun karşılığı olarak hükümet ten pek az bir maaş alırdı. Evi yoktu, kendi adıyla anılan medresede otururdu; orada da ölmüştür. Selçuklu padişah larının, vezirlerinin, zenginlerinin yolladığı altınları ya red deder, yahut ırmağa attırırdı. Bazen evinde ekşi yoğurtla ekmekten başka bir şey bulunmazdı. O zaman: «Evimiz, Peygamber’in kutsal evine benzedi» diye sevinirdi. Gelini Fatma Getâke Hatun, mutbakta çok yemek var deyince: «Belli, burnuma Karun’un evinde olduğu gibi hoş olmıyan kokular geliyor» diye şikâyet ederdi. Çocuklara, kayvanlara acır, genel evlerdeki kadınlara bile: «Ey pehlivanlar; siz olmasaydınız erkeklerin azgın nefislerini kim zaptederdi» diye iltifat gösterirdi.
Mevlâna iki defa evlenmiştir. Birinci zevcesi Semer- kant’lı Hoca Şerefeddin'in kızı Gevher Hatun olup, bun dan Sultan Veled’le Alâeddin Çelebi doğmuştur. Onun ölümünden sonra Konyada dul olarak Gera Hatunu almıştı. Bundan da Muzaffereddin - i Emir Âlim Çelebi ile Melike Efendi, Bula Hatun doğmuştur. Mevlânanın bugünkü torun ları Sultan Veled’in oğlu Celâleddin Feridun Ulu Âtif Çelebiden gelmektedir. Mevlâna başka kadın almadığı gibi, odalığı halayığı da yoktu.
Reıimleri: Mevlânanın kendi devrinde resminin yapıl
dığı Eflâki Menakıbından öğrenilmektedir (bk. Cl. Huart:
Les Saints des derviches tourneurs, cilt I, s. 333- 334). Za
manımıza kadar gelen resimleri hakkında, Şahabeddin Uz- luk’un Mevlevilikte resim ve Resimde Mevleviler (Ankara, 1957] adlı bir eseri vardır. Mevlânanın resimleri eserde s. 85-110 arasında incelenmiş olup, eserin sonundaki resimler kısmında onlardan hemen hepsi toplanmış bir haldedir.
B ib liy o g rafy a: Mevlânanın hayatı hakkındaki kay nakların başlıcaları şunlardır:
Sultan Veled: İptidaname, 1291 de tamamlanmıştır [İran baskısı, 1936 Celâli Hümâî’nin önsözü ile; tam de ğildir], Sultan Veled: Rebapname, Intihaname, henüz basıl- mamıştır. M ecdeddin-i Sipehsalâr ile oğlunun Sipehsalâr
Risalesi; bu Farsça eser, İptidanamenin mensur hale geti
rilmiş şeklidir. Kitabın içerisindeki bölümler iptidaname ye göre tertiplenmiş, her vesile ile Sultan Veled’in Mesnevile rinden iktibaslarda bulunulmuştur. Aslı ve Türkçe tercü meleri matbudur. Ahmed - i Eflâki Dede: Eflâki Menakıbt, Ulu Ârif Çelebinin müridi olan Eflâki’nin, efendisinin emriy le 1900 (1318) de yazmağa başladığı bu eser 10 bölümdür; 1353 te tamamlanmıştır. Bir kısım rivayetleri zayıf ise de, kendi müşahedelerine ait Ulu Ârif Çelebi kısmı ehemmiyet lidir. Yalnız ilk kısmı Hindistanda Litografya ile basılmıştır. Ahmedi Rumî: Dakaik'ul - Hakayık ve Rekaik'ut -Te-
raik (bu eser hakkında Mesnevi şerhleri arasında malûmat
verildi). Hemedanlı Abdullah ( Abdülvehap )• ı Sabunî:
Sevakıbt Menakıb, Eflâki’nin menakıbını kısaltmak suretiyle
Farsça olarak meydana getirmiştir. Henüz basılmamış olan bu eser, kitaplıklarda vardır. Mahmut Dede b. Hüsrev:
Sevakıbı Menakıb tercümesi, III. Murad'ın emri ile yuka
rıdaki eserin açık bir dille Türkçeye tercümesidir. Mütercim Konya Mevlevihanesinde mesrevihan idi. Pizerinli Mehmet oğlu Derviş Süleyman: Mirât'üs • sefa, Farsça bir menakıp kitabı olup içerisinde diğer menakıblarda bulunmayan bilgi vardır. Kemâl Ahmet Dedenin, Eflâki Menakıbından mey dana getirdiği manzum bir eser olup Hâlet Ffendi kü tüphanesi ilâve kısmı N o: 82 de bir nüshası vardır. Bu menakıptan bir kısmı Necip Asımın Türk Tarihi [İstanbul, 1318 (1900) 423-27 sayfalarında nakledilmektediı], Me-
nakıbul Arifinin tercümesi II. Murat zamanında adını açık-
lamıyan bir zat tarafından Eflâki Menakıbının Türkçeye çev rilmiş şeklidir. Lokman Dede Menakıbt, II. Bayezid adına Konyada yazılan bu manzum menakıp kitabı kendi devrinin Mevleviliğine ait özel bilgileri vermektedir. Yazmalaıı Hâ let Efendi kütüphanesindedir. Seyyit Ahmet Dede : Mecmuat’-
üt -Tevarih - üt Mevleviye, Yenikapı aşçıbaşısı olan yazar,
1789, yılına kadar geçen olayları bilhassa Mcvlevilere ait bilgi leri vermektedir. İsmail oğlu Mustafa Sakıp: Sefinei Mevle-
viyye, 3 ciltlik bir eser olup Mısırda basılmıştır. Kendi zama
nına ait kısımlar istisna edilirse, diğet bilgilerinin kaynağı şüphelidir. Esrar Dede tezkeresi, Mevlevi şairlerine ait bir tezkeredir. Semahane - i Edep bundan kısaltılarak meydana getirilmiş, 1891 de basılmıştır. Ariflerin Menkıbeleri (Eflâki Menakıbının Tahsin Yazıcı tarafından yeni tercümesi) Ma arif Vekâleti yayımlarından [C. I, 1953; C. II, 1954]. Cl. H uart: Les Saints des derviches tourneurs [Paris, 1918- 1922, 2 cilt], Eflâki Menakıbının tam tercümesi ise de gerek Mesnevi beyitlerinin tercümesinde, gerek metinde epeyce yanlışlar vardır. Maurice Bariès: Une Enquête aux Pays
du Le tant [Paris, 1928, cilt II, s. 77- 163], Mevlâna hak
kında yazarın hayranlıklarını anlatır. G. Richter: Persiens
Mystiker Dschelaleddin Rumi. Eine Stildeutung in 3 Vorttä- gen [Breslau, 1933]. Myriam Harry: Djelaleddine Roumi, Poète et danseur Mystique [Paris, 1947]. Dr. Khalifa Abdul
Hakim: The Metaphysıcs of Rumi [ Lahore, 1953]. R. A. Nicholson: Rumi, Poet and Mystic [Londra, 1950]. H. Rit ter: Philologien, X I, Mevlâna Calaladdin Rumi und sein
Kreis, der İslâm [1949 s. 127- 135].
Tetkikler : Firuzanfet : Mevlâna Calâleddin Muhammed
[Tahran, 1937; ikinci baskı Tahran, 1955]. Eser Mevlâna hakkında şimdiye kadar yapılan incelemelerin en
CELÂLEDDİN
-1
RUMÎ
dir. Hüseyin Şacara: Şahsiyeti Mevlevi [Tahran, 1937] Bu eser E. G. Browne (1868- 1916] nın A Literary History of
Persialcilt IV. s. 515 - 525]araaındaki yazılanlarının Farsçaya
tercümesi olup, Eflâki Menakıbmdan birçok kısımları oldu ğu gibi iktibas etmiştir. Seyyit Muhammed Takî: Sevanihi
M evlevi-i Rum, Ordu lisanında yazılan bu eser, Tahranda
Farsçaya çevrilmiştir [Tahtan, 1955]; A. Gölpmarlr: Alei'-
lârıa Celâleddin [İstanbul, 1951 - 1954]; A. Gölpmarlr: Mevlânadan sonra Mevlevilik [İstanbul, 1953]; M. Man-
auroğlu: Celaladdin Rumi's türkische Versen [ « Uralal- taische Jahrbücher» XXIV, 1952, s. 1 0 6 -1 1 5 ]; aynt yazar:
Mevlâna Celâleddin Rumide Türkçe beyit ve i b a r e l e r
[«Türk Dili Araştırmaları Yıllığı - Belleten» 1954, s. 207-
220].
İstanbul Şehir Üniversitesi Kütüphanesi Taha Toros Arşivi