KarĢılaĢtırmalı Kamu Yönetimi ve Kalkınma Yönetimi

Belgede Türkiye Cumhuriyeti'nin kalkınma yönetimi politikası (sayfa 99-132)

4. KALKINMA, MODERNLEġME, KALKINMA

4.3. Kalkınma Yönetimi

4.3.1. KarĢılaĢtırmalı Kamu Yönetimi ve Kalkınma Yönetimi

Ġkinci Dünya Savası sonrasında Marshall Planı çerçevesinde önce geliĢmiĢ ülkeler, sonrasında da uluslararası kuruluĢlar tarafından azgeliĢmiĢ ülkelere yönelik olarak geliĢtirilen “ulusal kalkınma” anlayıĢı “kalkınma yönetimi/idaresi” ilkeleri çerçevesinde geliĢmiĢtir. Bu çerçevede karĢılaĢtırmalı kamu yönetimi ve kalkınma yönetimi bir disiplin olarak ortaya çıkmıĢtır.

KarĢılaĢtırmalı kamu yönetimi çeĢitli ülkelerdeki yerel ve ulusal yönetim sistemlerinin birbirleriyle karĢılaĢtırmalı olarak incelenmesini ve bunlardan genellemelere gidilmesini amaçlayan bir yönetim bilimi dalıdır (Bozkurt vd., 1998: 143). KarĢılaĢtırmalı kamu yönetiminin geleneksel ele alınıĢı, Batı Avrupa ülkelerindeki yönetsel iĢlev ve yapıyı tanımlayıp, çözümlemekle ilgiliydi. II. Dünya SavaĢı sonrasında, uluslararası kuruluĢlar ve geliĢmiĢ ülkelerce, savaĢtan zarar görmüĢ ülkeler ile ekonomik olarak geri kalmıĢ ülkelere teknik yardım programları uygulanmaya baĢlanınca, bu ülkelerin yönetim sistemlerinin incelenmesi gereği de ortaya çıkmıĢtır. Daha geniĢ çerçeveli bu ele alıĢ biçimine çağdaĢ karĢılaĢtırmalı kamu yönetimi denmektedir. Kalkınma hedeflerine ulaĢmak için kaçınılmaz olan gereklilikler üzerinde duran ve “kalkınma yönetimi” olarak adlandırılan kamu yönetimi alanı da bu ikinci grup içinde düĢünülebilir. Bu iki alan, aynı zamanda siyaset bilimi, iktisat ve kültürel antropoloji ile doğrudan bağlantılıdır (Bozkurt vd, 1998: 144). Bu yıllarda farklı kamu yönetimi pratiklerinin karĢılaĢtırmalı olarak incelenmesi son derece yararlı olmuĢtur. Ancak, bu dönemde egemen olan paradigmanın karĢılaĢtırmayı yalnızca bir teknik olarak kullanmayıp ideolojik temeli oldukça açık olan yapısal iĢlevselcilikle eklemlendirerek bir dünya görüĢü ve teleolojik bir amaç olarak biçimlendirdiği söylenmektedir (Akbulut, 2007: 6).

Heper (1973: 133)‟e göre, bir disiplin olarak, karĢılaĢtırmalı kamu yönetimi (KKY), bir değiĢim ve modernleĢme süreci içinde kamu bürokrasilerini determinist olmayan ekolojik ve dinamik bir yaklaĢım ile incelemektedir. Bu yaklaĢım içinde

bürokratik sistemin siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel sistem ile karĢılıklı etkileĢimi ele alınmaktadır. Bu durumu ile KKY, betimleyici-analitik bir yönteme sahiptir. Bu genel çerçeve içinde bürokratik sistem, bazen büyük boy kuramlar içinde incelenmekte ve bürokratik sistemin adı geçen diğer sistemlerle iliĢkileri ayrıntılı bir biçimde ele alınmaktadır.

KKY‟nin temelinde baĢka ülkelerin deneyimlerinden yararlanma, baĢka ülkelerde geliĢtirilmiĢ olan yönetim tekniklerini, yenilikleri öğrenme, bunları kendi ülkesinin yönetimine uyarlama düĢüncesi yatmaktadır (Emre, 2003: 72-73).

Ülkeler arası, baĢta kültürel olmak üzere, yönetsel alanda etkili olabilen unsurları göz önünde bulundurmak üzere, “KarĢılaĢtırmalı Kamu Yönetimi” (KKY) çalıĢmaları 1960‟ların baĢından itibaren geliĢmeye baĢlamıĢtır. Geri kalmıĢ ülkelerin yönetsel yapılarının geliĢtirilmesi amacıyla ortaya çıkan KKY de kalkınma yönetimi gibi yine ABD kaynaklıdır. KKY alanında yapılan çalıĢmalarda, ülkeler arasında karĢılaĢtırma aracı olarak bürokrasinin ve/veya kamu yönetimi ekolojisinin kullanıldığını görmekteyiz. Bu alanda geliĢtirilen kuramlarda genel olarak modernleĢme kuramları egemendir ve tüm toplumların aynı düz bir geliĢme çizgisinde yer aldığı kabul edilmektedir. Farklı ülkelerin kamu yönetimini incelemekle, ülkeler/kültürler arası farklılıkları kabul etmelerine karĢın, Batılı ülkeler kaynaklı ve güdümlü bir kalkınmayı amaçladıklarından KKY kuramcıları da, diğer kalkınma kuramcıları gibi (Rostow, Nurkse, Lewis, Rosenstein-Rodan vd.) tüm ülkelerin aynı geliĢme aĢamalarından geçeceğini çalıĢmalarında iĢlemiĢlerdir. Kalkınma yönetimi disiplini ise yalnızca sosyo-ekonomik kalkınma bakımından en iĢlevsel olacak, o sürece en çok katkıda bulunabilecek bürokratik kurumlaĢma biçimleri ile ilgilidir. Amaç bu olunca, Kalkınma Yönetimi disiplini incelenen konular bakımından KKY‟den iki temel noktada ayrılmaktadır: Kalkınma Yönetimi kuramcıları bürokratik sistem ile diğer sistemler arasındaki ve keza bürokratik sistem içi iliĢkilerden ancak kalkınma sorunu ile ilgili olanları incelemektedirler. Bu anlamda bürokrasinin nasıl (kalkınmaya katkı bakımından) daha iĢlevsel kılınabileceği ve bürokrasinin yine aynı açıdan (diğer sistemlere) katkılarının ne olacağı ilginç konular olarak ortaya çıkmaktadır. Buradan bakınca, kalkınma yönetimi, geniĢ ölçüde idari yapıları, ekonomik kalkınmaya katkıda bulunacak

biçimlere dönüĢtürmeye yönelen bir disiplin durumundadır (Heper, 1973: 7). Yani, kalkınma yönetimi, kalkınma hedefleri ve iĢlevleri için geçerli yönetsel yapılar sorunu ile ilgilenen bir disiplindir.

Turgay Ergun (1974: 79-80)‟a, göre kalkınma yönetimi disiplini gerçekte “karĢılaĢtırmalı kamu yönetiminin bir tamamlayıcısı olup geliĢmekte olan ülkelere artan uluslararası ve iki taraflı teknik ve askeri yardımın bir sonucu” olarak doğmuĢtur. Birgül Ayman Güler (2005: 47-48) ise, daha açık bir biçimde bu disiplinlerin, ABD dıĢ politikasının gerekleri nedeniyle ortaya çıkmıĢ ve aynı gerekler doğrultusunda geliĢtirilmiĢ çalıĢma alanları olduğunu belirtmektedir. Cahit Emre (2003: 94-95) ise karĢılaĢtırmalı kamu yönetiminin bir dönemde Amerikan yayılmacılığının aracı olarak kullanılmasının, bu disiplinin bütünüyle yadsınmasını haklı çıkarmayacağını belirtmektedir. HerĢeyden önce karĢılaĢtırmalı yöntem, toplumsal bilimlerde yaygın olarak kullanılan bir yöntem, daha açık bir anlatımla bir araçtır. Bu aracın bir dönemde kötüye kullanılmıĢ olması aracı değersiz kılmaz.

4.3.2. 1945-1980 Arası Dönemde Kalkınma Yönetimi Uygulaması

Kalkınma kavramının ortaya çıkıĢı, 1945 sonrası dönemde üçüncü dünya ülkelerinin siyasi açıdan ortaya çıkıĢının doğrudan bir sonucuydu. Dünya sisteminin çevre bölgelerindeki halklar iki baĢat hedefe ulaĢmak üzere etkin biçimde örgütlenmekteydiler: Dünya sisteminde daha fazla siyasi özerklik ve daha fazla zenginlik (Wallerstein, 2009: 156). II. Dünya SavaĢı sonrasında Avrupa‟nın bir güç merkezi olarak dünya siyasetinden çekilmesinden sonra, dünyada Soğuk SavaĢ dönemi olarak adlandırılan iki kutuplu bir dünya düzeni çerçevesinde yeni bir yapı oluĢmuĢtur (Magdoff, 1997: 117). 1945‟lerden baĢlayarak 1970‟lere kadar olan dönem, iki kutuplu bir sistem içerisinde iki karĢıt ideolojinin, ABD‟nin ve Sovyetler Birliği‟nin dünyada egemen olmak için yoğun bir mücadelesi yaĢanmıĢtır. SavaĢtan her bakımdan yıkık çıkan Avrupa devletleri bu iki süper gücün çevresinde kümeleneceklerdir31

(Sander, 2005: 201). Bu dönemde azgeliĢmiĢ ülkeler için ise, ulusal bağımsızlık, ulusal egemenlik ve sanayileĢme bu dönemin temel istekleriydi.

31 Bununla birlikte Sovyetler Birliği dünyanın tek sosyalist devleti de değildi. Çin ve bazı Doğu

AzgeliĢmiĢ ülkelerin kalkınma sorununa iki sistem farklı çözümler öneriyordu. Sosyalist sistem, kamu mülkiyetinin ağırlıkta olduğu planlı ve hızlı bir sanayileĢme stratejisi önerirken, kapitalist sistemin tartıĢmasız önderi ABD kaynaklı çözümler ise özel mülkiyet ve özel giriĢimciliğin temel alındığı piyasa mekanizmasına dayanıyordu.

II. Dünya SavaĢı‟ndan ABD ile birlikte savaĢın galipleri olarak çıkan müttefik ülkeleri savaĢtan harap bir halde çıkmıĢlardı. Avrupa ülkelerinin bu durumu, ABD için savaĢ sonrası dönemde sürdürülebilir görülmemekteydi. Hem Avrupa‟nın hem de geri kalmıĢ ve geliĢmekte olan ülkelerin, II. Dünya SavaĢı sonrasının yıkıcı sosyo-ekonomik yaralarını sarmaları, kalkınma yolunda ilerlemeleri aynı zamanda ABD‟nin de çıkarına idi. Bu nedenle de ABD, ülkelerin ulusal kalkınma sorunuyla yakından ilgilenmiĢ, kalkınma yönetimi alanındaki çalıĢmaları desteklemiĢtir.

Dünya‟da 1945-1980 arası dönemde, geliĢmiĢ ülkelerde ve bağımsızlığını yeni kazanan ülkelerde anahtar kavram “pazar” yerine, “merkezi planlama” idi32

. Kalkınmanın sağlanması da ulus-devletin yoğun ve yaygın müdahalelerine ve doğrudan gerçekleĢtireceği ekonomik faaliyetlerine bağlanmıĢtı. Devletin etkinliği planlama, doğrudan denetim ve bu iĢleri yönetecek bürokrasi ihtiyacı hızla büyümüĢtür (Güler, 2005: 38).

II. Dünya SavaĢı sonrası dönemde geliĢmiĢ ülkeler; özellikle ABD tarafından, az geliĢmiĢ ülkelerin kalkınması için yapılan yardımların yerlerine gidip gitmediğinin denetlenmesi ve “kalkınmanın nasıl yönetileceği” sorunu etrafında kalkınma yönetimi ortaya çıkmıĢtır. KarĢılaĢtırmalı kamu yönetimi ve kalkınma yönetiminin geliĢimi, Fred Riggs tarafından Ford KuruluĢunun gözetimi (himayesi) altında 1960‟larda KarĢılaĢtırmalı Kamu Yönetimi Grubu (CAG) kurulması ile de zirve noktasına ulaĢmıĢtır.

Bununla birlikte 1950-1960‟lı yıllarda kalkınma yönetimi, görev alanı sürekli olarak geniĢleyen, dolayısıyla cisim olarak da büyüyen bir devleti konu

32 Örmeğin, 1958 yılından sonra Venezuella‟da BirleĢmiĢ Teknik Yardım uzmanlarından Dr.Herbert

Emmerick‟in hazırladığı ön rapor uyarınca “Kamu Yönetimi Komisyonu” kurulmuĢ, planlı kalkınmaya geçilmiĢtir (Carias, 1971: 130-131).

alıyordu. YaklaĢım temelde “modernleĢme”, “ulusal kalkınma” “öncü devlet” “lokomotif bürokrasi” kavramları temelinde yükseliyordu33

.

Ġkinci Dünya SavaĢı‟ndan sonra geliĢmiĢ ülkeler, baĢta ABD, Avrupa‟nın

yeniden imarı ile ilgilenirken diğer taraftan ABD‟de ve geliĢmiĢ ülkelerde kamu

yönetimi ile ilgilenen bilim adamlarının dikkatleri farklı kültürlere çevrilmiĢti. Bunun nedeni sanayileĢmiĢ ülkelerin dünya sorunlarında, özellikle geliĢmekte olan ülkelere teknik ve askeri yardım programları yönünden geniĢleyen rollerinde bulunabilir. Ġkinci Dünya SavaĢı sonrası, dünyada bağımsız ve egemen devlet sayısının hızla arttığı yeni bir dönemin kapılarını açıyordu. Mevcut dünya sistemi, klasik sömürgecilik döneminin açık askeri iĢgal yöntemini genel kural olarak uygulanabilir olmaktan çıkarmıĢtır. Bununla birlikte kimi yazarlara göre bu dönem yeni sömürgeciliğe geçiĢ sürecinin baĢladığı dönemdir (BaĢkaya, 2005; Soyak, 2003: 170). Eski sömürgeci güçler ile dünyanın yeni hegemonik gücü ABD, yeni bağımsız devletler ve diğer azgeliĢmiĢ ülkeler ile olan iliĢkilerini daha farklı kurallar üzerine oturtmak zorunda kalmıĢlardır. SavaĢ sonrasının yeni dünya düzeninde ülkeler arası iliĢkiler, geliĢmiĢlik düzeyi ne olursa olsun eĢit devletler arası iliĢkiler temelinde kurgulanmak durumunda kalmıĢtır. Bu durum, dünya genelinde ülkeler arası siyasi iliĢkilerin diplomasi ilkeleri üzerine yükselmesine yol açmıĢ, iktisadi-ticari iliĢkilerde ise yeni araçların yaygınlaĢmasına neden olmuĢtur. AzgeliĢmiĢ ülkeler ile geliĢmiĢ ülkeler arasındaki iktisadi iliĢkilerde baĢlıca araçlar “dış yardım”, “doğrudan

yabancı yatırım”, “istikraz kredi”, “karma ortaklıklar” Ģeklinde ortaya çıkmıĢtır

(Güler, 2005: 36; Yılmaz, 2006: 194). Gerçekten, II. Dünya SavaĢı‟ndan sonra doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının büyük bir bölümü ABD kaynaklıdır. 1950- 1963 arası dönemde ABD‟den net sermaye çıkıĢı 17.4 milyar dolar iken, ABD‟ye giren sermaye gelirleri ise, 29.4 milyar dolar düzeyindedir (Sweezy 1972‟den aktaran, Sevkal, 2007). Ayrıca ABD, azgeliĢmiĢ ülkelere 1958-1974 yılları arasında 134 milyon dolar yardım etmiĢ ve bu yolla batılı olmayan dünyaya müdahale olanaklarına kavuĢmuĢtur (Ercan, 2003: 94).

33 Bu dönemde bürokrasinin ağırlığı o kadar fazlaydı ki, bürokratlar neredeyse dokunulmazlık zırhı

altında bağımsız karar alabiliyorlar, hızlı kalkınma adına hesap vermekten kurtuluyorlardı. Dönem ulusal kalkınmacılık dönemiydi; dünya koĢulları devletin ekonomiyi göreli bir kapalılık içinde düzenlemesine olanak veriyordu (Keyder, 2005: 33).

II. Dünya SavaĢı sonrası dönemde modernleĢme kuramlarının etkisi altında geri kalmıĢ toplumlarda, modern toplumsal dönüĢümü sağlayabilecek tek gücün, geri kalmıĢ ülkelerin devletleri olarak belirleniyordu. Ulusal kalkınma ancak devlet ve onun kurumları eliyle gerçekleĢtirilebilirdi. Bu çerçevede öncelikle devletin kalkınmayı, sağlabilecek biçimde yeniden örgütlenmesi gerekmekteydi. Batılı toplumlardaki Weberian yasal–ussal bürokrasi, geri kalmıĢ ülkelere de uygulanmalıydı. Bu bağlamda, karĢılaĢtırmalı kamu yönetimcileri, iktisatçılardan aldıkları “dıĢ yardım” kavramını, azgeliĢmiĢ ülkelere idari reform yolu ile Batı tipi bürokrasi ihracı; denge kavramını da bürokrasi-siyasal kurumlar ekseni üzerine kurgulamıĢlardır. Kalkınma yönetimi literatürü ise, ister dengeli ister dengesiz kalkınma yolu benimsensin, her durumda “kalkınmanın yöneticisi olarak kabul

edilen bürokrasinin modernleştirilmesi” üzerinde yoğunlaĢmıĢtır (Güler, 2005;

Yayman, 2008).

Özellikle teknik yardım programlarını yönetenler için geliĢmekte olan ülkelerde bürokrasinin modernleĢtirilmesi veya bürokraside reform yapılması son derece önem taĢımaktadır (Tutum, 1971: 35).

Tutum (1971, 35) azgeliĢmiĢ ülkelerde ya da geliĢmekte olan ülkelerde bürokrasinin modernleĢtirilmesi konusunda birkaç temel yaklaĢım olduğunu belirtmektedir. Bu yaklaĢımlar: “Klasik Yaklaşım”, “Dengeli Sosyal Gelişme

Yaklaşımı”, “Dengesiz Sosyal Gelişme Yaklaşımı” ve “Politik Yaklaşımdır.”

Klasik yaklaĢıma göre, idari reform, siyasi etkileri ve sonuçları ne olursa olsun istenilen bir Ģeydir. Temel düĢünce, idareyi geliĢtirmenin iyi bir Ģey olduğu ve mümkün olan en kısa sürede yerine getirilmesinin zorunluluğu varsayımına dayanmaktadır. Bürokrasi, içinde bulunduğu siyasal sistemin niteliği ne olursa olsun, mümkün olabildiği ölçüde “etkin” olmalıdır. Bu düĢünce Ģekli özellikle kalkınma yönetimini savunanlar arasında oldukça yaygındır. Klasik yaklaĢımın taraftarları Batı ülkelerinde geliĢtirilen idari teknik ve yöntemlerin az geliĢmiĢ ülkelere transfer edilebileceği görüĢündedirler. Bu transfer toptan değil belki “selective” nitelikte olacaktır. AzgeliĢmiĢ ülkelerin, geliĢmiĢ ülkelerin kaydettiği ilerlemelerden yararlanabilmeleri için o ülkelerin geçirdiği olgunluk devresini geçirmelerine lüzum yoktur. Klasik yaklaĢımı savunan yazarlar arasında strateji yönünden farklılıklar

mevcuttur. W. Ilchman (1965) bunları iki sınıfta toplamaktadır: Dengeli ve dengesiz kalkınma taraftarları. Dengeli kalkınma aynı anda veya iç içe safhalar halinde ele alınan ve idareyi geniĢ bir cephe üzerinde geliĢtirmeyi amaç edinen reform önlemleri, ikinci grup ise çabaların daha çok idarenin idari reform hareketini daha ileriye götürecek köprü baĢlarının ele geçirilmesini öğütlemektedir. Merle Fainsad, Herbert A.Emmerich, Bernard L.Gladieux ve Saul M. Katz dengeli kalkınmayı savunurken, Jay B. Westcott, Alhert Waterston, A. H. Hanson ve Eugene C. Lee dengesiz kalkınmayı savunmaktadır. Her iki grubun ortak yönü bürokratik reformu siyasi geliĢmenin ön Ģartı ya da gereği saymalarıdır. Bu inanca göre bürokratik reform baĢarılabilirse, siyasi geliĢme de daha hızlı gerçekleĢebilir. Bu görüĢün taraftarları güçlendirilmiĢ bir bürokrasinin siyasi gücün dağılımı üzerinde nasıl bir etki bırakacağı sorunu ile ilgilenmezler ve idari reform stratejisini siyasi sitemle iliĢkilendirmezler (Tutum, 1971: 36).

Dengeli Sosyal GeliĢme YaklaĢımı, klasik yaklaĢımdan genel bakıĢ, dayandığı varsayımlar ve vardığı sonuçlar yönünden önemli derecede ayrılır. Bu görüĢe göre bürokrasi bir kudret merkezidir ve toplumun içindeki diğer kuvvet merkezleri ile uygun biçimde uzlaĢtırılmalıdır. Bürokrasi, içinde bulunduğu ülkenin geliĢme durumu ile yakından ilgilidir. Buna göre bürokrasiyi güçlendirecek herhangi bir tedbir tavsiye etmeden önce, bu tedbirin ortaya çıkaracağı sonuçların iyi hesaplanması ve düĢünülmesi gerekir. Bu görüĢün en ünlü savunucularından biri Fred Riggs‟tir.

F.Riggs kamu yönetimi ile çevresi arasındaki iliĢkinin incelenmesinde bir model kurmak amacıyla beĢ ana etmeni ön sıraya çıkarıyor: Geçimsel yapı, toplumsal yapı, simgesel dizge, iletiĢim dizgesi ile siyasal dizge. Riggs‟e göre bütün bunlar hemen her toplumun gereksinme duyduğu, yaĢamın vazgeçilmez yönleriyle ilgili etmenlerdir. ÇeĢitli toplumları inceleyen Riggs, kimi toplumlarda bir yapının bir tek iĢlevi yerine getirmesine karĢın kimi toplumlarda birden çok iĢlevi yerine getirdiğini gözlüyor. Riggs kaynaĢmıĢ, kırılmıĢ ve bu iki toplum tipinin arasında da prizmatik toplum olduğunu belirtmiĢtir (Emre, 2003: 87-88).

Riggs geliĢmekte olan ülkelerin oluĢturduğu prizmatik toplumların geliĢmiĢ toplumlara dönüĢümlerinin, her bir toplumun değiĢime hazır olma ve açıklık

durumuna göre üç farklı biçimde olabileceğini belirtir: 1. Kalkınma, modernleĢme isteği bir toplumun bütünü tarafından destekleniyor olabilir. Bu durumda geçiĢ aĢaması (prizmatik toplum aĢaması) daha kolay ve hızlı gerçekleĢir. 2. Toplumun içinde kalkınma ve modernleĢme isteğinin olmadığı durumlarda dıĢ baskılarla kalkınma sağlanır. GeçiĢ aĢaması daha zor yaĢanır. Geleneksel toplum kuralları bu aĢamada da etkisini sürdürür. Dualist toplumsal yapı egemendir. 3. Toplumda kalkınmaya, modernleĢmeye yönelik yeterli istek ve çabanın olmadığı durumlarda, kalkınma için içerdeki istenci desteklemek, güçlendirmek amacıyla dıĢ desteğin gerektiği durumlardır. GeçiĢ aĢaması daha az sıkıntılı/sorunlu yaĢanır. Bu üç olasılıktan ikisinde, geri kalmıĢ toplumların, kalkınabilmesi için dıĢ yardıma gereksinim duyacakları öngörülmektedir. Bu yaklaĢım, modernleĢme kuramlarının, geri kalmıĢ ülkelerin yoksulluk kısır döngüsünden34

kurtulabilmeleri için dıĢ yardımın zorunlu olduğu öngörmesi ile aynı sonuca ulaĢmaktadır. Hatırlanacağı gibi, modernleĢme kuramları, azgeliĢmiĢ ülkelerin geliĢmemiĢliğini, bu ülkelerin içsel dinamiklerine bağlamıĢlardır. GeliĢmemiĢliğin nedeni, tasarruf oranlarındaki yetersizlik, yatırımlardaki yetersizlik, pazarın yeterli büyüklükte olmamasına bağlanmıĢtır (Emre, 1996: 28‟den aktaran Kunduracı, 2008: 62-63).

Yine modernleĢme kuramlarının vurguladığı, azgeliĢmiĢlikten kurtulmak için ülke içi ekonomiye müdahale yapılması gerekmektedir. Müdahale ise, W.A.Lewis‟in belirttiği gibi ekonomiyi belirli bir yönde geliĢtirme, etkileme ve en önemlisi sermaye birikim sürecini hızlandırmak için devletin planlama kanalı ile gerçekleĢebilecektir. Lewis (1949: 38), için planlama piyasanın belirlediği görünmez sosyal kontrolü, devlet kanalı ile geliĢtirmektir. Bu anlamda planlama, devletin piyasanın güvenlik ve varoluĢ koĢullarını hazırlayan bir aracıdır. Müdahalenin bir diğeri ve belki de bu dönemde özellikle Amerikan sermayesi için önemli olanı dıĢsal finans kaynakları, yani yabancı sermaye giriĢi, ülkden ülkeye sermaye olarak yardım, ya da doğrudan yatırımlardır (Ercan, 2003: 87-93).

Ġkinci Dünya SavaĢı sonrası dönemde Federal Almanya çok önemli bir ekonomik geliĢme göstererek, adeta yeniden doğmuĢtu. Federal Almanya‟nın

34 En bilineni, Nurkse‟un kısır döngü analizidir. Bkz. “Ekonomik Kalkınma Probleminin Uluslararası Bazı Yönleri”

kalkınma mucizesinden esinlenip az geliĢmiĢ ülkelere yalnızca sermaye akıtılarak bu ülkelerin de Federal Almanya gibi kalkındırılabileceği düĢünülmüĢtü. Ancak geliĢmiĢ Batı ülkelerinden özellikle ABD‟den gelen dıĢ yardımların, belirli bir plandan yoksun oldukları için gerektiği gibi kullanılmadığı ortaya çıkmıĢtı. Daha sonraki yıllarda ise ekonomik planlamaya olan gereksinme ortaya çıkmıĢtı. Nihayet, bir planın uygulanmasının en az onun makro düzeyde formüle edilmesi kadar önemli olduğu sonucuna varıldı. Bu çerçevede kalkınmakta olan ülkelerin kalkınmasına katkıda bulunacak “idari yapıların geliştirilmesi” konusuna önem verilmeye baĢlanmıĢtır. Önceleri, az geliĢmiĢ bürokratik yapılarının geliĢtirilmesi yani daha verimli kılınması için geliĢmiĢ ülkelerin bürokratik yapılarının bazı özelliklerinin salt hukuki düzenlemelerle az geliĢmiĢ ülkelere aktarılabileceği varsayımından hareket edilmiĢti. Bir baĢka deyiĢle, personel, bütçe teknikleri, örgüt ve yöntem, denetim ve sorumluluk gibi konularda Batı‟da ve özellikle ABD‟de geliĢtirilen sistemlerin az geliĢmiĢ ülkelerce aynen benimsenmesi fikri ileri sürülmüĢ hatta bazı uluslararası kuruluĢlar (BM gibi) tarafından hazır reçeteler içeren kitaplar yayınlanmıĢtır. Ancak bu tutuma karĢı tepki gelmekte gecikmeyecekti. Az geliĢmiĢ ülkelerin idari yapılarını düzeltmeye çalıĢmadan önce bu idari yapıların özellikleri ve bu özelliklerin nedenlerinin incelenmesi gerektiği anlaĢılmıĢtır. Bir baĢka deyiĢle, bu idari yapıların, bir tabula rasa yani kolayca değiĢtirilebilecek bir nesne olmadığı, aksine toplumdaki diğer sistemlerle yakından iliĢkili ve uzun devrelerin yeĢerttiği gelenek, alıĢkanlık ve süreçlere sahip, yaĢayan organizmalar olduğu sonucuna varılmıĢtır (Heper, 1973: 6- 7).

Bu bağlamda Batılı geliĢmiĢ ülkeler tarafından geliĢtirilen “kalkınma

yönetimi” Türkiye gibi geliĢmekte olan ülkelerin kalkınma yaklaĢımını

biçimlendirmiĢtir. Ali Farazmand (1998: 1650-1651)‟a göre kalkınma yönetiminin temel hareket noktaları Ģunlardır:

1. GeliĢme ihtiyaçları genellikle ekonomik ihtiyaçlardır.

2. GeliĢmekte olan ve geliĢmiĢ ülkeler arasında ihtiyaçlar açısından farklılıklar vardır.

3. Ġdareyi geliĢtirmek mümkündür.

5. AzgeliĢmiĢ ülkelerin siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel koĢulları değiĢtirilebilir.

6. SanayileĢmiĢ Batı‟nın geliĢmiĢ ülkeleri geliĢmekte olan ülkelerin geliĢme amaçları için modeldir (Sadioğlu-Öktem, 2009: 86).

Bu düĢüncelere dayalı kalkınma reçeteleri ve bu reçeteleri uygulayacak yönetim modelleri USAID (BirleĢik Devletler Uluslararası Kalkınma Ajansı), UNDP (BirleĢmiĢ Milletler Kalkınma Programı), World Bank (Dünya Bankası) vb. ulusal ve uluslararası kuruluĢların destekleriyle geliĢmekte olan ülkelerde uygulamaya sokulmaya çalıĢılmıĢtır (Farazmand, 1998: 1655).

Uluslararası kuruluĢlar tarafından geliĢmekte olan veya azgeliĢmiĢ ülkelere yapılan tavsiyelerde, idarede yapısal ve fonksiyonel değiĢiklikler üzerinde planlı kalkınmanın vazgeçilmez bir ön Ģartı olarak önemle durulmuĢtur. Hatta idarenin ihmal edilmesi halinde kalkınmanın olanaksız olduğu vurgulanmıĢtır35

(Ġzmirlioğlu, 1975: 1).

Ulusal kalkınmacılık dönemi olarak adlandırılan 1945-1980 arası dönemde,

Belgede Türkiye Cumhuriyeti'nin kalkınma yönetimi politikası (sayfa 99-132)