• Sonuç bulunamadı

Nigar Hanım diyor ki...

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2021

Share "Nigar Hanım diyor ki..."

Copied!
2
0
0

Yükleniyor.... (view fulltext now)

Tam metin

(1)

Röportaj yazarlarımızdan örnekler (4): Ruşen Eşref Onaydın

NİGÂR HANIM DİYOR Kİ.

Mor kadife perdelerin yaldız kornişlerine dirsek dayayarak, yerlere sallanan

Kürt cicimi perde, arkasın­ da kozözlü biı cumba saklı­ yor. Yaldız konsol, yaldız çerçeveli ayna, konsol mer­ merinde kırmızı şişeli kır­ mızı lambalar, boş şekerle­ me kutuları, taçlı kartvizit­ ler...

Duvarlar dolu, dolu, do­ lu... Veliahd fotoğrafları, şehzade fotoğrafları; sivil, asker, sırmalı, nişanlı ekâ- bir fotoğrafları... Kırmızı kadifeli sütunlar üzerinde, tenteneli bir küçük şemsi­ yenin gölgesine barınmış Mısırlı prensesler; yaldız çer­ çeve içinde “ Carmen Sil­ va ” , “ Pierre Loti” ,“ Paul B o­ urget” , ' ‘ SullvPrudhomme ’ ’ daha bilmem hangi yabancı edebiyatın hangi mektebi­ ne, hangi nesline mensup bir şair... Sonra bizim ede­ biyatımızın ileri gelenleri, Tanzimat'tan başlayarak, Şinasi dışında, Namık Ke­ mal, Abdülhak Hâmid, Re- caizade Mahmut Ekrem, Ahmet Mithat, Ahmet Ra- sim ve daha bilmem kim, bilmem kim... Sonra, Fik­ ret dışında, hemen Ce- nâb’iyle, Halit Ziya’siyle, Faik Ali’si ve Süleyman Nazif’i ile bütün Edebiyat-ı Cedide ve yine şehzadeler, sultanlar, hidivler, elçiler... Hepsi de böyle resimlerini kendisine arpıağan etmiş, imzalamış kimseler. Uçuk, solgun, parlak, donuk, çer­ çeveli, çerçevesiz... Tavan­ da billur hevengi, duvar ke­ narlarında kadife kanape- ler, yaldızlı iskemleler, kır­ mızı çiçekli halının ortasın­ da büyük ve heybetli bir ki- rizantem gibi tekrar abajur- lu bir lamba, sütun, sigara tablası, çini kâse, etajer... Köşede Japon paravanaları, çiçek sepetleri... îşte böyle birkaç metre karelik bir sa­ ha içinde müthiş bir surette kalabalık, fakat latif bir oda... Nergisi nesrinin bir cümlesi gibi terkipli,

ıstı-lahlı ve alabildiğine uzatıl­ mış, genişletilmiş: renkli,

edebiyattaki seci sanatı gi-

j

bi düzenli ve ahenkli; eski edebiyattaki mülemmâ sa­ natı gibi her şeyden, her çe­ şitten bir şeyi içinde bulun- j duran bir salon... Her tara- | fında bir sürü “ güzel ve seç­ kin hırdavat” ve bunların arasında Nigâr hanımefen­ di. Avrupalılaşmış Türk e- debiyatmın ilk tanınmış ka­ dın şairi... Konsolun önün- ; deki markizde çeşitli, bol renkleri ve çeşitli bol süsle­ riyle bir prenses gibi vakarlı ve iltifatlı oturuyor.

Ağır tenteneli, ipekli, antrdolu, kordeleli, uzun etekli, ağır ve süslü bir tu­ valeti var ve biliyorum ki, di­ ğer tuvaletleri gibi, bunu da hanımefendi kendileri biç- ! mişler ve kendileri dikmiş- j ler. Çünkü, hatırlarım, bir

j

defa, “ İçeride ve dışarıda

j

giydiklerimi daima kendim ! biçip dikerim” buyurmuş- j 1ar, öteki hanımlarımızın da böyle yapmalarını temenni etmişlerdi.

Yanıbaşındaki elektrik armudunun beyaz kemiğine iki defa dokundu. Çalmadı­ ğı için biraz öfkelenerek ufak bir çıngırağı tutup sal­ ladı.

Hizmetçi, hanımefendi­ nin kesik bir iki öksürüğü­ nü bekledikten sonra “ şal” ı getirmek için emir aldı.

Hanım şairimiz, sinirleri­ nin rahatsızlığından, tebes­ sümlerle, şikâyet ediyordu: Hele sonbaharın baş­ ladığı günlerde sinirlerim çok çabuk bozulur. Dün ak­ şam da (...) Sultan Efendi hazretlerinden geç vakit döndüm. Üşütmüşüm zâ- hir... Arabalar da bu gün­ lerde o kadar seyrek rastla­ nır şeyler olmaya başladı ki efendim... Hele o insafsız arabacıların insanı umursa­ mamaları” diyordu.

Sonra musikiyi pek sev­ diğini söyledi. “ Hayatımın en güzel zamanı şiir yaz­ dığım anlardır; sonra da

musiki dinlediğim anlar. Ben, yalnız alafrangayı be­ ğenip, alaturkayı sevmeyen yabancı hayranlarından de­ ğilim; ikisi de güzeldir” de­ di.

İşte büyük maden bir tepsinin içinde "şal” getiril­ di. Hanımefendinin beyaz çorapları, beyaz püsküllü beyaz güderi terliklerinin içinde kıpırdandı; ayakları­ nın bu ufak hareketlerine kalın ipek fışıltıları da karı­ şıyordu.

Şallarını omuzlarına ver­ dim ve dedim ki:

— Hanımefendi; diyorlar ki: Bir zamanlar, hani şu “ piyâde” denilen hafif çifte kayığınızla akşamları Gök­ su’ya çıktığınız vakitler şi­ irleriniz, '‘bilhassa hanım okuyucularınız tarafından derin bir hayranlıkla oku­ nurmuş ve siz bunların oku­ nuşunu duyarmışsınız. Ha­ nımlarımız, şairlerinin etra­ fında bir meftunlar, hay­ ranlar halkası meydana ge­ tirirlermiş. O günlere ait edebî hâtıralarınızı, uzun zamandır yazılarınızdan mahrum kalan okuyucuları­ nıza anlatmak lütfunda bu­ lunur musunuz?”

Bu dediğiniz devir 1313-1314 tarihleri olacak. Eğer tâbir caizse, Serve- tifünun edebiyatının en parlak olduğu zamanlar. O zaman beni en çok duygu­ landıran şair, Cenâb Şaha- bettin’di. Faik Ali o zaman­ lar yeni yetişiyordu ve sa­ natı üzerine dikkatimi çeki­ yordu. Göksu’da her akşam ya iki çifte bir sandalla veya ehramlı bir kayıkla dolaşır­ dım. O dere o zamanlar “ Rendez - vous de highlife ”idi. Bütün kibar kimseler orada buluşurlardı. Gerçekten de, bir baştan bir başa, şiirleri­ min okunduğunu işitir- dim.”

— Kimbilir hanımefendi, size ilk şiir hevesini veren sebebler ve ilhamlar neler­ di? Okudum ki pek küçük yaşta ruhunuzu terennün

etmeye başlamışsınız!. Bana ilk şiir hevesini veren yaradılışımda-. Çün­ kü ben on iki yaşarda bir ço­ cuktum; kardeşim bir kaza sonunda ölmüştü ve benim en evvelk i şiirim de, maatteessüf, bir mersiye ol­ du. Türkçe’yi ben Kadı­ köy’ünde, Fransız mekte­ binde iken okuyup öğren­ dim. Babam bana öğretmen olarak, Celâl Sahir Bey’in kaymbabası olan “ Ebülli- san Şükrü Efendi” yi seç­ mişti.

ilk yazılarım çıkmaya başladığı zaman ben on dört yaşımdaydım. Diyebilirim ki şairlik zevkini annemden almışımdır; çünkü annem, efendim, gayet çok şiir o- kurdu. Zavallı hasta olduğu zaman daima beytler okur­ du. Bununla beraber benim en büyük ilham kaynağım vatanimdir.

(Eliyle, perdelerin tülleri arasından gözükebilen dışa­ rısını işaret ederek) Bu gök­ yüzü, bu deniz, bu boğaz... Benim ruhumu heyecana getiren onlardır. Ben yazı­ yor ve biriktiriyordum. Et­ rafım bunları neşretmeme müsait değildi. Sonra ba­ bam arkadaşlarımdan bazı­ larına bazı manzumelerimi gösterdiği zaman, efendim, bunların niçin basılmadığı yolunda bazı itirazlara ma­ ruz kalmış ve bu teşvik ne­ ticesinde “ Efsûs” intişar etmişti” .

— Eski edebiyatımızı çok okur muydunuz hanımefen­ di? Eskiler arasında hissini­ zi en fazla okşayan şairler hangileriydi?

“ - 0 zamanlar ben eski divanları okurdum. Leylâ, Şeref divanları; Esat Muh­ lis Paşa divanı ki, EsatMuh- lisPaşa çocuklarımın enişte­ sinin, yani SadullahPaşa’nın babasıdır. O vakitler, sa­ bahlara kadar, dirseklerim yazıhane üstünden kalk­ mazdı. Zaten bütün haya­ tımda uyku uyuyamamaktan muztarip oldum efendim.”

(2)

“ — Hep eski divanları çu­ kurdum; daha doğrusu eli­ min altına ne geçerse okur­ dum, bu benim âdetimdir. Bir taraftan da Hugo, Mus- set, Lamartine... Eskiler a- rasmda beni en fazla Fuzulî duygulandırdı. (Ve biraz a- cele acele söyledi) Fuzulî Fuzulî; hâlâ da, bugün de Fuzulî... Ve Nedim. Bunla­ rın ikisi arasında o kadar fark vardır ki; birisi aşk ve sevdâda derin... Ötekini de şuhluğundan, şakraklığın­ dan severdim belki... Fakat ikisi arasında hiç aynı his­ sime tesir eden ortak bir nokta görmedim Şeyh Galib’ i de çok severdim. Ee... o zamanların ede­ biyatı bu idi. Sonra ben de ilhamlarımı yazı ha- | line getirmeye başladım. O tarihte “ Muallim Hayret E- fendi’nin “ Saadet” de benim için yazdığı makaleler, son derece teşvik edici bir rol oynamıştır.”

-— Son millî cereyan hakkındaki duygu ve düşüncelerinizi de öğrenebi­ lir miyim efendim? Lisan ve terkip meselesi, aruz ve he­ ce meselesi, mevzu ve mak­ sat meselesi?..

Bizde şimdiye kadar m evcut olan edebiyat Iran’m, Arab’ın ve sonra da Avrupa’nın malıdır; onda şüphe yok. Fakat benim sevdiğim ve anladığım ed eb iy a t, eskiden yani Fuzulî’den Fikret’e kadar olan edebiyattır. Bugünkü edebiyatı ben tadamıyo­ rum, belki de yetişemiyo­ rum. Hele hece vezni!.. Ben şiiri yalnız aruzla anlarım. Hece vezniyle olduktan sonra o zaman nesrin ne ka­ bahati var diyorum. Terkip­ lerin de muhafaza edilmesi taraftarıyım. Yüksek taba­ kayı halk tabakasına indir­ mesinler; halkı yüksek ta­ bakanın seviyesine çıkar­ sınlar. Y ok eğer - bunu yapamıyorlarsa halk ta­ bakası için de bir edebiyat olsun; fakat yüksek taba- kanınkine dokunmamak, ona sataşmamak şartiyle. Gerçi gençler arasında, kendilerini eserleriyle gös­ term iş, bazı kim selerin

mevcut olduğunu işitiyo­ rum ve bazen, muntazam bir şekilde değilse de, bunlarm eserlerini görüyo­ rum. Fakat içinde bulundu­ ğum asabi şartlar sebebiyle, yeni hareketleri ' tamamı tamamına takip edemiyo­ rum. Bundan dolayı, bu hu­ susta, insan herhangi bir şey söyleyemez; çünkü nok­ san, kusurlu olur. Yalnız terkipsiz ve parmak hesaplı yazıları okuyamıyorum; o kadar zevkimi okşamıyor. Eğer yeni sanat, yeni cere­ yan bu ise ben buna yaban­ cıyım, uzağım. Terennüm edilen bir şiir benim ruhum­ da ürpermeler ve âhenkler meydana getirmedikten sonra ben o edebiyatı ne ya­ payım? Hayır, hayır; yük­ sek tabakayı halka indir­ mesinler, ha’ıkı bu tabakaya çıkarsınlar ve halk tabakasının edebiyatı yük­ sek tabakanınkine sataş­ m asın!..”

Evet, hanımefendinin Fransızca’yı, Almanca ve Rumca’yı aynı rahatlık ve düzgünlükle konuşabilen ağzından bu yakmmalar samimi bir mana ile dökülü­ yordu.

Fakat heyhât; hanım şairimiz kendini biraz boş yere üzüyordu. Çünkü yeni edebiyat eskisini artık, modası geçmiş bir kumaş gibi devşirip sandığa kal­ dırmak niyetini günden gü­ ne daha kuvvetle beslemi­ yor muydu?

— Bununla beraber Hanımefendi, edebiyatımı­ zın geleceği sizce ne türlü bir gelişmeye nail olmalıdır?

Bunun cevabı pek zor... Edebiyatımız nereye gidecek? ilerliyor mu, yok­ sa geriliyor mu?.. Evet, evet; bunun cevabı pek zor, deyiniz, sonra da birkaç sıfır koyunuz... ★

— B a ş ü s t ü n e Hanımefendi...

* E tk i harf ve rakamlarımızda " s ı f ı r ila “ nokta" su ( . ) işarette gösterilirdi. Ruşen Eşref, Nigar Ha- nım’ın sözlerinin sonuna birkaç nokta koymakla — onun İsteğini çaka yollu yerine getirerek — birkaç da sıfır koy­ muş oluyor.

(Yalınlaştıran: Şemsettin Kutlu.

“Diyorlar ki”, 1918)

Kişisel Arşivlerde İstanbul Belleği Taha Toros Arşivi

Referanslar

Benzer Belgeler

Yetkililer, bölgede 650 bin kişinin de içme suyu sıkıntısıyla karşı karşıya kaldığını ifade ederken, 398 bin hektarlık tar ım arazisinin olumsuz etkilendiği

Konsültasyon liyezon psikiyatrisi (KLP), biyopsikososyal anlayışı hayata geçirmeye, fiziksel bakım ve tedavi ile ruhsal tedavi ve bakımı bütünleştirmeye dönük olup,

Üretilen levhaların fiziksel (şişme oranı, yoğunluk) ve mekanik özellikleri (eğilme direnci, yüzeye dik çekme direnci ve elastiklik modülü) belirlenmiştir.. Pres

Amortisman ayrıca sabit sermaye unsurlarına sahip olmak ile kiralama alternatifinin karşılaştırılması açısından da önem taşımaktadır(Kıral vd,1999). Tarım

Daha sonra Sıfır Seviyesinde Tutan Bariyerli Pozitif Akımlı Negatif Sıçramalı Yarı-Markov Rastgele Yürüyüş Sürecinin dağılım fonksiyonunun Laplace

Büyük tevazuu için­ de derin bilgisini ve çok yönlü kişiliğini uzun za - man ustalıkla sakladığın - dan iyi anlaşılamamış bir kıymet olduğu kanısında -

Uzay mekiği programı sona erdikten sonra, ABD uzay uçuşları için tasarlamak- ta olduğu yeni uzay araçlarını kullanıma sokana kadar, astronotlar Uluslararası

Doğ- ru uygulandığında, manyetik sıvılar sayesinde bir ürünün performansın- da önemli gelişmeler sağlanabilir veya başka bir teknolojiyle ulaşılma- sı mümkün olmayan