• Sonuç bulunamadı

578 Numaralı (1807/1808-1813 M.) (1222-1228 H.) Üsküdar Şer'iyye Sicili / Üsküdar (1807/1808-1813 M.) (1222-1228 H.) CourtRecords Register dated on (Text Assessment Pages )

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2021

Share "578 Numaralı (1807/1808-1813 M.) (1222-1228 H.) Üsküdar Şer'iyye Sicili / Üsküdar (1807/1808-1813 M.) (1222-1228 H.) CourtRecords Register dated on (Text Assessment Pages )"

Copied!
271
0
0

Yükleniyor.... (view fulltext now)

Tam metin

(1)

FIRAT ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ

TARİH ANABİLİM DALI

578 NUMARALI (1807/1808-1813 M.) (1222-1228 H.)

ÜSKÜDAR ŞERİYYE SİCİLİ

YÜKSEK LİSANS TEZİ

DANIŞMAN HAZIRLAYAN Prof. Dr. İbrahim YILMAZÇELİK Firdevs KARASU

(2)

FIRAT ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ

TARİH ANABİLİM DALI YAKINÇAĞ TARİHİ BİLİM DALI

578 NUMARALI ÜSKÜDAR ŞER’İYYE SİCİLİ

YÜKSEK LİSANS TEZİ

DANIŞMAN HAZIRLAYAN

Prof. Dr. İbrahim YILMAZÇELİK Firdevs KARASU

Jürimiz …………tarihinde yapılan tez savunma sınavı sonunda bu Yüksek Lisans Tezini oy birliği/oy çokluğu ile kabul etmiştir.

1. Prof.Dr. İbrahim YILMAZÇELİK 2. Prof.Dr. Ahmet AKSIN

3. Yrd. Doç. Dr. Savaş SERTEL 4.

5.

Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yönetim Kurulu’nun…..tarih ve….sayılı kararıyla bu tezin kabulü onaylanmıştır.

Prof. Dr. Ömer Osman UMAR Sosyal Bilimler Enstitü Müdürü

(3)

ÖZET

Yüksek Lisans Tezi

578 Numaralı Üsküdar Şer’iyye Sicili

Firdevs KARASU

Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü

Tarih Anabilim Dalı Yakınçağ Bilim Dalı Elazığ-2016; Sayfa: VII + 263

Giriş bölümünde şer’iyye sicilleri, Üsküdar şer’iyye sicilleri hakkında bilgiler verildi ve tezin tanıtımı yapıldı.

Daha sonra tezdeki belgelerin kısa özetleri verildi. En sonda da tezdeki belgelerin çevirisini verildi.

Anahtar Kelimeler: Osmanlı, Şer’iyye Sicilleri, Şer’ i Hukuk, Sicil, Üsküdar, Üsküdar Sicilleri.

(4)

ABSTRACT

Master Thesis

Üsküdar CourtRecords Register dated on (Text Assessment Pages )

Firdevs KARASU

Firat University Institute of Social Science

Department of History Department of the Modern Times

Elazig-2016; Page: VII + 263

Firstly, in introductory chapter we have given information about Court Records Register and Harput Court Records Register also promoted the thesis.

Secondly, in main chapter we have given the short summaries of the letters in the thesis. Finally, in conslusion chapter given the translation of the letters in the thesis.

Key Words: Ottoman, Court records register, Register, Üsküdar, Üsküdar Court Records Registers.

(5)

İÇİNDEKİLER ÖZET ... II ABSTRACT ... III İÇİNDEKİLER ... IV KISALTMALAR ... VI ÖNSÖZ ... VII GİRİŞ ... 1

I. OSMANLI DEVLETİNDE KADILIK VE ŞERʻİYYE SİCİLLERİ ... 1

BİRİNCİ BÖLÜM 1. ŞERʻİYYE SİCİLLERİ ... 5

1.1. Üsküdar Şer’iyye Sicilleri ... 8

1.2. 578 Numaralı ÜsküdarŞerʻiyye Sicilinin Tanıtımı ... 8

1.3.Tezin Adı ... 8

1.4.Tezin Konusu ... 8

İKİNCİ BÖLÜM 2. ÜSKÜDAR’IN COĞRAFYASI VE OSMANLI ÖNCESİ ÜSKÜDAR ... 9

2.1. Üsküdar’ın Coğrafyası ... 9

2.1.1. Coğrafi Konumu... 9

2.1.2. Yüzey Şekilleri ... 9

2.1.3. Deniz ve Kıyılar ... 10

2.1.4. İklim ... 10

2.2. Osmanlı Öncesi Üsküdar ... 10

2.3.Osmanlı Döneminde Üsküdar ... 14

2.3.1. Osmanlı Döneminde Üsküdar ... 14

2.4. Üsküdar’daki Tarihi Yapılar ... 16

2.4.1. Askerî Yapılar ... 16

2.4.1.1. Selimiye Kışlası ... 16

2.4.1.2. Haydarpaşa Askeri Hastanesi ... 17

2.5. Saray ve Kasırlar ... 18

2.5.1. Üsküdar Sarayı ... 18

2.5.2. Mehmet Paşa Kasrı ... 18

(6)

2.6. Camiler ... 20

2.6.1. Rum Mehmet Paşa Cami ... 20

2.6.2. Mihrimah Sultan Câmii ... 20

2.6.3. Atîk (Eski) Valide Câmii ... 20

2.6.4. Aziz Mahmud Hüdâi Câmii ... 20

2.6.5. Burhâniye Camîi ... 21 2.6.6. Çinili Camii ... 21 2.6.7. Diğer Camiler ... 21 2.7. Medrese ve Mektepler ... 21 2.8. Kütüphaneler ... 22 2.9. Tekkeler ... 22 2.10. İmârethaneler ... 23 2.11. Hamamlar ... 23 2.12. Çeşmeler ve Sebiller ... 24 2.13. Türbeler ... 24 2.14. Mezarlıklar ... 24 ÜÇÜNCÜ BÖLÜM 3. 578 NUMARALI ÜSKÜDAR ŞER’İYYE SİCİLLERİNİN ÖZETLERİ ... 27

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM 4. METİN TRASKRİPSİYONU ... 75 SONUÇ ... 255 KAYNAKLAR ... 260 EKLER ... 262 Ek 1. Orijinallik Raporu ... 262 ÖZGEÇMİŞ ... 263

(7)

KISALTMALAR

a. g. e. : Adı Geçen Eser a. g. m. : Adı Geçen Makale b. : Bin bkz. : Bakınız C. : Cilt c. : Cilt No Dr : Doktor H. : Hicri Hz. : Hazreti

İ.A. : İslam Ansiklopedisi Krş : Guruş

M. : Miladi

M.E.B. : Milli Eğitim Bakanlığı Prof. : Profesör

s. : Sayfa No s. : Sayfa No S. : Sayfa

TDV. : Türkiye Diyanet Vakfı TTK. : Türkiye Tarih Kurumu Vs. : Ve Saire

(8)

ÖNSÖZ

Şer’iyye Sicilleri Türk tarihi il ilgili araştırmalarda ana kaynak niteliğindedir. Osmanlı tarihinin aydınlatılması sicillerin okunması ile mümkündür. Şer’iyye Sicilleri, XV. asrın yarısından başlayarak XX. asrın ilk çeyreğine kadar ki uzun zaman dilimi içinde, en azından 472 yıllık Türk tarihini yakından ilgilendirmekte ve kısaca Türk kültür ve tarihinin temel kaynaklarının başında gelmektedir. Mahkeme kararları her devirde ve günümüzde ait olduğu devletin kültürünü ve tarihini yakından takip eden ve yansıtan tarih belgeleridir. Eski mahkeme kararlarının tutanak defterleri demek olan şer’iyye sicillerinin önemi ve kapsamı günümüzdekilerden daha çoktur. Çünkü Osmanlı Devleti’nde, herhangi bir beylerbeyine, eyalete veya sancak ve kazaya devletin yetkili organları tarafından gönderilen ve hüküm denilen emirlerin sadece bazı askeri kararlar dışında tamamı şer’i mahkemeleri temsil eden kadılara yazılırdı. Kadılar hukuki işlere memur oldukları gibi, devletin, bulundukları idare merkezindeki yürütme görevini de üzerlerine almış birer memuru idiler.

Bu çalışmamda öncelikle Şer’iyye Sicilleri ve mahkemeler, Osmanlı öncesi Üsküdar ve Osmanlı sonrası Üsküdar hakkında bilgiler verdim. Daha sonra 578 numaralı sicilin çevirisini ve metin değerlendirmesini yaptık. Sicili transkribe esnasında araştırmacılara kolaylık olması açısından tarafımızdan belge numarası verilmiştir. Her belgenin üzerinde belge numarası olup, iki belge olan sayfalar A ve B şeklinde gösterilmiştir. Uzatma ve inceltmeler (^) işareti ile ayın harfi (‘) işareti ile gösterilmiştir.

Bu çalışmamda bana yardımcı olan değerli hocam, Prof. Dr. İbrahim YILMAZÇELİK’e teşekkürlerimi sunarım.

(9)

I. OSMANLI DEVLETİNDE KADILIK VE ŞERʻİYYE SİCİLLERİ

Kadı kelimesi kazâ kelimesinden türemiştir. Kazâ ise “hüküm, hakimlik” anlamlarına gelmektedir1. Kadı, kelime anlamı itibarıyla şer’i ve hukuki hükümleri

yerine getirmekle görevli olan kişi anlamında kullanılmakla birlikte, kadılık makamı, hükümet tarafından kendisine verilen emirleri görev bölgesinde uygulamaktan da sorumludur2.

İnsanoğlu yeryüzünde var olduğu günden itibaren aralarındaki anlaşmazlıkları çözmek için üçüncü bir kişiye her zaman ihtiyaç duymuştur. Bu itibarla kadılık müessesesi en eski dönemlerden beri var olmuştur3. İslam Tarihinde ilk olarak bu görevi

üstlenen kişi Hz. Peygamber’dir. Daha sonra ilk dört halife döneminde bu uygulama devam etmiştir. Zamanla devletin sınırlarının genişlemesi ve insan sayısının artmasıyla birlikte ilk olarak Hz. Ömer zamanında Ebû Derda, Şüreyh ve Ebû Musa el-Aşari gibi sahabeler kadı olarak görevlendirilmişlerdir. Kadıları ilk önceleri halifeler atarken sonraları valilerde bu işten sorumlu olmuştur. Abbasi Devleti zamanında da merkezde bulunan ve “Kadi’l Kuzat” olarak adlandırılan kişiler tarafından da kadı atamaları yapılmıştır4.

Osmanlı’da kadı adalet hizmetinin yürütülmesinden birinci dereceden görevli memurdur. Ayrıca kadılar bulundukları kazâ dairesinde hükümdarı temsil ettiklerinden siyasi bir hâkimiyet sembolüydüler. Bu sebeple padişahlar tarafından atanırlardı5.

Osmanlı da ilk kadı tarihi kayıtlara göre Osman Beğ döneminde atandığı bilinmektedir. Kadılar büyük bir medreseyi bitirmiş ve belli bir süre Edirne, Konya, Sivas, Bağdat gibi büyük şehirlerde danişmend olarak hizmet vermiş kişiler arasından seçilmişlerdir. Kadılar önceleri kazaskerlerin sarayla yazışmaları sonucu padişah tarafından atanırken, II. Mehmed döneminde yeni bir düzenlemeyle kazaskerin teklifi

1 Uluerler, S.,71 Numaralı Amasya Şer‘iyye Sicili (M. 1818-1821), Yüksek Lisans Tezi, Elazığ, 1999, s.4. 2 Bozatay, Ş.A., Demir, K.A., Osmanlı Adli ve İdari Sistemde Kadılık, Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi

Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, C.6, S.10, Burdur, Haziran 2014, s.76.

3 Pakalın, M.Z.,Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, MEB, C.II, İstanbul, 1993, s.119. 4 Uluerler, S.,a.g.e., s.4.

(10)

büyük bir önem kazanmış ve veziriazam tarafından değerlendirilerek atamalar yapılmıştır6.

Osmanlı kadısının temel olarak dört niteleyici özelliği vardır7:

1) Doğrudan merkezi otoriteye bağlı olması nedeniyle yerel yöneticilerin etkisinden ve otoritesinde olmaması,

2) Yargı yetkisinin yanında mülki ve mali konularda da yetkilere sahip bir yönetici olması,

3) Bütün kadıların aynı hiyerarşi ve eğitimden geçmiş olmaları ve görev yaptıkları bölgelerde görev sürelerinin kısa sürelerle sınırlandırılmış olması. 4) Ulema sınıfından olması,

Ayrıca kadıların atanmasında belli başlı nitelikler şöyledir: a) Müslüman ve adil,

b) Reşit ve hür,

c) Hukuki ehliyet ve muamele kabiliyetine sahip, d) Tarafsız,

e) Erkek ,

f) Dürüst, vakarlı vs.

g) Kör, sağır ve dilsiz olmamalı h) Günahkâr olmamalıdır.

Kadı aşağıdaki durumlardan birini taşırsa görevinden azledilir8:

 Aklını ve temyiz kabiliyetini kaybetmesi

 Görevinde irtikâp yoluna sapması veya kanunu ihlal etmesi  İmanını kaybetmesi

 Yolsuzluğunun anlaşılması

 Bilgisizliği anlaşılır veya bizzat kendisi açıklarsa azledilebilir.

Osmanlı da kaza işlerinin birinci dereceden sorumlusu kadı olduğundan onun uyması gereken bazı kurallar vardır. Bu kurallar şöyledir9:

6 Bozatay, Ş.A., Demir, K.A., a.g.e., s.76 7 Bozatay, Ş.A., Demir, K.A., a.g.e., s.77

8 Bazna,Y.,1951/137 Numaralı (1810-1811 M. Tarihli) Trabzon Şer‘iyye Sicili, Yüksek Lisans Tezi,

Elazığ, 2013, s.4.

(11)

a) Kadı mahkemenin yüceliğini küçük düşürecek fiil ve hareketlerden uzak duracak.

b) Kadı, sanık ve mağdurun hiçbir armağanını kabul edemez.

c) Kadı, ayrım yapmaksızın herkese eşit davranmalı ve adil karar vermelidir. d) Kadı, icra makamının başı olan sultanın vekilidir. Bu sebeple müvekkilinin

kamu yararı amacıyla koyduğu kayıt ve sınırlara riayet edecektir.

e) Kadı, davaları görürken kronolojik olarak sıraya riayet etmelidir. Ancak sonradan gelen bir davanın acilen çözümlenmesinde kamu yararı görülürse onu takdim edebilir.

f) Kadı, lehine şahitlikleri caiz olmayan hasımları lehine karar veremez.

g) Kadı, üzüntülü, kederli, aşırı sevinçli, aç, susuz, aşırı tok ve sıhhatli düşünmeye mani olacak benzer hallerdeyken zihni karışık olarak karar vermeye kalkışmamalıdır.

h) Kadı, ihtiyaç duyduğunda ehliyetli şahıslardan hukuki mütalaa ve fetva isteyebilir.

i) Kadı, taraflara ve şahitlere telkinde bulunamaz.

j) Kadı, tetebbu ve tekikatta bulunmakla beraber, işleri uzatmayıp kısa bir sürede sonuçlandırmalıdır.

Osmanlıda kadıları yetiştiren eğitim kurumu medreselerdi. Bu medreseleri bitiren icazet alış sırasına göre “Mutlab defterine” yazılır ve bunlara “mülazım” denirdi. Mülazımlar yargı mesleğini seçerlerse en küçük idari birlikten başlamak kaydıyla kadı olarak tayin edilirlerdi. XVI asrın ortalarına kadar tayın yetkisi Rumeli ve Anadolu Kazaskerlerine aitti. Bu asrın ortalarından itibaren “mevali” denilen büyük kadıların tayini Şeyhü’l-İslamlar verilmiş, diğer kadıların tayini kazaskerlere bırakılmıştır10.

OsmanlıDevleti, İslam hukuk sistemini kendi devlet sistemi içerisinde uygulamıştır. Fakat en önemli yargı organı olan şerʻi mahkemeler Osmanlı’nın yıkılmasıyla tarihe karışmıştır. Bununla birlikte Osmanlıdan geriye hukuki, iktisadi, dini, askeri ve idari kurumlar hakkında bize bilgiler bulunan belgeler kalmıştır. Önemli belgeleri içeren defterlerden bir tanesi de Eski mahkeme kararlarının tutanak defterleri olan şerʻiyye sicilleridir. Zira Osmanlı Devleti’nde herhangi bir eyalete, sancağa veya kazaya devletin yetkili organları tarafından gönderilen ve hüküm denilen emirlerin

10 Bazna,Y., a.g.e., s.5

(12)

sadece bazı askeri kararlar dışında tamamı şerʻi mahkemeleri temsil eden kadılara yazılırdı.11

Osmanlı tarihinin kaynakları arasında şerʻiyye sicillerinin birinci dereceden kaynak olduğuna şüphe yoktur. Kadıların devlet merkeziyle yapmış olduğu resmi yazışmalar, halkın şikâyet ve dilekleri, mahalli idarelere ait hukuki düzenlemeler olarak kabul edilen ferman ve hükümleri şerʻiyye sicillerinde yer alır. Bunlara ait olan mahalin sosyal ve iktisadi hayatını yansıtan mahkeme kararlarını ihtiva eden bu belgeleri okumadan Osmanlı Devleti’nin siyasi, sosyal ve idari durumunu ortaya koymak mümkün değildir.12

11 Akgündüz, Ahmet, Şerʻiyye Sicilleri, c.1,İstanbul,1988,s.11. 12Akgündüz, Ahmet, a.g.e,s.12

(13)

1. ŞERʻİYYE SİCİLLERİ

Sözlükte okumak, kaydetmek ve karar vermek demek olan bu kelimenin terim olarak ifade ettiği anlam şudur: İnsanlarla ilgili bütün hukuki olayları, kadıların verdikler karar suretlerini, hüccetleri ve yargıyı ilgilendiren çeşitli yazılı kayıtları ihtiva eden defterlere şer’iyye sicilleri(sicillât-ı şer’iyye), kadı defterleri, mahkeme defterleri, zabt-ı vakâyi sicilleri ve ya sicillât defteri denmektedir. Şer’i mahkemeler tarafından verilen her çeşit ilâm, hüccet ve şer’i evrak, istisnasız asıllarına uygun olarak bu defterlere kaydedilmektedir. Hakim mahkemede mutlaka bir sicillât defteri bulunduracak ve vereceği ilâm ve hüccetleri, tariften korunacak şekilde muntazam olarak söz konusu deftere kaydedecektir13.

OsmanlıDevleti, İslam hukuk sistemini kendi devlet sistemi içerisinde uygulamıştır. Fakat en önemli yargı organı olan şerʻi mahkemeler Osmanlı’nın yıkılmasıyla tarihe karışmıştır. Bununla birlikte Osmanlıdan geriye hukuki, iktisadi, dini, askeri ve idari kurumlar hakkında bize bilgiler ihtiva eden belgeler kalmıştır. Önemli belgeleri içeren defterlerden bir tanesi de eski mahkeme kararlarının tutanak defterleri olan şerʻiyye sicilleridir. Zira Osmanlı Devleti’nde herhangi bir eyalete, sancağa veya kazaya devletin yetkili organları tarafından gönderilen ve hüküm denilen emirlerin sadece bazı askeri kararlar dışında tamamı şerʻi mahkemeleri temsil eden kadılara yazılırdı.14

Osmanlı tarihinin kaynakları arasında şerʻiyye sicillerinin birinci dereceden kaynak olduğuna şüphe yoktur. Kadıların devlet merkeziyle yapmış olduğu resmi yazışmalar, halkın şikayet ve dilekleri, mahalli idarelere ait hukuki düzenlemeler olarak kabul edilen ferman ve hükümleri şerʻiyye sicillerinde yer alıp; bunlara ait olan mahallin sosyal ve iktisadi hayatını yansıtan ve mahkeme kararlarını ihtiva eden bu belgeleri okumadan Osmanlı Devleti’nin siyasi, sosyal ve idari durumunu ortaya koymak mümkün değildir.15

13 Ahmet Akgündüz, a. g. e. ,s. 17.

14 Akgündüz, Ahmet , Şerʻiyye Sicilleri,c.1,İstanbul,1988,s.11. 15Akgündüz,Ahmet,a.g.e,s.12

(14)

Şer’iyye sicilleri kadıların tuttuğu zabıtlardır. Bunlara şer’iyye sicilleri denildiği gibi Kadı Sicili, Kadı Defteri, Sicil-i Mahfus veya sadece sicil de denilmektedir. Mahkemede bulunan mukayyitlerce mahkemeye intikal eden her türlü yazı belirli bir disiplin içinde bunlara yazılırdı.16Mahalli konulara ilişkin belgelerin yazıldığı bölüme

sicil-i Mahfuz merkezden gelen emirlerin yazıldığı bölüme ise sicil-i mahfuz Defterliği denir.17

Siyasi, askeri, kültürel, sosyal ve iktisadi yapı hakkında çok kıymetli bilgiler ihtiva eden şer’iyye sicilleri tarih araştırmalarında birinci elden kaynak olma durumundadırlar. Çünkü dönemine ait ve ait oldukları yerde yaşayan halkın günlük hayatını, yiyecek ve giyecek fiyatlarını, çarşılarını, evlerini, o zamanki hukuk ve işleyiş şeklini, camilerini, çeşitli müesselerini, mahalle ve köylerini, örf ve adetlerini, vakıflarını, hayat şartlarını, ödedikleri vergileri devlet görevleri vb. Birçok konuları gösteren değerli bilgileri elde etmek mümkündür.18

Osmanlı tarihinin kaynakları arasında şer’iyye sicillerinin, birinci derecede önemli bir kaynak olduğunda şüphe yoktur. Kadıların devlet merkeziyle yaptıkları resmî yazışmaları, halkın şikayet ve dileklerini, mahalli idarelere ait hukuki düzenlemeler olarak kabul edilen ferman ve hükümleri, en önemliside ait olduğu mahallenin sosyal ve iktisadi hayatını yansıtan mahkeme kararlarını ihtiva eden bu siciller incelenmeden, Osmanlı Devleti’nin siyasi, idari ve sosyal tarihini hakkıyla ortaya koymak mümkün değildir.

Sicillerin her konuda tarihe temel kaynak olacağında şüphe bulunmamakla beraber özellikle şu konularda başvurulacak tek kaynaktır: Son zamanlarda ortaya çıkan şehir tarihleri ve yurdun muhtelif bölgelerindeki mahalli hayata ait ilmi araştırmaların birinci derecede kaynağı şer’iyye sicilleridir. Özellikle bir bölgenin tarihi ve iktisadi şahsiyetini ve bütünlüğünü meydana çıkarmak gayesiyle kaleme alınan bu çeşit tarihler, geçmişi bütün canlılıklarıyla yeniden yaşatan şer’iyye sicilleri incelenerek ve bu değerle tarih malzemesi tahlil edilerek senteze gidilmedikçe, daima eksik ve kısır kalmaya mahkûmdur19. Üzülerek ifade edelim ki, her konuda olduğu gibi, eski hukukumuz

hakkında da birbirini tutmayan çelişkili görüşler mevcuttur. Bu çelişkili görüşler arasından doğruyu tespit edecek olan yine şer’iyye sicilleri olacaktır.

16Özdemir,Rifat,a.g.m, 179-187.

17Özdemir,Rifat, ‘‘Şer‘iyye Sicillerinin Toplu Katoluğuna Doğru’’, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler

Dergisi, C.1 Elazığ, 1987, s.192

18 Yılmazçelik, İbrahim., Diyarbakır Şerʽiyye sicilleri (Katolog ve fihristleri), Ankara, 2001,s.5. 17Ahmet Akgündüz, Şer’iyye Sicilleri, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, İstanbul,1988,s. 12.

(15)

Bu sicillerin tetkikiyle Osmanlı hukukunun kaynakları, şer’i-şerif dedikleri İslam hukukunu ne dereceye kadar uyguladıkları, padişahların ve ülül-emr denilen devlet yetkililerinin yasama yetkilerinin sınırları Kur’an ve sünnette kesin bir şekilde zikredilmeyen ve içtihat ile zamanın ülüʻl-emrinin içiboş yasama yetkisine terkedilen örfi hukukun uygulama alanları bütün açıklığıyla ortaya çıkacaktır. Bunlar incelenmeden Osmanlı hukuku hakkında verilen hükümler, peşin ve gayr-ı ilmîlik vasfından pek kurtulamayacaktır. Zira tatbikat, nazarî bilgileri doğrulayan müşahhas delillerdir. Şer’iyye sicillerinde hukukun bütün dallarıyla alakalı olarak şer’i hükümlere uygun bir şekilde verilmiş mahkeme kararları mevcuttur20.

Her şer’iyye sicili, bulunduğu yerin iktisadi hayatına dair birinci elden orjinal tarih kaynaklardır. XV. ilâ XX. asır aralarında Türk halkının ve özelliklede Anadolu halkının hayat ve geçim tarzı, memlekete dışarıdan giren ve yine memleketten dışarı çıkan, yani ithalat ve ihacat konusu olan eşya, Anadolu halkının yetiştirdiği tarım ürünleri, imal ettiği sanayi ma’mülleri, Anadolu’da mevcut olan sanat ve meslek çeşitleri, halktan toplanan vergiler, devletin memurlarına ödedediği tahsisatlar, hukuk ve ceza davalarındakitazminatların miktarı ve cinsi para arzı ve çeşitleri, para enflasyon ve develüasyonunun gerçek manada tarihi seyri ve kısaca hem makro hem de mikro iktisada dair bütün mevzular, doğru olarak ve yerli yerinde, ancak şer’iyye sicillerindeki kayıtlardan ögrenilebilir. Özellikle narh ve gedikle alakalı yazılı kayıtların, iktisat tarihi açısından birinci derecede rol oynadığını da belirtelim21.

Şer’riyye Sicilleri bir veya birkaç yılın olaylarını kapsayabilir. Umûmiyetle defterlerin bir tarafı mahalli olayları (evlenme-boşanma, alım-satım, nafaka, vakıf, hibe, cinayet, cürüm v.b.) muhtevidir ve bu kısma “Sicil-i Mahfûz” denir. Diğer tarafı ise merkezden gelen fermân, emir gibi belgelere tahsis edilmiş olup, bu kısım da “Sicil-i Mahfûz Defterlu” olarak adlandırılır22.

Şer’i siciller, eski idari teşkilatımızın birçok ünitelerini aydınlatması açısından da tetkike değer kaynaklardır. Özellikle kaza, sancak ve eyalet taksimatı, beylerbeylik, sancakbeyliği, kethüdalık ve voyvodalık gibi idari; kadılık, naiblik, muhzırlık, mübaşirlik, bostancı başılık, çavuşluk ve subaşılık gibi adli müesseselerin hem idari yapısını hem de ifa ettikleri fonksiyonlarını şer’iyye sicillerindeki kayıtlardan çıkarmak mümkündür. Vakıf, gedik, narh ve benzeri sosyal ve iktisadi müesseselerinde aynı

20 Ahmet Akgündüz, a. g. e. ,s. 13. 21 Ahmet Akgündüz, a. g. e. ,s. 15.

(16)

şekilde sicildeki kayıtlardan bütün ayrıntılarıyla öğrenilebileceğini ifade etmek gerekir. Türk halkının aile yapısı, ticari ahlakı ve benzeri sosyal yapıyı ilgilendiren meselelerde de, sicillerin aydınlatıcı rolü büyüktür23.

Şer’iyye sicilerinin bir diğer özelliği de harp tarihi ve askeri konular ile ilgili olarak ihtiva ettiği tafsilatlı kayıtlardır. Osmanlı ordusu sefere çıktığında, hem Anadolu hem de Rumeli’ye ait muhtelif konak yerlerinde, hem asker hem de erzak ve benzeri ihtiyaçların tedariki yoluna gidilmiştir. Savaş yapılmadan önce, sefer hazırlıklarına dair, beylerbeyi ve sancakbeylerine yazılı emirler gönderildiği gibi, ordunun ihtiyacı olan gıda maddeleri, gemi, at, kürekçi, araba, cephane ve benzeri ihtiyaçların karşılanması amacıyla kadılara da yazılı emirler gönderilirdi. Gönderilen bu yazılı emirlerin içinde, savaşın kime ve hangi sebeple açıldığı izah edilir ve konu ile ilgili Şeyhülislam fetvası hatırlatılarak halkın savaşın zaruretine inanmaları temin edilirdi. Kısaca, 470 küsur yıllık harp tarihimizi, bütün tafsilatıyla şer’iyye sicillerinin genellikle sonlarında yer alan ve kadılara hitaben yazılan yazılı emirlerde bulmak mümkündür24.

1.1. Üsküdar Şer’iyye Sicilleri

Üsküdar’a ait toplam 811 tane sicil bulunmaktadır. 1 sicil H.919-927 (Miladi:1513-1521) tarihli, en son sicil ise H. 1342 (M.1926 tarihlidir

1.2. 578 Numaralı ÜsküdarŞerʻiyye Sicilinin Tanıtımı 1.3.Tezin Adı

578 Numaralı (1807/1808-1813 M.) (1222-1228 H.) Üsküdar Şer’iyye Sicili

1.4.Tezin Konusu

578 numaralı Üsküdar Şer’iyye Sicilinin Yayına hazırlanması ve değerlendirilmesi

23 Ahmet Akgündüz, a. g. e. ,s. 16. 24 Ahmet Akgündüz,a. g. e. ,s. 16.

(17)

2. ÜSKÜDAR’IN COĞRAFYASI VE OSMANLI ÖNCESİ ÜSKÜDAR

2.1. Üsküdar’ın Coğrafyası 2.1.1. Coğrafi Konumu

İstanbul Boğazı’nın Marmara Deniziyle birleştiği yerde ve Boğaz’ın cenûb-i şarkisinde İstanbul’a bağlı bir semt ve kaza merkezi olup, nüfusu (1980 muvakkat neticelerine göre) 255,895 mülhakatı ile birlikte 401,769’dur. Kocaeli yarımadasının cenûb-i garbî ucunda yer alan Üsküdar’ın meskûn sahası, cenupta Harem deresine kadar uzanmakta, buradan Nuh-Kuyusu-Bağlarbaşı-Beylerbeyi eski şosesi boyunca şimali şarkiye doğru devam ederek, Üsküdar iskelesi yakınında denize ulaşan Çavuştepe ve Bülbül derelerinin kabul havzalarını içine almakta ve şimalde Kuzguncuk deresi yatağında son bulmaktadır.

Üsküdar, Bülbül, Çavuş ve Balaban derelerinin getirdikleri malzemenin Boğazın sularını doldurmaları neticesinde meydana gelen düzlükte yayılmış bulunmaktadır. Bu düzlük şarktan, yükseklikleri 80-90 metreyi geçmeyen Açıktürbe, Toygar, Susuzbağ ve Sultan tepeleri ile çevrilidir. Eskiden Öküz limanı denilen ve Çavuş deresi ile Bülbül deresi vadilerinin teşkil ettiği koyda bulunan liman, İstanbul’dan Anadolu kıyısına gelen kayık ve gemilerin yanaştığı bir iskele idi. Ancak derelerin zamanla getirdiği alüvyonlarla gelen bu eski liman yerleşme sahası haline gelmiştir. Bugün bu sahada Hakimiyet-i Millîye meydanı ile camiler, kütüphane, çarşı, evler vs. bulunmaktadır.25

2.1.2. Yüzey Şekilleri

İstanbul’un üç ana bölgesinden (bilâd-i selase) biri olarak gösterilen Üsküdar Asya topraklarında Boğazın güney ağzına doğru ilerlemiş üçgen biçimli bir çıkıntı üzerinde yer alır.26

Bu sınırlar içerisinde ilçenin yüz ölçümü 36 kilometre karedir. Üsküdar toprakları doğudan batıya doğru geniş sırtlar ve tepeler halinde hafif eğimlerle kıyıya yaklaşarak İstanbul Boğazına ve Marmara denizine iner. Geniş görüş alanı bulunan ve ülke turizminin önemli bir merkezini teşkil edene tepelerinden Büyük Çamlıca Sefa

25 Tahsin Yazıcı; “Üsküdar”, M.E.B. İ.A., C.13, Eskişehir, 1997, s.127. 26 Metin Tuncel; “İstanbul”, T.D.V. İ.A., C.23, İstanbul, 2001, s.240.

(18)

Tepesi denizden 268 metre, Küçük Çamlıca Tepesi ise 229 metre yüksekliktedir. Ayrıca Vaniköy üzerindeki Kandilli Tepesi ve Beylerbeyi üzerindeki Güzeltepe başlıca geniş görüş alanı veren tepelerdir. İlçemiz sınırlarında denize dökülen akarsu yoktur. İlçemiz kıyılarında denize dökülen dereler ise eski işlevlerini kayıp etmiştir. Ancak şiddetli yağmurlarda taşkın şekilde denize akarlar.

2.1.3. Deniz ve Kıyılar

İlçemizdeki kıyı şeridi, Beykoz hududundaki Küçüksu’dan başlar, Haydarpaşa’da sona erer. Kıyı şeridi genellikle dardır. İskelelerin bulunduğu kamuya açık alan dışındaki kışı şeridi ya denize dik inmekte yada damlı yapılarla kapatılmış şekildedir.

Boğazda birbirine ters iki akıntı vardır biri Karadeniz’den Marmara’ya doğru üst akıntı diğeri Marmara’dan Karadeniz’e doğru alt akıntı görülür. Bunun sebebi kuzeyden esen yoğun rüzgarlarla, güneybatıdan esen lodostur.

Kıyılardaki iskeleler şunlardır: Harem, Sancak, Üsküdar Kuzguncuk, Beylerbeyi, Çengelköy, Vaniköy, Kandilli iskeleleridir.

2.1.4. İklim

İklim yönünden Marmara Bölgesinin karakteristik özelliğini gösterir. Bir yandan Marmara’nın ılıman havası öte yandan Balkanlardan gelen soğuk hava, ilçemizi etkisi altında bulundurur. Yazları sıcak ve kurak, ilkbahar, sonbahar ve kış ayları ise genelde yağmurlu geçer.

Yıllık ortalama sıcaklık 15 derecedir. Yıllık ortalama yağış miktarı m2 kg olarak

650-700’dür. Nem oranı yüksektir. Ortalama nisbi nem %75’dir.27

2.2. Osmanlı Öncesi Üsküdar

Üsküdar’a eskiden “Chrysopolis” (altın şehir) derlermiş. Tarihçilerin bu ismin verilişi üzerinde farklı görüşleri vardır. Bazılarına göre, şehir bu ismi çevre halkının Pers krallarına ödediği haraçtan almıştır. Başka bir görüş ise Agamennon’un tanrısal kızı Chryseis buraya kendi adını vermiştir. Alkibiades’in tavsiyesine uyularak Atihalılar bu şehri M.Ö. 409 zaptedip Boğaz’dan geçen her gemiden vergi almışlardır.28

27 Okulweb.meb.gov.tr/34/22/510810/Ustarih.html., s.6-7.

(19)

Üsküdar’ın daha sonraki adı, “Skytarion” ise, Grekce “Skytos” (ham veya tabaklanmış deri) kelimesinin ism-i tasgiridir. “Skytos” kelimesinin Latincesi “Scutum” olup, bundan türeyen “Scutari” (Anaksilas, Anthologia), Roma hakimiyeti devrinde, Grekce Skytarion’un karşılığı olarak kullanılmıştır. Antik-Çağ’da, kalkanlar deriden yapıldığı ve imparatorların kalkanlı muhafızları da bu şehirde bulundukları için, Üsküdar’ın ilk adı olan Khrysopolis’in yerini Scutori almıştır.

Üsküdar isminin, “ulak” manasına gelen Frasça “Esküdar” (veya “Üsküdar”, “İsküdar kelimesiyle alakalı olması ihtimali, bu iki ayrı menşeli kelimenin tesadüfi telaffuz benzerliğinden doğmuş olmalıdır. Bu yer isminin, Farsça kelime ( ) ile alakası olmadığını, Türk kaynaklarında değişik şekillerde yazılması da te’yîd etmektedir. Üsküdar adının, Grek ve Latin menşe’li olduğunu, aynı kökten gelen başka şehir adlarının bulunması da göstermektedir.

Sırasıyla Khrysopolis, Skutarion, Scutari ve bu sonuncuların Türkçeleşmiş şekli olan Üsküdar adlarıyla anılan şehir, başlangıçtan beri, İstanbul ile Asya yakası arasındaki geçişte, bir iskele, üs ve konak yeri olmak hasebiyle birtakım tarihi hadiselere sahne olmuştur.29

Bugün Kadıköy'ün yerindeki fchalkedon'un bazı arkeolojik kalıntılar ve izler daha önemli olduğunu gösterir. İlkçağda ve Ortaçağ başlangıçlarına kadar Üsküdar'ın doğudan İstanbul'u tehdit etmek üzere gelen kuvvetlerin istilasına uğradığı da bilinir.

Sasaniler Khalkedon'u yağma ettiklerinde herhalde Üsküdar'a kadar da ilerlemiş olmalılar. Bizans döneminde 6. yüzyılın sonlarına doğru çocukları ile birlikte feci surette öldürülerek tahtını kaybeden imparator Mavrikios'un (582-602) kız kardeşinin kocası Philippikos'un burada büyük bir sarayı veya villası vardı. Roma çağında ileri gelenlerin ve zenginlerin villalarını denizi gören yamaçlarda inşa ettirdikleri ve bunların genellikle denize hakim cephelerinin sütunlu galeriler şeklinde olduğu bilinmektedir. Bu türden bu sayfiye saray ve villaların mozaiklerde tasvirlerine rastlandığı gibi bazı kalıntılar da çeşitli yerlerde bulunmuştur. Hatta böyle bir örnek Güney Anadolu'da Silifke yakınında Akkale adı verilen bir sahil sarayında temsil edilmiştir. İstanbul boğazının da kıyılarında Roma çağında bu türden çok sayıda saray veya villaların bulunduğu düşünülebilir, İşte VI. yüzyılda imparator Mavrikios'un eniştesinin sarayı da bu esaslara göre inşa edilmiş bir yapı olmalıydı. Bunun için de en uygun yerin Salacak'ın yüksek kesimi düşünülebilir. Bu kişi ayrıca güzel bir bahçe içinde kurduğu

29 Tahsin Yazıcı; a.g.m., s.127-128.

(20)

tesisin içinde Meryem adma bir de manastır yaptırmıştı. Bu manastır Bizans imparatorluğunun önemli büyük dini tesislerinden biri olmuş ve başındaki din adamları çeşitli vesilelerle tarihe geçmiştir. IX.yüzyıla kadar varlığını sürdüren manastırın X.yüzyıldan sonra adının bir daha kaynaklarda anılmadığı dikkati çeker. İkinci manastırın Hagia Maria adında bir tepe eteğinde ve bataklık kenarında olduğu bilinmektedir. Bunun için en uygun yerin Selanikliler mezarlığının bulunduğu Bülbülderesi'nin olabileceği düşünülebilir. Ancak bu her iki büyük manastırın tam yerlerinin nereleri olduğu hakkında ipucu verecek herhangi bir kalıntı bugüne kadar elde edilememiştir. Bu tür villalardan biri de Çengelköy yamaçlarında olup ve bu sarayın altın yaldızlı kiremitle kaplı olduğu kaynaklarda bahsi geçmektedir. Boğaz kıyılarının eski sakinlerinden bir dostumuz bu kiremitlerden bazı parçaları çocukluğunda bulduğunu bizlere söylemişti. Ayrıca Osmanlı döneminde bu kiremitlerden sağlam olanlar toplanarak Sirkeci'de yapılan bir mescidin üzerine konulmuş ve böylece mescid okside oldukları için yeşilim- trak olan kiremitlerden dolayı "yeşil kiremitli mescid" olarak adlandırılmıştı.

IV Haçlı seferine çıkmak üzere hazırlanan gemiler tahtını kaybetmiş olan Bizans imparatoru II. Isaakhios Angelos'un (1185-1195) batıya gönderdiği oğlunun önerisiyle gemiler Kudüs'ü almak üzere yakın doğuya gidecek yerde programlarını değiştirerek önce Bizantion önlerine gelmeyi ve düşük imparator Isaakhios'u yeniden iktidara geçirmeyi ve böylece uzun sefer sırasında Bizans'ın maddi yardımlarını sağlayacaklarını düşünmüşlerdi. IV Haçlı seferini teşkil eden gemiler 1203'te programlarını ve yollarını değiştirerek Konstantinopolis önlerine geldiklerinde önce Khalkedon koyunda konaklamışlar ve gemilerdeki süvariler karadan Üsküdar'a gelmişler ve haçlı seferinin başındaki ileri gelenler burada bulunan scutarion sarayına yerleşmişlerdir. Gemilerdeki hayvanlar uzun süren deniz yolcu!uğundaki sıkıntıdan ferahlatılmak üzere Haydarpaşa çayırında otlatılırkeıı seferi idare eden büyük şeflerden fransız Geoffroy de Villehardouin bu seferi hikaye eden hatıra tında yüksek kademedeki katılımcıların bir süre için Scutarion imparatorluk sarayında yerleştiklerini bildirir. Bu sarayın bir iddiaya göre Toptaşı'nda bulunduğu bazı kalıntılara dayanılarak ileri sürülmüştür. Üsküdar'a hakim Sultantepe'de de ve Özbekler tekkesinin olduğu yerlerde de bir Bizans dini yapısının bulunduğuna ihtimal verilir. Çünkü buradaki köşkün kapısında ve bahçesinde yakın tarihlerde işlenmiş sütun başlığı görüldükten başka genellikle tekkelerin "şenlendirme" politikasının bir işareti olmak üzere

(21)

terkedilmiş harap manastırların yerlerinde yapıldığı düşünülerek burada da evvelce bir dini tesisin olduğuna ihtimal verilir.

Sultan III. Mustafa (1757-1774) tarafından Salacak sırtlarında yaptırılan Ayazma camimin adını veren ayazmanın eski bir Bizans kalıntısı olduğu düşünülebilir, istanbul'un fethi sırasında Üsküdar'da Bizans döneminden kalmış ayakta önemli bir yapı bulunmadığı anlaşılmaktadır. En azından böyle bir yapı cami veya mescide dönüştürülebilirdi. Halbuki hiçbir Islamî tesis burada mevcut değildir. İstanbul'un 1453 Mayıs'ında fethinden çok önce bu belde türklerin eline geçmiş bulunuyordu. Osmanlı beyliği XIV yüzyılda batıya doğru yayılırken Türk akıncıların İstanbul boğazının Anadolu vakasına kadar geldikleri bilinmektedir. Boğazın Karadeniz'e açılan kesiminde Türkler Riva ile Yoros kalelerini ele geçirmişlerdi. Batı avrupadan Bizans'a yardım etmek üzere Boucicaut idaresindeki ücretli askerlerin bu bölgede türklerle savaştıkları hatta Riva deresi kıyısında Karadeniz'e hakim bir tepe üstündeki kaleye yerleşmiş küçük bir Türk askeri kuvvetine teslim olmayı zorlamak içiıı kalenin dibinde ağaç ve çalılar yaktıkları ve böylece kaleden çıkmak zorunda kalan türklerin hepsinin kılıçtan geçirilerek öldürüldükleri bu seferi anlatan bir yabancı kaynaktan öğrenilir. Derenin karşı yakasında olan Türkler bu katliamı önleyememişlerdir. Gerek boğazın kuzey kesiminde ve gerek daha aşağılarda Göksu deresi başında Yıldırım Bayezid'in bir kale yaptırmış olması bütün Anadolu yakasının Türk hakimiyetine girmiş olduğunun açık delilidir. Artık XIV yüzyıl sonlarında ve XV yüzyıl başlarında Türkler Üsküdar'dan itibaren kuzeye kadar boğaz kıyılarının Anadolu yakasında kendilerini gösteriyorlardı. Ve istanbul henüz Bizans imparatorluğu idaresinde iken İstanbul'a gelen Bertrandon de la Broqui.ere (ö. 1459) adlı ajan da burada Türklerin yaşadıklarını bildirir.

İslam ülkelerinin durumlarını, incelemek üzere Fransa kralı tarafından yakın doğuya gönderilen bu seyyah 1432'de başladığı gezisinde önce Mısır'da Memluk sul-tanlığını ziyaret ederek durumu incelemiş. Buradan kuzeye çıkmış Filistin-Suriye üzerinden Anadolu topraklarına girerek Adana ve çevresinde Dulkadıroğulları beyliğini tanımış arkasından da güneybatı ve Konya'da hakim Karamanoğullarmı ziyaret ettikten sonra Osmanlı ülkesine geçmiştir. Bertrandon ayrıntılı bir biçimde yazdığı bu çok değerli ve ilgi çekici seyahatnamesinde gezisini müslüman kıyafetinde yaptığını bildirir. Bursa'yı ziyaretinden sonra geldiği Üsküdar'da bu sırada artık burada Türkler yaşamaktadır. Ve üsküdar'dan karşıya» Ceneviz idaresinde olan

(22)

Galata'ya bizşmslı kayıkçılar yolcu taşımaktadırlar. Kendisi de böyle bir kayıkla karşıya geçmek üzere bindiği sandalda Türk kıyafetinde olduğu için büyük saygıyla karşılanmış. Aı^cak aslında Türk değil katolik bir frenk olduğu anlaşıldığında az kaldı Rum kayıkçı tarafından öldürülecekken Cenovalılar tarafından kurtarıldığını hayratında anlatır. Bertrandon Galata'ya yerleştikten sonra bir ara son günlerini yaşamakta olan Bizans imparatorunu sur içi istanbul'a geçerek burada görmüş ve şehri anlatan hatıralarına kitabında yer vermiştir.

İstanbul'un fethinden önce Üsküdar. artık bizansla ilişiği tamamen kesilmiş bir Türk yerleşim yeri olmasına rağmen ne yazık ki burası hakkında bugüne kadar yazılı bir kaynak olmadığı gibi fetih öncesi Üsküdar'daki Türk yerleşiminin kalıntısı sayılabilecek herhangi bir ize de rastlanmamıştır. Belki ileride daha açık bilgiler elde edileceği umulabilir.30

M.Ö. 410’da Atinalı kumandan Alkibyades, burasını bir surla çevirmiş; 404’de, Onbinler, Asya’dan getirdikleri ganimetleri burada satmışlardır. Bizans devrinde ehemmiyetsiz bir kasaba, Kadıköyünün bir varoşundan ibaret olan Üsküdar Müslüman Arapların İstanbul’u muhasarasında bir üs olarak kullanılmıştır. 672’De, içlerinde Abu Ayyüb al Ansasî’nin de bulunduğu İslam ordusu burada karargah kurmuş; Hârun el Raşid, 806’da bir müddet burada kalmıştır. Bizans’a karşı gazaların efsane kahramanı Seyyid Battal Gazi’ye aid menkıbelerin bir kısmı, Üsküdar ve Kızkulesi ile ilgilidir.

Anadolu’nun Türkler tarafından fethinden sonra, Dânişmend Gazî’nin arkadaşlarından Turasan’ın Üsküdar’a gelip Alemdağı üzerinde bir kale yaptırdığına dair, mevsuk olmayan bir rivayet vardır.31

2.3.Osmanlı Döneminde Üsküdar 2.3.1. Osmanlı Döneminde Üsküdar

Üsküdar ve çevresi, 1352 yılında Venediklilere yenilen Cenevizlilerin yardım talebi üzerine Orhan Gazi tarafından zabtedilmiş ve bu tarihten sonra Osmanlılar tarafından iskan edilmeye başlanmıştır.32

29 Mayıs 1453’te İstanbul’un fethedilmesinden sonra Üsküdar hızla gelişme göstermiştir. Üsküdar daha önce küçük bir kasaba görümünde iken, İstanbul’un

30 Semavi Eyice; Fetihten Önceki Üsküdar”,Üsküdar Sempozyumu I, 23-25 Mayıs 2003, s. 17-19. 31 Tahsin Yazıcı, a.g.m., s. 127-128.

32 Bilgin Aydın; İstanbul Kadı Sicilleri Üsküdar Mahkemesi 1 Numaralı Sicil,

(23)

fethinden sonra bir şehir dokusunu oluşturacak ilk nüveler kendini belli etmeye başlamıştır. Fatih devrinde Üsküdar adeta yeniden kurulmuştur. Salacak’ta kendi adıyla anılan bir mescid yaptırmış ve Üsküdar’ın Osmanlı klasik şehir dokusuna uyan ilk mahallesi ortaya çıkmıştır. Fatih Anadolu’dan göçe tabi kıldığı Türklerin bir kısmını buralara yerleştirmiş, şimdi ki İskele Meydanı’na da bir bedesten yaptırarak ticaretin hızlı bir biçimde gelişmesini sağlamıştır. Üsküdar’ı bir gelin gibi süsleyen, bu beldeyi her türlü yağma ve talandan koruyan, Türkmen mahalleleri ile şenlendiren Büyük Fatih’in 3 Mayıs 1481’de Gebze civarındaki Sultan Çayırı’nda vefatı Üsküdar tarihinde önemli bir olaydır. Üsküdar Fatih’in cenazesinin İstanbul’a geçişine ev sahipliği görevini derin bir üzüntü ve adeta kurucusuna yaraşır bir gayret ile yerine getirmiştir. 16. Yüzyıldan itibaren Osmanlı Üsküdar’ı 91 Cami ve mescit, 51 tekke, 12 hamam, 11 kervansaray, 2 imaret, 7 medrese, 260 çeşme, 5 büyük iskele, 2 darüşşifa, 2 menzilhane, tabhane, sıbya mektepleri, kütüphaneler, darülhadis, sebiller ve posta teşkilatı ile birçok padişah, sultan, paşa ve devlet adamlarının sarayları, yalı ve köşkleri ile süslenmiştir. Bu hızlı gelişme Üsküdar’ın bir şehir dokusuna bürünmesinin Osmanlı ile başladığını ispatlamaktadır.33

Osmanlı devrinde bir liman ve yerleşme yeri olarak inkişaf eden Üsküdar’ın, husûsiyle Asya tarafına sevkedilen orduların, teçhizat, mühimmat ikmali yaptığı ilk konak yeri olması itibariyle, kaynaklarda adından sık sık bahsedilmektedir. Uzun Hasan üzerine hazırlanan sefer için Fatih’in otağı çok önceden Üsküdar’da kurulmuştu. Mısır seferi için, Kanunî ise 1522, 1534, 1548 seferleri için ordugâhını burada kurduğu gibi; 1555 ağustosunda, Nahçivan seferinden dönüşte Üsküdar sarayında kalmış; aynı sene içinde gelen Safevi elçileri Şah_kulu tekkesinde misafir edilmişlerdi. Kezâ, şark seferine me’mur edilen serdârların teşyî merasimi burada yapıldığı gibi, İran’dan gelen kalabalık sefâret heyetleri de burada karşılanmıştır. Bütün Anadolu’yu kasıp kavuran büyük celali fesadını temizleyen Kuyucu Murad Paşa’nını 1609 harekatı, “Üsküdar seferi namıyla meşhurdur. Murad IV. Revan seferine çıkışta burada konakladığı (10-28 Mart 1635) gibi, bu seferden dönüşte de Üsküdar sarayında kalmıştır; keza Bağdat seferinden avdette de (7 Haziran 1639) üç gün bu sarayda ikamet etmiştir. Anadolu’ya hakim olan zorba ve asilerin Üsküdar’a gelerek hükümet merkezini tehdit ettikleri görülmüştür. Bu cümleden alarak, Üsküdar üzerine yürüyen sipahi zorbalardan Gürcü Abdünnebî, 1649 Temmuzunda İstanbul’dan gönderilen kuvvetler tarafından

33 www.uskudar-bld.gov.tr

(24)

püskürtülmüştür. Keza, 1808 teşrin II.indeki Alemdar vak’asında, Kandıralı Zorba Mehmed, Üsküdar’ı ele geçirip yağmalamış; bu arada, Selimiye kışlası da yıkılmıştır.

Üsküdar’ın bugünkü iskele civarından başlayarak sırtlara doğru geliştiği anlaşılmaktadır. En eski 3-4 caminin (Rum Mehmed Paşa, Kaptan Paşa, Davud Paşa camileri gibi) burada bulunması bu hususu te’yîd eder.34

2.4. Üsküdar’daki Tarihi Yapılar 2.4.1. Askerî Yapılar

2.4.1.1. Selimiye Kışlası

Kavak deresi vadisiyle Harem iskelesine inen vadinin arasında yükselen bir tepe üzerine yapılan kışla; bugün adıyla anılan mahallenin Bakücüler Hanı Sokağı, Çeşme-i Kebir Sokağı ve Kavak İskelesi Caddesi ile çevrili çok geniş bir alanı kaplamaktadır.

Sultan III. Selim döneminde Nizam-ı Cedîd askerinin oluşturulma girişimiyle birlikte (1793) bu bölgenin kullanılması tekrar gündeme gelmiştir.

Selimiye’de ilk kışla 24 Şubat 1793 tarihinde kurulmasına karar verilen Nizâm-ı Cedîd askerleri için Sultan III.Selim tarafından yaptırılmıştır.

Bodrum ve zemin katları taş, tavanları ahşap malzemeyle yapılan kışla, 1807 Yeniçeri Ayaklanmasında yandı. Sultan II. Mahmut, en ve boyları ilk kışla ile yanı olacak şekilde kargir olarak yeniden yapımını başlattı. Bir cephesi yapıldıktan sonra Sultan II. Mahmut’un ölmesi sonucu Sultan Abdülmecit tarafından devam ettirilen diğer üç cephe, ancak uzun bir sürede (1842-1853) tamamlandı.

Harem’deki Kavak Sarayı arazisi üzerinde 25 Ağustos 1800’de temeli atılarak inşaatına başlanan kışlanın mimarı hakkında kesir bir bilgi yoktur. Bu askeri sitedeki yapıların planlamasının, Hassa başmimarlığında bulunmuş olan iki mimar olan Ahmet Nurullah ve Mehmet Arif Efendi ile mühendis Abdurrahman Efendi’ye ait olduğu belirtilmekle birlikte Kirkor Balyan’ın eseri olduğu da söylenmektedir.

Zemin hariç üç katlı olan kışlada bulunan 228 büyük odada bir kısmı, son restore sırasında bölünerek küçültülmüş olsa da; kışla 3000 penare ile aydınlanmaktadır. Penarelerin çokluğu, koridorların genişliği ve odaların büyüklüğü yapıya ferahlık verir. Duvarların çok kalın oluşu ise, soğuk ve sıcak havaya karşı koruma sağlamaktadır. Kışla, kırma çatı ile örtülmüştür.

34 Tahsin Yazıcı; a.g.m., s. 128.

(25)

Kışlanın köşelerinde; ikisi Sultan II. Mahmut, ikisi Sultan Abdulmecit dönemine ait, alt kat ölçüleri 7,9x7,9m olan kare planlı yedişer katlı dört tane kule bulunmaktadır.

Kışlanın dört farklı girişi vardır ki bunlardan birincisi doğu tarafındaki 1852 tarihli Nizamiye Kapısıdır. Üzerinde etrafı şekillerle bezenmiş, Sultan Abdulhmecit’in tuğrası vardır. Ayrıca hattat Ali Haydar Efendi’ye ait on altı mısralık kitabe ile birlikte “biliniz ki cennet kılıçların gölgesi altındadır.” Hadisi de bulunmaktadır. Batıda Talimhane Meydanından Marmara Deniz’ine bakan 1827 tarihli, kuzeyde Harem iskelesine bakan 1842 tarihli ve güneyde Kavak iskelesi Caddesine bakan 1842 tarihli kapılar ise kışlanın diğer üç girişidir.

Selimiye Kışlası, 1854-1856 Kırım Savaşı’nda hastane haline getirilmiştir. İngiliz askerlerine tahsis edilen kışla, savaşın bitiminde harap edilerek bırakıldığı için yeniden onarılmıştır. Son iki dünya savaşında askerlere verilmiş, bir süre tütün deposu, sonra Askeri Ortaokul olmuş ve bu okul lağvedilmiştir. Tekrar restore edilen yapı, bugün I. Ordu karargâhı olarak kullanılmaktadır.

Nizam-ı Cedit kışlalarının en büyüğü olan Selimiye Kışlası; bir zamanlar sadece Ortadoğu ve Balkanların değil dünyanın en büyük yapılarından biri sayılmaktaydı. Yer aldığı topografyanın büyük yapılarından biri olan Selimiye; ağır, ciddi ve geometrik kültesi ile bugün dahi Anadolu yakasının haklı olarak en etkileyici yapısıdır. Üstelik arazi üzerindeki konumu ve kat yükseklikleri sebebiyle insan gözünü rahatsız etmeyen, kente ve çevreye saygılı bir yapıdır. Çok sayıda koğuş, dershane, toplantı salonları ve koridorlarıyla sanki taştan yapılmış bir kasabadır.35

2.4.1.2. Haydarpaşa Askeri Hastanesi

Bugünkü Haydarpaşa Lisesi’nin karşısındadır. Başlangıçta Selim III.’in vezirlerinden Haydar Paşa’nın kışla olarak ahşaptan yaptırdığı bu bina, (1845)’de hastane haline getirilmiş, zamanla kârgir hale sokulmuştur. Bu hastane Kırım harbinde müttefik (İngiliz, Fransız, Sardonyalı) yaralı ve hastaların tedavilerine tahsis edilmiştir. Abdülhamit II devrinde ise, yeni kurulan (bugünkü Haydarpaşa Lisesi binasında bulunan) Mekteb-i Tıbbiye-i Şâhâne’nin tatbikat hastanesi olarak vazife görmüştür. Tek katlı ahşap hastane, yeni ihtiyaçlara göre tevsi edilerek, tam teşkilatlı hastaneler

35 Kadir Öztürk; Üsküdar Harem Semtinin Tarihi Gelişimi, Marmara Üniversitesi Türkiyat

(26)

arasında mümtaz bir yer işgal etmiştir.36 600 yataklı olarak ve Tıp Eğitimi de vermek

üzere düşünülmüştü. Daha sonra yapılan eklerle bugün Gülhane Askeri Tıp Akademisi’ne bağlı Eğitim hastanesidir.37

2.5. Saray ve Kasırlar 2.5.1. Üsküdar Sarayı

Üsküdar Sarayı, İstanbul’da inşa edilen en eski saraylardan biridir. Yapım tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte kaynaklardan 16. Yüzyılda varolduğu anlaşılmaktadır. Saray bugünkü Selimiye Kışlası’nı da içine alan imparatorluğun en gözde has bahçelerinden Üsküdar Bahçesinde bulunuyordu. Mimar Sinan, 16.yüzyıl sonlarına doğru bu bahçenin Ayazma kısmına Üsküdar Sarayı’nı inşa etmiştir. Topkapı sarayında olduğu gibi sonraki yüzyıllarda yapılan eklemelerle büyütülmüş ve 17. Yüzyıldan itibaren Kavak sarayı adıyla da anılmaya başlanmıştır.

Üsküdar Sarayı, bulunduğu arazinin genişliği ve topografyasına uygun olarak dağınık bir planlama anlayışına sahiptir. Kompleks içinde çok sayıda köşk, bir cami ve çeşitli fonksiyonlara sahip yapılar bulunmaktadır. Tek ve iki katlı binalardan oluşan sarayın deniz yönündeki yapıları, kalın sur duvarın üzerine oturtulmuştur.

Üsküdar sarayının ne zaman ortadan kalktığı bilinmemektedir. Tepede bulunan bir grup binası, muhtemelen 18. Yüzyıl sonlarında., Selimiye Kışlası’nın yapımı sırasında yıktırılmıştır. Sultan Abdülmecit’in saltanat yıllarında burada bazı inşa faaliyetleri gerçekleştirilmiştir. 20. Yüzyıl başlarında Kavak kasrı denilen asıl bina, mermer hamam kurnaları, çeşme ve havve taşları, pencere söveleri ve rokoko kabartma parçalarıyla henüz ayakta olup saraydan günümüze hiç bir iz kalmamıştır.38

2.5.2. Mehmet Paşa Kasrı

Selimiye Kışlasının arkasında Talimhane Meydanı ile adı verilen Kavak iskelesi ile Harem iskelesi arasında kalan bir tepe üzerinde bulunuyordu.

Kanuni Sultan Süleyman (1520-1566) döneminde Mimar Sinan tarafından yapılan bu kasrın hangi tarihten sonra Kavak Sarayı ismiyle anılmaya başlandığı bilinmemektedir.

36 Tahsin Yazıcı; a.g.m., s. 128-129.

37 Selçuk Mülayim; 19.Yüzyılda Üsküdar”,Üsküdar Sempozyumu II, 13 Mart 2004, C.1, s. 140. 38 Nejla Arslan Sevin; “İlk Osmanlı Sarayları ve Topkapı Sarayı”,Türkler, C.12, Ankara, 2002, s.206.

(27)

Sultan III. Selim çok beğendiği bu sarayı istirahat etmek ve kışladaki askerin talimini görmek için yıktırmamış ve her gelişinde güreş tutturmakla birlikte tüfek ve ok yarışları da yaptırmıştır. Selimiye kışlası yaptırılırken yıktırılmayan Kabakçı Mustafa isyanı sırasında yanmaktan kurtulan kasır, Sultan Abdulmecit (1839-1861) devrinin sonlarına gelindiğinde yıkılmıştır.

2.5.3. Hatice Sultan Sarayı

İhsaniye İskele Sokağı üzerinde bulunan sarayın tam olarak kaç yılında yapıldığı meçhul olan bir saraydır. Patrona Halil İsyanı esnasında Sultan III. Ahmed ve Damat İbrahim Paşa’nın bu sarayda bulundukları, bütün devlet erkanın toplanarak durumun müzakere edildiği bilinmektedir.

Sultan III. Osman döneminde (1754-1757) Hatice Sultan’ın vefatından yaklaşık 14 yıl sonra yıktırılmıştır.39

Bugün külliyesinin bulunduğu semte adını veren Şemsi Paşa’nın o civardaki sarayı ile, Salacak civarında İmrahor Camii’nin yakınında bulunduğu anlaşılan Rustempaşa Sarayında da herhangi bir iz kalmamıştır. Kezâ, Evliya Celebi’nin bahis konusu ettiği, Üsküdar İskelesinden Kuzguncuk’a giden yolun solunda bulunduğu tahmin edilen Piyale Paşa Sarayı, Karaca Ahmet’de Sultan Tekkesi yer alan civan Kapıcıbaşı Sarayı, yeri bilinmeyen muhtemelen Sokullu Mehmed Paşa’nın yaptırdığı Koca Mehmet Paşa Sarayı ile, Küçük Çamlıca’da bulunan Mehmed IV, Cinci Hoca, Hanzâde Sultan, Nazif Paşa-Zâde saraylarında günümüze hiç iz kalmamıştır.

Selimiye kışlası civarında aynı şekilde Yeniçeriler tarafından yakılan Sadrâzam Ümâil Paşa Sarayı ile Doğancılar civarında bulunan Süleyman Paşa, Nakkaştepe’de Mahcup Ağa Çeşmesi karşısındaki Emine Sultan, biri Özbekler tekkesi karşısında diğeri sahilde olmak üzere iki Cemile Sultan Saraylarından da hiçbir iz kalmamıştır.

İsimleri bilinen 27 köşk ve kasırdan, halen ayakta kalanlar şunlardır;

1. Koşuyolu ile Altunnî-zâde arasındaki geniş bahçe içerisindeki Âdile Sultan Kasrı.

2. Abdülaziz için yaptırılmış olup, Validebağı’nda bulunan av köşkü. 3. Büyük Çamlıca’da Yusuf İzzettin Kasrı

4. Küçük Çamlıca’da Serasker Rıza Paşa’nın Yaverler Köşkü.

39 Kadir Öztürk; Üsküdar Harem Semtinin Tarihi Gelişimi, Marmara Üniversitesi Türkiyat

(28)

5. Büyük Çamlıca’nın garp mailesinde Yusuf İzzettin Efendi köşkü.40

2.6. Camiler

2.6.1. Rum Mehmet Paşa Cami

Şemsi Paşa Meydanı’nın hemen üst tarafında yer alan yapının kitabesi 876 (1471-72 tarihinde inşa edildiğini belirtir.41

Üsküdar Rum Mehmet Paşa Külliye’sinde yan mekanlı cami, klasikleşen şemadan farklı bir yorumla ele alınmıştır. Yanlardaki ocaklı tophanelerin yanı sıra, iki kubbeli harim mekanı yerine, mihrap önüne bir yarım kubbe yerleştirilerek merkezi plan şemasında yeni bir deneme gerçekleştirilmiştir.42

2.6.2. Mihrimah Sultan Câmii

Üsküdar’da iskele başında, Süleyman Hân’ın yıldızı yüksek kızı (Mihrimah Sultan) Camii43 Mihrimah Sultan tarafından 1547’de inşâ edilen ve müştemilâtı ile birlikte bir külliye teşkil eden Mihrimah Sultan Camii, kübik sadeliği ve tenasübü ile dikkati çeker.

2.6.3. Atîk (Eski) Valide Câmii

Daha sonraki valide camilerinden ayırt edilebilmek içinr “Atîk (eski) Valide Camiî adı verilen mâbed, medrese, darülhadis, mektep, imâret, tabhâne ve zaviyesi ile bir külliye teşkîl eder. İnşâsı Mimar Sinan tarafından gerçekleştirilen bu muhteşem cami, 1583’te Murad III. Annesi Nur-bânû Sultan tarafından yaptırılmıştır.

2.6.4. Aziz Mahmud Hüdâi Câmii

Zaviye, imarethane, derviş hücreleri, mektep ve meşrûtaları ile bir külliye teşkîl eder ve 1598-1599’da inşâ edilen Aziz Mahmud Hüdâi Câmii, bir ara harâp olmuş ise de Abdulmecîd tarafından 1855’Te yeniden inşâ edilmiştir.

40 Tahsin Yazıcı, a.g.m., s.129.

41 Candan Nemlioğlu; “Üsküdar’ın Osmanlı Mimarisindeki Özgün Kalem İşlerinin Bezeme

Sanatlarındaki Yeri ile Koruma ve Onarımlarında Uygulanması Gereken Yöntemler”,Üsküdar

Sempozyumu IV, C.1, 3-5 Kasım 2006, s.461.

42 Abdüsselam Uluçam; “Klasik Dönem Osmanlı Mimarisi”,Yeni Türkiye Yayınları, C.10, Ankara,

1999, s.170.

(29)

2.6.5. Burhâniye Camîi

Abdülhamit II. tarafından 1902’de Altunî-zâde’den Beylerbeyine inerken Burhaniye mahallesinde yaptırılan Burhaniye Camii kargir olup üstü ahşaptır.44

2.6.6. Çinili Camii

Camii Çinli semtinde külliye yapılarının bulunduğu meyilli arazide üst bölümde geniş bir avlu içinde yer alır. Camiinin Çinili Hamam sokağına açılan on iki mısralı kapı kitabesine göre 1640 yılında Sultan I Ahmed Han’ın eşi Mahpeyker Kösem Sultan tarafından yaptırıldığı anlaşılır.45

2.6.7. Diğer Camiler

Taşcılar camiî; Banisi, Atik Valide Camii Emini Mehmet Efendidir. Bu zat 1548’de vefat ettiğine göre mabet, bu tarihten evvel yapılmıştır. Civarında 1548 tarihi Rüstem Paşa Çeşmesi vardır.

Tavaşî Hasan Ağa Camii: Üsküdar, İnadiye. Banisi Tavaşî Hasan Ağa olup 1586’da yapılmış harap olunca Hatice Hatun 1867’de ihya ettirmiştir. Duvarları taş ve tuğla olup son cemaat yeri ahşaptır. Minaresi tuğladandır.46

Selimiye Camii: Hem mimarisi hem de süslemeleriyle diğerlerinin hepsinden daha üstün olan Sultan III.Selim tarafından iki minareli olarak yanında hamamıyla yaptırılmıştır.

Ayasma Camii: Sultan III.Mustafa’nın eşi Ayasma adına yaptırılmıştır.47

Üsküdar camilerinden birkaç tanesi için (Bkz. Ek 1)

2.7. Medrese ve Mektepler

Üsküdar’da bugün değişik hizmetler için kullanılan başlıca medreseler şunlardır: 1. İskele karşısında olup, 1542/1548’de binâ edilen ve bugün dispanser olarak kullanılan Mührimah Sultan medresesi.

2. 1578/1580’de inşâ edilen ve bugün Üsküdar Gençlik ve Kültür Derneği Talebe Pansiyonu olarak kullanılan Atik Valide Medresesi.

44 Tahsin Yazıcı; a.g.m., s. 129. 45 Candan Nemlioğlu; a.g.m., s. 473.

46 Tahsin Öz; İstanbul Camiileri, C.II, Ankara, 1987, s. 65.

47 Öztürk Emiroğlu; “Polanyalıların Gözüyle XIX. Yüzyıl Üsküdar”,Üsküdar Sempozyumu VI.,

(30)

3. 1580’De inşâ, 1940’larda tamir edilip bugün Halk Kütüphanesi olarak kullanılan Şemsî Paşa Medresesi.

4. 1640’da inşâ olunan ve bugün dersanesinde yazları Kur’an kursu açılan Çinili (Orta Valide) Medresesi.

5. Ahmediye Medresesi

Bunların yanında tarihi değeri olan, Altuni-zâde İsmail Zahdi Paşa tarafından bina ettirilen ibtidaiye ve rüştiye mektepleri; Toptaşı caddesinde Atik Valide tabhanesi yerine 1875’de yapılan askeri rüştiye; 1902’de Kavak Sarayı bahçesinde Mekteb-i Tıbbiye-i Şâhâne olarak inşâ edilip 1934’ten itibaren Haydarpaşa Lisesine inkılab eden bina zikr edilir.

2.8. Kütüphaneler

Üsküdar’ın çeşitli kültür müesseseleri yanında tarihi kütüphaneleri de ehemmiyetli bir mevkî işgal eder.

Bunlar arasında müstaki binaları olanlar, Sultan tepesinde Şeyhülislâm Mirzâ-zâde Mehmed Efendi’nin 1730’da yaptırdığı kütüphane ile, Atlamataşı’ndaki Hacı Selim Ağa kütüphanesi, Selimiye Dergahı Camii içinde Pertev Paşa tarafından inşa ettirilen kütüphane ve Aziz Mahmud Hüdâî hankahı karşısında Lütfi Bey’in yaptırdığı Aziz Mahnmud Hüdâi kütüphanesidir.

Bunlardan yalnız Selim Ağa’nınki halen kütüphane olarak kullanılmaktadır. Kütüphane mimarisinin tipik nümûnelerinden biri olan bu sonuncusu, vâkıfın kitaplarında başka, Atik Valide, Aziz Mahmud Hüdâi, Yakup Ağa, Kemankeş Emir Hoca kütüphaneleri koleksiyonlarını da ihtivâ etmektedir.

2.9. Tekkeler

Üsküdarlı Seyyid Ahmed Münib Efendi’nin Memmua-i tekâyâsına göre Üsküdar’da 47 tekke bulunmakta idi. Buna nazaran, Hayreddin Çavuş mahallesinde, İnâdiye’de, Şeyh Camii yolunda, Gülfem hatun mahallesinde, İnâdiye’de, Şeyh Camii yolunda. Gülfem Hatun mahallesinde, Selamsız caddesinde, Aziz Mahmud Hüdâî civarında, Ağa Hamamında, Çamlıca civarında, Pazarbaşı’nda Tembel Hacı Mehmed mahallesinde, İmrahor’da ve Bulgurlu’da olmak üzere 12 tekke Celveti tarikatına; Balaban ve Mehmet Ağa cami civarındaki 2 tekke Cerrahiye’ye; divitçiler mahallesinde bir tekke Bayramîye’ye; Toptaşı’ndaki ve İstavroz deresindeki 2 tekke Bedeviye’ye;

(31)

Bülbül deresinde, Divitçiler Mahallesinde, Selamsız caddesindei Paşa limanı’nda Büyük Karakolhane’de, Nuh kuyusunda, Divitçilerde 6 tekke Kadiriye’ye; Sultantepe’de, Selimiye mahallesinde, Çınar mevkiinde, Pazarbaşı mahallesinde, Çinili Camii civarındaki 5 tekke Nakşibendiye’ye; Tabutçular’da, Debbağlar mahallesinde, Ahmediye’deki 3 tekke Rifaîye’ye; Tabutçularda, Çavuşderesinde, Ahmediye mahallesindeki 3 tekke Sa’dîye’ye; Doğancılar’da, Ahmediye mahallesindeki 6 tekke Şabâniye’ye; Tabutçular’daki 1 tekke Sünbülîye’ye ait idi.

Bu tekkelerin günümüze kadar kalanlarından, Sultantepe’de Özbekler tekkesi diye meşhûr Hacı-Hoca, karaca-Ahmed, Divitçilerde Salı, Gündoğumu caddesinde Menzilhâne yokuşunda Seyyid Ahmed Rifai, Üsküdar-Kuzguncuk yolu üzerinde Yarımca Dede tekkeleri zikredilir.48

Üsküdar hakkında bilgi veren seyyahların bir kısmı buradaki Rufai tarikatı hakkında da bilgi vermektedir. Bazen Rufai taribatının zikirleri uzun uzun anlatılmakta ve ayrıca onların tekkeleri hakkında bilgi verilmektedir. Rufailer hakkında bilgi veren seyyahlardan biri de Olivar’dir. Üsküdar’daki gezisi sırasında Rufai dervişlerinin dini mabetleri, onların giyim, kuşam ve müziklerinden, zikirlerine kadar ayrıtılı bilgiler vermektedir.49

2.10. İmârethaneler

Asya’dan Avrupa’ya geçerken son durak olması hasebiyle Üsküdar’da gerek yolcular, gerek muhtaçların barınmaları ve iâşesi için kurulan imârethanelerin sayısı Evliya Çelebi zamanında 11’i buluyordu. Bunlardan zamanımıza intikal edebilen ikisi, Atik Vâlide ile Aziz Mahmud Hüdâi imâretleridir.

2.11. Hamamlar

Üsküdar’da halen tarihi değerini koruyan, bir kısmı harap bir kısmı ise halen kullanılan 15’e yakın hamam vardır. Bunlar arasında, Malatyalı İsmail Ağa tarafından 1635’te yaptırılan Ağa veya Cuma hamamı, Çinili Camii külliyesi içerisinde yer alan 1640’da Mahpeyker Kösem tarafından inşâ attirilen, Çinili hamamı, Üsküdar meydanı civarında bulunan Küçük veya Kulluk hamamı; bugün Mimar Sinan Çarşısı adıyla kullanılan yeşil-direkli veya (Atik) Valide Sultan hamamı zikre değer.

48 Tahsin Yazıcı; a.g.m., s.130.

49 Mehmet Alaaddin Yalçınkaya; “III.Selim ve II. Mahmut Dönemlerinde Batılı Seyyahlara Göre

(32)

2.12. Çeşmeler ve Sebiller

Üsküdar’da yapılmış olan tarihi çeşmeler 90’dan ziyade olup, bunların en eskisi, 1545-1546’Da inşâ edilen Rüstem Paşa Çeşmesi idi. Ahmet III. devrinde Üsküdar’da çeşme inşâsına ehemmiyet verilmiş olup, bu arada, 1728-1729’da bina edilen İskele meydanındaki meşhur çeşme bilhassa zikr edilmelidir. Üsküdar’ın tarihi değer taşıyan sebilleri ise, Ahmediye, Çinili, Yeni - Valide, Halil Paşa, Kazasker Sadeddin Efendi sebilleri sayılabilir.

2.13. Türbeler

Üsküdar’da belli başlı kimseler için yapılmış türbeler şunlardır: Mihrimah Sultan’ın kızı Ayşe Sultan türbesi; Celveti tarikatı kurucularından Aziz Mahmud Hüdâî türbesi, Mihrimah Sultan Camii haziresinde Kaptan-ı derya Sinan Paşa ile Sadrazam Ethem türbeleri; Doğancılarda Hacı Ahmed Paşa türbesi; Yeni çeşme yokuşunda Açıktürbe sokağında Halil Paşa türbesi; kendi adını taşıyan camiinin yanında Rum Mehmed Paşa türbesi; camiinin solunda Şemsî Paşa türbesi, İskele meydanında Emetullah Valide Sultan türbesi.

2.14. Mezarlıklar

İstanbul’un ve Osmanlı imparatorluğunun en eski ve meşhûr mezarlıklarından bir olan Karaca – Ahmed Mezarlığı gerek mezar taşlarının şekilleri, gerek hat tarihi muhtevası itibariyle büyük bir ehemmiyet taşır. Servileriyle tanına bu mezarlıkta, mârûf şahsiyetlerin türbeleri de vardır. 50

S.Belza Karacaahmet ve Selimiye kışlasındaki mezarlıktan ise şöyle söz ediyor: Üsküdar’da doğu savaşında ölen İngiliz askerleri yatıyor. Onların gömülü olduğu yerlere gittim, gördüm ve mezarlıklarının önünde gururlu bir şekilde birkaç dakika geçirdim. İnsan nasıl gururlanmasın ki, bu mezarlıklar dahiler anıtıdır. Burada Türk topraklarını savunmak için gelen İngiliz askerleri yatmaktadır. Kuzeybatı rüzgarı gemimizi Üsküdar’a doğru götürüyordu. 40 bin kişilik bu şehrin büyük mezarlığı dikkat çekiyordu. Üsküdar’a Asya kıtasına böyle büyük bir mezarlık kurulması, Asya’nın Müslümanların vatını olarak görülmesi ve değişilmeyeceğine inanılmasıdır.

Bu satırlarda Osmanlı devletinin XIX.yüzyıldaki askeri, teknik, ekonomik ve siyasi durumundaki zayıflığın psikolojik boyutu yansıtılıyor. Karacaahmet mezarlığının

50 Tahsin Yazıcı; a.g.m., s. 130-131.

(33)

ve pek çok önemli eserin Üsküdar’da yapılmasını, bir gün Avrupa yakası elden çıkabilir endişesinden kaynaklandığını vurguluyor. Bu gerçekten ilgi çeken bir yorumdur.

Raczynski ise Karacaahmet mezarlığı ve Türklerdeki ölüm anlayışı üzerine şunları yazar. “… Konstantinopolide en önde gelen ailelerin mezarları Üsküdar’dadır. Burası hem kadın, hem erkek mezarlarıyla doludur. Mezarlıkta ölüler için her zaman dua eden aile mensuplarına ve dostlara rastlanır. Dostum Abdülkadır Bey, her hafta Üsküdar’da babasının mezarına gittiğini söylüyor. Babası 10 yıl önce ölmüş ve bu on yıllık sürede her hafta mezarına gidiyormuş. Ölümün bu kadar çok hatırlanması bu ülkede aile bağlarının çok önem taşıdığını, birbirine kuvvetli sevgiyle bağlandıklarını göstermektedir.51

Üsküdar mezarlığı hakkında en ayrıntılı bilgi veren seyyah Oliver’dir. Olivier, Üsküdar mezarlıklarının genişlik, gösterişli mezarlıklar ve de yüksek ve sık ağaçlık bakımından imparatorluğun en iyisi olduğunu belirtmektedir. Olivier İstanbul’un Müslüman sakinlerinin bir övünme veya gururlanması kaynağı olarak Asya’da gömülmeyi tercih etmekte olduklarını, burayı kutsal toprak ve gerçek müminlerin toprağı olarak gördüklerini, onların, İmparatorluğun Avrupa topraklarının bir gün Hıristiyan güçlerin eline geçeceğini ve Müslümanların başkentten çıkarılacağına inandıklarını belirtmektedir. Mezarlığın kasabanın yukarısında doğu ve güneye doğru uzanarak denize ve Kadıköy’ün dış mahallelerine kadar gittiğini belirtmektedir.

Olivier mezarlık sahasında gezinirken mezar taşlarını yapan mermer dükkanları gördüklerini ve burada mezar taşı işçiliğiyle uğraşan çok sayıda Türk olduğundan bahsetmektedir. İşçilerin mermer kesimiyle uğraşıp mermerlere çiçek motifleri, methiyeler, Kur’an’dan alınan bazı ayetleri kazıdığını gördüklerini belirtmektedir. Olivier mezarların birbirine çok yakın olduğunu, fakir Türklerin mezarlarının zenginlerinkine göre daha sade olduğunu belirtmektedir. Zenginlerin mezarlarının mermer işçiliğinden tutunda birçok alanda çok zengin süsleme ve ayrıntıya varacak kadar işlenmiş olduklarını da not etmektedir.52

Karaca Ahmed, Türk siyaset ve kültür hayatının önemli pek çok isminin mezarını da barındırmaktadır. Neredeyse tüm Osmanlı coğrafyasından izler taşıyan ve

51 Öztürk Emiroğlu; “Polonyalıların Gözüyle XIX. Yüzyıl Üsküdarı”,Üsküdar Sempozyumu

VI,06/09/2009, s.63-64.

52 Mehmet Alaaddin Yalçınkaya; “III.Selim ve II. Mahmut Dönemlerinde Batılı Seyyahlara Göre

(34)

sükûnet içerisinde asırları deviren bu dünya, emsalleriyle birlikte bugün, Üsküdar’ın tapusu hükmündedir.

Yine mezar taşlarına yazılan tarihleri, dua ve temennileriyle Karaca Ahmet Mezarlığı, coğrafyamızda yaşananları bugüne, yaşayanları da geçmişe bağlayan güçlü bir bağ, ortak bir hafızadır. Her bir mezar taşı, her bir kitabe, toplumsal hayatın ana omurgasının yansıdığı birer fotoğraf karesidir. Bütün emsalleri gibi Karaca Ahmed de sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasi yansımalarıyla adeta zengin bir çiçek hava müzesidir.

Ayrıca Karaca Ahmed, Anadolu’nun hikâyesi ve bu hikayenin özeti gibidir. Çünkü Anadolu’yu vatan bilen ve burayla gönül abğı kuran yüzlerce dervişten sadece bir tanesidir o. Karaca Ahmed, asırlar önce Türkistan bozkırlarından gelip İstanbul’u seyre daldığından beri, Üsküdar Müslüman bir Türk şehridir. Kökleri Anadolu’ya, Harem-i Şerife, Türkistan’a uzanan, bin yıllık bir kültürel birikimin neticesi; altı asırlık Osmanlı İstanbul’unun, Eyüp, Beyoğluyla birlikte üç tarihi beldesinden de birisidir.53

(Karaca Ahmed Mezarlığı için bkz. Ek III.)

Referanslar

Benzer Belgeler

Resimde yer yer taramalar, paralel çizgiler, kesik çizgiler, düz ve uzun çizgiler, serbest çizgiler kullanılarak kompozisyon daha ilgi çekici hale getirilmiştir..

Hüccette özetle Nizâm-ı Cedîd’in bid’at olduğu, İrad-ı Cedîd hazinesi ile halkın zulme maruz bırakıldığı, devlet işlerinde kâfirlerin taklit edildiği, bu

Kıdvetü’n-nüvvab ve’l-müteşerri’în Kayseriyye kazasında bi’l-fi'l-naibü’ş-şer’i şerif olan Mevlana (…) zîde ilmühû tevkî'-i refî'-i hümâyûn vâsıl olıcak ma'lûm

Sivâs vilâyet-i celîlesi dâhîlinde Gürün kâzası mahallâtından Şuğul Balâ Mahallesinde sâkin iken tarîhî i’lâmdan yirmi altı sene mukaddem vefât eden

Medine-i Ayıntab‟da Cevizlice Mahallesi ahâlisinden iken bundan „akdem fevt olan Es Seyyid Arab Çelebi ibni Hasan‟ın verâseti zevce-i menkûha-i metrûkeleri Hanım binti

Develü Kazası’nın nefsi Develü mahallâtından Yedek Mahallesi’nde sakin zatı Everek Kasabası mahallâtından Cami-i Cedid Mahallesi ahalisinden Mehmed Efendi ibn Ömer Efendi

Memâlik-i mahrûsemde vâki‛ ehl-i zimmetden Yehûd ve Nasârâ ve ânın şer‛an ruûslarına madrûb olan cezâları beytü’l-mâl-ı müslimînin emvâl-i

Medine-i Ayntab’da Mestancı mahallesi ahâlisinden iken bundan akdem fevt olan Muhsin-zâde Ahmed Ağa el-Hâc Ahmed Ağanın verâseti zevce-i menkuhe-i metrukesi