tabii kanunlar câridir; devletin vazifesi bun lara müdahale etmek değil, bilâkis, tabii hayatın iktisatta dahi hâkim olmasına zemin hazırlamak ve bunu sağlamaktır. Gene bu telâkkiye göre ferdî mülkiyete dayanan eko nomik hayat serbest olmalıdır. Hakikî istih sal yalnız ziraatte mevcuttur. Bu itibarla asıl müstahsil ziraatçilerdir, tüccarlar ve sanayici ler «kısır sınıflar» dır. Zira ticaret ve sanayi yeni bir şey yaratmadığı ve yalnız mahsul lerin şekillerini değiştirdikleri halde ziraat safi hâsılat bırakır. Zira kendisine sarfedi- lenden fazla bir verim temin eder. Safi hâsı latın çoğalması için ziraat mahsullerinin ticareti serbest olmalıdır. Fiziyokratların, iktisadi liberalizmin ana hattını ifade eden «Laissez faire, laissez passer» (bırakınız yap sınlar, bırakınız geçsinler) düsturu, bütün dünyada meşhur olmuştur.
Adam Smith, bizzat Fransaya gelerek görüştüğü fiziyokratlardan meselâ milletin servet kaynağını yalnız zirai istihsalde gör memek, onların İlâhî ve mutlak bir nizam mânasına aldıkları tabii nizamın esasını şahsi ve ferdî menfaate bağlamak ve fert menfaa tiyle umumî menfaatin birbirine aykırı olma dığını, kendi şahsi menfaaat ve refahlarını temin eden fertlerin ister istemez umumî menfaate hizmet ettiklerini kabul etmek hu suslarında ayrılmış olmakla beraber, onun doktrininde hâkim olan ana fikir dahi ikti sadi liberalizmdir. Hattâ denebilir ki bu ikti sadi doktrinin asıl İlmî kurucusu Adam Smith tir. Onun liberal mektebine (klâsik mektep) adı da verilmiş ve iktisadi libera lizm bütün Avrupaya yayılarak bir asırdan fazla bir zaman hâkim olmuştur.
Hulâsa, iktisadi liberalizme göre eko nomik hâdiseler de, diğe« hayat hâdiseleri gibi, tabii kanunlara tabidirler. Gerek fertler ve gerek devlet kendilerini bunların tesirin den kurtaramazlar. Ekonomik faaliyetlerin esası ferdî mülkiyete ve şahsi menfaate da yanır. Şahsi menfaatlerin yekûnu umumî menfaati teşkil eder. Devletin iktisadi faali yetlere müdahalesi lüzumsuz ve zararlıdır. Devletin yapacağı şey memlekette nizam ve asayişi temin etmek ve ekonomik hayata, ferdî teşebbüslere ve bunlarda rekabet sis temine serbest saha bırakmaktır. İktisadi inkişaf ancak, bütün faaliyetlerin merkezini ferdî zekâ ve teşebbüslerde toplamakla müm kündür.
Görülüyor ki iktisadi liberalizm dahi, siyasî liberalizmde olduğu gibi, tamamen en- dividüalizme dayanmaktadır. Bununla be-a- ber siyasî liberalizmle ikiisadi liberalizmin birbirinden ayrılmaz mahiyet taşıdıkları zan nedilmesin. Başta işaret ettiğimiz gibi, abso- lütizmle idare olunan bir memlekette iktisadi liberalizm esaslarının câri olması pekâlâ mümkündür. Netekim Fransada fiziyokrat doktrini kurulduğu zaman On beşinci Louis'nin en koyu istibdadı hüküm sürüyordu ve bu mek tebi kuran Ouesnay bu kıralınjhususi tabibiydi. Bununla beraber iktisadi liberalizmin kurul masında en başta adları geçen Montesquieu, Voltai e, bilhassa Rousseau gibi mütefekkir le in neşrettikleri ferdiyetçi liberal fikirlerin geniş ölçüde müessir olduğu da muhakkaktır.
(P r o f. Dr. H ıfzı Veldet)
M AH M UT ŞE V K E T P A Ş A - (1856-
1913) ikinci Meşrutiyetin en mühim simaların dan biri olan Mahmut Şevket Paşa, 1856 da Bağdatta doğmuştur. Soyca Araptır. Müntefik mutasarrıfı Kethüda zade Bağdatlı Süleyman Beyin oğludur. İlk tahsilini Bağdatta görmüş
No. 2 - Haziran 1244
ve 1877 de îstanbula gelerek Harbiye Mektebine girmiştir. 2 Temmuz 1882 de Erkânıharp yüz- başılığiyle ve birincilikle mektepten mezun olmuştur. Aynı sene Erkânı Harbiyei Umumi- yeye memur edilmiş ve
sonra Giritte toplanan fırkaya gönderilmiştir. Buradan Îstanbula dön mesini müteakip 15 Mart 1883 te Harbiye Mek tebinde eslaha fenni ve endaht ''nazariyatı mu allimliklerine tayin edil miştir. Bir sene kadar Golç ve Kampofner Pa şaların maiyetinde çalış
mıştır. 13 Ağustos 1884 Mahmut Sevket Pa*a te rütbesi Kolağalığına
ve 3 Nisan 1886 da binbaşılığa terfi ettiri lerek Harbiye Mektebi muallimliklerinde ipka olunmuştur.
21 Şubat 1886 da Almanyada mavzer fab rikasından satın alınan silâhların imalâtına nezaret ve tecrübelerinde bulunmaya memur komisyona âza tayin edilerek Almanyaya gön derilmiştir. 24 Mart 1889 da rütbesi bir derece daha yükseltilerek kaymakamlıkla mezkûr ko misyona reis muavini olmuştur. 17 Nisan 1894 te tetkiklerde bulunmak üzere Fransaya git miştir. Avdetinde miralaylığa terfi etmiştir. 13 Haziran 1899 da mülga Tophanei Âmire tecrübe ve muayene dairesi reis vekilliğine tayin edilmiş ve 18 Mayıs 1901 de ferik olmuş tur. 1905 te birinci ferik rütbesiyle Kosva valiliğine tayin olunmuş ve 1908 inkılâbına kadar orada kalmıştır. Meşrutiyet ilânını mü teakip üçüncü ordu kumandanlığına tayin edil miştir. 31 Mart vakası üzerine îstanbula yü rüyen Hüseyin Hüsnü Paşa kumandasındaki hareket ordusunun muvaffakiyetle Ayastofonosa kadar ilerlemesi üzerine oraya gelerek kuman dayı eline almıştır. İsyanı bastırmak, İkinci Hamidi hal’ederek Beşinci Mehmedin tahta çıkması gibi hareketlerin sağlanmasında mü him bir rol oynamıştır. İhtilâlden sonra birinci, ikinci ve üçüncü ordular müfettişi olmuş ve Hüseyin Hilmi Paşanın istifası üzerine 12 Son- kânun 1910 da teşekkül eden Hakkı Paşa ka binesine Harbiye Nazırlığiyle girmiştir.
Trab-AYLIK ANSİKLOPEDİ
lusgarp harbinin patlaması Hakkı Paşa kabine sinin sukutunu intaç ettiği için mumaileyh iktidar mevkiini 29 Eylül 1911 de Sait Paşaya bırakmıştı.
Mahmut Şevket Paşanın, Balkan harbin de bir yararlık gösterememesi eski şöhretini ve kabinenin mevkiini hayli sarstığından Sait Paşa kabinesi de iktidarı Kâmil Paşaya terket- m'şti. 3 Şubat 1913 te meşhur Babıâli baskını neticesi olarak İttihat ve Terakki tekrar va ziyeti ele almış ve Mahmut Şevket Paşa isti faya mecbur edilen Kâmil Paşanın yerine Sadrazam nasbedilmiştir. 11 Haziran 1913 te Harbiye Nezaretinden otomobille Babıâliye g i derken muhalifleri tarafından öldürülmüştür. Mahmut Şevket Paşa, dürüst, namuslu bir adamdı. Memlekete faydalı olmaya çalışmıştır. Arapça, Fransızca, Almancaya vâkıf bulunu yordu. Askerliğe ait birçok eserleri vardır. Osmanlı devletinin teessüsünden 1908 inkılâbına kadar o!aq askerî teşkilât ve askerî kıyafet lerden bahseden kitabı bir değer taşımaktadır. (Feridun Fazıl Tülbentçi)
O R T A O Y U N U — Ömründe bir defa
olsun hayal oyununu görmüş olan bir seyirci orta oyununu da görecek olursa, lâkayt ve dikkatsiz bile olsa, derhal bu iki oyun ara sındaki benzerliğin farkına varır. Hayal oyu nunun, Karagözün diyelim, perdeden yere inerek orta oyununu vücuda getirdiğine, pek haklı olarak, hükmeder. Hele bu iki oyunla biraz uğraşmış olanlar göze çarpan deliller den maada bu hükmü teyit edecek daha bir çok noktalar meydana çıkarabilirler.
Bu böyle olduğu ve orta oyuncularının bu hakikati daha iyi takdir etmeleri lâzım- geldiği halde onlar bunu, her nedense, Kanuni Süleyman zamanına çıkarak Süleymaniye bi- marhanesinde delilere oynanan bir oyun gibi göstermekte inat ve ısrar etmektedirler.
Bugüne kadar orta oyununa dair yazı lan yazılar hep bu noktaya temas etmektedir. Halbuki Süleymaniye vakfiyesinde bu hususa dair en küçük bir kayıt bile yoktur.
Cinasa dayanan orta oyunu her halde ancak güzel sözlere kıymet veren dinleyiciler indinde makbul bir oyundur. Orta oyununun kıymeti lâfız sanatları oyunu olmasındadır.
61
Orta oyunu meydanı bir meydanı suhan- dir. Orada karşı karşıya geçen pehlivanlar birbirini sözleriyle matetmeye çalışırlar. Hep güzel sözler söyliyerek, nükteler, cinaslar sarfederek, hazırcevaplıklar yaparak seyir cileri eğlendirirler ve, aynı zamanda, lisanı ineeleştirirler ve zarifleştirirler.
62
Pişekâr Küçük İsmail
Tarihlerimiz orta oyunu hakkında birşey yazmamaktadırlar. Bizi biraz düşündürebile- cek yegâne malûmat Raşit tarihinde 1115 vakayii meyanında kaydolunan bu satırlarda
m e v c u t t u r :
«Âyan ve ahalinin işbu mahalle davet leri babında tekit ve şedit müraseleler tah rir ve içinde şöyle yaz böyle yaz diye imlâya gelmez ve zurufu lıurufa sığmaz savtu safir teklif edip bşziçei güftügûları yazıcı oyunun dan nümunedar oldu.»
Orta oyununda da bu tarife uyan bir yazıcı oyunu olduğu için bunların ikisinin bir olup olmadığını meydana çıkarabilmek çok ehemmiyetli bir meseledir.
Baron de Tott, 1785 te basılmış olan,, bize dair eserinde seyrettiği bir oyundan bahsederken şu malûmatı vermektedir :
«Üç kadem murabbamda ve altı kadem yüksekliğinde bir neyi kafes bir perdeyle kaplanarak bir ev temsil ediyor ve içinde de kadın kıyafetine girmiş bir Yahudi bulunuyor. Genç bir Türk kıyafetine girmiş diğer bir Yahudi de evdeki hanımın âşıkı sayılıyor; hantallığın gülünç derecesine yak laşan bir de uşak var; kadın kılığına girmiş başka bir Yahudi de muhabbet tellâllığı ro lünü oynuyor. Aldatılan bir koca da var; velhasıl her yerde görülen şahıslar evin dışında dolaşıyor ve oyunun eşhasını teşkil ediyorlar.»
Bu tafsilâttan da bir orta oyunu oy nandığı mânası çıkarılabilir. Çünkü evi temsil eden kafesin tarifi orta oyununun «yeni dünya» sına oldukça uygundur. Fakat buna rağmen kati olarak birşey söylenemez.
Mevcut vesikalara nazaran iptida orta oyunundan, odur diyecek kadar müşabih bir oyundan, bahseden «Tarihi Enderun» sahibi Hafız İlyas Efendidir. Mumaileyhin verdiği izahtan bu vakanın cereyan ettiği 1819 sene sinden evvel bu tarzda bir oyunun mevcut
olmadığı ye bunun bir yenilik olmak üzere meydana getirildiği sarahaten anlaşılıyor.
Orta oyunu 1825 e doğru tekâmül eder ve ona asıl isminin verilmesi de çok gecik mez. Zira ayak sahhafı Güranlı Hızır Efen dinin Abdülmecit ve Abdülâzizin 1252 de Kâğıthanede yapılan sünnet düğününden bahis manzum eserinde orta oyununun ismi geç mektedir :
Orta oyun çeşme oyunla diğer baziçeler Eylediler cümle etfali seraser dilresa
Bu devirlerde mukannen günlerde oyun lar oynamak âdeti yoktur. Uzun bir müddet orta oyunu yalnız sünnet düğünlerinde, esnaf cemiyetleri tenezzühlerinde, peştemal kuşatma merasimlerinde oynanmıştır. Bu gibi memba- lardan ele geçerse, oyunlarımız hakkında malûmat alınabilir.
Hayalden intikali cihetine gelince bu da gayet bedihîdir. Zira bu oyunu vücuda geti renlere her halde bir örnek lâzımdır. O ör nek de sık sık oynandığı malûm olan hayal olsa gerektir.
Filhakika Hacivat pişekârm, Karagöz de kavuklunun örneğidir. Yalnız orta oyu nunda hayalin mevcut olan remzi mahiyeti mevcut olmadığından şahısların hüviyetleri oldukça değişmiştir. Karagözün perdesi dar ve büründüğü tasavvufi kisve ise çok geniş olduğundan buradaki muvazenesizliği telâfi için Karagözün eşhası bir sıçrayışla meydana atılmıştır. Orta oyunu meydanı tam bir «meydanı sulıan» dir. Fakat eşhas remzi var dıklarını, ihtiyarlariyle, terkettikleri için bü tün hayatiyetleriyle doldurdukları bir mey danı suhandir.
AYLIK ANSİKLOPEDİ
Kavuklu Ali
Bu meydana kurulan eve «yeni dünya» denir. Sanki oyunun remzi bir kıymeti olma- dığını göstermek için ona bu ad verilmiştir.
«Yeni dünya» önüne bugünkü dünyanın hayat safhaları serilir. Hâdiseler günlük, tak litler zamaneliktir. Orta oyununun en kuvvetli tarafı da budur. Orta oyuncusu çok «hünerli» olmalıdır. Orta oyununun «hüner» leri ınüte- nevvidir. Oyuncunun şahsi kabiliyetini ve oyunun oyuncuda yarattığı bir nevi hususi kabiliyeti hesaba katmamak şartiyle belli başlılarını sayalım :
Orta oyunu sahne istemez. Herhangi bir meydana onun sahnesidir. Orta oyunu dekor istemez. Dekor, muhayyilesine hitabettiği seyircilerin daima gözü önündedir. Orta oyun larının mevzuu zihniyet, seciye, ahlâk tahli lidir. Umumîdir. Her zaman ve her mekân ona muhatap olur. Orta oyunu bir zekâ oyu nudur. Oyuncu onu zekâsiyle, hazırcevaplı- ğiyle süsler; seyirci de...
Orta oyununun şahısları dün için kalaycı Lâz, eskici Yahudi, halıcı Acem olduğu gibi, bugün için de muhtekir Ali, züppe Veli veya hut herhangi bir deli olabilir. Hepsi mücerret tiplerdir. Kimse onları seyrederken gocun maz. ( Selim Niizhet Gerçek)
P İL O T S U Z U Ç A K — (Almanca Ro
bot - Flugzeng) Canlı bir pilot yanı bir insan tarafından sevkedilmeye ihtiyaç duymadan düşman memleketine giden ve orada bir uçak tan beklenilen işleri yaptıktan sonra ve eğer düşürülmemişse uçtuğu üsse dönen makine demektir. Bugün dahi bazı uçaklar havalan dıktan sonra «otomatik pilot» adı verilen bir cihaz vasıtasiyle uçak motörünün süratini, irtifa ve yan dümen kanatlarını hareket ettir- . mek suretiyle bu tayyareyi muayyen istika met, irtifa ve süratte götürmek ve devam üzere bu kıymetleri sabit tutmak kabildir. Pilotların işini hafifletmek üzere bu cihaz bugün birçok uçaklarda ve bilhassa ağır bom bardıman uçaklarında mevcuttur. Telsiz dal- galariyle açılıp kapanan elektrik Röleleri ve bunların faaliyete getirebilecekleri elektrik devreleriyle bu otomatik pilotları uçakta canlı bir pilota ihtiyaç göstermeden tanzim etmek ve çalıştırmak da kabil olduğundan uçakların içerisine bir insan pilot bindirmeden de yer den ve telsiz dalgalariyle onları istenilen is tikamet, yükseklik ve hızda sevketmek ka bildir. İşte hakikî bir «pilotsuz uçak» budur. Böyle bir uçağı düşman arazisi üzerine gön derip bombalarını attırmak veya fotoğraf al dırarak tekrar üssüne döndürmek kabildir.
Ancak bu tarzda tanzim edilen bir uçak çok pahalı bir hayli cihazları haiz olması icabettiği gibi bunun düşman tarafından gönderilecek telsiz dalgalariyle de yolundan ve işinden çevrilip başka bir yere indirilmesi kabildir. Bu yüzdendir ki İngiliz ve Amerika lıların şimalî Fransaya çıkmasından sonra ve 15 Haziran 1944 tarihinden itibaren Alman ların Londra ve cenubi İngiltere limanlarını bombardımana başladıkları uçak şeklindeki bombayı hakikî bir pilotsuz uçak olarak ad landırmak doğru değildir. Buna Metear dina mite diye bir ad takıldığı gibi raketli tay yare veya Fusee adı verildiği de duyuldu. En doğru adının «uçan bomba» olması icabeden bu yeni silâh ve onun muhtemel şekilleri hakkında bugüne kadar toplanabilen malumatı dercediyoruz.
U ç a n b o m b a ; (Almanca Fliegende sprenghörper) Yedi metre uzunluğunda ve bir metrş genişliğinde bîr gövdeden terekkü- beden, baş tarafında bir ton ağırlığında infilâk maddesi bulunan bomba şeklindeki esas par çaya gene takriben 7 metre uzunluğunda bir kanat takılmış ve orta tarafa da bir motor konmuştur. Motörün muayyen süratte, ve bombanın istenilen istikamet ve yüksekliklere gitmesi için bir «otomatik pilot» mevcut olup daha bomba uçurulmadan evvel gönderilecek yere nazaran tanzim edilerek bırakılmaktadır. Bomba bir kere havalanıp yükseklere çıktık tan sonra sevk bu suretle tanzim olunup gi deceği hıesafe de konacak benzin veyahut
İstanbul Şehir Üniversitesi Kütüphanesi Taha Toros Arşivi