• Sonuç bulunamadı

Anadolu Selçukluları zamanında gelişen Fütüvvet Teşkilatı ve bu teşkilatın halkın eğitimine olan katkıları

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2021

Share "Anadolu Selçukluları zamanında gelişen Fütüvvet Teşkilatı ve bu teşkilatın halkın eğitimine olan katkıları"

Copied!
131
0
0

Yükleniyor.... (view fulltext now)

Tam metin

(1)

T.C.

SELÇUK ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ

İLKÖĞRETİM ANABİLİM DALI

SOSYAL BİLGİLER ÖĞRETMENLİĞİ BİLİM DALI

ANADOLU SELÇUKLULARI ZAMANINDA GELİŞEN

FÜTÜVVET TEŞKİLATI VE BU TEŞKİLATIN HALKIN

EĞİTİMİNE OLAN KATKILARI

YÜKSEK LİSANS TEZİ

Danışman

Yrd. Doç. Dr. Zeki ATÇEKEN

Hazırlayan Semih ÇEKER

(2)

İÇİNDEKİLER İÇİNDEKİLER...I KISALTMALAR...IV ÖNSÖZ ... V GİRİŞ ... 1 BÖLÜM I ANADOLU SELÇUKLULARI DÖNEMİNE KADAR TARİHSEL GELİŞİM SÜRECİ İÇERİSİNDE FÜTÜVVETÇİLİK I. FÜTÜVVETÇİLİKLE İLGİLİ İSLÂMÎ TEMEL KAVRAMLAR... 3

A. Îsâr ... 3

B. Uhuvvet... 4

C. Mürüvvet... 5

II. FÜTÜVVETÇİLĞİN DOĞUŞU VE GELİŞİMİ... 7

A. Fetâ ve Fütüvvet Kavramlarının Ortaya Çıkışı ... 7

1. Cahiliye Döneminde Fetâ ... 7

2. İslâmiyet Döneminde Fütüvvet... 10

B. Fütüvvetçiliğin Gelişimi ... 14

1. Halife Nâsır’ın Fütüvvete Girişi ... 14

2. Tasavvuf ve Fütüvvetçilik ... 16

3. Fütüvvetçiliğin Tüzüğü Fütüvvetnâmeler ... 19

BÖLÜM II ANADOLU SELÇUKLULARI ZAMANINDA GELİŞEN FÜTÜVVETÇİLİK(AHİLİK) I. ANADOLU’DA FÜTÜVVETÇİLİĞİN ORTAYA ÇIKIŞINI HAZIRLAYAN NEDENLER ... 22

A. Anadolu’ya Yapılan Göçler ve Bu Sırada Anadolu’nun Siyasî ve Ekonomik Durumu... 22

(3)

C. Şamanizm ve Eski Türk Göreneklerinin Etkisi... 26

D. Bizans Loncalarının Etkisi... 29

E. Bazı Tarikatların Etkisi ... 31

1. Melâmîlik... 31

2. Bâtınîlik ... 33

II. ANADOLU’DA FÜTÜVVETÇİLİĞİN (AHİLİĞİN) KURULUŞU... 35

III. AHİLİK NEDİR?... 38

IV. AHİLİK VE SÛFÎZM... 41

V. AHİ EVREN’İN HAYATI... 42

VI. AHİ EVREN’İN MENKIBEVÎ KİŞİLİĞİ... 45

VII. ANADOLU KADINLAR BİRLİĞİ: BACIYÂN-I RÛM ... 48

VIII. AHİ FÜTÜVVETNÂMELERİ... 50

BÖLÜM III ANADOLU SELÇUKLULARI DÖNEMİNDE FÜTÜVVETÇİLİĞİN(AHİLİĞİN) İCRA ETTİĞİ FONKSİYONLAR I. SİYASÎ VE ASKERÎ FONKSİYONLAR... 53

II. SOSYO-EKONOMİK FONKSİYONLAR ... 58

III. DİNÎ VE AHLÂKÎ FONKSİYONLAR... 62

BÖLÜM IV ANADOLU FÜTÜVVET BİRLİKLERİNDE YÖNETİM I. AHİ ZÂVİYELERİNDE YÖNETİM... 68

II. GELİŞEN BİR ESNAF TEŞEKKÜLÜ OLARAK AHİLİKTE YÖNETİM KADEMELERİ... 70

A. Esnaf Şeyhi ... 70

B. İdare Kurulu ... 71

(4)

BÖLÜM V

ANADOLU FÜTÜVVET BİRLİKLERİNİN HALKIN EĞİTİMİNE OLAN KATKILARI

I. AHİLİKTE EĞİTİM-ÖĞRETİMİN AMAÇLARI VE GENEL ÖZELLİKLERİ ... 74

II. AHİLİKTE EĞİTİM-ÖĞRETİMİN PROGRAMI ... 78

III. AHİLİKTE EĞİTİM-ÖĞRETİM TÜRLERİ ... 80

A. Dinî ve Ahlâkî Eğitim ... 80

B. Askerî Eğitim ... 83 C. Meslekî Eğitim ... 85 1. Yamaklık Dönemi ... 86 2. Çıraklık Dönemi... 86 3. Kalfalık Dönemi... 88 4. Ustalık Dönemi ... 88

IV. BİR EĞİTİM YERİ OLARAK AHİ ZÂVİYELERİ VE İŞYERLERİ ... 88

BÖLÜM VI ANADOLU FÜTÜVVET BİRLİKLERİNDE TÖRENLER I. YOLA GİRME TÖRENİ ... 92

II. YOL ATASI VE YOL KARDEŞİ EDİNME (ÇIRAKLIK) TÖRENİ ... 93

III. YOL SAHİBİ OLMA (KALFALIK) TÖRENİ... 95

IV. USTALIK (ÜSTADLIK YA DA İCÂZET) TÖRENİ ... 97

BÖLÜM VII ANADOLU SELÇUKLULARI FÜTÜVVET BİRLİKLERİNİN O DÖNEMDEKİ TARİKATLARLA İLİŞKİSİ I. AHİLİK - MEVLEVÎLİK... 99 II. AHİLİK-BEKTÂŞÎLİK... 103 SONUÇ ... 107 E K L E R ... 110 BİBLİYOGRAFYA... 116

(5)

KISALTMALAR

TDVİA : Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi İA : İslâm Ansiklopedisi

İÜİFM : İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Mecmuası AÜİFD : Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi A.Ü : Ankara Üniversitesi

A.E.Ü : Ahi Evran Üniversitesi G.Ü : Gazi Üniversitesi İ.Ü : İstanbul Üniversitesi Çev. : Çeviren

S. : Sayı

(6)

ÖNSÖZ

İslâm dünyasında fütüvvet ismi ile doğan, Türkler ve Ahi Evran-ı Velî (1168-1261) ile Türk’ün ruh asaletine uygun bir teşkilat haline gelen Ahilik, kardeşlik ve cömertlik anlamlarına gelmektedir. Selçuklular döneminde ortaya çıkarak, Osmanlı Devleti’nin ilk yüzyıllarında etkili olan bu teşkilat önemli bir yaygın eğitim kurumudur.

Ahilik, insanlar arasında kardeşliği, yardımlaşmayı tesis ederek birlik ve beraberliği sağlamıştır. Bu göz önüne alındığında sevgisizliğe, kine ve hasede boğulmuş günümüz dünyasında ve Türkiyesi’nde Ahilik gibi teşkilatlara ne denli ihtiyaç olduğu görülmektedir.

Anadolu’da Türklerden önce hiçbir topluluk iki yüz seneyi aşan bir devlet kuramazken, atalarımız altı asır boyunca üç kıtada hak, adalet, doğruluk ve insanlığın timsali olmuştur. Yardımlaşma ve insanların yardımına koşmada bugünkü mânâdaki kardeşlerden ileri gitmiştir. Nitekim, tarihte sadece âdil, ahlâklı, ilkeli, sevgiye ve kardeşliğe dayanan insan toplulukları büyük medeniyetler kurabilmiştir. İşte bu büyük Türk medeniyetinin sırlarından biri de Ahiliktir.

Bir toplumda birlik ve beraberliği sağlayan en önemli unsurlardan biri müşterek değerlerin korunmasıdır. Bu bağlamda İslâm öncesi değerlerimizle İslâm inancını kaynaştıran Ahilik, Türklerin Rönesans’ı olarak kabul edilebilir.

Bu nedenle Ahilik, sosyal bilimlerin bütün alanlarında çalışan bilim adamları ile gazeteci, şair, romancı… herkes tarafından kendi ilgi ve bilgisince mutlaka ciddi bir uğraş alanı içine alınmalıdır.

Bu çalışmayı yapmamızda yardımını esirgemeyen tez danışmanı hocam Yrd. Doç. Dr. Zeki ATÇEKEN’e teşekkür ederim.

Semih ÇEKER Konya, 2008

(7)

GİRİŞ

Anadolu, XI. yüzyılın ikinci yarısının başlarında Türklerin ikinci anayurdu haline gelmeye başlamıştır. Büyük Selçuklular, 1040 Dandanakan Zaferi’nden hemen sonra batıya hareketle İran’ı ele geçirerek, o zaman Rey adıyla anılan Tahran’ı kendilerine başkent yapmışlardır. Bunların bir bölüğü İran’da kalmıştır. Diğer bölüğü ise 1071 yılında Bizans’a karşı kazanılan Malazgirt Zaferi’nden sonra Anadolu’nun içlerine yürümeye başlamışlardır.

Türklerin Anadolu’ya yerleşmeleri devam ederken, XIII. yüzyılın başlarında Çin’in kuzeyinde ortaya çıkan yepyeni bir güç on-on beş yıl içerisinde dünya siyasî haritasını alt üst etmiştir. Cengiz Han (1155-1227) Çin İmparatorluğu’nu ortadan kaldırarak, yüzünü batıya çevirmiş, Türkistan ve Horasan bölgelerine hakim olan Harzemşahlar’a saldırmıştır. Buhara, Semerkand, Taşkent gibi şehirleri yerle bir etmiştir. Bu istiladan kaçan birçok insan Türkistan’dan Anadolu’ya göç etmeye başlamıştır.

Anadolu Türklüğü, XIII. yüzyılda Moğol akın ve yağmalarıyla, iç kavga ve çekişmelerle, siyasî otorite zayıflığıyla, kıtlık ve kuraklıkla mücadele etmiştir. Eğitim-öğretimin tam olarak devlet görevi olarak düşünülmediği, hatta iç ve dış güvenliğin sağlanması dışında ne yol, ne taşıma ne de haberleşme aracı sağlanmasının devlet görevi sayılmadığı bir dönemde bütün bunların temini ve halkın eğitimi büyük çoğunlukla özel kuruluşlara düşmüştür. Anadolu’da Türklüğün ve Müslümanlığın yeniden örgütlenmesi amacını taşıyan bu kuruluşlardan biri de Ahi Evren’in kurup geliştirdiği Ahi teşkilatıdır. Ahilik, kökeni Türkistan’a kadar uzanan, İslâm dünyasındaki benzeri olarak görülen fütüvvetten ayrılan, Anadolu Türklerinin onu bu bölgede geliştirip biçimlendirdikleri Türklere özgü bir kuruluştur.

Fütüvvet teşkilatının tarihî gelişim süreci ele alınarak, bu teşkilatın Anadolu’da millî unsurlarla donanarak Ahilik şekline dönüşmesi ve Anadolu’da Ahiliğin kurulmasını sağlayan etmenlere değinilerek teşkilatın bu bölgede Anadolu Selçukluları zamanındaki gelişimi ile halkın eğitimine olan katkılarının tespit edilmesi bu çalışmanın amacını oluşturmaktadır.

(8)

Çalışma yapılırken Fütüvvet ve Ahilik ile ilgili yapılan bilimsel çalışmalar; kitaplar, makaleler, bildiriler, basılmamış tezler incelenerek, bunlar tasnif edilmiş ve konumuzla ilgili olanlar ele alınarak incelenmiştir. Bu kaynaklardan elde edilen bilgiler, belirlenen plana uygun olarak derlenmiştir.

Çalışma yedi bölümden oluşmaktadır:

Birinci bölümde, Ahilik ile doğrudan ilgili olan fütüvvet kavramı ele alınarak, fütüvvetçiliğin sosyal bir kurum olarak ortaya çıkışı ve gelişim süreci açıklanmıştır.

İkinci bölümde, Anadolu’da Ahiliğin ortaya çıkışını hazırlayan nedenler, Ahi Evren’in hayatı, Bacıyân-ı Rûm ve Ahi fütüvvetnâmelerine yer verilmiştir.

Üçüncü bölümde, Ahiliğin icra ettiği temel fonksiyonlar; siyasî ve askerî fonksiyonlar, sosyo-ekonomik fonksiyonlar, ahlâkî fonksiyonlar belirtilmiştir.

Dördüncü bölümde, Ahi birliklerinde yönetim anlayışı; beşinci bölümde, Ahiliğin halkın eğitimine olan katkıları; altıncı bölümde, Ahi birliklerinde gerçekleştirilen törenlerin özellikleri; son bölümde ise Ahiliğin Anadolu Selçukluları dönemindeki Mevlevîlik ve Bektaşîlik ile olan ilişkileri ifade edilmiştir.

(9)

BÖLÜM I

ANADOLU SELÇUKLULARI DÖNEMİNE KADAR TARİHSEL GELİŞİM SÜRECİ İÇERİSİNDE FÜTÜVVETÇİLİK

I. FÜTÜVVETÇİLİKLE İLGİLİ İSLÂMÎ TEMEL KAVRAMLAR A. Îsâr

Sözlükte “bir şeyi veya bir kimseyi diğerine üstün tutma, tercih etme” mânâsına gelen îsâr ahlâk terimi olarak “bir kimsenin kendisi ihtiyaç içinde bulunsa bile sahip olduğu imkânları başkalarının ihtiyacını karşılamak üzere kullanması, başkalarının yararı için fedakarlıkta bulunması” demektir. Cürcânî, îsârı, “kişinin başkasının yarar ve çıkarını kendi çıkarına tercih etmesi veya bir zarardan öncelikle onu koruması” şeklinde tarif ederek bu anlayışın din kardeşliğinin en ileri derecesi olduğunu belirtir. Îsâr anlamında Türkçe’de diğerkâmlık ve özgecilik terimleri kullanılmaktadır. Bir kimsenin cömertlikte îsâr derecesine ulaşabilmesi için ikram ettiği şeye kendisinin fiilen muhtaç durumda bulunması şart değildir. Asıl önemli olan, kişinin muhtaç olsa dahi başkasını kendisine tercih edebilecek bir ahlâk anlayışına ve irade gücüne sahip bulunmasıdır1.

Sözlükte kişinin malının yarısını vermesi sehâvet, yarıdan çoğunu vermesi cûd, imkânlarının tamamını vermesi de îsâr olarak isimlendirilmiştir. Din kardeşliğinin en ileri derecesi olan îsâr, mal ile olabildiği gibi can ile de olabilir. Kişinin kendi hayatını başkaları için feda etmesi de bir çeşit îsârdır. Nitekim Ebû Talha, 625 yılında Uhud Savaşı’nda kendi vücudunu Hz. Peygamber’e siper etmiş ve ona kalkan yapmıştır. Başkasını kendine tercih etme, dinî hazları dünyevî zevklerin önüne geçirme demek olan îsâr, yakînî bir iman gücü, sevgi coşkusu ve sıkıntılara sabretmekle kazanılır2.

Îsâr kavramı Kur’ân-ı Kerîm’de dört ayette (Yusuf 12/91, Tâhâ 20/72, en-Nâziât 79/38, el-A’lâ 87/16) sözlük mânâsında, bir ayette de (el-Haşr 59/9) terim anlamında kullanılmıştır. Kelime aynı mânâda hadislerde de geçmektedir. Îsâr’ın terim anlamına esas olarak gösterilen ayette, bütün mal varlıklarını Mekke’de bırakarak Medine’ye göç

1 Mustafa Çağrıcı, “Îsâr”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (Kısaltma: TDVİA), XXII, İstanbul,

2000, s. 490.

2 Ali Akpınar, “Fütüvvet Ruhunun Dinî Temelleri”, I. Ahi Evran-ı Velî ve Ahilik Araştırmaları

(10)

etmek zorunda kalan Hz. Peygamber’i ve diğer muhacirleri şefkatle kucaklayıp mal varlıklarını onlarla paylaşmaktan çekinmeyen Medineli Müslümanlar (ensâr) övgüyle anılmakta, ayette onların şahsında Müslüman toplumun bazı temel manevî ve ahlâkî özelliklerine temas edilmektedir. Buna göre Müslümanlar öncelikle imanı gönüllerine yerleştirmişlerdir. Muhacirler gibi zor durumda kalıp kendi beldelerine gelenleri sevmişler, din kardeşlerine kendilerinden daha fazla imkân sağlamışlardır. İhtiyaç içinde olsalar dahi onları kendilerine tercih etmişler, şahsî zevklerinden, menfaatlerinden fedakarlıkta bulunmuşlardır. Ayetin son kısmında, nefsinin cimrilik eğilimlerinden kendini koruyabilenlere ebedî kurtuluşu kazanacakları müjdelenirken dolaylı olarak îsârın bu yöndeki psikolojik etkisine de işaret edilmiştir3.

Îsâr, karşılıksız herkese her şeyi veren Yüce Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanmaktır; îsârı tavsiye ve teşvik eden Kur’ân ahlâkıyla ahlâklanmaktır; kendini insanlığa adayan Peygamber ahlâkıyla ahlâklanmaktır; din uğruna mal ve canlarından geçen Muhacir ve onlara Medine’de kucak açan Ensâr ahlâkıyla ahlâklanmaktır4.

B. Uhuvvet

Kur’ân’ın ısrarla üzerinde durduğu ve sistemleştirdiği bir kavramdır. Erkek ve kız kardeş anlamına gelen “ah” ve “uht” kelimeleri onlarca ayette geçer. Sözlükte “ah” kelimesi istemek anlamında olup, kardeş kardeşiyle aynı maksat ve gayeyi istediği için ona bu isim verilmiştir. Kur’ân’da geçen bu kelimeler, nesep bağıyla kardeşlik için kullanıldığı gibi, akrabalık, soydaşlık ve din bağıyla kardeşlik için de kullanılmıştır. Sözgelimi pek çok peygamber, kavimlerinin kardeşi olarak takdim edilmiştir. Yine din kardeşliği için de bu kelimenin kullanıldığını görmekteyiz. Uhuvvet ruhunun temelini oluşturan bazı ayetler şunlardır5:

“Müminler sadece kardeştirler. O halde ihtilaf eden kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki O’nun merhametine nail olasınız.” (49/10).

3 Çağrıcı, aynı makale, s. 490. 4 Akpınar, aynı makale, s. 45. 5 Akpınar, aynı makale, , s. 49.

(11)

“Onlardan sonra gelenler: Ey keremli Rabbimiz! Bizi ve bizden önceki mümin kardeşlerimizi affeyle! İçimizde müminlere karşı hiçbir kin bırakma! Duamızı kabul buyur ya Rabbenâ, çünkü Sen Raufsun, rahîmsin! derler.” (59/10).

“Onların kalplerindeki kini söküp çıkarmışızdır. Dost ve kardeş olarak, divanlar üzerinde karşı karşıya otururlar.” (51/47).

Din kardeşliğinin anlamı, dinin gereklerini yerine getirme birbirine yardımcı ve destek olmak demektir. Bu hem maddî, hem de manevî yardımlaşma ve dayanışmayı içine alır. Müslümanların kendi aralarında gerçekleştirecekleri din kardeşliği, başka toplumlarda görülmeyecek şekilde onara özeldir. Zira, İslâm’a göre din bağı, tüm bağların üstündedir. Hz. Peygamber Müslümanların maddî ve manevî her konuda birbirlerine yardımcı ve destek olmalarını sağlamak için Mekke’de Müslümanlar arasında kardeşlik ilan etmiş; hicretten sonra da ikinci kez Muhacirlerle Ensâr arasında kardeşlik ilan etmiştir. Bunun sonucu Müslümanlar Mekke ve Medine’de birbirlerine destek olmuşlar, sahip oldukları tüm imkânları birbirleriyle paylaşarak bu konuda anlamlı örnekler sunmuşlardır6.

C. Mürüvvet

Mürüvvet sözcüğü Cahiliye döneminde yalnız erkek ve bir de kadın ya da zevce mânâsında kullanılmıştır. Bu dönemde daha çok bir insanın beden özelliklerine işaret etmiş olan mürüvvet sözcüğü, İslâmî dönemde insanın ruhî ve mücerred özellikleri için de kullanılmak sûretiyle, ahlâkî meziyetlere delâlet etmeye başlamıştır7.

İbn Hibbân, birçok ahlâkî erdemi mürüvvet kapsamında gösteren, ayrıca insanın sosyal durumunu geliştirmesi için ihtiyaç duyduğu akıl, zekâ, mal ve evlat zenginliği gibi imkânları mürüvvetten sayan yirmi üç değişik tanım sıraladıktan sonra kendi tanımını “Allah’ın ve Müslümanların çirkin gördüğü tutumlardan uzak durmak, Allah ve Müslümanlar tarafından sevilen hasletlerle donanmak” şeklinde vermiştir. İbn Hibbân, kişiye mürüvvetini göstermede yardımcı olan en önemli şeyin temiz servet olduğunu belirtmiştir. Diğer birçok kaynakta da mürüvvetin mal varlığı ve başkalarına

6 Akpınar, aynı makale, s. 49-50.

7 Bichr Fares, “Mürüvvet”, İslâm Ansiklopedisi (Kısaltma: İA), VIII, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul,

(12)

ikramla ilgisi sık sık vurgulanmış, hatta mürüvvetin onda dokuzunun sofra hakkında olduğu belirtilmiştir8.

İslâm ahlâk kültürünün olgunluk dönemine ait en önemli çalışmalardan olan Mâverdî’nin Edebü’d-dünyâ ve’d-dîn adlı eserinde mürüvvet geniş bir ahlâkî muhtevada ele alınmıştır. Mâverdî, mürüvveti “nefsin, kendisinden kasıtlı olarak çirkin bir hareket sâdır olmayacak şekilde en üstün melekeler kazanmış olması” şeklinde tanımlamıştır. Bu eserinde mürüvvetin şartlarını ise; haramlardan uzak durmak, günahlardan arınmak, hüküm verirken âdil ve dürüst olmak, haksızlıktan sakınmak, hakkı olmayan şeye göz dikmemek, zayıfa karşı güçlüye arka çıkmamak, onurlu kişiye karşı onursuzun yanında yer almamak, günah ve kötülük doğuracak bir durumu gizlememek, insanın adını ve şöhretini kirletecek işler yapmamak şeklinde sıralamıştır9.

Adamlık ve erlik mânâsına gelen mürüvvet kelimesiyle gençlik, yiğitlik ve cömertlik mânâlarını ifade eden fütüvvet kelimesi esas itibariyle tasavvufa dayanan, fakat aynı zamanda iktisadî teşekkülleri de kavraması ve sanat erbabını teşkilatlandırması bakımından ekonomik hüviyet de taşıyan ehl-i fütüvvet tarafından daha şümullu mânâlara alınmış bir terim olmuştur. Bunlarca mürüvvet, fütüvvetin esasıdır, fütüvvetse mürüvvetin sonudur. Bu bakımdan her mürüvvet ehli, fütüvvet sahibi değildir, fakat her fütüvvet ehli mürüvvete en ileri derecede ulaşmıştır10.

İstanbul Murad Molla Kütüphanesi’nde bulunan Farsça manzum bir fütüvvetnâmede, mürüvvet fütüvvetin temelidir, görüşü yer alır. Fakat, mürüvvet sahibi fütüvvet sahibi değildir. Ancak, fütüvvet sahibi, aynı zamanda mürüvvete de sahiptir. Mürüvvet, kötülüklerden kaçınmayı gerekli bilmek ve bu hususta gayret gösterecek iyiliği meleke haline getirmektir. Mürüvvet, fütüvvetin bir hazırlık devresidir. Fütüvvetse, bütün temizlik, erlik, yiğitlik ve çeşitli hikmet ve adalet icabâtının insanlardan fiilen zâhir olmasıdır. Fütüvvet de vilâyetin temelidir. Mürüvveti olmayanın fütüvveti olmadığı gibi, fütüvvete sahip olmayan da vilâyet sahibi olmaz. Burada vilâyet, insanlığın kötülükleri karşısında tam bir kendinden geçerek dünyayı unutmadır11.

8 Mustafa Çağrıcı, “Mürüvvet”, TDVİA, XXXII, İstanbul, 2006, s. 62. 9 Çağrıcı, aynı makale, s. 490.

10 Abdülbaki Gölpınarlı, “İslâm ve Türk İllerinde Fütüvvet Teşkilatı ve Kaynakları”, İ.Ü İktisat Fakültesi

Mecmuası, (Kısaltma: İÜİFM), XI, No: 1-4, İstanbul, Ekim 1949-Temmuz 1950, s. 6.

11 Cemal Anadol, Türk-İslâm Medeniyetinde Ahilik Kültürü ve Fütüvvetnâmeler, Kültür Bakanlığı Halk

(13)

Şu olay fütüvvet ve mürüvvetin bir tezahürü olarak anlatılır: Hacılardan biri, Medine’de para kesesini kaybeder. Telaş ve şaşkınlık içinde aranmakta iken, kalabalık arasında Ca’fer es-Sâdık’a rastlar ve “Kesemi sen aldın!” diye tutturur. Adamın haline acıyan Ca’fer, kesesinde ne kadar parası olduğunu sorar ve 1000 dinar cevabını alınca adamı evine götürür ve kendisine 1000 dinar verir. Şaşkın hacı, kaldığı yere dönünce bir de bakar ki, kesesi köşe bucak bir yerde durmaktadır. Ertesi gün koşar Ca’fer’i bulup özür dileyerek parasını iade etmek ister, fakat kabul ettiremez. Ca’fer şöyle der: “Elimden çıkan şeyi bir daha geri almam!”12.

II. FÜTÜVVETÇİLĞİN DOĞUŞU VE GELİŞİMİ A. Fetâ ve Fütüvvet Kavramlarının Ortaya Çıkışı 1. Cahiliye Döneminde Fetâ

Fütüvvet kavramının tarihî gelişimini ve evrimini iyi anlamak ve takip edebilmek için Cahiliye döneminde Arap toplumundaki fetâ tipinden İslâmî dönemde kurumlaşmış bir fütüvvet teşkilatına, bu teşkilatın sûfîlikle birleşerek tasavvufî bir nitelik kazanmasına, bu noktadan sonra da esnaf kesimiyle kaynaşarak meslekî bir mahiyet alan Ahilik kurumuna dönüşmesine kadar uzanan süreci bir devamlılık olarak görmek ve birinden ötekine geçişin nasıl meydana geldiğini iyi belirlemek gerekmektedir13.

Arapça’da çocukluk yıllarını geride bırakıp gençlik çağına giren kimseye fetâ denilmektedir. Lügatlarda bu kelime civanmertlik ve erkeklik anlamlarında da kullanılmaktadır. Bazı lügatlarda genç ve iyi huylu anlamlarında kullanıldığı da görülmektedir. Kelimenin fityan şeklinde okunduğunda genç yaşlı, gençlik ve gencelmek anlamlarına da geldiği Arapça sözlüklerde kaydedilmektedir. Cahiliye döneminde fetâ kelimesinden türetilen fütüvvet sözcüğünün mecazî anlamda kahramanlık, fetâ sözcüğünün de kahraman anlamında kullanıldığı görülmektedir14.

12 Mehmet Demirci, “Ahilikteki Fütüvvet Ahlâkı”, I. Uluslararası Ahilik Kültürü Sempozyumu Bildirileri,

Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1996, s. 46.

13 Ahmet Yaşar Ocak, “Fütüvvet”, TDVİA, XIII, İstanbul, 1996, s. 261.

14 Sadettin Kocatürk, “Fütüvvet ve Ahilik”, XX. Ahilik Bayramı Kongresi Tebliğleri, Türkiye Esnaf ve

(14)

Cahiliye döneminde kahramanlık ve bazen de cömertlik (sehâvet) anlamlarında kullanılan fetâ, İslâmiyet döneminde de bu özelliğini korumuştur. Kelimenin halkın dilinde de bu özelliğini korurken şairlerin şiirlerinde memduhları için mübalağa olmak üzere “Fetd’l-Fityân” şeklinde kullanıldığı görülmüştür15.

Fütüvvet araştırıcıları, bu kurumun tarihî sürecini tespit etmeye çalışırlarken öncelikle Kur’ân-ı Kerîm’deki ve Arap toplumundaki fetâ kavramına bakmışlardır. Gerçekten Kur’ân-ı Kerîm’de fütüvvet kelimesinin değil, fetâ ve çoğulu fitye ve feteyât kelimelerinin geçtiğini görmüşlerdir. Kur’ân’da geçen bu kelimelerin hemen hemen hepsinin terimin sözlük anlamı çerçevesinde, yani genç, delikanlı ve yiğit mânâlarında kullanıldığını sadece el-Kehf Suresi’nin 60. ve 62. ayetlerinde geçen fetâ kelimelerinin uşak mânâsına geldiğini görmüşlerdir. Fetâ teriminin Kur’ân’da sadece sözlük anlamında kullanılması, fütüvvet kavramının burada temellendirilemeyeceğini göstermiştir16.

İslâm öncesi çağlarda fetâ kelimesinin genç, güçlü ve eli açık, yiğit anlamlarına geldiği görülür. Bu dönemlerde bu hasletleri kendilerinde bulunduran kişilerin bir birlik halinde bulunmadığı, fetâ denilen kişilerin tek tek anıldığı bilinmektedir. O dönemler için bir örnek olarak Arap edebî ürünlerinin çoğunda sözü edilen kişi, Tay kabilesi başkanı Prens Hatem Taî’dir. Bunun konuklarını çok iyi ağırladığı, yanından ayrılışlarında onlara at ya da deve hediye ettiği dillere destandır. O dönem için buna benzer başka tek tük örnekler bulunmaktadır17.

Fetâ kelimesinin İslâm öncesi döneme ait kullanımıyla ilgili Kur’ân’da örnekler bulunmaktadır. Dinlerini yaşamak uğrunda kavminden gizlenen Ashab-ı Kehf hakkında; “Biz sana onların başlarından geçeni gerçek olarak anlatıyoruz. Hakikaten onlar, Rablerine inanmış gençlerdi (fetâ) biz de onların hidayetini artırdık” denilmektedir. Kur’ân’da kavminin tevhid inancından sapmasına karşı onlarla mücadele eden Hz. İbrahim hakkında kavminin; “Bunları diline dolayan bir genç (fetâ) duyduk, kendisine İbrahim denilirmiş” dediği nakledilmektedir. Yine Kur’ân’da Hz.Musa’nın yol arkadaşı hakkında fetâ kelimesi kullanılmakta ve Hz. Musa’nın ona hitaben şöyle dediği ifade

15 Kocatürk, aynı makale, s. 17.

16 Ahmet Demir, Anadolu Selçukluları Döneminde Fütüvvet ve Ahilik, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi,

Kırıkkale, 1996, s. 21.

17 Neşet Çağatay, Bir Türk Kurumu Olan Ahilik,(Kısaltma: Ahilik), Türk Tarih Kurumu Basımevi,

(15)

edilmektedir; “Musa fetâsına (genç adamına); kuşluk yemeğimizi getir, gerçekten bir bu yolculuğumuzda çok sıkıntı çektik” dedi18.

Cahiliye dönemi Arap toplumunda Hilfu’l-Fuzul adıyla bilinen esas gayesi toplumdaki haksızlıklarla mücadele etmek, sulh ve sükûnu muhafaza maksadıyla savaşmayı göze almak olan bir teşkilatın varlığı bilinmektedir. Hilfu’l-Fuzul’un o dönemde Araplar arasında Hicaz bölgesinde fütüvvet duygusunun bir teşkilat hüviyeti almış şekli olduğu görülmektedir19.

Hz. Peygamber’e “Cahiliye döneminden bize anlatmak istediğiniz bir şey var mı?” diye sorulunca “Cahiliye devrine ait iki şeyden müteessirim bir şeyden de memnunum” cevabını almışlardır. Hz. Peygamber’e müteessir ve memnun olduğu şeylerin ne olduğu sorulunca “Kureyş harb-i fücûra (İslâmî bir vechesi olmayan; gurur, kibir ve kuru benlik için yapılan kavim, kabile savaşına) gidiyordu. Harb için giyinmemiş, hazırlanmamıştım. Sen gelmiyor musun? dediklerinde atım yok dedim at verdiler, kılıcım yok dedim kılıç verdiler. Ne eksik dersem bulup verdiler. Artık eksik diyecek bir şey kalmayınca cesaretsiz demesinler diye gitmek zorunda kaldım. Fakat hiç kimseyi öldürmedim. Bu şekilde istemeyerek iki defa harb-i fücûra dahil oldum. Bir de o zamana göre memnun olduğum Hilfu’l-Fuzul’a katıldım” demiştir. Bunun mahiyeti de Hz. Peygamber’e sorulunca şöyle anlatır: “Hilfu’l-Fuzul’a katılanların en genci idim. O zamanlar Mekke’ye pazara gelenlerin mallarını ve hanımlarını zorbalıkla ellerinden alıp vermiyorlardı. Mekke’nin ismi civarda kötüye çıkıyordu. Buna mâni olmak, Mekke’de huzur, emniyet ve asayişi temin etmek gayesiyle namları “Fâdıl” faziletli diye anılan dokuz veya on bir kişiden müteşekkil bir teşkilat kuruldu. Ben de bunlardandım. Bunlar aralarında ahlâk ve fazileti savunacaklarına dair ahdedip, Mekke’ye gelenlerin mallarını, canlarını ve hanımlarını bütün kötülüklerden korudular”20.

Hz. Peygamber, bir gün Mekke’de birinin hanımını zorla tutup bir eve götürdüklerini Hilfu’l-Fuzul’a mensup kişilerin haberi olup kadını hemen kurtardıklarını anlatmaktadır. Birinin de malını alıp parasını vermedikleri gibi adamı da

18 Muharrem Çakmak, “Ahîliğin Dinî-Tasavvufî Temelleri”, I. Ahi Evran-ı Velî ve Ahilik Araştırmaları

Sempozyumu, I, G.Ü Ahilik Kültürünü Araştırma Merkezi Yayınları, Kırşehir, 2005, s. 257.

19 Mikail Bayram, Ahi Evren ve Ahi Teşkilatı’nın Kuruluşu, (Kısaltma: Ahi Evren), Damla Matbaacılık,

Konya, 1991, s. 14.

20 Yaşar Çalışkan, M. Lütfi İkiz, Kültür, Sanat ve Medeniyetimizde Ahilik, Kültür Bakanlığı Yayınları,

(16)

kovarlar. Bunlar bunun da parasını verirler. Dolayısıyla Hilfu’l-Fuzul denilen bu grup herkesin sevgi ve güvenini kazanır21.

İslâm öncesi Arap toplumunda şecaat, iffet, cömertlik ve diğerkâmlık gibi başlıca üstün vasıfları bir arada mütalaa eden eski asalet ve fazilet telakkisini temsil eden fetâ kavramı toplumda mevcut bir kurumlaşmayı değil, münferit bir kişiliği yansıtmaktadır22. Bu yüzden Hilfu’l-Fuzul’u sosyal bir kavram olarak ele almak daha doğru olmaktadır. Çünkü, burada bir teşkilattan bahsedilmekte, dolayısıyla bu durum fetâ kavramının boyutunu aşmaktadır23. Nitekim İslâm öncesi devirde fityân ve fitye, hatta fütüvvet kelimesine rastlanmamış olması, böyle bir kurumlaşmanın İslâm öncesi Arap toplumunda bulunmadığını ortaya koymaktadır. Araştırmacılar, konuyla ilgili eski Arap şiirindeki malzemenin incelenmesi sonucunda, fütüvvet kurumunun Cahiliye dönemindeki fetâ kavramıyla anlam olarak bağlantısını kabul etmekle birlikte yapısal olarak onun gelişmiş bir devamı sayılamayacağı konusunda hemen hemen görüş birliğine varmışlardır24.

2. İslâmiyet Döneminde Fütüvvet

Sözlük anlamıyla fütüvvet; soy temizliği, mertlik, yiğitlik, gençlik, delikanlılık, cömertlik, el açıklığı vb. anlamlara gelmektedir. Bir Kur’ân kavramı olarak fütüvvetin türediği fetâ kavramı ise genç, köle anlamlarındadır. Hz. İbrahim, Hz. Yûşa, Hz. Yusuf ve Ashab-ı Kehf için kullanılmaktadır. Bilindiği gibi Hz. İbrahim cömertliği, misafirperverliği, putları kırması ile Hz. Yûşa, Hz. Musa’ya yoldaş olması ve sadakatiyle; Hz. Yusuf her türlü baskıya rağmen zinadan uzak kalmasıyla, Ashab-ı Kehf ise bâtıldan kaçıp Hakk’a sığınmasıyla meşhurdur. Bu vasıflarıyla bunlar İslâm’da ideal tiplerdir. Bu itibarla fetâ da bu ideal tipin adıdır25.

Asr-ı Saadette fütüvvet anlayışına bakıldığında fütüvvet asıl tarifini Hz. Ali’den almaktadır. Fetâ şeklinde isimlendirilen ilk kişi Hz. Ali’dir. Uhud Harbi’nde gösterdiği kahramanlıklardan dolayı, Hz. Peygamber, “Ali gibi genç, Zülfikar gibi kılıç yoktur”

21 Çalışkan, İkiz, aynı eser, s. 27-28. 22 Ocak, aynı makale, s. 261. 23 Demir, aynı tez, s. 23. 24 Ocak, aynı makale, s. 261.

25 Ali Torun, “Muhtevaları ve Kaynakları İtibariyle Fütüvvetnâmeler”, I. Uluslararası Ahilik Kültürü

(17)

demiştir. Hz. Ali’ye göre fütüvvet; güçlü olduğu yerde affetmek, öfke anında yumuşaklıkla muamelede bulunmak, düşmanları hakkında bile hayırhahlıktan geri kalmamak, ihtiyaç içinde kıvrandığı durumlarda bile îsâr ruhuyla hareket edip, başkalarını düşünmektir. Haydar-ı Kerrâr, hayatı boyunca hep fütüvvet şuurunun örneklerini göstermiştir. İbni Mülcem hakkındaki muamelesi, muharebede yere yıktığı düşmanını affetmesi, sahabeden kendisiyle harbetmiş bir hasmının öldürülmesi karşısında duyduğu teessür, elindekini başkalarına vermesinden dolayı kış günü yazlık elbise içinde tir tir titremesi, fütüvveti tarif etmemize imkân veren yiğitlik örnekleridir. Allah’ın arslanı, Allah için yaşamış ve yine Allah için şehid olmuştur. Bu yüzden fütüvvet şeceresinin kökü “Allah’tan başka ilah yoktur” kelimesindeki kuvvettir. Fütüvvet tevhid kelimesinden kaynağını almaktadır26.

İslâmiyet döneminde muhtemelen Emevîler döneminin ortalarına doğru ortaya çıkmaya başlayan fütüvvet telakkisinin oluşmasında, bu dönemden itibaren genişleyen topraklar, temasa geçilen yeni kültürler ve bütün bunlara paralel olarak gelişen siyasî ve içtimaî değişimlerin toplumda doğurduğu buhranların büyük etkisi vardır27. Diğer taraftan fütüvvet telakkisinin oluşmasında ve kavramsallaşmasında etkili olan bir diğer husus ise, Kur’ân’ın birer açılımı olan tefsir, hadis, fıkıh gibi İslâmî ilimlerin ve buna bağlı olarak da kavramların oluşmaya başlamasıdır. Fütüvvetin zamanla bir tasavvuf kavramı haline gelmesinde bu sürecin etkisi büyüktür28.

Sosyal bir kavram olarak fütüvvet anlayışının Emevîler döneminin ortalarına doğru ortaya çıktığı tahmin edilmektedir. Bu dönemde fetâdan farklı olarak tam mânâsıyla sosyal bir kavram sayılmasa da kendisine fityân (fetânın çoğulu) denilen bir teşekkül ortaya çıktığı görülmektedir29.

Fütüvvet mefhumunun tarihî gelişim sürecine bakıldığında bir nevî erkekler birliği tarzındaki fityân birliklerinin eski Arap toplumunda değil, bilakis eski Şark kültür memleketleri çevrelerinde, bilhassa İran kültür havzasında mevcut olduğu bilinmektedir. Bu teşekkülün şehirlerde genç kimseler tarafından müşterek hayat sürmek amacıyla oluşturulduğu görülmektedir. Kendilerini fityân olarak adlandıran bu

26 Murat Özaydın, “Fütüvvet ve Fütüvvet Ahlâkı”, I. Ahi Evran-ı Velî ve Ahilik Araştırmaları

Sempozyumu, II, G.Ü. Ahilik Kültürünü Araştırma Merkezi Yayınları, Kırşehir, 2005, s 690-691.

27 Ocak, aynı makale, s. 261. 28 Çakmak, aynı makale, s. 252-253.

29 Ahmet Demir, “Fütüvvet Teşkilatının Kökeni, Teşekkülü ve Türkiye Selçuklularındaki Durumu”,

(18)

grup, eski Arap fetâ, asil insan idealini temsil etmek gayesinde bulunduklarını bildirmektedirler. Ancak; cömertlik ve misafirperverlikte ifadesini bulan asaletin basit bir iyi yaşama şekline dönüştüğü, başkalarına kendi imkânlarıyla yardım etmeye her zaman hazır bulunma anlayışının, kurulan cemiyetlerin bünyesine göre hudutlandığı görülür. Artık cengaverliğin de uğrunda mücadelenin insanı asilleştirdiği, hayatını mensup olduğu kişiler için ortaya atmak fikrinden uzaklaşarak, bir kabadayılık haline dönüştüğü, hatta cengaverliğin sokak soygunculuğu derecesine bile vardığı görülmektedir30.

Abbasîler döneminde hükümdar-halife soyunun başa geçmesiyle, doğudan Türkistan ve Horasan’dan getirilen Türk tutsaklarından kurulan askerî birliklerin güçlü ve imtiyazlı bir duruma geçtikleri görülür. Buna karşı bir tepki olarak IX. yüzyıldan başlayarak halk arasında bazı kuruluşların ortaya çıktıkları görülmektedir. Bunların, toplu olarak örgütlenerek karışıklıklarda kundakçılık eylemlerinde bulunan ve “ayyar”, çoğul olarak “ayyarun” (yani kanun tanımayan, kanun dışı toplum), “evbaş (haydud)”, “şatır” çoğul olarak “şuttar (kurnaz)”, Selçuklular devrinde yani XI. yüzyıldan başlayarak da “rind” çoğul olarak “rünud” adları ile anıldıkları bilinmektedir31.

Ayyarlar, devlet otoritesinin zayıfladığı zamanlarda ortaya çıkarlar, taş ve sopalarla saldırıya geçerlerdi. Bunlar Abbasî halifesi Emin’in (809-813) ordusunda kardeşi Me’mun’un (813-833) Türklerden oluşan ordusuyla dövüşmüşlerdi. Görüldüğü gibi bu kuruluşlar hükümdarların hizmetine de giriyorlardı. Bu tür sivil örgütler, XI. yüzyıldan fütüvvet teşkilatlarının yayılışına kadar; Orta Asya, İran, Irak ve Suriye’de yayılmış bulunuyorlardı. Bu kanun dışı örgütler, X. yüzyıldan XII. yüzyıla kadar büyük karışıklıklar çıkardılar. Bunlar güçlü hükümdarlar zamanında pusar, saklanırlardı. Abbasî halifesi Ebü’l-Kasım el-Mutî‘-Lillâh el-Fazl (946-974) zamanında 972 yılında Bizans’a karşı savaşa katılmak isteyenlere silah verildi. Bunlar Bağdat’ta bir isyan çıkardılar. Büyük bir felaketi önlemek için Bağdat’ta bir mahalle yangına verildi. Bu kişiler işsiz olduklarından, devlet hizmetine girmek ve özellikle güvenlik teşkilatlarında

30 Franz Taeschner, “İslâm Ortaçağında Futuvva Teşkilatı”, (Çev. Fikret Işıltan), İÜİFM, XV, No: 1-4,

İstanbul, Ekim 1953-Temmuz 1954, s. 8.

(19)

görev almak istiyorlardı. Böylece hem geçim sıkıntısından kurtulacak, hem de hayatları garanti altına alınacaktı32.

Bu örgütler, o çağlarda Türk ve İslâm devletleri yönetimi altındaki şehirlerde, özellikle asker ve güvenlik güçlerinin yetersiz bulunduğu yerlerde ve zamanlarda, kaliteleri bir takım askerî ve sportif faaliyetlerle canlı tutulmuş kaçınılmaz bir milis gücünü temsil ediyordu. Zaman zaman da şehir yöneticileri kalabalık ve güçlü oluşları nedeniyle bunlara dayanıyordu33. Böylece fütüvvetin sosyal bir kurum olarak gelişmeye başladığını görmekteyiz.

Fetâ ve fütüvvet kelimelerinin X. yüzyılda şatır ve ayyarlara has bir kelime şeklini aldığı, fetâ ve fütüvvet denildiğinde akla bu kimselerin geldiği görülmekte ve bilinmektedir. Ancak; yine bu yüzyılda yankesicilerin ve hırsızların kendilerini fütüvvet ehli olarak gösterdikleri, bu ünvanın kisvesi altına giren bu tür kimselerin her türlü iyi ve kötü işi yaptıkları araştırmalardan anlaşılmaktadır. Bu yüzyılda ünlü Türk filozofu Farabi’yi (870-950) Şam’dan Askelan’a giderken takip edip soyanların kendilerini fetâ olarak tanıttıkları kaynaklarda kaydedilmektedir. Fetâ ve fityân adlı bu cinsten yankesicilerin, bilahare Ebu Nasr tarafından Farabi’nin mezarının yanında idam edildikleri bildirilmektedir34.

Fityân, ayyar gibi birlikler fütüvvet birliklerinin çekirdeği olarak kısa zamanda çoğalmış, bütün İslâm dünyasını etkilemişlerdir. Çünkü, fütüvvet İslâmiyet’in yayılma dönemlerinde Ortadoğu toplumlarındaki yapısal değişmelerle birlikte ortaya çıkan hızlı şehirleşmenin bir araya getirdiği kalabalık insan kümeleri için hayatî bir ihtiyaca cevap vermiştir. Aşiret yapısının çözülmesiyle birlikte sosyal ilişkileri düzenleyen kan bağlarının ortadan kalkması ve şehir ekonomilerinin kişiyi kendi yeteneği ile yüzyüze bırakan özelliği dolayısıyla ortaya çıkması muhtemel kargaşalıklara İslâm dünyasında ancak fütüvvet ideolojisi ile engel olunabilmiştir. Fütüvvet ideolojisi muhtelif toplum, ırk ve kültürleri belli bir yapı içinde birleştirerek, ortaklaşa bir tarih oluşturma amacını güden İslâmî ideoloji karşısında ulusal değerleri destekleyen dünyevî bir ideoloji olarak yer almıştır. Dünyevî niteliği dolayısıyla fütüvvet, İslâmiyet’in yayılma süreci içerisinde sınır boylarında Reis-el-fityân denen komutanların buyruğu altında din uğruna savaşan

32 İbrahim Arslanoğlu, “Fütüvvetnâmeler ve Bir Fütüvvetnâme”, I. Ahi Evran-ı Velî ve Ahilik

Araştırmaları Sempozyumu, I, G.Ü. Ahilik Kültürünü Araştırma Merkezi Yayınları, Kırşehir, 2005, s. 103.

33 Çağatay, Ahilik, s. 6. 34 Kocatürk, aynı makale, s. 23.

(20)

mücahit gruplarından tutun, büyük şehirlerdeki düzene karşı baş kaldıran, kuvvet zoruyla sosyal adaleti sağlamaya çalışan gençlik gruplarına ve sanatkâr gruplarına kadar bütün topluluklarca benimsenmiş bir ideoloji olmuştur35.

Fütüvveci kuralları olarak bilinen yiğitlik ve civanmertlik vasıflarının fütüvveci, ayyar, şatır vb. kuruluşların ortak nitelikleri olmaya başladığını belirtmiştik. Ayrı ayrı adlarla anılan ve bu tür kuruluşları kendinde birleştiren fütüvvetçilik gitgide, bir meslek ve sanata bağlı bulunması gerekli olmayan, içlerinde tasavvuf erbabının ve öteki tarikat birliklerinin de yer aldığı türlü kuruluşların ahlâkî kurallar ve yiğitlik nitelikleri ile donatılarak, belli amaçlar için bir araya toplanabilen bir örgütün adı olmuştur36. Böylece fütüvvet hareketi gerçek mânâda başlamıştır.

B. Fütüvvetçiliğin Gelişimi

1. Halife Nâsır’ın Fütüvvete Girişi

Halife Nâsır Lidinillah (1180-1225), hilafet makamına geçtiği zaman, Abbasî Devleti’nin hakimiyet sahası, hemen hemen Bağdad havalisiyle Irak’ın çok küçük bir kısmına münhasırdı. Devletin ihtişamlı zamanlarında kurulmuş geniş müessesatiyle, coğrafî vaziyeti itibariyle ehemmiyetli bir mevki kazanmış olan ve o zamanın şehirlerine nispetle kesif bir nüfusa malik bulunan Bağdad şehri, Nâsır’dan evvelki devir için Corci Zeydan’ın, Nâsır devri için Cemalüddîn Ataullah Hüseynî’nin verdikleri bilgilere göre, gerek malî gerek asayiş bakımlarından istikrarsız ve karışık bir durumda idi37.

Zümrüt adlı bir Türk anadan doğmuş olan Abbasî halifesi Nâsır Lidinillah’ı fütüvvete girmesine zorlayan nedenler vardı. Bir yandan Selahaddin Eyyubî (1147-1193), Mısır Fatımîleri Devleti’ne son verip, 1187 yılına dek Şam’ı, Haleb’i, Musul ve Kudüs’ü ele geçirip Yemen’i, Mısır’ı ve Suriye’yi yönetimi altına alıp sınırlarını Fırat Nehri’nden Nil Nehri’ne, Akdeniz kıyılarına dayamıştı. Öte yandan Anadolu Selçuklu Devleti, hükümdarı II. İzzeddin Kılıçarslan (1155-1192) yönetiminde büyük bir gelişmeye ulaşmış, doğuda ise 1172 yılında kardeşi Sultanşah’ı indirerek Harzemşahlar

35 Sabahattin Güllülü, Sosyoloji Açısından Ahi Birlikleri, Ötüken Yayınevi, İstanbul, 1977, s. 27-28. 36 Çağatay, Ahilik, s. 7.

37 Neşet Çağatay, “Fütüvvet-Ahi Müessesesinin Menşei Meselesi”, (Kısaltma: Fütüvvet-Ahi), A.Ü

(21)

tahtına oturmuş olan Alâeddin Tekeş, Kirman bölgesine yürüyerek, Irak Selçukluları hükümdarı II. Tuğrul’u (1177-1194) astırıp ülkesini ele geçirmişti. Öte yandan Bâtınîler Taberistan, Mazenderan, Cürcan bölgelerine sıkıca yerleşmiş olup çevreye yolladıkları fedaileri ve davetçileri aracılığıyla halkı kandırıp ayaklandırmaya çalışıyorlardı38.

Halifenin fütüvvete ne zaman girdiği hakkında Katip Çelebi (1609-1658) bilgiler vermektedir. Buna göre Nâsır Lidinillah, fütüvvete 1182 yılında girmiş bulunmaktadır. Buradan Nâsır’ın fütüvvete girişinin saltanatının başlangıcında olduğu anlaşılmaktadır. Halifenin Şeyh Abdulcabbar adlı bir sûfînin önderliğinde fütüvvete ilk adımını attığı görülmektedir39.

Nâsır Lidinillah’ın Doğu ve Batı’da fütüvvet âyin ve ruhunu yaymadan asıl maksadı, hilafet müessesesine tâbi olmadan yaşayan Müslüman milletleri hilafet müessesesine bağlamak, İslâm milletleri arasında merkeziyeti temin ederek, İslâm âleminin batıda Hıristiyan, doğuda da Harzemşah ve Moğol hücûmuna karşı topyekün mücadelesini sağlamaktı. Bu yüzden Bağdat’ı hilafet merkezi seçmişti. Nâsır, İslâm ülkeleri arasında savaşla birliği sağlamanın mümkün olmayacağını bildiği için birliği sağlamada fütüvvet âyin ve ruhunu İslâm ülkelerine kabule daveti en uygun yol olarak seçmiş ve bu girişim de başarıya ulaşmıştır. Bu girişim aynı zamanda, Arapların hilafet makamındaki yer ve önemini muhafaza ederek, bunu diğer İslâm milletlerine de kabul ettirmiştir. Şayet hal böyle olmasaydı, aralarında sosyal, iktisadî ve siyasî farklılık gösteren Müslüman milletlerin bir diğeri ile yapacakları harpler sonucu tarih sayfasından silinip gideceklerini görmemiz mümkün olurdu. Bu tarihlerde Müslüman milletlerin kuzeydoğuda Tatarların, daha sonra Moğolların, kuzeybatıda Gürcülerin ve Avrupalıların tehdidinde bulundukları bir sırada Nâsır’ın fütüvvet ruhu altında İslâm birliğini sağlaması onun gerçekten çok şuurlu ve akıllı bir halife olduğunu göstermektedir40.

Halife Nâsır Lidinillah fütüvvet birliklerini etrafına toplayarak, bunların daha sağlam hale gelmeleri için çaba harcamış ve bütün birliklerin ortak hareketlerini sağlamaya yönelik tedbirler almıştır. Bu amaçla Şahabüddin Ebu Hafs Ömer

38 Neşet Çağatay, Anadolu’da Ahilik ve Bunun Kurucusu Ahi Evren, (Kısaltma: Anadolu’da Ahilik),

Belleten, XLVI, S. 182, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1982, s. 427.

39 İsmet Kayaoğlu, “Halife en-Nasır’ın Fütüvvete Girişi ve Bir Fütüvvet Buyrultusu”, AÜİFD, XXV,

Ankara Üniversitesi Basımevi, Ankara, 1981, s. 222.

(22)

Suhreverdî (1145-1234)’yi bunların başına geçirerek, kendisine bir fütüvvetname yazdırmıştır. Nâsır’ın bu yaklaşımının fütüvvet birlikleri için önemli sonuçları şu şekilde izah edilebilir41:

• Bu hareket o zamana kadar dağınık olan fütüvvet birliklerini merkezî bir teşkilat haline getirmiştir.

• Merkezî teşkilatlanmalar mahallî teşkilatlanmalardan her zaman güçlü olduğu için fütüvvet müesseseleri daha da güçlenmiştir.

• Fütüvvet birlikleri arasındaki düşmanlıklar sona ermiş, aralarında dayanışma ve yardımlaşma dönemi başlamıştır.

• Devletin desteği ile daha hızlı ve güçlü bir şekilde yayılma imkânına kavuşmuşlardır.

Nâsır’ın fütüvvet birliklerini bir arada toplaması devleti de güçlendirmiştir. Bunun devlet açısından sağladığı faydalar şu şekilde sıralanabilir42:

• Devlet başıbozuk ve kendi başlarına buyruk olan toplulukları kontrol etme imkânına kavuşmuştur.

• Dağınık, fakat güçlü olan birlikleri yanına alarak gücünü artırmıştır.

• Diğer sultanlara fütüvvet libasını giydiren Nâsır, devletin manevî nüfûzunun artmasına vesile olmuştur.

2. Tasavvuf ve Fütüvvetçilik

İslâm dünyasında tasavvufî düşünce VIII. yüzyılın sonlarından itibaren doğmaya ve hızla yayılmaya başlamıştır. Tasavvuf hareketi, yeni bir dinî anlayış ve yaşayış, değişik bir hayat telakkisi getirmiştir. Bu yeni düşünce tarzı ve dinî anlayış ilk önce İran’ın Horasan, Kirman, Maveraünnehir bölgelerinde ve Irak’ta daha çok halkın ilgisini çekmiş, bu yüzden de bu bölgelerde daha etkili olmuştur43.

Sûfîler, temel ahlâkî değerleri ve en önemli faziletleri fütüvvet kelimesine yükleyerek onu tasavvufun temel kavramlarından biri haline getirmişlerdir. İlk büyük

41 Veysi Erken, Bir Sivil Örgütlenme Modeli Ahilik, Berikan Basım, Ankara, 2002, s. 16. 42 Erken, aynı eser, s. 16.

(23)

sûfîler tarafından tasavvufla hemen hemen aynı anlamda kullanılan fütüvvet ile sûfîde bulunan fedakarlık, diğerkâmlık, iyilik, yardım, insan severlik, hoşgörü ve nefsine söz geçirme gibi ahlâkî nitelikler kastedilmiştir. Böylece gerçek yiğitlik, kahramanlık, cesaret ve mertliğin bu ve benzeri niteliklere sahip olmayı gerektirdiği anlatılmak istenmiştir. Bu husus dikkate alındığında sûfîlerin kendilerine has hümanizm düşüncelerini fütüvvet kavramı çerçevesinde geliştirdikleri görülmüştür44.

Muhitlerinde eski Arap fetâ yani asil insan idealini yüksekte tutmaya devam eden Arap mücahidlerinden (büyük bir ihtimalle fityândan) bu mefhumu, eski Arap fetâlığındaki Cezrîlik zihniyetlerine uygun düştüğü oranda sûfîler almış ve fütüvvet mefhumunu kendilerine has bir şekilde geliştirmişlerdir. Onu tamamiyle yeni bir muhteva ile doldurup, nasıl iman mücadelesi olan cihadı yeni ve daha yüksek bir muhteva ile teçhiz etmişlerse, bunu da olduğundan daha ziyade yükseltmişlerdir45.

Büyük sûfîlerin tariflerine göre fütüvvet; “Kendini değil; İslâm’ın yüce peygamberi gibi halkı düşünmek, halkın derdiyle dertlenmek, nefsi için istediğini fazlasıyla başkaları için de istemek, kusur ve ayıpları örtmek, nefse düşman olmak, yoksuldan nefret duymamak, zengine halini arzetmemek, eline geçen ile elinden çıkanı bir görmek, kimseye düşman olmamak, kimseden mürüvvet ve ihsan beklememek, fakat herkese karşı mürüvvet ve ihsan sahibi olmak, iki âlemden de geçmektir.”46.

Fütüvvetin ilkelerinin kaydedildiği ilk sistematik eser X. yüzyıla aittir ve büyük mutasavvıf Sülemî’nin (ö. 1021) imzasını taşımaktadır47. Sülemî fütüvveti, “Adem gibi özür dilemek, Nuh gibi iyi, İbrahim gibi vefalı, Mûsa gibi ihlâslı, Eyyûb gibi sabırlı, Dâvûd gibi cömert, Hz. Muhammed gibi merhametli, Ebû Bekir gibi hamiyetli, Ömer gibi adaletli, Osman gibi hayâlı, Ali gibi bilgili olmaktır” şeklinde tarif etmektedir. Ebû Bekir el-Verrak ise fütüvveti, kişinin hasmının olmaması, yani herkesle iyi geçinmesi ve herkesle barışık olması, sofrasında yemek yiyen müminle kâfir arasında ayrım gözetmemesi olarak tanımlamaktadır48.

44 Süleyman Uludağ, “Fütüvvet”, TDVİA, XIII, İstanbul, 1996, s. 260. 45 Taeschner, aynı makale, s. 6.

46 Anadol, aynı eser, s. 6.

47 Ahmet Tabakoğlu, “Sosyal ve İktisadi Yönleriyle Ahilik”, XX. Ahilik Bayramı Kongresi Tebliğleri,

Türkiye Esnaf ve Sanatkarlar Konfederasyonu Yayınları, Kırşehir, 1984, s. 43.

(24)

Fütüvvetnâmelerde fütüvvet kavramı, tasavvuf aracılığı ile İslâmî anlayışla zenginleştirilmiş ve fetâ denince faziletli insan tipi akla gelmiştir. Bu eserlerde fütüvvete ait tanımlamalardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz49:

“Kalbi temizlemek fütüvvettendir.”

“Fütüvvet gizli ve açık olarak Allah’tan korkmaktır.”

“Fütüvvet iki dünyaya ait hiçbir şeyin seni Allah’tan alıkoymamasıdır.”

Fütüvvet anlayışının tasavvufî düşünce içinde yer almasıyla bu anlayışı oluşturan ilkeler Kur’ân ve Hz. Peygamber’in sünnetine dayandırılmıştır. Tasavvufî eserlerin fütüvvet bölümlerinde şöyle hadislere rastlamak mümkündür50:

“Bir topluluğun efendisi o topluluğa hizmet edendir.”

“Ey Ali, ümmetimin fityânının (fütüvvet ehlinin) on alameti vardır: Doğru söz, ahde vefa, emaneti yerine getirme, yalan söylememe, yetime iyilik etme, isteyene verme, hediyeleşme, yararlı işler yapma, kavgayı terk etme, Allah için sevme ve Allah için kızma.”

Fütüvvet ideali tasavvufî eserlerde ve gerçek hayatta işlene işlene adeta bütün İslâmî ve insanî faziletleri içine alan bir mahiyet kazanmıştır. Samimiyet, cömertlik, Allah’tan başkasına kul olmama, sürekli gelişme ve yenilenme, tevazu, geçimli olma, hürmet, merhamet, dürüstlük, iyi kalplilik hep fütüvvetin özellikleri arasında sayılmıştır. “Elini, belini, dilini korumak” şeklinde belirtilen ahlâklılık ve namusluluk ilkesi fütüvvetin en önemli ilkelerinden biri olagelmiştir. Sehl b. Abdullah’ın “Fütüvvet, Hz. Peygamber’in sünnetine tâbi olmaktır” sözü bu ülkünün tamamen İslâmî bir hayat yaşamak anlamına geldiğine delildir.

Tasavvufî fütüvvet anlayışı ile İslâm’ın özünden doğan ve îsâr adı verilen fütüvvet telakkisi arasında fark bulunmaktadır. Bu farkı belirtmesi bakımından Belhli Şakik ile Ca’fer es-Sadık arasında geçen konuşma enteresandır. Horasanlı bir fütüvvet ehli olan Şakik Medine’de Ca’fer es-Sadık ile karşılaşır. Karşılıklı fikir teatisi sırasında Şakik, İmam Sadık’a mesleğini tarif sadedinde: “Allah bize verdiği zaman şükreder, vermediği zaman sabrederiz” der. İmam Ca’fer de ona: “Sizin bu yaptığınızı

49 Taner Tatar, Türk Fikir ve İman Zemininde Yeşeren Kurum Ahilik, Malatya Belediyesi Kültür

Yayınları, Malatya, Basım tarihi yok, s. 42.

(25)

Medine’nin köpekleri de yapıyor” der. Bunun üzerine Şakik, İmam Sadık’ın yolunu ve anlayışını öğrenmek maksadıyla kendisine: “Peki siz ne yaparsınız? Ey Peygamber’in kızının torunu!” diye sorar. İmam da bir nevi îsâr mefkuresini tarif ederek “Allah bize verince başkalarına dağıtırız, vermediği zaman şükrederiz” der. Bu iki zatın konuşmasında tasavvufî düşüncenin ortaya koyduğu fütüvvet anlayışı ile İslâmî fütüvvet arasındaki fark açık bir biçimde görülmektedir51.

3. Fütüvvetçiliğin Tüzüğü Fütüvvetnâmeler

İslâm dünyasında VIII. yüzyılda Irak ve İran’da başlayıp zamanla tasavvuf çevrelerine ve meslekî teşekküllere nüfuz eden fütüvvet kavramını konu edinen ve giderek bu teşekküllerin bir çeşit nizamnâmesi hüviyetine bürünen risâlelere genellikle fütüvvetnâme adı verilmektedir. Bu tür eserlerin, Seyyid Muhammed Rızâvî’nin Farsça fütüvvetnâmesinde olduğu gibi (Miftâhu’d-deka’ik fî beyâni’l-fütüvvet ve’l-haka’ik) kendilerine has isimleri de olmakta ancak, çok defa esas isimleri unutulmakta ve fütüvvetnâme olarak bilinmektedir52.

Tarihî seyri içinde fütüvvet anlayışına dair pek çok eser yazılmış olup, bunlardan ilkinin aynı zamanda bir sûfî olan Sülemî tarafından “Kitâbü’l-Fütüvve” adıyla kaleme alındığı bilinmektedir. Sülemî’nin başlattığı bu geleneği yine bir sûfî olan Kuşeyrî (ö. 1072) devam ettirmiş, ancak o bu konudaki açıklamalarını “er-Risâle” adlı eserinin bir bölümünde ortaya koymuştur. Bazı araştırmacılar, fütüvvetnâme türünde yazılan eserleri birkaç kategoride değerlendirmiş ve fütüvvetin tarihî süreç içinde aldığı şekil, yöneldiği ve yönlendirdiği hedef kitle açısından fütüvvetnâmeleri sınıflandırmışlardır. Bu anlayışa göre IX-XIII. yüzyıllar arasında yazılan fütüvvetnâmeler sûfîlere yönelik olarak kaleme alınmıştır. Yukarıda adı geçen Sülemî ve Kuşeyrî yanında Unsur el-Meâli Keykavus b. İskender (ö. 1082-83)’in “Kâbusnâme”sinin fütüvvete dair bir bölümü ve Hâce Abdullah’ı Ensârî’nin (ö. 1089) fütüvvetnâmesi bu tür eserlerdendir53.

Kuşeyrî ve Keykavus b. İskender’in eserlerinde toplumsal yaşantı kuralları yani; ailede, işte ve sokaktaki kişilerle olan ilişkilerde örneğin; yemek yemede, başkaları ile

51 Bayram, Ahi Evren, s. 16-17.

52 Ahmet Yaşar Ocak, “Fütüvvetnâme”, TDVİA, XIII, İstanbul, 1996, s. 264.

53 İhsan Kahveci, “Fütüvvetnâmelerin Dinî Dayanakları -Çobanoğlu Yahya b. Halil el-Burgâzî

Fütüvvetnâmesi Özelinde”, I. Ahi Evran-ı Velî ve Ahilik Araştırmaları Sempozyumu, II, G.Ü. Ahilik Kültürünü Araştırma Merkezi Yayınları, Kırşehir, 2005, s. 553.

(26)

oturup kalkmada, alışveriş etmede, konuk olmakta ve konuk ağırlamakta, yolculukta vb. işlerde nasıl davranılacağı saptanmış, kişinin her türlü davranışı formülleştirilmiştir. Nâsır’ın fütüvvetçilik girişiminde yüz elli yıl kadar önce yazılmış olan bu eserlerdeki toplum ilişkilerine ait ilkeler, Nâsır’ın bu girişimlerdeki büyük yardımcısı büyük mutasavvıf Suhreverdî’nin düzenlediği fütüvvetnâmedeki kurallara büyük ölçüde benzemektedir. Suhreverdî’nin fütüvvetnâmesinden önce kaleme aldığı

“Avarif’ül-Maarif” adlı eserinin özellikle fütüvvet bölümünde bu kurallar üzerinde özenle durduğu görülmektedir54.

Bir kısım fütüvvetnâmeler ise araştırmacılar tarafından fütüvvet teşkilatına ait fütüvvetnâmeler olarak değerlendirilir. Bunların XIII-XIV. yüzyıllar arasında kaleme alındığı görülür. Suhreverdî’nin “Risâletü’l-fütüvve”si, Ahmed b. İlyas en Nakkâş el-Harputî’nin “Tuhfetü’l-Vesâyâ”sı ve Seyyid Muhammed b. Seyyid Alâeddin’in

“Miftâhu’r-Rekâik”i, bu türün örnekleri olarak öne çıkar. Bir diğer çeşit ise XIII-XVI. yüzyıllara ait olup Ahi birliklerine yönelik olarak yazılanlardır55. Bunlara daha sonraki bölümlerde değinilecektir.

Fütüvvetnâmelerde, fütüvvetin ne anlama geldiği, kimlerin fütüvvete gireceği, kimlerin giremeyeceği, kimlerin fütüvvetten düşeceği, fütüvvet ehlinin uyması gereken ahlâkî kurallar gibi birçok konu hakkında bilgi verilmiştir.

İbn el-Ammar’ın “Kitab el-fütüvve” adlı fütüvvetnâmesinde, fütüvvet teşkilatının organizasyonu hakkında şu bilgiler verilmektedir: Fütüvvet teşkilatı, fütüvvet birliklerinden oluşup bu birliklere boyt, çoğulu buyut denilmekteydi. Birlik hukukundan tam olarak yararlanma hakkına sahip üyelere refik, çoğulu rifak denilip, birliğe kısmen ya da tam üye olanlara sagir, kebir, ab ve ibn denilmekteydi. Üyelerden oluşan birliklerin birkaçı birleşip hizb’i, çoğulu ahzab’ı oluşturuyordu. Her birliğin başında ise zaim el kavm denilen birliğin lideri bulunuyordu. Birliklerin tümünün lideri ise halifeydi. Fütüvvet birliklerinin işlerini halife adına yürüten nakib ismi verilen kişiler bulunmaktaydı. Fütüvvete giriş için çeşitli aşamalar ve merasimlerden geçmek gerekiyordu. Birliğe girmek için müracaat edene talib, müracaat edilene ise matlub deniliyordu. Talib, tecrübe devresinden sonra şed kuşanarak birliğe girerdi. Bu aşamada

54 Neşet Çağatay, “Fütüvvetçilikle Ahiliğin Ayrıntıları”, Makaleler ve İncelemeler, Selçuk Üniversitesi

Yayınları, Konya, 1983, s. 256.

(27)

kişi birliğe tam üye değil, müriddir. Mürid, ancak libas fütüvve giyip ka’s el-fütüvve’den içtikten sonra tam hukuka sahip üye, yani refik olabiliyordu56.

Fütüvvetnâmelerde bazı hususların değişik sûretle ifade olunduğu görülmesine rağmen, hepsinde birçok müşterek hususlar yer almaktadır. Bunlardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz57:

Fütüvvetin şartları; vefa, doğruluk, emniyet, cömertlik, tevazu, ihvâna nasihat, onları doğru yola sevketmek, tövbe, kudreti varken afiv, devleti varken tevazu, yokluktakine minnetsiz ihsan, bir sanat sahibi olmak.

Şed bağlanırken, fütüvvet yoluna girenin beli ve karnı haramdan, dili gıybet ve beyhude sözlerden, gözü görmediğini hatta gördüğünü, kulağı duymadığını hatta duyduğunu söylemekten, eli halkı incitmekten, ayağı tanrı rızasına uymayan yerlere gitmekten, gönlü hırs ve emelden bağlanır. Cömertliği, keremi, tevazusu, afvi, yokluğu ve gerçek uyanıklığı açılır.

Müşrik ve kâfire, yıldız bilgisi ile uğraşanlara, şarap içenlere, halkın ayıbını gören tellaklara, yalan söyleyen ve insafsız olan tellâl ve avcılara, vaadinde vefa etmeyenlere, hırsızlara, zalimlere, muhtekir ve madrabazlara şed verilmez.

Şarap içen, zina ve livata yapan, yalan söyleyen, koğuculuk eden, hile yapan, gıybette ve bühtanda bulunanlar fütüvvetten düşer.

Fütüvvet Kavlî, Seyfî ve Şurubî olmak üzere üç kısımdır.

Fütüvvet kılığı şalvar ve şed’dir. Peygamber’e Cebrail vasıtasıyla hırka ve fütüvvet libası gelmiş, o da bunları Hz. Ali’ye vermiştir.

56 Ahmet Kal’a, “Fütüvvet ve Ahiliğin Doğuşu”, Türk Dünyası Araştırmaları, S. 65, Pamuk Ofset,

İstanbul, 1990, s. 278.

57 Refik Soykut, Orta Yol Ahilik, Türkiye Esnaf ve Sanatkarlar Konfederasyonu Yayınları, Ankara, 1971,

(28)

BÖLÜM II

ANADOLU SELÇUKLULARI ZAMANINDA GELİŞEN FÜTÜVVETÇİLİK (AHİLİK)

I. ANADOLU’DA FÜTÜVVETÇİLİĞİN ORTAYA ÇIKIŞINI HAZIRLAYAN NEDENLER

A. Anadolu’ya Yapılan Göçler ve Bu Sırada Anadolu’nun Siyasî ve Ekonomik Durumu

İslâm dininin Türkler tarafından kabulü dünya tarihinin en önemli hadiselerinden biridir. 634 yılından itibaren Arabistan sınırlarından taşan İslâmîyet, yarım yüzyıl içinde ticaret, fetih ve kültür yoluyla Türk dünyasına tesir etmeye başlamış ve 150 yıllık bir zaman içinde Türkler bu dini tanıma imkânı bulmuştur. Nihayet 940’lı yıllarda Karahanlı Devleti’nin başkanı Satuk Buğra Han Müslüman olmuş ve İslâmîyet’i resmî devlet dini olarak ilan etmiştir. Bundan sonra Türkler kitleler halinde Müslüman olmaya başlamıştır. Oğuz Türkleri arasında da İslâmlaşma hadiseleri hızlanmaya başlamış, 960 yılında Oğuz Devleti subaşısı olan Selçuk da İslâmiyet’i kabul ederek Oğuz Yabgusu’na cihad ilan etmiştir. Türkler bu olaydan yaklaşık 80 yıl sonra Selçuklu Devleti’ni kurarak İslâm âleminin lideri durumuna gelmişlerdir58.

Maveraünnehir civarından XI. yüzyılın ikinci yarısında İran’ı zaptedip, Anadolu’nun doğu sınırına ulaşan Türkler, Sultan Alparslan’ın kumandasında 1071’de Malazgirt Ovası’nda Bizans ordusunu bozguna uğratmışlardır. Bu zaferden sonra Anadolu’ya dağılan göçebe Türkler; köylere, kasaba ve şehirlere yerleşmişlerdir. Bu ilk göçte, anayurdun büyük ve medenî şehirlerinin esnaf ve sanatkârları Türkistan’da kalmıştır. Bu nedenle Anadolu’da ticaret ve sanat, bir süre Türk ve Müslüman olmayan halkın elinde bulunmuştur59.

Oğuz boylarının Anadolu’ya göçü; onların İslâm’ın meydana getirdiği yeni uygarlığın maddî ve manevî kıymetleriyle temas etmesine, atalardan kalma alışkanlık ve göreneklerle kesinlikle karşıtlaşan yerleşik ve yarı yerleşik yaşam tarzının kabulüne neden olmuştur. Aynı zamanda Türklerin toplumsal yapı ve örgütleniş biçimi, dinî

58 Yusuf Ekinci, Ahilik, (Kısaltma: Ahi), Tâlat Matbaası, İstanbul, 2001, s. 52. 59 Anadol, aynı eser, s. 47-48.

(29)

inançlar bakımından çok ayrı olan başka uluslarla yoğun ve gergin ilişkiler yaşamasına ortam hazırlamıştır. Bütün bunlar Türklerin tarih sahnesinde siyasî, içtimaî, dinî yönlerden tekamülünü sağlamıştır60.

Türkiye Selçuklu hükümdarı I. Alâeddin Keykubâd (1220-1237) zamanında Anadolu bayındır hale gelmiştir. Konya, Karaman, Sivas, Akşehir, Kayseri, Kırşehir, Ankara gibi bilim ve kültür merkezlerinde sanatkârlar, tüccarlar ve bilginler çoğalmıştır. Fakat, hemen sonra başlayan taht kavgaları ve Altınordu, Mısır, İlhanlıların burada etki kurma çabaları devleti güçsüz duruma düşürmüştür. Selçukluların 1243 Kösedağ Savaşı’nda İlhanlılara yenilmesi üzerine Anadolu Moğol boyunduruğuna girmiştir61.

Anadolu’da baş gösteren Moğol istilası, halkı canından bezdirmişti. İşte bu kritik devrede Ahi Evren, Baba İlyas (ö. 1240), Hacı Bektâş Velî (1210-1271), Mevlânâ Celaleddin Rûmî (1207-1273) gibi Türk büyükleri, her biri bir başka yönden halkın maneviyatını yükseltmek, millî duygularını ayakta tutmak için büyük çaba harcadılar. Baba İlyas yönetime karşı kritikleriyle, Mevlânâ Konya’da saray ve yöneticilerine ahlâk ve hoşgörü telkinleriyle, Hacı Bektâş köylü ve göçebe halk arasına girerek onların her tür davranış ve gerekleri ile, dilleriyle, şiirleriyle, müzikleriyle, ahlâklarıyla ilgilenerek, Ahi Evren esnaf ve sanatkârları bir birlik altında toplayarak, sanat ve ticaret ahlâkını, üretici ve tüketici çıkarlarını güven altına almak sûretiyle, bu kötü politik ve ekonomik atmosfer içinde onlara yaşama ve direnme gücü verdiler62.

Moğol tahribatı, Anadolu için Haçlı Seferlerinden daha büyük bir felaket olmuştur. Moğol istilası nedeniyle Maveraünnehir, Horasan, İran gibi bölgelerden pek çok şehirli ahâli, esnaf, sanatkâr, âlim göç ederek Anadolu’da toplanmıştır. Bu nedenle, bu istilanın Anadolu’nun bir Türk yurdu haline gelmesinde önemli katkılarının bulunduğu da bir gerçektir. Moğol zulmünden kaçarak Anadolu’ya gelen bu insanlar, devlet otoritesinin zaafa düştüğü bir dönemde, bir yandan kendilerini yurtlarından eden Moğollara, öte yandan da yerli ahâliye bilhassa uç bölgelerinde Bizans’a karşı teşkilatlanma mecburiyetindeydiler. Bunun yanında varlıklarını devam ettirme kaygısına düşen bu insanlar, daha önce Selçuklu Devleti’nin koruyup kolladığı yerli

60 Luminita Munteanu, “Ahilik-Ortaçağda Sosyal Düzen ve Dünya Temsili”, I. Uluslararası Ahilik

Kültürü Sempozyumu Bildirileri, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1996, s. 91.

61 Ahmet Gündüz, “Beylikler ve Osmanlı Devleti’nin Kuruluşunda Ahilerin Siyasî ve Askerî Rolü”, I. Ahi

Evran-ı Veli ve Ahilik Araştırmaları Sempozyumu, G.Ü. Ahilik Kültürünü Araştırma Merkezi Yayınları, Kırşehir, 2005, s. 465-466.

(30)

Rum esnaf ve sanatkâr ve onların ürettikleri mallarla rekabet edebilecek seviyeyi tutturmak zorunda idiler63. Bu ise ancak; aralarında bir teşkilat kurarak dayanışma

sağlamaları, bu yolla iyi, sağlam ve standart mal yapıp satmaları ile mümkün olabilirdi ki, Ahi birlikleri bu şartların tabii bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır64.

Anadolu’ya gelen sanatkârlara iş imkânı sağlamak, Bizans sanatkârları ile rekabet edebilmek, sanatkârlar arasında sanat ahlâkını yerleştirmek, Türk halkını ekonomik açıdan bağımsız hale getirmek, muhtaç ve yoksullara her yönden destek olmak gibi sosyal, ahlâkî, ekonomik amaçların dışında devletin silahlı kuvvetleri yanında savaşmak, edebiyat, müzik vb. sanatlarla gelenek göreneklerin millî heyecan ve şuur içinde yaşatılmasını sağlamak amacında olan Ahi teşkilatının Moğol istilasına karşı ilk olarak silahlı halk gruplarından oluştuğunu söylemek de mümkündür65.

B. İslâm Dünyasında Görülen Fütüvvetçiliğin Etkisi

Ahiliğin Anadolu’da yayılması ve bir teşkilat haline gelmesinde fütüvvet teşkilatının önemli bir rolü vardır. Fütüvvet her toplumda görülebildiği gibi, Arap toplumunda da mevcut olan bir yiğitlik ülküsü idi. Bu ülkünün, İslâm’ın yayılmasına paralel olarak İran, Türkistan, Suriye, Irak, Semerkand, Endülüs, Kuzey Afrika ve Mısır’da esnaf ve sanatkârlar arasında yaygın olduğu bilinmektedir. Türkler, İslâmiyet’i kabul etmelerinden ve Anadolu’ya yerleşmelerinden itibaren fütüvvet ülküsünü benimseyip kendilerine has, yiğitlik, cömertlik ve kahramanlık vasıflarıyla süslemişlerdir66.

Fütüvvet, yerleşik yaşama geçen Arap toplumunun eski aşiret değerlerini ifade ediyordu. Ahilik de başlangıçta Anadolu Türk toplumu için eski göçebe aşiret değerlerini ifade etmekte idi67. Bununla beraber İslâm’ın ilk fütüvvet örgütleri, Ahilerden farklı olarak bir meslek örgütü değildir. İçlerinde birçok zanaatçı bulunsa

63 Ahmet Ocak, “Moğol Tahribatı Karşısında Ahilik Kültürü”, I. Uluslararası Ahilik Kültürü

Sempozyumu Bildirileri, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1996, s. 124.

64 Orhan Poyraz, “Ahi Örgütleri”, I. Uluslararası Ahilik Kültürü Sempozyumu Bildirileri, Kültür

Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1996, s. 141.

65 Adnan Gülerman, Sevda Taştekil, Ahi Teşkilatının Türk Toplumunun Sosyal ve Ekonomik Yapısı

Üzerine Etkileri, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1993, s. 22-23.

66 Harun Yıldız, “Hacı Bektaş Vilâyetnâmesi’nde Ahi Evran”, I. Ahi Evran-ı Velî ve Ahilik Araştırmaları

Sempozyumu, II, G.Ü. Ahilik Kültürünü Araştırma Merkezi Yayınları, Kırşehir, 2005, s. 1025.

67 Mahmut Tezcan, “Ahilik Çerçevesinde Oluşan Türk Kültürünün Temel Taşları”, II. Uluslararası Ahilik

Referanslar

Benzer Belgeler

GEnx, havac›l›k kurallar›nda belirlenen maksimum egzoz gaz›n›n yüzde befli kadar›n› yay›yor, fa- kat yüzde otuz daha uzun ömürlü ve yüzde on befl daha az yak›t

Maksat romantik veya realist anlayışlara uygun şiir yazmak değil, maksat güzel şiir yazmaktır; güzel şiir yazmanın sırrına ermiş ve malik (mülkiyet

Karacaahmet jeotermal alanında yer alan sıcak ve mineralli su kaynaklarının Oksijen-18 ve Döteryum analiz sonuçları doğru olmadığından suların kökeninin

The main difference of this study from the studies focused on FCM in the literature is that it presents a generalized method to online weight updating process

(16) Momolları yok etmek için onların üzerine Nyurumnal şamanı tarafından gönderilen ruhun yolu; (17) Ruh, Momol klanı içine gizlice sızarak ağaç kurduna

Kahır ve zulüm kapısını bağlamak, bilim ve mülayemet (yumuşak huyluluk) kapısını açmak,.. Hırs kapısını bağlamak, kanaat ve rıza

ةايحلا حيرشت – ةايحلا حيرشت" اًرخؤم رداصلا هباتك يف يلارود نامويت روتكدلا ذاتسلأا نودلخ نبا ةعماجب ةفسلفلا مسق سيئر نِراقُي .ةيحلا تانئاكلا نم

Ali'nin, çalışma konumuz olan yeryüzündeki en organize bir iyilik ilgili hareketi olarak değerlendirilecek Ahiliğin ·temel felsefesi ile örtüşen bazı önemli