10 • MİLLİYET
DİZİ Y A Z ILA R
a
" - - TTÜRK TİYATROSUNUN
ANADOLU ÖYKÜSÜ
TURNELI TİYATRO
TARIK DURSUN K.
Münir özkul, yeni evli çifte, bir gecekondu ayarlamaya uğraşan Muhtar rolünü benimsemişti.
Günlerce Zeytinburnu’ na taşındı, durdu... Ama sonunda sansür, senaryoyu toptan reddetti
Edebe gelelim
beyler!"
Yorgun... Fakat hâlâ usta oyuncudur Münir Özkul. Kuşkusuz, uzun bir süredir sinemada oynuyor olması, Özkul tiyatroyu bütün bütüne bıraktı anlamına gelmiyor Onu yakın bir gelecekte yine tiyatroda “konuk oyuncu” olarak görebiliriz.m
işte bu sahneden... Türk sinema ve tiyatrosuna pek çok değerler kazandıran Halkevlerinin sahneleri, uzun süre iyi bir kaynak oldu sanata... Münir Özkul’un da tiyatroya ilk adımını bir halkevi sahnesinde attığını unutmayalım.0
Bakırköy M iltiadi Sine-
m ası’nda Karakaş usta,
Sarhoş M ıg ır’ın sataşm a
sını böyle yanıtlam ıştı.
Çünkü tiy a tro , seyirciye
g erçekten ed ep getirir...
S
İNEMACI günlerimde Münir Özkul’la bir film çevirecektik; adı, “Sabah Olmasın”dı. Bir dönemin ünlü yapımevi “Kemal Film”de Osman F. Se- den’le çalışıyordum; hem re
jisör yardımcısıydım, hem se-“ Sabah Olmasın” önceleri romandı. Se- den, kendi yapımevi için öteden beri gerçek çi, ayağı yere basan, bizim insanımızın hikâ yesini anlatan film ler yapmak istiyordu. Baş langıçta Bodrum’u, süngerci tayfasının ya şamlarını konu edinen “ Denizin Kam”nı se naryo olarak kotardık. Ankara’daki dönemin sansür kurulu taktı, reddetti. Aynı senaryo yıl lar sonra roman olarak bu kez hem de TRT televizyonunda Yücel Çakmaklı eliyle dizi film olacak, geçmişteki sansür kurulunun üyele ri kadar yazarı da bu olaya eni konu şaşıra caktır...
“ Denizin KanT’ndan sonra “insan Kur- du” nu yazıp Ankara’ya gönderdik, o da kabul edilmedi: Gerekçede, Türk insanı ters yüz edi liyor, toplumumuzda kadının orospu olup fu huş yaptığı mümkün değildir deniyordu.
“ Sabah Olmasın” , bizim üçüncü deneme- mizdi. O günlerde Münir Özkul, Şehir Tiyat- rosu’na mı ne girecekti galiba. Fakat alkol ile olan sarsılmaz, koparılmaz dostluğu sürüp gi diyordu hâlâ. Sevimli, cana yakın, adam ya nına her zaman güvenilir biriydi.
Konuştuk, anlattık: “ Sabah Olmasın” da bir partili muhtar rolü vardı, onu oynamasını istiyorduk. Hikâye, bir gecekondu beldesi olan Zeytinburnu’nda geçiyordu. Yeni evli, geliri çok kısıtlı bir genç çift, zor koşullar al tında güçlükle başlarını sokacakları bir gece kondu buluyor, yerleşiyorlardı oraya. Ama kondunun sahibi, bir süre sonra ikisini de ev den çıkartıyor, sokakta kalıveriyorlardı. Ne ya pacaklardı, ne yapabilirlerdi?
Bu noktada işe muhtar karışacak, bütün mahalleyi ayağa kaldırıp elbirliğiyle evsiz bu iki gence bir gecede bir konduyu konduruve- receklerdi.
Münir Özkul çok sevdi rolünü. Bıyık bırak tı. Her gün Zeytinburnu’na taşınmaya, Zeytin- burnu’ndaki insanlarla haşır neşir olmaya, on larla arada sıcak bir iletişim kurmaya başla dı. Yine her gün yapımevine Zeytinburnu dö nüşü uğruyor, edindiği izlenimleri aktarıyor,
oynayacağı rolün gerçek kimliğini oluşturu yordu yavaş yavaş.
Ama bütün bekletilenimiz, bütün umutla rımız boşa çıktı. Sansürce senaryo, “hüküme
tin imar politikasına aykırı bulunduğundan toptan red” edildi, biz de kalakaldık.
HALKEVLERİ KUŞAĞINDAN
ÜN.İR Özkul, eskinin halkevleri kuşa- ğındandır. ilk kez Bakırköy Halkevi sahnesinde Labiche’in “Mahçuplar” oyunuyla başlamıştır “zenaat”e. Sinemaya başlangıcı da başrolünde Münir Nurettin Sel-
çuk’un oynadığı tarihi “Sadullah Ağa” filmiy-
ledir. Bakırköy Halkevi sahnesindeki amatör lüğünden sonra profesyonelliği seçmiş ve gü nümüze kadar Ses Opereti, Küçük Sahne, Şe hir Tiyatrosu ve Devlet Tiyatroları’nda çalış mıştır. Bu arada kendi adına Bulvar Tlyatro- su’nu da kurmuştur.
Özkul, nicedir yalnız sinema oyunculuğu yapıyor. Babacan, iyi niyetli, karıncayı bile in citmekten sakınan yaşlı adam rollerine çıkı yor. Komik roller değil o roller. Komik “unsur” da var, ama yine de gülemiyorsunuz, insana hüzün veriyor çünkü. Özkul, o rolleri öylesi ne ince bir çizgide götürüyor ki...
“ Bak,” dedi, başladı. O anlatıyor, ben tü kenmez kalemle sarı, çizgisiz defterime ya zarak ona yetişmeye çalışıyordum.
“ Küçük Sahne ile “Dünkü Çocuk” piye sini turneye götürmüştük. Akhisar’a uğradık. Perdemizi açtık, oyunumuzu oynadık; bir al kış, bir alkış, görme... Seyirci, “ Dünkü Ço-
cuk”u bayağı tutmuş göründü.
“ Perdeyi kapadık, otelimize yollandık. Tam yatacağız, tak tak kapı çalındı. “Sizi is
tiyorlar,” dediler.
“ Aşağıya indik. Salonda kasketli iki adam, bizi bekliyormuş. Selâmlaştık. Biri, elindeki kasketini çevire çevire:
“Bu geceki temsilinizi gördük, çok beğen dik, beyim” dedi. “Çok, ama çok güzeldi, ço cuklarımızı boş yere okula gönderiyormuşuz meğer, bu temsili gördükten sonra anladık bunu. Böyle iki temsil daha görseler, okula gitmelerine gerek kalmayacak. İşte, bu tem silde okulda yıllarca kalıp öğrenemeyecekleri şeyleri insan kolaycacık, rahatlıkla iki saat te öğreniveriyor. Size bunun için teşekküre
geldik. Yarın gece de aynı temsili verecekse niz, çocuklarımızı da getirmek istiyoruz. Bir soralım dedik size...”
“ Gözlerim dolmuş!
"MAYTAPA MI ALIYORLAR?"
İNE turne sırasında, bir ilçeye gittik. Şimdi, neresiydi orası, pek hatırlamı---yorum; oyunumuzu oynadık, perdeyi kapattık, alkış başladı.
“ Açtık perdeyi, çıktık seyircinin önüne, selam verdik, kapadık.
“ Yine alkış... Açtık perdeyi, seyirciye çık tık, selam verdik, kapadık. Fakat alkış bitmek nedir bilmiyor, sürdükçe sürüyor.
“ Yine çıktık, yine selam verdik, yine çe kildik.
“ Allah, Allah! Seyircilerin hiç işi yokmuş gibi ne gidiyorlar, ne alkışı kesiyorlar. Araya ıslıklar da karışınca duramadık artık; açtık perdeyi, çıktık, selam verdik ve... Kapadık!
“ Artık giderler... Diyorduk. Nerdeee!
“Ya'u, yoksa bizi maytapa alıyor olmasın lar?” dedik. Öyle ya bu kaçıncıydı?
"Öyle olacak dedik ve çekildik; bir daha da çıkmadık. Ama soyunurken, kulağımıza birtakım sesler gelmeye başlayınca, merak lanıp bir bakalım ne oluyor, dedik. Ne göre lim? Seyircilerden bir bölümü sahneye çık mış, bizim piyesi güzel güzel oynuyorlar, ge ri kalanları da yerlerine oturmuşlar, biz oynu- yormuşuz sanki gibisinden ciddi ciddi oyu nu seyrediyorlardı.
"AFFEDERSİNİZ, BEN, SİZİ...
UNDUZDEN geliyoruz diye, afişlerimi zi duvarlara çekmişler. Biz de ayağı- --- 'mızın tozuyla ilçeye indik. Daha tem sile epeyi bir vakit vardı, ortalık da güpegün- düzdü. Otele vardık, yıkandık, yol yorgunlu ğunu üstümüzden attık, biraz çıkalım, şöyle bir dolaşıp şehri tanıyalım dedik.
“ Gezerken, biryol kenarına asılmış bizim afişlerden birinin başında, bir şeyler yapan bir çocuk gözüme ilişti. Merakla sokuldum.
AYNADA
Aynada bakıyordu kendine Deneysiz bir oyuncu ürkekliğinde Kırk yılın oyunları çizgilerinde. Perdeler açılıyor
Perdeler kapanıyor salonlar doluyor
Salonlar boşalıyor gölgelerde. Salt aynada yansımak
Sahnelerin dışında oyunlar uzak Silinmiş alkışlar içinde.
Aynada bakıyordu gerçek yüzüne Ne Dolonius, ne Harpagon, ne Cyrano
Artık yalnızdı çizgilerinde.
MÜtap 0FLU0ĞLU
("Fotoğraftaki çocuk")
Baktım; benim afişteki resmime bıyık, sakal yapıyor. Daha önce de gözlük takmış.
“ Çalışmasına devam etti, fakat birden be nim varlığımın da farkına vardı.
“ Bakıştık.
“Ne yapıyorsun bakayım?’ dedim.
“ Hiçbir şey söylemedi, yüzüme baktı, yut kundu.
“Affedersiniz, silginiz var mı?’ diye sor
du. ‘Ben sizi gözlüklü, sakallı, bıyıklı sanıyor
dum da...”
KARAKAŞ DİYE BİRİ
İYATRO aşkı daha küçük yaştayken, bizim Bakırköy’deki ünlü Miltiadi Si-
neması’nda temsiller veren Karakaş’ın
Tiyatrosu’ndan bana geçmiştir. Her temsile ve her gece ne yapar, eder, bir yolunu bulup giderdim.
“ Yine bir akşam, Miltiadi Sineması’na git miştim, oturdum, temsili seyrediyordum.
“ Temsil de müthiş bir şeydi; Arşen Lü- pen’in maceraları üstüne bir melodram... Be nim belki onbeşinci seyretmem ama, yine de soluksuz, su içer gibi seyrediyordum. Kara kaş Usta, kör bir kont rolündeydi. Hepimiz bi liyorduk; saat onikiyi vurunca, Arşen Lüpen gelecek ve... Kör kontu öldürecekti.
“ Oyunun o bölümüne doğru, Karakaş, son derece ciddi bir tavırla soruyordu:
’SAAT KAÇTIR ACEP?’
U soruyu sorar sormaz da kuliste ha zır bekleyen adamı, bir bakır tabağa ---tam on iki kere vuracak; hem biz saa tin oniki olduğunu anlayacağız, hem de Ar şen Lüpen tam onikinci vuruşta gelecek, kan lı hançerini kör kont Karakaş’ın göğsüne sap layıp onu oracıkta öldürecekti.
Temsil yürüdü, o noktaya geldi. Karakaş çok ciddi:
“ Saat kaçtır acep?’ diye sordu.
“ Bakırköy’ün o zamanlar ünlü bir sarho şu vardı; adı da Lotaryacı Sarhoş Mıgır.
“ Karakaş'ın bu sorusu üzerine en arka sı ralarda bir koltukta oturan Mıgır, köstekti sa atini cebinden çıkardı, baktı, sonra yayık bir sesle:
‘Onbire çeyrek var!’ dedi.
“ Salonda kimde hal kalırdı artık! Karakaş baktı olmayacak; oturduğu kol tuktan kalktı, birkaç adım atıp sahnenin or tasına geldi, durdu:
‘Çok reca ederim hanımlar ve beyler...’
dedi. ‘Biz birazdan bir perdelik bir komedi oy
nayacağız, o zaman güleceksinizdir. Şimdi ise, dram oynoooruz, reca ederim, edebe ge lelim!”
Kişisel Arşivlerde İstanbul Belleği Taha Toros Arşivi