• Sonuç bulunamadı

Başlık: 2002 Seçim Kampanyalarında Ulusal BasınYazar(lar):KÖKER, Eser;KEJANLIOĞLU, BeybinCilt: 2 Sayı: 1 DOI: 10.1501/Iltaras_0000000001 Yayın Tarihi: 2004 PDF

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2021

Share "Başlık: 2002 Seçim Kampanyalarında Ulusal BasınYazar(lar):KÖKER, Eser;KEJANLIOĞLU, BeybinCilt: 2 Sayı: 1 DOI: 10.1501/Iltaras_0000000001 Yayın Tarihi: 2004 PDF"

Copied!
32
0
0

Yükleniyor.... (view fulltext now)

Tam metin

(1)

2 0 0 2 Seçim Kampanyalarında

Ulusal Basın

Eser Köker • Beybin Kejanlıoğlu*

Özet:

Türkiye'de 2002 seçim kampanyalarında ulusal basının kendini merkezi güç olarak kurmasını odağa alan bu çalışmanın çerçevesini, uluslararası siyasal iletişim yazınında yaygın biçimde karşılaşılan "seçim kampanyalarının Amerikanlaşması" tezi çizmektedir. 1 Ağustos 2002 ile 4 Kasım 2002 tarihleri arasında Hürriyetle Sabah gazetelerinin taranmasıyla elde edilen veriler, bu tezin kapsamındaki siyasetin 'bilimselleşmesi'/teknikleşmesi, kişiselleşmesi, alışıldık ve belirgin siyasal parti-yurttaş bağının yerine esnek ve değişken medya-tüketici/seyirci/yurttaş bağının geçmesi ve medyanın politik güç merkezi olması bakımından değerlendirilmektedir. Basının siyaseti, belli iktisadi çıkarlara havale edilmesi gereken teknik ve seyirlik bir etkinlik gibi sunarak yerleştiği konumun, yurttaş ile politik kurumlar arasındaki dolayımcılık rolünden uzaklığı açıktır. Bu durumda, liberal-çoğulcu demokrasi teorisinin ve basın anlayışının sorgulanmasının da yolu açılmaktadır.

National Press in 2002 Election Campaigns

Abstract:

Focusing mainly on the national press that constructs itself as power centre, this study uses the framework provided by the much-discussed thesis of Americanization of political campaigning in the political communication literatüre. Ali the news, commentaries and visual materials published three months prior to the November 3rd 2002 general elections in two national nevvspapers, Hürriyet and Sabah, are analysed in terms of the 'scientificization' of politics, personalization of politics, detachment of political parties from citizens, replacement of citizenship with spectatorship, and media as autonomous povver centres. Locating itself in a position that presents politics as a spectacle and a technical matter for particular economic interests, the national press departs from its informative role, which, consequently, calls for a questioning of liberal-pluralist democratic theory and its comprehension of the media.

(2)

42 iletişim : araştırmaları

2 0 0 2 Seçim Kampanyalarında

Ulusal Basın

Bu çalışma bir seçim kampanyası sü-recinde ulusal basının1 güç kazanma

stratejilerini konu almakta ve şu sorunla-ra odaklanmaktadır: Seçim kampanyala-rında medyanın bir güç odağı olarak ta-nınmasını mümkün kılan düşünsel orta-mın koşulları nelerdir? Medya gücünü biriktirirken diğer hangi güç odaklarıyla hangi görüşleri paylaşarak ilişkiye gir-mekte ve hangi görüşlerin yayılmasına katkıda bulunmaktadır? Seçim kampan-yalarında egemen iktidar blokunu bira-rada tutan ideolojik harcın ana unsurları nelerdir? Medyanın güç kazanma strate-jilerini irdelemekteki amacımız ise, Tür-kiye'de seçimlerden sonra girişilen seçim tahlillerine ve seçimlerde medyanın ko-num alışını irdeleyen akademik yazma 2002 erken genel seçimleri ile ilgili kü-çük bir katkı sağlamak ve son yirmi yıl içinde giderek siyasal hayatta daha faz-la yer tutmaya başfaz-ladığı söylenen med-yanın konumunu anlamaya çalışmaktır.

Siyasal iletişim araştırmalarında son yıllarda yoğun bir biçimde tartışılan

se-çim kampanyalarının "Amerikanlaş-ma"sı tezini yazının merkezine alarak, bu tez içinde önemli bir yer tutan, mo-dern demokrasilerde "arabuluculuk" iş-levini yitiren, tarihsel süreç içinde ka-zandığı toplumsal iktidarını 20. yüzyı-lın ortalarından itibaren politikleştiren ve egemen iktidar blokunun önemli or-taklarından biri olan medyanın; güç iliş-kilerini taşıma karakterini görünür kıl-mak istedik. Bu nedenlerle, Türkiye'de seçim kampanyalarının Amerikanlaştı-ğına ilişkin bir anlayışı ana hatlarıyla açıklama çabasına girdik. Amerikanlaş-ma eğilimlerini gövdesinde toplayan medya ortamında bu eğilimlerin nasıl salındığını irdelemek için seçim kam-panyası boyunca yayınlanan haber ve yorumları okumaya ve böylelikle, Tür-kiye'de seçim kampanyalarında medya-nın güç biriktirme biçimlerinin bürün-düğü lafzi açıklamaları biraraya getir-meye çalıştık. Metni bu biçimde oluştu-rurken temel sorunumuz, siyasal meş-ruiyet krizinde ya da daha düz bir ifade

(3)

ile politik olanın biçimlendirilememe-sinde belli bir çabası olan medyanın özel çıkarlarını gizlemeye yönelik ka-rakterini anlamaya çalışmaktı.

Seçim Kampanyalarının

Amerikanlaşması

Türkiye'de 3 Kasım 20022 genel

se-çimleri için yürütülen kampanyaları, si-yasal iletişim literatüründeki Amerikalı-laşma tezi bağlamında değerlendirmek mümkündür. Amerikanlaşma diye nite-lenen süreç, dünyadaki demokrasilerde adayların, siyasal partilerin ve haber medyasının gitgide daha yoğun biçim-de ABD'biçim-deki muadillerinin belirtilerini göstermesi, ABD'de geliştirilen birçok kampanya metodu ve pratiğinin diğer ülkelere adapte edilmesi düşüncesine dayanır. Mancini ve Svvanson (1996: 5) bu terimi "ilk kez ABD'de geliştirilen ve artık diğer ülkelerde çeşitli biçimlerde uygulanan belli tipteki, belli öğelere sa-hip olan seçim kampanyalarını ve

pro-fesyonel etkinlikleri betimlemek üzere" kullandıklarını belirtirler. Ancak bu te-rim, siyasal iletişim literatüründe "kül-türel emperyalizm" teziyle koşutluğu çerçevesinde tek yönlü bir tesiri günde-me getirgünde-mesi, ulusal uyarlamaları ve çe-şitlemeleri karanlıkta bırakması açısın-dan eleştirilmektedir. Bu eleştirilerde, Amerikanlaşmış kampanya metotları-nın uyarlanmasımetotları-nın daha genel bir süre-cin, 'modernleşme' sürecinin parçası ola-rak ele alınabileceği söylenmektedir (Mancini ve Svvanson, 1996: 6).

Modernleşme kavramıyla anlatıl-mak istenen süreç, sürekli artan toplum-sal karmaşıklık ve bu karmaşıklığın bi-çimsel/yapısal -işlevsel farklılaşma- ve sembolik -yurttaş kimliklerinin parça-lanması- olmak üzere iki boyutta ayrış-masıdır (Mancini ve Svvanson, 1996: 8). Çağdaş demokrasilerdeki artan karma-şıklık, gittikçe artan sayıda grup ve ör-gütün, yurttaşlar ile siyasal sistem ara-sında artan sayıda aracı yapının ve daha fazla çatışmanın ortaya çıkmasına yol

(4)

44 • iletişim : araştırmaları

açar. Farklılaşma ve parçalanmayla açıklanan bu süreç, siyasal parti biçim-lerinde de önemli bir değişmeye işaret eder: Çeşitli türlerde, uzmanlaşmış gruplar aynı parti içinde birlikte varolur ve eylemde bulunurlar ve böylece, siya-sal partiler zayıf ya da tutarsız ideolojik temeli olan, "çerçevelerini yitiren ve öz-gül izleklere bağlı, kişilere bağımlı süre-li mutabakat oluşumlarına açılan" (Beck, 1999: 219) parçalı ve çoğulcu ör-gütler olarak karşımıza çıkar. Bu siyasal partiler; artık geleneksel, büyük, örgüt-lü 'kitle partileri'nden oldukça farklı bir biçimde 'seçim partileri', 'kanaat parti-leri' ya da 'çoğul toplayıcı partiler/se-pet partileri' (catch-all parties) olarak ad-landırılmaktadır (Mancini ve Swanson 1996: 9-10).

Parçalı yapıya koşut olarak gelişen tek tek politik figürler etrafında toplan-ma eğilimi ya da "siyasetin kişiselleşti-rilmesi" de, siyasal liderler ile seçmenler arasında bağlantı kuran medya aracılı-ğıyla gerçekleşir. Medya da artık kendi ekonomik ve sembolik mantığına göre işleyen özerk bir güç odağı olarak de-ğerlendirilmektedir (Mancini ve Swan-son, 1996: 10-11; Negrine, 1996: 7. Bö-lüm; Negrine ve Papathanassopoulos, 1996; Negrine ve Lilleker, 2002). Bu çer-çevede, Mancini ve Swanson (1996: 14-17), modern kampanyanın unsurlarını "siyasetin kişiselleşmesi," "siyasetin 'bi-limselleşmesi', " "partilerin

yurttaşlar-dan kopması, " "özerk medya yapıları" ve "yurttaşlığın seyirciliğe dönüşmesi" olarak saptamaktadırlar.

Modern ya da Amerikanlaşmış se-çim kampanyasının bir unsuru olarak kabul edilen siyasetin kişiselleşmesi ile kastedilen, kampanya sürecinde ku-rumsallaşmış siyasal pratiklerin yerine kişişel figürlerin geçirilmesidir. Bu du-rumu görünür kılan en temel yönelim-lerden biri liderlik konumları çerçeve-sinden örülebilir. Max VVeber'in mo-dern demokrasiler için gerekli gördüğü 'karizmatik otorite' ile donanmış liderli-ği yeryüzüne indirebilmek için son kırk yıl içinde kampanya stratejistleri tara-fından gösterilen ciddi çabanın bir uzantısı olarak siyasal liderlik, özel alan ile politik alan arasındaki geçişliliğin sı-nırlarına yerleştirilmiştir. Siyasal karar-ların bireysel tercihlere indirgenerek alınmasına koşut bir biçimde, siyasal li-derlerin bireysel tercihleri de akla daya-lı sistem örüntülerinin yarattığı hayal kırıklığını gidermek için gün ışığına çı-kartılmış, geçmiş zamanlarda sistemin safrası olarak kabul edilen duygusal ilişkiler ağı liderlik konumunun içine yerleştirilmiştir.

Modern kampanyalarının ikinci un-suru olarak ileri sürülen siyasetin 'bi-limselleştirilme'si olgusunun açıklan-ması için Jürgen Habermas'ın (1993) "Bilimselleştirilmiş Politika ve

(5)

Kamu-oyu" başlıklı makalesinden hareket edi-lebilir. Habermas'ın vurguladığı gibi, her türlü yurttaş denetiminden uzakta, uzmanların kendi aralarında kurdukları denetim biçimlerinin kapalı ve kısa dev-re olarak işleyebildiği bilimsel ya da ya-rı bilimsel etkinlikler haline dönüşen yurttaş tercihlerinin biçimlendirilmesi girişimleri, demokratik meşruiyetinin zayıf noktalarından birini oluşturmak-tadır. Mancini ve Svvanson da (1996) bu bağlamda, kampanya sürecinde uzman-ların, akademisyenlerin ve siyasal da-nışmanlık şirketi çalışanlarının bilgileri-ne daha çok başvurulur olmasımn nor-malleştiğini belirlemektedirler. Başka bir ifadeyle, modern seçim kampanya-ları seçmen davranışkampanya-larına dair yaratı-lan teknik bir bilgiyle yoğrulmaktadır-lar ki bu yönelim, yurttaşyoğrulmaktadır-ların siyasal il-gilerini açığa çıkartmaktan çok siyaset-çilerin seçim zaferlerinin doğrulanması-na yardım etmektedir.

Modern seçim kampanyalarının bir diğer unsuru, partiler ile yurttaşlar ara-sındaki bağların kopuşunun görünür kılınmasıdır. Modern kampanyalar yu-karıda ifade edilmeye çalışılan aracıla-rın devreye girmesiyle ve medyanın gi-derek daha etkin bir güce dönüşümüyle birlikte giderek esnekleşen, ideolojik ka-tılığını yitiren, Amerikan partilerine benzeyen partilerin yurttaşlarla ilişkile-ri hayli zedelenmiştir. Bu halleilişkile-riyle par-tiler, seçim sürecinde 19. yüzyıla özgü

bağlılıklarının yerine yeni bağlılık türle-ri inşa edemedikletürle-ri için, seçim kam-panyalarının kurucu aktörleri gibi dur-mamaktadırlar. Ulrich Beck'in (1999) belirttiği gibi, modern kapitalist demok-rasilerin meşruiyet krizinin derinleşme-sinde önemli yerleri olan siyasal parti-ler, kendilerini yeni koşullara uyarlaya-mamaktadırlar. Bu durum seçim dö-nemlerinde daha belirgin hale gelmek-te, tarihsel olarak seçim komiteleri dola-yımıyla varlık kazanan siyasal partiler, bu yüzyılda seçim dönemlerinde yurt-taşlar ile politika arasında bir köprü ol-ma işlevlerini adeta yitirmektedirler.

Yirminci yüzyılın son çeyreğinden itibaren medya, bütün kapitalist de-mokrasilerde sadece yurttaşları bilgilen-diren bir iletişim kanalı olma özelliğini tamamen yitirmiş ve siyasal karar üreti-minin temel yapı taşlarından biri haline dönüşmüştür. Pek çok siyasal iletişimci yaklaşık yirmi beş yıldan beri, seçim kampanyalarında yurttaşların oy verme etkinliklerini bir karar alma olarak nite-lendirmemekte ve medyanın seçim kampanyası sürecindeki artan ağırlığın-dan söz etmektedir (Blumler, 1990; Franklin, 1994). Hem ana akım iletişim araştırmalarında hem de eleştirel yakla-şımlarla yapılan araştırmalarda, medya toplumsal "diğer güç merkezleriyle kar-şılıklı maddi ve sembolik alışveriş için-deki güç merkezi" olarak tanımlanmak-tadır. Eğer Dominique VVolton'u (1990)

(6)

46 • iletişim : araştırmaları

izleyerek söyleyebilirsek, politikacılar, medya çalışanları, siyasal danışmanlar, siyasal reklamcılar ve kamuoyu yokla-macıları gibi uzmanlar, seçim kampan-yalarında seçimi oyun stratejileri eşli-ğinde örgütlemektedirler.

Modern seçim kampanyalarında, son unsur olarak, yurttaşlığın seyirciliğe dönüştüğü belirlenmektedir. Hem gör-sel-işitsel araç kullanımının -özellikle de televizyonun seçim döneminde etkin kullanımının- yoğunlaşması, hem de yurttaşların örgütlü siyasal toplumun katı hiyerarşik yapısı karşısındaki çö-zülmüşlüklerinin belirginleşmesi, Guy Debord'un (1996) "gösteri toplumu"na yönelik tespitlerine benzer tespitlerin ağırlık kazanmasına yol açmıştır. Seçim kampanyaları dönemleri hem yurttaş-larla ilgili beklentilerin yoğunlaştığı hem de seyirlik şölenlerin arttığı bir za-man dilimi olarak özel bir işaret sistemi ve özel bir görsellik düzeni kazanmıştır. 1950 sonrasında ABD'de, 1960'larm ortalarından itibaren Batı Avrupa'da ve 1980'lerin ikinci yarısından sonra Türki-ye'de, seçim kampanyaları sürecinde ortaya çıkan ilişkilerin yukarıdaki un-surlar çerçevesinde nitelik değiştirdiği bilinmektedir. Türkiye'de seçim kam-panyalarının değişim sürecinin 1980 ön-cesinde başladığı da ileri sürülmektedir. Oya Tokgöz (1999: 67) 1973'ten itibaren "Amerikanvari seçim kampanyalarına yönelindiğini" belirtir. Araştırmacılar,

ilk profesyonel seçim kampanyasının 1977 seçimlerinde gerçekleştirildiğine, yasal düzenlemelere gidilerek televiz-yondan seçmene ilk bu seçimlerde ula-şılabildiğine, siyasal reklamların yazılı basında ilk kez yer satın alınmak sure-tiyle yayınlandığına, ses kasetleri gibi dönemine göre yenilikçi sayılabilecek materyallerin kullanıldığına işaret ede-rek ve parti üst düzey yetkilileri ile kampanyayı yürüten profesyonel yöne-ticilerin ortak çalışmalarıyla seçime ha-zırlandıklarının altını çizerek seçim kampanyalarında değişim sürecinin 1980 öncesinde başladığını vurgulamış-lardır. Siyasal reklamlar, 1983'te yasal bir zemine de taşınmıştır (Tokgöz, 1999: 67). Bu değişim, 84 yerel seçimleri ile 87 genel seçimlerinde hızla sürmüş ve kampanya hazırlayan ajanslar önem ka-zanmış, televizyonda görüntülü propa-ganda filmleri, video kaset kullanımları, seçim konserleri, seçim şarkılarının ha-zırlanması ile seyirlik yanı ağır basan kampanyalar yerleşiklik kazanmıştır (Topuz, 1991: 15; Özkan, 2002: 45). 1980'lerin ikinci yarısından itibaren se-çim kampanyalarının "Amerikanlaşma-sı" sürecinin tamamlandığı saptamasına ise Necati Özkan'ın (2002: 115) şu cüm-lesi eşlik etmektedir: "1991 seçimleri, 1987 ve 1989 seçimleriyle başlayan show tipi seyirlik kampanyaların doru-ğa ulaştığı ve partilerin oladoru-ğanüstü har-camalar yaptıkları bir seçimdir." 1991

(7)

seçimlerinde sadece kampanya dönemi için bir TV kanalı (Mega-10) dahi kurul-muştur. Bu süreç içinde ulusal basının kampanyadaki konumunun farklılaş-ması belirginleşmiştir. 1983 Genel se-çimleriyle birlikte, kampanyaları hazır-layan ajansların öngördükleri liderlere ve tek kişiye ağırlık verme stratejileri doğrultusunda, dönemin başbakanı Turgut Özal'ın kişisel katkılarıyla da medya yönetimleriyle düzenli toplantı-lar ve yakın arkadaşlık ilişkileri geliştir-me etkinlikleri sonucunda "Başkan"a bağlı, onunla birlikte hareket eden bir gazetecilik pratiği ortaya çıkmış ve bu eğilim seçim kampanyalarının bitimin-de bitimin-de bitimin-devam etmiştir. Ayrıca, 1991 se-çimlerinde gazeteler ulusal ve uluslara-rası araştırma şirketleriyle ortaklıklara girerek seçim sonuçlarım yayınlamışlar-dır. Sabah ile PİAR/GALLUP, Tercüman ile SONAR, Milliyet ile KONDA ya da Türkiye ile SOFRES'in ortaklıkları ulu-sal basının seçim süresinin Amerikan-laşmasında taraf olarak belirdiğine de işaret etmektedir (Başçı, 1992; İnceoğlu, 1992; İrvan, 1992; Sazak, 1992; AÜ İ1EF Medya İzleme Grubu, 1999: 24).3

Araştırma yöntemine ilişkin

kısa bir açıklama

Yukarıda anılan tarihsel değini bağ-lamında, 2002 seçim kampanyasında ulusal dağıtımdaki gazetelerin sadece

bir bilgilendirme ve karar verme için ka-nal oluşturma etkinliklerinde bulunma-dıklarını, seçim kampanyasının tarafı olduklarını ve mevcut güçlerini okuyu-cu-yurttaşa hatırlatmak için dolaylı yol-lar katettiklerini varsayarak başladığı-mız çalışmada, bu iddiabaşladığı-mızı pekiştir-mek ve söz konusu girişime eşlik eden anlayışların yazılı basında etkili kulla-nımlarını örneklemek için bazı yargılar oluşturduk. Bu yargıları ya da siyasal meşruiyet krizinin sembolik anlamlan-dırmasına imkan tanıyan bu betimleyici düzeyleri, modern seçim kampanyası-nın unsurları olarak belirlenen (Swan-son ve Mancini, 1996) unsurlardan tü-rettik. Tam da bu noktada yöntemsel bir sorunla karşılaştık. Seçim kampanya-sındaki değişimi ya da Amerikanlaşma-yı/modernleşmeyi inceleyen yazarların saptadıkları unsurlar, seçim kampanya-sı süreçlerinin irdelenmesi sonucunda oluşturulmuştu. Bu sürecin irdelenme-sinde, ülkelerin parti sistemleri, seçim sistemleri, medya sistemleri ve siyasal kültürlerinin temel yönelimlerinin de inceleme içinde yer tutması ve siyasal olan ile iletişime ait olanın özgün bile-şimlerinin betimlenmesi genellemelerin tutarlılığını ve geçerliliğini kolaylaştır-makta, yargıların güçlenmesine imkân tanımaktadır. Dolayısıyla da seçim kampanyalarının Amerikanlaştığı iddi-asını temel alan bir çalışma, seçim kam-panyası sürecini kuşatan yapısal ve

(8)

ide-48 • iletişim: araştırmaları

olojik tüm içerimleri dikkate almak zo-rundadır. Bu dikkate alış ile birlikte se-çim kampanyalarının yaşandığı ülkenin ekonomik, politik, kültürel-ideolojik tüm etmenlerini ayrıştırmak ve iddianın geçerliliğini sınamak durumundadır. Oysa bu çalışmada seçim kampanyası sürecinin Amerikanlaştığı iddia edilme-mekte, Amerikanlaştığı zaten kabul edil-mektedir. Bu kabule dayanarak, seçim kampanyalarındaki değişimin taşıyıcı-larından biri olan medyanın bu değişi-mi nasıl içselleştirdiğini ve seçim süreci-nin yeni yönelimleri içererek sürdürül-mesi konusunda hangi saiklerle ve nasıl bir taraf olduğunu anlayabilmek için, seçimlerin ve siyasetin yeni görünümle-rine karşı medyanın konumunu berrak-laştırmak istedik. Böylece, egemen siste-min yeniden üretilmesine taraf olan bir gücün kendini ortaya koyma biçimini ve gücünü üretmek için hangi ideolojik zırhlara büründüğünü anlamaya yönel-dik.

Bu amaçla parlamentonun erken se-çime gitme kararı verdiği 31 Temmuz 2002'den başlamak üzere, üç aylık bir kampanya dönemini kapsayacak şekil-de seçimin sonuçlandığı 3 Kasımı ve se-çim galiplerinin günü olarak gündem-leştirilen bir sonraki günü de dahil ede-rek yüksek tirajlı iki büyük gazeteyi -Hürriyet ve Sabah- izledik. Zira bu iki büyük gazetenin seçime katılım biçim-lerinin, kabullendiğimiz tüm yargıların

görünür kılınmasında özgün bir yerleri olduğunu varsaydık.4 İncelediğimiz

ha-berleri ve köşe yazılarını serbest bir me-tin okumasına tabi tuttuk. Serbest oku-mayı yeğlememizin bir nedeni, gazete-lerin görüşgazete-lerini mümkün olduğunca kendi ifadeleriyle ortaya koymaya izin vermesi; bir başka nedeni ise, medya gücünün yoğunlaşması dolayısıyla farklı görüşlerin bir buluşma zemini ol-ma özelliğini yitirdiğini kabul ettiğimiz medyanın, taraflı ve benzer görüşleri di-le getiren yayın ortamı olarak tayin edil-mesi ve böylece metin okumasının ben-zerliğin hatta aynılığın betimlenmesin-de kolaylık sağlayacağı düşüncesidir.

Ele aldığımız Sabah gazetesini ATV kanalının, Hürriyet gazetesini ise Ka-nalD ile haber kanalı CNNTürk'ün iz-düşümleri gibi kabul ettik. Elbette, ga-zeteler ve televizyonlar aynı formda ya-yın yapan, aynı yaya-yın geçmişini payla-şan araçlar değiller. Ancak TV yayıncılı-ğı kurumsallaştıktan sonra gazeteler ne-redeyse basılı TV metinleri haline gel-mişlerdir: Hatta, öyle ki, bir gazetenin köşe yazarı, o gazetenin sahibi olan kişi ya da grubun televizyon kanalında tele-vizyon programı da yapmakta ya da düzenli/düzensiz aralıklarla o kanalda-ki bir programa konuk olmaktadır. Ga-zetelerde manşet dahil olmak üzere çok sayıda haber, bir gün önceki televizyon programlarında yapılan açıklamalardan oluşturulabilmektedir. Gazeteler,

(9)

tele-vizyon yayıncılığına özgü anlatım biçi-mini yaygınlaştırmakta, spotlar, görün-tüler, grafik kullanımları aracılığıyla sa-dece görülebilene duyulan inancı yo-ğunlaştırmaktadırlar. Ayrıca, bu ilişkili-lik yalnızca anlatım özelilişkili-liklerindeki ya-kınlıklar için değil, mülkiyet yapısı bağ-lamında da düşünülmelidir. Şöyle ki, medya üzerine görüş üreten bütün ça-lışmaların, 1980 sonrasına medyada yo-ğunlaşmanın damgasını vurduğuna ve sermaye çevrelerine ve kayıt dışı ekono-mik ilişkilere bağlı bir medya örgütlen-mesinin yapılandığına işaret ettikleri belirtilebilir. 1980 sonrasında hakim olan ve sadece ekonomik olarak anlaşı-lan liberalleşme politikaları medyanın mevcut iktidar bloğu içinde yerini tayin etmiştir. Ulusal medya bu iktidar bloğu içine yerleştirilirken medya çalışanları ağır politik baskılarla, hatta şiddet uy-gulamalarıyla karşı karşıya kalmışlar, başta sendikal hakları olmak üzere pek çok haklarından mahrum bırakılmışlar ve özerkliklerini büyük ölçüde yitirmiş-lerdir. Medya sektöründeki önemli de-ğişimin bir diğer ayağını, 1990'da başla-yan tecimsel yayıncılıkta fiili durumun yarattığı yer kapma yarışı oluşturmak-tadır. Daha sonra yapılan yasal düzen-leme ve değişiklikler de fiili durumu ve sermaye yoğunlaşmasını yasalaştırmak-tan öteye gitmemiştir. Kuşkusuz, med-ya sektörünün bu yeni med-yapılanmasında asıl faktör, medya sahiplerinin diğer

sektörlerdeki yatırımları, medyayı bu yatırımlar için kullanmaları ve bununla bağlantılı olarak politik güç arayışları-dır (Adaklı, 2003; Kejanlıoğlu, 1998; To-puz, 2003). Medya sektörü içindeki ya-tay ve dikey yoğunlaşma sayesinde de, hem üretim ve dağıtım ayaklarını elinde tutan, hem de gazete, dergi, radyo, tele-vizyon gibi farklı medyanın aynı ürün-leri, örneğin aynı haber havuzunu, pay-laşmasına neden olan bir oligopolleşme söz konusudur.

Siyasetin

'bilimselleş(tiril)mesi7

teknikleş(tiril)mesi

Bu metin okuma girişimi için oluş-turduğumuz ilk temel yargı, ulusal ba-sının siyasetin 'bilimselleşmesine' ve teknikleşmesine özel bir önem atfettiği-dir. Mevcut siyasal ilişkiler içinde siya-seti birbiriyle yarışan siyasal elitler kor-porasyonunun inşası için oylamaya ka-tılmak türünden bir etkinlikle eşleştire-rek kabul eden anlayışların bir uzantısı olarak, güç ittifakında taraf olan medya-nın birbiriyle yarışan elitler içine teknik uzmanları da dahil ettiği bilinmektedir (Köker, 1998: 24; Keskin, 2002). Bu ne-denle 1980 sonrasında yapılan seçimler-de ulusal basında giseçimler-derek artan oranlar-da siyasal iletişimciler grubu diyebilece-ğimiz bir uzmanlık söyleminin daha fazla yer tuttuğu görülmektedir. Her ne

(10)

50 • iletişim : araştırmaları

kadar Türkiye'de siyasal yaşamda tek-nik bilgiye, istatistiksel çözümlemelere duyulan ilginin Türk modernleşmesine eşlik ettiği söylenebilirse de, siyasal kampanyalarda bu türden bilgilerin yaygınlaşması son on beş yıl içinde ger-çekleşmiştir.

Siyasetin bilimselleşmesi ve teknik-leşmesine ilişkin yargımızı iki alt başlık içinde değerlendirebiliriz. Bunlardan bi-rincisi, kamuoyu yoklamalarının ulusal basın tarafından sık sık gündeme geti-rilmesi ile ilgilidir. İkincisi ise, siyasal iletişim uzmanlarının görüşlerine veri-len ağırlık ve siyasal reklamlara yapılan vurgudur.

Kamuoyu yoklamaları

Seçim kararının alınmasından itiba-ren kamuoyu yoklamalarının sonuçları haberlere ve köşe yazılarına sıklıkla ko-nu olmuştur. Kamuoyu yoklamalarının sonuçlarına gösterilen ilgi, bu yoklama-ları yapan kuruluşyoklama-ların hangi amaçla yoklamaları yaptıklarına yönelmemiş-tir. Belirli politik ve ekonomik örgütler tarafından yaptırılan yoklamaların bil-gisi bir gizlilik kisvesine büründürül-müştür. Zaten toplumsallaşmamış ve dolayısıyla denetlenmemiş bir bilgi türü olma özelliğini taşıyan bu tahmini so-nuçlar, ulusal basının dilinde neredeyse kehanet niteliğini kazanmıştır. Ayrıca

sıklıkla kamuoyu yoklamalarının so-nuçlarından söz edilmesine karşın, yok-lamaların hangi geçerlilik koşullarında, hangi düzenlilik aralıklarında yapıldığı-nın bilgisine rastlanamamıştır. Birçok yazıda sadece "kamuoyu yoklamaların-da", "seçim anketine göre", "anketlerin aynasına düşen görüntülerde", "anketle-re gö"anketle-re" gibi iba"anketle-reler yer almakta, geri kalanlarda ise, kamuoyu yoklamaları sonuçlarına göre yapılan yorumları des-teklemek için yoklamanın "güvenilir" bir kuruluş tarafından yapıldığı, yokla-mayı yapan kuruluşun "ciddi bir kuru-luş", "en iyi tahmin eden kurukuru-luş", "en isabetli bilen kuruluş" olduğu, yoklama-ları "askerlerin yaptırdığı", "Avrupa menşeli bir bankanın", "Alman Bankası-nın", "Deutsche Bank'ın", "TÜSİAD'ın... , Türkiye'de yerleşik yabancı bankanın" anketi olduğu, anketi "VERSO'nun sahi-bi Erhan Göksel'in", "A&G Araştırma Şirketi'nin" yaptığı, anketin "müttefiki-miz bir ülkenin dışişleri bakanlığı için" yapıldığı, "Mehmet Ali Bayar'ın" yaptır-dığı anket olduğu, anketi "tüm Avru-pa'da örgütlü Fransız piyasa araştırma-cısı şirketin Türkiye'deki ortağı olan Avrupa Birleşik İstatistik Merkezi'nin", "SONAR"ın, "KONDA"nın ya da "Tar-han Erdem'in" yaptığı ifade edilmekte-dir. (Hürriyet, 7,12,14 Ağustos, 5 Eylül, 1 ve 21 Ekim 2002; Sabah, 9,12,21, 25, 28 Ağustos, 6 ve 7 Eylül 2002). Buradaki ifadelerin büyük bir kısmının gizliliğe

(11)

yönelik kurgusu, belirsizliği ve kamu-oyu yoklaması yapan belirli kişilerin ön plana çıkartılması, yoklamaların veri çözümlemelerine denk düşmeyen ve teknik bilgi aktarımını kıran, "sanki" teknik bir bilgi aktarılıyormuş gibi yap-ma halini örneklemektedir.

Son yirmi yıl içinde, özellikle iletişim sektöründe devletten sağlanan kredi ve teşviklerle olanakları genişleyen, serma-ye yapılarında değişimlerle birlikte ya-yın tekeline sahip olma pozisyonlarım kuran sektör üst düzey yöneticileri ve ça-lışanları, Türk siyasal elitleri içindeki yerlerini muhafaza edip yeni seçkinlerin bu sektöre yönelimini de sağlayarak, cid-di bir ekonomik ve sembolik güç ile do-nanmışlardır. Özellikle televizyon yayın-cılığının özelleşmesiyle birlikte yoğun rekabet ortamında transferlerle güçlerine güç katan televizyonun tanınan isimleri, gazetelerde köşe yazıları da yazmaya başlayarak politikadan futbola her alan-da görüşlerini dillendirmektedirler. Yo-ğun bir çalışma temposunun içinde oluş-turulduğu belli olan yazılar -ki bunların büyük bir çoğunluğu günlük olarak ka-leme alınmaktadır- konumlarının gerek-tirdiği rasyonel anlatımla pekiştirileme-mektedir. Burada rasyonel anlatımla be-lirtilmek istenen, endüstriyel üretimin talep ettiği zaman ve mekansal kurgu sağlamlığı ile tutarlı ve açıklayıcı bir dil sağlamlığıdır. Ancak incelenen haber ve köşe yazılarında açıklayıcı bir dil yerine

neredeyse şiirsel, gündelik, çağrışımlarla kurulan, zaman ve mekansal unsurları bir araya getiremeyen, haber öznelerini betimlemek yerine onları, ya basının ge-leneksel olarak kullandığı açıklanmayan kaynak, hükümete yakın çevreler, off the record kaynakları statüsüne sokarak ya da özel ilişkileri aracılığıyla ulaşılan bilgi olarak muğlak ve örtülü bir biçimde ak-taran bir anlatıma rastlanmaktadır. Bu aktarımlarla kamuoyu yoklamaları so-nuçları teknik bir bilgiyle oluşturulan ka-nı oluşturma girişimi olarak değil, gizli ve buyurgan bir bilgi türü olarak işaret-lenmektedir. Nitekim, Mehmet Ecevit (1994: 795), kamuoyu yoklamaları yapan şirketleri besleyen ana kaynaklardan bi-rinin (diğerleri hükümet ve yerel yöne-timler ile siyasal partiler) gazeteler oldu-ğunu vurgulayarak, kâr amaçlı bu kuru-luşların edindikleri bilgileri kamuya ak-tarmakta şirket çıkarlarına öncelik ver-mesinin araştırmanın etki, saygınlık, gü-venilirlik ve geçerlilik düzeylerinin akta-rımı önünde bir engel oluşturduğuna; sermayeden bağımsız hareket etme yete-neğine sahip olmayan kamuoyu araştır-ma şirketlerinin ürettikleri bilgi üzerinde söz hakkına sahip olmamasına ve bu alandaki sermayenin bilgi üzerindeki egemenliğine dikkat çekmektedir.

13 Ağustos 2002'de Hürriyet gazete-sinde logo üstünden duyurulan Ertuğ-rul Özkök'ün yazısı, "Anket şirketlerine ilk siyasi dava" başlığını taşımaktadır.

(12)

52 iletişim: araştırmaları

Tansu Çiller'in DYP'yi barajın altında gösteren kamuoyu araştırma şirketi SO-NAR'ı mahkemeye vermesine ilişkin bu yazıda Özkök, DYP'nin girişimini "tüm kalbiyle desteklediğini" söylemek-tedir. "Kamuoyunu yanıltmaya yönelik gayri ciddi anketler"e tepki gösteren ve Doğan Medya Grubu Yayın Konse-yi'nin belirlediği kuralları aktaran Öz-kök, ne yazık ki, adını andığı anketlerin sonuçlarını Doğan Grubu kurallarına uygun biçimde açıklamamaktadır.5

An-ketlerin ne zaman, kim(ler) tarafından yaptırıldığının, hangi mali kaynakla ve örneklemle gerçekleştirildiğinin bilgisi-ne gerek yoktur; Özkök'ün onları güve-nilir ve örnek göstermeye uygun bul-ması yetmektedir. Bu yetme ya da seç-me halinden, ayrıntıları saklanıp eksik sunulan teknik bilgiden okurla-rın/ yurttaşların çıkarsayabilecekleri tek sonuç ise, kamuoyu yoklamalarında bazı partilerin durumunun kritik oldu-ğudur.

1980'lerden sonra, teknik bilgiye önem verme girişimi siyasal ilişkilerin örgütlenmesinde karşılık bulmuş olsa da ulusal basın, seçim kampanyalarına katılımda kendi alışkanlıklarını sürdür-me girişimleriyle geleneksel yolları kul-lanmayı da sürdürmektedir. Seçim kampanyaları sürecinde "nabız yokla-maları" adıyla isimlendirilen, tanınan gazetecilerin kent ve bölge gözlemlerini

içeren turne notlarını6 seçim sayfalarına

aktarmalarından oluşan bu yoklamalar, bir ay süreyle düzenli olarak yayınlan-maktadır. Seçim kampanyası boyunca seçim 2002 başlığıyla düzenlenen tam sayfalarda, kentlerin ve bölgelerin poli-tik profili yani geçen seçimlerde partile-rin aldıkları oy oranları ve diğer istatis-tiksel veriler yayınlandığı gibi yerel muhabirlerin kentin ve bölgenin politik dokusunu ortaya çıkarmak üzere parti-lilerle ve milletvekilleriyle yaptıkları görüşmeler ve kentli yurttaşların görüş-leri de bu sayfalarda yer bulmaktadır. Parti mitingleri başladıktan sonra ise, tanınan gazeteciler, XIX. yüzyıl Ameri-kası'ndaki gibi siyasal liderlerin miting-lerine katılmak üzere değişik kentlere gitmekte, nabız yoklamakta (Herbst, 1995), izlenimlerini aktarmaktadır. Hür-riyet gazetesi 22 Temmuz ile 22 Ağustos arasında Seçim 2002 sayfasım yayınla-mıştır; çoğunluğu İstanbul (ya da An-kara) merkezden 1-2 "taşra" kentine gi-den tanınmış gazeteciler 81 ilde "nabız tutmuşlar"dır. Sabah gazetesinde de, di-ğerlerinin yanı sıra özellikle Yavuz Do-nat, birçok kent dolaşmış gibi görün-mektedir. Bu çalışma dahiline alınma-yan ama yine Doğan Grubu'na ait Mil-liyet gazetesi, ünlü gazetecileri otobüsle dolaştırmıştır. Tabii, XIX. yüzyılda ABD'de gazetecilerin tren yolculukla-rında yolcularla konuşarak nabız yokla-maları söz konusudur. Burada ele

(13)

ah-nan gazeteciler, çoğunlukla liderlerle uçaklarda yolculuk etmekte ve liderler-le yakın sohbeti yeğliderler-lemektedirliderler-ler. Na-bız yoklamaları içinse, ya özel olarak 1-2 kente gönderilmekte ya da miting iz-lemeye gittikleri yerlerde dolaşıp etrafı yoklamaktadırlar.

Kamuoyu yoklamalarının sonuçları-nı gizli bir bilgiymişçesine gereken ay-rıntıları sunmadan aktaran yazılı basın, nabız yoklamalarını, tam tersine ölç-müş biçmiş, analizini ayrıntılarıyla du-yurmuştur. Hürriyet gazetesinde, 28 ve 29 Ağustos 2002'de iki gün boyunca tam sayfa yayımlanan "seçim yazıları analizi"nde "Aşağıdaki konulara dik-kat" başlığıyla yapılan açıklamada, ana-lize konu olan röportajların zamanı (20 Temmuz-20 Ağustos), seçim kampan-yasının henüz başlamadığı, sonuçların sadece vatandaşların ve gazetecilerin intibalarıni yansıttığı, bilimsel bir anke-tin söz konusu olmadığı belirtilmekte, söz konusu dönemde araya giren olay-lara (Kemal Derviş'in kararının öncesi ve sonrası) ve psikolojik faktöre ilişkin bilgi sunulmaktadır. Böylece, kamuoyu yoklamaları sonuçlarının duyurulma-sında gösterilmeyen özen, nabız yokla-malarına gösterilmiş olmaktadır ve bu genel değerlendirme, medyanın, ancak kendi geleneğinin içinden bir rasyonel-liğin çıkabileceği yargısına varmayı ko-laylaştırmaktadır.

Seçim kampanyalarının Amerikan-laşmasının doğal uzantısı olarak kabul edilebilecek olan kanıların açıkça ortaya konulması ve adayların bu kanılar ara-cılığıyla politikalarını değiştirme çabası, bu çabanın tam tersi bir ilginin ortaya çıkmasına, seçimleri sanki bir gizli el yönlendiriyormuş izleniminin güçlen-dirilip yurttaşların bu güç karşısında ir-kilip merkeze doğru çekilmelerine ivme kazandırırken nabız yoklamaları aracılı-ğıyla politik doku kendi tercihlerini se-çim sayfalarına sıkıştırabilmektedir.

Siyasal iletişim uzmanları ve siyasal reklamlar

Çalışmamızın ilk ana yargısının ikinci göstergesi, medyanın -burada ulusal basının- siyasetin bilimselleşmesi olarak adlandırılan bir eğilime yakınlık duyduğu ve bu yakınlığını siyasal ileti-şim uzmanlarının görüşlerine sıklıkla başvurarak gösterdiği şeklindedir. Se-çim kampanyasının başlamasından iti-baren, kamuoyu yoklamalarının sonuç-ları üzerinden yorumlara girişen editör-ler, yaptıkları yorumları haber haline getirirken, köşe yazarları hem bu yokla-ma yorumlarını hem de siyasal iletişim uzmanlarının görüşlerini ve değerlen-dirmelerini yazılarına taşımışlardır. 5 Eylül 2002'de gazeteler, Reuters ajansı-nın geçtiği Deutsche Bank'ın anketini yayımlamışlardır. Bu ankete göre,

(14)

sade-54 • iletişim: araştırmaları

ce AKP % 24, CHP %14 oy oranlarıyla barajı geçmekte, oyların % 62'si Meclis dışında kalmaktadır. Eylül 2002 tarihli Sabah gazetesinde haber şekline sokul-muş editör görüşü yer almaktadır. "Sa-bah Diyor ki" başlıklı köşesinde, Alman bankasının yaptırdığı anket sonucuna dayanarak şöyle denmektedir: "Ey DYP ve ANAP... Ey DSP ve YTP... Çanlar sa-dece sizin için değil, ölümüne inadınız yüzünden Türkiye için de çalıyor. Duy-muyor musunuz?"

Yazarlar, "akılları karıştığı zaman", "uzman yardımının", "bir bilen"e danış-manın gerekliliğinin altını çizmişler, "si-yasilerin vazgeçemediği teknik danış-man'^ başvurmayı görev bilmişlerdir (M. Birsel, "Seçelim Seçelim, Kimi Seçe-lim, " Sabah, 24 Eylül 2002). 1999 seçim-lerinin sonucunu en az hata payıyla tah-min eden, kendisi de seçim kampanyası boyunca ulusal bir günlük gazetede kö-şe yazarlığını ve ulusal TV kanalında yorumculuk görevini sürdüren Tarhan Erdem, bu uzmanlar arasında öne çıkar-tılmaktadır ("Yüzde 10 Telaşı", Hürriyet, 7 Ağustos 2002; Okay Gönensin, Sabah, 9 Ağustos 2002; "Derviş'in Aklını Çelen İki Kişi, " Hürriyet, 18 Ağustos 2002; E. Özkök, "Ankette Tek Seçiciliğin Sorum-luluğu, " Hürriyet, 3 Ekim 2002).

Seçim kampanyası sürecinde gazete köşe yazarlarınca öne çıkartılan bir baş-ka isim siyasal reklamcılık alanında ilk

kez çalışmaya başlamış olmakla birlikte, reklamcılık alanında başarılarıyla bili-nen Ali Taran'dır. "Nasıl meşhur edece-ği"ni bilen "kilit reklamcı"nın "bir rek-lam mucizesi" olarak Genç Parti'yi ve li-deri Cem Uzan'ı pazarladığı ve "Uzan'ın arkasındaki isim" olarak öne çıkartıldığı izlenmektedir ("Bir Reklam Mucizesi" ve "Nasıl Meşhur Edeceğimi Bilirim," Sabah, 7 Eylül 2002; F. Altaylı, "Kime El Atsa Batıran Goebbels," Hürri-yet, 24 Ekim 2002; "Taran'ın Müşterile-rinden Biri Batmamış, " Hürriyet, 25 Ekim 2002 ve "Asıl Patron Ali Ta-ran'mış, " Hürriyet, 28 Ekim 2002). Gaze-teler özellikle Seçim 2002 sayfalarında bu parti ile ilgili haberlere pek yer ver-mezken7, bir siyasal reklamcının

başarı-sının bu denli sıklıkla anılması, seçim-lerden çok kısa bir süre önce kurulan ve herhangi bir siyasal parti sınıflaması içinde tasnif edilmekte hayli zorluk çe-kilen bu partinin kanaat oylarının sü-rekli artışının ardında yatan nedenleri görmezden gelmeye yöneliktir. Bu gör-mezden gelmenin önemli nedenlerin-den biri gazeteye alınan siyasal reklam-lardır. Eylül sonunda tek tük rastlanan siyasal reklamlar, Ekim ayından itiba-ren gazetelerde iki sayfa, tam sayfa, ya-rım sayfa ve değişik ebatlarda hemen her gün yayımlanmakta ve ayrıca bazı hafta sonlarında gazetelerle birlikte par-tilerin seçim broşürleri dağıtılmaktadır. Ekim ayı içinde hem Sabah hem de

(15)

Hür-riyet gazetelerinde Genç Parti'nin biri iki tam sayfa, beşi yarım sayfa ebatlarında olmak üzere onar adet reklamının ya-yımlanmış olması bile gazetelerin bu partiyi görmezden gelmek için iyi bir nedeni olduğuna dair bir fikir verebilir. Ancak, siyasal reklamlardan elde edile-cek gelirin tek belirleyici olduğu ve sek-törün kâr biçimindeki rasyonel güdüyü ön planda tuttuğu gibi bir sonuca var-mamalıyız. Zira, siyasal reklamların ya-yımlanmasındaki tek amacın kârı ço-ğaltmak olmadığı bilinmektedir. Gerek-tiğinde medya yönetimlerinin siyasal reklamlara, özellikle hükümet çevrele-riyle işbirliği nedeniyle, gizli bir yayın yasağı uygulayabildikleri görülmüştür. Örneğin, 1994 yerel seçimleri öncesinde ANAP'ın siyasal reklamları gerek basın-da gerekse TV'lerde kabul edilmemiş, reklamlara bir tür ambargo uygulanmış-tır (Özkan, 2002:160-161).

Seçim kampanyalarının finansman sorununu sadece küçük partilerle ilişki-lendirerek, küçük partilerin devletten para sızdırmaları ya da devlet parasımn gelişigüzel kullanımı düzeyinde betim-leyen gazete köşe yazıları, Genç Par-ti'nin medya dolayımıyla kazandığı eko-nomik güç kullanım olanaklarından ve biçimlerinden söz etmek yerine, siyasal reklamlarda ve kampanya stratejisi için-de yer alan söz kullanımlarını ön plana çıkartmayı yeğlemektedirler. Parti lide-rinin, siyasal reklamcısının

direktifleriy-le, Goebbels tekniğiyle sözlerini aktardı-ğı, Hitler'in tokalaşma biçimini kullan-dığı, mitinglerde konuşma süresinin ayarınm pazarlama iletişimine giriş ki-taplarından yapıldığına yönelik vurguy-la bu tür bir çalışma şeklinin başarısı ivurguy-lan edilmektedir (F. Altaylı, "Ali Taran Go-ebbels mi Oluyor?" Hürriyet, 11 Ekim 2002; Ali Atıf Bir, Hürriyet, 20 Ekim 2002). Bu ilan ediş, ulusal basında zımni olarak medyanın seçimlerde önemli bir yeri olduğuna ve seçmenlerin kolay ikna edilebildiklerine ilişkin yaygın yargının genel kabulüyle açıklanabilir.

Mutlak bir konuma sokulan teknik bilgi ile mucize yaratan reklamcılık bil-gisinin üstünlüğünü kabul eden gazete-ler, seçim kampanyasında yaşanan ge-lişmeleri okuyucularına açıklamak için diğer uzmanların da bilgilerine başvu-rurlar. Kampanyanm başlarında "seçime doğru imaj danışmanlarının kıymeti art-tı" şeklinde başlığa çıkartılan haberlerde, imaj danışmanlarının görüşleri, politika-cıları değerlendirmeleri ile birlikte veri-lir (Sabah, 1 Eylül 2002). Hatta öyle ileri gidilir ki, gazeteciler bu uzmanlardan öğrendikleri çözümlemeleri, haber fo-toğrafları altında kendileri de denerler. Hürriyet gazetesinde 24 Ağustos 2002'de "Vücut Dilini Kullandı, " başlığı ve dört fotoğrafla verilen haber şöyledir:

"Derviş dün CHP'ye katılım törenin-de konuşurken vücut dilini törenin-de kul-landı. Derviş, Genel Başkanı Deniz

(16)

56 • iletişim: araştırmaları

Baykal konuşurken, ona doğru dö-nüp gözlerine bakarak 'onay' mesajı verdi. CHP'nin ve kendi kararlılığı-nın altını zaman zaman yumruğunu sıkarak çizen Derviş, 'CHP Ata-türk'ün kurduğu partidir. Son 70 yı-lın tarihine baktığımız zaman aşıl-maz gibi görünen büyük zorluklar-da CHP hep büyük görevler yapmış-tır, ' dedi. Baykal, elini tutarak hava-ya kaldırdığı sırada ve iki elini ka-vuşturup selamlarken çizdiği görün-tüyle de yumuşak, birleştirici bir tab-lo ortaya çıkardı."

İmaj danışmanlığı gibi yeni uzmanlık alanları meşrulaştırılırken, daha yaygın olarak bilinen alanlardan uzmanların gö-rüşleri de gazetelerde yer bulur ("Lider-lerimiz Jakoben'miş," Hürriyet, 22 Ağus-tos 2002). Psikiyatristler politikacıların beden dillerini çözümlerler. Din bilimci-ler politikacıların ahlaki karnebilimci-lerini ha-zırlarlar. Dil bilimciler politikacıların Türkçe kullamm pratiklerini eleştirirler, öneriler getirirler ("Liderlerin Türkçe Karnesi" Hürriyet, 25 Ağustos 2002 ve "Vekiller Nasıl Verimli Olur" Sabah, 15 Eylül 2002). Davranışları açıklamaya yö-nelik uzmanlık bilgisine duyulan gerek-sinim öylesi çılgın bir hale dönüşür ki olamayacak uzmanlıklar bile yaratılır: 2002 Seçimlerinin "seçim psikiyatristleri" bile bulunur (Y. Donat, "İlgisizliğin Psi-ko-Politik Analizi", Sabah, 21 Ekim 2002; E. Tüzün, "3 Kasım: Siyasi Panik Atak" yazı dizisi, Sabah, 29 ve 30 Ekim 2002). Sosyoloji profesörleri, Kemal Derviş'i analiz ederler (S. Kaplan, "İki Hocanın

Kantarında, " Hürriyet Pazar, 1 Eylül 2002). Siyaset bilimi ve iletişim bilimleri uzmanlık alanları olan akademisyenler, liderlerin giyim kuşam tarzlarından baş-layarak toplumsal eylemliliklerin altın-daki gizli şifreleri tüketici-seçmen için açık hale getirirler (T. Yılmaz, "İşte Lider-lerin Karizma Karnesi", Hürriyet Pazar, 20 Ekim 2002). İmajın çözümlemesine yönelik bu ağır vurgudan geriye kalan boşluklar, anayasa hukukçularından alı-nan seçim sistemlerine yönelik açıklayıcı bilgilerle doldurulur (Sabah, 1 Ekim 2002 ve 31 Ekim 2002).

Uzmanlık bilgisinin taçlandırılmasını hem tamamlayan hem de bu taçlandır-maya karşı potansiyel bir karşı duruşu içeren eğilimlerin sergilendiği satırlara "çıplak vatandaş"ın, "buğdayını kaldıran köylünün", gece mesaisindeki "cingöz taksicinin" görüşlerinin aktarıldığı rö-portajlarda rastlanır. Özellikle köşe ya-zarları, seçim dolayısıyla "indikleri so-kaklarda" karşılaştıkları insanların yuka-rıda anılan uzmanların görüşlerine ben-zer görüşleri kendi yaşam tecrübeleri içinden kelimelerle aktarmakta oldukla-rını vurgulayıp yaşam bilgisinin "derinli-ğinden" duydukları memnuniyeti gaze-telerine ulaştırmışlardır.

Siyasetin kişiselleş(tiril)mesi

Sıradan yurttaşların siyasal görüşle-rinin yayın imkânı bulduğu seçim

(17)

kam-panyaları döneminde politikacıların gö-rüşlerinin siyasal değer ve inançlarıyla ilişkilerinin kesildiği de izlenmektedir. Bu çalışmadaki ikinci yargımız, ulusal basının siyasal ilişkileri kişiselleştirdiği ve kişisel temsile öncelik tanıdığıdır.

Ulusal basın lider politikacıları ve ta-nınmış kişileri birinci sayfada aile ve ar-kadaş çevreleriyle birlikte anarak, beğe-nileri ve zevklerini ön plana çıkartarak, gündelik alışkanlıklarına özel anlamlar yükleyerek sıradanlaştırmayı yeğle-mektedir. Seçim kampanyası sürecinde bu tür bir işlemle biçimlendirilen öykü Kemal Derviş'in öyküsüdür.

Hürriyet gazetesinde 1 Ağustos 2002'de 1. sayfada çerçeve içinde "Der-viş Sürprizi" diye başlayan ve seçime kadar uzanan "sürprizlerle dolu" bir ki-şisel öykü yazılmıştır.8 Ağustos ayının

ilk üç haftası hergün Kemal Derviş'in adımlarına ilişkin, çoğu ilk sayfada ol-mak üzere, bir habere ve/veya yoruma mutlaka yer verilmektedir. Kemal De-viş'in hükümetteki görevinden ayrılma-sı süreci, sosyal demokrat partileri "sos-yal-liberal sentez"de birleştirme çabası ve ittifak arayışlarında işadamlarından gördüğü destek, istifası, "kararsızlığı", YTP ve CHP liderleriyle pazarlıkları, CHP'ye girmeyi tercih etmesi ve bu çatı altında liberalleri ve sosyal demokratları bir araya getirme çabası, hatta CHP lide-rini iş alemiyle tanıştırması,

"vefasızlı-ğı/güvenilmezliği" ya da "doğru kararı" ve aslında "kararlılığı" şeklinde kurulan bu heyecanlı öykünün yardımcı karak-terleri de Derviş'in yakın çevresi, çalış-ma arkadaşları, danışçalış-manı ve onun eşi ile siyasal danışman olarak işlev gören bir kamuoyu yoklamacısıdır. Ekonomi uzmanlığı ve bu alandaki başarısı da Türk siyasetinin kurtuluş umudu olarak öykünün uygun her gediğinde yinelen-mektedir. Ağustosun son haftasında ge-rek bir "çözüm" hissi çöktüğü, gege-rekse diğer liderler ve ittifak girişimleri de ha-tırlandığı için gazetenin ilk sayfasından izlenen Kemal Derviş'in öyküsünde bir duraksama yaşanmaktadır. Eylül ayının ilk yarısının konusu ise, "Baykal ile Der-viş'in kimyalarının tutup tutmayaca-ğı"dır; tuttuktan sonra Derviş eşiyle çık-tığı seçim gezileriyle anılacaktır.

Derviş'in öyküsünün geliştirilmesin-de iki tema ayırgeliştirilmesin-dedilmektedir. Tarafını seçmiş olması dolayısıyla bir uzmana politik bir geçmiş yaratılmakta ve ada-yın seçiminin doğruluğu onaylanmak-tadır. Partili olan adayın "eş durumu"na açıklık kazandırılmakta ve eşi, politika-cı erkeğin kadın eşi klişelerine sığdırıl-maya çalışılmaktadır. Ulusal basın "Cathy Yenge" nitelendirmesini sıklıkla tekrarlarken, Türkiye'deki popüler kül-tür ürünlerinin yabancı gelinleri kabul-lenme biçimini de benimseyerek "Türk-leştirilmiş" bir kadın kurgusunu yan öğe olarak verecektir. "Derviş çifti ev ev

(18)

58 • iletişim : araştırmaları

dolaşacak" spotuyla, "CHP'nin Varoş Kozu Cathy Yenge" diye 4 Ekimde Hür-riyet' te sürmanşetten verilen haberde çiftin elele fotoğrafı da yer almaktadır. Sabah gazetesinde de, 11 Ekimde "Hafta Sonu Meydanlar Şenlenecek: Cathy Yenge de Meydana Çıkıyor" başlığı yer almaktadır. Yine Hürriyet'te, 21 Ekimde Kemal Derviş'in eşofmanla, eşinin "kot ve topukla Sabah sporu", 28 Ekimde bir-likte Kadıköy'de yaprak dolması sarıp yufka açmaları haber konusu yapılmak-tadır. Böylece, erkek eşin hep yanında ve onun sosyal hizmet ilişkilerini dü-zenleyen politikacı eşi olarak kadının yarı görünmez biçimde var olma pozis-yonu haberlerde sürekli karşılık bulma-ya devam edecek gibi görünmektedir.9

Kemal Derviş'in öyküsü, Bekir Coş-kun'un bir partinin ve bir kişinin adları-nın baş harflerini birleştirerek "CHP-D" olarak ifade ettiği simgeyle anılabilecek bir medya öyküsüdür. Bu öykülemenin sonunda Kemal Derviş, Türkiyeli örnek politikacı olarak taçlandırılmıştır. Bu si-yasal kişiliğin partililiği onun en az ilgi duyulan yanıdır. Parti içi ilişkileri, parti üyeleri ile tartışma biçimleri, parti için-deki gruplarla ilişkisi, partinin bu yeni siyasal kişiliği kabul etme biçimi tartışıl-mayarak, habere değer bulunmayarak önemsizleştirilmiştir. Kemal Derviş'in öyküsü, siyasetin kişiselleşmesine fazla-sıyla aşikar bir örnek oluşturmanın ya-nında, aşağıda ele alacağımız örgütlü ve

mücadeleye dayanan bir politika anla-yışına hiç prim vermeyen gazetecilik yorumunun güçlü biçimde dolaşımda olduğuna da işaret etmektedir.

Seçim kampanyası boyunca sadece siyasal parti liderlerinin seçime gireceği-ni düşünmeye sevk edecek bir yoğun-lukta, liderlerin etrafında kurulan bir di-zi ilişki gündeme taşınmıştır. Bu ilişkile-rin başında aile ilişkileri gelmekte, siya-sal liderler eş ve baba kimlikleriyle kar-şımıza çıkarılmaktadır ("Emine Hanım Eşini Meydanda İzledi," Sabah, 12 Ekim 2002; T. Türenç, Hürriyet, 25 Ekim 2002 ve S. Sevinç, Hürriyet, 29 Ekim 2002; Sa-bah, 7 Ekim 2002; Hürriyet, 7 Ekim 2002; "Siyasete Doydum", Sabah, 26 Ekim 2002; "Eşim Duygusaldır Ama Gizler", Hürriyet, 26 Ekim 2002; "Yılmaz'a Kartal Morali", Hürriyet, 28 Ekim 2002). Özel-likle, politikacı eşlerinin kocalarının ya-nında yer almalarının öykülenmesi ile siyasal kampanyaların Amerikanlaşma-sı araAmerikanlaşma-sındaki paralellik dikkat çekicidir. 1980 öncesinde politikacının örnek eşi, sessizliği ve görünmezliği ile "hanıme-fendileştirilirken", 1980 sonrasında eşle-rin özellikle toplumsal sorumluluk al-malarının öyküleri kurgulanmaktadır. Politikada kadının en baskın görünüm-lerinden biri olarak toplumsal duyarlılık bekleyen konularda harekete geçmiş eş öyküsü ulusal basın tarafından yeğlenir olmuştur. Lider eşlerinin okuma yazma, resmi nikahla evlendirme

(19)

kampanyala-rina ve meslek edindirme kurslarına verdikleri önem, ulusal basın tarafından takdirle karşılanmış ve eşlerin bu doğ-rultudaki etkinlikleri habere konu edil-miştir.

Evli olmayanların ya da kadın parti liderlerinin eşlerinin hikayeleri mevcut politik klişelere uygun olmadığı için ba-sında yer bulamamaktır. MHP başkanı Devlet Bahçeli bekar, DYP başkanı Tan-su Çiller kadın olduğu için yukarıda be-lirlenen baba ve koca öyküleri bu politi-kacılar için kurulmamaktadır. Ayrıca se-çim kampanyaları döneminde lider ko-numunda olmayan kadın politikacıların öykülerinde fedakar ve sosyal konulara duyarlı koca tiplemesi yer almamakta-dır. Bu seçimlerde siyasal partilere katı-lan, babaları ya da eşleri ünlü, bir kısmı gazeteci olan Tayyibe Gülek, Gülsün Bilgehan Toker, Zeynep Göğüş, Ayda Özlü Çevik, Pınar Türenç ve "sosyete antikacısı" Nil Demirkazık gibi kadınlar öne çıkartılırken, bu adayların aile geç-mişlerine belirli bir vurgu yapılmakla birlikte eşleriyle birlikte tanımlamanın erkek ve evli lider politikacılar için ge-çerli olduğunu söylemek yanlış olmaya-caktır.

Liderler, basında görünüş, kişilik özellikleri ve üsluplarıyla da anılmakta-dır (Jamieson, 1992). Örneğin, Recep Tayyip Erdoğan'a en çok "kabadayı", "külhan", "Kasımpaşalı" -ki bunun

"light Kasımpaşalı" ve "Kasımpaşalı Özal" versiyonları mevcuttur- "delikan-lı", "efe" nitelemeleri yakıştırılmakta, kendisi "sinirli", "saldırgan", "bir afra tafra ile bağırıp çağıran" biri olarak res-medilmektedir (E. Özkök, "AKP Merke-zinde 30 yabancı", Hürriyet, 7 Ağustos 2002; "Light Kasımpaşalı", Hürriyet, 21 Ekim 2002; S. Ergin, "Tayyip Bey'in Kül-hanlığı", Hürriyet, 11 Ekim 2002; T. Tü-renç, "Tayyip Bey Bu İşler Öyle Efelikle Olmaz", Hürriyet, 9 Ekim 2002). Deniz Baykal'ın "hırçın ve kavgacı" bir tavır-dan "hakşinas, adaletli, dikkatli, sorum-lu bir politika ile yumuşak söyleme" geçtiği, "dürüst" bir imaj sunduğu vur-gulanmaktadır. Mesut Yılmaz'ın "özel yaşamında hiç öyle çatık kaşlı" olmadı-ğı, "hoşsohbet ve espirili" olduğu, yal-nızca Yılmaz'ın değil, Deniz Baykal ve Tansu Çiller'in de aslında asık yüzlü ol-madıkları, "öteki yüzlerinin çok daha sı-cak, çok daha karizmatik, çok daha iç-ten" olduğu söylenmektedir (T. Türenç, CHP'nin Yeniden Doğuşu yazı dizisi, Hürriyet, 25 ve 26 Ekim 2002; T. Türenç, "Yılmaz'dan Anekdotlar", Hürriyet, 14 Ekim 2002 ve M. Tezkan, "Liderleri Na-sıl Tanırsınız?" Sabah, 6 Ekim 2002).

Liderlerin kişisel becerileri, zevkleri ve ilgileri de basında konu edilmiştir. Mesut Yılmaz'ın dolma ve mantı, Tansu Çiller'in içli köfte sevdiği, Ecevitler'in on yıldır Çankaya'daki Serender

(20)

Pasta-60 • iletişim : araştırmaları

nesi'ne sürekli gittikleri gazete sayfaları-na yansımakta, Devlet Bahçeli ise, gün-de iki paket sigara içmesiyle anılmakta-dır. İsmail Cem, Mesut Yılmaz, Deniz Baykal (ve belki Tansu Çiller) Galatasa-raylıdır, Devlet Bahçeli (ve belki Bülent Ecevit) Beşiktaş'ı tutmaktadır ("Siyasete Doydum", Sabah, 26 Ekim 2002; "Çiller'le Kadın Kadına", Sabah, 9 Ekim 2002; "Rahşan Hanım Pasta Alırken Ecevit Bekledi", Hürriyet, 7 Ağustos 2002; Hür-riyet, 5 Ekim 2002; T. Türenç, "Dün Ece-vit için Yazamadım Çünkü...", Hürriyet, 2 Ekim 2002; "Sigaradan Sesi Kısıldı", Hürriyet, 21 Ekim 2002 ve E. Özkök, "Ağır Cimbomlu Cem, Light Cimbomlu Baykal", Hürriyet, 26 Eylül 2002). Recep Tayyip Erdoğan daha çok huyu ve üslu-bu üzerinden değerlendirilmekte ama diyet yapmasına gerek kalmaksızın for-munu koruması için "sporun yettiği" (ta-kım elbiseyle futbol oynayan), "Ram-sey'den giyinen", "façası" değişmiş, "fe-na halde" şık biri olarak da basında yer alabilmektedir. Özellikle Deniz Bay-kal'ın yürürken, yüzerken fotoğrafları verilmekte, "3S formülü" de sigara içme-mek, spor yapmak, sağlıklı beslenmek olarak açıklanmaktadır (E. Aköz, Sabah, 19 Ekim 2002; F. Altaylı, "Tayyip Zegna mı, Brioni mi Giyer" Hürriyet, 10 Ağus-tos 2002; "Seçim Yarışında Lider Diyetle-ri", Sabah, 16 Ekim 2002; Sabah, 9 Ekim 2002; Sabah, 29 Eylül 2002; Hürriyet, 28 Ağustos 2002; Sabah, 16 Ekim 2002).

Ge-rek giysiler, geGe-rekse beslenme alışkan-lıkları ve spor etkinliklerinin gazete say-falarında belirleyici bir yer tutması, genç, yakışıklı, sportmen, iyi giyimli po-litikacı klişesine uygun düşme çabasının politikacılar tarafından da benimsendi-ğini ve fiziksel yaşlarının hilafına genç ve sportmen görünme kaygılarının ağır bastığını göstermektedir. Bu yönelim son seçim kampanyalarında daha görü-nür hale gelmiş, liderlerin image-ma-ke/\aıı alaylı ve partili olmaktan çıkarak profesyonelliği ağır basan kadrolara de-vir edilmiştir. Bu sürece "dışarıdan" ya-pılan müdahalelerin de altını çizmek ge-rekir. Seçim kampanyalarını yönetmek üzere anlaşılan ajansların uluslararası ortaklarının görsel materyallerin biçimi konusundaki özenleri yerli yaratıcıları da etkilemekte ve onların belirledikleri biçimsel tarzlar taklit edilmek ya da ba-zı kısmı değişiklikler yapılmak suretiyle uygulanmaktadır (Özkan, 2002: 116-117).

Birinci sayfalarda kurulan kişisel öy-küler ve öznel dil, Seçim 2002 sayfala-rında bir hayli değişmektedir. Bu sayfa-larda yerel düzeyde grup temsilleri bi-raz daha öne çıkartılmaya çalışılırken, kentlerle ilgili ve yerel bilinmezler bili-nir hale getirilmek istenmektedir. Yerel lokantalar, kahvehaneler, oteller, dini mekanlar, pazar yerleri ve çarşılar tanı-tılmaya çalışılmakta, İstanbul'dan gelen,

(21)

turistik amaçlı gezi yapan bir seyyahın gözlemleri belirginleşmektedir. Yaşam tarzı rehberliğini sürdüren gazete yazar-ları, seçim sayfalarında yöresel yemek-leri, kumaşları ve takıları ünlü kılmak için satırlar ayırmaktadırlar. Adanalı seçmenin gözlenen kararsızlığı Ayşe Ar-man'ın "Bir Buçuk Kararsız Adana" baş-lığı ile sözlü ifadesini bulurken (Hürri-yet, 21 Ağustos 2002), seçim kampanya-larının Amerikanlaşmasına, İstanbullu turist kimliği ile Anadolu'ya çıkmış ya-zar kimliğine ve yerel olanın ünlü kılın-masına, Fatih Altaylı'nın Gaziantep'ten "bildirdiği" habere attığı şu başlık eşlik etmektedir: "Pul Biber and Kebap and Baklava Country" (Hürriyet, 17 Ağustos 2002).

Yurttaşların siyasal kurum ve

etkinliklerden koparılması ve

ekonomiye öncelik tanınması

Üçüncü yargımız, ulusal basının se-çim kampanyası sürecinde yurttaşların siyasal yeğlemelerine yer vermek yeri-ne, ekonomik koşulları ve şartları an-lamlandırma çabasında olduğudur. Bu çerçevede yurttaşların siyasal partilerle bağları, demokratik kitle örgütleri, bas-kı grupları ve sendika örgütlenmeleri içindeki yerleri /yersizlikleri, sivil top-lum örgütlerinin içindeki etkinlikleri hiç gündeme getirilmemekte, yurttaşlar adeta bireysel tercihleriyle baş başa

kal-mış olan birer tüketici konumunda tem-sil edilmektedirler. Ancak, Doğu ve Gü-neydoğu illerinden söz edildiğinde ve özel haber ya da seçim araştırması spot-larıyla aşiret ve tarikat bağları gündeme getirilmektedir: "Seçim Araştırması: 900 Bin Aşiret Oyu Kime Gidecek", "Hürri-yet Özel: Tarikatların 28 Şubat Hesabı" (Hürriyet, 24 Eylül 2002 ve 16 Ekim 2002). Böylece, çeşitli örgütlere üyeliğe, kendini ifade etme ve hak arama yolla-rının görünümlerine ve küçük partilere kapanan basın, geleneksel, cemaatçi bağlara açılmaktadır.

Siyasal partilere ve yurttaşın siyasal partilerle bağlarına bakışında, ulusal basın şu tür değerlendirmelerle karşımı-za çıkmaktadır: "Ortada partiler var ama partilerine bağlı milletvekilleri yok. " "Seçmen siyasetçiyi kendinden saymı-yor... Partiler halktan kopmuş" (M. Tez-kan, Sabah, 20 Ağustos 2002 ve 16 Ekim 2002). Bu bakış içinde yapılan öneriler de, "seçmenin önüne olası Bakanlar Ku-rulu listesi sunulsun, Bakanlar KuKu-rulu listesinde gerekirse partilerin dışında adaylar da yer alsın" şeklinde partiler yerine kişileri geçirmeye çalışan bir an-layıştan, çoğulcu demokrasinin lağve-dilmesine dek uzanmaktadır: "Sistemi-mizin... kurtulabilmesinin tek yolu çok partili yaşamı bir süre askıya almak ve hızla uygulayıcı bir akil insanlar yöneti-mine Türkiye'yi teslim etmektir" (A. Kırca, Sabah, 20 Ağustos 2002 ve S.

(22)

Tur-62 iletişim: araştırmaları

gut, "Yeniden 'Teknokratlar Hükümeti' Üzerine", Hürriyet, 3 Ekim 2002).

Bu şekilde yoksanan yurttaş-parti bağlan ve hatta kurulan demokrasi kar-şıtlığı; siyasal partilere, politikacılara ve bütün siyasal etkinliklere yönelik bir ka-ralamaya da dönüşmektedir. Bu karala-manın vatandaş ağzından aktarılan ör-nekleri şöyledir: "Artık akıllandım, beni kandıramazlar. Oy moy yok. " (A. Diz-daroğlu Bartın'dan bildiriyor. Hürriyet, 12 Ağustos 2002). "Kim daha çok yalan söylerse, oyum ona. " (P. Suda Yalo-va'dan bildiriyor. Hürriyet, 12 Ağustos 2002). "Siyasetçiler hırsız. Vatandaşlık-tan çıkarılsınlar." (S. Ergin Trabzon'dan bildiriyor. Hürriyet, 15 Ağustos 2002). Ancak, karalamanın asıl yazarları, tabii ki il il gezip sözler toplayarak, bunların içlerinden seçtiklerini öne çıkartanlar-dır. Zaten doğrudan kendi köşelerinde, yalancılığı, yolsuzlukları, hortumcuları, vb. öne sürerek neredeyse tüm politika-cıları ve politika etkinliğini suçlamakta-dırlar.

Politikacıların yalancılığı, neredeyse bütün yazarların ortak temasıdır: "Siya-set bir yalan söyleme sanatıysa, hiçbir zaman bugünkü kadar harika örnekleri sergilenmedi," nevinde ifadelere sıklık-la rastsıklık-lanmaktadır (E. Şafak, Sabah, 27 Ağustos 2002). Basın bu tür bir anlayışı desteklemek için kamuoyu yoklamaları-na da başvurmakta, bu yoklamalarda

si-yasetçiler ile siyasal partilerin en az gü-venilen kurum olarak saptandığı belir-tilmektedir (Sabah Finans Eki, 3 Ekim 2002).

Basına göre, böylesine güvenilmez kurum ve pratiklerin merkezine otura-rak onu iyileştirecek olan ise, ekonomi-den anlayan, işbilir birilerinin duruma el koymasıdır. Zaten, vatandaşın istedi-ği de ekonomik sıkıntıların giderilmesi-dir. Yukarıda belirttiğimiz Seçim 2002 sayfalarında, Ordu'dan bildiren Oktay Ekşi "sandıktan fındık çıkar", Gire-sun'dan bildiren Sedat Ergin "fındık fi-yatı sonucu belirler", Aksaray'dan bildi-ren Ali Atıf Bir ise "Bozkurt gidiyor, 'ge-çim' geliyor" diye başlıklar atmakta, de-ğişik illerde vatandaşın söylediklerin-den verilen "Köprü değil, ekmek isti-yik", "Biz açız. Bize seçim gerekmiyor. Bize ekmek lazım" gibi örneklerde de geçim sıkıntısı öne çıkartılmaktadır (Hürriyet, 3 Ağustos 2002; Hürriyet, 15 Ağustos 2002; Hürriyet, 4 Ağustos 2002; V. Munyar Elazığ'dan bildiriyor. Hürri-yet, 14 Ağustos 2002 ve F. Tınç Mar-din'den bildiriyor. Hürriyet, 11 Ağustos 2002).

Zaten, gazetecilere göre erken seçi-me gidilseçi-mesinin nedeni ekonomiktir; bu neden, "hükümet ile piyasa arasındaki güven bunalımı"dır (M. Tezkan, "Hava-lanan Uçaktan İnebilir misiniz?" Sabah, 12 Eylül 2002). AK Parti'nin önde

(23)

gitme-sinin nedeni de "ekonomik kriz ve işsiz-lik"tir (E. Sağlam Kayseri'den bildiriyor. Hürriyet, 17 Ağustos 2002). "Sandığın gözdesi" de "ekonomistler" olacaktır, çünkü iktidara gelindiğinde yapılacak ilk iş kriz yönetimidir (Sabah, 13 Eylül 2002). Bu yüzden, AK Parti'nin hedefi "Kasımpaşalı Özal"dır, AK Parti kur-mayları Batı ülkelerine ekonomik prog-ramlarının tanıtımı gezisine çıkacaklar-dır (E. Özkök, "AKP Merkezinde 30 Ya-bancı", Hürriyet, 7 Ağustos 2002). Bu yüzden, Kemal Derviş bu kadar mer-kezdedir, kendisi için "siyasetin ekono-miyi düzlüğe çıkarmakta bir araç oldu-ğunu" belirtecek ve büyük iş çevreleri onunla birlikte salınacaktır ("Derviş'in Üç Önceliği", Sabah, 4 Eylül 2002 ve "TÜSİAD Dervişle CHP'li Oldu", Hürri-yet, 23 Ağustos 2002).

Sonuçta, kişiselleştirme yargımızla bitişik biçimde, ulusal basın "yeni" bir politikacı tipi çizmekte, bu "politikacı" tipi de alanında (ekonomide) uzman, "partilerüstü", "politika üstü", kaliteli bir ekonomist olarak nitelendirilmektedir. Zaten, siyasal partilerin "ekonomi ilke-leri" ve vaatleri birer popülist politika örneği olarak değerlendirilmekte, hükü-mete kim gelirse gelsin aynı ekonomik politikaları uygulamak zorunda olduğu iddia edilmektedir (E. Kumcu, "Neyin Kavgası Yapılıyor?" Hürriyet, 18 Ağus-tos 2002). Ulusal basına göre, varlık ne-deni ekonomiyi düzeltmek diye görülen

ve kaderi zaten belli biçimde başa gele-cek siyasal iktidarın varolan düzeni bozmadan "yeni" olması, Avrupa Birliği için gereken adımları atması gerekmek-tedir. Bu anlayış, bizi dördüncü yargı-mıza bağlar.

Bir güç odağı olarak medya

Dördüncü yargımız, medyanın siya-sal arenada bir güç odağı olduğu10 ve

kendi özerkliğini sürekli yeniden kur-ma eğilimini taşıdığıdır." Bu yargı, ulu-sal basının 2002 seçim kampanyası bo-yunca baskın biçimde seçmen oylarını merkeze çekme eğiliminin tezahürleri-ne12 ve önde gelen gazetecilerin hem

po-litikacılarla (ve kısmen işadamlarıyla) hem de birbirleriyle kurdukları ilişki ağ-larını sergilemelerine dayanmaktadır.

"Allah ittifakınızı versin!"13

Ulusal basın seçmen oylarının iki ka-natta toplanması ve "istikrarlı ve güçlü bir hükümetin" seçimden galip çıkması için uğraş veren bir politik güç gibi ka-lem oynatmaktadır. Seçim kampanyası dönemi başladıktan hemen sonra, siya-sal partilerin ittifaklara girmesi gerekli-liği üzerinde hemfikir olan köşe yazar-ları, bu ittifakların sağlanması için bir tür lobicilik faaliyeti yürüttüklerini ve siyasal partilerin liderleri arasında ara-buluculuk girişimlerinde

(24)

bulundukları-64 iletişim: araştırmaları

nı sıklıkla dile getirmişlerdir. Partilerin seçim ittifakı arayışlarını günü gününe sürmanşetlere taşıyan gazeteler, özellik-le sosyal demokrat partiözellik-lerin ittifaka girmesini zorunlu addetmişlerdir. Hür-riyet gazetesi Ağustos 2002'nin ilk yirmi gününü partiler arasında ittifak arayış-larına ayırmıştır. İttifak kurma arayışla-rının baş aktörü Kemal Derviş'in siyasal manevraları ile bağlantılandırılarak öy-külenen yazılarda, sosyal demokrasinin seçimlerden güçlenerek çıkması için bir taraflılık hali kurulmuş ve bu tavır her iki gazetece paylaşılmıştır. Partilerin se-çim ittifakına girmelerinin bu denli güç-lü bir biçimde istenme nedeni, "çağdaş çoğunluğun sesinin yakalanması", "azınlık tahakkümü riskine karşı de-mokrasinin korunması" olarak ileri sü-rülse de, politik edalı bu sözlerin gerek-çesi, "milli gelirin artması", "ekonominin yeniden tökezlememesi", "yabancı yatı-rımların önünün hızla açılması"dır (G. Mengi, Sabah, 8 ve 9 Ağustos 2002; R. Mengi, Sabah, 9 Ağustos 2002; M. Mü-nir, Sabah, 9 Ağustos 2002; Ş. Elekdağ, "Külahı Kapmak", Sabah, 30 Eylül 2002). Ulusal basın "AB'den tam üyelik için müzakere takvimi" alınabilmesinin tek yolunun koalisyon hükümeti dışındaki alternatiflerde olduğunu pek çok yazıy-la ve haberle okuyucuyazıy-larına iletmekte-dir." Her iki gazete de seçimin olası so-nuçlarıyla AB üyeliği arasında bir bağ kurmuş, Türkiye'nin AB üyeliği için

ku-rulacak hükümetin kritik önemine işa-ret etmiş, "gelecek kuşakların refahı" için gençlere çağrıda bulanarak AB üye-lik sürecini çabuklaştıracak seçeneklerin desteklenmesi gerektiğini ileri sürmüş-tür (M. Tezkan, "Gençler Sandığa El Ko-yun!" Sabah, 12 Ekim 2002).

Seçim kampanyası döneminin baş-langıç zamanlarında, sosyal demokrat ve merkez sağ partilerin ittifakından doğacak birliklerin kesin iktidar olacağı beklentisinden hareket eden basın, bu ittifaklar gerçekleşmeyince kampanya döneminin ortalarından itibaren AK Parti'nin tek başına hükümet etmesi ge-rekliliğinde birleşmiştir. Parlamentoya tek başına hükümet edebilecek bir ço-ğunluğun seçilebilmesi, Türk muhafa-zakârlığının neredeyse 30 yıllık arzusu-dur. 1970'lerin ortalarından itibaren za-yıf koalisyon hükümetleriyle yönetile-meme krizi yaşayan Türkiye'nin düze-ninin korunması için güçlü hükümetle-rin gerekliliğine ilişkin görüşler yerle-şiklik kazanmıştır. 1980 askeri darbesin-den sonra çıkartılan Seçim Kanunu ve Siyasi Partiler Kanunu'nun ardındaki niyet, güçlü hükümetlerin varlığının te-minat altına alınmasıydı. Nisbi temsile dayanan bir seçim sistemine getirilen ülke genelinde yüksek baraj ve seçim it-tifaklarına konulan kısıtlamalar, seçmen oylarını büyük partilere yönlendirmeye yöneliktir. Bu bağlamda düzenin koru-yucu güçleri arasında yer alan basın da

(25)

güçlü hükümetleri çıkaracak çoğunluğun parlamentoda yer alması için seferberlik ilan etmiştir. Seçim döneminin başmda sosyal demokrat ve liberal partilerin "de-mokrasiyi korumak" için birlikte hareket etmelerini tavsiye eden basın, daha sonra "değişen" ve "merkez sağa oturan" AK Parti'nin tek başına iktidarını müjdele-miştir (Y. Semerci, Sabah, 13 Ağustos 2002; Sabah Diyor ki..., Sabah, 14 Ağustos 2002; C. Ülsever, "Bir 3 Kasım Analizi", Hürriyet, 16 Ekim 2002; C. Ülsever, "Taş-lar Yerine Oturuyor", Hürriyet, 26 Ağus-tos 2002).

Her iki gazetede de merkeze sağlı sol-lu yerleşen son seçimlerin büyük partile-ri olarak adlandırılabilecek partiler dışın-daki partileri konu edinen yazılara rastla-mak son derece güçtür. Gazeteciler kü-çük partileri andıkları ender zamanlarda ise, bu partilerle ilgili olumsuz yargıları, devletten siyasal partilere verdiği finans-manı almak üzere tabela partileri olarak seçime girdikleri doğrultusundaki yargı-lan gündeme getirmektedirler. Örneğin, BBP şu tür yargılarla sunulmuştur:

"Erken seçim kararı alınmasının ar-dından bütün partilerde başlayan ha-zine yardımı hesaplarında BBP, son dakika transferi ile voliyi vurdu." "Milletvekili sayısı düne kadar iki ol-duğu için Hazine yardımı alamayan BBP, dün saflarına kattığı Edip Özbaş ile 2. 2 trilyon liralık yardımı kaptı" ("Bomba Transfer" Sabah, 9 Ağustos 2002).

Bu tür olumsuz yargılar Doğu ve Gü-neydoğu Anadolu'da yaygın biçimde ör-gütlenen DEHAP için de geçerlidir:

'DEHAP'ı gurbetçi oylan kurtardı': "3 Kasım seçimlerini önündeki son en-gel dün YSK'nın 4 saatlik toplantısıy-la ortadan kalktı. Toptoplantısıy-lantıda DE-HAP'ın 41 ilde örgütlenmesini ta-mamlamadığı belirlendi. Buna rağ-men seçim sürecinin başlaması ve gurbetçilerin oy kullanması nedeniyle DEHAP'ın seçime katılması kararlaş-tırdı" (Sabah, 16 Ekim 2002). Aynca, Ö. L. Mete'nin "... hiçbirinize güven duyamıyoruz. Oysa, HADEP da-hil, hepinizi seviyoruz" dediği "Neye gö-re oy vegö-receğiz?" başlıklı yazısı örneğin-de olduğu gibi (Sabah, 28 Ağustos 2002), "dahi"ye/"dahil"e sığmış olumsuzluğu gidermek için alçak gönüllü oldukları iz-lenimini yaratmaya çalışsalar da İstanbul kaynaklı bu yazılarda, partinin ismiyle il-gili yanlışlıklan düzeltme gereği de du-yulmaz.

Küçük ya da merkez-dışı partilere yö-nelik bu haber yoksulluğunun ve karala-ma ifadelerinin karşısmda, iş adamları-nın ve işveren kuruluşlarıadamları-nın güçlü hü-kümet beklentisi pek çok haber ve köşe yazısmda yer bulmuştur. Sabah'ta özel-likle Sakıp Sabancı'nın ve uluslararası kuruluşların görüşleri verilmiş, Hürri-yetle ise sık sık önde gelen işveren kuru-luşlarının yetkililerinin görüşlerine yer ayrılmıştır.

Referanslar

Benzer Belgeler

Aslında, sorunun çözümü yazılı bildirimin niteliği konusunda başlangıçta belirttiğimiz görüşlerden birinin ya da diğerinin kabulüne göre değişebilecektir: Eğer

Diğer bir deyişle süje kendinden beklenen ve mec­ bur olduğu hareketi (tamponu çıkartmak, geçiti kapatmak) yapmağı iradi olarak reddetmemektedir. Aynı teori bazı icrai

Böyle olduğu içindir ki, eğer eşlerin eşitliği ve buna bağlı olarak on­ ların her ikisinin birden başkanlığı kabul edilince, biraz g a r i p bir durum ortaya

Burada her tür bilginin özellikleri ve oluþumu karþýlaþtýrmalý bir þekilde tartýþýlmak- ta ve bunlarýn birbiri arasýnda çeliþki deðil tamamlayýcý ve uyumlu bir

“Hadis ve Tarih” baþlýðý altýnda, Ýslam dünyasýnda tarih ilminin ortaya çýkmasýnda birinci âmilin hadis ilmi ve onu ortaya koyan hadisçiler olduðu tespit edilmektedir.

Sönmez Kutlu, Alevîlik Bektaþîlik Y Alevîlik Bektaþîlik Y Alevîlik Bektaþîlik Y Alevîlik Bektaþîlik Y Alevîlik Bektaþîlik Yazýlarý, Alevîliðin Y azýlarý, Alevîliðin

Kitap, öncelikli olarak ÝLÝTAM programý öðrencilerinin yararlanmasý ama- cýyla hazýrlanmasýna raðmen özellikle kitabýn Din Psikolojisi ve Din Eðitimi bilimlerinin

Bu çalışma Guay, Vallerand ve Blanchard (14) tarafından geliştirilmiş, Türkçe uyarlaması Kazak Çetinkalp (2010) tarafından sporcular üzerinde yapılan “Durumsal