ModernleĢme ve ModernleĢme Kuramları

Belgede Türkiye Cumhuriyeti'nin kalkınma yönetimi politikası (sayfa 68-80)

4. KALKINMA, MODERNLEġME, KALKINMA

4.2. Kalkınma Kuramları

4.2.1. ModernleĢme ve ModernleĢme Kuramları

ModernleĢme isteği, toplumların en karĢı konulmaz, tükenmez ve en yaygın isteği olarak ele alındığında, toplumların ortaya çıktığı dönemlerden bu yana hep var olmuĢtur. Bununla birlikte modernleĢme, 20. yüzyılda hemen hemen tüm azgeliĢmiĢ

ülkelerin bir çeĢit meydan okumasını oluĢturur (Eisenstadt, 2007: 11; Heper, 1973: 17). Tarihsel olarak ele alındığında “gelenek”ten bir kopuĢ anlamına gelen modernleĢme Aydınlanma Çağı olan 17.yüzyıldan, 19.yüzyıla kadar Batı Avrupa ve Kuzey Amerika‟daki toplumsal, ekonomik ve siyasi sistemlerde meydana gelen değiĢimin bir ürünü olarak geliĢen ve sonra diğer Avrupa ülkelerine ardından da 19. ve 20.yüzyıllarda Güney Amerika, Asya ve Afrika kıtalarına yayılan bir süreçtir (Eisenstadt, 2007: 11).

Etimolojik anlamı bakımından modern, modernleşme, modernlik deyimleri Latince bir sözcük olan “modernus”tan gelmektedir. Kavramın kökeni ise modus sözcüğüdür. Latince‟de modus tarz, biçim anlamında kullanılmaktadır. Modern sözcüğü, Ģimdiki zamanla iliĢkili, son zamanlarda anlamına gelmektedir (Yavilioğlu, 2002: 68). Bu anlamıyla modernlik “her bugünde” olana ayak uydurmak, aynı zamanda modernleĢme süreci ile de bağlantılandırılabilecek bir kavram anlamına gelmektedir (Akpolat, 2008: 110; Bağce, 2004: 5).

Eisenstadt, (2007: 13-16)‟a göre, modernleĢmenin iki ortak özelliği vardır: 1.Toplumların sosyo-ekonomik olarak değiĢmeleri, 2.Toplumsal örgütlenmelerin yapısal görünümleri. Eisenstadt‟ın belirttiği sosyo-ekonomik değiĢmeler, ekonomik,

siyasal ve kültürel alanlardadır. Buna göre ekonomik alandaki modernleĢme, çok

yüksek düzey teknolojinin geliĢimi ile karakterize edilen, sanayi ve ticaret ile hizmetlerin, tarım ve madenciliğin önüne geçmesi ve ekonomik bakımdan mal, iĢgücü ve para piyasalarının geliĢmesi anlamına gelir. Siyasal alandaki modernleĢme, bölgesel faaliyet alanlarının geniĢlemesi ve özellikle, toplumun merkezi, yasal, idari ve siyasi amaçlarının yoğunlaĢtırılmasıyla ortaya çıkar. Yani siyasal gücün kapsamı geniĢler ve güç merkezi yönetimde yoğunlaĢır. Ġkinci olarak da potansiyel güç toplumun geniĢ kesimlerine sürekli olarak yaygınlaĢır ve vatandaĢları kapsamına alır. Üçüncü olarak, modern toplumlar bir ölçüde demokratik ya da en azından popülist toplumlardır. Kültürel alanda, modern bir toplum din, felsefe ve bilim gibi baĢta gelen kültür ve değer sistemlerinin esas unsurlarının büyüyen farklılaĢmasıyla, seküler eğitimin ve okuryazarlığın yaygınlaĢmasıyla ve entelektüel disiplinlerde uzmanlaĢan kadroları yetiĢtirmek ve geliĢtirmek için daha karmaĢık entelektüel kurumsal yapının oluĢturulmasıyla tanımlanmıĢtır.

ModernleĢme konusunda literatürde ortak bir yaklaĢım da yoktur. Ancak kavramın en geniĢ anlamıyla “değiĢme” olgusuna iliĢkin ve genellikle de kalkınma olgusuyla ilgili olarak ele alındığı görülmektedir. AzgeliĢmiĢ veya bu sürece sonradan giren ülkelerde modernleĢme değiĢmenin değiĢmesi yani hızlanması olup, sosyal ve kültürel yapının bütününü etkileyen teknolojik, ekonomik ve çevresel değiĢimleri ifade etmektedir. Bu anlamda modernleĢme bir sürece iĢaret eder ve daha çok geleneksel toplumların kendilerini dönüĢtürme süreçlerine veya modern olmayan toplumların, modern toplumlara öykünme ve onlara ulaĢma çabalarına iĢaret eder (Bağce, 2004: 7). Bu anlamda modernleĢmenin temel özellikleri, ekonomide kendi kendisini besleyen bir büyüme derecesini sağlayacak sanayinin kurulması, halkın belli ölçüde devlet yönetimine katılması, seküler rasyonel normların kültüre yayılması, toplum içerisinde hareketliliğin artması gibidir (Yavilioğlu, 2002: 69). Tekeli (2002: 19-20) ise, modernleĢmenin dört temel boyut üzerinde geliĢtiğini belirtmektedir: ekonomik boyut: yani kapitalist, sanayileĢmiĢ toplum çerçevesinde, ürünler metalaĢmıĢ, ücretli emek, liberalist mülkiyet iliĢkilerini ifade eder. Ġkinci boyut, bilgiye, ahlaka, sanata yaklaĢımıdır. ModernleĢmenin üçüncü boyutunu, geleneksel toplum bağlarından kurtulmuĢ, kendi aklıyla kendini yönlendiren bireyin doğması oluĢturmaktadır. Dördüncü boyut ise, geliĢen kurumsal yapı, ulus-devlet olma ve demokratik süreçlere dayanma özellikleridir. Bu çerçevede modernleĢme, temeldeki kapitalist geliĢmenin, toplumsal, siyasal, ideolojik, kültürel, kurumsal ve etik alanlarda yol açtığı değiĢimin bütünüdür (Çulhaoğlu, 2004: 170).

ModernleĢme kuramları açısından önemli olan nokta, bu dört öğenin birlikte gerçekleĢmesi ve bunların yol açacağı toplumsal farklılaĢmadır. Bu anlamda modernleĢme iktisadi kalkınmayla yakından bağlantılıdır. Zira modernleĢmeden beklenen Ģey, geleneksel toplumun batı dünyasının gelir seviyesine ulaĢması, istikrarlı ve katılımcı bir siyasal yapının oluĢması, toplumsal iliĢkilerde rasyonel normların esas alınması ve toplum içerisinde hareketliliğin artmasıdır. Smelser22‟e

göre; modernleşme ayrı, fakat birbirleriyle ilişkili teknoloji, tarım, sanayi ve çevre

olmak üzere dört alandaki değişme süreçlerinin birlikte işlemesiyle oluşur. Bu süreçler ise toplumsal yapıyı derinden etkiler ve farklılaşmaya yol açar.

22 Smelser J. N., (1967), “Towards a Theory of Modernization”, içinde: Robert M. Cook and W. E.

Farklılaşmalar başlıca siyasal, eğitim, dinsel, aile alanlarında belirginleşir. Bu anlamda modernleşme, iktisadi kalkınmayı kapsar; ancak daha ötesine gider.

ModernleĢme kuramları çerçevesinde kalkınma sorununun geniĢ bir perspektiften ele alındığı yukarıdaki açıklamalardan anlaĢılmaktadır. Çünkü modernleĢme sürecinde ekonomik faktörlerin önemine iliĢkin vurgu yapılmakla birlikte ekonomi dıĢı faktörler ağırlık kazanmaktadır. Bu anlamda kuram, kalkınma sorununa büyüme

teorileri çerçevesinde yaklaĢan formel iktisat disiplininden daha geniĢ bir

perspektifle yaklaĢmaktadır. Kuramı niteleyen temel özelliklere bağlı olarak ekonomik kalkınma, belirli davranıĢ biçimlerinin, değerlerin, toplumsal iliĢki biçimi ve kuramsal yapının, modernliğin gereklerine göre yeniden düzenlenmesiyle sağlanabilecektir (Cirhinlioğlu, 1999: 56; Yavilioğlu, 2002: 72). Sonuçta, modernleĢme, toplumu ve insanlığı özgürleĢtirme süreci olarak, ilerleme ya da kalkınma olarak tanımlanmıĢtır. Ġlerleme/kalkınma düĢüncesi böylece erken dönem modernlik düĢününde temel bir kavram, mitleĢtirilmiĢ bir kavramdır (Ercan, 2003: 32). Bununla birlikte modernleĢme süreci, pozitivizmin gösterdiği gibi düz, çizgisel bir süreç de izlememiĢtir. ModernleĢmenin birbiriyle eklemlenen ama tarihsel çeliĢkilerini sürdüren süreçleri de vardır (Öğün, 2004: 166).

Büyüme-kalkınma kavramlarında olduğu gibi, kalkınma ve modernleĢme kavramları da bazı yönleriyle birbirlerinin yerine kullanılmaktadır. Bu açıdan bu iki kavram arasında oldukça sorunlu bir yakınlık bulunmaktadır. ModernleĢme kalkınmayı da içerisine alacak geniĢlikte bir anlam bakımından toplumun bir bütün olarak batı normlarına göre değiĢmesini veya baĢka bir deyiĢle; geri kalmıĢ bir ekonominin sanayileĢmesini, halkının belli ölçüde devlet yönetimine katılmasını, seküler/rasyonel normların kültüre yayılmasını ve toplum içerisinde hareketliliğin artmasını bir bütün olarak ifade ederken; kalkınma geri kalmıĢ bir ekonominin refah düzeyini artırmak için değiĢimi/dönüĢümü anlamına gelmektedir.

ModernleĢme kuramları, toplumları, azgelişmiş, gelişmekte olan ve gelişmiş

toplum olarak sınıflandırarak, batılı olmayan toplumlardaki değiĢimi anlamak için

geliĢtirilen “modern” ve “geleneksel” olarak nitelenen iki toplum tipini karĢılaĢtırırlar (Yavilioğlu, 2002: 68-75). ModernleĢme kuramlarında, modern toplum tipinin ne olduğu ifade edilmiĢ, geleneksel toplum ise bir tür “modern

olmayan toplum” biçiminde algılanmıĢtır (Köker, 2007: 39-40). Ġçselci kuramlar da denilen modernleĢme kuramlarında, kalkınmayı birtakım dikotomik ideal tipler topluluk(cemaat)/toplum (Gemeinschaft/Gesellschaft), gelenek/modernlik, dini/laik arasındaki bir dizi karĢıtlıklarla kavramsallaĢtırmıĢtır (Turner, 2001: 24). Bu Ģekilde farklılığı anlama kaygısı, beraberinde “evrim kuramları” diye tanımlanan kuramlara bizi götürmektedir. ModernleĢme kuramlarına göre, kimi ülkelerin azgeliĢmiĢ olmalarının nedeni, bu ülkelerdeki “Weberci büyüme bileĢenlerinin –ussal hukuk, bürokrasi, özgür emek- yokluğudur. Bu unsurlar yaratıldığı zaman geliĢme sorunu da çözülmüĢ olacaktır (Turner, 1984‟ten aktaran, Güler, 2005: 43).

KurgulanmıĢ karĢıtlıklara dayalı bir yöntem ve doğrusal tarih anlayıĢıyla ModernleĢme Kuramları Batı Avrupa‟da yaĢanan dönüĢümün zamandan ve mekândan bağımsız olarak tekrarlanabilir ya da taklit edilebilir olduğunu ileri sürmüĢtür (Türkay, 2000: 10). Bu bağlamda modernleĢme kuramları doğası gereği

etnosentrik23 ve Avrupamerkezci24 bir içeriğe sahip olup batılı toplumsal, siyasal örgütleniĢ biçimini ve değerlerini “modernleĢen toplumların” varması gereken nihai toplum düzeni olarak kabul etmiĢtir. Bu yaklaĢım batınının, batılı olmayan toplumlardan daha ileri bir yapıyı temsil ettiğini varsayarak batının 16. yüzyılda baĢlayan ve kendi iç dinamiklerinin bir sonucu olan modernleĢmesini, batılı olmayan toplumların benimsemesini ve bu geliĢmeleri daha kısa bir süre içerisinde gerçekleĢtirmesini amaçlamaktadır. Bu açıdan modernleĢme süreci, farklı toplumların modernlik aĢamasına doğru evrildikçe benzeĢeceklerini ve modernleĢme sürecinin geri çevrilmeyen ufak adımlarla ve yavaĢ yavaĢ gerçekleĢecek bir süreç olduğunu ifade etmektedir. ModernleĢme kuramları büyük ölçüde determinist (gerekirci) bir içerik taĢımaktadır. ModernleĢme sürecinin ilerlemeci, geriye çevrilemeyen, her toplum için zorunlu aĢamaları ifade eden bir süreç olarak kavranması, bu determinist niteliği açıkça ortaya koymaktadır (Köker, 2007: 49-50; Heper, 1973: 25). Ancak modernleĢme kuramlarının gözden kaçırdıkları nokta Ģudur:

23 Etnosentrizm (Etnik Merkezcilik): Bir kimsenin kendi kültürünü temel olarak alması ve diğer

kültürleri kendi kültürü açısından değerlendirmesi.

24 Avrupamerkezcilik, batılıların modern kapitalist kültürün etkisi altında ve en önemlisi

kapitalist/modernleĢmenin sağladığı olanaklarla batılı olmayanlar hakkında sınırlı bakıĢ ve düĢüncelere sahip olma ve bu anlamda süregelen eĢitsizliği devam ettirme amacı taĢır (Ercan, 2003: 61).

günümüzün azgeliĢmiĢ toplumları, batı toplumlarının 17. ve 18. yüzyıllardaki halinin küçültülmüĢ modeli değildir. Ġngiltere geliĢmemiĢ bir toplum olabilir, ancak asla bir dıĢ güçler ağı nedeniyle azgeliĢmiĢ bir toplum olmamıĢtır (Kansu, 2006: 14; Turner, 2001: 26). Ayrıca, azgeliĢmiĢ toplumlar, geliĢmiĢ toplumların geçmiĢ oldukları yollardan aynen geçmemektedirler. Bu durumun nedeni, teknolojik olarak azgeliĢmiĢ toplumların, geliĢmiĢ/ileri toplumlarla yoğun bir etkileĢim içinde birlikte yaĢamalarıdır. Dolayısıyla azgeliĢmiĢ ülkelerin geliĢmiĢ ülkelerden çeĢitli ulaĢım ve iletiĢim araçları ile etkilenmesi, geliĢmiĢ ülkelerin izlediği modelin aynısını izlemelerinin en büyük engellerinden biridir (Kongar, 2002: 376).

Toplumsal değiĢme ve geliĢme konusunda yapılan tartıĢmalar genel anlamda çok eskilere dayanıyor olsa da bu tartıĢmalar, Batı Avrupa‟da sanayi devrimi ve kapitalizmin geliĢmesi ile daha sistemli bir biçime dönüĢmüĢtür. Bir anlamda sanayi devrimi ile baĢlayan toplumsal ve ekonomik yapının kökten değiĢmesini anlamaya yönelik olarak, 19. yüzyıldan itibaren Ģekillenmeye baĢlayan sosyal bilimlerin en önemli faaliyet alanlarından birini oluĢturmaktadır. Toplumsal iliĢkilerde gözlemlenen yoğun değiĢme, bu değiĢmeyi yaĢayan toplumları, dünyanın farklı bölgelerinde yaĢayan toplumlardan farklı kılmıĢtır. Bu farklılığı anlama kaygısı, beraberinde evrim kuramları olarak bilinen kuramsal açıklamaların varlığına neden olmuĢtur (Ercan, 2003: 58).

ModernleĢme kuramlarının tarihsel arka planını, bu yüzyıldaki sosyal bilimcilerin çalıĢmalarında bulmak mümkündür. Durkheim, Weber ve daha sonradan Parsons gibi toplum biliminin öncüleri Batı toplumlarında özellikle kapitalist üretim biçimine dayalı olarak toplumsal yapının değiĢimini anlamaya dönük olarak çözümlerken, dönemin felsefi, bilimsel, ekonomik ve siyasal tartıĢmalarına egemen olan toplumsal evrim kuramlarını benimsemiyorlar hatta yadsıyorlardı (ErbaĢ, 1999: 15). Bununla birlite, Weber‟de modernleĢme kuramlarının bir özelliği olan ethnocentrik batı merkezci ele alıĢ oldukça belirgindir (Ercan, 2003: 75). Weber ve Durkheim, tarihsel ve evrimci çalıĢmalardan çok, karĢılaĢtırmalı çalıĢmalara ağırlık veriyorlardı (AkĢit, 1980: 82). Özellikle Spencer, Comte ve Marx ise, Darwin‟den esinlenerek toplumsal değiĢmeyi evrimsel bir süreç olarak ele almıĢlardı (Blackwell‟in Siyasal DüĢünce Ansiklopedisi, 1994: 399-400). Evrimci modeller,

insanlığın doğrusal bir çizgi üzerinde geliĢtiği ana fikri etrafında biçimlenmiĢlerdi. Toplumsal geliĢme olarak nitelendirdikleri değiĢim sürecinin zaman içinde belirli aĢamalardan geçerek gerçekleĢtiğini varsayarak, her biri farklı aĢamalar önermiĢtir. Fransız Devrimi‟nin hemen sonrasında yoğun toplumsal bir karmaĢa içerisinde yetiĢen Comte, düĢünce sistemi ile o yıllarda toplumda görülen iki akımı bağdaĢtırmaya çalıĢmıĢtır. Gelenekçilerle reformcuların görüĢlerini uzlaĢtırma çabası Comte‟un sistemini belirlemiĢtir (Kongar, 2002: 94). Comte, Aydınlanma‟nın radikalizmine ve 1789 Fransız Devrimi‟ne tepki gösteren Katolikliğin muhafazakâr savunucuları, Bonald, de Maistre ve diğerleri gibi “gerici okul” yazarlarının etkisi altında bir ilerlemecilik geçirmek istemiĢtir (Giddens, 2002: 245). Comte, tıpkı doğa biliminin fiziksel dünyanın iĢleyiĢini açıklamasına benzer biçimde toplumsal dünyanın yasalarını açıklayabilecek yeni bir toplum ve bir toplumbilim yaratmaya çalıĢıyordu. Comte‟un “üç hal yasası” ilerleme düĢüncesi üzerine kurulmuĢ, toplumların ilerlemesinin hangi aĢamalardan oluĢtuğunu ortaya koyan bir evrim kuramıdır. Comte, bu aĢamaları ise, teolojik, metafizik ve pozitif aĢamalar olarak ayırmaktadır. Batı toplumları zorunlu olarak geçilmesi gereken teolojik ve metafizik aĢamalardan geçerek pozitif aĢamaya gelmiĢtir (Ercan, 2003: 72-73). Comte‟un sosyoloji için benimsediği bu bakıĢ açısı, pozitivizmin bakıĢ açısıydı. Yani Comte, bütün toplumların, bilginin birikmesi sonucu, aynı aĢamalardan geçerek, sonunda bilimsel düĢünce Ģekli ile belirlenen pozitif devreye ulaĢacağını savunur. Pozitif devre, bir anlamda toplumsal evrimin nihai sonudur (Comte, 1964: 15-20; Sevkal, 2007: 22; Giddens, 2008: 45-46; ErbaĢ, 1999: 15). Batı toplumları geliĢimin zorunlu ilk iki aĢamasından geçerek son aĢmaya ulaĢmıĢtır.

Evrimci görüĢlerden en çok etkilenenlerden ve kuramını doğrudan bu görüĢler çerçevesinde kuran Herbert Spencer ise toplumu orta boy düzeyde bir organizma olarak görür (Cirhinlioğlu, 1999: 37). Bu organizmanın geliĢmesi büyük boy düzeyde belli bir evrimdir. Toplum bu evrim sırasında gittikçe karmaĢıklaĢır, bünyesindeki ve parçalarının fonksiyonlarındaki farklılaĢma artar. Bu farklılaĢma sonunda farklılaĢan parçalar arasındaki karĢılıklı bağımlılık da artar. Evrim sonunda toplum endüstriyel bir siteme kavuĢur. Bu bağlamda Spencer‟ı da indirgemeci olarak kabul edebiliriz (Kongar, 2002: 91).

Emile Durkheim ise uzun dönemli toplumsal değiĢme süreciyle ilgilenmiĢtir. Durkheim‟e göre, toplumdaki belirleyici unsur, ortak inanç, değer ve normların soyut bir bütünü olan toplumsal bilinçtir. Bir toplumun oluĢumunu toplumsal bilinç olgusuna dayandıran dayanıĢma kavramı ile açıklayan Durkheim‟e göre, toplumlar dayanıĢma türü açısından ikiye ayrılmaktadır: Mekanik dayanıĢma üzerine kurulu toplumlar ve organik dayanıĢma üzerine kurulu toplumlar (Kaynak, 2009: 38). Durkheim bu çerçevede toplumları da geleneksel ve modern olmak üzere ikiye ayırmaktadır. Geleneksel ya da tarım toplumlarında, bireyler iliĢkilerini aile ya da klan, aĢiret gibi toplumsal gruplar zemininde gerçekleĢtirirler (Cirhinlioğlu, 1999: 28). Organik dayanıĢmanın egemen olduğu toplumlarda ise bireycilik geliĢmiĢtir. UzmanlaĢma artar, din evrenselleĢir, yerel bağlar zayıflar ve evrensel değerler geliĢir. Durkheim‟ın mekanik dayanıĢma ve organik dayanıĢma ölçütleri baĢka düĢünürler tarafından da kullanılmıĢtır. Örneğin Toennies‟in Durkheim‟den önce kullandığı Gemeinschaft (Community/Cemaat) ve Gesellschaft (Society/Toplum) kavramları, mekanik ve organik dayanıĢma kavramlarına karĢılık olarak ele alınabilir. Mekanik dayanıĢmanın egemen olduğu topluma karĢılık olan Gemeinschaft, kan hısımlığı, komĢuluk ve ortak bir zihniyet ile belirlenir. Böyle toplumlarda değiĢme zordur. Organik dayanıĢmaya karĢılık olan Gesellschaft ise çıkarlara dayalıdır. Örgütlenmesinde değiĢiklik yapabilir ve geliĢmeye açıktır (Kongar, 2002: 103-105).

Weber diğer düĢünürlerden farklı olarak batıda gözlemlenen değiĢimleri anlayabilmek için, onun kendine özgü olduğunu gösterebilmek için, öteki toplumlara yönelmiĢtir (Ercan, 2003: 75). Weber, toplum içindeki eylemlerin sınıf çıkarlarından doğduğunu söyler. Weber‟deki sınıf kavramı insanların üretim araçları karĢısındaki durumuna değil, piyasadaki mallara hangi ölçüde sahip olduklarına ve hayatta elde edecekleri olanaklara bağlıdır. Böylece Weber‟deki sınıf kavramı Marx‟ın sınıf kavramının aksine üretim ile değil tüketim ile belirlenir (Kongar, 2002: 99-100).

Ġçselci (modernleĢme) kuramların zımnen ya da açıkça koruyucusu olan Weber (2009) “Protestan Ahlakı” adlı çalıĢmasında “Niçin kapitalizm Batı‟da

geliştiği halde başka bir yerde gelişmedi? 17. Yüzyıldan sonra Avrupa‟da ekonomik ilerleme dalgasını meydana getirecek ne oldu?” sorularına cevap arıyordu. Bunun

sermaye birikiminin sürekliliğini sağlayan rasyonel biçimde örgütlenmiĢ iĢletmelerin temel dayanağıdır. Ticari faaliyetler sonucunda para kazanmak Batı‟ya özgü değildir. Doğu toplumları da ticaretten para kazanmaktadır. Ancak kazandıklarını pahalı mallara harcamaktadırlar. Oysa Avrupalılar çok çalıĢarak kazandıklarını yatırıma dönüĢtürerek, sermaye birikiminde sürekliliği sağlamaktadır. Geleneklerin katı sınırlayıcılığından kopuĢ ve akılcılık ilkelerini benimsemek modern toplumu ortaya çıkarmaktadır (Turner, 2001: 64; Giddens, 2008: 139). Weber (2009: 14)‟ göre Batı dıĢında hiçbir yerde burjuva ve burjuvazi kavramları geliĢmemiĢti. Ayrıca Batı dıĢında sınıf olarak “proletarya” da yoktu, olamazdı da. Çünkü her Ģeyden önce özgür emeğin bir iĢletme içerisinde mantıki bir örgütü yoktu. Yani fark daha çok, özgür emeğin mantıki bir biçimde örgütlenmesini içeren ve burjuvaziye dayalı iĢletme kapitalizminin olmamasındadır. Weber‟in Avrupa‟da kapitalizmin doğuĢu sorunu çerçevesinde geliĢtirdiği analizde, belirleyici unsur, kapitalizmin geliĢiminin yalnızca Avrupa‟ya özgü olduğudur. Weber “ideal tip” analizi ile batıya özgü koĢulları tanımladıktan sonra, elde ettiği ideal tip özellikleri ile batı toplumlarını tarihsel ve diğer toplumlarla karĢılatırmıĢ ve sonuçta özellikle doğu toplumlarına özgü bir dizi özellik ortaya çıkarmıĢtır. Siyasal yapılanmada, geleneksel yönetim tarzı ve bunu tanımlayan “patrimonyalizm”, askeri-bürokratik yapı, rasyonelleĢmenin ve geliĢmenin temel engelleri olarak ele alınmıĢtır (Ercan, 2003: 75-77).

Bilindiği gibi, klasik ve neoklasik iktisat kuramı içerisinde köklü bir yapısal değiĢimi ifade eden, kalkınma ya da buna benzer bir kavram yoktur. Yani kalkınma söylem ve çözümlemesi bu kuramın dıĢındadır. Kuram esas olarak nicel bir değiĢimi ifade eden büyüme kavramıyla ilgilidir. Sosyal bilimler alanında kalkınma konusundaki ilk çalıĢmalar, azgeliĢmiĢ toplumları geliĢmiĢ toplumlara yaklaĢtıran ve yaĢanması gereken süreci ifadelendiren, “evrim ve ilerleme” kavramlarından hareketle, daha sonradan modernleĢme kuramlarının temellerini oluĢturmuĢlardır (Yavilioğlu, 2002: 71). Ancak, 20. yüzyıldaki siyasi geliĢmeler kalkınma sorunsalını sosyal bilimlerin en önemli ve ağırlıklı konusu haline getirmiĢtir. Kuramın geliĢtirilmesi II. Dünya SavaĢı‟ndan sonra kalkınma konusunun farklı uluslararası koĢullarda gündeme gelmesiyle birlikte bu temeller üzerinde gerçekleĢtirilmiĢtir (Sevkal, 2007: 25). Ercan (2003: 81-82)‟ın “GeliĢme Yazınının Ġkinci AĢaması;

Evrimci GeliĢme Teorisinden ModernleĢtirici GeliĢme Teorisine” diye nitelendirdiği 1945 sonrası dönemde ise II. Dünya SavaĢı sonrasından sonra değiĢen ve farklılaĢan toplumsal ve ekonomik uygulamalar, uluslararası kapitalist sistemin yeniden tanımlanması, yeniden organize edilmesi ihtiyacını doğurmuĢtur. SavaĢ sonrası dönemde ABD büyük bir ekonomik güç olarak etki alanını ĢekillendirmiĢtir. Ayrıca sömürgelerin bir bölümü bağımsızlığını kazanmıĢtır. AzgeliĢmiĢ ülkelerin kendi iç dinamiklerine bağlı olarak kalkınma ya da kapitalist iliĢkileri geliĢtirme yönündeki eğilim artmıĢtır. Ayrıca, uluslararası iliĢkileredeki soğuk savaĢın yarattığı gerilim ortamında azgeliĢmiĢ ülkeler soğuk savaĢın taraftarı olan ülkelerin dıĢ politikalarının belirlenimi altına girmiĢlerdir. Comte, Spencer, Durkheim, Weber ile baĢlayan sosyoloji içerisindeki evrimci görüĢ daha sonradan Hoselitz, Rostow, Parsons, McClelleand ve Lerner, Bendix ve Moore, Huntington, Apter gibi düĢünürler tarafından benimsenerek modernleĢme kuramlarının temellerini oluĢturmuĢ ve hem iktisat hem de siyaset bilimi için de geçerli olmuĢtur (ErbaĢ, 1999: 15). SavaĢ sonrası dönemde ise sosyalist ve kapitalist bloklar arasında yaĢanan yarıĢma kalkınma paradigmasının oluĢumuna yol açmıĢtır (ġaylan, 2003: 245).

II. Dünya SavaĢı sonrasında faĢizme karĢı yükselen mücadelede gerek Fransa‟da gerek Ġtalya‟da sosyalistlerin gösterdiği etkinliklerin, sonucunda sosyalistler ya da partinin resmi adıyla komünistler iktidara çok yaklaĢmıĢlardı. ABD tarafından Batı Avrupa ve Japonya‟ya bu ülkelerin restorasyonu için Marshall Planı çerçevesinde yapılan yardımlar da olumlu sonuçlar vermiĢti. Marshall Planının asıl amacı, kapitalist dünya ekonomisini yeniden ayağa kaldırmaktı. Bununla birlikte

Belgede Türkiye Cumhuriyeti'nin kalkınma yönetimi politikası (sayfa 68-80)