• Sonuç bulunamadı

Yahya Kemalin ölümünün altıncı ayı münasebetile:Neşredilmemiş mülakat

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2021

Share "Yahya Kemalin ölümünün altıncı ayı münasebetile:Neşredilmemiş mülakat"

Copied!
2
0
0

Yükleniyor.... (view fulltext now)

Tam metin

(1)

i ( ' ■ -

- t

Heşredilmemiş mülakat

Muharririmiz Adile Ayda rahmetli büyük şair Yahya Kemal ile 11 e- kim 1947 tarihinde yaymış olduğu mülakatın, gene o günlerde gazete mizde basılmak üzere dizilip prora haline geldiği halde, ne gibi sebepler yüzünden basılamamış olduğunu 2S şubat 1959 tarihli sayımızda teferrü- utile anlatmıştı. Yahya Kemal'in el yazisile bir çok tashihleri ihtiva e~ den bu mülakatın metnini, şairin vefatının altıncı ayı bıtmsi dolayr.silr okuyucularımıza takdim ediyoruz:

Büyük şair beni taltifkâr bir şe­

kilde, tanışmamızdan mütevellit

memnuniyetini ifade ederek karşı­

ladı. Kendisine mahcubiyetle te­

şekkür ettim ve salonun bir köşe­ sinde duran iki koltuğa yerleştik... Şair son senelere ait olarak gördü­

ğümüz bütün resimlerinden daha

genç, bir iki sene evveline nazaran daha zayıf ve giyinişi gayet itinalı idi.

— Ne gibi sualler tespit eltiniz Âdile Hanımefendi?

— Öyle tespit edilmiş muayyen suallerim yoktur, .neodim. Konuş­ mamızın alacağı şekil ve istikame­ te göre merak ettiğim bazı nokta­ ların tenvirini rica edeceğim. Her halde size «Existentialisme hakkın­ da ne düşünüyorsunuz?» veya «Y e ni şairlerimizi nasıl buluyorsunuz?» gibi sualler soraeax değilim. Sizin

binlerce ve milyonlarca hayranı­

nızı alâkadar eden ve edebiyat ta­ rihimiz için de mühim olan, baş­ kaları hakkmdaki fikirleriniz değil kendinize, şahsınıza, hayatınıza ait hususlardır.

Tatlı ve candan bir gülüşle: — Öyle mi? Var olun Âdile Ha­ nımefendi, dedi.

— Sizin şiirlerinizde mevzu bakı­ mından^ hâkim olan unsur hâtıra­ lardır: bir taraftan şahsî hâtıralar, bir taraftan millî hâtıralar. Zaten bir şiirinizde bunu ifade ediyorsu­ nuz:

Kâmildir o insan ki yaşar hâtıra­ larla... Bazı psikologlara göre çocukluğu

mesut geçmiş olan sanatkârlarda

bu mâzi hasreti görülür. Sizin ço­ cukluğunuz...

— Bilâkis, benim çocukluğum

çok hazin geçm iştir... Efendim, h e­ pimiz bir terkibiz, doğmadan evvel

r

YAZAN :

L

ADİLE

a y d a

1

fizyolojik bir tertip, doğduktan son­

ra iklim tesirleri ve bilhassa muhit

yek kültür tesirile vücut bulan

bir terkip. Kaldı ki sanatkâr kendi kendine benzeyen insandır. Onu u- mumî hükümlere göre tahlil etmek iyi neticeler vermez.

— Çok haklısınız, efendim Ben de zaten bu iddiayı sizin gibi bü­ yük ve gerçek bir sanatkârın şah­

sında kontrol etmek istiyordum..

Sanatınızın teşekkülü bakımından

hayatınızın en mühim devri han­ gisidir? Üsküpte geçen ilk çocuk­

luk seneleriniz mi? İstanbula gel­

dikten sonraki kısa devir mi? Yok­ sa Paris’te geçirdiğiniz seneler mi? — Şüphesiz Paris mühimdir... Pa rise 1903 de gittim. Bir bir buçuk sene kadar lisan öğrendim. 1904 ün sonunda fransızcayı tekellüm ede­ cek hâle gelmiştim. Okuduğumu da anlıyordum. İşte o zaman üzerim­ de Fransız şairlerinin tesiri haşladı. — Siz şiir tarihimizde .yepyeni bir devir yaratmış bulunuyorsunuz.

Denilebilir ki bir inkılâp vücude

getirdiniz. Bu kendiliğinden mi ol­

du? Yani bazı tesirlere pasif bir

şekilde maruz kalarak mı şiirleri­ nizi ibda ettiniz? Yoksa ilk genç­ lik senelerinizde muayyen estetik

Drensiplere bağlanmış mı idiniz?

Yani bir şiir programınız var mı idi?

— Fransız şiirinde keşfettiğim

şeyleri daima -bizim şiirimize tat­ biki cihetinden mütalâa ettim. İlk zamanlarda belki şu veya bu Fran­ sız şairinin tesirile şiir yazmışım­

dır. Fakat memlekete döndüğüm

şifalarda Türk şiirinde yapılması

lâzımgelen şeyler hakkında tavaz­

zuh etmiş fikirlerim, yani muayyen gayelerim vardı.

— Ne idi bu gaeyler?

— Üç şey yapmak lâzımdı: Ev­ velâ ko'lektivite’nin lisanında şiir yaratmak. Bir şiir ancak hu şartla

kollektivite’ye hitap edebilir.

— Bunu iyice kavrayamadım.

Kollektivite’den maksadınız nedir? — İzah edeyim: Fransız şairleri herkesin kullandığı kelimelerle şiir

söylerlerdi. Bu kelimelerin muay­

yen terkibi ile şiir husule gelir. Bi­

zim divan şairleri şiir yaratmak

için kollektivite’nin lisanında olmı- yan ve ancak birbirlerinin anlaya­ bildiği hususî- kelimeler kullanmış­ lardır. Bu suretle bir zümre şiiri vücude gelmiş, millet onları takip edememiştir... Tanzimattan sonraki birinci nesil, yani Kemal Beyler Hâmit Beyler de şiirde hakikî in­ kılâp yapamamışlardır. Gerçi ruh bakımından garb şiirinin bazı ah­

lâkını, bazı huylarını almışlardı

Fakat şekil bakımından ve lisan

bakımından hiçbir değişiklik yok­ tu. Zaten Namık Kemal Beyin şiit

diye yazdıklarının çoğu nutuktur

Hâmit Beye gelince, onda lirizm

var, epik tarafı da kuvvetlidir. Fa­ kat o da şiirin asıl malzemesi olan lisan bakımından eskilerden ileri gidemfdi. Birinci nesil böyle... ikin ci nesil, yani Fikret’le Cenap nesli

— Fakat bu biraz metafizik, hat­ tâ mistik bir izah değil midir?

— Hayır, hiç değil. Alıştıktan

sonra insan bunu derhal hisseder Bu elektrik hazan bütün mısrada mevcuttur. Bazan mısraın yarısına kadar gelir ve durur. Bu mânânın

lâfza inkılâp ederken doğurduğu

bir şeydir.

— Hareketin elektriğe, yani me-de Türk şiirine hakiki yenilik ge­

tiremedi. Fikret şiiri nesre tahvil

etti. Daha doğrusu nesri şiir sa­ hasına nakletti. Çok defa sade biı

lisan kullanıyordu. Fakat maalesef ; kanik enerjinin elektrik enerjisine

çok zaman yaptığı şey nesirdi. Ce- | inkılâp edişi gibi bir şey...

nab da kendisini sembolist zanne- ! — Tıpkı, tıpkı... Çok güzel

bu-diyordu. Sembolizm hakkında ma- ' yurdunuz... Mânâ mısraın içine biı

kaleler yazdı. Fakat sembolizmi ka- ritm halinde geçiyor. Böyle biı

tiyen anlamamıştı. Zannediyordu ki ritm, yani mânâyı ifade eden biı sembolizm bir takım teşbih ve is- «ondulation musicale» ihtiva eden

tişareleri sıralamakttır. Kendi şi­

irinde de bunu yapmıştır. Cenabın şiirinde bir yenilik yoktur. Bu şi­ ir eskidir... Ben istiyordum ki yeni Türk şiiri herkesin kelimelerde ya­ pılmış olsun.

mısra «pur» mısradır. Meselâ: Dökülen mey, kırılan şişei rindan

• olsun!

Burada mânâ ritm olmuştur. Y a­ ni bu «pu r» bir mısradır. Eskileı de bunu az çok gayri şuurî bir su-Yani halkın anlayabileceği bir , rette hissetmişlerdir. Eskilerde bir şiir vücude getirmek istiyordunuz, i «mısraı berceste» vardır, yani mâ- — İstiyordum ki Türkün h a n ce -, nâyı ve şekli mükemmeliyet içinde resine göre telâffuz edilmiş ve Tül tecelli ettiren mısra. Berceste mıs- kün hançeresine uygun bir ahenk ra işte kelimelerin terkibi cihetin-

içinde kullanılmış kelimelerle bir den mânâya uygun âhenk şartları-

şiir yaratılsın. Türkçenin Türkün nı dolduran mısradır.

fâtih bir millet olusundan ileri ge­ len bazı hususiyetleri vardır. İs­ tanbul türkçesi bütün bu hususi­ yetleri kendinde cemeder. Türk mil

— Bir mısraın, hiç bir mânâ ih­

tiva etmediği halde, sırf içindeki

kelimelerin terkibi veya hecelerin

teselsülü ile şiir doğurabildiğine

leti bir takım ülkeler fethetmiştir ve böyle bir mısraın şiir addedile- ve bu fütuhat sırasında bazı kavim bileceğine inanıyor musunuz? leri esir etmiş ve temsil etmiştir.

Aynı zamanda bu kavimlere men­ sup kadınları kendisine nikâb'amış, bunlardan carıyeler almıştır. Türk­ çe konuşmak mecburiyetinde kalan

bu kavimler Türkün söylediğini

Ha güzel! Bakın işte burada

Sembolistlerden ayrılıyorum. Zira

ben Sembolistlerin iddialarını an cak yüzde elli nis'oetind.; kabul e diyorum. Mısraın musikisi bahsin de onlarla beraberim. Fakat mânâ tekrarlamış, fakat bunu kendi han- bahsine gelince onlardan ayrılıyo- cereîerinin hususiye*1 erine göre te- rum. Esasen ritm mânânın hır ifa- lâffuz etmis'erdir. İste hu suretle desidir. Daha doğrusu ritm mânâyı bir terkin husule gelmiştir. İstan- tamamlar ve onu ifade eder. Ba bul türkçesinin ahengi işte böyle km daha nelerde Sembolistlerden

d"Smustur. Bu Türkün fât’h bir ayrılıyorum: Sembolistlere göre be-

millet oluşunun neticesidir. Benim lâgat» da «impur» bir unsurdur, isted'ğim, türkçenin hususî âhengi- epik şiir şiir değildir. Eğer epik ne göre telâffuz edilmiş kelimelerle şiir şiir değilse, Hpmere’i. Virgile’l bir şiir yaratmaktı. Eskiler acem- inkâr etmek, Victor Hugo’nun şaiı cenin ahengini esas tutmuşlar, türk olmadığını ilân etmek lâzımdır. Bu

çe kelimeleri de bu âhenge uydur- şiirin temelini sökmek demektir,

mak ve sığdırmak istemişlerdi. j Sonra aşk doğrudan doğruya

teren-— TVjnci gayeniz ne 'di? — ikinci gayem Türk şiirini ha lis olmıyan unsurlardan kurtarmak ve ona asıl unsuru olan ritmi bah­ setmişti. Şiirin asıl maddesi mânâ

değil lâfızdır. Sembolistlerin en

nüm edilmiyecekmiş! Niçin? Ro­

mantikler ve bilhassa Musset fazla

terennüm etti diye mi? Bunlar

Semboliszmin yalnız Oransızlar için

hükmü olan kısımlarıdır. Sembo­

listler Fransız şiirinin geçirmiş ol-.büviik hizmeti bunu anlatmak ol- duğu safhalara karşı kendi aksü-

muştur. Sonra sembolistler şiirin .^âmellerini umumi bir kanun ha-

teşbih ve istiareden ibaret olmadı- j line, bir estetik prensibi haline koy ğını, bunlaVm «im pur» unsurlar ol- 1 mak istemişlerdir. Victor Hugo faz-

duğunu tespit etmişlerdir. O za- la yaşamış, onun epik şiirlerinin

mana kadar bir çoklan zannediyor- şiir dünyası üzerindeki hâkimiyeti lardı ki, şiir yazmak muvaffakiyetli fazla uzun sürmüş. Şu halde epik tesb'Mer yanmaktır. Şiir bu değil- şiiri lâğvetmeli! Musset askı, aşkın dir. Şairlik mânâyı lâfza tahvil et- ıztıraplarmı fazla terennüm etmiş mek sanatidir. Şiirde esas tâfızdır, Şu halde aşkı şiirden kaldırmalı yani «le verbe». Fakat lâf'z keli- Böyle şey olur mu? Bence ecnebi

meierin istifinden ibaret değüdir. şiir ekollerinin esaslarını öğrenme

Kelimelerin hususî bir âhenk hu­ sule getiren terkibinden şiir doğar. Burada en mühim unsur mısradaki «ondulation» lardır. âhenk dalga- lanışlarıdır.

— Abbé Brêmond mısraın için­ den gecen bir -courant noétique» den bahseder vp bunu elektrik ce- reyanma benzetir.

li, bilmeli, fakat aynen kabul et­ mek ve tatbik etmek hususunda ih­ tiyatlı davranmalıdır. Mektebe git­ tiğimiz zaman da bir takım şeyler

öğreniyoruz. Fakat hayata atıldı­

ğımız zaman bunları aynen tatbik ediyor muyuz? Hayır. Ecnebi ffif-ra leketler bizim için bir mekteptir. Vatan ise hayattır. Vatana dondü-— Tamam, tamam elektrik çere- , ğüraüz zaman öğrendiklerimizin bir

yanı... Şiir iste bu cereyandır. kısmını unutmahyız. Ancak bizim

hayatımız ve bizim vatanımız için i kabili tatbik olanları almalıyız. Ec- ! nebi ekollerden birine tamamen in-

, tisab etmek doğru değildir... Bir

; zamanlar bana Pamasyen diyorlar­ dı. Bu çok canııpı sıkardı. Ben Par- ı nasyen değilim ve olamam. Bir ke­

re parnasyen şiir «impassible» ve

«impersonnel» dir. Bende ise ne

hissizlik ne de şahsiyetimi gizleme vardır...

(2)

Yahya Kemalin Ölümünün 6 ncı Ayında

Bİ!||||||I|||H||||||||Jİ|!||||I|||||||| 111 ■ '

Neşredilmemiş

mülakat

YAZAN : ÁD İLE AYDA

— 2

-Sairin sözünü keserek şöyle de­

dim:

— Bence «personnalité» bahsinde

sizi klâsik saymak daha doğrudur.

Siz şiirlerinizde ne Parnasjenler gi. bi şahsiyetinizi idam ediyorsunuz, ne Sembolistler gibi onu gizlemek İçin hususi cehitier sarfediyorsunuz, ne de Romantikler gibi pervasızca teşhir ediyorsunuz. Şahsiyetinizi ta­ biilik ve itidal dahilinde arasıra gös­ termekte mahzur görmüyorsunuz. Hir

Malherbe, bir André Chénier gjt,i. Yeni klâsikler gibi. Aynı zamanda Klâsikler gibi şahsi hislerinize bütün insanların hisleri mahiyetini ve şek­ lini vermesini biliyorsunuz.

«Sophocle’ii geçmiş olmak kusurdur»

Şairin yüzünde geniş bir tebessüm belirdi:

— Öj'le mi, Âdile Hanımefendi? Var olun!.. Tabiilik ve itidal buyur­ dunuz. İtidal, yani «sobriété» denilen î e3\ öyle değil mi? Zaten «sobriété»

mükemmeliyetin, perfection’ıın bir

şartıdır. Bu münasebetle büyük üs. tadım Moréas'm bir sözü hatırıma

geldi. Onun nazarında yer yüzüne

gelmiş en büyük sanatkâr Sophocle

idi. O. «perfection» un timsali idi.

Üstadın dediğine göre hiç bir eserin­ de bir tek mekanik, yani mükemmel olmıyan mısra yoktur. Her trajedisi bir muvazene ve itidal şaheseridir; Moréas’a göre Shakespeare Sophoc- ie’i geçmiş, Racine ona yetişememiş- tir.

— Demek Moréas Shakespeare'!

Sophoele’den üstün tutuyordu? Şair bu sualimi bekliyormuş gibi keyifli keyifli güldü ve:

— Bilâkis, dedi, Moréas’m nazarın, da Sophocle’i geçmiş olmak Shakes­ peare için bir kusurdu. Halbuki Ra. cine için Sophocle’in seviyesine eriş­ meğe gayret edip de erişememek bir meziyetti.

— Çok orijinal ve belki de doğru

bir görüş! Şurası muhakkak ki

«Sobriété» Racine’in meziyetlerinden biri olduğu gibi, sizin şiirlerinizin bir vasfıdır. Meselâ «Vuslat» şiiri! Mev­ zuuna rağmen bu şiirde ne büyük nezahet, muvazene ve itidal vardır!

Vuslat şiirindeki manevî ve fizik aşk

— Beğenmeniz beni çok sevindirdi (Sair bu cümleyi mülakatın metnine el yezısile ilâve etmiştir). Biliyorsu­ nuz ki «Vuslat» kelimesi yalnız şark lisanlarında meveud hir kelimedir.

— Acaba Aıablar birdeki manada mı kullanıyorlar?

— Kelimenin şüphesiz tosavvufî

menşei vardır. Mutasavvıflar bu ke­ limeyi aşkı ilâhı için kullanmışlardır. Çapkın Nedim bunu fizik aşk mâna­ sına almış. Ben hem manevî, hem fi­

zik aşkı if de etmek istedim İngi­

liz’ler Vuslat şiirimi İngilizceye ter- cüme etmişler, fakat ismine karşılık bul mamışlar. Bana mektub yazdı­ lar. Cevab olarak dedim ki. mademki tizde bunun ne mefhumu, ne keli- mesi var, Vuslat’ı aynen Ingiliz Usa­ nma kabul ediniz vg Jr.7 ' t- İn’ 'i- na göre yazınız. Bizim «flirt» kelime, sini kabul ettiğimiz gibi. Daha doğ­ rusu Fransızların kabul ettiği gibi. Öyle değil mi? «Flirt» in hem mef­ humunu, hem kelimesini biitün mil. letler İngilizlerden almışlardır.

— Müsaade buyurursanız, hatırım­

da iken bir şey sorayutı: Herkesin

anlayacağı bir lisanda şiir yaratmak hususuna kıvrat vermiş olduğunuzu söylediniz. Fakat aynı zamanda Di­ van tarzında ve Divan şiiri lisanile

Şeytan diyor kİ,,, mısraı da

herhalde raksın uyandırdığı «Volup­

té» havisini vermek içindir. Şiirde

Ispanyol mizacının ve İspanyol dalı, sının bütün dinamizmi ifadesini bul­

muş.

— Dinamizm.. Çok güzel buyur­ dunuz... Bu raksı on dokuz sene ev- vel Hores denilen bir yerde seyret­ miştim Arablar buraya Şeriş diyar­ larmış. O intibaı on dokuz sene içim, de s; kladım.

Daima his ve intihalarınızı böy­ le uzak bir hâtıra haline geldikten

sonra mı ifade edersiniz? İrticalen

şiir söylediğiniz veya yazdığınız var mı?

Yaltyg Kemalin şiir tekniği —- İrticalen mi? Belki gençliğimde yazmışımdır. Fakat herhalde nadiren. Şimdi bunu şaka oisun diye yapa­ rım. Geçen sene Bebekte on beş da. kikada bir şiir yazdım. Fakat şaka, ciddî bir şey değil.

— Şiirlerinizde ilhamın payı mı deha büyük, şuurlu emeğin payı mı?

— İkisinin de payı var. Evveiâ, ka­ famın içine ilham düşer. O zaman yazacağım manzumeyi görürüm ve duvarım. Fakat o henüz meveud de­

ğildir. Çünkü henüz tnazzuv etme­

miştir. Fakat onun yavaş yavaş ta- azzuv etmesi ve doğması mukadder­ dir... Onun bir bir mısraları viicud bulur ve manzume şeklâlmaği baş. lar.

— Manzumeyi kelime kelime mİ,

yoksa mısra mısra mı teşkil veya

teıkib edersiniz? Yani yaratma saf­ hasındaki ilham kelime halinde mi, yoksa mısra halinde mi tecelli eder?

— Şüphesiz esas mısradır. En uy­

gun kelimelerle taazzuv etmedikçe

mısra doğmuş, yani meveud değil, dir. Mısra manası, şekli ve ritmi ile

birlikte doğar. Fakat . onu bazan

aramak veya beklemek lâzımdır.

Halbuki o bir yerde meveuddur, ya­ zılıdır. Evet, doğacak olan manzu­ menin bütün mısraları levhi mahfuz, da meveuddur. Fakat önlen bulmak için şair doğmuş olmak lâzımdır... Bazan mısraın yansı doğar, yansını aramak lâzımdır. Aranmazsa bulun­ maz ve işte o zaman manzumenin içinde yanlış ve mekanik mısralar yer alır. İnsan bunu derhal hisse­ der, çünkü bu mısraîarda «musique intérieure» yoktur. Halbuki mananın ve ritmin mükemmeliyetile doğan bir

mısra ebedi, «définitif» bir şeydir.

Onda mâna ve şekil biribirini tamam lar. Bir şarkıda «phrase verbale» ile «phrase musicale» in biribirine tam

olarak tevafuk etmesi gibi. Evet,

meselâ Hâmid Beyin müteverrim

kansı için söylediği şu mısralar: Bir gün dedi ıstırab içinde Ben ölmeğe gelmiştim bu Hinde Ölmek dedi kahkahayla güldüm Duydum ki fakat içimden öldüm...

Keşke Hâmid bey bu dördüncü

mısraı şu şekilde yazıydı:

Güldüm, fakat ah! İçimden öldüm! İşte Hâmidin asıl şiir olan mısraları bunlardır. Bunlarda his lisan halin,

de tecelli etmiştir. Keşke Hâmidin

d' ha az şiiri olsa idi de, hep böyle şiirler olsa idi!

Bir daha böyle bir şey yazılabilir mi? Yazılamaz, Aynı mâna bir baş­

ka şekilde ifade edilemez. Edilirse

şiir olmaz. Zaten işte şairin filozofa

faik ¡yeti buradadır. Victor Hugo

Kantin karsısında imtihan veremez. Değil Kantin, herhangi bir lise fel­ sefe hocası karşısında veremez. Hol- buki Kantin fikirleri havada uçuşan fikirlerdir. Fakat şair bu fikirlerden yazılmış şiirleriniz, g zelleriniz, n i­

haileriniz var...

— Ha, evet, doğru... Bakın, an­ latayım, bu nasıl oldu:

-Eski tarz şiirleri niçin yazdım»

Bana Mallarmé’nin bir sözünü,

daha doğrusu bir nasihatini naklet-

mişlerdi. Sür yazmasını öğrenmek

istiyen bir talebesine Verlaine'in

«Fêtes Galantes» indeki şiirleri tak- lid etmesini tavsiye etmiş. Ben de

alâkadar oldum, «Fêtes Galantes»

gür mecmuasını bulup okudum. O kadar hoşlandım k. bir çok parçala­ rım ezberledim. Biliyorsunuz ki bun lar Onsekizinci asır lisanile yazıl­ mıştır. Ben de Istanbulun fethinden Şeyh Galibe kadar geçen zaman zar­

fındaki eğlencelerimizi yahud eski

hayatımızın bazı safhalarını gazel

gazel o devirlerin şiir lisanile yâd

ve terennüm etmek hevesine düş­

tüm. Ve böyle başladı. Fakat baktım,

bu öyle zannettiğim gibi kolay iş

değil. Bu tarza iyice vukuf lâzım, ün. slyet lâzım. Bunun üzerine eski şa­ irlerimizi deha yakındprt tetkik et­ tim. Fakat bunu estetik bir hisle ol­ maktan ziyade,C millî hisle yaptım. Bunlar millî kültürümüzün hâzine­ leridir, diye. Çünkü çok milliyetçi idim. Ve tıpkı şiirimizi tetkik ettiğim gibi, musikimizi, mimarimizi de tet­ kik ediyordum. Ve işte kendi anla, yışıma gere eski devirlerimizin lisa­ nile o devirleri ifade etmeğe .çalış­ tım. Muvaffak oldum mu, olmadım mı bilmiyorum.

— Şu halde birinci gayeniz kollek-

♦ivite’nin lisanında şiir yaratmak,

ikinci gayeniz Türk şiirini ritme k a­ vuşturmaktı. Üçüncü gayeniz ne idi?

— Üçüncü gayem şu idi- F ~ şiir yapmak. Bizim şiirde beyitler vardı, hakikî manzume yoktu. Hakiki manzume muhtelif kısımları biribiri­ ni tamsmhyan bir bütündür, bir bes­ tedir. Bütün Türk şiirinde, yani eski Divan şiirinde topu topu dört veya beş sentetik şiir vardır. Halbuki şiir beyitler değildir, şiir bestedir.

«EndiiKiste raks nasıl yazılmış» — Meselâ «EndüKiste raks» gibi. Ne harikulade beşledir o! Üç motifin biribiriie örülüsünden. hıri>’ :rine sa­ rılışından hasıl olmuş bir beste. Ya­ ni: zil. şal ve gül.

Memnun ve mahcUb bir tebes­

sümle ve başını hafifçe ,yana doğru eğerek:

— Beğendiniz mi? dedi.

— Beğenmemek kabil mi? ö y le

mısraları var ki başlıbaşına bir hâ­ rika.

Meselâ:

İspanya dalga dalga bu akşam bu

şaldadır Ve ilâve ettim:

— Bence bu mısra bin manzumeye bedeldir.

— Teşekkür ederim, teşekkür ede­ rim

birini alıp ona sanatın mührünü bas­ tığı andan itibaren o fikir beşeriyet

için kazanılmış bir fikirdir. -C’est

definitif- C’est acquis pour l’huma­ nité!»

Derunî ritm

— Biraz evvel «musique intérieure» tabirini kullandınız. Gerek Fransız- lerda, gerek bizde muharrir ve mü- nekkidler bu tabiri başka başka mâ­ nalarda kullanıyorlar. Bazılarına gö­ re bu müzik mısradeki seslerin mâna ile birleşerek okuyucunun ruhunda uyandırdığı bir ikinci nağmedir. Ba- zılarma göre ise, doğrudan doğruya mısraın kendi ritmi, yani hecelerin bibibirile imtizacından doğan t henk- tir. Abdülhak Şinasinin yirmi yirmi beş sene evevl yazılmış bir makale­ sinde aşağı yukarı şöyle bir tarife tesadüf ettim: Deruni ritm bir şii­ rin son mısraının son kelimesini oku duktan sonra okuyucunun ruhunda terennüm etmeğe başlayan nağmedir, diyor.

— Hayır, hayır, mısraın kendi a. hengi mevzuubahistir: mısradaki mu siki dalgalanışı, «ondulation musi­ cale».

«Kendi musikimizi tercih ederim» — Mademki müzikten bahsediyor­

sunuz. size müziğe dair bir sual

sorayım: Alaturka musikiyi çok sev­ diğiniz malûm. Alafrangayı ise pek

sevmediğiniz anlaşılıyor. Her hal­

de bazı şiirlerinizden bu mâna

çıkıyor. Meselâ «Kar musikileri» adlı şiirinizde:

Duydumsa da zevkalmedım İslâv

kederinden... Diyorsunuz. Ve hemen arkasından Itıi’den bahsediyorsunuz. Garb mü- ziği size hiç bir şey ifade etmez mi?

— Bilâkis. Yani pek anlamam ama sevdiğim parçalar, sevdiğim beste­ kârlar vardır. Meselâ Grieg, meselâ Falla... Sonra Beethoven'in bazı Sen fonilcrini büyük zevkle dinlemişim- dir. Fak-'t muhakkak ki kendi mu­ sikimiz, millî ahenklerimiz daha ya- kından ruhuma hitab eder.

— Edebiyat tarihlerimiz sizin mil­ liyetçiliğiniz üzerinde hocanız Al­ bert Sorel’in tesiri olmuş olduğunu kaydediyorlar. Milliyetçilik ilhamını ondan mı eldiniz? ?

— Şüphesiz Albert ' îSorel’ in üze­ rimde tesiri olmuştur. Fakat beni asıl başka bir şey milliyetçi yaptı, anlatayım: Pariste talebe mitingleri, ne gidiyordum. Balkan harbi arife­

sinde bizim ekalliyetler, Rumlar,

Bulgarlar büyük büyük mitingler

tertib ediyorlardı. O sıralarda bizim Jön Türkler Abdülhamidi yıkmakla meşguldüler. Yoksa Türk milletin-

den C lan haberleri yoktu. Baktım

blı Rumların, Bulgarların yıkmak

istedikleri Abdlhamid değil, başka bir şey. Bunlar Türk milletini yık­

mak istiyorlar. Demek Türk milleti j

diye bir şey var. Bu nasıl bir millet.

Kişisel Arşivlerde İstanbul Belleği Taha Toros Arşivi

Referanslar

Benzer Belgeler

All three gender groups use positive terms such as hacım ‘my hadji’, kuzum ‘my lamb’ (literally meaning ‘my lamb’ but used to express affection). Extensively used by all

Adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs suçu kapsamında yargı görevi yapanı, bilirkişiyi veya tanığı hukuka aykırı olarak etkilemek amacıyla yapılan aleni sözlü ya

1823 den 1891 yılın a kadar süren 78 y ıllık inişli çıkışlı hayatın­ da birçok önemli m evkilere “getirilen A hm et V e fik Paşa iki defa da

In the present study, the biological potential of Trichoderma harzianum isolates (T16 and T23) were evaluated with in in vitro experiments against four different

[r]

Yukarıdaki örnekte 50 milyon yıl önce ortak bir ataya sahip olan iki tür ve ortak olarak taşıdıkları bir genin DNA dizisinin yaklaşık her 25 milyon yılda bir

Büyük insanların prensip olarak sadece 100 üncü ö- lüm yıldönümlerini kutlayan UNESCO, Atatürk için bir is­ tisna yapmış ve 25 inci yıldö­ nümünü,

Gezegenimize çarpan göktaşları ile onlarla bağlan- tıları olan kuyrukluyıldızlar ve küçük gezegenler (as- teroitler) çoğunlukla iki gök cisminin çarpışmasın- dan